|
assos’ta olmak
Aysel
Güler
Aysel-Şenay-Gönül-Yılmaz ve Yılmaz. Bir arada bol sohbetli keyifli bir yolculuğun
ardından Assos’a biraz gecikmeli de olsa
ulaştık. Ortamı görünce bir an kendimi Antik
Yunan’da düşlemeden edemedim doğrusu. O
toprakların üzerinde bundan yüzyıllar önce ders
veren filozofların olduğunu bilmek inanılmaz
heyecan verici bir şey.
Gün boyu devam
eden oturumlar öylesine dolu geçti ki sanki çok
uzun süredir buradaymışım duygusunu yaşadım.
Oturumların tüm ayrıntılarını size yazmak o
kadar kolay değil, bir kısmını size
çok kısa özet hatta başlık şeklinde yazmaya
çalışacağım.

Örsan K. Öymen (Carnap, Nietzche ve Felsefenin
Geleceği)
Sunuma maalesef
geç kaldık. Bu yüzden ayrıntıları kaçırdık.
Yakalayabildiğim tema bilimin, sanatın ve dinin
neden felsefe olamayacağıydı.
Bülent Gözkan (Felsefenin varlığı, Kant,
Witgenstein ve Heidigger)
Sunumun
başlığını Saf Aklın Eleştirisi’ne bir atıf
olduğunu belirterek giriş yaptı.
Bilginin
temellendirilmesi (tıpkı bir inşaat mühendisinin
yaptığı binanın doğaya karşı duruşu gibi) kalıcı
ve istikrarlı bir biçimde felsefe de yapabilir
mi sorusu Platon’da Fiili Hakikat”, Kant’ta
“Olanaklı Deneyim” kavramlarıyla bir açılım
yaptı. Tarihsel akış içerisinde deneysel bilimin
hakim olduğu zamanda felsefenin özellikle
metafizik alanından kaynaklı olarak yaşadığı
sorundan kurtuluşunun dille mümkün olacağını,
felsefenin bu bilimcilik anlayışından kendisine
yeni bir alan açtığını ifade eden
Witgeinstein’ın Tractatus’u ile Dilin
Sınırlarına, dilin ne taşıyabileceğine işaret
etti. Tıpkı bir temelin taşıyabileceği bina
gibi. O yüzden felsefe de kendine bulduğu bu
mantık alanı, dil çözümlemeleri alanı dışına
çıkmamalıdır. Çünkü bu bilim anlayışında felsefe
için olabilecek alan, önermeleri çözümlemekle ve
anlamlı önermelerle sınırlı kalabilir.
Ancak insan
varlığının temel tecrübesi ve endişesinin
önermesel bir dille görülecek bir şey
olmadığını, anlamsız demekle
geçiştirilemeyeceğini söyleyerek Heidegger’ ın
itirazını dile getirdi. Heidegger’ le yeniden
fiili olana dönüşü “Metafizik Nedir” adlı
eserinden alıntılarla ifade etti ve Kafka’nın
Köprü adlı öyküsü ile sunumuna son verdi.
Elif Çırakman( Felsefenin Sıla Özlemi)
Felsefenin derin
sorunlarını kendi etkinliği, doğası üzerine
sorgulanmasında aranması gerektiğini, bunun
içinde felsefenin kendisini konu edinerek bir
“yuva-yurt arayışı” ve “yuvada olmanın “
“güvenlik arayışının”” bir yere ait olmanın”
duygusunun anlamını Heidegger, Hegel ve kısmen
W. James’te sıla özlemine ilişkin çağrışımları
ele alarak ifade etti ve “felsefe insanın
sonsuzluktaki evidir” diyerek bitirdi.

Barış Parkan( Marx’ta Felsefe –Zehir Günbatımı
Meşale)
Marx”felsefe bu
güne kadar dünyayı yorumlamıştır, oysa aslolan
dünyayı değiştirmektir” der 11. Tezinde. Sunuda
bu tezin doğrulanması üzerine.
Sokrates’in
Baldıran zehirini içmesini Sokrates’in ahlaka,
devlete ilişkin tavrında bir çıkış, bir kaçış
olup olmadığını sorguladı. Özellikle
Sokrates’in”Felsefe ölüme hazırlıktır.”sözüyle
ve Platon’un İdealar Kuramı ile İyi’nin yurdunun
burası olmadığını mı ?ifade etmek istediklerini
sorguladı.
