• ASSOS'TA FELSEFE  13-14 ŞUBAT 2009

    assos’ta olmak

     

    Aysel Güler

     

    Aysel-Şenay-Gönül-Yılmaz ve Yılmaz. Bir arada bol sohbetli keyifli bir yolculuğun ardından Assos’a biraz gecikmeli de olsa ulaştık. Ortamı görünce bir an kendimi Antik Yunan’da düşlemeden edemedim doğrusu. O toprakların üzerinde bundan yüzyıllar önce ders veren filozofların olduğunu bilmek inanılmaz heyecan verici bir şey.

    Gün boyu devam eden oturumlar öylesine dolu geçti ki sanki çok uzun süredir buradaymışım duygusunu yaşadım. Oturumların tüm ayrıntılarını size yazmak o kadar kolay değil, bir kısmını size çok kısa özet hatta başlık şeklinde yazmaya çalışacağım.


    Örsan K. Öymen (Carnap, Nietzche ve Felsefenin Geleceği)

    Sunuma maalesef geç kaldık. Bu yüzden ayrıntıları kaçırdık. Yakalayabildiğim tema bilimin, sanatın ve dinin neden felsefe olamayacağıydı.
     

    Bülent Gözkan (Felsefenin varlığı, Kant, Witgenstein ve Heidigger)

    Sunumun başlığını Saf Aklın Eleştirisi’ne bir atıf olduğunu belirterek giriş yaptı.

    Bilginin temellendirilmesi (tıpkı bir inşaat mühendisinin yaptığı binanın doğaya karşı duruşu gibi) kalıcı ve istikrarlı bir biçimde felsefe de yapabilir mi  sorusu Platon’da Fiili Hakikat”, Kant’ta “Olanaklı Deneyim” kavramlarıyla bir açılım yaptı. Tarihsel akış içerisinde deneysel bilimin hakim olduğu zamanda felsefenin özellikle metafizik alanından kaynaklı olarak yaşadığı sorundan kurtuluşunun dille mümkün olacağını, felsefenin bu bilimcilik anlayışından kendisine yeni bir alan açtığını ifade eden Witgeinstein’ın Tractatus’u ile Dilin Sınırlarına, dilin ne taşıyabileceğine işaret etti. Tıpkı bir temelin taşıyabileceği bina gibi. O yüzden felsefe de kendine bulduğu bu mantık alanı, dil çözümlemeleri alanı dışına çıkmamalıdır. Çünkü bu bilim anlayışında felsefe için olabilecek alan, önermeleri çözümlemekle ve anlamlı önermelerle sınırlı kalabilir.

    Ancak insan varlığının temel tecrübesi ve endişesinin önermesel bir dille görülecek bir şey olmadığını, anlamsız demekle geçiştirilemeyeceğini söyleyerek Heidegger’ ın itirazını dile getirdi. Heidegger’ le yeniden fiili olana dönüşü “Metafizik Nedir” adlı eserinden alıntılarla ifade etti ve Kafka’nın Köprü adlı öyküsü ile sunumuna son verdi.
     

    Elif Çırakman( Felsefenin Sıla Özlemi)

    Felsefenin derin sorunlarını kendi etkinliği, doğası üzerine sorgulanmasında aranması gerektiğini, bunun içinde felsefenin kendisini konu edinerek bir “yuva-yurt arayışı” ve “yuvada olmanın “ “güvenlik arayışının”” bir yere ait olmanın” duygusunun anlamını Heidegger, Hegel ve kısmen W. James’te sıla özlemine ilişkin çağrışımları ele alarak ifade etti ve “felsefe insanın sonsuzluktaki evidir” diyerek bitirdi.

    Barış Parkan( Marx’ta Felsefe –Zehir Günbatımı Meşale)

    Marx”felsefe bu güne kadar dünyayı yorumlamıştır, oysa aslolan dünyayı değiştirmektir” der 11. Tezinde. Sunuda bu tezin doğrulanması üzerine.

    Sokrates’in Baldıran zehirini içmesini Sokrates’in ahlaka, devlete ilişkin tavrında bir çıkış, bir kaçış olup olmadığını sorguladı. Özellikle Sokrates’in”Felsefe ölüme hazırlıktır.”sözüyle ve Platon’un İdealar Kuramı ile İyi’nin yurdunun burası olmadığını mı ?ifade etmek istediklerini sorguladı.  

