EMPEDOKLES adlı yapıt Sn. İsmet Zeki Eyüboğlu'nun izniyle basılmıştır.

Yayına hazırlayan : Egemen Berköz

Dizgi : Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.

Baskı : Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti.

Ekim 2000

HÖLDERLIN

EMPEDOKLES

Almancadan çeviren:

İsmet Zeki Eyüboğlu

 

 

HÖLDERLIN VE EMPEDOKLES ÜZERİNE

 

Alman şiirinde özel bir yeri, özel bir önemi olan Friedrich Hölderlin (1770-1843) doğayla

kendini birleştiren, kendinden doğaya açılan, doğadan kendi iç-evreninin derinliklerine inip

oradan türlü türlü sesler getiren bir şiir anlayışının taşıyıcısıdır. Onun gözleri dış-evrene bakarken

bile kendi içini, kendi özünü görür. Şiirinde, boyuna kendini doğalaştıran, doğa olaylarında

kendinin yansıdığını sezinleyen, bu sezişlerini anlatmaya, şiirin diliyle açıklamaya yönelen bir

tutum, bir güç kavranır eğilim vardır.

Yaşayışının pek kısa bir dönemi içinde düzenli düşünebilen, yıllarının çoğunu çılgınlık içinde

geçiren Hölderlin'in şiirinde derin bir insan anlatımı, daha doğrusu kendini doğaya veriş, özünü

doğada buluş duygusu sezilir. 1806 yılında çıldıran ozanın bütün yazılarında doğayla birleşme,

doğanın içinde kendini bulma çabaları kolayca görülür.

Alman şiirine getirdiği yenilik de işte buradadır. Onun şiirlerinde, doğa konuşur, bir ozanın

dilinde kendini, kendi anlatımını bulur gibidir.

Onun bu derin doğa sevgisini, doğanın içinde yitişini, doğa olaylarıyla kendini ortaya koyuşunu

anlamak için An die Natur (Doğa'ya), Sonnenuntergang (Güneşin Batışı), Aus Menon's Klage

(Menon'un Yakınması), Die Nacht (Gece), Am Abend (Akşam), Haelfte des Lebens (Yaşamın

Yarısı) adlı şiirlerini okumak, onlar üzerinde düşünmek yeter de artar bile.

Derin bir acı, insanın içini kemiren, yüreğini oyan, boyuna kımıldatan, bir yerde durdurmayan

sürekli üzüntü Hölderlin'in şiirinde ilk göze çarpan özelliklerdir. O, daha çok acının, insan

varlığına gizlice sinmiş, nereden geldiği bilinmeyen üzüntünün dile getiricisidir. Acı ile sevgi,

sevinç ile derinden gelen, insanın birdenbire bütün varlığını kaplayan köklü tedirginlik şiirinin

ana kavramları arasında yer alır.

Durum böyle olmakla birlikte, Hölderlin gene de neden dolayı acı çektiğini, derin, yıkıcı bir

üzüntü duyduğunu açık kanıtlarla ortaya koymaz. İnişler, çıkışlar, üzüntüden sevince, sevinçten

üzüntüye dalışlar, bir şiirde beklenmedik çelişmeler çokluk şaşırtır insanı. Hölderlin bir acı

çeken, üzüntü duyan ozan olarak çıkar karşımıza. Bizim Fuzuli'yi andırır bir bakıma. Doğayı

binbir boyam içinde görürken bütün sevinç verici görünüşler gözünden silinir, doğayı insana acı

çektirdiği için seviyor sanırsınız. Doğada insanın ölmeyeceğine, yok olmayacağına inanmış bir

durum, bir içten sezişi vardır dersiniz. Çokluk aldatır insanı şiiri. Günlük bir doğa olayı içinde

birdenbire bir insan dikiliverir karşınıza. Onun gözünde bir ağacın yaprağında, bir akarsuyun

karşısında yeşeren otta görülen yeşil insanın büründüğü bir boyamdır. Ağaçta insan açar,

çiçekte insan gülümser, akar suda insan türkü çığırır ya da mırıldanır. Doğaya, doğa olaylarına

doymayan bir tutkusu, bir çözülmez bağlanışı vardır.

Hölderlin'in böyle bir anlayışla doğaya sarılmasında, doğayı bir ana gibi kucaklamasında

yaşamının, pek küçükken öksüz kalıp başka ellerde büyütülmesinin etkileri vardır. Öğrenimini

yapması için gönderildiği dinci okullardan; sıkı, kuru koşullara bağlı bir eğitim görmekten kaçışı,

yaratılışındaki doğaya açılma isteğinin ne denli derinlere kökler saldığını göstermektedir. Aşağı

yukarı bütün şiirlerinde bu tutum kolaylıkla görülür.

Doğanın çevremizi saran, işten dıştan bizi sürekli etkileyen olayları içinde Hölderlin bizim

gördüğümüzden başka bir nesne görür, anladığımızdan başkasını anlar, düşündüğümüzden

başkasını düşünür, aradığımızdan başkasını arar. Onun dilinde doğa sürekli bir canlılık,

tükenmeyen bir yaratıcılık içindedir. Sanatçı doğanın dile gelmiş bir biçimi gibidir. Doğada,

zamanda tükenmeyen, eskimeyen, boyuna güç kazanan, sürüp giden bir yaratıcı tin (ruh) vardır.

Ozanın bu anlayışını Der Zeitgeist (Zamanın Tini) adlı şiirinde açıkça buluyoruz. Doğa ile Tanrı

birdir, birliktedir. İnsan doğanın içinde bu gücün izlerini taşıyan (daha sanatçı insan) bir varlıktır.

Hölderlin'in böyle bir varlık anlayışına ulaşmasında en etkili neden eski çağ şiiriyle olan içten

yakınlığıdır. Nitekim Hyperion adlı yapıtında eski Greklere duyduğu derin sevginin, bağlılığın

izleri açıkça kendini göstermektedir. Eski Greklere duyulan bu  aşırı sevgi, derin bağlılık

yalnızca Hölderlin'e vergi değildir. Aşağı yukarı onsekiz ile ondokuzuncu yüzyılın bütün Batılı

düşünürlerinde, sanatçılarında, aydınlarında bu nitelikler, eğilimler görülür. Avrupa'yı eski çağ

kültürünün ışığa kavuşturmasında Grek diliyle yazılan yazıların önemli bir etkisi vardır.

Avrupa'nın birçok alanda düzene kavuşmasında, düzenli düşünmesinde, kurumların

kuruluşlarında en büyük etkinin Latinlerden gelmesine karşılık, onlara, Greklere duyulan sevgi

duyulmamıştır öylesine. Oysa düşünceyi gerçek yaşama uygulama, yaşamla düşünce arasında

bağlantı kurma anlayışı daha çok Latinlerden gelmektedir. Böyle olmasına karşılık Grek sevgisi

daha derindir Batı'nın yüreğinde. Şaşılacak iştir: Batı devlet kurmayı, okul açmayı, yasalar

koymayı, devletler arasında ilişkiler kurmayı, daha bunlar gibi topluma vergi birçok uygarlık

kurumunu, kuruluşunu Latinlerden öğrenmişken gene de Grek sevgisi ağır basmaktadır.

Bu aşırı sevgi daha çok sanattan, şiirden gelmektedir. Grek düşüncesi kendini şiirle, yontuyla,

tiyatroyla beslemesini bilmiş; bütün sanat dallarından elden geldiğince yararlanmıştır.

Eski Grek ozanları yazılarında daha çok tanrıları konuştururdu, Hölderlin ise insan diliyle doğayı

konuşturuyor bir bakıma. Bunun böyle olduğunu onun Der Mensch (İnsan) adlı şiirinden

anlamakta güçlük çekmiyoruz. Yalnız bu "insan"ın da Hölderlin'in kendisi olduğunu gözden

kaçırmamak gerekiyor. Doğa gibi bütün insanlar da Hölderlin'in özünde birleşmiş, bir araya

gelmiş, kaynaşmış durumdadır.

Hölderlin'in şiirine giren, onun en çok kullandığı sözlere bir göz atarsak bunların insanda bir

devinme, bir kımıldanış uyandıracak nitelikte oldukları görülür. Bütün varlıklar, dağlar, taşlar,

sular, ağaçlar, ırmaklar, dalgalar, yapraklar, oylumlar, sevgi onun dilinde sürekli bir devinim

içindedir. Onun dilinde, şiirinde duran, kımıldamayan, bu kımıldanışları içinde insanın bir yanını

yansıtmayan bir tek nesne bulamazsınız. Sessiz bir uğultuya kapılır insan Hölderlin'i okurken.

Bu bakımdan Hölderlin diyebilirim ki Alman şiirinin en devingen ozanıdır. Onun şiirinde kendi

evrenine çekilen, bir kıyıda sessiz duran insan bile sürekli bir devinme akışı içindedir.

Hölderlin'in insanı kendi içinde bütün doğayla elele verip devinen, boyuna kımıldayan bir

varlıktır. Bu görüşü de eski Anadolu felsefesinde bulmaktayız. Birçok şiirinde bu eski felsefenin

izlerini, eski mitosların işlendiğini, onlara değinildiğini görüyoruz açıkça...

