VARLIĞIN YAPISI

(De Rerum Natura)

Bu kitap Sayın İsmet Zeki Eyüboğlu'nun izniyle basılmıştır.

 Yayına hazırlayan : Egemen Berköz

Dizgi : Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.

Baskı : Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti.

Mart 2001

 

LUCRETIUS CARUS

VARLIĞIN YAPISI

(De Rerum Natura)

Latinceden çeviren:

İsmet Zeki Eyüboğlu

 

ÖNSÖZ

 

Batı kültürünün gelişmesinde büyük yararlılıkları, emekleri bulunan, günümüzün düşünce ölçüleri içinde ele aldığı konulara derin bir görüş, keskin bir anlayış gücüyle iki bin yıl önce ışık tutan "De Rerum Natura" yazarının yaşama süreci üstüne bildiklerimiz pek azdır. Elde bulunan eksik bilgilere bakılırsa Titus Lucretius Carus İ.Ö. 98-55 yılları arasında yaşamış, yazılarını bitiremeden çıldırmış, kendi eliyle canına kıymıştır. Eksik kalan yazılarını ölümünden bir süre sonra Cicero sona erdirmiş, derleyip düzenlemiştir. Bunların doğruluğunu kestirecek durumda değiliz, elimizde bunların dışında ölçülü bilgiler verecek belge de yoktur.

Onu anlamak, getirdiği görüşün, davranışın derinliğine inip özünü kavramak, yaşadığı yıllar içinde geçen sayılı günlerinin anılarını bir bir göz önünde bulundurmaya değil; ancak çağının düşüncelerini, felsefe-kültür düzenlerini tanımaya, yetiştiği ortamın değer örgülerini bilmeye bağlıdır.

Lucretius ortaya yeni bir görüş, yeni bir düşünce düzeni koyduğu sanısında değildir. De Rerum Natura'nın birçok yerinde, öğretmeni olan Epikuros'un  (341-270) ardından gittiğini, onun görüşlerini, düşüncelerini Latin diline aktarmaya çalıştığını söyler.

 

Te sequor, o Graiae gentis decus, inque tuis nunc

Ficta pedum pono pressis vestigia signis,

Non ita certandi cupidus quam propter amorem

Quod te imitari aveo... (III, dize 3-6)

 

Bunun arkasından böyle bir aktarma işini yapmanın bile ne denli güç olduğunu belirtmek için:

 

...Quid enim contendat hirundo

Cycnis? Aut quidnam tremulis facere artubus haedi

Consimile in cursu possint ac fortis equi vis?

 

demekten kendini alamaz.

Lucretius'un bu filozofça alçakgönüllülüğüne karşın, kuru, duruluktan, dirilikten uzak bir aktarıcı olarak anlaşılması çok yanlış. Nitekim Platon da bize kalan o pek ölçülü, derin çığırlar açan olgun yazılarında, Plotinos'tan Max Scheler'e değin bütün Batı düşüncesine kaynak olan yapıtlarında, kendini gizler, yalnızca Sokrates'i konuşturur, düşündürür. Gerçek düşünürün Sokrates olduğunu, kendisinin bu söylenenleri yazmakla yetindiğini açıklar. Bunlar bizim için, büyük düşünürlerin, bağlı bulundukları öğretmenlerine duydukları derin saygıyı, sevgiyi gösteren, filozofun olgunluğuna en çok yakışan özdeyişleridir.

İşte Lucretius için de durum böyledir; Sokrates'in karşısında Platon neyse, Epikuros'un yanında da Lucretius odur. Sokrates ile Platon çağdaştı, söyleşmiş gülüşmüşlerdi, De Rerum Natura yazarı için böyle bir şey söylemeye, aradaki yüzyıllar engeldir; Lucretius'u Epikuros'a, yalnızca temelini bilgide bulan, evren anlayışının derinliğinde duyan sevgi bağlamıştır.

De Rerum Natura'nın içerdiği konular, sorunlar olduğu gibi, el sürülmeden alınmış, aktarılmış değildir. Ozan düşüncelerini düzenler, sorularının karşılıklarını araştırırken ilkin kendinden öncekilerin üzerinde durmuş, onların varlık anlayışlarını, görüşlerini belli ölçüler içinde, belirli bir açıdan eleştirmiştir.

Yeni bir görüşün, varlık anlayışının ortaya konmasında öncelikle savaşa girişmek, onların tutumlarını, düşünüş yollarını elekten geçirmek, düşünce örgülerini sökmek felsefenin "titanlar savaşı" adını almasını sağlayan geleneğidir.

Evet, felsefe yapmak biraz da titanca bir savaşa girişmektir. Yalnız, böyle yiğitliği göze alanların kılıçlarını iyi kullanması, savaş öğrenimlerinde başarılı sınavlar vermesi de gene bu düşünce çığırının sarsılmayan bir töresidir. Yoksa "titanlar savaşı" öyle oldum olası pala sallamak değildir. Burada, çevirisinde birçok eksikliğin bulunacağını söylemekten kaçınamayacağımız De Rerum Natura'nın düşünür-yazarı Lucretius da bu mutlu, bu çetin savaşa katılırken kılıcını Epikuros'un bileği taşına vurmuş yiğit bir baştır.

Lucretius'un böyle bir işe girişmesi gelişigüzel bir davranışın sonucu değildir; yaşadığı çağın değerler örgüsünün, evren anlayışının, Roma'nın içinde bulunduğu tarih-kültür tutumunun ürünüdür; yıkımların, sıkıntıların kurtuluş yolları aratan iç-baskılarıdır.