    Hegel’in diyalektiği ile Marx diyalektiğinin farkını ortaya koyduktan sonra Marx’ın felsefeyi bir ideoloji olarak belirlemediğini, değiştirmek noktasında felsefenin keyfi bir uğraş oysa bedensel emeğin zorunlu bir şey olmasından ötürüde felsefenin adil olmadığını bu yüzdende dünyayı değiştiremeyeceğini ifade ederek sunumunu sonlandırdı.


    Erdinç Sayan( Alaadin’in Lambası Felsefe ve Ekip Çalışması)

    Bir gün önce anket tarzında bir soru listesi dağıtarak bizim öncelikli, en önemli ve yanıtlarını en çok bilmek istediğimiz soruları yazmamızı istedi.

    Sunumuna yaptığı anketin basit bir düşünce deneyi olduğunu belirterek başladı. Ve : “sınırlı sayıda sorularımızı kesin doğru yanıtlayacak bir cinimiz olsaydı ona ne soracağımızı” sordu. Bu çalışma üzerinden felsefede bir ekip çalışması ile insanın doğasında olan soru sormayı felsefi bir sorgulamaya dönüştürerek farkındalık oluşturulabileceğini ifade etti.

     

    Oruç Aruoba( Felsefe de Neymiş?)

    (Sunuma biraz geç kaldık. O yüzden başını biraz kaçırdık)

    ‘İdeolog’, ‘akademisyen’ ve ‘filozof’ ayrımlarını yaparak: ideolog ile akademisyenlerin sordukları sorulara doğru yanıt bulduktan sonra ideoloji ya da okul haline dönüştüğünü ve yok olmaya mahkûm olduklarını belitti. Bunun felsefe olmadığını, filozofun her seferinde yeniden felsefe tanımı koyması ile onlardan ayrıldığını ifade etti. Felsefe yapanın “soru sormaktan vazgeçmeyen kişi” olduğunu vurgulayarak sunumunu bitirdi.

                                                                                                    

    Seneye de orda olalım! 

     

    Şenay Toprak

     

    ODTÜ Öğretim üyesi Halil TURAN’ın konuşmasının başlığı “Felsefenin Aykırılığı” idi.

    “Felsefe bir sorgulama, bir yorumlama, bir yaratıdır. Felsefenin dünyayı da değiştirebileceğini en azından felsefeye ilgi duyanların dünyasını değiştirebileceğini söyleyebiliriz.”diye konuşmasına başlayan Halil  TURAN, felsefenin yaratıcı ve aykırı olduğunu, kendisi de  “yaratıcı aykırı” bir deneme yaptığı için konuşmasının başlığını da bundan dolayı bu şekilde koyduğunu belirtti.

    Aykırı olanı anlamanın zorluğunu bir kez daha bu konuşmayla yaşamış oldum.Ancak  bu aykırı konuşmayı  tam olarak anlayabildiğimi de söyleyemem.  Halil TURAN’ın denemesi gerçekten de aykırı idi. Bunu anlayabildim en azından. Konuşmasının hepsini sizlere aktarmam mümkün olmadığı için, giriş konuşmasının bir bölümünü ve gelen sorulardan birisini(bence en iyi olanını) sizlerle paylaşacağım.  
    “ Var dediğimiz şey, genel olarak kendim olan ve etkin olan, benden   bağımsız olarak görülen akan olaylar dizisidir. Bu ayrım, gerçekte ayrılamayacak olanları yalnızca kavramsal olarak ayırma anlamına gelir. Bu ayrım ile, her türlü yorumu, anlamayı, öğrenmeyi,  öğretmeyi, yıkmayı, yığmayı, sevmeyi, özlemeyi, öldürmeyi ya da canlının yapıp ettiği her şeyi anlayabiliriz.

