Nur Pelin Binay   ODTÜ Geliştirme Vakfı Özel Lisesi    Derecesi:9

 

YAŞAM KISA SANAT UZUN

             Düşünsel ve tinsel bir varlık olan insan, varoluşundan itibaren kendisini içsel ve dışsal bir sorgulama sürecinin içinde bulmuştur. Bu sorgulama elbet bireyin güzelin peşine düşmesine, giderek onu özel olarak konu edinmesine sebep oldu. Güzeli hem yaratan, hem de varoluşuyla birlikte kendini saf güzelliklerin içinde bulan insan; güzelin hem ne olduğunu, hem de kendisi için önemini tartışacaktı. Estetiğin kaynağı da bu sorgulamadır. Estetik ve Sanat felsefesi zaman zaman özdeşleştirilse de aslında estetik sanat felsefesini içinde barındırır; çünkü onun ilgi alanı güzel olan her şeydir. Sanat felsefesi , estetiğin kuramsal yanı gibidir. Güzel, her insanla ilgilidir. “Güzellik”, her insanın ilgilendiren bir sorun olduğuna göre, onu araştıran estetik de insanı ilgilendiren bir araştırma alanıdır. Sanatın  yaygın ilgi görmesi bundan ötürüdür.

            Descartes’daki apaçık fikir gibi apaçık bir güzelle karşılaştığımız olmaz pek. Ancak “güzel” vardır ve açıklamaya gerektirmeyecek bir biçimde vardır. Fontenelle’nin dediği gibi: “İyi kanıt gerektirir, güzel kanıt gerektirmez”

            Sanatın amacı da salt güzele ulaşmaktır, ya da alıcısına sanatçıdan bir şeyler bulaşmasını sağlamaktır, Tolstoy’un deyişiyle. Bu bağlamda sanatçıyı, güzelin yaratıcısı olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır. Sanatsal çaba bizi özellikli olana, özgüne ulaştırır, güzelin anlamları da bu çerçevede belirlenir. Yapıt, sanatçının ruhunu açımlar, yapıtta sanatçının bilinci belirleyicidir. Yapıt sanatçının ruhunun dışlaştığı yerdir. “Bilgin için yaşam bilimle açıklanırken, sanatçı için yaşam sanatla açıklanır” der H. Delacroix.

            Sanatçı, sanatsal bileşimlerinde içsel ya da dışsal bir model üzerinde yoğunlaşmak zorundadır. Model, özünde bir estetik nesnedir, yaratıya temel olacak özel ya da özelleştirilmiş örnektir. Her ne olursa olsun, sanat bizi gerçekliğin en derin ve en köklü araştırmasına ulaştırır, bu yüzden her zaman bize gerçekliğin özünü sunar. “Sanat yaratıcıdır, bir gerçekliğin kopyası değildir”  der H. Delacroix. Sanatçı yaratırken modelin özünü sorgular. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan yaratı, gerçekliğin ta kendisidir. Picasso bir keresinde şöyle der: “Bu belki de ne bir güvercin ne de bir kırlangıçtır, yalnızca kuştur, kuş fikrinin ta kendisidir.”

          Nasıl her üretici belli bir talebi karşılamak, belli bir tüketiciye hitap etmek zorunda ise; sanatçı da yapıtının kalıcılığını sağlayacak, yapıtın yaşamıyla ilgili kararlar verecek olan izleyicisiyle zorunlu bir bağlantı içindedir. Çünkü yapıt izleyicisi ile kalıcı ya da geçicidir. “Güzel”, izleyicinin yapıtla ilişkisinde ortaya çıkan şeydir. Sanatçı yapıtında güzeli  izleyici için hazırlamıştır. Gene de bu hazır güzele ulaşmak belli düşünsel bir çabayı gerektirir.  Gündelik bilinç ile bir yapıtın derinliklerine inemeyiz ya da doruklarına ulaşamayız. Bu nedenle izleyici de, sanatçı da sürekli kendini geliştirmek, öz sorgulama yaparak kendini aşmak durumundadır. Ustalaşmak ve rahatlamak diye bir kolaylık yoktur. Sanatçı güzeli yaratırken ya da güzeli güzel kılarken kendisiyle ve her şeyle sürekli  bir yıkışım içindedir. Gene de bu yıkışımda bir sevinç vardır. Sanatçının  öfkeyle bıkkınlıkla yarattığını düşünemeyiz. Theodore Joufroy, “Estetik Dersleri”nde şöyle der: “İki şeyden birini seçmek gerekir; ya gelişmek için acı çekmek, ya da acı çekmemek için gelişmemek. İşte yaşamın seçeneği, işte dünyada olma koşulunun ikilemi.” Bu acıyı çeken sadece sanatçı değil, izleyici de olmalıdır. Çünkü izleyici ve sanatçı sürekli etkileşim içindedir. Onları birbirine kavuşturan, birbirine yaklaştıran  sanata yönelim eylemi ortaktır. Sanatçının dünyası da  izleyicinin dünyası da heyecanlarla doludur. Dufrenne’e  göre “İzleyicinin deneyi, yaratıcının deneyine benzer bir deneydir. Nesnenin benzer bir mutlulukla yaratılması ya da yorumlanması gerekir. Acı çeken bir dansçı baleyi öldürecektir. Bunun gibi fırça vuruşları sakınık  ve yüreksiz bir ressam, piyanoya dost gözüyle bakmayan bir müzikçi işinde eksik kalacaktır. Estetik nesne elbet acıyı ve mutsuzluğu da anlatabilir; ancak onu mutluluk içinde anlatmalıdır. Başarısızlığı anlatırken başarısızlığa düşmesi doğru olmaz; bu mutluluk sanatçının ruhunda değilse, bedeninde olması gerekir.”

