|
SOĞUKTAN SICAĞA, ASSOS’TAN
FELSEFEYE
Özgür D. Dayaç
2008
yılının 16-17 Şubat aralığına denk gelen bir
hafta sonunda Assos’taydık. Aristoteles’in ders
verdiği ve bir de okul kurduğu varsayılan inişli
çıkışlı, dik yokuşlu, karataşlı yolları ile bir
kez daha çok sevdiğim Assos’ta, felsefe için
buluşmak, acımasız şehir yaşamından uzakta
olmaktan öte düşünme ataletinden kurtulmak adına
da an an yaşanmış bir güzellikti. Fırtınalı,
buz gibi soğuk hava ayrıca felsefe için uygun
bir ortam hazırlamıştı. Ya da çok uygun…(Sevgili
Oruç Aruoba’nın deyişiyle)
Bu yazının amacı, toplantıya
katılamayıp da neler konuşulduğunu merak
edenlere, belleğimin bana oynadığı olası
oyunlara göz yumarak konuşmacılardan alınan
notlardan örneklemeler yapmaktır. Alıntılarda
boşluklar olabilir. Bunun da iki nedeni olduğu
söylenebilir: Her söyleneni yazmadığımdan ve her
söylenen tam olmadığından… Gönüllü bir ulak
olarak başlıyorum söze…