    Düzenli tüm olaylar aynı perdede ve aynı sahnede olur. Dünyadaki nesnelerin, örnekler altında bir araya toplanması da yalınlaştırmadır. Fakat adlar, betimleyici tümceler çeşitlilik ve baş döndürücü sınırsız denizde sınırsız sayıda adadır. Bu sınırsız sayıda nesneyi kavrayıp tümünü birden değil de olanaklı olanı, en kolayı alınmalıdır. Temel ayrım, etkin olan dönüştürebilen, yönlendirebilen, beni etkileyen ve benden etkilenen şeyler olarak tüm diğer şeylerdir.  Aslında bu ayrım ilkeldir. Eylemeye yöneliktir.
    Eylem ve etkileme olanaklı göründüğü için, kendimi ve dünyayı ayrıştırdığımda , nesnelerin ve başkalarının, bendeki ve başkalarındaki ayrımı tümüyle farklı şeylerdir. Bu ayrımın eyleme ve öğrenme için işlevsel bir zorunluluk olduğu açıktır.
    Etkiden söz ettiğimde değişmeyi kastediyorum. Fakat bu değişikliğin nerede olduğuna dair kabaca bir ayrım yapabiliriz. Benden bağımsız olarak görünen doğayı ya da kişileri, dışarısı olarak nitelendirebilirim. Etki nerededir? Doğadaki ya da başkasının davranışındaki değişiklik söz konusu olduğunda algılayan ben olduğuma göre, dışarıdaki içerdeki şey de, algılayan olacaktır. Bu ayrımların işe yaramadıkları elbette söylenemez. Ancak nedenin, etkinin yerleri  hakkında ayrım yapamayız.  ”
    Halil TURAN konuşmasının devamında ‘’neden’’ ve ‘’etki’’kavramlarını sorguladı.
    Elif ÇIRAKMAN’ın sorusu (tüm konuşmayı  özetleyen bir soruydu): “Felsefenin aykırı düşüncelerinden,  sonunda solipsizme vardın. O da aykırı bir düşünme eğilimi diyecekken, aslında solipsizme varmadığını da fark ettim. Ondan da geri çekildin. Benci bir şeyle karşılaştık. Ama o tek benimle ayrışmayan bu anlamında ya da belli bir kişiler için ayrışan bir noktaya geri çekildin diyebilirim, yanlış anlamadıysam!?”
    Halil TURAN bu soruya
    şöyle cevap verdi;  “Aslında bu çok dengeli bir şey değil. Varlıkla bütünleşmek olarak yorumlanabilir. Felsefede o kadar çok aykırılık var ki, her şeyi başka bir türle, en azından belli varsayımları dışlayarak, bir başka varsayım da bulundum. Başkasının aslında bendeki görüntüsü olduğunu söyleyerek, bir taraftan anlamları farklı bir yere taşımak istemiyorum. Felsefeye bir oyun olarak (aşağılama anlamında söylemiyorum) bakabiliriz. “

    Halil TURAN’ın konuşmasının sonunda  bende kalan ise   “… ! ?” oldu. 
        