Nam neque nos agere hoc, patriai tempore iniquo,

Possumus aequo animo; neque Memmi clara propago

Talibus in rebus communi desse saluti. (I, 42-43)

 

derken yurdunun içinde çalkalandığı kargaşalıkların, gürültülerin sessizliğe kavuşmasını, dinmesini beklemenin kıvrantıları içindedir..

İ.Ö. I. yüzyılda Roma kendi tarihinin en çatışık, en çekişmeli çağlarından birini yaşıyordu. Bir yandan içeride düzene, yaşama sevincine kavuşmak, parti patırtılarından sıyrılmak; bir yandan da yayılmak, Anadolu'da bulunan ulusları boyunduruk altına alarak dıştan gelecek korkuları ortadan kaldırmak çırpınmaları vardı. Bunların ardısıra Greklerin baskın gelen kültürü karşısında ortaya çıkan birtakım yeniliklerin doğurduğu bilimci gerekçeler, düşüncede kimliğe ulaşma didinmeleri.

Çağların süzgecinden geçerek Roma toplumunda yeniden ele alınan yeni ölçülerle değerlendirilen varlık sorunları, İskender'in Asya savaşlarından sonra Doğudan gelen Çin, Hint, İran, Mısır, Mezopotamya, Anadolu dinlerinin, uygarlıklarının verilerinden etkilenmiş; Grek felsefesinin, Trakya kaynaklı inançların karışımıyla, bir düşünce "chaos"u biçimine girmişti. Eskiden kalan yerli gelenekler, görenekler de bunlara katılınca Roma'da gerçekdışı konulara eğilmeler, kurtuluşu gerçeküstü varlıklara sığınmakta arayanlar artmış; sarsıntılar, yıkıntılar hızlanmıştı. Artık Roma kendini bulma, gerçeğine erme çabasıyla çırpınıyordu. İster düşünce, ister yönetim işlerinde olsun Roma'nın bir açıklığa, bir duruluğa kavuşması, özünü yaşaması gerekiyordu. Bu gerekliliği çağın aydınları, yöneticileri kendi anlayış ölçülerine göre değerlendiriyor, kesinliğe o yollarla varmak istiyorlardı.

Bir aydın, bir yönetici, bir eğitimci ne gibi koşullar, kurallar altında bulunursa bulunsun, çağının, ulusunun, içinde yaşadığı toplumun boyasını almaktan, değerlerini yaşamaktan kendini alamaz; bu onun tarihçe çizilmiş, belirtilmiş alınyazısıdır. Büyük başlar çağlarının değer örgülerinde ancak "oya" değiştirebilirler; düzen, yapı değiştirmek yalnızca zamanın işidir. Büyük yaratıcıların bu konudaki başarıları; gelecek için yeni değer örgülerinin çatılmasını sağlayan görüşleri, anlayışları ortaya koymak, gününün üstünden aşarak yarına uzanmaktır. Onların çağlarında anlaşılamayışları, zamanlarının değerlerini aşmaları yüzündendir.

Lucretius'un yaşadığı çağda; bir yana atmak, yerlerine yenilerini getirmek istediği değerler Roma'ya dışardan geldiğini bildiğimiz, gerçekdışı inançlara, yolsuz kazançlara dayanan düzensiz değerlerdi.

İ.Ö. I. yüzyılın Roma'sında toplumsal durum yürekler acısıdır, yığın yığın kötülükler yapılır, kanlar akıtılır, canlar gider, tutsaklar şunun bunun gönül eğlendirmesi için diri diri aslanlara yedirilir, parçalatılırdı.

Atina-Troya savaşlarında savaşı kazansın diye kızını tanrılara adayan, yüreği sızlamadan kesen bir komutanın inançları Romanın da benimsediği saçmalıklardı. Sözün kısası, Roma, komşusuyla, geçmişi, geleceğiyle korkunç inançların, gerçekdışı din geleneklerinin içinde yuvarlanıyordu. Bütün bu saçmalıkları, yolsuzlukları yapanlar en sağlam sığınaklarını gene tanrıların kapısında buluyordu. Tarihin akışı içinde durum böyle gelmiş, böyle gidiyordu. Bütün sorunlar, konular, kuruntulara bağlanan inançlarla açıklanırdı. Gerek düşünce, gerek din alanında Roma bir dağınıklık, bir yıkım içinde çalkalanıyordu. Bunların Lucretius'un gözünden kaçmadığını, onların gerçek nedenlerini arayıp bulmak, Romayı bir içdüzene, içgüvene kavuşturmak için ne denli derin derin düşündüğünü De Rerum Natura'dan öğreniyoruz:

 

Anımsa Aulis'te Diana Tapınağı'nda kanının

Döküldüğünü o suçsuz kızcağızın, savaşçıların,

Soylu Yunan komutanlarının çiçekleriyle süslenmiş,

İphianassa'nın; ölüm kaplamış gençliğini kızın,

Görmesin diye toyunlar gizlemiş geceden bıçağı,

Görünce boşalmış gözyaşları, tutulmuş dili

Kızcağızın korkudan, bükülmüş dizleri,

Kapanmış yere. Ne işine yaramış bu yoksulun

"Kızını tanrılara adayan ilk kral"

Denmişse babasına. Yakalamış onu kimileri

Götürmüşler sunağa, kutlu törenler bitsin

Diye değil, mutlu bir üstünlük sağlasın

Diye tanrılar Yunan donanmasına, görklü

Hymene birlikleri bir adak için

Böyle iğrenç işler öğretmiş insanlara

Bu saçmalıklar, bu boşinançlar,

Böylesini yapar ancak din kötülüğün.

(I/86-102).

