C İ C E R O
YAŞLILIK & DOSTLUK
Yaşlılık Dr. Ayşe Sarıgöllü; Dostluk Türkân Tunga tarafından Latince'den çevrilmiştir.
YAŞLILIK
ÖNSÖZ
Cicero'nun Cato Maior'u İ.Ö.44'te, altmış iki yaşındayken yazdığı kabul edilmektedir. O sırada devlet işlerinden uzak olan Cicero'nun yapıtta Cato'nun ve başka yaşlı kimselerin siyasal eylemlerinden uzunca söz etmesi onun bu yapıtı yalnızca, kendisinin dediği gibi, yaşlılık denen yükü hafifletmek için değil, biraz da, yaşına karşın devlet işlerinde yine de pek yararlı olabileceğini anlatmak için yazdığını gösterir. Ancak Cicero'nun sevgili kızı Tulliola'yı yitirişi ve yaşının ilerleyişi de onu kesinlikle felsefeyle uğraşmaya ve bu türden yapıtlar arasında, yaşlılık konusunda da bir kitap yazmaya yönlendiren nedenler arasındadır. De Divination adlı yapıtından anladığımıza göre, Cicero ahlâkın düşük olduğu bir dönemde gençliğe ders vermek, yardımda bulunmak istemiştir. Cato Maior'u işte biraz da gençlerin kaçınmalarını istediği tehlikelerden söz etmek için yazmıştır.
Yapıtta Cato'ya soru soran gençler Cicero'nun sevdiği, değer verdiği ve birçok yapıtında övdüğü P .Cornelius Scipio Aemilianus ile arkadaşı C. Laelius'tur. Cicero yaşlılık konusundaki düşüncelerini Cato'ya söyletir; çünkü onun tarihsel bir kişilik olması dolayısıyla önem ve ilgiyle dinleneceğini düşünür. Öte yandan, Cato'nun siyasal ve yazınsal yapıtlarına hayran olduğu da bilinmektedir.
Yapıtta konuşan üç kişiden başka Cicero onlara aşağı yukarı bir yakınlığı olan birçok değerli Romalıdan da söz etmiştir. Cicero'nun bu kitabı kendisinden üç yaş büyük olan candan arkadaşı T. Pomponius Atticus'a adamasının nedeni, bu kahramanlar konusundaki birçok tarihsel ve süredizimsel (kronolojik) bilgileri onun Liber annalis adlı yapıtına borçlu oluşudur.
Cicero'nun bu küçük yapıtı başkalarından kapma değilse de, bütünüyle özgün de sayılamaz. Cicero burada başka yapıtlarındaki kimi düşüncelerini yinelemiş, Yunan yazar ve filozoflarının görüşlerini aktarmış ve aynı konuda yazılmış yapıtları az çok yansılamıştır. Buna karşın insanlara özgü soylu duygulardan öyle içtenlik ve coşkuyla söz etmiş, hem kendisini hem başkalarını avutmayı öyle candan istemiştir ki, yapıt oradan buradan alınan düşüncelerin ustaca birbirine bağlandığı duygusunu vermemektedir. Cicero yaşlılık konusunda birçok yazı okumuş olabilir; ama yapıttaki canlılık, sözünü ettiği duyguları duymuş ve düşünmüş, onlara kişiliğinden bir şeyler katmış olduğunu gösteriyor.
Dr. AYŞE SARIGÖLLÜ
YAŞLILIK
"Titus (1), senin yardımına koşsam, hafifletsem derdini, Seni kavuran, içini burkan derdini, Ödülüm ne olur?"
ATTİCUS (2) : "Yoksul ama kendisine güvenilir o adam"ın Flamininus'a söylediği bu dizeleri ben de sana aynen söyleyebilirim. Ama Flamininus gibi sana "Gece gündüz dert içindesin..." diyemeyeceğime de inanıyorum. Çünkü ruhunun ılımlı ve dingin olduğunu biliyorum; senin Atina'dan yalnızca bir sanla değil, kültür ve görgüyle döndüğünü bilmiyor değilim. Ama beni üzen olaylar (3), arada bir seni de üzüyor diye kuşkulanıyorum; bu üzüntüleri avutmaya gelince, bu öyle kolay bir iş değil, bunu başka bir zamana bırakmak gerek. Şimdilik niyetim sana yaşlılık üzerine bir şeyler yazmak. Her ikimizde de ortak olan, başımıza çöken ya da hiç değilse çökmek üzere olan bu yaşlılık denen yükten hem seni, hem de kendimi kurtarmak istiyorum; aslına bakarsan, her şeye olduğu gibi senin buna da sabırla, akıllı uslu bir insan gibi katlandığını bilmiyor değilim; ama yaşlılık üzerine bir şey yazmak istediğimde ikimizin de işine yarayacak olan bu yapıtı sana sunmayı düşündüm: bunu hak ettiğini düşündüm. Sonra bu kitabı kaleme almak benim için öyle zevkli bir iş oldu ki, yalnızca yaşlılığın olanca sıkıntısını yok etmekle kalmayıp, onu artık tatlı ve hoş bir duruma soktu. Onun için felsefe ne kadar övülse azdır; felsefeye uyan insan, ömrünün her çağını sıkıntısız geçirebilir. Bu konuda çok söz ettik, gene de sık sık ederiz. Şimdi gelelim sana gönderdiğim, yaşlılık konusundaki kitaba: Söylenceye kulak asmazlar diye, ben Khioslu Ariston'un (4) yaptığı gibi sözü Tithonos'a vermedim, kendisini dinletmesini bilen yaşlıya, Cato'ya verdim. Cato'nun yanında bulunan Laelius ile Scipio onun yaşlılığa kolayca katlanmasına hayranlık gösterirler, Cato da onlara yanıt verir (5). Cato burada genellikle kendi yapıtlarında olduğundan çok bilgili görünüyorsa, bu, bilindiği gibi yaşlılığında Yunanca yapıtlara hevesle bağlanmış olmasından ileri gelir. Ama çok söze ne gerek var? Benim yaşlılık konusunda düşündüklerimi Cato kendi sözleriyle enine boyuna anlatacak.
SCIPIO: C. Laelius ile ben çoğu kez senin her işte gösterdiğin üstün ve yetkin bilgeliğin karşısında hayranlık duyarız, ama asıl hayran olduğumuz şey yaşlılığın sana hiçbir zaman yük olmayışı; oysa yaşlı kimselerin çoğuna göre yaşlılık öyle kötü bir şeydir ki "Onun yükünü taşımak Aetna'yı taşımaktan daha ağırdır" derler.
CATO: Bana öyle geliyor ki ikiniz de pek güç olmayan bir şeye hayran oluyorsunuz; kendilerinde iyi ve mutlu ömür sürmek için azıcık yetenek olmayan kimselere her çağ ağır gelir; ama her iyiliği kendinden bekleyen insanlar için doğal zorunlukların hiçbiri kötü görünemez (6). Bunların başında da yaşlılık gelir; yaşlılığa herkes ulaşmak ister, ulaşınca da onu kötüler: bilge olmayanlar işte bu derece mantıksızdırlar, bu derece dengesizdirler. Yaşlılığın düşündüklerinden daha çabuk, sinsice geldiğini söylerler. Bir kez, bu adamlara kim, "Yanlış hesap yapın" demiş? Gençlikten yaşlılığa geçiş, çocukluktan gençliğe geçişten daha mı çabuk oluyor sanki? Sonra, insan ha seksen yaşında, ha sekiz yüz yaşında olmuş, yaşlılığın ağırlığı aynı değil midir? Öyle ya, geçmiş zaman ne denli uzun olursa olsun, bir kez akıp geçti mi, düşüncesizlerin yaşlılığını kolaylaştıracak avuntu yoktur. Diyeceğim şu ki, eğer bilgeliğime hayransanız (keşke bu bilgelik, sizin ilginize değer ve sanıma denk olsa!), bu bilgelik en iyi önder olan doğanın, tanrıymış gibi peşinden gitmek, ona uymaktan başka bir şey değildir. Her bölümü iyi yazdığı halde son perdeye aldırış etmeyen beceriksiz şair gibi, doğanın öbür çağlara önem verip de yaşlılığa aldırış etmemesi olacak şey değil. Ama tıpkı ağaçta ve yerde yetişen meyvaların zamanı gelince olgunluktan geçmesi ve düşmesi gibi, insan ömrünün de bir sonu olması zorunluydu. Bilge insan buna uysallıkla katlanır: Doğaya karşı gelmek, devlerin yaptığı gibi tanrılara kafa tutmak değil midir?
LAELIUS: Öyle ise, Cato, biz yaşlanmayı umduğumuza, hiç olmazsa istediğimize göre, gittikçe ağır gelen çağa ne gibi çarelerle kolayca katlanacağımızı, şimdiden bize öğretirsen büyük bir iyilik etmiş olursun. Bunu Scipio adına da söylüyorum.
CATO: İsteğini yerine getirmeye hazırım Laelius, hele, dediğin gibi, bundan ikiniz de hoşnut olacaksanız.
SCIPPIO: Cato, sen bizim de geçeceğimiz yol kadar uzun bir yolun aşağı yukarı sonuna gelmişsin, zahmet olmazsa, ulaştığın bu yerin nasıl bir yer olduğunu bize göstermeni istiyoruz.
CATO: İstediğinizi elimden geldiğince yapmaya çalışacağım, Laelius. Yaşıtlarımın sızlanmalarını çoğu kez dinledim. (Eski bir atasözüne göre birbirine benzer kimseler bir araya kolayca gelirler.) Aşağı yukarı yaşıtlarım olan, eski konsüllerden C. Salinator ile Sp. Albinus (7) yaşamı yaşam yapan zevklerden yoksun oldular; kendilerine saygı göstermiş olan kimseler artık aldırış etmiyorlar diye sızlanıp dururlardı. Bana, onlar asıl suçlanması gereken şeyi suçlamıyorlar gibi gelirdi. Öyle ya, eğer suç yaşlılıkta olsaydı aynı dertleri ben de çekerdim, diğer yaşlı kimseler de; oysa öylelerini tanırım ki yaşlılığa sızlanmadan katlanırlar, ne iyi oldu da tutkuların zincirinden kurtulduk, derler; eş dost tarafından da bir yana bırakılmazlar. Bu tür sızlanmaların tümüne yol açan suç yaşta değil, huydadır. Ilımlı olan, hırçınlık, terslik etmeyen kimselerin yaşlılığı dayanılmaz bir şey değildir; huysuzlukla terslikse, insanı her çağda sıkar.
LAELİUS: Cato, dediğin doğru ama ya biri çıkar da 'Evet, yaşlılık sana dayanılması kolay bir şey gibi geliyor; ama senin elinde maddi, manevi her olanak var, toplumda belirli bir konumdasın da ondan; bu olanaklarsa pek çok kişide yoktur' derse...
CATO: Dediğinde doğru bir yan var; ama bunlarla her sorun çözülmüyor ki: anlattıklarına göre, Themistokles (8), bir tartışmada kendisine, şansını kendi kişiliğine değil de yurduna borçlu olduğunu söyleyen Seriphoslu bir adama: "Herakles hakkı için, ben Seriphoslu olsaydım, kimse beni tanımayacaktı, ama sen Atinalı olsaydın gene de ün kazanamazdın" diye yanıt vermiş. Yaşlılık konusunda da aynı şey söylenebilir. Yaşlılık başı pek darda olana bilge olsa da kolay gelmez; ama bilge olmayana, bolluk içinde yaşasa bile ağır gelir. Yaşlılığa karşı en yetkin silahlar nedir, bilir misiniz? Bilgili ve erdemli olmak. Bu erdemler uzun ve dolu bir ömür sürdükten sonra insana tadına doyulmaz bir zevk verir; çünkü bunlar insanı hiçbir zaman, dahası yaşlanınca bile terketmezler (işin asıl önemli yanı da budur ya...); üstelik, iyi yaşadım diye düşünebilmesi, yaptığı birçok hayırlı işi anımsayabilmesi, son derece tatlı bir şeydir.
Örneğin, ben delikanlıyken Q. Maximus'u (9), Trentum'u geri alan Maximus'u, yaşlı olmasına karşın yaşıtımmış gibi sevdim. Çünkü o adamın cana yakın bir ağırbaşlılığı vardı; yaşlılık da huylarını değiştirmemişti; daha doğrusu, ben ona bağlanmaya başladığımda pek öyle yaşlı da değildi; ama, yaşı artık pek ilerlemiş bulunuyordu; nitekim o, ben doğduktan bir yıl sonra ilk kez konsül olmuştu; onun dördüncü konsüllüğünde de ben hemen hemen çocuk denecek yaşta er olarak Capua'ya gittim; beş yıl sonra da Tarentum'da kuestordum; sonra edil (10) oldum ve dört yıl sonra pretor seçildim; bu görevde Tuditanus ile Cethegus'un (11) konsüllüğü sırasında bulundum; iyice yaşlanmuş olan Q. Maximus'un Cincia'nın (12) avukatlara verilen ücret ve armağanlar konusunda yaptığı yasayı desteklemesi işte tam o zamana raslar. Bu adam pek yaşlı olduğu halde genç gibi savaşırdı; gençlik ateşiyle parlayan Hannibal'i (13) sabrıyla yatıştırdı; dostumuz Ennius bunu pek güzel anlatır:
"Bir adam çıktı, temkinli davranarak yurdu kurtardı; çünkü o, söylentilere bakmaz, yurdun esenliğini düşünürdü,
İşte onun için ünü bugün daha da parlak!" (14)
Gerçekten, Tarentum'u geri alırken ne denli uyanık, ne denli sakıngan davranmıştı! Kent elden gittikten sonra iç kaleye kaçan Salinator ona böbürlene böbürlene, "Q. Fabius, Tarentum'u benim sayemde kurtardın!" dediğinde Fabius gülerek, "Doğru, sen onu yitirmeseydin, hiçbir zaman düşmandan geri alamazdım!"(15) demiş. Savaş işlerinde olduğu denli siyaset işlerinde de üstün bir insandı: ikinci konsüllüğünde iş arkadaşı Sp. Carvilius elini kolunu bağlamış otururken, senatonun salık verdiklerini hiçe sayarak Picenum ve Galya topraklarını bölen halk tribünü (16) C. Flaminius'a (17) gücü yettiği kadar karşı koydu; augur (18) olduğu zaman da, devletin esenliği uğruna yapılacak her iş için bakılan fallar, uğurlu; zararlı olacak her iş için bakılan fallar uğursuzdur demek gözüpekliğini gösterdi. Bu adamda ben çok üstün nitelikler gördüm, ama asıl hayranlığımı uyandıran şey onun konsüllük etmiş, ün kazanmış bir insan olan oğlunun ölümüne katlanışıdır. Yazdığı ağıt elimize geçmiştir; onu okuduğumuzda hangi filozofu küçümsemeyiz? O adam yalnızca toplumsal yaşamda, yurttaşlarının gözü önünde büyük değildi; özel yaşamında, evinde daha üstün bir insandı. O ne konuşaydı! Ne özlü sözleri vardı! Eski zamanları ne iyi tanır, augur yasasını ne iyi bilirdi! Roma'lı olmasına göre de çok okumuş sayılırdı. Her şeyi aklında tutardı, yalnızca içerdeki savaşları değil, ülke dışındakileri de... Sanki başıma geleceği, o öldükten sonra bana bir şeyler öğretecek kimse bulunmayacağını önceden sezmiş gibi sözlerini can kulağıyla dinlerdim.
Maximus'un ne diye bu kadar uzun boylu sözünü ettim biliyor musunuz? Onunki gibi bir yaşlılığa kötü demenin doğru olmadığını anlayasınız diye. Ama herkes Scipiolar, Maximuslar gibi olamaz ki! Kentler aldığını, karada, denizde girdiği savaşları, triumphus (19) törenlerini anımsayın. Bunlar olmadan da, dingin, lekesiz, zevkli bir yaşamdan sonra gelen yaşlılık rahat ve tatlı olur; dediklerine göre, seksen bir yaşını bulan ve yazı yazarken ölen Platon'un ömrü öyle geçmiş; İsokratesinki (20) de öyle; kendisinin dediğine göre, Panathenaikos adlı kitabını doksan dört yaşındayken yazmış; ondan sonra beş yıl daha yaşamış. Hocası Leontinoili Gorgias tam yüz yedi yıl ömür sürmüş, hiçbir zaman da çabalamayı ve çalışmayı elden bırakmamış. Dünyada neden öyle çok kalmak istediği sorulunca, "Yaşlılığa kötüdür demem için hiçbir neden yok ki!" demiş. İşte parlak ve bilge insana yakışır bir yanıt. Aklı kıt olanlarsa kendi kusurlarını, suçlarını yaşlılığa yüklerler; biraz önce sözünü ettiğim Ennius bunu yapmazdı:
"Olimpia'da çoğu kez alanın sonuna değin varıp,
Yengi kazanan at gibi yaşlılıktan çökmüş, şimdi dinleniyor."(21)
Yaşlılığını güçlü ve yengi kazanan bir atınkine benzetiyor; siz bunu pek iyi anımsayabilirsiniz. Çünkü şimdi konsül olan T. Flamininus ile M. Aciliu (22) bu görevlerine Ennius'un ölümünden on dokuz yıl sonra başladılar; Ennius Caepio ile Philippus'un (23) konsüllüğü zamanında öldü; bu, benim Voconius yasasını (24) bağıra bağıra, gür bir sesle savunduğum sıralara raslar: o zaman altmış beş yaşındaydım. Ennius yetmiş yaşında iken (o kadar yaşadı), en ağır sayılan iki şeye, yani yoksullukla yaşlılığa, bunlardan sanki hoşlanırmış gibi katlanırdı. Doğrusu, ben de iyi düşününce yaşlılığı kötü gösteren dört neden buluyorum: Birincisi, insanı işlerden uzaklaştırması; ikincisi, bedeni zayıflatması; üçüncüsü, insanı hemen hemen her zevkten yoksun kılması; dördüncüsü, ölüme yakın oluşu. İsterseniz, bu nedenleri bir bir alıp önemlerini ve ne dereceye dek gerçek olduklarını görelim.