Oruç Aruoba /
Marx'ın Gözü
Toplantı, Oruç Aruoba’nın
‘Marx’ın Gözü’ konulu konuşması ile başladı. K.
Marx’a ve filozofa bakışta yeni bir pencere açtı
Aruoba benim gözümde. Konuşmasından aldığım bazı
notlardan birkaç alıntı: ‘Filozof, başkalarının
görmediğini gören, bu anlamda bir alan
yaratandır. Büyük filozof, başkalarının da
görebileceği alan yaratandır. Felsefe, bozukluk
görmekle başlar. Amaçladığı şeyi yapmak üzere
yola çıkan insanın, eylemleri sonucunda ortaya
çıkan ürün amaçladığından başka bir şeydir.
Marx’ın gördüğü bozukluk budur. Burada amaçlı
eylem ile eylemin sonucu olan ürün ve bunların
yol açtığı etkiler değerlendirilebilir.
Marx’ın
insanı üreten insandır. İnsanın etkinliği,
bireyin amacından bağımsız sonuçlar
doğurur.(Kapitalizm) Hegelci ve Marxçı bakışı
karşılaştırırsak, Hegel’de; birileri bir şeyler
yapar (erekselcilik), Marx’ta; amacın dışında
bir sonuç oluşur.’ Marxizm ile Marx’ı
birbirinden ayıran O. Aruoba, Marx’ın gözü ile
bugüne baktı, globalizmi, Avrupa Birliği’ni
değerlendirdi. Foucoult’nun bir marxist olmayıp,
Marx’ın gözü ile yeni bir şey yarattığına,
Heidegger’in teknik ve teknolojiyi sorgularken
Marxist bir gözle baktığına ve yine bir Marxist
olmadığına dikkat çekti. ‘Filozofun gözü ortaya
çıktığında kapanmaz’ diyerek konuşmasını
sürdürdü. Marx’ı bir filozof olarak Marxizm’den
ayrı düşündü, kendine özgü derinliği ile
yorumladı. İnsanın aykırı bir varlık olma
özelliğine vurgu yaptı. Aruoba’nın konuşmasından
sonra bende uyanan duygu, ‘iyi ki varsın’ oldu.
Bir kez daha fark ettim ki; felsefi düşünmeyi
içselleştiren insan, duru, öz, yalın ve
kavramlar hapishanesinden çok uzaklarda…
Barış
Parkan / Komünizm: Başka Bir Algılayış
İkinci oturumda Barış Parkan’ın
‘Komünizm: Başka Bir Algılayış’ konulu
konuşmasını dinledik. Parkan konuşmasında,
Marx’ı modern Aristoteles olarak yorumladı
dersem yanlış bir yorum yapmış olur muyum bilmem.
Marx’ın felsefesinde demokrasinin bir yönetim
biçimi değil, bir var oluş biçimi olduğunu,
insanın birey olarak ele alındığını belirtti.
Komün toplumun niteliklerini açıkladı; teknoloji
ve bilginin ilerlediği, insan eylemlerinin
zorunlulukla değil, istekle yapılan bir iş
bölümüne dayandığı, özgürleşmenin üretim
sürecini rasyonel yapmaktan öte kişinin kendi
yeteneklerini geliştirmesi olarak görüldüğü bir
toplum tasarımı. Kapitalizmde ‘balıkçı olmak’
durumunun, komünizmde bir meslek olarak
algılanmayıp ‘balığa çıkmak’ durumuna
dönüştüğünü söyledi.
Burada söz konusu olan,
‘idealinde aktivitenin tadını çıkarmak.’Tam da
bu ayrımda Aristoteles’in kinesis ve energia
farkına dikkat çekti. Edimselleşme ve hareket
ayrımını Kinesis’te çalışmak, energia’da kendini
gerçekleştirme ile keyif alma olarak örnekledi.
Kinesis’te birinci dereceden potansiyelin,
energiada ise ikinci dereceden potansiyelin
açılımını yaptı. Aynı yönde, Hegel’i ve Marx’ı
kendi felsefelerinde kinesis- energia ayrımında
yorumladı. ‘Kapitalizmde insanları doğal
zorunluluk, kişisel çıkar birbirine bağlar.’ K.
Marx. Bu durumda karşımıza çıkan soru: İnsanları
bu durumdan kurtarınca, işbirliği ortadan
kalkınca insanları birbirine bağlayan güçler ne
olacak? Parkan’ın ortaya koyduğu sorunun
cevabını yine kendisi verdi: ‘ Komünizm, insanın
sosyal varlık olarak kendine dönmesidir,
özgürleşmesidir. İnsan, insana ancak şimdi
bakabilecektir. Zincirlerinden kurtulan
insan.‘Göz, artık insan gözü olmuştur.’’
Parkan, konuşmasında Marx’ı ve
komünizmi Aristoteles’in kinesis-energia
kavramları doğrultusunda ‘başka bir algılayış’la
okudu ve bizlere aktardı. Onun bu yorumuna
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Güzel
Sanatlar Fakültesi’nden Yrd.Doç.Dr.Hakan Daloğlu
şu soruyla karşı çıktı: ‘Aristoteles biçime önem
verir. Bir biçim filozofudur. Marxizm’de ise
önemli olan öz’dür. Bu anlamda Marx’ı
Aristoteles’le karşılaştırarak anlatamayız.
Marxist estetiği göz ardı ederek Marxizm
tartışılamaz. Marxist estetiği biçime dayalı
yorumlarsak sanat eserinin metalaşmasını da
kabul etmiş olmaz mıyız?’
Bu sorunun cevabı konuyla ilgili
başka soruları da getirdi ve üzerinde bir
uzlaşma olmadı. Parkan konuşması sırasında daha
da ilginç başka bir yorumlamada bulundu;
‘Bilinenin aksine, Marx’a göre, komünizm
sosyalizmden önceki aşamadır.’ Bunun üzerine
dinleyicilerden gelen soruları Parkan şöyle
yanıtladı: ‘Marx, bunu sosyalleşen insanın
yaşadığı toplum anlamında kullanmıştır.’??
Barış Parkan daha uzunca bir süre
farklı açılımlar yaparak düşüncelerini dile
getirdi. İçeriğin tümüne burada yer
veremeyeceğim. Oturumun bende bıraktığı izlenim,
bilgi ağırlıklı bir konuşma olmasıydı.