Hegel’in
diyalektiği ile Marx diyalektiğinin farkını
ortaya koyduktan sonra Marx’ın felsefeyi bir
ideoloji olarak belirlemediğini, değiştirmek
noktasında felsefenin keyfi bir uğraş oysa
bedensel emeğin zorunlu bir şey olmasından
ötürüde felsefenin adil olmadığını bu yüzdende
dünyayı değiştiremeyeceğini ifade ederek
sunumunu sonlandırdı.
Erdinç Sayan( Alaadin’in Lambası Felsefe ve Ekip
Çalışması)
Bir gün önce
anket tarzında bir soru listesi dağıtarak bizim
öncelikli, en önemli ve yanıtlarını en çok
bilmek istediğimiz soruları yazmamızı istedi.
Sunumuna
yaptığı anketin basit bir düşünce deneyi
olduğunu belirterek başladı. Ve : “sınırlı
sayıda sorularımızı kesin doğru yanıtlayacak bir
cinimiz olsaydı ona ne soracağımızı” sordu. Bu
çalışma üzerinden felsefede bir ekip çalışması
ile insanın doğasında olan soru sormayı felsefi
bir sorgulamaya dönüştürerek farkındalık
oluşturulabileceğini ifade etti.
Oruç Aruoba( Felsefe de Neymiş?)
(Sunuma biraz
geç kaldık. O yüzden başını biraz kaçırdık)
‘İdeolog’,
‘akademisyen’ ve ‘filozof’ ayrımlarını yaparak:
ideolog ile akademisyenlerin sordukları sorulara
doğru yanıt bulduktan sonra ideoloji ya da okul
haline dönüştüğünü ve yok olmaya mahkûm
olduklarını belitti. Bunun felsefe olmadığını,
filozofun her seferinde yeniden felsefe tanımı
koyması ile onlardan ayrıldığını ifade etti.
Felsefe yapanın “soru sormaktan vazgeçmeyen
kişi” olduğunu vurgulayarak sunumunu bitirdi.
Seneye de orda
olalım!
Şenay Toprak
ODTÜ Öğretim üyesi
Halil TURAN’ın konuşmasının başlığı “Felsefenin
Aykırılığı” idi.
“Felsefe bir
sorgulama, bir yorumlama, bir yaratıdır.
Felsefenin dünyayı da değiştirebileceğini en
azından felsefeye ilgi duyanların dünyasını
değiştirebileceğini söyleyebiliriz.”diye
konuşmasına başlayan Halil TURAN, felsefenin
yaratıcı ve aykırı olduğunu, kendisi de
“yaratıcı aykırı” bir deneme yaptığı için
konuşmasının başlığını da bundan dolayı bu
şekilde koyduğunu belirtti.
Aykırı olanı
anlamanın zorluğunu bir kez daha bu konuşmayla
yaşamış oldum.Ancak bu aykırı konuşmayı tam
olarak anlayabildiğimi de söyleyemem. Halil
TURAN’ın denemesi gerçekten de aykırı idi. Bunu
anlayabildim en azından. Konuşmasının hepsini
sizlere aktarmam mümkün olmadığı için, giriş
konuşmasının bir bölümünü ve gelen sorulardan
birisini(bence en iyi olanını) sizlerle
paylaşacağım.
“ Var dediğimiz şey,
genel olarak kendim olan ve etkin olan, benden
bağımsız olarak görülen akan olaylar
dizisidir. Bu ayrım, gerçekte ayrılamayacak
olanları yalnızca kavramsal olarak ayırma
anlamına gelir. Bu ayrım ile, her türlü yorumu,
anlamayı, öğrenmeyi, öğretmeyi, yıkmayı,
yığmayı, sevmeyi, özlemeyi, öldürmeyi ya da
canlının yapıp ettiği her şeyi anlayabiliriz.

Düzenli tüm olaylar aynı perdede ve aynı
sahnede olur. Dünyadaki nesnelerin, örnekler
altında bir araya toplanması da
yalınlaştırmadır. Fakat adlar, betimleyici
tümceler çeşitlilik ve baş döndürücü sınırsız
denizde sınırsız sayıda adadır. Bu sınırsız
sayıda nesneyi kavrayıp tümünü birden değil de
olanaklı olanı, en kolayı alınmalıdır. Temel
ayrım, etkin olan dönüştürebilen,
yönlendirebilen, beni etkileyen ve benden
etkilenen şeyler olarak tüm diğer şeylerdir.
Aslında bu ayrım ilkeldir. Eylemeye yöneliktir.