 

Bu geleneklerin, bu çılgınlıkların; varlığın yapısını, gizemlerini, evrenin özünü, oluşu, kuruluşu, nesnelerin gerçek düzenini derinden kavramak, araştırmak isteyen filozof bir baş için; kişinin de, içinde yaşadığı toplumun da anlaşılıp açıklanması yolunda pek büyük anlamlar taşıyacağı bir gerçektir.

Evet, Lucretius'un, yaşadığı çağın böyle karmakarışık bir ortamda sallanan düşünce düzenleri, felsefe anlayışları içinde kendi görüşüne en uygun geleni seçmesi, günün çözülmeye yüz tutmuş kültür davranışlarının dışında daha sağlam bir dayanak araması bir gereklilikti. Bu yüzden o da incelediği felsefe çığırları arasında en işe yarar olanını, Leukippos ile Demokritos'un kurup Epikuros'un kendi anlayış ölçülerine göre geliştirdiği öğeler öğretisinde bulmuştur. Bundan başka bir çıkar yol da yoktu onun için...

Protagorasçı görüş, bilgide gerçekliği, tek tek kişilerin durumuna, varlık yapısına, nesneler karşısındaki yeralış biçimine bağlamış; kesinlikten, ilkeden, sağlam-sarsılmaz düzenden, genel bilgi geçerliliğinden söz etmeyi bir gülünçlük saymıştı. Bilmeyi durmadan, kişiden kişiye değişen bir akış olarak görmüştü. Bu durumda, kişi kendi dışında bir ölçü, bir gerçek tanımayacak; toplumun kuruluşu bir "yan yana gelme", bilginin özü de yalnızca "bir arada bulunma" olmaktan öteye geçmeyecekti.

Kuşkuyu, kesinlikten kaçmayı, gerçeğin olamazlığını ortaya atarak savunmayı amaç edinen öteki düşünürlerin tutumu da bundan başka değildi. Platoncu anlayış, gerçeği yaşananda değil, düşüncede varolanda, duyuların dışında bir ülkede arıyor; ilkelerin, değişmez ölçülerin bizim evrende yalnızca görüntülerinin bulunduğunu ileri sürüyordu. Oysa biz "idea"ları değil, duyularımızla tanıdığımız bir varlık düzenini, bir dirim gerçeğini yaşıyoruz.

Homeros, Hesiodos, Ksenophanes gibi eski ozanların yazılarında işlenen konular da filozofların görüşlerinden apayrı, kurtarıcı bir görüşün değil, daha çok kuru öğütlerin, dinci duyguların gerekliliği üzerinde duruyor; felsefe ölçüsünde derin, geniş olmadığı gibi, gerçeğe de pek yanaşmıyordu. Bütün bir ilkçağın yaratıcıları, ozanları, filozofları, düşünürleri arasında; yaşanan çıplak gerçeği işleyen, toplumun sorunlarını belli ölçüler içinde çözümlemek için duyularla verilen, bilinen varlık tümüne, evren düzenine eğilen, onu araştıran, yapısının gizliliklerini bilginin ışığı altında didikleyen, açıklayan, kişinin içvarlığını, dışdüzenini tanımaya yönelen, onun iç-dış bağlantılarını, doğa olayları alanında etkilenmelerini, bunların kişinin düşünce gücünde doğurduğu görüşleri kavrayan, anlatan, düğümlerini çözen bir keskin görüşlü, gerçekçi baş pek çıkmamıştı, Lucretius'a göre. Gerek felsefe düzenleri, gerek ulus yönetimciliği bakımından, Lucretius'un yaşadığı çağ böyle yığın yığın çatışmaların alıp yürüdüğü, ölçüden yoksun bir çağdı. De Rerum Natura'nın incelemesinden de anlaşılacağı üzere, Lucretius kendisine gelinceye değin bütün gelmiş geçmiş düşünürlerin öğretilerini, düşüncelerini, toplulukların tarihlerini iyi biliyordu. Düşüncelerinin çatısını kurmadan, örgüsüne başlamadan önce onları tanımış, anlamıştı. Bu durum karşısında Lucretius için incelenmesi, araştırılması gereken tek varlık düzeni doğaydı. Doğayı bir bütünlük içinde tanıyıp kavradıktan sonra gerçek bilginin kazanılacağına inanıyordu. Bunu yazılarının içerdiği konuların türünden, ortaya koyup çözmeye çalıştığı sorunların bolluğundan, kuruluş biçimlerinden anlıyoruz. Bu yazılarında ozanımız, düşüncede varolandan değil önümüzde durandan, bizimle birlikte yaşayandan kalkıyor; önce sorunu koyuyor, sonra çözme yollarını araştırıyor.

Bu davranış; eski düşünürlerin yaptığı gibi, evrenin karşısında anlatımcı, görünen olaylardan kalkan, sözle açıklayıcı bir tutumu değil; nesnelerin özünü, yapısını, onları kuran, varlık örgülerini ören nedenlerin aranmasını, onlar bilindikten, bulunduktan sonra doğanın konularını kavrama yoluna gidilmesini gerekli kılıyordu. Doğa bir bütün, değişik özlerden kurulmuş sürekli bir birleşimdir. Bu birleşimin sağlam düzenini yöneten koşullar, kurallar bulunmuş, yapılmış değildir, onlar bir gereklilik tümü içinde kendiliğinden vardır. Bizim gerçek dediklerimiz, düşündüklerimizden çok yaşadıklarımız, duyularımızla dokunup tattıklarımızdır. Duyularımızın dışında bilebileceğimiz bir gerçek, bizi etkileyen bir varlık yoktur, olamaz da.