Türker
Armaner / Marx ve Kendine Yabancılaşan 19.
Yüzyıl
Üçüncü oturum, dinç, hızlı ve
mantıksal dizgede hiç boşluk bırakmayan Türker
Armaner’in "Marx ve Kendine Yabancılaşan 19.
Yüzyıl" konulu konuşmasından
belleğimde iz bırakanlar…
‘Değişim değeri dahilindeki insan’ ile
‘toplumsal insan’ arasındaki farkı belirterek
konuşmasına başlayan Armaner, iktisat biliminden
farklı olarak Marx’a göre insanın değiş-tokuşa
doğal bir eğilimi olmadığını, metalaşmayı ve
değiş tokuşu doğal kabul etmenin,
yabancılaşmanın ‘karanlık bulutlarla’ üstünün
örtülmesi olduğunu söyleyerek konuşmasına devam
etti:

‘A’nın A ürününü A olmayan için
üretmesi ve B’nin de B ürününü B olmayan için
ürettiğini düşündüğümüzde üretim etkinliği, ne A
ne de B için kendi içinde bir amaç olduğunda
değil, gereç olduğunda gerçekleşir. Para
toplumsal ilişkiler bütününe dönüşür. Para,
üretim gücünü değil, değillenmiş üretim gücünü
satın alır. Satın alındığında da A’nın ürünü
A’nın olmaz. Yabancılaşma, artı değerin
üretimidir. Artı emeğin ötekini doğurur, bu
süreçte mantığın temel kategorisi(özdeşlik
ilkesi) deforme olur. Kendisi ile özdeş olmayan
özneler, kendisi ile özdeş olmayan ürünler
meydana getirir. Böylelikle özdeşlik sarsılır…
Kapitalist üretim, emeğin
entelektüel kapasitesini yok eder. Bu üretim
biçimi, entelektüel kapasiteden yoksun öznelerle
üretime devam eder. Bilim her zaman bunun
hizmetinde olmuştur. Marx, bilimin nesnelliği
fetişini ve ‘hukukun üstünlüğü’nü eleştiriye
açar. Bilimin nesnelliği hangi üretim biçimini
desteklemek için tasarlanmıştır? ‘Her mülkiyet
ve üretim biçimi, kendisini korumak için
hukuksal çerçeve çizer.’ Marx, fetiş sözcüğünü
(yapılmış olan, ortaya çıkan) etimolojik
kökenine sadık kalarak tanımlar. Meta, yapılmış
olandır. Üretici güçleri satın alınacak öznelere
dönüştürür.
Meta özne olur, üretici gücü satın
alır. Meta fetişizmi iki özne karşılıklılığını
ifade eder. Üretilmiş olanın, özneye dönmesi
kapitalizmin ön koşuludur. Siyasi iktisatçılar,
bu yabancılaşmanın üstünü örter, özdeşlik varmış
gibi gösterir.
Marx, fetişte din analojisi
yapar. ‘Adam Smith, siyasi iktisatın
Luther’idir.’Marx. Luther, Katolikliğe karşı
çıktı. Dışsal olanı, öznenin içselleştirmesini
sağladı. A. Smith, dışsal olanı fetiş haline
getirip, özel mülkiyet kıldı ve dinsel fetiş
oluşturdu. Luther, Katolikliğe, papazlığa karşı
çıktı. Ama herkesi papaz haline getirdi (Ruhban
olmayanları). Çalışmak, ibadet oldu.
Kapitalizmde, işçi çalışma
saatlerinde vardır. Çalışma saati dışında,
hapishane, hastane, klinik ve jandarmaya
devredilir. İnsan, çalıştığı sürece insandır.
Yabancılaşmanın unsurlarını belirleyelim:
-
İşçi her şeyden önce kendi
ürününe yabancılaşır
-
İşçi üretim etkinliğine
yabancılaşır
-
İnsan kendi türüne
yabancılaşır(tür olarak insan)Tikel özne,
tümel insana ait değildir.
Yabancılaşmayla birlikte insan
türüne uygun davranmaz. Dindeki ibadet,
kapitalizmde çalışmak olmuştur.
Marx, İnsan Hakları anlayışını
eleştirmiştir. İnsan Hakları değil, insanların
hakları olmalıdır. Tümel değil, tekil insana hak
verilmektedir.’