Eylem ve etkileme
olanaklı göründüğü için, kendimi ve dünyayı
ayrıştırdığımda , nesnelerin ve başkalarının,
bendeki ve başkalarındaki ayrımı tümüyle farklı
şeylerdir. Bu ayrımın eyleme ve öğrenme için
işlevsel bir zorunluluk olduğu açıktır.
Etkiden söz ettiğimde
değişmeyi kastediyorum. Fakat bu değişikliğin
nerede olduğuna dair kabaca bir ayrım
yapabiliriz. Benden bağımsız olarak görünen
doğayı ya da kişileri, dışarısı olarak
nitelendirebilirim. Etki nerededir? Doğadaki ya
da başkasının davranışındaki değişiklik söz
konusu olduğunda algılayan ben olduğuma göre,
dışarıdaki içerdeki şey de, algılayan olacaktır.
Bu ayrımların işe yaramadıkları elbette
söylenemez. Ancak nedenin, etkinin yerleri
hakkında ayrım yapamayız. ”
Halil TURAN konuşmasının devamında ‘’neden’’ ve
‘’etki’’kavramlarını sorguladı.
Elif
ÇIRAKMAN’ın
sorusu (tüm konuşmayı
özetleyen
bir soruydu): “Felsefenin aykırı düşüncelerinden,
sonunda solipsizme vardın. O da aykırı bir düşünme
eğilimi
diyecekken, aslında solipsizme varmadığını
da fark ettim. Ondan da geri çekildin. Benci bir
şeyle
karşılaştık.
Ama o tek benimle ayrışmayan
bu anlamında ya da belli bir kişiler
için ayrışan
bir noktaya geri çekildin diyebilirim, yanlış
anlamadıysam!?”
Halil TURAN
bu soruya
şöyle
cevap verdi; “Aslında bu çok dengeli bir
şey
değil.
Varlıkla bütünleşmek
olarak yorumlanabilir. Felsefede o kadar çok
aykırılık var ki, her
şeyi
başka
bir türle, en azından belli varsayımları dışlayarak,
bir başka
varsayım da bulundum. Başkasının
aslında bendeki görüntüsü
olduğunu
söyleyerek,
bir taraftan anlamları farklı bir yere taşımak
istemiyorum. Felsefeye bir oyun olarak (aşağılama
anlamında söylemiyorum)
bakabiliriz. “
Halil TURAN’ın konuşmasının sonunda bende kalan
ise “… ! ?” oldu.

Cemil GÜZEY
Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim
Üyesi
“En mutlu olduğum
anlar felsefeden uzak olduğum anlardır.” Cemil
GÜZEY konuşmasına, Wittgenstein’dan bu
alıntıyla başladı ve konuşmasının ana fikrinin
de bu olduğunu belirtti. Felsefe ve felsefe
etkinliğini sorgulayan Güzey, kendi bakış
açısıyla birlikte, Herakleitos ve
Wittgenstein’dan alıntılar yaparak onlara
göndermelerde bulundu. Sorularının çoğu bizim
(Lise Felsefe Dersi) Felsefeye Giriş Ünitesinde
üzerinde durduğumuz konularla ilgiliydi.
Felsefe bir
bilgelik, bir bilgi problemidir ya da aşk ,tutku
problemidir.
Felsefede bir
gelişme oldu mu? Bilimdeki gibi bir ilerleme
oldu mu? Bilimlerde bir ilerleme olduğunu
söyleriz. Peki felsefede, bilimdeki gibi bir
ilerlemeden söz edebilir miyiz? Yaşamakta olan
felsefeciler Herakleitos ya da Platon‘dan daha
mı bilgili insanlar?
Hobbes “Eğer
zamanımı benden öncekilerin yapıtlarını okuyarak
harcasaydım onlardan daha fazla bir şey
bilemezdim.”diyor.
Felsefe bir tür
bilim midir? Bunu savunanlar çok. Felsefe eğer
bir bilim ise, merak ettiğim, nasıl oluyor da
felsefeciler ayrı ayrı tellerden çalıyor?
Felsefe eğlenceli
olabilir mi? Felsefe hala bilgelik aşkı mıdır?
Wittgenstein’ın
dediği gibi “gösterilen ama söylenemeyen” bir
şey var mıdır?
Yıllardır felsefeden
mezun olan öğrenciler niye farklı farklı
görüşlere sahipler?
Felsefe yapmaya
değer mi? Peki ölene dek yapmaya değer mi?