Hölderlin'in şiiri; yapısı, işlediği konular, tutumu, varlığa bakışı, olayları, nesneleri yakalayıp

açıklayışı bakımından İlkçağ Grek - Latin şiirine benzer. Özellikle çevirisini sunduğum

Empedokles'de Homeros gibi bir tutum göze çarpar. İlkçağ şiirinde özellikle Homeros,

Vergilius, Ovidius, son ikisinden daha önce yaşayan Lucretius gibi ozanlar bir konuyu işlerken

onun en küçük ayrıntılarına değin iner, içiçe geçen olayları ele alıp anlatır, birini bırakıp araya

giren ikinci olayı alır, onu bırakıp ardından geleni işler, kesilmeyen bir anlatım akışı içinde

konuyu genişletir gider. Durum Hölderlin'de de böyledir. Homeros'un İlyada adlı yapıtında

bulduğumuz güneş, günaçımı nitelemeleri, anlatımları, Ovidius'un masal işleyişleri, Lucretius'un

derinlemesine nesnelere bakışı pek az bir değişikliğe uğrar Hölderlin'de.

Doğa karşısındaki tutumuyla İlkçağ'ın adı geçen ozanlarıyla çok yakın bir benzerlik içindedir

Hölderlin. Yalnız, bu içli Alman ozanının insanın daha derinliklerine indiğini, insanı çırpınan,

üzülen, doğa içinde sürekli bir özlem duyan varlık olarak aldığını unutmamak gerekir. İlkçağ

şiirinde insan daha çok dış görünüşüyle ilgiyi çeker, şiire girer. Oysa Alman ozanında dış

görünüş ikinci sırada kalıyor.

Doğa olaylarının tükenmeyen akışı içinde bulur insanı Hölderlin. Bir suyun akışında konuşan bir

insan, bir ağacın duruşunda düşünen bir insan tutumu vardır. Doğada görülen sessizlik, insanın

kendi düşünce evrenine dalışı; gürültülerse dışa vurmuş, bitmek nedir bilmeyen didinişleridir.

Şiirlerinde sık sık Tanrı adının geçmesine karşılık aşırı bir Tanrı bağlılığı görülmez Hölderlin'de.

Tanrı daha çok doğanın bütünü, doğanın içinde saklı yaratıcı bir öz kimliğindedir. Buna karşılık

ulusunun geleneklerine büsbütün karşıt bir davranış içindedir de denemez. Sözgelişi

Nietzsche'nin davranışlarını bulamayız onda, öte yandan çağdaşı Goethe'nin tutumundan da

uzaktır. Hölderlin daha atılgan, daha korkusuzdur olaylar karşısında. Sevgisi, bakışı, nesneleri

anlayışı daha bilgecedir, yalnız ilkçağ ozanlarına vergi bir bilgecelik içinde.

Hölderlin olayların özünde sürekli bir birliğin, değişmezlik ilkesinin bulunduğuna, olayları

yöneten güçlü bir özün varlığına inanmıştır. Empedokles'i bir konu olarak ele alması da bundan

ileri geliyor bir bakıma. Empedokles, birleştirici, dağınıklık içinde yakınlaştırıcı, nesneleri içiçe

giydirici bir ilkenin, bir özün varlığına; doğada çarpışan iki karşı ilkenin sürekli bir yanyanalık

içinde bulunduğuna inanan bir bilgedir. Hölderlin'i bu bakımdan etkilemiş olsa gerek.

İlkçağ Anadolu felsefesi varlığın, dolayısıyla evrenin elle tutulur özlerden kurulduğuna inanan bir

düşünce düzeni içinde doğmuş, gelişmişti. Thales varlığın su gibi bir ilkeden, sudan

kurulduğunu; bütün değişmelerin, türlenmelerin suyun ayrı ayrı nitelikler kazanmasından ileri

geldiğini söylüyordu. Ona göre bütün varlığın özü suydu. Yaşam denen sürekli dirilik sudan

geliyordu. Bitkiler, canlılar, hava; sözün kısası görülebilen, elle tutulabilen ne varsa sudan

türemiştir; özünü, yapısını kuran sudur.

Anaximenes suyu bırakıp varlığın özünün soluk olduğunu ileri sürdü. Ona göre bütün varlıklar

soluğun sıkışıp açılmasından, daralıp genişlemesinden, türlü türlü nitelikler kazanmasından

ortaya çıkmıştır. Evrenin oluş ilkesi su değil soluktur, yeldir. Bütün diri nesneler birer tin taşırlar.

Evrende tin taşıyan varlıklar diri, taşımayanlarsa cansızdır. İnsan ölünce ona diriliğini veren öz

gider, soluk gövdeden ayrılır. İşte ölüm denen olay soluğun gövdeden ayrılmasıdır. Bütün dirilik

gücü soluktadır.

Öte yandan daha yürekli, daha atılgan bir bilge olan Herakleitos varlığın özünü kuran nesnenin,

ilkenin ateş olduğunu ortaya atmış; evrenin sürekli devinim içinde bulunduğunu, boyuna sürüp

giden bir değişmenin varolduğunu, bizim bitmeyen bir akış içinde olduğumuzu söylemiştir.

Bütün bu değişmelere karşılık evrenin özünde değişmeyen, olduğu gibi kalan, evrene varlık

bütünlüğü içinde kimliğini, kişiliğini kazandıran bir ilkenin bulunduğunu da açıklamaktan kendini

alamaz Herakleitos. İşte bu değişmeyen, özü kuran, şaşmaz bir ölçü olan varlık Logos'tur.

Evrenin düzenleyicisi, olayların ölçeği, egemeni odur. Bu öz, değişişler içinde değişmez olarak

kalandır. Görünüşler içinde görünmez olarak durandır. Evrene uyumu, düzenliliği, olaylara belli

belirliliği veren odur. Logos bir düzendir, ölçüdür. Bütün oluşmaların yüreğinde vardır.

İşte buraya değin üç bilgenin evren, varlık karşısındakini tutumunu, oluşmaları açıklayışlarını pek

kısaca gördük. Şimdi bir başkasına geçelim. Evren tek ilkeden, soluk, ateş, su gibilerden

kurulu değildir. Varlık denen nesneler, oluşmalar alanı bir özden kurulmuş olamaz. Daha çok,

daha türlü türlü özlerden yapılmış olması gerekir. Varlığın dört kuruluş ilkesi, kurucu özü vardır.

Bunlar da su, soluk, ateş, bir de topraktır. Bu son düşünceyi, türlü ilkeleri birleştirip bir nesne

yaratan görüşü ortaya atan bilge, çevirisini sunduğum yapıta adı verilen düşünürdür:

Empedokles. Empedokles (490-430) Sicilyalı bir bilgedir. Yaşayışı, davranışları oldukça ilgi

çekicidir. Ölümü bile bir masal niteliği içindedir. Ülkesinin yasalarına, tanrılarına, gençliğine

karşı yıkıcı, yoldan çıkarıcı tutumlarda bulunuyor düşüncesiyle yurdundan sürülmüştür. O da

kendini Etna yanardağının içine atıp özüne kıymıştır. Ona göre, bu türlü türlü ilkeleri (su, yel, ateş,

toprak) birleştiren, ayıran iki ayrı ilke daha vardır. Bunlar da Sevgi ile Tiksinme'dir. Sevgi

birleştirici, tiksinme ayırıcıdır. Evrende karşıtlıklar çarpışır. Her nesnenin, her oluşun bir de karşıtı

vardır. Güzel - güzel olmayan, iyi - kötü, ağır - yeğnik, yumuşak - katı gibi. Evren bir çelişmeler,

karşıtlıklar alanıdır.

Empedokles, bu ilgi çekici düşünceleri yüzünden, Hölderlin'den yüzyıllarca önce Romalı bilge-

ozan Lucretius'un da ilgisini çekmiş; De Rerum Natura (Varlığın yapısı) adlı yapıtına değin

girmiştir. Öyle ki Lucretius onu övmekten kendini alamaz; onun yaptığını anlatmaktan geri

duramaz. Lucretitus ünlü yapıtında "Sicilya bu kişiden (Empedokles) daha parlak, daha değerli

bir nesne barındırmamış kucağında, insan onun kişi-soyundan geldiğine kolay kolay inanamaz"

diyor.

Empedokles bir ozandır, düşüncelerini Arınmalar ve Doğa adlı iki uzun şiiriyle düzenlemiştir.

Şiirinin bir yerinde tinin gövdeden gövdeye geçtiğini, kendisinin bir çağlar balık, kuş, çalı

olduğunu söyler. Hint düşüncesinde görülen, tinlerin ayrı ayrı gövdelere girdiği inancını savunur:

Vaktiyle ben oğlan, kız, çalı oldum.

Kuş oldum, denizden sıçrayan dilsiz balık oldum. (*)

Arınmalar'ın bir çok yerinde böylesi düşüncelerle karşılaşır; insanın, evrenin sürekli çatışmalar,

karşıtlıklar içinde bulunduğunu ileri süren görüşlerle karşılaşırız.

Empedokles'e göre insan sıkıntılar, acılar, yoksunluklar, yoksulluklar içindedir:

Vah sana, ey zavallı insan soyu, ey bahtsız,

Böyle kavgalardan işte, böyle inlemelerden

yaratıldınız...