Sinan Özbek / Marx
Ekoloji Körü mü?
Pazar gününün ilk oturumu Sinan
Özbek’in ‘Marx Ekoloji Körü Mü?’ konulu
konuşması ile başladı. Oturumun konuşma bölümünü
dinleyemedim. Bu nedenle, Özbek’e sorulan
sorular ve onun verdiği cevaplardan aldığım bazı
notları iletiyorum.
-
‘Özel mülkiyeti kaldırıp tüm
insanlara yayarsak ekolojik sorun ortadan
kalkar mı?
-
Mülkiyeti ele geçiren şeyi
mülksüzleştirilmesinden söz eder Marx.
İnsanın toprakla bağını düşünürsek az
gelişmişliğin ekolojik avantajı kapitalizme
uygulanabilir.
-
Hans Johannas, Heidegger’in
öğrencisi. O’nun doğa kavrayışı etkisi H. J.
ta da var. Bacon- Descartes’da
bilinç-doğa ikiliği var. Heidegger-Johannas’ta
böyle bir ikilik yok. Marx burada hangi noktada
size göre?
Birey için rasyonel olan bir
davranış, kolektif olarak yapıldığında doğaya
zarara dönüşüyor. Kapitalizmde, bireysel eylem
rasyonel, kolektif eylem irrasyoneldir. Araba
bireye özgürlük sağlarken, toplumda trafik
yoğunluğuna neden oluyor…
Çetin
Türkyılmaz / Marx Bir Anti-Hümanist mi?

Asos’ta Felsefe Toplantısı’nın
son konuşmacısı, Çetin Türkyılmaz, "Marx Bir
Anti-Hümanist Mi?" başlığı altında düşüncelerini
dile getirdi.
‘ ‘Zorunlu çalışma zamanı dışında
ürettiğinde insan insandır.’ Bu Hümanist
Petrerca’nın Marx’a yansımasıdır. Marx değil,
içinde yaşadığı toplum anti hümanisttir.
Yaratıcılık (oluşum) kavramı hümanistas kavramı
ile ilişkilidir. Hümanistas, oluşturma, biçim
verme, teşkil etme; Otium, boş zaman
anlamındadır.’ Kavramsal olarak hümanizm ve
Marx’ı ilişkilendiren Türkyılmaz’a sorulan bazı
sorular ve cevapları:
-
Hümanizm, özel mülkiyeti
içinde barındıran bir ideoloji değil mi? O
halde Marx hümanist mi?
-
Hümanistas kavramından
hareketle Marx’la bağlantı kurdum.
Yaratıcılık ve oluşumun Marx’ta
bulunduğundan söz ettim. Ayrıca yaşamı buna
uygun. Bana göre, özel mülkiyet ile hümanizm
özdeşleştirilemez gibi.
-
Fransız İhtilali ve İnsan
Hakları Bildirgesi’nde özel mülkiyetin
benimsenmesi anlamında nasıl
değerlendiriyorsunuz?
-
Marx, ideolojik ve biçimsel
olarak buna karşıdır.