Bir felsefecinin
belli bir duruşa sahip olup, sonra onu atmasına
sebep olan şey nedir?
Wittgenstein
tarafından meşhur edilen,Sextus Emprikus’un
deyişiyle “Merdiveni duvara dayayıp sonra onu
atmak” ne demektir?
Acaba Herakleitos bu
merdiveni dayayıp sonra onu atanlardan birisi
miydi?
Cemil GÜZEY,
“Herakleitos’un fragmanları yıllarca başucu
kitabım olacaktır”. diyerek, Herakleitos’un
asıl başlangıç noktasının “Kendimi araştırmaya
koyuldum” ifadesi olduğunu, Herakleitos’un
hedefinin de bu olduğunu söyledi. Ardından
“Logos’un sesine kulaklarını tıkamayanlar
anlayacaktır Herakleitos’un fragmanlarını. Bu
fragmanlar şeylerin doğası üzerine değil,
insanın toplumsal, dünyasal yaşamı üzerinedir.
Herakleitos Wittgenstein’a göre daha
acımasızdır. Çünkü herkeste ortak olan logos’un
sesine kulak tıkayanlara sürüngen diyor.”
diyerek konuşmasına devam eden GÜZEY ; “Ben de
diyorum ki felsefeden çıkma zamanıdır.”
Günümüzün
felsefecilerini de eleştiren GÜZEY, şu soruları
yöneltti: “Neden, ben doğruyum herkes hatalı,
ben bunu kanıtlarım. Felsefecilerin hepsinde bu
tavır var mı? Var da açık açık söylemekten mi
kaçınıyorlar? Acaba kendilerini eleştiren
insanlar hakkında felsefeciler ne düşünmekte?
Şöyle diyebilirler mi; hatalı, o az gelişmiş,
kendini kandırıyor, inatçı vb…? Bence evet öyle
bir şey var . Ben de diyorum ki en iyisi
merdiveni atmak ya da başka bir metafor, salı
kıyıda bırakmak. Biz bu felsefeyi sessiz
sedasız yapamaz mıyız?”
Dinleyicilerden
gelen bir soru şuydu: “Merdivene çıkıp onu
atmaktan söz ettiniz. Merdiveni yanlış duvara
dayamışız. Böyle bir şey mümkün mü?”
Cemil GÜZEY’in
cevabı şu oldu: “Bir merdiven ,bir duvar ve tek
siz varsınız.”
şenay
Yılmaz Cantekin
13- 14 Şubatta
bir grup ıslananlar alarak Assos’taydık.
Yolculuğumuz boyunca yağmur yağdı,
yavaş gitmek
zorunda kaldık, bu yüzden toplantıya yarım saat
kadar geç katıldık. Oturumlar süresincede yağmur
yağmaya devam etti. Cumartesi sabahı, Yağmura ve
soğuğa rağmen Assos’u gezdik, ıslandık, üşüdük
fakat Assos ta bulunmak ve felsefe içimizi
ısıttı.
Konuşmaların
tümünü ses kayıt cihazı ile kaydettim. Cuma günkü konuşmacıların sayısının
fazlalığı, sonlara doğru ilgimizin dağılmasına
sebep olsa da ikinci günkü konuşmalar daha
keyifli geçti, en azında benim açımdan. Sizlere
Cengiz Çakmak’ın konuşmasından
bazı notlar...
Cengiz Çakmak:
“Felsefenin Hayvanına Ne oldu?”
“Varlığı kolayca
ele geçirip fethetmemek gerekir.” Cengiz Hoca
kolay ulaşılır olmamamız gerektiği üzerinde
durdu. Sırrı mutlaka korumak gerekir. Varlığın
sırrını.
Felsefenin
hayvanı Baykuş, Alacakaranlıkta uçmaya başlayan
bir havyan, gündüzün patırtısı gürültüsü
bitikten sonra geceleyin uçmaya başlayan varlık.
“Bütün ciddi düşünceler gece ortaya çıkar.” Gece
örten, saklayan anlamda kullanılıyor. Örtüyü
kaldırmak lazım, gecenin sırrını çözmek gerekir.