... ağrılar ve acılar karıştırarak, aldatmalar

ve sızlanmalar...

(Yukarda adı geçen çeviri, sayfa. 138)

Bu görüşler bir bütünlük içinde Hölderlin'in şiirlerine girmiştir. Yukarda adı geçen şiirlerinde,

Hyperion'da bunları açıkça görüyoruz. Bundan da, Empedokles'in Hölderlin'i görüşleri, yaşayışı

dolayısıyla epeyce derinden etkilediği sonucu çıkarılabilir.

Çevirisini sunduğum Empedokles adlı yapıt Hölderlin'in tiyatro türüne pek de uygun gelmeyen

bir konuyu işlemesiyle ortaya çıkmıştır. Yapıtın ana konusu Empedokles'in doğduğu yerden

sürülüşü gibi görünüyorsa da öyle değildir. Ana konu insanın doğa, alınyazısı karşısındaki

durumu, içinde bulunduğu çıkmazlar, dış olaylarla kendi iç evrenindeki oluşmalar arasında

görülen sürekli çatışmadır. İnsan düşünen bir varlık olarak ne yana dönerse dönsün, nereye

giderse gitsin bitmez tükenmez çelişmelerle, çatışmalarla karşı karşıyadır. Bu karşıt durumlar

içinde insanın benliği kendini gösterir. Karşıtlıklar insana bir belirlilik kazandırır ya da böyle bir

tutuma yönelmeye iter, baskı yapar. İşte Empedokles'de bu nitelik kendini gösteriyor. Bütün

baskılara, itmelere, ezmelere karşılık ünlü bilge düşüncesinden, inancından sapmıyor; başka bir

deyimle, dinci görüşe kapılmaksızın doğanın düzeni içinde kendisine verilenden ayrılmıyor. Yön

değiştirmiyor. Bu gelişigüzel bir konu değildir Hölderlin için. O da yaşamında, çok dar bir

anlamda da olsa, biraz Empedokles'ti. Gençliğinde kendisine verilmek istenen eğitim,

tekdüzenlilik onu bir türlü etkileyememiş, içinde gelişmekte olan doğa vergisi eğilimin yönünü

değiştirememiştir.

Hölderlin bu yapıtında biraz da iyilikle kötülüğü karşı karşıya koyar. Empedokles yapılan

iyiliklerin, Hermokrates ise bunlara karşı bilinçsizce dikilen iyilikbilmezliğin yansıtıcısıdır.

Bilgenin gözünde önemli olan yenilik, düşünce bakımından gelişme, ilerlemedir. Hermokrates'in

ereğiyse nereye varırsa varsın elde bulunanları olduğu gibi saklamak, korumak, ilerici

doğrultuda görülen bütün değişmelerin önüne geçmek, onları önlemektir.

Hölderlin bize verdiği taslağa göre yapıtını bitirmemiştir. Bunun nedenlerini burada uzun boylu

açıklayacak değilim. Gerekmez de. Yalnız, geçirdiği bunalımların burada önemli etkileri

olmuştur.

 

İsmet Zeki Eyüboğlu

 

 

 

 

 

EMPEDOKLES

 

 

 

 

 

 

 

 

EMPEDOKLES'İN TASLAĞI

(Frankfurt)

 

Beş perdelik bir tragedya

 

 BİRİNCİ PERDE

 

Empedokles düşüncesi, felsefesi dolayısıyla, her belirli uğraşının, türlü konulara yönelmiş ilginin

küçümsenmesine yol açtığından, epeydir bir kültür hıncı çekmiş üzerine. Hem bireysel varlığın

can düşmanı diye bilinmiş, bu yüzden gerçekten güzel ilişkiler içinde bile tedirgin, bir yerde

duramaz, acı çeker olmuş. Bunlar özel ilişkilerdir; yalnızca o bütün canlılarla büyük bir oyun

içinde olduğunu sezmiştir, onlar onu doldurmuştur iyice. Oysa o, yine de her yerde bulunan

gönüldeşlerle içli dışlı değildi bir tanrı gibi, içlerinde yaşayıp sevebildiği kimseler arasında bile

bir tanrı gibi özgür, yaygın değildi; onun gönlü, düşüncesi var olanı kapsamıştı, o art arda

gelişlerin yasasına bağlanmıştı. Empedokles, Agrigentoluların bayramda çıkardığı yüzkızartıcı

bir olaya dayanamaz; ama bu bayramın etkisinden çok şey uman karısı onu bu şenliği

kutlamaya yürekten inandırır; sonra gene karısınca az çok duygulu, alaylı bir biçimde azarlanır;

bu yüz kızartıcı olayla bir aile kavgası yüzünden bildiğini yapmaya koyulur; evi de, kenti de

bırakır, Etna'nın sessiz yöresine çekilir.

 

Birinci Sahne

 

Empedokles'in birkaç öğrencisiyle halktan birkaç kişi. Bu kimseler Empedokles Okulu'nun

içine girmeye kalkarlar. Empedokles'in bir öğrencisi, gözdesi gelir. "Gidin" diye seslenir

ötekilere, bu ara kendi içeri girer, onlara bu din yayıcısını gösterir, çekip gitmelerini buyurur;

öğretmen bu sıra bahçesinde derin bir düşünceye dalmıştır. Empedokles'in konuşması.

Doğa'ya yakarış.

 

 İkinci Sahne

 

Empedokles kadın ve çocuklarla. Küçüklerden biri evden aşağı doğru çığırır: "Baba, baba,

duymuyor musun?" Bunun üzerine anne aşağı iner, onu kahvaltıya çağırır, konuşmasına başlar.

Kadının inceden inceden yakınması, Empedokles üzerinde üzücü etkisi, Empedokles'in

yürekten özür dileyişleri. Büyük bayramda birlikte olmak, birlikte eğlenmek için kadının yakarışı.

 

Üçüncü Sahne

 

Agrigentoluların bayramı. (Bir tüccar, bir doktor, bir rahip, bir komutan, bir genç bey, yaşlı bir

kadın.) Empodeklos'in üzüntüsü.

 Dördüncü Sahne

 

Evcek bozuşma. Empedokles'in düşüncesinin ne olduğunu, nereye gideceğini söylemeden

ayrılışı. O karısını, çocuklarını yanında, gönlünde taşıdığını söylerdi; yalnız onların kendisini

anımsamadıklarını düşünürdü. Artık çevreni (ufku) daralmış; birlikte yaşadıklarını uzaktan

görebilmek, kavramak, onlara gülümsemek için daha yükseğe çıkmak gerektiğini düşünüyordu.

 

 

 İKİNCİ PERDE

 

Öğrencileri Etna'ya Empedokles'i görmeye giderler. İlkin onu gönül yalnızlığından ayıran, onu

gerçekten kımıldatan gözdesi gelir; sonra ötekiler, onu yeniden insan yoksulluğuna karşı

kızgınlıkla dolduranlar; öyle ki o onların hepsini kovar, sonunda kendisini bırakması için

gözdesine öğüt verir.

 

 Birinci Sahne (*)

 

Empedokles Etna'da. Empedokes'in Doğa'ya karşı kesin gönül vermişliği.

 

 İkinci Sahne

 

Empedokles ile gözdesi.

Üçüncü Sahne

 

Empedokles ile öğrencileri.

 

Dördüncü Sahne

 

Empedokles ile gözdesi.

 

 

ÜÇÜNCÜ PERDE

 

Etna'da karısıyla çocukları Empedokles'i görmeye giderler. Onların yürekten yakarışına kadın

bir de o gün Agrigentoluların onun adına bir yontu dikecekleri bildirisini ekler. Ün ve sevgi, bizi

gerçekliğe bağlayan biricik bağlar, onu geri getirirler. Öğrencileri sevinç içinde evine gelirler,

gözdesi boynunu büker karşısında. Empedokles yontusuna bakar, onu bunu yapmaya inandıran

halka açıkça teşekkür eder.

 

 

 DÖRDÜNCÜ PERDE

 

Onu kıskananlar birkaç öğrencisinden Etna'da halka karşı söylediği ağır söylevi öğrenip ondan

yararlanmaya, halkı ona karşı ayaklandırmaya kalkıştılar. Gerçekten de halk onun yontusunu

yıkıp onu ilden sürdü. Artık uzun bir süredir isteyerek ölüp sonsuz Doğa ile birleşme konusunda

gelişen yargısı son biçimini aldı. O bu amaçla karısından, çocuklarından ikinci kez daha derin,

daha acı bir durumda ayrıldı, gene Etna'ya gitti. Genç gönüldeşini savuşturdu. Karısına,

yatıştırdığı avuntular yüzünden kendisini aldatmayacağı konusunda güveni vardı. Bu gönüldeşi

onun gerçek ereğini küçümsemek istiyordu.

 

 

BEŞİNCİ PERDE

 

Empedokles ölümüne hazırlanıyordu. Birtakım gelişigüzel nedenler yargısını engelliyordu, o

bunu kendi iç varlığından gelen bir gereklilik diye gördü. Şimdiye değin çevrenin yerlileriyle

elinde bulundurduğu küçük sahnelerde kendi düşünce türünün, yargısının onayını gördü her

yerde. Gerçeği küçümseyen gözdesi geldi, öğretmeninin anlayışı içinde büyük devinmelerden,

görüşünden dolayı öyle etki altında kaldı ki buyruğa körü körüne boyun eğip gitti. Bunun üzerine

Empedokles kendini yalımlar çıkaran Etna'ya attı. Gözdesi şaşkın, tedirgin bir durumda çevreyi

dolaşıp öğretmenin demir ayakkabılarını buldu. Onları uçurumdan çıkan yalımlar fırlatıp atmıştı.