    Cemil GÜZEY Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Üyesi
    “En mutlu olduğum anlar felsefeden uzak olduğum anlardır.” Cemil GÜZEY  konuşmasına, Wittgenstein’dan bu alıntıyla başladı ve konuşmasının ana fikrinin de bu olduğunu belirtti.  Felsefe ve felsefe etkinliğini sorgulayan Güzey, kendi  bakış açısıyla birlikte, Herakleitos ve  Wittgenstein’dan alıntılar yaparak onlara göndermelerde bulundu. Sorularının çoğu bizim (Lise Felsefe Dersi) Felsefeye Giriş Ünitesinde üzerinde durduğumuz  konularla ilgiliydi.
    Felsefe bir bilgelik, bir bilgi problemidir ya da aşk ,tutku problemidir.
    Felsefede bir gelişme oldu mu? Bilimdeki gibi bir ilerleme oldu mu? Bilimlerde bir ilerleme olduğunu söyleriz. Peki felsefede, bilimdeki gibi bir ilerlemeden söz edebilir miyiz? Yaşamakta olan felsefeciler Herakleitos ya da Platon‘dan  daha mı bilgili insanlar?
    Hobbes “Eğer zamanımı benden öncekilerin yapıtlarını okuyarak harcasaydım onlardan daha fazla bir şey bilemezdim.”diyor.
     Felsefe bir tür bilim midir? Bunu savunanlar çok. Felsefe eğer bir bilim ise, merak ettiğim,  nasıl oluyor da felsefeciler ayrı ayrı tellerden çalıyor?
    Felsefe eğlenceli olabilir mi? Felsefe hala bilgelik aşkı mıdır?
    Wittgenstein’ın dediği gibi “gösterilen ama  söylenemeyen” bir şey var mıdır?
    Yıllardır felsefeden mezun olan öğrenciler niye farklı farklı görüşlere sahipler?
    Felsefe yapmaya değer mi? Peki  ölene dek yapmaya değer mi?
    Bir felsefecinin belli bir duruşa sahip olup,  sonra onu atmasına sebep olan şey nedir?
    Wittgenstein tarafından meşhur edilen,Sextus Emprikus’un deyişiyle “Merdiveni  duvara dayayıp sonra onu atmak” ne demektir?
    Acaba Herakleitos bu merdiveni dayayıp sonra onu atanlardan birisi miydi?
    Cemil GÜZEY, “Herakleitos’un fragmanları yıllarca başucu kitabım olacaktır”.  diyerek,  Herakleitos’un asıl başlangıç noktasının  “Kendimi araştırmaya koyuldum” ifadesi olduğunu, Herakleitos’un hedefinin de bu olduğunu söyledi. Ardından “Logos’un sesine kulaklarını tıkamayanlar anlayacaktır Herakleitos’un fragmanlarını. Bu fragmanlar şeylerin doğası üzerine değil, insanın toplumsal, dünyasal yaşamı üzerinedir. Herakleitos Wittgenstein’a göre daha acımasızdır. Çünkü herkeste ortak olan logos’un sesine kulak tıkayanlara sürüngen diyor.” diyerek konuşmasına devam eden GÜZEY ; “Ben de diyorum ki felsefeden çıkma zamanıdır.”
    Günümüzün felsefecilerini de eleştiren GÜZEY, şu soruları yöneltti: “Neden, ben doğruyum herkes hatalı, ben bunu kanıtlarım. Felsefecilerin hepsinde bu tavır var mı? Var da açık açık söylemekten mi kaçınıyorlar? Acaba kendilerini eleştiren insanlar hakkında felsefeciler ne düşünmekte? Şöyle diyebilirler mi; hatalı, o az gelişmiş, kendini kandırıyor, inatçı vb…? Bence  evet öyle bir şey var . Ben de diyorum ki en iyisi merdiveni atmak ya da başka bir metafor, salı kıyıda bırakmak.  Biz bu felsefeyi sessiz sedasız yapamaz mıyız?”
    Dinleyicilerden gelen bir soru şuydu: “Merdivene çıkıp onu atmaktan söz ettiniz. Merdiveni yanlış duvara dayamışız. Böyle bir şey mümkün mü?”
    Cemil GÜZEY’in cevabı şu oldu: “Bir merdiven ,bir duvar ve tek siz varsınız.” 
    şenay


    Yılmaz Cantekin

     

       13- 14 Şubatta bir grup ıslananlar alarak Assos’taydık. Yolculuğumuz boyunca yağmur yağdı, yavaş gitmek zorunda kaldık, bu yüzden toplantıya yarım saat kadar geç katıldık. Oturumlar süresincede yağmur yağmaya devam etti. Cumartesi sabahı, Yağmura ve soğuğa rağmen Assos’u gezdik, ıslandık, üşüdük fakat Assos ta bulunmak ve felsefe içimizi ısıttı.

         Konuşmaların tümünü ses kayıt cihazı ile kaydettim. Cuma günkü konuşmacıların sayısının fazlalığı, sonlara doğru ilgimizin dağılmasına sebep olsa da ikinci günkü konuşmalar daha keyifli geçti, en azında benim açımdan. Sizlere Cengiz Çakmak’ın konuşmasından bazı notlar...    

     

    Cengiz Çakmak: “Felsefenin Hayvanına Ne oldu?”

     “Varlığı kolayca ele geçirip fethetmemek gerekir.”  Cengiz Hoca kolay ulaşılır olmamamız gerektiği üzerinde durdu. Sırrı mutlaka korumak gerekir. Varlığın sırrını.

    Felsefenin hayvanı Baykuş, Alacakaranlıkta uçmaya başlayan bir havyan, gündüzün patırtısı gürültüsü bitikten sonra geceleyin uçmaya başlayan varlık. “Bütün ciddi düşünceler gece ortaya çıkar.” Gece örten, saklayan anlamda kullanılıyor. Örtüyü kaldırmak lazım, gecenin sırrını çözmek gerekir. C.Çakmak, Herakleitos’ un karanlık yönüne vurgu yaptı “Çok şey bilmek adamı bilge kılmaz, tek olan bir şeyin aslını bilmek gerekir”. Varlık kendini saklıyor onu açığa çıkarmanın önemli olduğunu belirtti…. Epistemenin aslında ustalaşmak olduğunu söyledi. Nasıl yaşayacağını anlamaya ilişkin ustalaşmak beklide…