C.Çakmak, Herakleitos’ un karanlık yönüne vurgu
yaptı “Çok şey bilmek adamı bilge kılmaz, tek
olan bir şeyin aslını bilmek gerekir”. Varlık
kendini saklıyor onu açığa çıkarmanın önemli
olduğunu belirtti…. Epistemenin aslında
ustalaşmak olduğunu söyledi. Nasıl yaşayacağını
anlamaya ilişkin ustalaşmak beklide…
“Platon’a göre
Felsefe hayretle başlar. Hayreti kaybettiğiz bir
dünyada yaşıyoruz. Modern dünyanın varlık
tasarımı ırzına geçilmiş bir varlık tasarımıdır,
her şey ortadadır, açıktır ve her an elinizin
altında bulunur. Felsefe alışılmış olanın dışına
çıkmaktır. Filozof zıplayan adamdır sıra dışı
adamdır. Filozof -insan- ya budaladır ya da
tanrıdır. Budala her şeyi bildiğini
varsaydığından dolayı aramaz, şaşırmaz. Tanrı
ise zaten biliyordur ve bilgelik peşinde koşmaz.
Filozof arada kalmış insandır aslında.
Cehaletinin farkına varmış adamdır. Felsefe bir
arayıştır. Yolculuğu yol uğruna feda etmemektir.
Yolculuk ulaşılmaz olana ulaşmaya çalışmaktır.”
“Hakikati bulmanın
garantisi filozof değildir. Aslında felsefe
tarihi bir yanılgılar tarihidir. Filozof kendini
yıkan adamdır. Filozof, Thales’ ten itibaren
toplumdan intikamını almış adamdır. Felsefe bize
yol gösterici değildir. Hayatın anlamını da
vermez. Filozof eninde sonunda ortaya sorular
sorar. Felsefeden sophia ayağını kopardığımız
zaman geriye sadece akademik gevezelikten başka
bir şey kalmıyor.”
|
KIŞ ORTASINDA
ASSOS’TA FELSEFE YAPMAK
Yılmaz Murat
Bilican

“Felsefe
Nedir? Neden Felsefe?”
13-14 Şubat tarihinde
gerçekleşen Assos’ta Felsefe adlı
etkinliğin bu yılki başlığını bu iki soru
oluşturdu. Her iki soru da felsefe açısından
önemli ve iddialı sorular.
İstanbul ve Ankara’daki çeşitli üniversitelerden
etkinliğe katılan akademisyenler ve sunu
başlıkları şöyleydi:
Örsan K. Öymen:
"Carnap, Nietzsche
ve Felsefenin Geleceği",
Bülent Gözkan:
"Felsefenin 'Varlığı':
Kant,
Wittgenstein ve
Heidegger",
Elif Çırakman:
"Felsefenin Sıla Özlemi",
Halil
Turan:
"Felsefenin Aykırılığı",
Barış Parkan:
"Marx'da Felsefe: Zehir, Günbatımı ve Meşale",
Erdinç Sayan:
"Alaaddin'in Lambası, Felsefe ve Ekip
Çalışması",
Oruç Aruoba:
"Felsefe de Neymiş?",
Cengiz Çakmak:
"Felsefenin Hayvanına Ne Oldu?",
Cemil
Güzey:
"Felsefeden Çıkış".
Felsefe Nedir?
İlk
bakışta son derece basit gibi görünen bu soru,
felsefenin en zor ve aynı zamanda, ilk
filozoflardan bugüne, üzerinde çok kafa yorulan
en eski sorusudur. Çünkü felsefe, kendisi
üzerine bir düşünme faaliyetidir; bu onun her
tür başka bilgi etkinliklerinden ayrılan en
temel özelliklerinden biridir. Dolayısıyla,
felsefeci, felsefe yaparken aynı zamanda kendi
yaptığı “felsefe yapma” işinin ne olduğu üzerine
de düşünür. Böylece, her felsefeci, felsefeyi,
kendisinin ondan ne anladığına göre yeniden
tanımlar.

Neden felsefe?
sorusu ise, felsefe nedir sorusuna verilecek
yanıta bağlı olarak biçimlenebilir. Aynı zamanda
bu soru, her türden insani etkinliğin yeniden
gözden geçirilmesi gereken dünyamızda, çok
güncel de bir soru. Bugün bizlerin, binlerce
yıldır yapılagelen, fakat ele aldığı konularda
pek de bir sonuca varamayan, insanlığın bu en
eski faaliyeti, felsefe yapma faaliyeti üzerinde
neden ısrar ettiğimiz, hangi
gereksinimlerimizden dolayı ve neden onu
sürdürmeye çalıştığımız üzerine bir soru.
Assos’ta bir düş kuruyor Örsan K.