Lucretius'un sorunları, ele aldığı konular, sorduğu sorular bir bütün olarak bizim çağımızın da ilgilendiği, birçok bakımdan üzerine eğildiği, çözmeye çalıştığı nesnelerdir. Eski dinlerin doğuşundan günümüze değin gelişen; çalışan kişi düşüncesinin geçmiş yılların uğraştığı varlık alanlarını yeni görüşlerin ışığı altında, yeni ölçülerle yeniden ele alması; bilginin kesinlik isteyen, yöneldiğini en ince öğesine değin "bilinemez" olmaktan kurtarmaya, aydınlatmaya çalışan tükenmez çabasıdır. Bilgide, bilimde kesin sonuca vardırmadan "bir kıyıya atma" yoktur. Bunun en açık örneği 2500 yıllık öğeler öğretisidir. Gelecek çağ düşünürlerinin öğeler öğretisini yeniden, bir başka açıdan ele almayacağını şimdiden kestiremeyiz. Bugün bile öğenin yapısını ilgilendiren birçok soru var. Öğelerle bağlaşımlı yığın yığın konu bulunuyor.

 

Lucretius'un Sorunları

 

1. Doğa: İçinde bulunduğumuz, duyularımızla varlığını, niceliklerini, niteliklerini belli sınırlar arasında da olsa tanıdığımız doğa, sayısız türde nesneden, değişik oluşumlardan kurulmuş bir Bütün'dür. Bu Bütün tek bir yığın, tek bir yumak değildir. Onu kuran, yapısını sağlayan varlıklar da böyle tek tek "bütüncükler", kendi başlarına buyruk özler değil, ayrı ayrı birer birleşim, birer örgüdür.

Türlü türlü doğaların belli düzenler içinde biraraya gelmesinden doğan evren de bir bütündür, bir gerçektir. Evrenin yapısı içerdiği doğaların özdeşidir, yalnızca büyüklük bakımından bütün doğaları kucakladığı için çok geniş, engin bir uzayı kaplamıştır. Doğa, dolayısıyla evren kendi başına, kendiliğinden vardır, yaratılmamış, kendi ilkeleri dışında bir elle düzene konmamıştır. Sonsuz bir süre içinde kendini yapar, yeniler, onun için yoktan varolmuş diye düşünülemez. O, ancak kendi içerdiği yasalarına uygun olarak yaşar, önü sonu yoktur. Evreni yöneten kurallar, koşullar, ilkeler vardır, bunlar onun kendi yapısı gereğincedir.

Bu alabildiğince uzayan, dört yanımızı kaplayan, bütün varlıkları taşıyan doğa pek küçük, türlü türlü nesnelerden kurulmuştur. Bu nesneler biçim bakımından da, tür bakımından da, yapı, örgü, katılık, yumuşaklık bakımından da birbirlerinden ayrıdır. Bunlar belli devinmelerle, özlerinden gelen dirençler, kaynaşmalarla birleşerek nesneleri yapan, ortaya çıkaran öğelerdir.

2. Öğeler Öğretisi: Leukippos-Demokritos'tan başlayan, Epikuros'ta az da olsa, değişen öğeler öğretisi, bir bütünlük içinde derli toplu olarak De Rerum Natura'da, özellikle dördüncü kitapta enine boyuna ele alınıp incelenir. Öteki beş kitapta dolayısıyla dokunulan öğeler yazının ana konusudur; en çok üzerinde durulan, bütün özellikleriyle anlatılan bir sorun düzeni ölçüsünde işlenen öğeler Lucretius'a göre varlığın temel ilkeleridir. Öğeler varlık kavramı içine giren bütün nesnelerin ilk kurucularıdır. Yapıları gereğince yer kaplayan, özdek soyundan, başlangıçtan beri bitmeyen bir devinme süreci içinde bulunan öğeler ne yaratılmıştır, ne de yokolurlar. Aristoteles'in anladığı anlamda öğelerin devinmesi için bir ilk kımıldatıcı, bir ilk yerinden oynatıp depretici, devindirici öz yoktur. Öğelerin devinmesinde bir erek, bir amaç da yoktur. Onlar yalnızca kendiliğinden (sponte sua) kımıldarlar. Onları yöneten bir alınyazısı söz konusu olmamalıdır.

Varlığı kuran ilkenin (arche); Thales su, Anaximandros töz (apeiron), Anaximenes yel, Herakleitos od (ateş), Anaxagoras "nus", Empedokles toprakla birlikte yel, su, ateş olduğunu söylemiş, sayılarını dörde çıkarmıştı. Onların anlayışına göre varlık'ın türlülüğü bu ilkelerin değişmesinden, birleşip dönüşmesinden doğuyordu. Empedokles birleştirici güç olarak sevgiyi (filia, storge), ayırıcı olarak da anlaşmazlığı (neikos) ileri sürüyor. Sevgi çekmenin, anlaşmazlık ise itmenin karşılığıdır. "Nus"a gelince o yaratıcı bir güçtür, kaynaşmıştır, ilkeldir, kendiliğinden kımıldayıcı, devinicidir, başka bir nesnenin işe karışmasını gerektirmez. Yaptığını bilen, özünün bilincine varmış bir varlıktır.

Gerek Herakleitos'un, gerek Empedokles'in görüşüne göre; bunlar yiter, yeniden ortaya çıkar, onları birleştiren, evrim yoluyla gelişmelerini sağlayan gelişigüzelliktir (casus). Bu dört ilke bir yandan da diridir. Bütün ilkeler (arche) önsüz-sonsuzdur, ne yoktan varolmuştur, ne de yokolurlar.