    “Platon’a göre Felsefe hayretle başlar. Hayreti kaybettiğiz bir dünyada yaşıyoruz. Modern dünyanın varlık tasarımı ırzına geçilmiş bir varlık tasarımıdır, her şey ortadadır, açıktır ve her an elinizin altında bulunur. Felsefe alışılmış olanın dışına çıkmaktır. Filozof zıplayan adamdır sıra dışı adamdır. Filozof  -insan-  ya budaladır ya da tanrıdır. Budala her şeyi bildiğini varsaydığından dolayı aramaz, şaşırmaz. Tanrı ise zaten biliyordur ve bilgelik peşinde koşmaz. Filozof arada kalmış insandır aslında. Cehaletinin farkına varmış adamdır. Felsefe bir arayıştır. Yolculuğu yol uğruna feda etmemektir. Yolculuk ulaşılmaz olana ulaşmaya çalışmaktır.”

    “Hakikati bulmanın garantisi filozof değildir. Aslında felsefe tarihi bir yanılgılar tarihidir. Filozof kendini yıkan adamdır. Filozof, Thales’ ten itibaren toplumdan intikamını almış adamdır. Felsefe bize yol gösterici değildir. Hayatın anlamını da vermez. Filozof eninde sonunda ortaya sorular sorar. Felsefeden sophia ayağını kopardığımız zaman geriye sadece akademik gevezelikten başka bir şey kalmıyor.”

     

    KIŞ ORTASINDA ASSOS’TA FELSEFE YAPMAK

     

    Yılmaz Murat Bilican

    “Felsefe Nedir? Neden Felsefe?” 13-14 Şubat tarihinde gerçekleşen Assos’ta Felsefe adlı etkinliğin bu yılki başlığını bu iki soru oluşturdu.  Her iki soru da felsefe açısından önemli ve iddialı sorular. İstanbul ve Ankara’daki çeşitli üniversitelerden etkinliğe katılan akademisyenler ve sunu başlıkları  şöyleydi:  Örsan K. Öymen: "Carnap, Nietzsche ve Felsefenin Geleceği", Bülent Gözkan: "Felsefenin 'Varlığı': Kant, Wittgenstein ve Heidegger",  Elif Çırakman: "Felsefenin Sıla Özlemi",  Halil Turan: "Felsefenin Aykırılığı",  Barış Parkan: "Marx'da Felsefe: Zehir, Günbatımı ve Meşale",  Erdinç Sayan: "Alaaddin'in Lambası, Felsefe ve Ekip Çalışması",  Oruç Aruoba: "Felsefe de Neymiş?",  Cengiz Çakmak: "Felsefenin Hayvanına Ne Oldu?",  Cemil Güzey: "Felsefeden Çıkış".

     

    Felsefe Nedir?

    İlk bakışta son derece basit gibi görünen bu soru, felsefenin en zor ve aynı zamanda, ilk filozoflardan bugüne, üzerinde çok kafa yorulan en eski sorusudur. Çünkü felsefe, kendisi üzerine bir düşünme faaliyetidir; bu onun her tür başka bilgi etkinliklerinden ayrılan en temel özelliklerinden biridir. Dolayısıyla, felsefeci, felsefe yaparken aynı zamanda kendi yaptığı “felsefe yapma” işinin ne olduğu üzerine de düşünür. Böylece, her felsefeci, felsefeyi, kendisinin ondan ne anladığına göre yeniden tanımlar.

    Neden felsefe? sorusu ise, felsefe nedir sorusuna verilecek yanıta bağlı olarak biçimlenebilir. Aynı zamanda bu soru, her türden insani etkinliğin yeniden gözden geçirilmesi gereken dünyamızda, çok güncel de bir soru. Bugün bizlerin, binlerce yıldır yapılagelen, fakat ele aldığı konularda pek de bir sonuca varamayan, insanlığın bu en eski faaliyeti, felsefe yapma faaliyeti üzerinde neden ısrar ettiğimiz, hangi gereksinimlerimizden dolayı ve neden onu sürdürmeye çalıştığımız üzerine bir soru.

