Türkiye Felsefe Kurumu

 

 


ACI Öğrencilerimin Fotoğrafları

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


önceki sayfa

Kıbrıs’ta Üç Güzel Gün               

Tuğçe Ergüven  ACI

Bizim gezi hikayemiz Yılmaz Bey’in bize Kıbrıs’ta iletişim içinde olduğu okuldan bahsetmesiyle başladı. Önceleri ciddi anlamda bile konuşulmamıştı Kıbrıs’ta bir okula gidip bir felsefe forumuna katılmak. Hepimiz felsefeyle yeni tanışmıştık çünkü ama hiçbirimiz çekinmedi ya da gitmeyelim demedi. Aksine ilk andan itibaren büyük bir heyecan ve umutla bekledik bu geziyi. Gittiğimiz okul yani 19Mayıs Türk Maarif Koleji üç yıldır felsefe ve bilim haftası adı altında etkinlikler düzenliyormuş. Dördüncüsü bu yıl 25-27 Nisan tarihleri arasında gerçekleşen bu etkinliklerin konuğu olmaktan büyük zevk aldığımızı şimdiden söyleyeyim. Çünkü ilk günün sonuna kadar bu gezinin nasıl gideceği konusunda kendi içimizde büyük karmaşalar yaşıyorduk. Hepimiz çok güzel ağırlanmıştık fakat koca okulda dört tane yabancı olarak kendimizi yalnız hissettik. Neyse ki 19 Mayıs TMK’nın sevgili felsefe öğretmeni Simay Hanım bunu çok kısa bir sürede fark etti ve o bunu fark ettikten yaklaşık bir yarım saat sonra biz halimizden şikayet etmeyi bırakıp günün tadını çıkarmaya başlamıştık.

Kıbrıs’taki ilk günümüzde lise 3’lerle birlikte felsefe ve coğrafya gezisine katıldık ve Magosa’yı gezdik. Hepimizin elinde birer fotoğraf makinesi her gördüğümüzü çeker vaziyetteydik bir süre sonra. Çevre o kadar güzel, o kadar etkileyiciydi ki yorulduğumuzu oturduğumuz zaman anladık. Saatlerce güneşin altında yürümemize rağmen ilk gün bizim için çok güzeldi. Okula dönüp evlere dağılırken akşam yemekten sonra Girne limanına gitme kararı aldılar. Hiçbir anımızı boş geçirtmemeye kararlıydılar yani. Bizim de bundan şikayet eder bir yanımız yoktu açıkçası. Akşam limanda buluşunca karşımızdaki manzara karşısında hepimiz büyülenmiştik. İlk bakışta normal bir limandan farkı yokmuş gibi görünen bu yer sahil şeridi boyunca irili ufaklı barlar, restoranlar ve kafelerle doluydu. Bütün liman boydan boya ışıl ışıldı. Deniz ahşap balıkçı ve gezi tekneleriyle doluydu ve tüm bu aydınlığın içinde deniz ve tam limanın paralelindeki dalgakıran simsiyahtı. Bu ortamı olduğundan daha büyülü ve çekici kılıyordu. Çok şirin bir kafeye oturduk. Elimizde çaylarımız karşımızda muhteşem bir deniz manzarası ve yanımızda sıcacık insanlar. Zaman nasıl geçti anlamadık.

Eve gidip oturduğumuzda uyumak istemiyorduk hiç birimiz, aksine bir an önce sabah olsa da okula gitsek diye bekler olmuştuk. İkinci gün lise 3’lerle yalnızca öğlene kadar birlikte olabildik. Öğleden sonra Simay Hanım’ın liderliğinde Lefkoşa’yı gezdik. Gezimiz Büyük Han’da başladı. O koskocaman heybetli yerde o kadar güzel küçük el işleri dükkanları vardı ki, alışveriş yapmayı kim sevmez deyip dördümüz birden daldık dükkanlara. Büyük Han’dan sonrası en azından benim için unutulmazdı. Uzun ve dar eski Lefkoşa sokakları. Tarihi, ahşap ve taş evler, konaklar, kiliseler, çan kuleleri, yüzyıllık pencerelerde eskimiş gülümseyen yüzler, sokaklarda koşturan kimi zaman biz yabancılara el sallayan minikler, her evin illa ki bir yerindeki çiçekler. Her yerde tarih her yerde yaşanmışlıklar, yaşanmayı bekleyen hayatlar eskiyen evler genç yüzler. Hayatımın geri kalanını o sokaklarda yürüyerek geçirebilirdim. Sonra birden gülümseyen yüzler, koşuşturan çocuklar yok oldu. Kocaman boş bir arazi uzanıyordu karşımızda; Rum ve Türk kesimini ayıran sınır. Hiçbirimiz gülmüyorduk artık. Simay Hanım bize bu sınırın hikayesini ve işleyişini kısaca anlattı. Geriye dönüp baktım Lefkoşa sokakları aynı ihtişamıyla ordaydı ve sınırın öbür tarafına baktığımda hayat orda da en az buradaki kadar güzel akıp gidiyordu. Ama tam burada sınırın olduğu yerde yer ya da zaman kavramı yok gibiydi. O sınırın tüm bu güzelliklere gem vurur gibi bir hali vardı. Evet insanlar artık bununla yaşamaya alışmışlardı ama aynı adada aynı havayı soluyan aynı toprağa basan insanların arasına geçilmez bir çizgi çekmenin anlamını hiçbirimiz anlayabilmiş değildik. Fakat bu bile neşemizi tam anlamıyla bozamadı.