De Rerum Natura'da böyle bir öğe anlayışını bulamayız. Öğelerin ne sayısı sınırlıdır, ne de varlık tek ilkeden kurulmuştur. Varlık'ın tek ilkeden kurulmadığının en açık, en seçik kanıtı bir çoktürlülüğünü bulunması, tek özden geliştiği sanılan bir nesnenin bile kendi ölçüleri içinde çok değişik durumlar göstermesidir.

 

Nam cur tam variae res possent esse requiro,

Ex uno si sunt igni puroque creatae. (I, 645-646)

 

Bir nesnenin türel yapısında ne bulunursa tümünde de (summa) ancak o bulunur. Öyleyse yalnızca sudan, topraktan, yelden.. kurulan bir varlık'ın tümünde onu yapan, yapısını doğuran öğelerden başkası yer alamaz. Bu duruma göre:

 

Amplius hoc fieri nil est quod posse rearis

Talibus in causis, nedum variantia rerum

Tanta queat densis rarisque ex ignibus esse. (I, 653-655)

 

Öğeler ancak biçimleri, yapı düzenleri, kuruluşları bakımından türlü türlü olabilir, kılık değiştirerek değil.

Nesneleri kuran öğeler sayı bakımından sonsuz, yapı-biçimi yönündense belli belirlidir. Onlar ya tırtıklı, kancalı, sivri, çokgen, ya da yuvarlak, düzdür. Duyularımız üzerinde yaptıkları değişik uyarımlar; acı, tatlı, soğuk, sıcak, yumuşak, katı gibi duyumlar, biçimlerinin, yapılarının türlü türlü olmasından ileri gelmektedir. Bütün duyu verileri, algılamalar, bilginin doğmasını sağlayan duyumlar öğelerin üyelerimiz üzerine yaptığı değişik yollu dokunmalardan gelir. Alınan izlenimlerin türlülüğü, nicelik-nitelik bakımlarından ayrılığı, süresi, öğelerin etkisine, biçimine bağlıdır.

Öğelerin dışında nesneleri kuran, düzenleyen, ortaya çıkaran yer kaplayıcı başka bir öz yoktur. Öğeler nesnelerin kuruluşunu sağlayan iki ana ilkeden biridir. Çelik katılığında, bölünmez, direnci yüksek "bütün"lerdir.

3. Boşluk Öğretisi: Nesneleri kuran ilkelerin ikincisi de boşluktur. Boşluk (inanis) öğelerin bağımsızca devinmesini, birleşmesini, bağlaşımını, bir araya gelmesini, onların değişik ölçüler içinde düzenlenmesini, çözülmesini, ayrılmasını sağlayan ikinci ana ilke, temel yetenektir. Boş uzayın (inanitas) dışında ne öğeler devinebilir, ne de öğelerin özgür devinmesinden kurulan nesneler yaratılabilir.

Lucretius'un yazılarında bol bol kullandığı "creare" sözünden yoktan var etmek anlamında bir sonuç çıkarmak yanlıştır. "Creare" onun dilinde öğelerden kurulma, öğelerin birleşimi, bağlaşımı yoluyla türlü türlü yapılar, biçimler altında ortaya çıkmadır.

"Creare"nin iki ana ilkesi de "corpora", "primordia", "primordia rerum", "principiis" gibi adlar alan öğelerdir.

Öğeler (corpora) boş uzayda (spatium) bütün yöneltilere doğru gelişigüzel devinirler, birleşir, derlenip düzenlenir, çözülürler.

Boşluk, biri nesnelerin içinde, biri dışında olmak üzere iki türlüdür. Nesnelerin katılığı, ağırlığı, yoğunluğu, yumuşaklığı öğeler arasında bulunan boşlukların (inanis) azlığına çokluğuna bağlıdır. Öğelerin, içinde dört bir yana doğru devindikleri boş uzay "spatium"dur. Bu boş uzay bir yandan da nesnelerin kapladığı, yerleştiği uzaydır. Bir nesnenin kendi dışyapı ölçülerine göre -eni, boyu, derinliği yönünden- oturduğu, kapladığı yer "locus"tur. Nesneler bu "spatium" içinde kapladıkları "locus"ta çarpmalara (ictus) göre devinir, yerleşirler. "Ictus" ancak bir "necessitas"ın gerekli sonucudur. Devinmeler de gelişigüzel (casus) değil, gereklidir (necessum est).

Bir nesnenin başka bir nesne karşısındaki ağırlık durumu içerdiği boşluk'un boyutlarına bağlıdır. Eş büyüklükte bir yün ya da sünger yumağıyla kurşun yuvarlağının ağırlık ayrımı içlerinde bulunan boşluklarının ölçüsüne göredir.

 

Ergo quod magnumst aeque, leviusque videtur,

Nimirum plus esse sibi declarat inanis:

At contra gravius plus in se corporis esse

Dedicat, et multo vacui minus intus habere. (I, 365-368)

 

İşte nesneleri yapan, düzenleyen bu boşluktur (inanis, vacuum). Boşluk, öğe nesnelerin ana ilkesidir, bunların dışında yaratıcı bir varlık yoktur:

 

Nullam rem e nilo gigni divinitus unquam. (I, 151)

 

Duyularımızla algıladığımız, tanıdığımız bütün varlıkların örgüsünü kuran ilmikler boşluk'la, öğelerle "oluş" alanına girmektedir.