Tanıdı onları. Empedokles'in ailesine, halk içindeki yakınlarına gösterdi. Yanardağın başında

toplandılar, üzüldüler, büyük insanın ölümünü kutladılar.

 

 

 

 

 

EMPEDOKLES'İN ÖLÜMÜ

 

(Birinci Bölüm)

 

 

 

 

 

 

 

 

BİRİNCİ PERDE

 

Birinci Sahne

 

İki Vesta Rahibesi.

 

PANTHEA. Onun bahçesidir bu. Orada, koyu karanlıkta, pınarın fışkırdığı yerde, duruyordu

dipdiri, ben önünden geçtiğimde. Sen, onu görmedin mi?

RHEA. Görebilir miydim? Dünden beri babamla Sicilya'daydım. daha çocukken görmüştüm

onu, Olympia oyunlarında bir savaş arabasında atları yönetirken, eskiden.

PANTHEA. Şimdi görmelisin onu. Şimdi. Söylendiğine göre ne yana gitse, bitkiler de o yana

döner, nereye değneği dokunsa sular fışkırırmış yerden. Doğru olabilir bütün bunlar. Fırtınalı

havada bir bakmaya görsün göğe, bulutlar dağılır, pırıl pırıl gün ışırmış. Daha neler deniyor

bilsen! Kendin görmelisin onu. Bir an da olsa. Daha bunun gibi pek çokları. Ben sakınıyorum

ondan, ne varsa değiştiren korkunç bir öz var onda.

RHEA. Nasıl yaşıyor başkalarıyla? Ben anlamıyorum bu adamın işini.

Onun da var mı bizim gibi boş günleri.

Şöyle sıkıntılı, saçma sapan işleri?

İnsanca bir acı çeker mi o da?

PANTHEA. Ah! Orda son kez görmüşüm onu

Ağaçlarının gölgesinde,

Bir tanrısal acı çekiyordu derin mi derin...

Olağanüstü bir özlemle bakar yere birden,

Yitirdiğince çoğalan üzgün bir araştırıcılıkla,

Bir yol dalar kızıllığına korunun yukarı,

Uzak maviliğe, silinir gözünde yaşam,

Sarar burkulan yüreğimi

Bir görkemli görünüşün kendinden geçişi -

Sen de batıp gideceksin ey güzel yıldız

Bir nesne kalmayacak artık uzun boylu.

Bunu kurar dururdum...

RHEA. Konuşmuş musun onunla sen,

Panthea, daha önceden?

PANTHEA. Bir şeyler anımsatıyorsun bana bu konuda. Çok olmuyor, ölüm döşeğine düştümdü.

Önce pırıl pırıl gün kızardı önümde, güneş batıyordu, bir cansız gölge gibiydi evren. Eskiden can

sıkıcı bir düşmanı olduğu büyük adamı; doğanın güvenini, yardıma çağırdı babam umutsuz

günde. O zaman bu yüce kişi ulaştırdı bana ilacı, bir büyülü uzlaşma içinde eriyip karıştı didinen

yaşamımla birbirine, tatlı duygulu çocukluk günlerine daldım, gözlerim açık uyudum günlerce,

gereksemedim bir soluğu bile. Yeniden açılıverdi varlığım ışıl ışıl bir beğenç içinde. Çoktandır

yoksun kılındığım evrene, pırıl pırıl bir ilgi duyuşla açıldı gözüm güne karşı, orada duruyordu

Empedokles. Öyle tanrısal, öyle gerçek geldi bana. Gülümseyen gözlerinde çiçek çiçek açıldı

bana yaşam yeniden. Ah, bir sabah bulutçuğu gibi döküldü gönlüm yüksek, tatlı ışığa karşı; ben

ince bir yansımaydım ondan...

RHEA. Ey Panthea...

PANTHEA. Onun göğsünden gelen. Bütün ezgiler çınlıyor her hecede, tini de sözünde. Oturmak

isterim ayaklarının dibinde saatlerce, onun bir öğrencisi, onun çocuğu olarak, onun göklerine

bakmak, onda sevinçten çıldırmak, onun göklerine dalıp kendimden geçinceye değin...

RHEA. Bir bileydi sevgiyi, söylerdi söyleyeceğini.

PANTHEA. Bilmez o. Dolaşır kendi evreninde

Duymadan bir nesneye gerekseme, bir tanrı

Sessizliğince yürür çiçeklerinin arasında,

Sakınır incinmesin diye hava, mutluluk..

Sessizdir onun evreni, coşar gönlünce

Yükselen bir eğlence içinde, fışkırır

Bir kıvılcım bir düşünce gibi gecesinden

Yaratıcı büyünün, sokulur ışıl ışıl,

Gelecek eylemlerin özleri yüreğine,

Oluşan insan yaşamında, sessiz doğada,

Görünür ona evren, duyar kendini bir tanrı gibi

Öğelerinin içinde, bir gökçe türküdür sevinci,

Gün olur gösterir kendini, girer halk içine,

Kalabalığın uğuldadığı, bir güçlünün

Başıboş gürültüler çıkardığı yerde..

Böyle yürütür egemenliği görkemli önder,

Gelir yardıma yeterince görüldüğünde,

Alışmak isterlerse yardımına

Bir yabancının boyuna, sezmeden

Geçip gidişini - çeker götürür onu

Gölgeliklere sessiz bitkiler evreni,

Daha güzel göründüğü yere,

Oradadır; bütün güçlülüğüyle

Karşısındadır gizem dolu yaşamı...

RHEA. Ey konuşan kadın. Nasıl biliyorsun her bir

şeyi?

PANTHEA. Onu düşünürüm ben - ne çok

düşüncelerim

Var onun üstüne! Ah. Anlamış mıyım onu,

Ne olduğunu? Yaşamın kendidir o,

Biz birer düşüz ondan. -

Gönüldeşi Pausanias az çok söz etmiş ondan

Önceden bana, görür onu günden güne o delikanlı,

Jupiter'in kartalı daha övünçlü

Değil Pausanias'tan - öyle sanıyorum.

RHEA. Çıkışamam sana, ey sevgi, ne dersen de

Ne acılar doluyor içime anlatılmaz,

Senin gibi olmak isterim ben de

İstemem onu bir daha. Evet siz

Böyle mi olursunuz bu adada?

Sevinç duyarız büyük adamlardan,

Bunlardan biri güneşidir Atina kadınlarının,

Sophokles'tir. Onda bütün ölümlülerden,

Özellikle kızlardan bir öz görünür görkemli,

Pırıl pırıl bir anı doğar içinde... -

Her biri düşüncesi olmak ister bu görkemlinin,

Boyuna güzel, genç olmak solmadan,

Ozanın özüne girip kurtulmak,

Sorun, düşünün, kentin bu düşük kızlarından

Hangisinin sevgiler dolu bir yiğit olacağını,

Özünde canlanan, Antigone dediği o,

Işıl ışıl olacak alınlarınız girdiğinde

Tanrılar gönüldeşi bayram günü tiyatroya,

Yok artık üzüntünüz

Yitmiyor sevgili gönül

Bir acınmalı yaprak boyun eğişi içinde. -

Adadın kendini - biliyorum iyice,

Öyle büyüktür işte seni sessiz bırakmada,

Sonsuzu seviyorsun sınırsızca.

Nedir yardımcın senin? Evet senden

Onun batışı alıyor öcünü,

Sen iyi çocuk, göçmen gerekir mi onunla?

PANTHEA.Yapma

Gurur verme bana, korkutma beni,

Bana göre değil ona göre olan.

Ben o değilim, o göçse bile

Benim göçüşüm olmaz onun göçüşü,

Ölümü de büyük olur büyüklerin.

Gitmek istiyor bir yiğitle silah taşıyan;

Elinde alın yazısının ışıldağı,

Böyle çağırılması gerekir birinin

Öteki gibi, nedir bu adamın ulaştığı,

İnan bana, yalnız şudur onun kazancı

Suç işlemiş bütün tanrılara karşı,

Çekmiş onların hıncını üzerine,

Onun gibi suç işlemek istedim ben de,

Onun uğradığına uğramak,

Ne olurdu bir yabancıyla sevenler

Bir çekişivereydi, ne olurdu. - Ne istiyorsun?

Yalnız tanrılar konuşsalar, sen budala kadın

Yeremezsin bizi onun gibi...

RHEA. Belki onun gibisin sen de

Yoksa nasıl bulurdun onda mutluluğu?

PANTHEA. Sevgili gönül.

Bilmiyorum, neden bağlıyım ona

- Bir göreydin onu -. Düşündüm bir yol

Çıkar dışarı belki diye (bu saatte

Kırlarda gezer seve seve sonsuz gençlik,

Bir anı benzetiverirse ona yeni gün -),

Görmüşsündür onu giderken -

Bir istek vardı öyle, doğru değil mi dersin?