Yaşlılık, insanı işlerden uzaklaştırırmış. Hangi işlerden? Gençlik ve güç isteyen işlerden mi? Yaşlılara göre, beden güçsüz olsa da, manevi güçlerle yapılabilecek işler yok mudur? Q. Maximus hiç mi bir şey yapmıyordu? Ya senin babana, Scipio, tam bir insan olan oğlumun (25) kayınbabası L. Paulus'a (26) ne dersin? Ya öteki yaşlılar, düşünceleriyle, öğütleriyle devleti koruyan Fabricius, Curius, Coruncaniuslar (27)... bunlar elleri boş mu duruyorlardı? Appius Claudius yaşlılığında, üstelik kör (28) de olmuştu, ama gene de senato Pyrrhos'la barışmaya, anlaşmaya yanaştığı sırada Ennius'un şiirine soktuğu şu sözleri söylemekte duraksamadı:
"Şimdiye dek başınızda olan aklınız nereye gitti de
Çılgınlar gibi yolunuzu şaşırdınız?" (29)
Bundan ötesi de böyle çok güçlüdür; o şiiri bilirsiniz elbette; aslında bizzat Appius'un kendi söylediği söylev de saklanıp korunmuştur. Hem Appius bu işi ikinci konsüllüğünden on yedi yıl sonra görmüştür; üstelik iki konsüllüğü arasında on yıl geçmiş ve konsül olmadan önce kensorluk (30)da yapmıştır. Demek ki Pyrrhos (31) savaşı sırasında adamakıllı yaşlıydı. Gerçekten böyle etkinlik gösterdiğini dedelerimizden de dinledik. Demek yaşlıların işe yaramadığını söyleyenler boş konuşuyorlar; böyle bir savda bulunmakla, denizde dümencinin hiçbir işe yaramadığını söylemiş gibi oluyorlar; 'Öyle ya' diyorlar, 'gemide kimi direğe tırmanır, kimi güvertede koşuşur, kimi sintineyi boşaltır, dümenciyse dümen elinde geminin kıçında rahat rahat oturur.' Yaşlılar gençlerin yaptığı işleri yapmazlar, ama çok daha büyük, çok daha iyi işler görürler. Büyük işler kol gücü ya da hız ve çeviklikle değil; düşünce, sözünü geçirme, ortaya doğru düşünceler atmayla başarılır. Genellikle yaşlılar bu artamlardan yoksun olmak şöyle dursun, onları artırmışlardır bile. Eğer er, tribun, legat (32) ve konsül olarak türlü savaşlara girmiş olan beni, şimdi savaşmıyorum diye boş duruyor sanıyorsanız, o başka... Ama hiç de öyle değil, çünkü nelerin yapılması gerektiğini ve nasıl yapılacağını senatoya ben gösteriyorum: öteden beri kötü niyetler besleyen Kartaca'nın savaş ilan etmesini beklemeden ben ilan ediyorum; onun yerle bir olduğunu görmedikçe içim rahat etmeyecek (33). Scipio, keşke ölümsüz tanrılar o onuru sana verse, keşke dedenin yarıda bıraktığı işleri sen sona erdirsen! O öleli otuz üç yıl oluyor: ama gelecekteki bütün kuşaklar onun adını anacak. Ben kensor olmadan bir yıl önce ve konsül olduktan dokuz yıl sonra öldü; ben konsülken o da ikinci kez konsül olmuştu (34). Yüz yaşına dek yaşasaydı, yaşlı olduğu için üzülür müydü sanki? Evet, baskın, saldırı, uzaktan mızrak atma, kılıç elde göğüs göğüse dövüşmeyle değilse de; sağduyulu ve parlak düşünceleriyle iş görürdü. Bu artamlar yaşlılara vergi olmasaydı, atalarımız meclislerin en yükseğine senato adını vermezlerdi (35). Sparta'da en onurlu görevlerde bulunan kimselere "Yaşlılar" denir; bunlar gerçekten de yaşlıdırlar (36). Yabancı ülkelerde olup bitenleri bir okur ya da dinlerseniz, görürsünüz ki en büyük devletler gençlerce yıkıma sürüklenmiş, yaşlılarca da kurtarılmış ve kalkındırılmıştır.
Şair Naevius'un Ludus'unda şöyle bir soru sorulur:
"Baksanıza, nasıl oldu da o koca devleti öyle yıkıverdiniz (37)?"
Verilen türlü yanıtlar arasında başlıcası şudur:
"Yeni yeni söylevciler türemişti; bunlar kafasızdılar, bilgisizdiler."
Doğallıkla, düşüncesizlik çiçeği burnundakilere, akıllılık da yaşını başını almış olanlara vergidir.
Ama, yaşlandıkça bellek zayıflar, derler. İşletmezsen ya da yaratılıştan ağır işliyorsa, zayıflar elbette. Themistokles bütün yurttaşlarının adlarını bellemişti; yaşı ilerlediğinde Aristeides'e Lysimakhos (38) diye mi selam vermeye başladığını sanıyorsunuz? Bana gelince, ben yalnızca bugün yaşayanları tanımakla kalmayıp, onların babalarını da, dedelerini de tanırım ve mezarlar üzerindeki yazıları okurken, dedikleri gibi belleğimi yitirmekten korkmam; çünkü, bunları okumakla ölüler belleğimde canlanır. Bir yaşlının hazinesini gömdüğü yeri unuttuğunu doğrusu hiç duymadım; yaşlılar iş edindikleri şeyleri, mahkeme için saptanan günleri, kimden alacakları, kime verecekleri olduğunu akıllarında tutarlar. Ya hukukçular, pontifexler (39), angurlar, yaşlı filozoflar... öyle çok şey anımsarlar ki onlar... Yaşlıların aklına bir şey olmaz, yeter ki çabalarını ve eylemlerini sürdürsünler; bu, yalnızca parlak ve onurlu konumlarda bulunan kimseler için değil, devlet işlerinden uzak, kendi halinde bir ömür sürenler için de böyledir. Sophokles, en yaşlı zamanında bile tragedyalar yazdı; dahası, bu uğraşı yüzünden malını yönetmeyi savsaklıyor gibi göründüğü için oğulları onu mahkemeye verdiler. Bizde servetini iyi yönetemeyen babaların, mallarıyla uğraşmasını yasaklamak nasıl gelenekse (40); yargıçların öylece, sanki o aklını yitirmiş bir insanmış gibi, servetini elinden almalarını istiyorlardı. Dediklerine göre, o zaman yaşlı adam, elinde tuttuğu ve az önce yazmış olduğu Oidipos Kolonos'ta adlı yapıtını yargıçlara okumuş ve bu yapıtının deli işine benzeyip benzemediğini sormuş; yapıt okunduktan sonra da yargıçların kararıyla aklanmış. İşte yaşlılık, bu adamı, Homeros'u, Simonides'i, Stesikhoros'u, demin söz etmiş olduğum İsokrates'i, Gorgias'ı, en büyük filozofları; Pythagoras'ı, Demokritos'u, Platon'u, Xenokrates'i, daha sonra Zenon'u, Kleanthes'i ya da sizin Roma'da gördüğünüz stoacı Diogenes'i (41) çalışmalarına son vermek zorunda bırakmış mıdır? Hepsi yaşadıkları sürece etkin de olmamışlar mıdır?
Haydi bu yüce uğraşları bir yana bırakalım; Sabin topraklarında komşum ve ahbabım olan öyle Romalı köylüler sayabilirim ki, onlar başta olmadan ekim, biçim, ürünün ambarlara yerleştirilmesi gibi en önemli tarla işleri hemen hemen hiç görülmez. Ama bunda pek şaşılacak bir şey yok: Öyle ya, ne kadar yaşlı olursa olsun, bir yıl daha yaşayabileceğini düşünmeyen var mıdır? Ama uğraştıkları işlerden hiçbir yarar görmeyeceklerini bile bile didinenler de vardır. Bizim Statius'un Synephebi adlı komedyasında dediği gibi:
"Kendisinden sonra geleceklere yarasın diye ağaç dikerler (42)". Gerçekten de çiftçi yaşlı olsa bile, kimin için ekiyor diye sorana hiç duraksamadan şu yanıtı verir: "Ölümsüz tanrılar için; çünkü onlar, bu serveti yalnızca dedelerimden almamı değil, onu benden sonrakilere bırakmamı da istiyorlar."
Caecilius'un kendisinden sonraki kuşağı düşünen yaşlı adam üzerine söylediği o söz, gene onun söylediği şu sözlerden daha doğrudur:
"Pollux hakkı için, ey yaşlılık, başka hiçbir dert getirmesen de gelirken yanında getirdiğin şu dert yeter:
İnsan çok yaşayınca, görmek istemediği birçok şeyi görür." (43)
Öyle ama, belki görmek istediği birçok şeyi de görür; hem istenmedik şeyler çoğu kez gençlikte de başa gelir. Caecilius,
"Bence yaşlılıkta en acı şey:
O yaşa gelen insanın başkalarına sıkıntı verdiğini masıdır" (44).
demekle daha da çok yanılmıştır. Yaşlıların can sıktıklarını değil, hoşa gittiklerini söylemek daha doğru olur: öyle ya, aklı başında yaşlılar iyi huylu gençlerden nasıl hoşlanır, gençler kendilerine saygı ve sevgi gösterdiklerinde yaşlılığa nasıl daha kolay katlanırlarsa, buna karşılık gençler de yaşlıların öğütlerini dinlemekten zevk alır ve onlar sayesinde erdeme karşı bir heves duyarlar; benim sizinle birlikte bulunmaktan duyduğum zevk, sizin duyduğunuz zevkten az değildir, sanıyorum.
Görüyorsunuz ya uyuşuk ve devinimsiz olmak şöyle dursun, yaşlılar çalışkandırlar, boş durdukları yoktur, hem de zorlu işler görüler; insan önceleri neyle uğraşmışsa, elbet yaşlılığında da onunla uğraşır. Ya yeni yeni şeyler öğrenenlere ne dersiniz? Örneğin Solon'un, dizelerinde, "Yaşlı olduğum halde her gün yeni bir şey öğreniyorum (45)" diye övündüğünü görüyoruz; ben de öyle bu yaşlılığımla Yunan yazınını öğrendim: bu işe, sanki çoktandır süren bir susuzluğu dindirmek istermiş gibi, delice sarıldım; niyetim demin size örnek olarak verdiğim şeyler üzerine bilgi edinmekti; Sokrates'in sazla uğraştığını öğrendiğim zaman benim de o işi yapacağım geldi (eskiler saz çalmasını öğrenirlerdi); sonra, sazla değil ama hiç olmazsa Yunan yazınıyla uğraştım.
Yeni yetiştiğim sıralarda bir boğa ya da bir fil kadar güçlü olmak umurumda olmadığı gibi, şimdi de gençlikteki gücümü yitirişim (yaşlılığın ikinci kötü yanı buydu) umurumda değil. Elinde olanı kullanmak gerek; ve her ne işe girişirsen, buna gücünün yetip yetmeyeceğini düşün. Krotonlu Milon'un (46) sözünden daha çok küçümsenecek söz olabilir mi? Milon artık yaşlı olduğu sıralarda, alanda beden eğitimi yapan atletleri görmüş ve kendi kollarına bakıp ağlaya ağlaya, "Ah, bunlar öldü artık!" demiş. Hey akılsız! Onlar senden daha cansız değil, hiçbir zaman kendi değerinle ün kazanmadın ki... ününü sen ciğerlerine ve pazuna borçlusun. Yurttaşları için hukuk kurallarını kaleme alan Sex. Aelius, ondan çok önce yaşamış olan T. Coruncanius, P. Crassus (47) hiç böyle sızlanmadılar, onların bilgileri son nefeslerine kadar sürdü. Söylevciye gelince, yaşlandığında, gücünün azalmasından korkuyorum, çünkü onun işi yalnızcaca zekâ işi değil, aynı zamanda soluk ve güç işidir. Gerçi ak saçlı yaşlıların sesine, bilmem nasıl olur da bir canlılık gelir; ben şimdiye dek bunu yitirmiş değilim, yaşımı da görüyorsunuz; ama, böyle olsa da yaşlılara dingin ve durulmuş bir konuşma yakışır; konuşmasını bilen bir yaşlının iyi hazırlanmış ve dingin sözleri, çoğu kez dinleyicileri etkiler; bu işi kendin beceremezsen de, bir Scipio'ya, bir Laelius'a yol gösterebilirsin. Öğrenmek hevesiyle dolu gençlerin, bir yaşlının çevresini almasından daha hoş bir şey var mıdır? Yaşlıların yeni yetişenlere ders verecek, onları yetiştirecek, onlara toplumsal görevlerin hepsini öğretecek güçte olmadıklarını mı söyleyeceğiz? Bundan da daha güzel bir iş olabilir mi? Bence, Cn. Scipio ile P. Scipio, ve atalarından ikisi: T. Aemilius ile P. Africanus, soylu gençler arasında bulunmakla mutlu görünüyorlardı: güçleri azalsa ya da yok olsa bile, iyi ve yararlı şeyler öğretenlerin mutlu olmadıklarını sanmamak gerek; hem kuşkusuz ki bu güçsüzlük yaşlılıktan çok, gençlikteki yaramazlıkların bir sonucudur; yeni yetişenlerin zevke düşkünlüğü ve taşkınlığı, yaşlılığa miras olarak güçsüz bir beden bırakır. Xenophon'da okuduğumuza göre, Kyros ölürken, son sözleri olarak, iyice yaşlanmış olmasına karşın, yaşlılığında hiçbir zaman kendisini gençliğindekinden daha zayıf duyumsamadığını da söylemiş (48). Ben henüz çocukken, ikinci konsüllüğünden dört yıl sonra pontifex maximus (49) olmuş ve rahiplikte yirmi iki yıl çalışmış olan Metellus'u (50) ömrünün sonunda gençliğini aramayacak denli güçlü gördüğümü anımsarım. Gerçi kendisinden söz etmek yaşlılığa özgü olan ve biz yaştakilerde hoş görülen bir şeydir, ama ben kendimden söz etmeye hiç gerek görmüyorum.
Homeros'un destanındaki Nestor'un, nasıl durup durup kendi artamlarından söz ettiğini (51) elbette bilirsiniz. Öyle ya, üç insan kuşağı görmüştü; haklı olarak övünürken, onda kendini beğenmiş ya da geveze görünme korkusu yoktu. Ağzından, Homeros'un dediği gibi, gerçekten baldan tatlı sözler akardı (52); bu tatlılığa sahip olmak için de hiç beden gücüne gereksinmesi yoktu; bununla birlikte Yunanlıların o ünlü önderi, Aias'a değil, Nestor'a benzer on adamı olsun ister ve bu isteği yerine gelecek olsa Troya'nın kısa sürede yenileceğinden kuşkusu yoktur. (53) Her neyse, sözü gene kendime getiriyorum: Seksen dört yaşındayım; ben de Kyros'un övündüğü şeyle övünebilmek isterdim; ama hiç olmazsa diyebilirim ki, Kartaca savaşında asker ya da aynı savaşta questor olduğum ya da İspanya'da konsüllük ettiğim ya da dört yıl sonra Termopiller'de M. Acilius Glabrio (54) konsülken askerî tribün (55) olarak döğüştüğüm zamanlardaki gücüm yoksa da, gördüğünüz gibi, yaşlılık beni büsbütün güçsüzleştirmedi, çökertmedi; senatoda, kürsüde, arkadaşlarımla, müvekkillerimle, konuklarımla konuşurken, gücümün eksikliği duyulmuyor; çünkü, "Yaşlılığın uzun sürsün istiyorsan, erken yaşlan" öğüdünde bulunan o eski ve beğenilen atasözüne benim hiçbir zaman aklım yatmadı. Erken yaşlanmaktansa, yaşlılığım kısa sürsün, daha iyi. Bakın, şimdiye dek beni görmek isteyen hiç kimseye, "İşim var" demedim. Oysa gücüm her ikinizinkinden de azdır. Sizde de yüzbaşı T. Pontius'un (56) gücü yok, ama o güçlüdür diye sizden daha mı değerlidir? Yalnızca, insan gücünü yönetmesini bilmeli, ancak gücünün yettiği kadarına el atmalı: işte böyle olursa, insan, eski gücüm kalmadı diye yazıklanmaz. Dediklerine göre Milon (57) Olympia alanına omuzlarında canlı bir öküzle girmiş. Sana böyle bir beden gücünün mü, yoksa Pythagoras'taki zekâ gücünün mü verilmesini isterdin? Her neyse, bu nimet elindeyken yararlan, elden gittikten sonra onu arama: yok eğer delikanlıların çocukluğu, yaşları biraz ilerlemiş olanların delikanlılık çağını aramaları doğruysa, o başka... Ömrün gidişi bellidir, doğanın çizdiği bir tek yol vardır, basit bir yol; ve her çağın kendisine göre bir durumu vardır; çocuklarda zayıflık, yetişkinlerde taşkınlık, orta yaşlılarda ağırbaşlılık, yaşlılarda olgunluk, doğal durumlardır, bunları zamanında kabullenmek gerekir. Dedeni konuk etmiş olan doksanlık Masinissa'nın (58) bugün neler yaptığını sanırım duymuşsundur, Scipio; o adam yola yaya çıktı mı, dünyada ata binmez; atla çıkınca da attan inmez: yağmur, soğuk dinlemez, başı açık gezer; sağlam yapılı bir vücudu vardır ve bu sayede krallığın bütün görev ve işlerini başarır. Demek ki beden eğitimi ve ölçülü yaşamayla, insan yaşlanınca bile eski gücünün bir kısmını koruyabiliyor.