O gece son gecemiz olduğu için yemekte buluştuk lise 3’lerle. Yemekten sonra oy çokluğuyla yine limana gidildi. Ve o gece anladık ki çok güzel arkadaşlıklar kurmuşuz. Ne biz geri dönmek istiyorduk ne de onlar bizi bırakmak istiyorlardı. Ama şöyle bir gerçek vardı; biz yarın dönüyorduk ve sırf bu nedenle bütün geceyi mahvedemezdik. Yine bütün gece gülüşmeler, konuşmalar aldı başını gitti. Ve son günümüz… Sabah okula gidip önce bir seminere katıldık ardından Fransız şair Baudelaire’in şiirlerinden sunulan bir dinletideydik. Hemen ardından son günün son etkinliği olarak felsefe forumunu başlattık.

Felsefe ve bilim haftası adı altında yapılan bu etkinliklerin forum tartışma konusu da bilgi bilim ve teknolojiydi. Herkes umulandan çok daha iyi bir performans sergiledi. Salondaki herkes bize katıldı. Forumdaki felsefe öğrencileri yani ben Tuğçe, Melis, Cansu ve Ayşe onların grubundan da Esra, Tahsin, Efe, Enver ve Yaprak’tı. Ama bizim dışımızda salonda bulunan gerek lise 3 öğrencilerinin bir kısmı gerekse bazı öğretmenler bizleri yalnız bırakmadılar ve ellerinden geldiğince konuşmaya katıldılar. Tartışmadan çok sohbet havasında geçen forum boyunca hem eğlendik hem de fikir paylaşımlarında bulunduk farklı bakış açıları tanıdık ki bu bizim gibi felsefeyi yeni tanıyanlar için inanılmaz yararlı oldu. Bunun böyle olduğunu forumun sonlarına doğru hem Simay Hanım’ın hem de Yılmaz Bey’in yüzlerindeki gülümsemeden okumak mümkündü. Ve iki gün önce geri dönmek isteyen biz dört küçük filozof şimdi salondan ayaklarımız geri geri çıkıyorduk. Çünkü bu andan sonrası vedalaşmalar, genelde hiç hoşlanılmayan hüzünlü sahnelerle doluydu. Herkesle vedalaştık ve ben o an hiçbirimize inanamadım.

Nasıl olmuştu da üç günde bu kadar alışmış bu kadar sevmiştik bütün o insanları. Nasıl da bir anda hepimizin uzun olmasını dilediğimiz yeni arkadaşlıkları olmuştu ve nasıl olmuştu da iki gün önce yanlarında eğreti durduğumuzu hissettiğimiz insanlara en kısa zamanda onları tekrar görmek istediğimizi ısrarla defalarca söylüyorduk. O kadar sıcak o kadar iyi ve o kadar tatlıydılar ki, üç gün boyunca bizi hiç yalnız bırakmadan bizimle vakit geçirdiler hiç sıkılmadan hem de.  Dönüş yolunda hepimizin yüzünden düşen bin parçaydı. Çok sevmiştik hepsini, çok alışmıştık ve bu gezi bize hayat boyu sürdürmeyi dilediğimiz arkadaşlıklar kazandırmıştı en güzeli de buydu. İnsanın uzaklarda bir yerlerde arayıp sorabileceği mektup yazabileceği birilerinin olduğunu bilmesi her şeye bedeldi bizim için. Bunun içindir ki her ne kadar dönüş yolunda hepimizin yüzünden düşen bin parçaydıysa da içten içe gülümsüyorduk. Ve böyle bir etkinliğin içine girmemizi sağladığı için başta Yılmaz Bey’e ve bizi gerçekten severek ağırladıkları için başta Simay Hanım ve lise 3 öğrencileri olmak üzere 19 Mayıs TMK’ya çok teşekkür ediyorum. Umarım bundan sonraki yıllarda da böyle güzel etkinliklere konuk olur ve ev sahipliği yaparız.

önceki sayfa