    Assos’ta bir düş kuruyor Örsan K. Öymen, bu topraklarda, yeniden felsefe yapma düşü ve bu düş, inatçı bir çabanın sonunda ilk olarak 2000 yılında gerçek oluyor. İlk toplantıdan bu yana Felsefe Sanat Bilim Derneği’nin bir etkinliği olarak gerçekleşen Assos’ta Felsefe, ayrıca, Aristoteles’in burada felsefe dersleri verdiği yıllardan, binlerce yıl sonra, yeniden, Antik Yunan'da olduğu gibi, doğal bir ortamda, felsefenin belki de en rahat soluk alıp verdiği Ege coğrafyası ve kültürünün içinde, büyük kent yaşamının koşuşturmalarından uzakta gerçekleşiyor. O yıldan bu zamana kadar da kesintisiz olarak sürdürülen etkinlik, son üç yıldır yılda iki kere düzenleniyor. Yazın ingilizce ve uluslararası olarak yapılan toplantı, şubat ayında Türkçe olarak yapılıyor. Böylece kış ortasında, geçen yıl kardan, bu yıl yağmurdan kapanan yollara rağmen, Ankara’dan, İstanbul’dan, İzmir’den gelen bir avuç insan, bir avuç felsefeci, burada toplanıyor.
     

    Eğer önünüze bir Türkiye haritası koyup, Çanakkale’den ege kıyılarını izleyerek güneye doğru inerseniz, Midilli adasının karşısında, Truva’nın güneyinde, Edremit Körfezinin Kuzeyinde, Assos küçük bir nokta olarak çıkar karşımıza. Masmavi, pırıl pırıl denizi, bozulmamış bitki dokusu, özel kaya yapısıyla bu küçücük tarihi kent, felsefe yapmak için ideal bir ortam sunar. Toplantıların yapıldığı antik liman bölgesinde toplam bina sayısı 7-8 taneyi geçmez, onların tamamı da otel veya pansiyon. Ayrıca, Assos’un tamamının koruma altında olması bir çok tatil beldesinin yaşadığı çarpık yapılaşma sorununu engelliyor.

    Assos, bilindiği gibi, antik çağın ve felsefe tarihinin en önemli filozoflardan olan Aristoteles'in bir süre yaşadığı yerdir. Aristoteles, araştırmalarının bazılarını burada yapmış, burada bir felsefe okulu kurmuş, felsefe eğitimi vermiş, ayrıca Assos'un hükümdarı Hermias'ın yeğeniyle evlenmiş, bu evlilikten çocukları da olmuştur. Assos’un antik limanından bugün yükselen felsefe kavramları, Aristoteles’in derslerini verdiği alandan geçerek göğe yükseliyor. Onun ele alıp, üzerinde öğrencileriyle birlikte konuşup tartıştığı felsefe problemleri, iki bin küsür yıl sonra yeniden ele alınıyor, üzerinde durulup konuşuluyor, tartışılıyor ve geleceğe bırakılıyor; üzerinde konuşuldukça çoğalmış ve derinleşmiş olarak.

    Kimileri şöyle düşünebilir: Hıza, pratik olana ve sonuca endeksli dünyamızda, felsefenin kendisi üzerine felsefe yapmasının, bin yıllardır yanıtsız kalmış sorular üzerinde düşünmesinin ne anlamı olabilir?  Bunun yerine, yaşadığımız sorunlara çözüm üretmek konusuna yoğunlaşması gerekmez mi? Bu yaklaşım, felsefeden bilim gibi olmasını beklemek anlamına gelir. Oysa bulunduğumuz noktada bilimin kendisinin de ne kadar çok sorgulanmaya (yani felsefeye) gereksinim duyduğu ortadadır. Geçtiğimiz yüzyılda kontrolsüz olarak gelişen bilimin olumsuz sonuçlarını yaşayan insanlık, baş döndürücü bir hıza ulaşan bilimsel gelişmeleri kuşku ve korkuyla  karşılamakta, olup bitenleri anlayıp açıklamak konusunda felsefeden daha çok şey beklemektedir.



    Ama felsefe, kendinden beklenenler bir yana, bildiğimiz felsefe olmayı da sürdürecek. O, ekonominin, siyasetin, gündelik yaşamın hafifliğinden uzak, biraz kendi dünyasında, karda kışta Ege rüzgarına göğsünü vererek, Aristoteles’in soruları üzerinden gitmeyi sürdürecek.

    Kolay mı? Felsefenin soruları zor, yolu uzun.

     

    Daha çok foto için
    tıkla>>