4- Özdeşler Öğretisi: De Rerum Natura'nın çatısını kuran ana direklerden biri de özdeş (simulacra) dediğimiz nesnelerin üst yüzlerinden çıkan, onları bir bütünlük içinde, varlık ölçüsünde yansıtan öğelerden örülmüş, gözle görülmesi küçüklükleri yüzünden elde olmayan sayısız görüntüdür. Dışımızda bulunan varlıkları bilmemizi, algılamamızı sağlayan özdeşler nesnelerin öğelerden örülmüş pek incecik gömlekleridir. Bunların dokusunu yapan, ilmiklerini çatan öğeler "oluş"larının ana ilkesidir. Ne öğelerin dışında bir özdeş düşünmek, ne de özdeşsiz bir nesneyi algılamak elimizdedir. Özdeş, nesnenin en incecik, en gözle görülmez bir örgüsüdür. Sayı bakımından bunlar da öğeler gibi sonsuzdur. Nesneler sürekli olarak öğe verip aldıklarından dolayı bitip tükenmezler.

Nesneleri pek küçük ölçüde, olduğu gibi yansıtan özdeşler devinme bakımından çok güçlü bir hızlılık içinde bulunur. Onların hızını gözle ölçebilecek durumda değiliz. Onları bir çoğu bir araya gelmeden göremeyiz. Özdeşler de öğeler gibi algının ilk koşullarıdır. Nitelikleri, nicelikleri doğdukları nesnelerle eş yapıdadır. Yansıttıklarından ayrılır bir yönleri, yanları yoktur.

Nesneleri kuran öğelerle çok küçük bir bütünlük içinde olduğu gibi yansıtan, duyularımıza değin getiren özdeşlerin birbirlerinin örneği olmadığı gerçeği De Rerum Natura okuyucularını bir çok yerde şaşırtabilir. Nesnelerden durmaksızın sayısız öğelerin çıktığı, dört bir yana yayıldığı, çok hızla devinmede bulunduğu, nesneleri yansıtan özdeşler için de doğrudur. Yalnızca özdeşler de nesneler gibi öğelerden kurulmuştur. Bize nesneleri bildiren, onları görmemizi, duymamızı sağlayan özdeşler birer öğe değildir, öğelerden örülmüş "bütüncük"lerdir.

Burada, Lucretius'un görüşünde bir çatallaşma var gibidir. Onun giderilmesi için düşüncenin sınırlarını biraz daha genişletmek, biraz daha konu üzerinde derine dalmak gerekiyor. Böyle yapınca karşımıza çıkacak ilk sorular şunlar oluyor:

Nesnelerden sürekli olarak öğeler mi yayılıyor, özdeşler mi? Öğelerin olabildiğine yayıldığını, evrenin geniş alanlarında başdöndürücü bir hızla devindiğini söylerken, nesnelerden çıkan özdeşler ne oluyor? Öğelerle özdeşler karışmıyor mu? Böyle bir karışmada bizim duyularımıza gelenlerin yaptığı uyarımlardan doğan algıların gerçeklik değeri, ölçüsü ne olabilir? Bilginin ölçeği nedir?

Bunların karşılığını bulmak için özdeşleri nesnelerin bütün yüzeylerinden çıkan öğelerin kurduğunu, bizim duyularımıza böyle geldiğini söylemekle yetinmek, duyularımızın birbirine yardımcı olduğunu, gözün dokunma, duymanın görme, dokunmanın tatmayla karşılıklı olarak onaylandığını benimsemek gerekir. Lucretius'a göre, duyuların arasında bir bağdaşma, birbirlerinin eksiğini, yanlışını anlama, giderme yeteneği vardır.

Res kavramı: Türkçe "nesne", "yer kaplayan öz", "özdek", "varlık" gibi değişik karşılıklarla çevirdiğimiz "res" sözcüğünün De Rerum Natura'da pek küçük bile olsa yer kaplayıcı, boşluk'un karşıtı bir öz olduğunu; yalnızca düşüncede değil, gerçekte de varolduğunu anlamak gerekir.

Lucrettus'un can, tin dediği "anima", "animus" da birer "res"tir; yer kaplayan, öğelerden kurulan, dağılan, çözülen, nesneciklere (corpuscula) bölünen soydan, taş gibi, toprak gibi birleşmiş bir varlıktır. "Res"in karşısında ancak boşluk bulunabilir. Tanrılar, yeller, denizler, kumlar birer "res"tir. Lucretius'un dilinde "res" olmayan varlık kavramı içinde yer alamaz, onun kuruntudan başka bir anlamı yoktur. Bu geniş yetisi dolayısıyla "res", "varlık"ın bir anlatımı, bir belirleyici deyimidir. Gerçekliği olanın açık kavramıdır. "Res" en küçük ölçüde tutulsa bile boyutları olabilen, kendi yeteneklerine göre yeri (locus) bulunabilen bir varlıktır. Onun karşıtı ancak "yokolan"dır. Öyleyse "res" özdektir, yer kaplayan özün geniş kapsamlı deyimidir. Duyularımıza gelerek bizde uyarımlar doğuran ne varsa "res"tir. Lucretius'un yazılarında "res"in bu anlatılanlar dışında gerçekdışı, gerçeküstü bir anlamı, bir belirleyici özelliği yoktur.

 

Lucretius'un Şiiri Üzerine

 

Batı düşünürleri, bunlar arasında özellikle felsefe tarihçileri, De Rerum Natura'daki gibi en derin felsefe konularını, varlık sorunlarını  Epikuros'tan aldığını, kendiliğinden bir nesne katmadığını açık seçik bir dille çekinmeden söyleyen Lucretius'un  pek yeni, derin bir ozan olmadığını ileri sürmekten geri kalmamışlar. Bu yargı Lucretius'un adını duymaktan öteye geçemeyen bir takım Türk aydınlarınca da olduğu gibi benimsenmiş, onun adı geçince "pek büyük bir ozan değil, Epikuros'a özenmiş yazmış" deyip geçmelerine yol açmıştır. Şiiri kuru bir söz dizisi, içi boş kavramların yanyana gelmesinden doğan pek sığ bir uyum olarak anlayanlar, varlığın derinliğinde, doğanın bilinmeyen yörelerinde, gerçek yapısında neler olduğunu bilemeyenler için bu köksüz yargı azdır bile.