Vazgeçmeliyim bu dileğimden, görünüyor o,

Artık sevmemiş tanrılar

Bu sabırsız duamızı, hakları var.

İstemem artık istemem - ben sizden

Ummalıyım iyi tanrılar - bilmem ondan başkasını -

İstiyordum seve seve, dileyeydim ötekiler gibi,

Yalnız güneş ışığını, bir de yağmuru sizden,

Bir bunu yapabilirdim.

Ey sonsuz gizem - Biz neyiz,

Ne arıyoruz, bulamayacağız aradığımızı,

Biz, iyi saatte olanlar gibi değil miyiz?

RHEA. Baban geliyor, orada,

Bilmiyorum, kalalım mı gidelim mi?

PANTHEA. Ne diyorsun? Babam mı? Gel sıvışalım.

 

İkinci Sahne

 

Kritias (Archon). Hermokrates (Rahip).

 

HERMOKRATES. Kimdir orada giden?

ARCHON. Kızlarım, sanırım,

Bir de konuğun kızı,

Dün evime gelenin.

HERMOKRATES. Raslantı mı? Yoksa onu mu

arıyorlar,

Halk gibi onlar da yitmiş mi sanıyorlar?

ARCHON. Gelmemiş kızının kulağına şimdiye değin

Bu olağanüstü söylenti, onunla ilgili

Bütün olup bitenler gibi..

Ormanlara, çöllere ya da denizlere gitmiş,

Göğe çıkmış, yere girmiş ola,

Sınırsız anlamın ittiği yere.

HERMOKRATES. Yok olanlarla, onlar da görmeli

onu,

Bununla kovarlar ancak boş sanıyı.

ARCHON. Nerdedir dersin?

HERMOKRATES. Burdan uzakta değil,

Cansız duruyor karanlıkta.

Almış bütün gücünü tanrılar elinden.

O günden bu yana, tanrı deniyor

O içmiş erkişiye halkın dilinde.

ARCHON. Halk da içmiştir onun gibi...

Ne yasa dinlerler artık, ne gerekçe,

Ne de yargıçları, köpürüp taşmış

Bütün gerekseyişler, anlaşılmaz uğultular

Mutlu ırmak kıyısından büsbütün...

Bir yabancı bayram olmuş bütün günler,

Bayramlar bayramı, tanrılar da gitmiş

Bu gerçek bayram günü birlik içinde.

Karartıp bir büyücü dört yanı

Bir de azgın fırtına çıkarmış başımıza

Doldurmuş yeri de, göğü de alt üst etmiş,

Bakıyor, seviniyor özünden,

Bir de sessiz yerinden dolayı...

HERMOKRATES. Ne de güçlüymüş aramızda

Bu erkişinin tini...

ARCHON. Sana diyorum, anlamıyorlar onu

Ne varsa ondan bekliyorlar hani...

O tanrı olmalı, kral olmalı onlara...

Ne derin bir utanç duydum onun önünde,

Ölümden kurtarınca çocuğumu.

Sen ne yolla tanıdın onu Hermokrates?

HERMOKRATES. Çok sevmiş onu tanrılar,

İlk kişi değildir o duygusuz geceye

Mutlu güvenlerinin doruğundan,

Yukardan, attığı tanrıların..

Aşkın bir mutluluk içinde

Pek çok nesneyi unuttuğundandı bu,

Seziyordu sınırsız bir yalnızlıkla ceza giydiğini,

Böyle bir işin başına geldiğini. -

Son saati değil onun bu,

Çekemez, böyle bir alçaklığa dayanamaz özünde,

Tutuşuyor yeni bir öç almak için

Sonsuz uykuya dalan ruhu

Yarı uyanık korkunç biri, düşe dalan,

Konuşuyor eski, pek yiğit kimseler

Bir kamış sapıyla Asya'dan Avrupa'ya geçenler,

Bir sözüyle tanrıları yaratanlar gibi.

Öz malınca duruyor karşısında

Geniş, dipdiri evren,

Kımıldıyor göğsünde bir korkunç istek,

Ne yana yönelse bu istek, bu yalım

Bir açık yol yapıyor...

Ne varsa önünde iyi çağın olgunlaştırdığı

Yasa, sanat, töre, bir de kutlu söylenti

Alt üst ediyor, katlanamıyor bir türlü

Yaşayanlardaki sevince, barışa...

Bir barışçı olmayacak artık o...

Yitişi gibi bütün nesneleri geçirecek

Yeniden ele, yabanlar içinde, bir tek ölümlü

Bile tutunamaz onun kükreyişine karşı.

KRITIAS. Ey koca adam! Görüyorsun bilinmezleri

bile!

Doğrudur sözün, yerine gelirse,

Yazıklar olsun sana Sicilya, ne güzelsin

Kırlarınla, tapınaklarınla bir de...

HERMOKRATES. Ulaşmış ona yargısı tanrıların

başlamadan işine.

Toplansın artık yalnız halk,

Göstereyim onlara erkişinin yüzünü,

Göklere uçmuş, gitmiş dediklerinin.

Tanık olsunlar ona yağdırdığım kargışa,

Onun atıldığı ıssız çöle, orada kötü saatin

Geri dönmeksizin çekecek cezasını,

Nedenli bir tanrı olmuşsa da...

KRITIAS. Çelimsiz halk yüzünden

Geçerse başa gözü pek olan kimse,

Korkmaz mısın benim, senin, bir de tanrıların

uğruna?

HERMOKRATES. Dokunuyor toyunun (*) sözü

soğukkanlı olsa da kişi.

KRITIAS. Yoksa onlar uzunboylu sevileni;

Acı çekiyorsa kargıştan dolayı,

Seve seve yaşadığı bahçelerinden

Yer yurt edindiği ilden sürecekler mi?

HERMOKRATES. Kim katlanabilir yurdunda

bir ölümlüye,

Bir de gereğince kargışlanmışsa üstelik?

KRITIAS. Peki, sen de bir suçlu sayılıyorsan

Ona bir Tanrı diye saygı duyanlar gözünde?

HERMOKRATES. Kalkacak bu yanılma, bir

görsünler gözleriyle,

Tanrılar yüceliğinde yitmiş sananlar onu!

Artık iyiliğe yüztuttular,

Üzülüyor, aldanıyorlardı dün

Dolaşıyor sağda solda boyuna

Pek çok söz ediyorlardı ondan

O yoldan geliyorken ben de..

Onlara, onun yanına ulaştırayım sizi

Dedim bugün, onun evinde her kişi

Sessiz sessiz durabilir bir yerde.

Yakardım sana dışarı gelesin benimle

Görelim uyarlar mı bana diye,

Bulamazsın burda kimseyi, gel artık!

KRITIAS. Hermokrates!

HERMOKRATES. Nedir o?

KRITIAS. Görüyorum onu orda

Dosdoğru.

HERMOKRATES. Bırak gidelim, Kritias!

İlgimizi çekmesin konuşmasıyla.

(İkisi de gider.)

 

Üçüncü Sahne

 

Empedokles.

 

EMPEDOKLES. Yavaş yavaş salınıp sokuldun sessiz

dünyama,

Buldun beni mağarada, karanlıkta,

Sen, ey gönüldeş sen! Ne umutsuzdur gelişin,

Ne uzak, yeryüzünde, yukarda, ey güzel gün

Sezdim yeniden gelişini!

Sizedir güvenim, size yücelerin hızlı

Çalışkan erkleri, yakın olun gene bana,

Her zamanki gibi yakın mutluluğunuz.

Kırlarımın yanılmaz ağaçları sizin!

Gelişirsiniz boyuna, her gün içersiniz

Gökyüzü kaynaklarından ışıkla, siz ayrıcalılar,

Eker yaşam kıvılcımını hava

Dölleyerek çiçek açımlarını. -

Sen ey dipdiri doğa; gözlerimin önündesin,

Tanıyor musun artık gönüldeşini,

Şu yüce sevgiliyi, beni tanıyor musun,

Toyunu, sevinçle dökülmüş adak kanı gibi

Sana sunulan canlı türküyü?

Kutlu ağaçların yanında

Suyun; yerin damarlarından çıkıp

Toplandığı yerde, kızgın günde

Susamışların serinlediği yerde - içinde,

İçimde, siz yaşamın kaynakları

Fışkırın evrenin derinliğinden topluca,

Susamışlar geliyordu - şimdi ne oldu?

Güvenir misiniz? Yalnız mıyım ben?

Gündüz bile gece mi burda, dışarda?

Daha yüksek, ölümlü bir göz gördü,

Görmez kılınan dokunuyor o yana bu yana -

Neredesiniz tanrılarım?

Yazıklar olsun, bıraktınız mı beni

Bir dilenci gibi,

Sizi seven, duyan bu göğsü de,

Nedir alaşağı edişiniz bu gönlü, özgür doğanı,

Sımsıkı bağa vuruşunuz nedir içimde?

Katlanacak mıyım ben bu çıt kırıldım,

Bu güçsüzlere, bu korkunç Tartarus'ta

Bütün gün dövülenlere?

Bilirim kendimi, yapmak isterim onu;

Bir soluk almalıyız haaa! Gün doğuyor! Gidelim.

Övünmem böyle işlerle ben!