Yaşlıların gücü mü yoktur? Yaşlıların güçlü olmaları istenmiyor ki! Yasa ve gelenekler, haklı olarak, biz yaştakileri güçsüz yapılamayacak işlerden bağışık tutuyor (59). Böylece yalnızca yapamadığımız değil, yapabildiğimiz işlerden de uzak tutuluyoruz. "Evet ama öyle halsiz yaşlılar vardır ki hiçbir görevle uğraşamaz; yaşamda yapılması gereken işlerden hiçbirini yapamazlar" diyen olabilir. Buysa yaşlılığa özgü bir eksiklik değil, sağlığa bağlı bir şeydir. P. Africanus'un seni evlat edinen oğlu (60) nasıl da zayıftı! Sağlığı nasıl da bozuktu! Daha doğrusu nasıl da sağlıksızdı! Böyle olmasaydı, devletin ikinci bir güneşi olurdu; hem babası gibi yüksek ruhluydu, hem üstelik daha derin bilgisi vardı. Gençler bile zayıf bünyeli olabildiğine göre, yaşlıların kimileyin zayıf bünyeli olmalarında şaşılacak ne var? Yaşlılığa katlanmak, kusurlarını çabalarımızla gidermek gerek. Sağlığı göz önünde tutmak, bedeni ölçülü olarak işletmek, gücümüzü yok edecek denli değil, tazeleyecek denli yiyip içmek gerek. Hem yalnızca bedene değil, asıl zihne ve ruha özen göstermeli; çünkü yağsız kalan lambanın söndüğü gibi, bunlar da beslenmezse, yıkıma uğrarlar. Çok yorucu olan bir beden eğitimi, kuşkusuz bedeni ağırlaştırır; zihinse, işletildiğinde çevikleşir. Caecilis (61) "komedyalardaki budala yaşlılar" derken, her şeye inanıveren, unutkan, gevşemiş yaşlıları anlatmak ister; bu eksiklikler de yaşlılığın değil; uyuşuk, tembel, uykucu bir yaşlının eksiklikleridir. Taşkınlık ve zevk düşkünlüğünün yaşlılardan çok gençlerde; ama gençlerin de hepsinde değil, ahlâkı şöyle böyle olanlarda görülen eksiklikler olduğu gibi; genellikle bunaklık denen ve yaşlılara özgü olan aptallık da her yaşlıda değil, hafif akıllı yaşlılarda olur. Appius dört güçlü oğlunu, beş kızını, öyle koca bir evi, o kadar müvekkili, ilerlemiş yaşında, hem de kör olmasına karşın yönetirdi; çünkü yay gibi gergin bir zekası vardı; dinçliğini yitirip yaşlılığa boyun eğmemişti: Evindekilerden yalnızca saygı görmekle kalmaz, onlara üstelik hükmederdi: köleler ondan korkar, çocuklar çekinir, hepsi de onu severdi; o evde, dedelerden kalma göreneklere ve düzene uyulurdu. İşte insan kendisini böyle savunur, hakkını korur, kimseye uymaz, son soluğuna dek ailesine sözünü geçirirse, yaşlılığı onurlu olur. Gençlerde yaşlıların, yaşlılarda da gençlerin kimi özelliklerinin bulunması, bence iyi bir şeydir: Bu düşünceyi benimseyen, beden bakımından yaşlanabilir, ama ruh bakımından hiçbir zaman yaşlanmaz. Şimdi Origines adlı yapıtımın yedinci kitabıyla uğraşıyorum; eski zamanlarla ilgili bütün yapıtları topluyorum; savunmuş olduğum önemli dâvâlar dolayısıyla verdiğim söylevlerin hepsini gözden geçiriyorum; augur ve pontifex hukukunu, yurttaşlar hukukunu inceliyorum; bundan başka Yunan yazınıyla da çok uğraşıyorum; belleğimi işletmek için, Pythagorasçılar gibi, gündüzleri her dediğim, her duyduğum, her yaptığım şeyi akşamları aklımdan geçiryorum. Ruhun yapacağı eğitim budur, zihnin tutacağı yol, işte bu yoldur. Böyle işlere kendimi verip çalışırken, alın teri dökerken beden gücümün yokluğunu pek duymuyorum. Arkadaşların yardımına koşuyor, senatoya sık sık gidiyor, hem de üzerlerinde iyice, uzun uzun düşünülmüş düşünceler ortaya atıyorum. Bu düşünceleri de beden gücüyle değil, akıl gücüyle savunuyorum. Bu işlerle uğraşamayacak duruma gelirsem, artık o yapamadığım şeyleri yattığım yerde düşünmek de gene benim için bir zevk olur; ama sürdüğüm ömür gene eylemli olmama olanak veriyor. Çünkü kendisini işe veren, çalışan insan, yaşlılığın ne zaman geldiğini duymaz. Böylece yavaş yavaş, ayrımına varmaksızın yaşlanır ve birden çöküvermez de ağır ağır söner.
Gelelim yaşlılığa buldukları üçüncü eksikliğe; yani zevklerden yoksun olmasına. Yaşlılık bizden gençliğin o en kötü eksinliğini uzaklaştıryorsa, ne büyük bir iyilik ediyor! Değerli gençler, büyük ve ünlü bir adam olan Tarentum'lu Arkhytas (62) bakın bir zamanlar neler söylemiş. O söylediklerini bana, yeni yetiştiğim ve Q. Maximus ile Tarentum'da bulunduğum sıralarda anlatmışlardı. Arkhytas'a göre maddî zevk, doğanın insanlara verdiği en uğursuz belâdır; bunu elde etmek için doymak bilmez istekler, düşünce ve ılımlılıktan uzak olarak alevlenir. Yurda ihanet etmeler, devleti yıkmalar, düşmanlarla gizli görüşmeler hep ondan çıkar: şehvetin göze aldırmadığı hiçbir suç, hiçbir kötü eylem yoktur; insanlar fuhuş, zina ve bunlara benzer her rezaleti şehvetin çekiciliğine kapılarak yaparlar; başka bir nedenle değil. İster doğa, ister bir tanrı, insanoğluna her şeyden üstün olan aklı verirken, şehvetin bu tanrısal armağana, bu bağışa en büyük düşman olmasını istemiş. Çünkü kendisini zevke kaptıran insanda ılımlılık diye bir şey kalmaz ve genellikle, şehvetin egemen olduğu yerde erdem tutunamaz. Bunu daha iyi anlatmak için Arkhytas, "Zevke son derecede kapılmış bir insan düşünün" diyormuş. Onun düşüncesine göre, kimse kuşku duymaz ki böyle bir insan, bu zevkin etkisi altında kaldığı sürece her türlü düşünceden, her türlü uslamlamadan uzak olur, hiçbir şeye kafa yormaz. Onun için maddi zevkten daha tiksinilecek, daha zararlı bir şey yoktur. Çünkü bir de yeğin ve sürekli olursa, ruhun bütün ışığını söndürür. Arkhytas bunları Caudium savaşında, konsül Sp. Postumus ile T. Veterius'u yenen adamın babası olan Samnit kavminden C. Pontius ile konuşmuş (63), hem o konuşmada Atinalı Platon da bulunmuş; Roma dostluğuna bağlı kalan, bizim Tarentumlu Nearkhos, bunu büyüklerinden duyduğunu söylerdi; Platon'un L. Camillus (64) ile Appius Claudius'un konsüllüğü sırasında Tarentum'a geldiğini de tarihte okudum. Bu sözlerle neyi anlatmak istiyorum, biliyor musunuz? Size şunu anlatmak istiyorum: Uslamlamayla, akılla zevk isteğini kendimizden uzak tutamadığımıza göre, doğru olmayan bir şeyin önüne geçtiği için yaşlılığa karşı büyük bir minnettarlık duymamız gerek. Çünkü zevk isteği insanda düşünce bırakmaz; uslamlamanın düşmanıdır; hem (deyiş yerindeyse) aklın gözlerini körleştirir ve erdemle hiç ilgisi yoktur. İstemeye istemeye bir iş yaptım: yiğit T. Flaminius'un kardeşi L. Flaminius'u (65) yedi yıl konsüllük ettikten sonra senatodan çıkarttım; ama ne yapayım, şu zevk düşkünlüğünün rezil bir şey olduğunu göstermek gerekir diye düşündüm. Çünkü bu adam konsül olarak Gallia'da bulunduğu zaman, sofrasındaki kötü bir kadının sözüne uyup işledikleri suçtan dolayı idam cezasına çarptırılarak hapse atılmış olanlardan birinin başını vurdu. Öncelim olan kardeşi Titus censor iken L. Flaminius bunun cezasını çekmedi; onun, evinde ahlâksızca, işinde onursuzca davranmasına yol açacak denli çirkin ve önüne geçilmez bu zevk düşkünlüğünü, doğrusu Flaccus ile ben hiçbir bakımdan hoş görmedik.
Büyüklerim, ta çocukluklarında yaşlılardan duymuşlar, anlatır dururlardı: C. Fabricius, Pyrrhos'a elçi olarak gittiğinde Thessalialı Kineas'tan (66), Atina'da bilge diye geçinen biri bulunduğunu ve bu adamın, "Her yaptığımız işin sonunda zevk olmalıdır" dediğini duyunca şaşakalmış. Bunu Fabricius'dan duyan M.Curius ile T. Coruncanius (67), Samnitlere ve Pyrrhos'un kendisine, hep bu düşüncenin kabul ettirilmesini isterlermiş: Kendilerini zevke vermeleri ve böylelikle kolayca yenilebilmeleri için M. Curius, kendi konsüllüğünden beş yıl önce, dördüncü kez konsüllük ederken devlet uğruna canını veren P. Decius'un (68) yakın arkadaşıydı. İşte bu adamı Fabricius da, Coruncanius da bilirdi; bunlar kendi yaşamlarına, sözünü ettiğim Pub. Decius'un davranış biçimine dayanarak şöyle bir yargıya varıyorlardı: Kesin olarak yaratılış bakımından en güzel, onurlu bir şey vardır; bu şey, kendisi için istenir ve insan olan, zevki küçümser, bir yana bırakır da, ona erişmeye çalışır. Ne diye zevk üzerinde bu kadar çok duruyorum sanki? Çünkü yaşlıların zevki aramamaları bir eksiklik değil; tersine, övünülecek bir şeydir. Yaşlılar şölenlerden, güzel sofralardan, sık sık kadeh boşaltmaktan uzak mı kalıyorlar? Öyleyse sarhoşluktan, sindirimsizlikten, uykusuzluktan da uzak kalıyorlar demektir. Zevkin tadına kolay kolay doyamadığımıza göre, ona, yaşlandığımızda da biraz yer vermek gerekiyorsa (Platon, tanrısal bir buluşla, zevke, "kötülüklerin yemi" (69) der; çünkü, kuşkusuz ki insanlar yemle yakalanan balıklar gibi zevke kapılıp kötülüğe sürüklenirler) zengin sofralarda bol bol yiyip içmekten çekinsek bile, alçakgönüllü sofralardan pekâlâ zevk alabiliriz. Çocukluğumda, Kartacalıları deniz savaşında ilk kez yenen Marcus'un oğlu C. Duillius'u (70), yemekten sonra evine döndüğünde sık sık görürdüm; yanında mumların, flüt çalan birinin bulunması hoşuna giderdi; devlet işleriyle ilgisi olmayan bir kimsenin böyle şeyler yapmaya kalkması, o zamana dek görülmemiş bir şeydi; ama, onun bu keyfî davranışı, ününden dolayı hoş görülüyordu. İyi ama, ben ne diye başkalarından söz ediyorum? Kendime döneyim artık. Bir kez, öteden beri bir tarikata bağlıyım; Frikyalı Büyük Ana'nın Kültü (71) ülkeye girdikten sonra, benim questorluğumda başka tarikatlar da kuruldu. Benimle aynı tarikattan olan kimselerle çok sıradan bir sofrada yemek yerdim, ama o zaman gençlik ateşi vardı; yaş ilerleyince her şey günden güne daha ılımlılaşıyor. Şölenlerde de maddi zevklerden çok arkadaşlarımla birlikte olmaya, söyleşiye değer verirdim. Dedelerimiz iyi etmişler de arkadaşları bir araya toplayan sofralara "convivium" demişler. Öyle ya, insan birlikte yemek yedikleriyle birlikte yaşar. Bu sözcük, Yunanlıların aynı anlama gelen sözcüklerinden daha güzel. Yunanlılar "convivium"a karşılık, hem yemek hem içmek imgesini uyandıran birer sözcük (72) kullanmakla en az önemi olan şeye, en çok önem vermiş oluyorlar.
Söyleşmek benim için bir zevk olduğundan, erken kurulan sofraya oturmak doğrusu hoşuma gider. Yalnızca yaşıtlarımla değil (aslında bunlardan pek az kaldı), siz yaştakilerle de, hele sizlerle... Konuşma hevesini artırıp, yeme içme hevesini azaltan yaşlılığa pek çok minnet borçluyum. Yemek, içmek insanın hoşuna gidebilir (zevke pek savaş ilân eder gibi olmayayım; belki de bir dereceye dek, doğaya uygun bir şeydir ); bana sorarsanız, yaşlılar bu zevkleri duyamayacak durumda değildirler. Bana gelince, dedelerimizden kalma bir göreneğe göre, sofranın başında oturmaktan hoşlanırım; gene dedelerimizde görenek olduğu gibi, şölenlerde sofranın başında oturanın bir konuşma yapmasından, Xenophon'un Symposion'undaki gibi, küçük olurlar ve damla damla içilirlerse içki kadehlerinden (73), yazın serinlikten, kışın güneşin ve ateşin sıcaklığından hoşlanırım. İşte Sabinlerdeki çiftliğimde aradığım şeyler bunlardır; komşularımı her gün soframa toplarım; değişik konular üzerinde konuşarak bu şölenleri gecenin geç saatlerine dek, uzatabildiğimizce uzatırız. Ama, insanın sanki içini gıcıklayan öyle zevkler vardır ki, yaşlılar onları duyamazlar, diyebilirsiniz. Doğru; ama, onlar bu zevklerin yokluğunu da duymazlar. Yokluğunu duymadığın şeyin üzüntüsünü de duymazsın. Sophokles'e, üzerine yaşlılık çöktüğünde, "Aşkla aran nasıl?" diye sorulunca, haklı olarak, şöyle demiş: "Tanrılar korusun! Ben ondan elimi eteğimi seve seve çektim; kaba, çılgın bir efendinin elinden kurtulmuş gibiyim." Tutkulu kimseler için bu gibi şeylerden yoksun kalmak çekilmez ve üzücü bir dert olabilir; ama gözü doymuşlar, hevesini almışlar için böyle zevklerden yoksun kalmak, onları tatmaktan daha hoştur; daha doğrusu, bir şeye karşı istek duymayan ondan yoksun kalmış değildir. Bence istek duymamak daha hoş bir şeydir. Evet, gençlik denen o mutlu çağda bu zevkler daha çok tadılır; ama bunlar, dediğim gibi, insanı küçülten zevklerdir; sonra yaşlılar bu zevkleri doya doya tadamıyorlarsa da, bunlardan büsbütün yoksundurlar da denemez. Ambivius Turpio'yu (74) ilk sıralardan seyreden biri, elbette daha çok zevk duyar, ama arka sıralardan seyredenler de zevk duymaz değiller; işte bunun gibi, gençler mutluluk veren duygulara yakından bakarak, sanırım daha çok zevk duyarlar; yaşlılar uzaktan bakarlar, ama onlar da yeter derecede zevk duyarlar. Zevk düşkünlüğüne, yükselme hırsına, başkalarını geçmek için didinmeye, düşmanlıklara, tutkuların tümüne sanki hizmet ettikten sonra, ruhun yapayalnızca kalması, dedikleri gibi, kendisiyle başbaşa yaşaması, ne paha biçilmez bir zevktir! Öğrenim ve bilgiyle beslenirse, insana istediğini yapma zamanı bırakan yaşlılıktan hoş bir şey de yoktur. Scipio, babanın candan arkadaşı olan C. Galus'un (75) yeri, dahası, göğü ölçmekle uğraştığı sıralarda bitkinleştiğini gördük. Nice zamanlar gün ışığı, onu geceleyin çizmeye koyulduğu çizimlere dalmış görmüş; nice zamanlar gece onu, sabahtan beri uğraştığı bir işin başında bulmuştur! Ay ve güneş tutulmalarını bize çok önceden bildirmek onu ne çok sevindirirdi! Bunlar gibi ağır olmayan, ama gene de emek isteyen işlere ne diyeyim? Naevius, Kartaca Savaşı'nı; Plautus da Truculentus'u, Pseudolus'u yazdılar diye ne büyük sevinç duyarlardı! Ben doğmadan altı yıl önce, Cento ile Tuditanus'un (76) konsüllüğü sırasında tiyatro oynatmış, yetişkinlik çağıma kadar yaşamış olan Livius'un (77) da yaşlılığını gördüm. P. Licinius Crassus'un pontifex hukuku ve yurttaşlar hukuku konusundaki çalışmalarına, geçen gün pontifex maximus olan şu P. Seipio'ya (78) ne dersiniz? Bu saydıklarımın hepsinin, ileri yaşlarında da o işlerle canla başla uğraştıklarını gördük. Ennius'un haklı olarak, "İnandırıcılığın ta kendisi" (79) dediği M. Cethegus'un da (80) yaşlılığında bile güzel söz söylemeye ne büyük bir çabayla çalıştığını görürdük. Bu gibi zevklerle sofra eğlencelerinin, tiyatronun, kötü kadınların vereceği zevk karşılaştırılabilir mi? Bilimsel çalışma, aklı başında ve iyi yetişmiş kimselerde yaş ilerledikçe artan bir zevktir. İşte Solon'un önce de sözünü ettiğim bir dizesinde, "Her gün bildiklerime birçok şey katarak yaşlanıyorum" demesi, kendisi için bir onurdur. Şurası kesin ki hiçbir maddi zevk, manevi zevklerden daha üstün olamaz.