Öymen, bu topraklarda, yeniden felsefe yapma
düşü ve bu düş, inatçı bir çabanın sonunda ilk
olarak 2000 yılında gerçek oluyor. İlk
toplantıdan bu yana Felsefe Sanat Bilim
Derneği’nin bir etkinliği olarak gerçekleşen
Assos’ta Felsefe, ayrıca, Aristoteles’in burada
felsefe dersleri verdiği yıllardan, binlerce yıl
sonra, yeniden, Antik Yunan'da olduğu gibi,
doğal bir ortamda, felsefenin belki de en rahat
soluk alıp verdiği Ege coğrafyası ve kültürünün
içinde, büyük kent yaşamının koşuşturmalarından
uzakta gerçekleşiyor. O yıldan bu zamana kadar
da kesintisiz olarak sürdürülen etkinlik, son üç
yıldır yılda iki kere düzenleniyor. Yazın
ingilizce ve uluslararası olarak yapılan
toplantı, şubat ayında Türkçe olarak yapılıyor.
Böylece kış ortasında, geçen yıl kardan, bu yıl
yağmurdan kapanan yollara rağmen, Ankara’dan,
İstanbul’dan, İzmir’den gelen bir avuç insan,
bir avuç felsefeci, burada toplanıyor.

Eğer önünüze bir Türkiye haritası
koyup, Çanakkale’den ege kıyılarını izleyerek
güneye doğru inerseniz, Midilli adasının
karşısında, Truva’nın güneyinde, Edremit
Körfezinin Kuzeyinde, Assos küçük bir nokta
olarak çıkar karşımıza. Masmavi, pırıl pırıl
denizi, bozulmamış bitki dokusu, özel kaya
yapısıyla bu küçücük tarihi kent, felsefe yapmak
için ideal bir ortam sunar. Toplantıların
yapıldığı antik liman bölgesinde toplam bina
sayısı 7-8 taneyi geçmez, onların tamamı da otel
veya pansiyon. Ayrıca, Assos’un tamamının koruma
altında olması bir çok tatil beldesinin yaşadığı
çarpık yapılaşma sorununu engelliyor.

Assos, bilindiği gibi, antik
çağın ve felsefe tarihinin en önemli
filozoflardan olan Aristoteles'in bir süre
yaşadığı yerdir. Aristoteles, araştırmalarının
bazılarını burada yapmış, burada bir felsefe
okulu kurmuş, felsefe eğitimi vermiş, ayrıca
Assos'un hükümdarı Hermias'ın yeğeniyle
evlenmiş, bu evlilikten çocukları da olmuştur.
Assos’un antik limanından bugün yükselen felsefe
kavramları, Aristoteles’in derslerini verdiği
alandan geçerek göğe yükseliyor. Onun ele alıp,
üzerinde öğrencileriyle birlikte konuşup
tartıştığı felsefe problemleri, iki bin küsür
yıl sonra yeniden ele alınıyor, üzerinde durulup
konuşuluyor, tartışılıyor ve geleceğe
bırakılıyor; üzerinde konuşuldukça çoğalmış ve
derinleşmiş olarak.
Kimileri şöyle
düşünebilir: Hıza, pratik olana ve sonuca
endeksli dünyamızda, felsefenin kendisi üzerine
felsefe yapmasının, bin yıllardır yanıtsız
kalmış sorular üzerinde düşünmesinin ne anlamı
olabilir? Bunun yerine, yaşadığımız sorunlara
çözüm üretmek konusuna yoğunlaşması gerekmez mi?
Bu yaklaşım, felsefeden bilim gibi olmasını
beklemek anlamına gelir. Oysa bulunduğumuz
noktada bilimin kendisinin de ne kadar çok
sorgulanmaya (yani felsefeye) gereksinim duyduğu
ortadadır. Geçtiğimiz yüzyılda kontrolsüz olarak
gelişen bilimin olumsuz sonuçlarını yaşayan
insanlık, baş döndürücü bir hıza ulaşan bilimsel
gelişmeleri kuşku ve korkuyla karşılamakta,
olup bitenleri anlayıp açıklamak konusunda
felsefeden daha çok şey beklemektedir.

Ama felsefe,
kendinden beklenenler bir yana, bildiğimiz
felsefe olmayı da sürdürecek. O, ekonominin,
siyasetin, gündelik yaşamın hafifliğinden uzak,
biraz kendi dünyasında, karda kışta Ege
rüzgarına göğsünü vererek, Aristoteles’in
soruları üzerinden gitmeyi sürdürecek.
Kolay mı? Felsefenin
soruları zor, yolu uzun.
Daha çok foto için
tıkla>> |