Oysa gerçek şiir, Batıyı ucuzundan, birkaç çeviriden tanıyan, okumadan yazmaya kalkışan, düşünceden, kültürden yoksun, ilkçağ şöyle dursun bizim Divan Edebiyatını bile okuyup anlayacak yeteneklerden uzak kimselerin sandığı gibi kuru söz dizisi değil, bir sorunu, varlık karşısında derinden gelen ölçülü bir tutumu, davranışı olan, kendinden önce gelenlerden soru soran, gelecektekilere karşılık veren şiirdir. Felsefe için "titanlar savaşı" derler, şiir de "tanrılarla yaratma yarışı"dır. Gerçekten büyük ozanı yaşatan, yeryüzünün bucaklarında benimseten sesinden çok öze inen görüşü, varlık'a açılan tutumudur, kurduğu yaratma ortamıdır. Batının yaratma alanında "büyük" adını alan ozanların içinde ilkçağın kültür düzenlerini, düşünürlerini, ozanlarını tanımayan, bilmeyen, onların diliyle söyleşemeyen bir tek kişi yoktur.

Şiir bir yoksunluğun doğurduğu tatlı sesler yığını değil, bolluğun yarattığı düzendir. Bunu söylemekle felsefedir demek istemiyoruz. Felsefe değildir, yalnız bomboş bir ses de değildir.

O, kişinin evreninde yaşayan, ozandan başka kimsenin görüp anlatamadığı gerçeklerin, belli ölçüler içinde ortaya konması, dilin sınırsızlığında açıklanmasıdır. Doğanın söz ölçüleri içinde, yaratma ilmikleriyle örülmesidir. Daha doğrusu şiir, ozanın dilin başarı yeteneklerini kendi yaratıcılığı ölçüsünde genişletmesi, düşüncenin kesin çizgilerini aşarak varlık'ı uzayın dar boyutlarından öteye aşırmasıdır.

Şiir usun da sınırlarını aşan; belli, sayılı ölçeklere bağlanan düşünme gücünü geride bırakan bir atılma, bir sonsuzca yayılmadır. Onun, kişinin bir yönünü alışılagelinen sınırlı bütünlük dışında vermesi bu yetenekleri yüzündendir. Bu bakımdan filozofun düşündüğünü ozan yaşar, ozanın yaşadığını filozof derin derin düşünür. Filozof düşünerek düzene varan bir ozan, ozansa yaşayarak düzeni aşan bir filozoftur. Bu, ozan yaşar da filozof yaşamaz mı soyundan bir soruyu gerekli kılmaz. Anlam vermesini, değerlendirmesini bilen bir baş için şiirle felsefenin işlediği öz değil, ancak oya ayrıdır; bu oya da yaratıcının tutumundan, kişiliğini belirleyen davranış ölçülerinden doğan varlık'ı açıklama, tanıtma ayrımıdır.

Filozof dille en güzel, en ölçülü düşünen, en yerinde düzeni koyan, ozansa bu dille en iyi konuşan, en güzel söyleyen bir yaratıcıdır.

Lucretius bu iki yetiyi özünde birleştiren, şiirsiz felsefeye, felsefesiz şiire inanmayan bir filozof ozandır. Varlık'ı, doğayı incelemekle kişiyi, kişiyi bilmekle doğayı, evreni tanıyacağını düşünen bir ozan için en doğru yol onun tuttuğu yoldur. Bu yüzden, De Rerum Natura'da konular döner dolaşır, kişinin davranış, yaşayış sınırları içine girer. Goethe bile Faust'un bir yerinde kişiyle doğayı bir özde birleştirmekten, kişiden kalkarak doğayı tanımaya çalışmaktan kendini alamaz. İşte böyle derinden gelen, aşkın bir coşkunluk içinde:

 

Ist nicht der Kern der Natur Menschen im Herzen...

 

"doğanın çekirdeği kişilerin yüreğinde değil midir" demesi bu yüzdendir.

Lucretius yazılarında evrenin sınırları içinde geçen, kişiyle sıkı sıkıya ilişkisi bulunan bütün olayları ele almış, onların aralarındaki bağlantıları, kişiler üzerindeki etkilerini derin derin araştırmış, kendine göre nedenlerini de bulmuştur. Evrene kişiden açılmış, kişinin içsıkıntılarını, yürek korkularını, karşılıklı davranışlarını, tutumlarını incelemiştir.

Lucretius'u en çok ilgilendiren, kişinin varlık karşısında duyduğu gelecek korkusudur. Bunu De Rerum Natura'nın daha başında söyler. Onun işlediği, üzerine eğildiği, sorunlarını çözmeye uğraştığı kişi, düşüncede değil aramızda, içimizde, bizimle yanyana, başbaşa yaşayan, gerçeğin bütün bağlantılarıyla çevrilen, sınırlanan kişidir, varolan kişidir, varlığını çevreleyen sorunların baskısı altında ezilen, kıvranan, korkudan kurtulmak için mutluluğa giden gizli yolları arayan kişidir. Ölme, yokolma, yerin altında bilinmeyen bir ülkede acılar çekme korkusu içinde yanan, yakınan, kıvranan kişidir.