Öpmem tozunu, bir daha, daracık bir yolun,

Eskiden düşlere kapılıp gittiğimin - geçmiş o,

Ayrılmalıyız artık.

Sevilmişim, sizce sevilmişim ey tanrılar,

Öyle içtenliyim, çevrenizde yaşarmış gibi,

Öyle bilmişim sizi, bir düş değil

Gönlümde sizi duyuşum,

Bilmişim, anlarmışım sizi,

Sizinle görüyorum işlerimi!

Ne soy kımıldarsa içimde tin

Sen, sessiz hava! Girmişse içime

Ölümlüler yanıltısı, sen kurtarıcı

Sevgiden yaralı gönül, soluk alıyorsun,

Sen uzlaştırıcı! Görmüş bu göz

Tanrılık işlerini, pek yaygın ışık,

Çok dinledim seni taparcasına bir duyguyla!

Sizi de, ey öteki sonsuz güçlüler!

Durmuşsam dağın doruğunda,

Ey gölgeden çizgi ..............

.....................

.................. geçip gitmiş,

Sen, evet sen, onu gizleme kendinden!

Bunda suçlu sensin ey Tantalus!

Yıkım getirdin kutluluğa,

Bozdun atak bencilliğinle güzel anlaşmayı,

Ey zavallı, o zaman evrenin yüceusları

Basmış bağrına seni, sevgiyle dopdolu, düşündün

Kendini, yanıldın eli sıkı budala,

Esirgeyici diye sattın kendini,

Birer güçsüz uşak gibi yardımcın olmuş

Melekler! Aranızda yok mu benden öç alacak,

Gerekli mi benim tek başıma yerginin,

Kargışın acısını içime dökmem!

Dağıttı Delphoi'nin tahtını, yok bence

Daha iyisi, saçımı başımı yoluyorum,

Bir dazlak biliciyim artık - ey tanrılar!

 

Dördüncü Sahne

 

Empedokles. Pausanias.

 

PAUSANIAS. Ey hepiniz

Göksel erkliler, nedir bu?

EMPEDOKLES. Çekil!

Kim gönderdi seni buraya? Bende mi

Bitirmek istiyorsun işini? Söyleyim sana

Ne varsa, bilmiyorsan, sonra yap yapacağını,

E sonra - Pausanias! Artık arama

Gönül verdiğin erkişiyi,

O yok artık, git, güzel delikanlı!

Yüzün yakıyor içimi, yap istediğini,

İster say ister söv, yeter de artar bana

İkisi de senden geldikten sonra!

PAUSANIAS. Ne oldu? Bir muştum var sana

Çoktandır, şükrettim seni uzaktan görünce,

Gün ışığında, baştan ayağa titrer buldum.

Yalnız mıydın? Duymadım bir sözünü bile,

Bir yabancı ölüm sesi çınlıyor kulağımda...

EMPEDOKLES. İnsan sesidir o, çok ün salan

Ölümlü diye,

Pek mutlu kılmış onu güzel doğa...

PAUSANIAS. Öyle değil

Bütün evren tanrılarıyla sıkı fıkı

Olduğun gibi değil bu.

EMPEDOKLES. Öyle dedim ben de,

Sen iyi insan, kutlu büyücü

Çıkıp gitmemişti içimden daha,

Bu yüzden beni, bu gönülden seveni,

Seviyorlar daha, evrenin yüceusları...

Ey göksel ışık! Evet beni

Öğrenmemiş insanlar daha - epeydir,

Özlem duyar yüreğim yüce diriye,

Onu bulamadı daha, bu yüzden döndüm sana,

Bir bitkinin bağlanışı gibi çoktandır

Bir sofuca beğenç içinde bağlanmıştım sana,

Çoktandır körü körüne,

Çok güç anlar ölümlü pırıl pırıl olanları.

Böylece...............

Çiçekleniyor özüm, senin çiçeklenişince,

Bundan tanımışım seni, bağırdım: Yaşıyorsun!

Güler yüzle dolaşır gibisin ölümlüleri,

Senden düşer her kişinin üstüne

Göksel pırıl pırıl sevimli aydınlık

Senin özünün boyasını taşır ne varsa,

Böyleydi benim için de şiirde yaşam.

İçimdedir senin özün, vermiş açıkça

Gönlüm senin gibi, ağır başlı toprağa kendini,

Acı duyana, çokluk kutlu gecede

Övdüm onu, ölüme değin sizi yürekten

Alınyazılarıyla dopdolu korkusuz sevmek için

Küçümsemeden bir tekini bile masallarımızın....

Böyle yapmışım onunla ölüm anlaşmasını.

Başka bir hışırtı vardı önceden kırda,

Nede inceden şırıldardı dağ kaynakları,

Nede yumuşak bir esinti vardı çiçeklerde ılık

Ey toprak! Sessiz yaşamı veren bana.

Bütün gönüldeşlerin senin, ey toprak;

Görkemli de değiller hani pek,

Yorgunluktan, sevgiden ısındılar, büyüdüler,

Bütün bana verdiklerin, sessiz oturmuş

Tepede, şaşıp şaşıp düşünmüşsen yaşamın

Kutlu kutlu yanıltısını, senin dolaşmandan

Derin derin kımıldanıyorum

Sezerek kendi alınyazımı,

Soluk alıyor senin gibi hava,

Sağlık veriyor bana, sevgiyle yaralı gönlüme,

Çözüldü büyülü derinliğinde bilmecelerim...

PAUSANIAS. Sen mutlu kişi.

EMPEDOKLES. Öyleydim! Söyleyebilirdin, ne soy

olduğunu,

Senin meleklerinin dolaşması, etkisi - denir onlara,

Ey yoldaşı olduğum, görkemli doğa!

Bir kez daha bağırabildim ruha,

Benim dilsiz, ölü gibi ıssız gönlüm

Yansıtıverse bütün seslerini senin!

Ben o muyum? Ey yaşam, çınlar mı kulağında

Senin uçan ezgilerin bütün,

Duyar mıyım eski yankını, yüce doğa?

Ah, ben, ne varsa yitiren, yaşamadım mı

Bu kutlu toprakla, bu ışıkla

Ruhun bir kez bile sızlanmadığı seninle,

Ey baba gök! Bütün canlılarla

Sonsuzca var olan olymposta? -

Ağlarım kırbaçlanmış gibi,

Ah, kalmak istemem, seni de benden almasınlar - sus!

Ölüyor sevgi, kaçıyor tanrılar birden,

Biliyorum pek iyi, bırak beni,

Ben, eski ben değilim artık, işim yok seninle...

PAUSANIAS . Sen osun, gerçektir o olduğun.

Söyle bana, bence anlaşılmayanı,

Nasıl yok ediyorsun kendini böyle?...

Ruhum sayıklıyor sanırım

Zaman zaman, yeterince açıldığında

Sevdiğim dünyaya, derin sessizliğe kapanınca.

Ölü mü dersin yoksa sessiz durana?

EMPEDOKLES. Seve seve, yorulup avunduğun

gibi, iyi insan!

PAUSANIAS. Alay ediyorsun bilgisizlikle düpedüz

Düşünür müsün mutluluğunu, sen de, benim gibi?

Pek içten değildi hani, acı çekiyorsun,

Böyle diyorum uygunsuz nesneler yüzünden.

Gördüm seni işinin başında, barbar kent senden biçim,

Anlam kazanmış, onun gücünde öğrendim görüşünü

senin,

Onun evrenini bir de, kutlu anda senin bir sözün

Bu yılların yaşamını benim için yarattığında,

Evet yeni güzel bir zaman

Başladı bu delikanlıdan.

Orman hışırdayınca uzaktan uysal geyikler

Nasıl düşünürse yuvalarını,

Öyle çarpar benim de yüreğim; sen

Eski evren mutluluğundan söz ederken,

Göstermez misin büyük çizgilerini geleceğin bana,

Bir sanatçının keskin bakışı nasıl

Bütün bir tabloda eksikleri ortaya koyarsa?

Apaçık değil mi önünde alınyazısı insanların?

Bilmez misin güçlerini doğanın,

Güvenle nasıl istersen öyle yönetirsin doğayı,

Sessiz egemenliğinde bir ölümlü gibi değil?

EMPEDOKLES. Yeter! Bilmezsin söylediğin her

sözün

Bir diken gibi içime battığını.

PAUSANIAS. Hınç duyman gerek mi her nesneye

güçsüzlükle?

EMPEDOKLES. Sayın bay anlamıyorsun!

PAUSANIAS. Niçin

Onu benden gizliyorsun, üzüntünü bana

Bir bilmece yapıyorsun? İnan ki daha acılı kimse

yok...

EMPEDOKLES. Acı çeken kimse yok, Pausanias,

Acıları bitirmek için. Görmüyor musun?

Ah! Öyle olaydı, benimle acıların üstüne

Bir bildiğin olmayaydı ne olurdu. Yok!

Ben açıklayamam kutlu doğayı,

Kaba duyuştan kaçan o arı duru varlığı!

Yerdim seni, yalnız başıma bey,

Üstün güçte bir barbar olayım diye

Size yalınçlığın içinde bakarım,

Salt, genç kalan güçleriniz içinde!