Felsefe Sanat Bilim Derneği’nin
organizasyonu olan, sekiz yıldır devam eden ve
nihayet on birincisinde bulunduğum Asos’ta
felsefenin düşündürdüklerine gelince… Felsefeyle
profesyonel olarak ya da amatörce ilgilenen
herkese açık olması, kişilerin dilediği
gibi(hatta bazen fazlaca ve saldırganca)
düşüncelerini dile getirdikleri, bazılarında bir
türlü ve bir ömür boyu oluşmama durumunun aksine
zihinlerinde beliren soruları sorma, tartışma
ortamının oluşması, böylelikle farklı zihinlerle
karşılaşılması bakımından şu sıralar
coğrafyamızda yaşanmakta olanları da hesaba
katarsak bulunmaz bir ortamdı diyebilirim.
Ne
var ki olumlular olumsuzları olumlamıyor her
zaman. Felsefe memuru zihniyeti ile soru sormak
ya da bir soruna yaklaşmak, felsefenin içindeki
bir soruya felsefeden yoksun bir gözle bakmak da
mümkünmüş kimi zaman. Gördüm. Bu durumda, Victor
Jara’ya bir selam buradan ‘yo no canto por
cantar. Ni por tener buena voz’ ( Sadece şarkı
söylemiş olmak için şarkı söylemem ne de sadece
iyi bir sese sahip olduğum için)
Marx’ın sözüyle… ‘Neden bir sanat
yapıtı olmasın yaşam?’
Bilginin peşinden koşan
herkese sevgiyle…
Fotoğraflara
daha büyük bakabilmek için >> >>
|
AYKIRI NOTLAR
Yılmaz Murat Bilican

Oradaydık, ama zor oldu doğrusu. Hava
koşulları çok kötüydü. Arabalı arkadaşlar aradım,
arabasız bir arkadaş buldum(Özgür). Sonra bir araba
buluverdik.
Dört
saat yolculuk, çabuk geçti. Ayvacıktan döndükten
sonra Assos'a karlı tepeler...İlk heyecan,
ilk fotoğraflar.


İlk oturum başladığında, arka sıralarda yer
bulabildik kendimize, fakat oturduğumuz yerden
konuşmacıyı, Oruç Aruoba'yı göremiyorduk.
Düş kırıklığı.
Öndeki
bir iki sıra dışında kimse göremiyordu.
Konuşmacıyı görememek çok kötü bir duygu.
Aslında çok az bir yükseklik sorunu çözebilirdi.
Hatta şimdi aklıma geldi, konuşmacı bir bar
taburesinde bile otursa durum çok başka olurdu.
Beş
dakika sonra salon gelenleri almamaya başlayınca
kapı önünde bir huzursuzluk olmaya başladı.
İçeriye giremeyenler, konuşmayı bölerek Örsan
Bey'den yardım istediler. Örsan Bey, İlk kez bu
kadar kalabalık oluyor, Marx'tan galiba dedi
fakat bu oturum için bir şey yapamayacağını
sonrakiler için dışarıya bir hoperlör
konulabileceğini söyledi.
Oruç Bey'in konuşmasının sonunda söz alan bir
dinleyicinin konuşmayla ilgili yorumları çok
saldırgancaydı.
Eski Devrimci Sol tavrına çok
benzeyen bir tutumla konuştu. Oruç Bey'in
konuşmasını eleştirmekten çok, ondan nefret eden
biri izlenimi verdi. Anlayamadım. (Sonradan
öğrendim, prof.muş !)

Barış'ın konuşmasında dikkatimi çekti, Marksizme
yönelik eleştirel bir şey söylerken, 'şimdi
fırtına kopacak belki ' diyerek sanki bir
hazırlık yapıyordu.
Bir çekingenlik durumu
sezdim. Salonda çok mu "Marksist" vardı?
Türker'in akıcı ve uzun konuşmasını izlerken
aynı zamanda oturduğunuz yerin rahatsızlığıyla,
soğukla, günün yorgunluğuyla da savaşmak
zorunluluğu vardı.
Üstelik yüzünü görmediğiniz
bir konuşmacıyı dinliyordunuz, doğrusu
zaman zaman dinlemekten koptum.
Türker'i dinledikten sonra, hemen onun
öykülerini alıp okuma isteği duydum.