Şimdi, inanılmayacak kadar hoşlandığım çiftçilik zevklerine geçiyorum: Yaşlılık hiçbir zaman bu zevklere engel olamaz ve bunlar, bana kalırsa, bilge olan bir insanın yaşamıyla yakından ilgilidir. Çünkü bu zevkler toprağa bağlıdır; o toprak ki, hiçbir zaman buyruklara uymazlık etmez ve aldığını hep bol bol geri verir; kimi zaman kazanç azdır, ama çoğu kez bol olur. Hem ben yalnızca ürünü değil, topraktaki verim gücünü de, ondaki özü de severim; toprak yumuşatılmış ve sürülmüş bağrına tohumu aldıktan sonra, onu önce kapalı tutar; bu kapama işini gösteren "occatio" (81) sözcüğü de bundan gelir; sonra, toprak ısısıyla ısınan tohumu basınçla çatlatır ve yeşil bir ot çıkartır; bu ot, kökteki liflere dayanarak yavaş yavaş boy atar, düğümlü anız olarak dimdik yükselir; sanki artık erginleşiyormuş gibi, bir kılıfa girer; bu kılıftan çıkınca da sıra sıra dizilen buğdayı oluşturur ve kendisini küçük kuşların gagalarından kılçıktan bir siperle korur. Asmaların nasıl dikildiğini, nasıl yeşerdiğini, nasıl büyüdüğünü anımsatmaya ne gerek? Ama, yaşlılığımın erinç ve sevincini oluşturan şeyleri size anlatmak zevkine doyamıyorum. Topraktan çıkan bütün bitkilerin yaşama gücünü bir yana bırakıyorum; o güç ki, küçücük bir incir ya da bir üzüm çekirdeğinden ya da başka meyve ve fidanların ufacık tohumlarından koca koca kökler, dallar oluşturur... Ama aşılar, filizler, incecik dallar, çelikler, daldırma çubukları insana hayranlık dolu bir sevinç vermez mi? Yapı olarak dik duramayan ve desteği olmazsa toprağa düşen asma kendisini dik tutabilmek için elleriyle sarılırmış gibi, filizleriyle rasladığı şeylere sarılır; asma yerde sürünerek şuraya buraya kollar salınca, sık sık filiz vermesin ve çok büyüyüp her yana yayılmasın diye, bağcı onu bıçakla budayıp dağılmasının önüne geçer. İşte böylece, ilkyaz geldiği zaman budanmayan çubukların filiz düğümlerinde sürgün denen şey çıkar, üzüm de bundan olur; üzüm, toprağın suyu ve güneşin etkisiyle büyür; önceleri tadı çok ekşidir, sonra olgunlaşınca tatlılaşır; yapraklarla örtülü olduğundan, ılımlı bir ısıdan yoksun kalmadığı gibi, güneşten de kavrulmaz; bu meyveden daha verimli, görünüşü bakımından daha güzel ne olabilir? Elbette, demin de söylediğim gibi, bunun yalnızcaca ürününü değil, yetiştirilmesini de, doğanın kendisini de severim; asma sırıklarının sıra sıra duruşunu, salkımların kafesli tahtalara tutturulmasını, kütüklerin bağlanmasını, asma daldırmasını da severim; dediğim gibi, asma dallarından birinin budanıp, birinin bırakılması hoşuma gider; toprağı çok daha verimli kılan sulamaları, tarlanın sürekli sürülmesini öveyim mi? Tarlayı gübrelemenin yararını anlatmaya gerek var mı? Tarla işleri üzerine yazdığım kitapta bunları anlattım; Hesiodos tarım konusundaki kitabında (82) bunların sözünü bile etmez; ondan birkaç yüzyıl önce yaşamış olduğunu kabul ettiğim Homeros ise, Laertes'in oğlunun özlemini hafifletmek için tarlasına baktığını ve onu gübrelediğini anlatır (83). Tarla işlerini insana hoş gösteren yalnızca ekinler, çimenlikler, bağlar ve fidanlıklar değildir; bahçe ve meyvelikler, koyunların kuzuların otlaması, arı sürüleri, çiçeklerin çeşit çeşit oluşu da bize zevk verir. Yalnızca türlü türlü ekme yolları değil, türlü türlü aşı yapmak da zevklidir; tarımda hiçbir iş bunlar gibi beceri istemez.
Tarla işlerinin verdiği zevklerden daha pek çok söz edebilirim, ama bu konu üzerinde söylediklerim çok bile. Hoş görün, çünkü beni böyle çok konuşmaya tarla işlerine karşı duyduğum heves itti; aslında yaşlılar, doğaları gereği, biraz gevezedirler; görüyorsunuz ya, yaşlılığın bütün eksikliklerinden sıyrıldığımı ileri sürmüyorum. M. Curius (84) Samnitleri, Sabinleri, Pyrrhos'u yendikten sonra yaşamının son bölümünü işte böylece, bir çiftçi igibi yaşayarak geçirdi; doğrusu onun köydeki evine baktığımda (benimkinden çok uzak değildir ), hem o adamın yalın yaşayışına, hem de o dönemdeki ağırbaşlılığına ne denli hayran olsam azdır, diyorum. Evinde oturan Curius'a Samnitler, ona büyük miktarda altın getirdiklerinde, Curius, "Bence altın sahibi olmak değil, altın sahibi olanlara egemen olmak onurlu bir şeydir," diyerek, onları kapı dışarı etmiştir. İşte böyle yüksek bir ruh, o adamın yaşlılığını hoş bir duruma sokmaz mıydı hiç? Ama sözü kendimden uzaklaştırmamak için gene çiftçilere getiriyorum. Eskiden senato üyeleri, yani yaşlılar, ömürlerini tarlada geçirirlerdi; nitekim, L. Quinctius Cincinnatus'a (85) diktatör olduğu haberi, tarlasını sürerken verilmiş; magister equitum (86) C. Servilius Ahala, kırallıkta gözü olan Sp. Maelius'u (87) işte bu diktatörün buyruğuyla yakalayıp öldürtmüştü. Curius olsun, diğer yaşlılar olsun, senatoya köydeki evlerinden çağırılırlardı; onları almaya gidenlere işte bunun için "viatores" (88) denmiştir. Sorarım size: tarlalarını ekip biçmekle ömürlerini hoş eden bu insanların yaşlılığı acınacak bir yaşlılık mıdır? Bana kalırsa, bundan daha hayırlı bir yaşlılık olamayacağından kuşkum yok. Tarımla uğraşmak, bütün insanlara yaraması bakımından yalnızca bir görev değildir; dediğim gibi, verdiği zevk dolayısıyla insanların besinine, tanrılara tapınmalarına yarayan her şeyin bol ve verimli olmasını sağlaması nedeniyle de yararlı bir iştir ve bu maddelerin yokluğu bazılarına acı verdiğine göre, artık zevkle barışıyorum. Malının başında bulunan meraklı bir çiftlik sahibinin şarap, zeytinyağı kilerleri her zaman dolu olur, erzakı bulunur, evi hep bolluk içindedir; domuz, oğlak, kuzu, tavuk, süt, peynir, baldan yana zengindir. Sonra bahçeye de çiftçilerin kendileri, ikinci bir kiler derler. Boş zamanlarda kuş tutma, avlanma köy yaşamını bir kat daha tatlılaştırır. Çayırların yeşilliğinden, ağaçların sıra sıra duruşundan, bağların, zeytinliklerin güzel görünümünden uzun uzadıya söz etmeye ne gerek var? Kısa keseceğim. İyi bakılmış bir topraktan, yarar bakımından daha verimli, görünüş bakımından daha güzel bir şey olamaz. Yaşlılık, toprağı işletme zevkine engel olmak şöyle dursun, insanı bu zevki tatmaya bile çağırır. Bu çağa eren bir kimse, ister güneşte, ister ateş başında ısınmak için köyden iyi bir yer; mevsimi gelince de gölgeliklerde ve su kıyılarında serinlemekten çok sağlığa yarar bir şey bulabilir mi? Silâhlar, atlar, kısa mızraklar, tokmaklı sopalar, top oyunu, avlar, koşular gençlerin olsun; çeşitli oyunlardan biz yaşlılara aşık kemiklerini ve zarları bıraksınlar, bunları da isterlerse bıraksınlar, çünkü yaşlılar oyunsuz da mutlu olabilirler.
Xenofon'un kitapları, birçok bakımdan yararlıdır; siz o kitapları okuyorsanız, bu işi dikkatle yapın, rica ederim. Mal, mülk yönetimi konusundaki Oikonomikos (89) adlı kitapta tarımı ne çok över! Bir kıral için toprağı işletmeye çalışmaktan daha uygun bir iş olmadığını anlayasınız diye, Sokrates bu kitapta Kritobulos (90) ile konuşur ve der ki: "Zekâsı ve saltanatının onuruyla herkesten üstün olan Pers kıralı genç Kyros (91), pek değerli bir insan olan Spartalı Lysandros Sardeis'e gelip, ona bağdaşıklardan armağanlar getirdiği zaman, Lysandros'a bir dost gibi ve incelikle davranmış ve bu arada çitle çevrilmiş, ağaçları özenerek dikilmiş bir toprağı göstermiş. Lysandros ağaçların boyuna, beşer ağaçlık tarhların düzgün sıralarına, sürülmüş ve temiz toprağa, çiçeklerden çıkan kokuların hoşluğuna hayran olmuş ve toprağa ölçü ve düzenle biçim verenin yalnızcaca çalışkanlığına değil, becerisine de şaştığını söylemiş; Kyros da ona şöyle yanıt vermiş: 'Bütün bunları ölçüp biçen benim; ağaçların sıralanışı, toprağın bölümlenmesi hep benim işim; bu ağaçların çoğunu kendi elimle diktim.'
O zaman Lysandros kıralın erguvan renkli giysilerine, pırıl pırıl durumuna, Perslerinki gibi bol altınlı ve değerli taşlardan yapılmış süslerine uzun uzun bakmış ve demiş ki: "Sana haklı olarak mutlu diyorlar Kyros, çünkü sende değerle servet birleşmiş." İşte yaşlılar böyle bir mutluluğa pekâlâ erebilirler; yaşlılığın engel olmadığı başka işler de vardır ama özellikle tarım, yaşımız son derece ilerleyince de uğraşabileceğimiz bir iştir. İşittiğime göre, M.Valerius Corvinus (92) çalışma yaşamından çekildikten sonra yüz yaşına dek köyde oturup toprağını işletmiş. Bu adamın birinci konsüllüğüyle altıncısı arasında kırk altı yıl geçmiştir. Demek ki o, dedelerimizin yaşlılığın başlangıcı diye saptadıkları yaşa (93) dek onurlu memurluklarda bulunmuştur. Hem Valerius Corvinus ömrünün sonunda, ortasında olduğundan daha mutlu yaşamıştır, öyle ya, o zaman saygınlığı artmış, güçlükleri azalmıştı. Saygınlık da yaşlılığın şanındandır. L.Caecilius Metellus'a, Atilius Calatinus'a (94) ne çok saygı gösterilirdi! A. Calatinus için şu mezar yazıtı yazılmıştır:
"Birçok kimse, onun, yurttaşların en seçkini olduğunu düşünür."
Mezarına kazılmış olan bu şiirin bütününü biliyorsunuz. Herkesin övmekte söz birliği ettiği insan, haklı olarak erk sahibidir. Bir zamanlar pontifex maximus olan P.Crassus, ondan sonra aynı rahiplikte gördüğümüz M.Lepidus, ne adamlardı (95)! Paulus'a, Africanus'a ne diyeyim? Ya önce de sözünü ettiğim Maximus'a (96) ne diyeyim? Bunların etkinliği yalnızcaca buyruklarından değil, bir baş hareketlerinden bile belli olurdu. Yaşlılık, hele onurlu bir ömür sürenlerin yaşlılığı insana bütün gençlik zevklerinden daha değerli sayılacak derecede büyük bir saygınlık kazandırır.
Yalnızca, unutmayın ki bütün konuşmamda gençlikteki temellere dayanan yaşlılığı övdüm; bundan çıkan sonuç: bir gün söyleyip herkese kabul ettirdiğim gibi, kendisini sözle savunan bir yaşlı, zavallıdır. Ne ak saçlar, ne yüzdeki kırışıklar insana hemen saygı sağlayamaz: ancak onurlu bir yaşamdan sonra bu olgun çağa yetişen kimse, saygının en güzel meyvalarına erişir. Bir yaşlıya selam vermek, yanına yaklaşmak,onu görünce ayağa kalkmak, önüne geçmemek, onu geçirmek, ona akıl danışmak gibi önemsiz ve sıradan görünen şeyler bile ona gösterilen saygının belirtisidir; bu saygı gösterilerine bizde de, ahlâkları oranında başka uluslarda da uyulur. Dediklerine göre, sözünü daha önce de ettiğim Spartalı Lysandros (97), hep, Sparta'nın yaşlıların en onurlu olarak yaşayacakları bir yer olduğunu söylemiş; öyle ya, hiçbir yerde yaşlılara o denli önem verilmez, hiçbir yerde öylesine saygı gösterilmez. Bir de şunu anlatırlar: Atina'da yaşlı bir adam oyunun ortasında tiyatroya girince, o kalabalık seyirciler içinde hiçbir yurttaşı kendisine yer vermemiş; ama elçi oldukları için özel yerlerde oturan Spartalıların yanına yaklaşınca, hepsi ayağa kalkmış ve yaşlı kimseyi oturtmak istemişler. Seyircilerin hepsi birden onları alkışlayınca, içlerinden biri, "Atinalılar iyilik nedir bilirler; ama yapmak istemezler," demiş. Sizin rahipler kurulunda (98) birçok güzel gelenekler vardır; ama, sırası gelmişken söyleyeyim, en güzeli, önce en yaşlı olanın düşüncesini söylemesidir; yalnızcaca yüksek konumdakiler yaşlı augurlardan sonra gelirler. Saygının bağışladığı ödüllerle karşılaştırılabilecek, maddi bir zevk var mıdır? Bu ödüllerin en parlaklarını elde etmiş olanlar bence yaşam denilen tiyatro oyununu sonuna dek oynamışlar, hem de acemi oyuncular gibi, son perdede yere yıkılmamışlardır.
Ama yaşlılar somurtkan, tasalı, çabucak kızar, huysuz, dahası elisıkı olurlarmış. Bunlar huyların yarattığı özelliklerdir; yaşlılıktan ileri gelmezler ki. Somurtkanlık ve sözünü ettiğim bu eksiklikler bir dereceye değin bağışlanabilir. Yaşlılar bu eksiklikleri edinmekle haklı değilse de mazur görülebilirler: yaşlılar, herkesin kendilerini küçümsediğini, aşağı gördüğünü, kendileriyle alay ettiğini sanırlar. Hele bedence güçten düşmüşlerse, dokunsanız ağlayacak durumdadırlar. İyi huylu, nasıl yaşanacağını bilen kimselerde bu kötü yönler daha az duyumsanır; bu da hem yaşama, hem tiyatroda Adelphoi (100)'daki iki kardeşe bakarak anlaşılabilir: birisi nasıl da sert, öteki nasıl da sevimlidir! Sorun şu: her şarap eskimekle ekşimediği gibi, her insan da yaşlanmakla aksileşmez. Yaşlılıkta ağırbaşlılığı doğru bulurum, ama her şeyde olduğu gibi bir dereceye değin; aksiliği hiçbir bakımdan doğru bulmam. Yaşlıların elisıkılığına gelince; buna aklım ermiyor. Öyle ya, yol kısaldıkça yolluğu arttırmaktan daha saçma bir şey olabilir mi?
