ELİS ŞİMŞON  İZMİR AMERİKAN LİSESİ

SANATIN SESSİZ DİRENİŞİ

  Quasimodo’nun , çirkinliği yüzünden Victor Hugo’ya karşı gösterdiği bir sessiz ama saygılı direnişe dönüştü sanat, günümüzde.

            Sanatın bir zamanlar başının üstünde gururla taşıdığı parlak halesi artık yerinden söküp atmak istediği bir fazlalığa dönüştü.

            Delacroix’nın, çatışmanın tam ortasında Fransız bayrağını dalgalandıran beyaz elbiseli kadınında vücut bulan, somutlaşan eskilerin militan sanatı günümüze geldikçe ve güncele indikçe sessizleşmiştir ; bağıran çığıran sanat yerini az kavramla çok çok düşündüren, imgelemde çılgın danslara yol açan çağdaş sanata bırakmıştır. Diğer bir deyişle, hayatı, karşı çıkmak için çok güçlü bulan pozitif estetik geleneği artık gücünü yitirmiştir. Adorno’nun deyişiyle, “sanat, gerçekliğin negatif bilgisi” olma yoluna girmiştir. Hatta, sanat gerçekliğin bile yapı bozumundan geçirildiği günümüzde, kendisini dönüştürmesi için karşı koyamadığı hayata kapılarını iyice açmıştır. Bu noktada Walter Benjamin’in kehaneti doğrulanmış, tekniğin olanaklarıyla sanat yapıtı tekrar tekrar üretilebilir olmuştur. Bu sayede çoğalan sanat yapıtları, Warhol örneğinde olduğu gibi, orjinalliğini yitirip, Duchamp örneğinde olduğu gibi de, yersiz yurtsuzlaşmaya sürüklenmiştir. Sanat kendisine malzeme olarak doğayı değil, hazır nesneleri seçmeye başlamıştır. Duchamp’ın ready-made olarak adlandırdığı bu malzeme aslında, bir bakıma, sanatçının yapacağını elinden almıştır, sanatçının işlevini en aza indirgemiştir. Yaratının büyüklüğünü belirleyen şey, sanatçının elinde olmayan faktörler olan reprodüksiyon makinelerinin verimliliğidir, artık. Seri üretimden geçen yapıtın içi boşaltılıp, anlamından yoksun bırakılması paradoksal bir biçimde yapıtın anlamsızlığın bolluğunda anlam kazanmasına yol açmıştır. Günümüzün haykırmayan, kendisini tekniğin sömürüsünün ellerine teslim eden, sessizce direnen sanatı bu yüzden izleyicisini düşündürmeye itelemiştir, kavramsallaşmaya doğru yol almıştır. Benjamin, burada “şok” kavramıyla tekrar anılmalıdır. Şok kavramı izleyiciye art arda hızlıca fırlatılan imgelerin izleyicide uyandırdığı hissi karşılamaktadır. Bu his Heidegger de ise “darbe” kavramında karşılığını bulmaktadır. Sanat eserinin varolmaktan çok olmasını ifade eden bu darbe kelimesi bir sıkıntı anını anlatmaktadır. Bunu izleyiciye uyarlamak pek yerinde olur mu bilemiyorum ama çağdaş sanat izleyicisinin çağdaş sanat yapıtları karşısında hissettiğinin aşağı yukarı bu tip bir his olduğu kanısındayım.  Joseph Kosuth’un Üç Sandalye adlı yapıtını ele alalım: Beyaz bir duvara dayandırılmış sıradan bir tahta sandalye, sağında kendi boyutundaki fotoğrafı, solunda da sandalye’nin sözlük anlamı. Bir başka örnek de Duchamp’dan: beyaz bir tabure üstüne yerleştirilen ters döndürülmüş bir bisiklet tekerleği. Bu yapıtlar karşısında izleyicinin sancılı bir deşifre etme dönemi geçirdiğini düşünüyorum. Bu kavramsallaşan nesneler karşısında izleyici her türlü anlamla baş başa bırakılmasıyla anlamsızlık bolluğunda  bir nihai anlam olmadığı için anlamsallık denizinde boğulacak gibi olur. Okunacak bir metni yansıtmaz çağdaş sanat yapıtı. Picasso’nun Guernica’sında rahatça okunur iç savaş, direniş ve barış özlemi temaları fakat başından beri dediğim gibi çağdaş sanat bir metin gibi okunmaz çünkü çağ zaten yapı bozum çağıdır ve “Yanlış Okuma Hakkı”nın yüceltildiği postmodern çağdır.

            Sanat belki de bilerek parlatmıyor, temizlemiyor halesini... Bilerek ve isteyerek susuyor belki de, silahı kendine doğrultan sanat belki de tetiği çekmek üzere...