Bu
arada kalacak yer sorunumuz vardı.
Limandaki
oteller pahalıydı. Köye çıktık. Soğuk çok
acımasızdı ve kalınacak yerin öncelikle sıcak
olması gerekiyordu.
Bu konuda hiçbir pansiyon
güven vermedi. "Kaloriferli" olanında karar
verdik. Yatağa girerken içkinin etkisiyle olsa
gerek, üşümedim, ama sabaha doğru uyandığımda
donuyordum. Dışardan rüzgarın sesi duyuluyor,
odadaki perde sallanıyordu.
Dondum.
Donduk.
Donmuşlar.

Sinan Bey, ekoloji konusunda Marx'a yöneltilen, Bacon çizgisinin devamı olduğu
yolundaki eleştirilere karşı çıktı. Marx'ın
şimdi ancak 25 yıldır sorun olan bir konuda 150 yıl
öncesinden görüş oluşturmasının olanaksız
olduğunu ve bunun beklenmemesi gerektiğini
söyledi.
ve
Marx'ın öngördüğü komünizmin, doğaya olumsuz bir
tutumu olamayacağı görüşünü Marx'tan yaptığı
alıntılarla destekledi.

Çetin Bey'in konuşmasına, dışardaki yoğun kar
yağışı ve bütün yolların kapandığı haberi
damgasını vurdu.

Ayvacık yolu kapanmış. Çanakkale yolu
kapanmış. Feribotlar çalışmıyor...
Biz İzmir'liydik daha sakindik. Anlaşılan,
İstanbul yönüne gidenler dönemeyecekti.
Güzel duygularla vedalaştık.
Köye doğru tırmanırken, iki de genç aldık arabamıza.
Bizi köye bırakın yeter dediler. İstanbul'a
gideceklermiş. Nasıl?

Küçükkuyu'dan İzmir yoluna çıkabilirsek gerisi
kolay olur diye düşünüyordum. Yol karlıydı,
inanılmaz bir rüzgar esiyordu. Zincirimiz yoktu,
ara sıra kayıyorduk.
Altınoluk'ta, yolcularımız İzmir'e gelmeye karar
verdiler. Biri Lise son, diğeri Boğaziçi Tarih
öğrencisiydi. Özgür'le beraber güzel güzel
toplantılar üzerine konuşuyorlardı.

Ben kaygan yolun gerginliğinden katılamıyordum
onlara.
Liseli olan, adı Birol'dü galiba, "Dikkatinizi
çekti mi, dedi, hani televizyonda, bir kuran
ayetini didik didik ederek bazı sonuçlar
çıkarmaya çalışan adamlar varya, oturumlar ona
benziyordu"
Dondurucu...
Marx'a eleştirel yaklaşan bir konuşmacı da yoktu
diye düşündüm.

Özgür'de, "Hepsi Marx'ı okumuşlar ve iyi
biliyorlar ve o bilgileri bize aktardılar.
Daha çok bir bilgi aktarımı söz konusuydu,
Sadece Oruç
Aruoba felsefi bir bakışla Marx'a
bakabildi" dedi.
Bütün bunlar konuşulurken bir anda kendimi Edremit'in
ara sokaklarında buldum. Tipi ve kar yağışından
göz gözü görmüyordu. Birilerine sordum ve İzmir yoluna tekrar çıktık.
Önümdeki arabayı 50 metre geriden izliyordum.
Ara biraz daha açılınca, tekerlek izleri
kayboluyordu. Kasılmaktan omuzlarım ağrımıştı,
tartışma devam ediyordu bu arada.
Burhaniye'de
Ören tabelasını görünce, hemen saptım, biraz ara
verelim dedim.
Ören'i hiç karlı görmemiştim. Ören'in uçsuz
bucaksız kumsalını bembeyaz olarak görmek büyük
şanstı.
Ören'de biraz karın keyfini çıkardık.
Keşke kalmak zorunda kalsaydık.
Teşekkür Ediyoruz Örsan Bey ve tüm çalışma
arkadaşlarına
İyi ki varsınız !
|