Yaşlılığa kötü dedirten dördüncü bir neden kaldı: biz çağdakilere en çok üzüntü ve tasa veren, ölüme yakın oluşu... Evet, ölüm yaşlılardan uzun süre uzak kalamaz. Ama onca yıl yaşayıp da ölümün küçümsenmesi gerektiğini anlamayan yaşlıya yazık! Ölüm ruhu tamamıyla yok ediyorsa, üzerinde durmaya değmez, yok onu sonsuz bir ömür yaşayacağı bir yere götürüyorsa, o zaman istenilmesi gereken bir şeydir. Üçüncü bir olasılık da yoktur ya... Öldükten sonra mutsuz olmayacaksam, hele mutlu da olacaksam, ne diye korkayım? Genç bile olsa, akşama dek yaşayacağını kesin olarak söyleyecek kadar aptal bir insan var mıdır? Hem gençlerde insanı ölüme götüren nedenler bizden daha çoktur: Gençler hemen hastalanıverirler; bizden daha önemli hastalıklara tutulurlar; daha güç iyileşirler. İşte onun için yaşlı olanlar çok azdır; böyle olmasaydı insanlar daha iyi, daha akıllıca yaşarlardı. Öyle ya, akıl da, düşünme de, düşünce de yaşlılarda olur; onlar olmasaydı devletler de olmazdı. Ama gene herkese kıyan ölüme geliyorum. Ölüm gençlerin de başında olduğuna göre neden yaşlılığı kötülemek için bir neden olsun? Ben, çok değerli oğlumu, sen de en yüksek orunlara aday olan kardeşlerini yitirmekle ölümün yaşa bakmadığını anladık, Scipio. Diyebilirler ki: "İyi ama, bir genç uzun süre yaşayacağını umar; yaşlı bir insan böyle bir umut besleyemez. Saçma bir umut. Öyle ya, kesin olmayan bir şeye kesin; yanlış bir şeye doğru demekten daha aptalca bir şey olur mu? Yaşlı bir insanın umut yolu yokmuş. Öyle ama, yaşlı, gencin umduğunu ele geçirmiş olduğuna göre daha iyi bir durumdadır. Biri uzun süre yaşamayı umar; öteki uzun süre yaşamıştır. Hey büyük tanrılar! Aslında, insan yaşamında uzun süren ne vardır ki? En uzun sürmüş yaşamı ele al; Tartessus (101) kıralının yaşamına bakalım: Evet, bir yerde okuduğuma göre, Gades'de Arganthonius adında; seksen yıl hüküm sürmüş, yüz yirmi yıl yaşamış biri vardır. Ama bence, sonu olan bir ömür uzun sürmüş sayılmaz. Çünkü sona varılınca, geçmiş zaman akıp gitmiştir; elde kala kala erdem ve dürüstlükle kazandığın şey kalır. Ya öyledir; saatler geçer gider, günler, aylar, yıllar, hepsi geçer; ve geçmiş zaman hiç geri gelmez; geleceği de bilemezsin. Bize verilen ömür ne kadar olursa olsun, hoşnut olmak gerek. Bir oyuncunun hoşa gitmesi için oyunun bitmesine gerek yoktur, oynadığı perdede beğenilmesi yeter; işte bilge bir insan da yaşamının "plaudite"sine (102) dek yaşamak zorunda değildir; çünkü bir ömür, kısa da olsa, iyi ve onurlu olarak yaşamaya yetecek denli uzundur. Yok daha uzunsa, çiftçilerin tatlı ilkyazdan sonra yazın, güzün gelmesine üzüldüklerinden fazla üzülmeye değmez. Çünkü ilkyaz, gençlik demektir; gelecekteki meyvaları müjdeler, ondan sonraki mevsimler ürün alma mevsimleridir. Birçok kez söylediğim gibi, yaşlılığın meyvası da o çağa gelmeden önce bol bol iyilik etmiş olduğunu anımsamaktır. Doğaya uygun olan her şeye iyi demeli, yaşlıların ölmesi kadar da doğaya uygun ne vardır? Gençlerin başına ölümün gelmesi doğaya aykırı bir şeydir. İşte bunun için gençlerin ölmesi bana, harlı bir ateşin bol suyla söndürülmesi gibi gelir; yaşlıların ölümüyse, geçmiş bir ateşin hiçbir etkiyle değil de, kendiliğinden sönmesi gibidir. Nasıl elmalar hamken çekilip kopartılır, iyice olgunlaşınca düşerlerse, öylece gençlerin canını bir güç çeker alır da, yaşlılar olgunluktan ölür. Bu olgunluk bana öyle tatlı geliyor ki, ölüme yaklaştıkça, uzun bir deniz yolculuğundan sonra karayı görür gibi oluyor, sonunda limana varacağımı sanıyorum.
Yaşlılığın nerede biteceği hiç belli olmaz; bu çağda elinden geldiği sürece görevini yapıp ölümü küçümsemekle akıllıca yaşamış olursun. İşte yaşlılar, bu nedenle gençlerden daha gözüpek, daha metin olurlar. Solon'un tiran Peisistratos'a verdiği yanıttan da bu anlam çıkar: Solon, neye güvenerek, kendisine bu kadar cüretle karşı koyduğunu soran Peisistratos'a, "Yaşlılığa!" diye yanıt vermiş. Bir ömür sonunda en iyi şey, doğa kendi yarattığı yapıtı yavaş yavaş yok ederken, aklın ve duyguların oldukları gibi kalmalarıdır. Bir gemiyi, bir binayı yapmış olan kimse onları nasıl daha kolayca parçalar, yıkarsa, tıpkı onun gibi, insanı oluşturan doğa onu en iyi bir biçimde ortadan kaldırır. Ve yeni oluşan bir bütün güçlükle dağılır, eskimiş olan ise kolayca dağılır. Bundan dolayı, yaşlıların iki günlük ömürlerini aç gözlü gibi harcamaları; ortada bir neden yokken de o kısa ömrü yaşamaktan vazgeçmeleri iyi olmaz. Pythagoras da, efendimiz, yani Tanrı buyurmadan, yaşamdan, yaşamdaki görevlerinden kaçmayı yasak eder. Bilge Solon'un bir mezar yazıtı vardır, orada dostlarının ölümüne acımasını ve ağlamasını istediğini söyler. Anlaşılan yakınlarının kendisini sevmelerini istiyor. Bilmem ama, sanırım Ennius,
"Kimse benim için gözyaşı dökmesin, kimse öldüm diye sızlanmasın." (103)
demekle daha doğru bir söz etmiştir. Ennius, arkasından sonsuzluk gelen ölüme yas tutmaya değmez diye düşünüyor.
Evet, insan öleceğini duyumsayabilir, ama bu duygu kısa sürer, özellikle yaşlı bir kimsede; şu da var ki, ölümden sonra duyumsamak ya istenilir bir şeydir, ya da duygu diye bir şey yoktur. Ölümü gözümüzde büyütmemek için, bunu daha gençken düşünmeliyiz; böyle düşünülmezse, kimsenin içi rahat edemez; çünkü, öleceğimiz kesin; kesin olmayan bir şey varsa, o da bugün ölüp ölmeyeceğimizdir. Ölümün her saat insana kıyabileceğinden korkan bir kimse yüreğini sağlam tutabilir mi hiç? Bu konu üzerinde uzun uzun konuşmaya bence gerek yok, ölmüşlerimizi anımsayalım, ama yurdu kurtarmak uğrunda ölen L. Brutus'u (104), atlarını sürüp ölüme gönüllü giden iki Decius'u (105), düşmana verdiği sözde durmak için işkenceye ayağıyla giden M. Atilius'u (106), Kartacalıların yolunu bedenleriyle kapatmak isteyen iki Scipio'yu (107), Cannae'deki bizim için onursuz olan çarpışmada arkadaşının düşüncesizliğini canıyla ödeyen deden L. Paulus'u (108), en zalim düşmanın bile ölüsünü onurlu bir cenaze töreninden yoksun kılmaya gönlü razı olmayan M. Marcellus'u (109) değil de (Origines'te de yazdığım gibi) hiçbir zaman dönmeyi düşünmedikleri o yere çok kere içleri ateş ve gurur dolu giden ordularımızı anımsayalım. Yalnızca okumamış değil, kaba saba delikanlıların bile aldırış etmedikleri bir şeyden, okumuş yazmış yaşlılar mı korkacak?
Bilmem ama, bana öyle geliyor ki, genellikle, bir insan her şeyden hevesini aldı mı, yaşamdan da aldı demektir. Çocukların kendilerine göre hevesleri vardır; gençler onların eksikliğini duyar mı? Yeni yetişmeye başlayanların da hevesleri vardır, orta yaş denilen çağda onlar artık aranır mı? Bu çağın da hevesleri vardır ve bunları yaşlılar aramaz. Yaşlılıktaki hevesler, en son heveslerdir. Öncekiler gibi onlar da gelir geçer ve o zaman yaşama doymuş olmak, ölüm zamanının geldiğini gösterir.
Ölüm denince, ben kendim ne duyuyorum? Bunu size söylemeye neden çekiniyorum bilmem; çünkü bana öyle geliyor ki, ölüme yaklaştıkça onu daha iyi seziyorum. Dinle P. Scipio; sen de, C. Laelius: ben pek ünlü insanlar ve dostlarım olan babalarınızın yaşadığını sanıyorum; hem bence onların yaşadığı, yaşam demeye değer biricik var oluştur. Öyle ya; ten kafesi içinde tutsak kaldıkça bir zorunluğun yükünü taşıyor ve ağır bir iş görüyoruz; çünkü göksel olan ruh, o pek yüksek yuvasından indirilmiş, tanrısal ve sonsuz doğasına aykırı bir yer olan dünyaya batırılmış gibidir. Ama öyle sanıyorum ki, ölümsüz tanrılar topraklara baksın ve gökteki düzeni seyrettiğinden yaşamındaki uyum ve ölçüyle o düzeni yansılasın diye insanın vücuduna ruh vermişlerdir. Beni buna inanmaya yönelten ince ince düşünmem değil; en büyük filozofların bu konudaki değerli ve yetkili düşünceleridir. Pythagoras'ın ve hemen hemen yurttaşlarımız sayılan ve bir zamanlar İtalyalı filozoflar adı verilen Pythagorascıların ruhumuzun evreni kapsayan tanrısal ruhtan kopmuş bir parça olduğundan hiç kuşku duymadıklarını anlatırlardı. Bundan başka, Apollon tapınağındaki bilicinin, bilgelerin bilgesi dediği Sokrates'in öldüğü gün, ruhların ölmezliği konusunda söylediklerini de bana açıkladılar. Çok söze ne gerek? Bu konuda düşündüğüm ve duyduğum şu: Beyinde bu denli çabuk işleme, olup bitenleri anımsama, olacakları kestirebilme, bunca şey yapma, bunca şey bilme, bunca şey bulma yeteneği var olduğuna göre; bunları başarabilen, doğadaki varlık, ölümlü olamaz; hem ruh hep devinim durumundadır; bu devinimin de başlangıcı yoktur, çünkü ruh kendiliğinden devinir ve hiçbir zaman kendisini bırakmadığına göre, bu devinimin sonu da yoktur. Ve ruh doğadan daha basit; kendisinden daha farklı, kendisine benzemeyen bir şeyle karışmış olmadığından, bölünemez; bölünemeyince de yok olamaz; insanların doğmadan önce epey şey bilmeleri de ruhun ölmezliğine önemli bir kanıt oluşturur: Öyle ya, çocuklar güç bilgileri edinirken, sayısız şeyleri öyle çabuk sezerler ki, bunları ilk kez öğrenmiyorlar da anımsıyorlar sanılır. İşte Platon, aşağı yukarı böyle düşünür.
Xenophon'un kitabında, ölmek üzere olan yaşlı Kyros şu sözleri söyler (110): "Benim sevgili çocuklarım, sizden ayrıldıktan sonra hiçbir yerde olmayacağımı, var olmayacağımı sanmayın sakın. Sizinle olduğum sürece ruhumu görmüyordunuz; ama, onun bu bedende olduğunu yaptığım işlerden anlıyordunuz. Hiçbir belirtisini görmediğiniz zaman bile onun varlığına inanın. Kendilerini daha uzun süre anmamız için ruhları bize etki etmeseydi, büyük adamlara ölümlerden sonra da saygı gösterilmezdi. Ruhlar ölümlü bedenlerdeyken yaşayıp da onlardan ayrıldıktan sonra ölürmüş, ruh düşünceden yoksun olan bedenden kurtulunca düşünemezmiş, bunlara hiçbir zaman aklım yatmadı doğrusu; bence ruh, asıl birleşmiş olduğu bedenden kurtulup da saf ve katıksız olmaya başladığı zaman düşünür olur. Bundan başka, ölüm insan organizmasını dağıtınca ruhtan başka, bedende ne varsa, nereye gideceği bellidir; her şey geldiği yere gider; yalnızca ruh, bedendeyken de, ayrılınca da gözükmez. Ölüme en çok benzeyen şeyin uyku olduğunu da, sanırım bilirsiniz. Ve özellikle uyuyanların ruhu, tanrısallığını gösterir. Çünkü ruhlar dingin ve özgür olunca gelecekte olacak birçok şeyi önceden görürler ve bundan, beden bağlarından büsbütün kurtulunca ruhların ne olacakları anlaşılır. Böyleyse, bana bir tanrıymışım gibi saygı gösterin. Yok, ruh bedenle birlikte ortadan kalkacaksa, siz gene bütün bu evrendeki güzelliği koruyan ve yöneten tanrılara saygı göstermekle dindar ve sadık insanlar gibi beni anın." Kyros ölmeden önce işte bunları söylemiş. İsterseniz ben de bu konudaki düşüncelerimi söyleyeyim.
Scipio, geleceğe bağlı olabileceklerini düşünmeselerdi, baban Paulus (111), dedelerin Paulus ve Africanus (112), Africanus'un babası (113), amcası (114) ve adlarını saymaya gerek yok, birçok ünlü insan gelecektekilerin belleğinden çıkmamak için o kadar uğraşmazlardı. Kimse beni bunun tersine inandıramaz. Yaşlıların âdetidir, bari biraz kendimi öveyim: ünümle yaşamım aynı zamanda bitecek olsa, barışta ve savaşta geceyi gündüze katıp, onca güçlüğü üzerime alır mıydım sanıyorsun? İşsiz güçsüz, dingin, zahmetsiz, savaşımsız bir ömür sürmek daha iyi olmaz mıydı? Ama bilmem nasıl, ruhum uzanır, sanki bu yaşamdan ayrılınca, sonsuzca yaşayacakmış gibi, geleceğe bakardı. Evet, ruhların ölümsüz olduğunu düşünmeseydi en değerli insan bile ölümsüz bir ün için didinip durmazdı. Bakın, en akıllı insanların ölüme hemen boyun eğmesi, en akılsız insanların da gönül rızasıyla ölmeyişleri, gözü daha sağlam olan ve ileriyi daha iyi seçen birincilerin, daha güzel bir yaşama kavuşmak üzere yola çıktıklarının ayrımında olduklarını, keskin bakışlı olmayan ötekilerin de bunu göremediklerini anlatmaz mı? Beni sorarsanız, sevdiğim, saydığım babalarınızı görmek hevesiyle içim içime sığmıyor; hem yalnızca kendi tanımış olduğum kimselerle değil, konuşmalarda, kitaplarda sözü geçen, kendileriyle ilgili benim de yazı yazdığım kimselerle bir araya gelmek için can atıyorum. Oraya doğru bir yollanayım, kimse beni kolay kolay tutamaz, Pelias gibi diriltemez (115); tanrılardan biri bana bu yaştan yeniden çocukluğa dönmemi bağışlasaydı bile, "Dünyada olmaz!" derdim; koşu alanının bir başından bir başına gittikten sonra, alanın varış noktasından başlangıç noktasına getirilmeyi istemezdim doğrusu. Öyle ya, yaşamın nesi hoştur? daha doğrusu, güç olmayan nesi vardır? Yaşamda tatlı şeyler vardır, kabul; ama bunlar ya insanı bıktırır ya da bir dereceye dek tatlıdırlar; birçoklarının, hem de okumuş yazmış kimselerin, sık sık yaptığı gibi, yaşamdan yakınmam doğru olmaz ve yaşadığıma pişman değilim, çünkü öyle bir ömür sürdüm ki, dünyaya boşuna geldiğimi düşünemem; bu yaşamdan kendi evimden değil de bir konukluktan ayrılıyormuş gibi ayrılıyorum; çünkü, doğa bize öyle uzun uzadıya oturulacak bir yer değil, biraz durup geçeceğimiz bir uğrak vermiştir. Ruhların o tanrısal topluluğuna, o tanrısal birliğine kavuşacağım; bu kalabalıktan, bu çamurdan ayrılacağım gün, ne güzel gün! Çünkü o gün, yalnızca, bir az önce sözlerini ettiğim kimselere değil, benim Cato'ma (116), iyilikte eşi bulunmayan, görevini yapmakta kimselerin geçemediği Cato'ma da kavuşacağım; bedenini ben yaktım, asıl onun benimkini yakması sıralı olurdu; ruhu benim de gideceğimi düşündüğü yere, beni bırakarak değil de, bana bağlı olarak gitti. Başıma gelene dirençle katlanır göründüm; duygusuz olduğumdan değil, ama aramızdaki uzaklığın, ayrılığın uzun sürmeyeceğini düşünerek kendi kendimi avutuyordum.