Onlar barışla yetiştirmiş beni, sevinçle

Beslemiş, biliyorum onu ben de,

Benim için kutlu olan yaşamıdır doğanın

Eskiden olduğu gibi, iyilikseverdi tanrılar,

Bir tanrıydım yalnız başıma ben de,

Korkusuz bir benlik içinde konuşurdum.

İnan bana sevinirdim doğmayaydım.

PAUSANIAS. Ne? Bir söz için mi bu?

Neden yılmış gözünüz, en yiğit erkişi?

EMPEDOKLES. Bir söz için mi bu? Evet, tanrılar

Yok etmek istiyor beni, sevdiğiniz gibi.

PAUSANIAS. Böyle demiyor başkaları, senin gibi.

EMPEDOKLES. Başkaları! ne yapabilirler ki?

PAUSANIAS. Evet doğru,

Sen olağanüstü adam! böyle içten sevmedi,

Görmedi başkaları sonsuz evreni

Onun yüceuslarını, güçlerini,

Senin gibi! Yiğitçe sözü bir sen söyledin

Bu konuda, sen sezinledin öylesine çok,

Nasıl bir büyük sözle bütün

Tanrıların gönlünden sökülüp atıldığını,

Seve seve adadın kendini onlara,

Ey Empedokles! -

EMPEDOKLES. Bak! Nedir bu?

Toyun Hermokrates, onunla

Bir yığın halk, Kritias, Archon!

Ne arıyorlar yanımda?

PAUSAİNAS. Epeydir aramışlar

Nerdesin diye.

 

Beşinci Sahne

 

Empedokles. Pausanias. Hermokrates. Kritias.

Agrigentolular.

 

HERMOKRATES. Burda, sözünü ettiğiniz adam,

Diri diri Olympos'a yükselmiş olan.

KRITIAS. Ölümlüler gibi bakıyor, üzüntülü.

HERMOKRATES. Siz budala alaycılar! Sevindirir

mi sizi,

Size büyük ışık saçan birinin acı çekişi?

Görmediniz mi güçlüden cılızlaşınca

Kolay kazanıldığını ılgarın?

Çekiyor içinizi yere düşen olgun yemiş,

İnanın bana, olgun değil her nesne sizin için.

BİR AGRİGENTOLU. Ne var orda?

EMPEDOKLES. Yalvarırım size gidin

İyi belleyin sizin olanı,

Karıştırmayın benimkine. -

HERMOKRATES. Oysa bir sözü var toyunun

Sana söyleyecek bu konuda.

EMPEDOKLES. Yazık!

Siz, pırıl pırıl tanrılar! Siz dipdiriler!

Gerekir mi bu ikiyüzlülüğün acıma ağu katması?

Git! Ben çok korumuşum seni git.

Böyle kolaydır senin de beni esirgemen.

Bilirsin, açıkladım sana bunu,

Tanırım seni de, kötü derneğini de,

Bir masaldır o benim için oldum olası,

Kendi çevresinde size katlandığı gibi doğanın.

Ah! Ben çocukken sofu gönlümü

Sakındınız ne varsa kırıp dökenden

Çözülmezcene bağlıydı içten bir sevgiyle

Güneşe, havaya, bütün ulaklarına

Bu büyük, uzağı sezişli doğanın...

Korku içinde sezmişim

Özgür gönlünüzdeki tanrı sevgisinin

Genel bir konuda söylemek istediğini,

Sürüklendim ben de neylersin sizin gibi.

Çek git! Adam görmek istemiyorum karşımda,

Kutlu olan bir kazanç işi gibi dürtüyor insanı,

Soğuktur yüzün, sevimsizdir, ölüdür,

Tanrıların gibi senin. Gidin artık!

Ne ilgisi var sizinle bunun?

KRITIAS. Kutlu kargış göstermeden önce yıldızları

sana,

Yoktu bu yüzsüzce alçaklık...

HERMOKRATES . Sus, gönüldeş!

Söyledim sana ben, sımsıkı

Kavramışa benzer onu güçsüzlük. -

Küçümsüyor beni bu adam, dinleyin bunu,

Agrigentolu yurttaşlar böyle katı bir sözle

Kaba bir çekişmeye girişmem onunla.

Yakışmaz böyle bir yaşlıya bu, siz yalnız

Onun kim olduğunu mu sormak istiyorsunuz?

EMPEDOKLES. Bırakın artık!

Bir bakın, yaramaz kimsenin işine,

Kanayan bir yüreği büyülemek, bana bağışlayın,

Dolaştığım yolu, sessizce yürüyeyim,

Kutlu, sessiz ölüm yolcağızımı...

Çözün adak boğayı sapandan,

Bir kez bile nodullanmayanı çivili değnekle,

Yormayın benimkini de, küçümsemeyin

Üzüntümü, kötü söz söylemeyin bana,

Kutludur o, uzak tutun gönlümü

Baskınızdan! Tanrılarındır acınız.

BİRİNCİ AGRIGENTOLU. Ne demek bu,

Hermokrates, neden

Olağanüstü sözler söylüyor bu adam?

İKİNCİ AGRIGENTOLU. Bize karşı söylüyor

onları, sakınıyor bizden.

HERMOKRATES. Ne demek sizce bu? Odur anlamı

karanlıklaştıran,

Bir Tanrı yapmış kendini karşımızda.

İnanmazsınız sözüme benim daha,

O adamı soruyor yalnız. Söylemeli onu...

ÜÇÜNCÜ AGRIGENTOLU. İnanıyoruz sana

yürekten...

PAUSANIAS. Yürekten inanıyor musunuz?

Siz utanmazlar? - Jüpiterinizde bile

Bugün, iş kalmamış artık...

Tedirgin eder olmuş sizi tanrı.

Bunun için mi inanırsınız ona?

Orada duruyor işte, üzülüyor, söyletmiyor tini,

Kahramanlardan yoksun çağda delikanlılar

O yokken de özlem duyacaklar ona...

Siz, evet siz sürünüyor, vızıldıyorsunuz çevresinde,

Bunu yapabilir misiniz? Siz bu adamın gözünden

Kaçınacak kadar kaba duygulu musunuz?

Pırıl pırıl bir kimsedir o, ona bir

Oyun oynamayı göze alabilir misiniz, ey kutlu doğa

Nasıl katlanıyorsun çevrende bu böceklere? -

Bir bakın bana, öğrenmeyin ne olduğunu

Benimle başlamanın, sizin gerekir

Bunu toyuna sormanız, ona, her nesneyi bilene...

HERMOKRATES. Bir dinleyin, bakın bana da, size

de

Ne soy çıkışıyor atak çocuk? Gerekmez mi onca?

Yapabilir o da öğretmeninin yaptığını...

Ne isterse söyler halkın sevdiği kimse,

İyice bildiğim için bunu

Diretemiyorum kendi duyguma karşı,

Ancak tanrılar dayanır ona,

Onlar daha çoklarına katlanır, susarlar

Bir açığa vurmaya görsünler aşırı ataklığı.

Geride, derin karanlıkta kalır kan dökücü...

ÜÇÜNCÜ AGRIGENTOLU. Siz kentliler! Ben

ikisiyle de

İstemem gelecekle ilgili bir iş yapmayı...

Söyleyin nasıl olur da aldatır bizi bu?

İKİNCİ AGRIGENTOLU. İlerlemesi gerekir

yamakla ustanın.

HERMOKRATES. Çağıdır! - Size sığınırım, ey

korkunçlar!

Size öç tanrıları! - Zeus yönetiyor bulutları,

Poseidon egemendir su dalgalarına,

Evet size de, siz yavaş gezenler, size de

Gizlilik verilmiş egemen olmada,

Nerede beşikten yetişme bir zorba varsa

Siz de olabilirsiniz öyle, gidin oradan,

Çok suç işleyen çıkar orda bu sıra,

Sessizce düşünün, boyun eğer gönlüne,

Orada sizi, kaygı verir ele, boşboğazca;

Bir tanrı yavısı diye boyuna.

Evet, siz de tanırsınız onu, o göksel

Baştan çıkarıcıyı, halktan almış anlamı,

Oynamış anayurdun yasasıyla,

Saygı duymamış bir kez Agrigento'nun

Eski tanrılarına da, toyunlarına da...

Saklı değil sizden sustuğu sürece

O olağanüstü korkunç anlam.

Odur onu bütünleyen! O alçak!

Sezmiyor musun, sevinmeliymişler karşısında

Bir tanrı adını aldığından dolayı?

Egemenlik sürecektin Agrigento'da,

Biricik güçlü tiran olarak,

Senin olacaktı, yalnız senin,

Bu iyi ulus, bu güzel ülke...

Susacaklar, korkup donakalacaklardı bir de,

Sararıp soluyorsun, elden ayaktan etti seni

Karanlık odanda bir derin acı,

Gün ışığında aktığın yerde.

Gelir misin imdi, döker misin üstüme

Mutsuzluğu, yerer misin tanrılarımızı?

BİRİNCİ AGRIGENTOLU. Şimdi anlaşıldı!

Düzeltilmesi gerek onun.

KRITIAS. Söyledim size, güvenemem düş kurana.

EMPEDOKLES. Siz ey kudurganlar!