            Sanatçının bulaştırdığı duyguların etkisiyle alımlayıcı o yaratıyla ilgili belli yargılara ulaşır. Bu sorgulamalarla estetiğin temel iki kavramı baz alınır; “güzel” ve “çirkin”. “Güzel” kavramı zaten estetiğin çıkış noktasıdır; ama “çirkin” kavramını estetik bir kategori haline getiren ilk kişi Lessing’dir. Çirkinin anlamı güzelin yetersizliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Çirkin diye özel bir şey yoktur, çirkinlik başarısızlıktır. Çirkin olan tutarsız olandır, itici olandır; insan gerçeğine uymayandır. Rodin haklı olarak şöyle düşünür: “Sanatta çirkin demek özelliksiz demektir.”

            Sanatçı doğal gereci kullanarak, bilincinin yaratıcı ya da birleştirici etkinliği çevresinde güzeli yaratır. Her güzel, düşünülmüş bir etkinliğin sonucu olarak ortaya çıkar. Afşar Timuçin güzel-birey ilişkisini sadece sanatçı için değil, bütün bireyler için şöyle geneller: “Bilim her insanı ilgilendirmez, her insan yazık ki felsefeyle  de ilgili değildir. Ama güzelle ilgilenmeyen, dolayısıyla sanata yakın olmayan insan yoktur. Her kişi müzik parçasına kulak kabartır, her birey güzel görünmeye, en azından çirkin görünmemeye özen gösterir. Demek ki estetik duyarlılık ilkin kendimize ve yakın çevremize, gündelik yaşamımıza yönelişimizde varlığını duyurur. Estetiğin kıvılcımı dünyayla sıradan ilişkilerimizde ilk pırıltılarını gösterir: Bir izbenin duvarlarını boyayan, bir çorbayı maydanozla süsleyen ya da saçlarını yana doğru tarayan kişi güzeli gerçekleştirmektedir. Herkesin güzelle ilgili bir görüşü, doğru yanlış bir kavrayışı, hatta bazen göreneklerle belirlenmiş bir bakış açısı vardır.”

            Estetikte evrensel yargılara varılamaz. Her birey güzeli kendi bakış açısına göre belirler. Platon, sanatı bir taklit (mimesis) olarak görür. Ona göre sanatçı yansımanın taklidini yaparken modelin gerçeğine (ideasına) sadece dışsal olarak değil, bir bütünlük içinde yaklaşmaya çalışır. Değişen nesneler dünyasında, değişmeyen güzeli algılayan sanatçı ve alımlayıcı  aynı noktada buluşmuş olurlar. Bu da yine güzelin, bireyin öznel algısına bağlı olduğunu gösterir. Janerinski “Algı dışında güzel yoktur” der.

            Sanat akımları bile sanatçıları yeterince ortak bir beğenide bir araya getirmek için yeterli olmaz.  Sanat akımları, belli ortak fikir ve nitelikleri barındırsa da, yine bir birine benzemeyen sanatçıları bir araya getirir.

            Tartışmayı gerektirmeyen tek şey, güzelin düşünceyi geliştirici ve duyguları arındırıcı özelliğidir. Sanat düşündürürken ve duygulandırırken yetkinleştirir ve arındırır bizi. Sanat, bizi bize gösterir, keşifler yapmamızı, bilinmeyene ulaşmamızı sağlar, yaşamı anlatır. Belki de bu yüzden Hippokrates şöyle der: “Yaşam kısadır, sanat uzun.”