Scipio, nasıl oluyor da yaşlılık bana ağır gelmiyor ve üzücü olmamakla kalmayıp tatlı da görünüyor diye Laelius ile hep şaştığınızı söyledin; işte nedenleri: İnsan ruhunun ölümsüz olduğuna inanmakta yanılıyorsam bile, bu tatlı bir yanılma ve ben yaşadıkça hoşuma giden bu yanılmanın elimden çekilip alınmasını istemiyorum. Bazı değersiz filozofların (117) sandığı gibi, öldükten sonra hiçbir şey duymayacaksam bile, ölmüş filozofların yanıldım diye benimle alay etmelerinden de korkum yok. Ölümsüz olmayacaksak da, insanın zamanı gelince göçüp gitmesi gene istenilir bir şeydir. Çünkü her şeye olduğu gibi, doğa, yaşamaya da bir sınır koymuştur. Yaşlılık yaşamın son perdesidir; bir oyunun bizi usandırmasından nasıl kaçınıyorsak, yaşlılıktan usanmaktan da kaçınmalıyız, hele yaşama doymuşsak.
Yaşlılık üzerine söyleyeceğim işte bu kadar; keşke siz de o çağa erseniz de, benden dinlediklerinizin doğru olduğunu kendi deneyiminizle görebilseniz!..
DOSTLUK
ÖNSÖZ
Cicero'nun felsefî yapıtlarından biri olan Laelius ya da De Amicitia (Laelius ya da Dostluk Üzerine) İ.Ö. 44 yılında yazılmıştır. Diyalog biçiminde olan bu kitaptaki konuşma, İ.Ö. 129 yılında geçer. Sanki Scipio Aemilianus'un ölümünden ( İ.Ö. 129 ) birkaç gün sonra, Scipio'nun çok yakın dostu Laelius, damatları Scaevola ve Fannius'la "dostluk" üzerine konuşur. Bu konuşmayı sonradan Scaevola, Cicero'ya aktarır.
Diyaloğu yöneten C. Laelius İ.Ö. 190 yılında doğmuş olmalıdır. Babası C. Laelius'la Scipio Africanus Maior'un dostluğu gibi, o da genç yaşta Scipio Aemilianus'la dost olmuş ve onun yazınsal çevresine girmiştir. Burada da Terentius ve Lucilius'la dost olmuştur. Stoa felsefesini yakından tanımış, Diogenes, Panaitios'un düşüncelerini Roma çevresine yaymıştır. Siyasal yaşama ne zaman başladığı bilinmemekle birlikte, İkinci Pön Savaşında Scipio'nun konsüllüğü sırasında ( İ.Ö. 147 ) onun legatı olarak çalışmıştır. İ.Ö. 145'te praetor olmuş ve bir söylevle, halk tribünlerinden C. Licinius Crassus'un "rahip kurullarının halk tarafından seçilmesi" önergesini reddettirmiştir. İ.Ö. 142 yılında Scipio'nun desteklemesiyle konsüllüğe adaylığını koymuş, ama Pompeius'a karşı yitirmiştir. Bu yüzden Scipio'yla Pompeius'un arası bozulmuştur. Ertesi yıl adaylığını yeniden koyup kazanmış ve 140 yılında Q. Servius Caepio ile birlikte konsül olmuştur. Tib. Gracchus'un önayak olduğu iç savaşta da Gracchus'a karşı çalışmıştır. İ.Ö. 132 yılı başında Tib. Gracchus öldürüldükten sonra, onun yandaşlarını tutuklatmak için kurulan konsüller kurultayına katılmıştır. 131 yılında Scipio'yla birlikte halk tribünü S. Papirius Carbo'nun, halk tribünlerinin yeniden seçilmesi önergesini reddettirmiştir. 129 yılında çok sevdiği dostu Scipio Aemilianus'u yitirmiştir. Scipio'nun arkasından ne kadar yaşadığı bilinmemekle birlikte, çok yaşamamış olmalıdır. Laelius'un ünü, yaşarken ona verilen bilge adından ve Scipio'yla olan yakın dostluğundan ileri gelir. Laelius'la Scipio arasındaki dostluğu Cicero, Tusculanae 112'de şöyle anlatıyor: "Askerlikteki eşsiz ünü yüzünden, Laelius Scipio'ya bir Tanrı gibi tapardı; ama, sivil yaşamda, daha yaşlı olduğu için, Scipio Laelius'a bir babaya gösterilen saygıyı gösterirdi."
P. Cornelius Scipio Aemilianus Africanus minor, İ.Ö. 185 yılında doğmuştur. Babası Paulus Aemilios'tur. Scipio Africanus'un evlatlığı olduğu için Scipio soyadını, İ.Ö. 147 yılında Kartaca'yı yakıp yıktığı için Africanus sanını almıştır. Büyük bir komutan olan Scipio, aynı zamanda stoacı Diogenes'i, Panaitios'u, bundan başka Platon ve Aristoteles'i yakından tanıyan bir düşünürdü. Çevresine topladığı yüksek kültürlü Terentius, Lucilius, Polybios gibi yazarlarla ve Laelius gibi hukukçularla yazınsal bir çevre yaratmıştır. İ.Ö. 129 yılında, bir gün yatağında ölü olarak bulunmuştur. Onun, kendi canına mı kıydığı, yoksa öldürüldüğü mü iyice anlaşılamamış, Gracchus'ların annesinden kuşkulanılmıştır. Doğal olarak, De Amicitia'da Scipio doğrudan doğruya konuşmaya katılmıyor, ama Laelius, dostluk konusunda hep onun düşüncelerini aktardığından, diyalogda o hep karşımızdadır.
Diyaloğun öteki kişileri, Laelius'un damatları Q. Mucius Scaevola ve C. Fannius'tur. Q. Mucius Scaevola, hukukçu ve rahip yetiştiren ünlü Scaevola soyundandır. İ.Ö. 157 yıllarında doğmuştur. İ.Ö. 117 yılında konsül olmuş, İ.Ö. 88 yılında ölmüştür. Roma'nın en ünlü hukukçularından biri idi. C. Fannius Strabo, kayınbiraderinden biraz yaşlıdır. Üçüncü Pön Savaşına katılmıştır. Cicero'nun, Brutus'ta pek de iyi bir dille anlatmadığı bir tarih kitabı vardır.
Cicero'yla kitabını adına sunduğu Atticus arasında, eski ve büyük bir dostluk, genç yaşlarında başlayıp Cicero'nun ölümüne dek sürmüştür. Cicero'nun bütün yaşamı boyunca Atticus'a yazdığı mektuplar büyük bir deste tutar. Atticus siyasal yaşama karışmamış, tarih alanındaki kişisel çalışmalarıyla, ticaretle, malının yönetimiyle uğraşmıştır. Cicero'nun kitaplarını da o yayınlamıştır.
Cicero, De Amicitia'yı yazarken hangi kitabı örnek aldığını kesin olarak söylemiyor. Kitabın birçok yerinde Aristo ve Theophrasos'a yaklaşır. Aulus Gellius Noctes Atticae 13, 10'da Cicero'nun, Laelius'u yazmadan önce Theophrasos'un Peri Philias (Dostluk) adlı kitabını okumuş olduğunu söylüyorsa da, bu, Cicero'nun bu kitabı örnek aldığına kesin bir kanıt olarak gösterilemez. Cicero'nun; Aristo ve Theophrasos'un düşüncelerini içine alan Panaios'un Peri Kathekontos adlı kitabından esinlendiği kabul edilebilir. Aslında "Dostluk"a birçok bakımdan benzeyen "De Officiis"de de Cicero bu kitabı örnek almıştır: Dostluk'ta diyaloğu stoacı Laelius yönetiyor. Dostluğun tanımı tam anlamıyla stoa felsefesine uygundur, çünkü stoacılara göre dostlukta temel, birlikte yaşamaktan çok "symphonia" (anlaşma) dır; Cicero bunu "consensio" sözcüğüyle çeviriyor. Ama Cicero'nun yapıtı kendisine kaynak olarak gösterilebilecek yapıtlardan şu noktada ayrılır: Cicero, Yunan yazarlarının dostluk üzerine düşüncelerini birbirine dost iki Romalıda (Laelius, Scipio) canlandırıyor, bu düşünceleri onlara uyguluyor. Böylece düşünceler kişilik kazanıyor, canlanıyor, Romalılaşıyor.
Çeviri için kullanılan metin, K. Simbeck'in düzenlediği Teubner'in 1917 Leipzig baskısındaki metindir.
DOSTLUK
I
Augur (1) Q. Mucius Scaevola, kaynatası C. Laelius üzerine anılarını olduğu gibi, tatlı tatlı anlatırdı. Her konuşmasında ona bilge demekte duraksamazdı. Erkek togasını (2) giydikten sonra babam beni de Scaevola'ya götürmüştü; bundan sonra bu yaşlı adamın yanından, elimden geldiği kadar ve bana izin verildiği kadar, ayrılmadım. Ondan dinlediğim birçok ciddî konuşmayı kısa, yerinde söylenmiş sözleri ezberimde tuttum; onun bilgisiyle daha bilgili olmaya çalışıyordum. Ölümünden sonra, pontifex (3) Scaevola'yla yakınlık kurdum. Bu Scaevola'nın yeteneği, hakseverliğiyle yurttaşlarımız arasında seçkin bir yer aldığını söylemekten çekinmem; ama ondan başka bir zaman söz açarım, şimdi augura dönüyorum.
Scaevola her zaman türlü konularda söz söylerdi; özellikle bir gün anımsıyorum, evinde benim ve birkaç yakın dostunun bulunduğu bir toplantı sırasında, alışkanlığı üzere hemicyclium'da (4) otururken, o zaman hemen herkesin dilinde olan bir konudan söz açmıştı. Atticus, kesinlikle anımsarsın, hele P. Sulpicius'un (5) çok yakın dostu olduğun için daha iyi anımsarsın, Sulpicius halk tribünüyken önce çok sevdiği, birlikte içli dışlı bir yaşam sürdüğü, o zamanın konsülü Q. Pompeius'tan (6) kanlı bıçaklı düşman olarak ayrılınca, halkın şaşkınlığı ya da buna yerinmesi de diyebilirsin, ne denli büyük olmuştu!
İşte Scaevola bu olayı andıktan sonra, Africanus'un ölümünden birkaç gün sonra, Laclius'un, kendisi ve öteki damadı Marcusoğlu Fannius'la (7) yaptığı dostluk üzerine konuşmayı aktardı. Bu konuşmadaki düşünceleri ezberimde tuttum, bu kitapta kendime göre anlattım; yalnızca birçok "dedim", "dedi"nin araya girmemesi ve okurlara karşılarında konuşuluyor sanısını vermek için, kişileri doğrudan doğruya konuşturdum (8).
Dostluk üzerine yazmam için beni her zaman sıkıştırırdın; bu konu herkese tanıtılmaya değer, hem de aramızdaki yakınlığa uygundur diye düşündüm.
Bu yüzden, senin isteğin üzerine birçoklarına yararlı olmak için, bu işi seve seve üzerime aldım. Yaşlılık üzerine senin adına sunduğum Cato Mairo (9) adlı kitabımda yaşlı Cato'yu konuşturdum; çünkü bence, hiç kimse yaşamın bu çağından, Cato'dan daha büyük bir yetkiyle söz edemez. O, hem uzun bir yaşlılık çağı geçirmiş, hem de yaşlılığında parlak bir konuma erişmiştir. Öte yandan, babalarımızdan C. Laelius ve P. Scipio arasındaki dostluğun pek ünlü olduğunu öğrendiğimiz için, Laelius bana dostluk konusunu inceleyecek en uygun kişi göründü; Scaevola, Laelius'un bu konudaki düşüncelerini aktarmıştı daha önce. Bundan başka, çok ünlü, tarihe karışmış kimselerin saygınlığına dayanan bu tür konuşmaların, bilmem neden, daha büyük bir değer kazandığı sanılır. Onun için yazdıklarımı okurken, arasıra kendimin değil, Cato'nun konuştuğunu sanırım (10).
Böylece, yaşlıyken bir yaşlı için yaşlılık üzerine yazdığım gibi, bu kitapta da çok yakın bir dost olarak, dostum için dostluktan söz açtım. O zaman aşağı yukarı zamanının en yaşlısı ve en akıllı uslu adamı, Cato konuşmuştu. Şimdi hem bilge -çünkü bilge sayılmıştır- hem de dostluğuyla ün salmış Laelius, dostluk üzerine konuşacak. Rica ederim, bir zaman için beni düşünme, Laelius'un ta kendisi konuşuyor say. C. Fannius ve Q. Mucius, Africanus'un ölümünden sonra kaynataları Laelius'u görmeye giderler. Söze onlar başlarlar, Laelius yanıtlar; bütün konuşması dostluk üzerinedir; onu okurken kendini bulacaksın (11).
II
FANNIUS - Evet öyle Laelius, gerçekten Africanus'tan daha iyi, daha ünlü bir kimse yoktu. Ama şimdi bütün gözlerin sana çevrilmiş olduğunu düşünmelisin; yalnızca sana bilge adını veriyorlar, yalnızca seni bilge sayıyorlar. Önce bu adı Cato'ya veriyorlardı. Babalarımızın zamanında L. Acilius'a (12) da bilge dendiğini biliyoruz, ama her ikisi de ayrı bir nedenden. Acilius yurttaşlar hukukunda çok bilgili sayıldığı için, Cato ise yaşamdaki görgüsü yüzünden. Cato'nun gerek forumda (13) gerek senatodaki uslu akıllı ve ileri görüşleri, inatçı savunmaları, keskin yanıtları anlatılırdı. Bu yüzden yaşlılığında bilge sanı Cato'nun artık takma adlarından biri olmuştu.
Sense bir başka yönden, yalnızca yaradılışın ya da ahlâkınla değil, daha çok çalışmaların ve bilgin yüzünen bir bilgesin; halkın anladığı anlamda değil, bilginlerin bu sözcüğe verdikleri anlamda bir bilge. Bütün Yunanistan'da böyle bir bilge yetişmedi, (çünkü bu konuyu inceden inceye araştıranlar, bilge denilen "Yediler"i (14) bilge saymazlar. Atina'da bir tek bilge olduğunu biliyoruz; ona da, Apollon'un sözcüsü bile "En büyük bilge" (15) demişti: İşte sende böylesine bir bilgelik bulunduğuna inanıyorlar: sen her şeyin sende bulunduğunu sanırsın ve erdemi insanla ilgili her şeye üstün tutarsın. Bu yüzden benden, sanırım Scaevola'dan da, Africanus'un ölümüne nasıl katlandığını soruyorlar; hele geçen ayın Nonae'sinde (16), augur D. Brutus'un (17) bahçelerinde her zamanki çalışmalarımız için toplandığımızda, bu toplantı günlerini hiç kaçırmadığın ve bu görevini her zaman yerine getirdiğin halde bu kez gelmediğini görenler, bunu daha çok soruyorlar.
SCAEVOLA - Evet, C. Laelius, Fannius'un dediği gibi, birçokları bu soruyu soruyorlar, ama ben onlara durumu gördüğüm gibi anlatıyorum: diyorum ki çok büyük, aynı zamanda çok sevdiği arkadaşının ölümüne soğukkanlılıkla katlanıyor, ama bundan acı duymamak elinde değildir, aslında bu onun insanlığına yakışmaz. Nonae'deki toplantımızda bulunmamasına gelince, bunun nedeni acısı değil, hastalığıdır.
LAELİUS - Hakkın var Scaevola, doğru söylüyorsun. Sağlıklıyken sürekli olarak yaptığın bu görevden acım beni alıkoymamalı. Benim düşünceme göre sağlam karakteri olan bir insanı görevinden alıkoyacak hiçbir olay olamaz. Sana gelince Fannius, bana bu derece değer verildiğini söylerken -ben ne kendimi bu kadar değerli bulurum, ne de değerli sayılmayı isterim- bir dost gibi davranıyorsun; ama öyle sanıyorum ki, Cato üzerine kanıların doğru değil. Ya kimse bilge olmadı (buna ben daha çok inanırım) ya da bir bilge varsa, o da Cato'ydu. Öteki davranışlarını bir yana bırakalım, ama oğlunun ölümüne nasıl katlanmıştı! (18) Paulus'u (19) anımsıyordum, Galus'u (20) görmüştüm, ama onların çocukları pek küçüktü; Catonunkiyse olgun bir çağdaydı, değeri denenmiş bir delikanlıydı. Bu yüzden bir başkasını, söylediğin gibi Apollon'un "en büyük bilge" dediği o insanı bile Cato'ya üstün tutmaktan sakın: Çünkü Cato'nun davranışları, ötekinin sözleri övülüyor. Bana gelince, artık ikinize de sesleniyorum; şunları bilin benim için:
III
Scipio'nun yokluğuna yanmıyorum desem, -bu konuda haklı mıyım, haksız mıyım, bilgeler düşünsün,- düpedüz yalan söylemiş olurum. Çünkü eşine sanırım hiç raslanmayacak, bana inan ki, hiç mi hiç raslanmamış olan böyle bir dosttan yoksun olduğuma yanarım; ama ilaca gereksinmiyorum, kendi kendimi avutabilirim; en büyük avuntum da, dostlarının ayrılışından acı duyan insanların düştüğü yanlışa düşmemektir. Scipio'nun felâkete uğradığını sanmıyorum; bir felâket geldiyse bana gelmiştir: kara bahtına yanmaksa, dostunu değil, kendini sevmek olur. Yazgının ona güler yüz göstermediğini kim ileri sürebilir? Ölmezliğe erişmek isteğinden başka -bunu düşünmekten o çok uzaktı- insanlar için tanrıların suç saymadığı neyi elde etmemiştir? Daha çocukken yurttaşlarının onun için beslediği çok büyük umutları, o, hemen genç yaşta, inanılmayacak bir yetenek göstererek, fazlasıyla aşmıştır. Konsüllüğe adaylığını koymadığı halde bir kez zamanından önce (21), bir kez de kendisi için zamanında, ama yurdu için geç sayılabilecek bir zamanda, iki kez konsül seçildi. Egemenliğimizin amansız düşmanı olan iki kenti yakıp yıkarak (22) yalnızca zamanın savaşlarını değil, gelecek savaşları da ortadan kaldırmış oldu. Ahlâkının güzelliğini nasıl anlatayım? Annesine olan bağlılığı, kızkardeşlerine karşı eliaçıklığı, yakınlarına ettiği iyilikler, herkese karşı adaletli oluşu için ne diyeyim? Bütün bunlar bildiğiniz şeyler. Yurttaşların onu ne denli sevdiği de, cenaze töreninde tutulan yastan anlaşıldı. Aslında daha birkaç yıl yaşamasının ne yararı olurdu. Gerçi yaşlılık kötü bir şey değildir, ama, (Cato'nun ölümünden bir yıl önce Scipio ve benimle birlikte bu konuyu incelediğini anımsıyorum) (23) onda hâlâ var olan dinçliği alıp götürecekti. Öyle bir yaşam sürdü ki, artık ne mutluluğuna, ne ününe eklenecek bir şey kalmıştı. Ölümünü de duymadı bile; öylesine ansızın geldi. Nasıl öldüğünü söylemek zor, neden kuşkulanıldığını biliyorsunuz (24). Yalnızca şurası gerçek olarak söylenebilir: gördüğü birçok onur ve neşe dolu günlerin en güzeli, senatoda oturum kapandıktan sonra, akşam üstü senato üyelerinin, Roma halkının, bağdaşıkların ve Latinlerin onu evine götürdüğü, o ünlü gün olmuştur. Ölümünden bir gün önceydi, böylece, sanki onurun bu en yüksek basamağından ayrılarak yer altındaki ölülere karışmamış, gökteki tanrılara erişmiştir.