HERMOKRATES. Konuşuyor musun daha,

Almıyor musun öcünü? Yok artık

Bizimle ortak bir işin, yalancı oldun çıktın,

Bilinmezsin bütün canlılarca.

Borcu kalmamış sana bize su veren kaynağın,

İşimize yarayan ateş yalımının,

Ölümlülere gönül sevinci verenin,

Almış onu senden öç tanrıları,

Güleç yüzlü ışık yok senin için yukarda,

Bu toprağın yeşil yemişleri yok artık,

Havadan bir iyilik görmeyeceksin

Serinlemek için yüreğin yansa bile.

Boşunadır, dönme bizim olana geri, senin

Öç alıcılarla, kutlu ölüm tanrılarıyladır işin.

Yazıklar olsun bundan sonra senden

Bir tek söz olsun severek benimseyene,

Sana selam verip el uzatana,

Öğlede içki verecek olana,

Sofrasında sana katlanana,

Geceleyin kapısına gelirsen

Damının altında seni uyutana,

Öldüğünde sana mezar ateşi yapana,

Yazıklar olsun ona, sana olduğu gibi - haydi!

Daha uzunboylu çekemez anayurdun tanrıları,

Sunaklarının olduğu yerde seni, her nesneyi

Yereni...

İKİNCİ AGRIGENTOLU. Dışarı! Böylece

dokunmaz bize kargışın!

PAUSANIAS. O, gel! Yalnız gitme, biri var şimdi

Seni ululayan, eskiden yasaklanmışsa da,

Sen sevgili kişi! Bilirsin daha güçlüdür

Gönüldeşin iyi dileği bir toyunun kargışından...

Gel engin yurda! Orada da buluruz

Gök ışığını, yakarırım

Gönüldeşçe ışık saçsın sana ruhumda...

İtalya kıyılarında,

Öğünçlü Grek ülkesinde ötede,

Yeşil tepeyi, gölgelikleri

Verir sana akça ağaç, tatlı yeller

Serinletir gönlünü gezginlerin, yorulursan

Sıcak günde oturursun geniş yolda,

Bu ellerle içecek bulurum sana

Serin pınardan, yiyecek toplarım,

Eğerim dalları başının üstüne,

Yosundan, yapraklardan yer yaparım,

Sana yatman için, kollarım seni uyurken,

Boynumuzun borcudur mezar ateşini,

Seni alçaklardan koruyanı yakmak!

EMPEDOKLES. Oh! sen candaş gönül! - Benim için,

Siz kentliler! Bir dileğim yok, olsun ne olacaksa!

Bu delikanlı için yalvarırım size.

Yüz çevirmeyin benden! Ben değil miyim

Çevresinde seve seve toplandığınız, yoksa?

Uzatmayın ellerinizi bana, gelmez işinize,

Bir gönüldeşe böyle ite kaka sokulmak,

Çocukları gönderin, bu sevimlileri,

Omuzlarda taşıyın o küçükleri

Yukarı kaldırın kollarınızda -

Tanımadığınız bir kimse değilim ben,

Siz söylediniz ona istediğini yapabileceğinizi,

Ülkeden ülkeye dilenci olarak onunla gitmeyi,

Gider miydiniz elinizden gelse,

Onun arkasından siz de Tartarus'a?

Siz çocukları! Ne varsa sunmak istediniz bana,

Çok zorladınız beni verdiğinizi almaya, delice,

Neyse sizin için yaşamı koruyan, parıldatan

Geri veriyorum şimdi size, benim olandan,

Sizinkinden daha çok saygı gösterin buna.

Ayrılıyorum sizden, yadsımayın yakarışımı:

Koruyun bu delikanlıyı:

Üzmez sizi, beni seviyor yalnız,

Sizin sevdiğiniz gibi, söyleyin onun

Soylu ya da güzel olup olmadığını!

Yarar işinize gelecekte, inanın bana!

Çok kez söyledim size yeryüzünde soğuğun,

Gecenin olacağını, tükeneceğini sıkıntı içinde

Canınızın, çağlar boyunca göndermez bir daha

İyi tanrılar böyle bir delikanlı,

Serinlik verecek insanlara solarak yaşam.

Kutlu saymanız gerek dedim ışıyan yüceusları -

Böyle korunmalı, vahlanmamalı!

Söz verin bana bu konuda!

ÜÇÜNCÜ AGRIGENTOLU. Git be: Dinlemiyoruz

her nesneyi.

HERMOKRATES. Çekecek cezasını bu atakça

yaramazlığın.

Seninle gidiyor, senin kargışın onadır...

EMPEDOKLES. Susuyorsun, Kritias: Saklama

boşuna,

Seni de ilgilendirir, bilirsin, doğru değil mi?

Gidermez günahları hayvan kanından ırmaklar...

Yakarırım, söyle onlara ey sevgili:

Ne soy istediğinizi söyle yavaştan,

Yeniden ulusa dönme eğilimi doğar böylece!

İKİNCİ AGRIGENTOLU. Bize mi çıkışıyor daha?

Bir düşün

Ettiğin kargışı da ağzını açma, git!

Yoksa bitirmek isterdik senin işini...

KRITIAS. İyi söylemiş,

Siz kentliler!

EMPEDOKLES. Öyle! İşimi bitirmek mi istediniz?

Ben yaşarken de

Ölüme yıkım getirmek mi istediniz?

Buraya gelin! Dağıtın, bölün bu ganimeti,

Kutlasın sevincinizi toyun, kendi güvencini,

Öç tanrılarını çağırsın şölene! -

Korku içindesin, uğursuz! Neye? Açıkgöz avcı

Bulmuş avını, neden basmıyor sevinç çığlığını?

Aaaa bak! Ne de alçakça bir duruşun var,

Arıyorsun nerede ölüm okları diye!

Sen çılgın! Tanıyor musun beni daha?

Gerekir mi yaptığın kötü şakayı bırakmam?

Ağarmış şaçınla ey adam! Yıkılacaksın

Yere, bir kötü uşağısın öç tanrıçasının,

Ustam mı olacaksın benim?

Acınmalık bir iştir yaralı bir yabanı avlamak!

Üzüldüm, biliyordu bunu, büyüyen inciri

Yesinler diye yüreklendiriyor onları,

Beni tutup yüreğimi yemek için

Diş biletti ulusa, o yıkım görenlere

Yardım eden, düşeni kaldıran,

Yersiz yurtsuz, içinde alçaklığın yaraları,

El evlerinde dolaşıp duranı, kır tanrılarını

Kovanı kurtarmaya kalkan, - Gel ey oğul!

Ne acılar çektirmiş onlar bana,

Unutmuşum büsbütün, seni de mi?

- Haa, gidin yıkılın, yere geçin, adsızlar!

Geberin yavaş yavaş gelen bir ölümle,

Toyun bir karga türküsü çığırsın yanınız sıra!

Kurtlar toplanacak ölülerinizin başına,

Bulunacak kanımızdan tıka basa doymuş

Biri ey pırıl pırıl Sicilya, çorak ülke,

İyi halkın seve seve

Erguvan gibi üzümler yetiştirdiği yer,

Koyu kırlarında altın yemişler, soylu ekinler

Yetişen yer, bir gün soracak bir yabancı

Gezerken yıkıntıları arasında tapınağının

Var mıydı böyle bir kent? Gidin artık!

Bulamazsınız beni çevrenizde. (Giderler.) Kritias!

Bir sözüm daha var sana...

PAUSANIAS. (Kritias'ın arkasından.) Bırak

Beni yaşlı babama gideyim

Kal sağlıcakla diyeyim.

EMPEDOKLES. Niçin? ne yaptı

Size bu delikanlı, ey tanrılar? Git artık,

Sen zavallı! Dışarda beklerim

Syrakusa yolunda, birlikte gezeriz sonra...

(Pausanias öte yana geçer.)

 

Altıncı Sahne

 

Empedokles. Kritias.

 

KRITIAS. Nedir o?

EMPEDOKLES. Aa, sen de ardımdan mı geliyorsun?

KRITIAS. Bana ne yapmak düşer?

EMPEDOKLES. İyi biliyorum: Seve seve hınç

duymak

İstersin bana, gene de duymazsın oysa.

Korkuyorsun, korkacak bir işin yok...

KRITIAS. O geçti. Ne istiyorsun?

EMPEDOKLES. Evet kendin

Düşünmemişsin onu, toyun avucunun içine

Almış seni, yakınma, boşuna, onun için

İyi bir söz söylemişsin, ürkütüyorsun halkı...

KRITIAS. Bana söyleyecek sözün yok mu?

Can sıkıcı gevezeliği seversin oldun olası...

EMPEDOKLES. Açık konuş,

Benim kızını senden kurtaran.

KRITIAS. Bu dediğin doğru.

EMPEDOKLES. Ürperiyorsun, utanıyorsun

Anayurdundan kaçanla konuşmaya,

Öyle sanmalıyım gene. Düşün,

O, yalnız gölgemden söz ediyor,

Pek sayın, pırıl pırıl barış yurdundan dönenden.

KRITIAS. Gelmezdim sen çağırdın,

Halk öğrenmek istemeseydi

Ne söylediğini senin...

EMPEDOKLES. Benim sana söylediğim

İlgilendirmez halkı.

KRITIAS. Bu ne demektir?

EMPEDOKLES. Git