IV
Çünkü ben son zamanlarda ruhun bedenle birlikte öldüğünü, ölümle her şeyin yok olduğunu söyleyenlerin düşüncesinde değilim (25). Bence eski insanların, yani hem ölüler için bu kadar kutsal haklar tanıyan atalarımızın -çünkü onlar, hiçbir şeyin ölüleri ilgilendirmediğine inansalardı, bunu yapmazlardı- hem de bu ülkede yaşamış, şimdi yıkık, o zaman parlak Büyük Yunanistan'ı (26) düzenleri ve kuramlarıyla aydınlatmış olanların düşünceleri daha değerlidir. Giderek Apollon'un sözcüsünün bile "en büyük bilge" saydığı, birçok konularda yaptığı gibi, kimileyin şöyle kimileyin böyle konuşmayıp, bu konuda hep aynı şeyi, yani insan ruhlarının tanrısal olduğunu, bedenden ayrıldıktan sonra göğe dönüş yolunun açıldığını, en iyi, en adaletli ruhların en çabuk göğe eriştiklerini söyleyen insana inanıyorum (27). Scipio da aynı düşüncedeydi. Sanki öleceğini bilmiş gibi, ölümünden birkaç gün önce, Philus, Manilius (28) ve daha birçoklarının bulunduğu bir toplantıda -Scaevola, sen de benimle gelmiştin- üç gün devlet üzerine konuştu. Konuşmasının sonunda, ruhların ölmezliğinden söz açtı ve bize düşünde bunları Africanus'tan dinlediğini söyledi (29). Bu doğruysa, yani en iyi insanların ruhları ölümden sonra, sanki zincirlerle bağlandığı beden zindanından kurtularak çok büyük bir kolaylıkla göğe dönüyorsa, kimin tanrılara yükselişi Scipio'nunkinden daha kolay oldu diye düşünebiliriz? Bu yüzden onun ölümüne yanmak, korkarım, dostluktan çok kıskançlık olmasın. Ama bedenle birlikte ruhun da öldüğü ve hiçbir duygunun kalmadığı düşüncesi daha doğruysa bu durumda ölümde hiçbir kötülük de yoktur. Çünkü duygu yok olunca, insan sanki hiç doğmamış gibi olur; oysa, o doğduğu için kıvanç duyuyoruz, bu ulus var oldukça da bundan sevinç duyacak. Bu yüzden yukarda söylediğim gibi, onun alın yazısı mutluydu. Mutsuz olan benim; ondan önce doğduğum için, önce ayrılmam daha doğru olurdu. Ama dostluğumuzun anısı bana öyle tatlı geliyor ki, yalnızca Scipio'yla yaşadığımı düşünerek mutlu yaşamış olduğumu sanıyorum. Onunla devlet işlerinde, özel yaşamımızda hep birlikteydik. Evimiz birdi, askerlik yaşamımız bir; isteklerimizde, zevklerimizde, düşüncelerimizde -dostluğun bütün gücü buradadır- tam anlamıyla anlaşıyorduk. Bu yüzden bu dostluğun anısının ölmez olacağı umudu, beni demin Fannius'un anımsattığı, aslında yerinde de olmayan bilge ünümden daha çok sevindiriyor. Bütün geçmiş yüzyıllar boyunca bu türlü dostluklardan (30) üç ya da dört çift sayılabileceğini düşünerek daha çok sevinç duyuyorum. Umarım ki Scipio ve Laelius'un dostluğu da bunlar arasında sayılacak, gelecek kuşaklarca tanınacaktır.
FANNIUS - Böyle olacak, Laelius. Ama, bir kez dostluktan söz açıldığına göre, boş zamanımız da var, senden sorulan öteki konularda düşünceni bildirdiğin gibi, dostluk üzerine düşüncelerini de söylersen, hem beni, hem de sanırım Scaevola'yı, çok sevindirirsin. Dostluk üzerine ne düşünüyorsun? Nasıl olmalıdır, dersin? Bu konuda koyduğun temeller nelerdir?
SCAEVOLA - Gerçekten, bundan ben de sevineceğim, ama Fannius önce davrandı. İkimizi de sevindireceksin.
V
LAELİUS - Kendime güvenim olsaydı, hiç güçlük çıkarmazdım. Çünkü konu güzel, Fannius'un dediği gibi de, boş zamanımız var. Ama ben kimim? Benim ne yeteneğim var ki? Verilen bir konuda hazırlanmadan söz söylemek bilginlerin, Yunanlıların alışık olduğu bir iştir. Bu da güçtür ve büyük alıştırmaları gerektirir. Bunun için bana kalırsa, siz dostluk konusunda söylenecek sözleri, bu konuyu kendilerine iş güç edinenlerden sorun. Ben size, dostluğu insanla ilgili her şeyin üstünde tutmanızı salık verebilirim. Çünkü hiçbir şey, yaratılışımıza onun gibi uymaz; gerek mutlu, gerek kara günlerimiz için daha elverişli değildir.
Önce, benim düşünceme göre, dostluk ancak iyi insanlar arasında olabilir, ama bu konuyu derinden inceleyenler gibi, iyi sözünü katıksız iyi anlamında kullanmıyorum. Onların belki hakları var, ama böyle düşünmekle, halkın yararına pek az yardım ederler: çünkü bir insanın bilge olmadan iyi olabileceğine inanmazlar. Peki öyle olsun diyelim: ama onların anladığı anlamda da bilgeliğe hiçbir ölümlü erişememiştir. Bizse hayâl ve dilekte kalan şeyleri değil, günlük yaşamda uygulanabilecekleri göz önüne almalıyız. Atalarımızın bilge saydığı C. Fabricius (31), M. Curius (32), Tib. Coruncaniuslara (33), bu filozofların koydukları kuramlara göre, hiçbir zaman bilge diyemem. Bunun için filozoflar bu kıskançlık dolu, karanlık bilge sözünü kendilerine saklasınlar, ama hiç olmazsa bunların iyi insan olduklarını kabul etsinler. Bunu bile yapmazlar: bu sıfat bilgeden başkasına verilmez derler (34). Ama biz, deyiş yerindeyse, kaba bir mantıkla düşünelim (35). Doğruluk, dürüstlük, hakseverlik ve cömertlikleriyle beğenilecek bir davranış ve yaşama yolu tutan, her türlü açgözlülük, şehvet ve küstahlıktan uzak çok direngen kimseler, örneğin yukarda saydıklarım gibi, iyi olarak tanınmışlardır; onlara biz de iyi diyelim: çünkü onlar, bir insanın elinden geldiği kadar, doğanın, bu en iyi yaşayış yolunu gösteren önderin izinden yürürler. Ben o kanıya vardım ki, yaradılışımız gereği, insanlar arasında toplumsal bir bağ bulunur, ama insanlar bize yakın olduğu ölçüde, bu bağ daha güçlü olur; bunun için yurttaşları yabancılara, akrabalarımızı başkalarına yeğ tutarız. Akrabalar arasında dostluğu doğuran, doğanın ta kendisidir; ama bu dostluk sağlam değildir. Gerçekten de, akrabalar arasındaki yakınlık yitebilmesine karşın; dostluktaki yakınlık, her zaman vardır: işte bu noktada dostluk akrabalığa üstündür; yakınlık ortadan kalkarsa, dostluk adı da kalkar, ama akrabalık sürer. Dostluğun gücü özellikle şundan anlaşılabilir: doğanın insanları birbirine yaklaştırıp oluşturduğu sayısız insan toplulukları içinde dostluk, o denli sıkışmış, o denli dar bir alana sığınmıştır ki, ancak iki ya da birkaç kişi tam bir sevecenlikle birbirlerine bağlanır.
VI
Dostluk insanların, insanlarla ve tanrılarla ilgili her şeyde, yakınlık ve sevecenlik duygularıyla anlaşmasıdır. Bilgelik bir yana bırakılacak olursa, ölmez tanrıların insana bundan daha iyi bir şey verdiğini sanmıyorum. Kimi zenginliği, kimi tam sağlığı, kimi etkililiği, kimi toplumsal konumları, birçokları da zevkleri üstün tutarlar. Bu sonuncusu hayvanlara yaraşır; ötekileri geçici, kuşkuludur; bizim kararlarımızdan çok yazgının cilvesine bağlıdır. Katıksız iyiliğin erdemde bulunduğuna inananların çok hakkı var.
Çünkü dostluğu hem doğuran, hem sürdüren, erdemdir; erdem olmadan dostluğun hiçbir türü olamaz. Şimdi günlük yaşamda ve dilimizde erdem sözcüğüne verilen anlamı açıklayalım: birçok bilginin yaptığı gibi, onu parlak sözcüklerin ölçüsüne vurmayalım: Paulus, Cato, Galus, Scipio, Phillus (36) gibi iyi sayılan insanlara iyi diyelim. Onların iyiliği her günlük yaşam için yeter; hiçbir yerde, hiçbir zaman bulunmayan insanları da bir yana bırakalım. Bu gibi kimseler arasındaki dostlukta özel yararlar vardır ki, saymakla bitiremem. Önce, Ennius'un (37) dediği gibi, dostluğun karşılıklı yakınlığında kendisini dinlendirmeyen insan için yaşam, yaşam mıdır? (38) Karşısında kendinle konuşuyormuş gibi her şeyi söylemeyi göze alabileceğin birini bulmaktan daha tatlı ne var? İyi günlerinde senin kadar sevinecek biri olmasaydı mutluluğundan ne zevk alırdın? Öte yandan da, kara günlerinde senden çok üzülecek bir dostun olmasaydı, o günlere katlanmak güç olurdu. Son olarak, peşinde koşulan her şey genellikle bir tek işe yarar: servet, harcamaya yarar; sözü geçerlik, saygınlık; toplumsal konum, övülme; zevkler, neşe getirir; sağlık, acıdan kurtarır, bedenini istediğin gibi kullanmana yardım eder. Dostluk, birçok iyiliği bir araya toplar, gözlerini nereye çevirirsen onu orada hazır bulursun, hiçbir yere yabancı, hiçbir zaman yersiz ve can sıkıcı değildir; bunun için derler ki, ateş ve sudan çok dosta gereksinmemiz vardır. Hem ben burada, halk arasındaki ya da düzeyli insanlar arasındaki dostluktan değil -bunun bile kendilerine göre zevk ve yararları vardır- adları sayılan birkaç kişinin dostluğu gibi gerçek ve yetkin dostluktan söz ediyorum. Dostluk mutlu günleri daha aydınlık yapar, yıkımları dağıtıp paylaşarak hafifletir.
VII
Dostluğun çok ve büyük yararları olmakla birlikte, biri ötekilere çok üstündür: dostluk, gelecek için parlak bir umut ışığıdır; ruhu güçsüzlüğe düşmekten ve kendini kapıp koyuvermekten alıkor. Çünkü gerçek dosta bakan insan, sanki onda kendi örneğini görür. Bu yüzden, uzaktaki dostlar yanımızdadır, yoksullar zengin olur, güçsüzler güçlü; dahası, -söylemesi güç!- ölüler yaşamayı sürdürürler: dostlara duyulan saygı, onların anısı, özlemi o derece insanın içindedir. Onun için onların ölümü mutlu, ötekilerin yaşamı övülmeye değer sayılır. Doğadan sevgi ve yakınlık bağı kaldırılsa, hiçbir ev, hiçbir kent ayakta duramaz. Tarım bile yapılamaz. Bu kadarı yetmezse, dostluğun, anlaşmanın gücü, düşünce ayrılıklarından ve anlaşmazlıklardan kestirilebilir: hangi güçlü aile, hangi sağlam devlet vardır ki, kin ve anlaşmazlıklarla temelinden sarsılmasın? Bundan dostlukta ne büyük iyilikler olduğunu anlayabilirsin. Derler ki, Agrigentumlu bir bilgin (39), tanrıların esiniyle yazdığı Yunanca şiirlerinde, bütün dünyada ve evrende duran ya da kımıldayan her şeyin dostlukla birleştiğini, anlaşmazlıkla ayrıldığını bildirirmiş. Bütün ölümlüler de böyle düşünür ve davranışlarıyla bunu tanıtlarlar. Bu yüzden tehlikeye atılarak ya da tehlikeyi paylaşarak dostuna yardım etmek gerektiği zaman yardım eden insanın bu davranışını göklere çıkarmayacak kimse var mıdır? Daha geçenlerde konuğum ve dostum M. Pacuvius'un (40) yeni oyunu oynanırken, bütün tiyatrodan yükselen o övgü sesleri neydi! Kral (41) hangisinin Orestes olduğunu bilmediğinden, Pylades onun yerine kendisini feda etmek üzere, kendisinin Orestes olduğunu söylüyor; Orestes de gerçekte Orestes olduğu için, "Orestes benim!" diye direniyordu. Seyirciler, ayakta, bu uydurma olayı alkışlıyorlardı. Gerçeği karşısında kim bilir ne yapacaklardı? Doğa burada gücünü kolayca ortaya koydu: insanlar, kendilerinin yapamadığı şeyi bir başkasının yaptığını görünce onun davranışını doğru buldular.
Dostluk üzerine bildiklerimi söyleyebildim sanırım. Bundan başka söylenecek şeyler varsa, -sanırım pek çok vardır- bunları, isterseniz, bu sorunları inceleyenlerden sorun.
FANNIUS - Biz daha çok senden dinlemeyi isterdik. Gerçi bu konuyu onlardan da sordum, sözlerini seve seve de dinledim, ama senin konuşma biçimin bambaşka.
SCAEVOLA - Geçende Scipio'nun bahçelerinde devlet konusunda düşünce yürütülürken bulunsaydın, bu sözleri daha güçlü söylerdin. Laelius, Philus'un o kadar özenle hazırlanmış söylevine karşı, nasıl adaletin savunmanı kesildi, görmeliydin (42)!
FANNIUS - Adaletli bir insan için adaleti savunmak çok kolay olmuştur.
SCAEVOLA - Peki? Dostluğu büyük bir bağlılık, direnç ve doğrulukla koruması yüzünden ün almış bir insan için, dostluktan söz açmak kolay olmayacak mı?
VIII
LAELİUS - İşte buna zorbalık derler. Beni nasıl konuşmaya zorlamış olursanız olun, yaptığınız zorbalıktır. Ama damatlarımın isteklerine karşı koymak, hem de iyi bir işte olursa, hem güçtür, hem de haksızlık olur:
Dostluk konusunda düşündüğümde, hep şu noktayı göz önünde tutmalı diye de düşünürüm: acaba dostluğu arattıran neden güçsüzlük ya da gereksinim midir? Acaba karşılıklı yardımlaşmaya girişirken insanların amacı tek başlarına pek başaramayacakları şeyi bir başkasının yardımıyla elde etmek, sırası gelince karşılığını yapmak mıdır? Yoksa bu yardımlaşma dostluğun özelliğidir de, dostluğun daha derin, daha soylu, salt doğanın yarattığı başka bir nedeni mi vardır? Dostluğa adını veren sevgi (43), insanların yakınlık duygularıyla birbirine bağlanmasında başlıca nedendir. Çünkü çıkarlar çok kez kendine dost süsü veren ve durum gerektiği için saygı, ilgi gösteren insanlardan bile elde edilebilir; oysa dostlukta hiçbir şey yalan ve yapmacık değildir, her şey gerçektir ve içten gelir. Bu yüzden, sanırım, dostluğu gereksinim değil, doğa yaratır. Dostluğun doğuşunda ondan ne çıkarlar elde edileceği düşüncesinden çok, ruhların sevgiyle bağlanması var. Bu sevginin ne türlü olduğu hayvanlarda bile fark edilebilir. Hayvanlar bir süre için yavrularını o kadar severler ki, sevgileri apaçık görülebilir; bu sevgi insanlarda daha da açıktır: önce, ana baba ve çocuklar arasında ancak kötü bir cinayetin ortadan kaldırabileceği sevgi yüzünden, sonra da, kendisinde sanki bir adalet ve erdem ışığını gördüğümüzü sanarak alışkanlıklarıyla, yaratılışıyla uyuştuğumuz insanı bulunca bizde bu türlü bir sevgi uyandığı için. Çünkü erdemden daha çok sevilebilecek hiçbir şey yoktur, hiçbir şey onun kadar kendine sevgi çekemez: bunun için erdem ve dürüstlükleri için hiç görmediğimiz insanlara bile sevgi duyarız. Kim, hiç görmediği halde C. Fabricius'u (44), M. Curius'u (45), sevgiyle, iyi duygularla anımsamaz? Tersine kim, Tarquinus Superbus (46), Sp. Cassius (47), Sp. Maelius'tan (48) nefret etmez? İki komutan, Pyrrhos (49) ve Hannibal (50) İtalya'da egemenliği ele geçirmek için bize karşı savaştılar: ilki adaletli olduğu için bizde büyük bir nefret uyandırmadı; ötekinden, zulüm yaptığı için bu ülke hep nefret edecek.
IX
Dürüstlüğün gücü, bize kendini, hiç görmediğimiz insanlarda, dahası var, düşmanda bile sevdirtecek kadar büyükse, dost olabileceğimiz kimselerde erdem ve iyilik sezdiğimiz zaman ruhlarımızın eyleme geçmesine niçin şaşmalı? Gerçi bu sevgi, görülen iyilikle, sezilen ilgiyle ve bunlara eklenen alışkanlıkla güçlenir, sonunda ruhun ilk kımıldanışı ve yakınlaşması bunlarla birleşince, insanda büyük ve hayran olunacak bir sevgi alevlenir. Dostluğun güçsüzlükten, herkesin kendisinde olmayan şeyleri bir başkasından elde etmek isteğinden doğduğunu söyleyenler, dostluğu gereksinim ve zorunluktan doğmuş saymakla, ona çok aşağı ve hiç de soylu olmayan bir doğuş vermiş olurlar. Bu böyle olsaydı kendisini en güçsüz duyan kimsenin dostluğa en uygun olması gerekirdi. Oysa ki durum bambaşkadır. Bir insanın kendisine güveni ne denli tamsa, hiçbir şeye gereksinmeyecek, her şeyin yalnızca kendisinde bulunduğuna inanacak denli erdem ve bilgelikle donanmışsa, o denli dost edinmek ve dostunun yakınlığını kazanmakta kendisini gösterir. Peki, Africanus bana gereksinmiyor muydu? Herakles hakkı için, hiçbir zaman. Ben de ona gereksinim duymuyordum. Ama ben onun erdemine hayran olduğum için, o da belki, ahlâkım için çok kötü bir düşünce beslemediğinden birbirimizi sevdik. Alışkanlık yakınlığımızı güçlendirdi. Gerçi bu dostluktan birçok yararlar elde ettik; ama dostluğumuz çıkar kaygısından doğmuş değildir. Başkalarını minnet altına sokmak için iyiliksever ve eliaçık değiliz (çünkü iyilik faize verilemez, bizi eliaçık olmaya yaratılışımız zorlar); bence dostluk, bir ödül almak kaygısıyla değil, bütün kazancı yalnızca o sevgide olduğu için aranmalıdır. Hayvanlar gibi her şeyi zevke bağlayanlar bu düşünceden çok ayrılırlar. Buna şaşmamalı. Aklı bu derece aşağı görülen bir sorunda olan insan, gözlerini hiçbir zaman yüksek, olağanüstü, tanrısal bir şeye çeviremez (51). Bu yüzden bu insanları konuşmamızın dışında bırakalım; ama kendimize gelince; biz, dürüstlük belirtisi gördüğümüz kimseye duyduğumuz sevgiyi ve yakınlıktan ileri gelen sevecenliği doğanın yarattığını anlayalım. Dürüstlüğü arayanlar, sevmeye başladıkları insanın yakınlığından ve yaradılışından yararlanmak için birbirlerine bağlanırlar, yaklaşırlar; istedikleri, sevgide eş olmak ve eş hakka erişmektir; isterler ki, yardım istemekten çok yardım etmeye hazır olsunlar, aralarında onurlu yarışma bu olsun. Böylece hem dostluktan birçok yarar elde edilecek, hem de, dostluğu güçsüzlüğün değil, doğanın yarattığı kabul edilince, ona daha ciddi, daha gerçek bir temel sağlanacak. Çünkü dostluğu perçinleyen çıkar kaygısı olsaydı, çıkar kalmayınca dostlukların da çözülmesi gerekirdi; yaradılışımız değişmeyeceği için gerçek dostluklar ölümsüz olur. Sözlerime katacak bir şeyiniz yoksa, dostluğun kökeni işte budur.
FANNIUS - Evet, konuşmanı sürdür Laelius, Scaevola'dan daha büyük olduğum için, onun yerine de yanıt veriyorum.
SCAEVOLA - Haklısın, dinleyelim.
X
LAELİUS - Peki, üstün insanlar: Scipio'yla çok kez incelediğimiz dostluk üzerine düşüncelerimizi dinleyin öyleyse. Scipio'ya göre, gerçi dostluğu ömrün son gününe kadar sürdürmekten daha güç bir şey yokmuş: çünkü derdi, bir çıkar ayrılığı çok kez ortaya çıkabilir ya da devlet işlerinde aynı düşüncede olunmayabilir. Dahası, insanların huyu da değişebilir: insanın yıkım yüzünden başka, üzerine çöken yaşlılık yüzünden başka huyları vardır. Sözlerine örnek olarak gençliği alıyordu, çünkü çocuklar toga praetextayla birlikte en güçlü sevgilerini de bir yana atıyorlar, derdi. Sevgileri gençlik çağına dek sürse bile bir yarışma, örneğin, bir evlenme ya da ikisinin birden elde edemeyeceği bir çıkar yüzünden yok olur. Dostlukları daha uzun sürse bile, aynı göreve istekli olurlarsa, bozuşuyorlar. Çünkü dostluk için birçoklarındaki para hırsından, olgun insanlar arasındaki konum ve ün çekişmesinden daha büyük bir yıkım olmaz. Bundan birçok içli dışlı dost arasında büyük düşmanlıklar doğmuştur. Dostlardan doğru olmayan bir şey, örneğin şehvete aracı olmaları ya da bir haksızlık yapmak için yardım etmeleri istendiği zaman, büyük ve çok kez haklı anlaşmazlıklar çıkar. Böyle bir yardımı yapmayanların davranışları gerçi onurlu bir iştir, ama istekleri yerine getirilmeyen kimseler, onları dostluk kurallarına uymamakla suçlarlar. Dostundan her şeyi istemeyi göze alanlar, yalnızca bu istekleriyle, dostları için her şeyi yapacaklarını açıkça bildirirler. Yakınmaları, yalnızca eski yakınlıklarını bozmakla kalmaz, bitip tükenmeyen nefretlere bile yol açar; Scipio, 'İşte derdi, kara alınyazıları gibi, dostların üzerine çöken öyle raslantılar vardır ki, bunlardan kaçınmak, bence insan bilgeliğinin değil, talihin işidir.'
XI
Bunun için, isterseniz önce, dost sevgisi nereye kadar gitmelidir, onu görelim. Coriolanus'un (52) dostları olsaydı, acaba onunla birlikte yurda karşı silâha sarılmalı mıydılar? Acaba kral olmaya kalktığı zaman, dostları Vecelinus'a (53), Maelius'a (54) yardım etmeli miydiler? 37. Devlette kargaşalık çıkaran Tib. Cracchus'u (55), Q. Tubero'nun (56) ve yaşıtı dostlarının yüzüstü bıraktığını gördük. Ama Laenas (57) ve Rupilius'un konsüllüğü zamanında, Scaevola, konuğumuz Cumaeli C. Blossius (58) kurulda (59) bana dileğini bildirmeye geldiğinde, kendisini bağışlatmak için şu nedeni ileri sürüyordu: Tib. Gracchus'a öyle saygısı varmış ki, o ne isterse yapmak gerektir sanırmış. O zaman "Capitolium'u (60) ateşe vermeni isteseydi de mi?" dedim; "Böyle bir şeyi hiçbir zaman istemezdi..." dedi, "Ama isteseydi, yapardım." Bakın, ne uğursuz bir söz! Herakles hakkı için, dediğini yaptı, daha çoğunu bile yaptı! Çünkü Tib. Gracchus'un küstahlığına yardım etmekle kalmadı, ona yol bile gösterdi: çılgın öfkesinin yardakçısı değil, önderi oldu. Bu çılgınlık içinde yeni bir soruşturmadan korkarak Asya'ya kaçtı, düşmana katıldı, devlete karşı işlediği cinayetin ağır, ama yerinde olan cezasını çekti. Bir suçu dost uğrunda işlemiş olmak, o suçu bağışlatmak için bir neden değildir. Çünkü dostluğun temeli, erdeme karşı duyulan saygıya dayandığına göre, insan erdemden ayrılırsa, dostluk süremez.
Dostların her istediğini yerine getirmeyi ve onlardan her şeyi istemeyi doğru bir iş sayarsak, bundan bir aksaklık, bir eksiklik doğmaması için, hepimizin örnek birer bilge olmamız gerekirdi. Ama biz önümüzdeki, gördüğümüz ya da söz edildiğini işittiğimiz, günlük yaşamda raslanan kimselerden konuşuyoruz; örneklerimizi onlardan, özellikle bilgeliğe en çok yaklaşanlardan alalım.
Papus Aemilius (61), Luscinus'un yakın dostuydu (bunu babalarımızdan öğrendik; iki kez birlikte konsül censurada (62) iş ortağı oldular. M. Curius (63) ve Tib. Coruncanius'un, hem onlarla, hem de aralarında çok yakın dost olduklarını anlatırlar. Ama bunlardan birinin dostundan, doğruluğun onuruna içtikleri sırada, devletin çıkarına aykırı bir şey istediğini sanmak bile yerinde olamaz; çünkü bu insanlar için, dostlarından böyle bir şey istemiş olsalardı bile, elde edemeyeceklerdi demek gerekli midir? Çok dürüst kimselerdi onlar; dostundan böyle bir şeyi istemek de, istenildiği için yapmak da aynı derecede bir suçtur. Ama bakın, C. Carbo (64) ve C. Cato, Tib. Gracchus'un izinden gittikleri halde, şimdi bu kadar yeğinlikle davranan kardeşi C. Gracchus onunla birlik olmamıştı (65).
XII
Utanç verici bir şeyi istememeyi, istendiği zaman da yapmamayı dostluğun kutsal bir yasası olarak kabul edelim. Her suçun, hele devlete karşı işlenen suçların dost uğrunda yapıldığını ileri sürmek, hem utanç verici, hem de hiç kabul edilmeyecek bir özürdür. Biz, Fannius ve Scaevola, öyle bir noktada bulunuyoruz ki, devletin başına gelecekleri uzaktan görebiliriz. Atalarımızın töreleri yollarından (66) epeyce saptı. Tib. Gracchus kıral olmaya kalkıştı, daha doğrusu, birkaç ay kral gibi egemen oldu. Roma halkı böylesini hiç görmüş, işitmiş miydi? Ölümünden sonra bile onun izinde yüreyerek, arkadaşlarının ve yakınlarının P. Scipio'ya (67) yaptıklarını gözlerim yaşarmadan söyleyemem. Çünkü Tib. Gracchus'un uğradığı son cezayı düşünerek Carbo'ya (68) elimizden geldiğince katlandık, ama C. Grascchus'un tribünlüğünden ne beklediğimi şimdiden söylemek istemiyorum. (69) ....................Günden güne iş sarpa sarıyor, çöküntüye yönelen bir durum, bir kez başlayınca, kayar gider. Önce Lex Gabinia (70), iki yıl sonra Lex Cassia'yla (71) oy kağıtlarında ne hatalar yapıldı, görüyorsunuz. Daha şimdiden halkın senatodan ayrıldığını, en ciddî sorunlarda ayaktakımının keyfine göre davrandığını görür gibi oluyorum. Çünkü bu olayların nasıl yapıldığını öğrenenlerin sayısı bunlara nasıl karşı konulduğunu öğrenenlerden daha çok olacak. Bu sözleri niçin söylüyorum? Hiç kimse ortaksız böyle bir işe girişemez de ondan. Bunun için bilmeden, böyle dostlara düşmüş iyi insanları, devlete karşı büyük bir suç işleyen dostlarını yüzüstü bırakmayacak kadar kendilerini onlara bağlı saymamaları için uyarmalı, kötü insanlar içinse cezalar koymalı; ama bir başkasına uyanın cezası, ihanete önder olanınkinden aşağı olmamalı. Yunanistan'da Themistokles'ten (72) daha ünlü, daha etkili kim vardı? Pers savaşlarında komutan olarak Yunanistan'ı tutsaklıktan kurtardıktan sonra, çekemezlik yüzünden sürgüne gönderilince, nankör yurdun yaptığı haksızlığa katlanması gerektiği halde, katlanamadı; yirmi yıl önce bizde Coriolanus'un yaptığını o da yaptı. Onlara yurtlarına karşı gelmede yardım edecek kimse çıkmadı, bu yüzden ikisi de kendilerini öldürdüler. Bunun için kötü insanların bu gibi anlaşmaları dostluk perdesiyle örtülmemeli, tersine her türlü cezaya çarptırılmalı, ta ki, yurduna karşı bile savaşan dosta yardım için izin vardır sanılmasın. Ama bu gidişe bakılırsa, belki bir gün bu böyle olacak. Ben, devletin bugünkü durumundan olduğu kadar, ölümünden sonraki durumundan da kaygılanıyorum.
XIII
Dosttan onurlu şeyler istemeyi, dost uğrunda onurlu şeyler yapmayı dostluğun ilk kutsal yasası olarak tanıyalım; dostun bizden yardım istemesini bile beklemeyelim, yardım isteği hep hazır; duraksama, uzak olsun; özgürce öğüt vermeyi göze alabilelim. İyi öğüt veren dostların yetkisi güçlü olsun, açıkça, durum gerektirirse sert uyarılar bile yapmak için bu yetkilerini kullansınlar ve onlara baş eğilsin. Yunanistan'da bilge sayıldığını işittiğim bazı kimseler, bence, şaşılacak düşünceler ileri sürmüşler (ama onların inceden inceye araştırmadıkları hiçbir konu yoktur) (73): kimi der ki, bir insanın, birçoklarının derdini üzerine almaması için, aşırı dostluklardan kaçınmalıdır. Onlara göre, aslında herkesin derdi kendine yetermiş, bir de başkalarının işlerini yüklenmek, ağır gelirmiş; en iyisi dostluğun gemlerini alabildiğine gevşek bırakmalıymış, onları ister kasar, ister gevşetirmişsin; mutlu yaşamakta asıl olan, erinç içinde yaşamakmış, bir insan birçoklarının kaygısını çekerse bu erinçten yararlanamazmış. Anlattıklarına göre, başkaları insanlığa çok daha aykırı şeyler ileri sürerlermiş (74) -bu noktaya az önce dokunmuştum-, sanki dostluk, yakınlık ve sevecenlik görmek için değil de bir destek bulmak, yardım görmek kaygısıyla aranırmış; böylece insan kendisini ne denli az sağlam, ne denli az güçlü duyarsa o denli çok dostluk ararmış. Buradan, kadınların erkeklerden, yoksulların zenginlerden, mutsuzların mutlu sayılanlardan çok, dostluğun desteğini aradıkları sonucu çıkar. Ey yüksek bilgelik! Dostluğu yaşamdan kaldırmak isteyenler, güneşi dünyadan ayıranlara benzerler; ölmez tanrılar insanlara dostluktan daha iyi, daha tatlı bir şey vermedi. Aslında bu erinç dedikleri de nedir? Bu, görünüşte çekicidir, ama birçok bakımdan kaçınılacak bir şeydir. Üzücü olabilir diye onurlu bir işe başlamamak ya da başladıktan sonra yarıda bırakmak akla sığacak bir iş midir? Üzüntüden kaçarsak, erdemden de kaçmalıyız. Erdem, kaçınılmaz olarak kendisine karşı olan şeyleri aşağı görüp onlardan nefret ettiğine göre: örneğin iyilik, kötülükten; ılımlılık, tutkudan; gözüpeklik, alçaklıktan nefret eder. Bu yüzden haksızlığın doğruları; alçaklığın yiğitleri; zevk düşkünlerininse ölçülü kimseleri en çok kaygılandırdığını görebilirsin. O durumda, iyi şeyler için sevinmek, kötülükler için acı duymak dengeli bir ruhun özelliğidir. Bilge acı duyuyorsa, -kesin olarak da duyar, yok, her türlü insanca duygunun onun ruhundan koparıldığını düşünürsek, o başka!- biraz üzülmemek için dostluğu yaşamdan büsbütün kaldırmak neden? Ruhta eylem olmazsa, insanla hayvan arasında demiyorum, ama insanla ağaç kütüğü, kaya ya da bu gibi bir eşya arasında ne ayrım kalır? Çünkü kendisinin sert, hem de demir gibi sert olmasını isteyenlerin sözlerini dinlemeyen erdem, aslında birçok işte olduğu gibi, özellikle dostlukta yumuşaktır ve işl