İlkçağın kişisi, kendisine verilen, buyrulan koşullara düşünmeden bağlı kalması istenen, yaşama sıkıntısını bir yaşama sevinci diye benimsemesi beklenen bir varlıktı. Çözemediği yığın yığın olaylar karşısında elinden gelen yalnızca yazıydı. Onun için, yerine göre düşünmek bile suç sayılabilirdi. Durum bugün de eskisinden pek ayrı değildir. Yalnızca, çağımızın korkuları uygarlığın yarattığı yeteneklerin başka amaçlar uğrunda kullanılmasından doğan, daha geniş bir yüzeye yayılan korkulardır. Bunlar kişiyle başlamış, kişiyle sürer gider; bilgi, kültür bunların kendisini değil, ancak kaynağını değiştiriyor. Yoksa var  olma sevinci ölçüsünde bir de yokolma korkusu bulunacaktır.

Lucretius'un korkuları da böyle kaynakları değişen, özü olduğu gibi kalan korkulardır. Bunları birer varlık sorunu diye bambaşka ölçüler içinde, bambaşka bir açıdan ele alması onu biraz da varoluşçuluk (existantialisme) akımının -belli bir alanda- öncüsü yapmıştır denebilir.

De Rerum Natura'da konunun ağırlığı, eski bir düşünce düzenine bağlı kalmanın gerekliliği yüzünden yer yer yükselip alçalmalar, birden batıp yüze çıkmalar çoktur. Bir yerde şiirin en coşkun akışına kapılır, bir yerde düşüncenin en derin, en baş çatlatan ağırlığı içinde gözden uzaklaşır. Şiirin ağır bastığı yerler daha çok kişilerin günlük davranışları, doğayla olan, düşünceden ayrı kalmış yaşayışları, kırları, bayırları, tanrılara, Epikuros'a övgüleri, şölenleri, eğlenceleri, gezintileri, denizleri, dağları, sürüleri, kuşları, yıldırımları, gök gürültülerini, yağmurları, sağanakları anlatan, felsefeden çok şiire kapıldığı yerlerdir. Buralarda öyle pek derin araştırmalar yoktur, daha çok anlatmalarla yetinmeler, olayların akışınca coşmalar vardır. Öte yandan şiirin en yavan kaldığı yerlerse, felsefenin bütün gücüyle kendini gösterdiği oldukça güç konulardır. Bunlar şiirle değil, düzyazıyla işlendiğinde bile düşünme gücünü yoran, anlayış yetisini ağırlığı altında ezen, yıpratan konulardır. Lucretius'un şiirini yetersiz bulanlar daha çok bu yörelerde gezen, şiiri yalnızca kolay söyleyiş diye anlayanlardır.

Lucretius'da Homeros'un coşkunluğunu bulamayanlar, Homeros'da Lucretius'un derinliğini, düşünce örgüsünü, düzenini buluyor mu, bilmiyoruz.

Ennius'un Lucretius'u çok etkilediğini söyleyenler, Lucretius'un Roma şiirinin güneşi saydıkları Vergilius'a (İ.Ö. 70-19) neler verdiğini düşünmüşler mi?

Yeryüzünde büyük olup da kendinden sonra gelenler üzerinde etkisi bulunmayan, ne bir yaratıcı baş vardır, ne de düşünücü.

Lucretius'un şiiri bugünün de şiiridir. Yalnızca, düşünce bakımından alışılagelen şiirin sınırlarını, yeteneklerini aşan, düşünceyle karışan, kaynaşan, bir örgünün ilmikleri gibi iç içe geçen bir şiirdir. Duygudan çok düşünceyi, düşten çok gerçeği içeren, işleyen bir şiirin yapısı çatılırken kullanılan nesneler kolay kolay anlaşılır soydan olmadığı için, Lucretius'un tadını çıkarmak ilkçağ bilgisinin, felsefesinin özünü kavramaya bağlıdır. Bu yüzden De Rerum Natura, üzerinde uzun boylu durmayı, düşünmeyi, anlaşılması için daha birçok bilgi edinmeyi gerektiren güç bir şiirdir. Geleneğin dışında kalmış, şiiri yalnızca şiir olarak anlayanların görüşünü aşmıştır. Bütün bu güçlüklerin, derinliklerin içinde Lucretius'un eskimeyen, ışıl ışıl kalan bir yönü, sağlam bir yaratıcı düşünür gücü, yerleşmiş bir şiir temeli vardır. Bu temel sağlamlığı, dayanıklılığı; yaşayan gerçeği işlemesinden, kişiyi kendi varlık eylemleri açısından bir bütün olarak görmesinden, onu derlitoplu bir düzen, bir gelişen, geleceğe uzanan, evrene açılan, kendini yetenekleriyle ayakta tutan, yapı bakımından doğayla birleşen bir "kuruluş" diye benimsemesinden almaktadır.

 

İsmet Zeki Eyüboğlu

 

 

VARLIĞIN YAPISI

(De Rerum Natura)

I

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

Venüs'e Övgü

 

Aeneaslar anası yüce Venüs, insanların da

Tanrıların da sevgi kaynağı; yol gösterirsin

Denizde, göklerin altında gemicilere, yaşatırsın

Dirileri, bolluk verirsin yığın yığın

Verimli topraklara, seni görür doğan günün ışığı,

Ey Tanrıça, sen gelirsin gider yeller, dağılır bulutlar,

Seninle bezenir yaratıcı toprak, güzel çiçeklerle.

Sana gülümser durgun denizlerin suları,

Işıklarla dolar pırıl pırıl yaygın gökler.

Görünmüş günlerin baharlık yüzü birden,

Çözülmüş bolluk getiren güney yelleri.

Uçan kuşlar anlatır ey Tanrıça

Gelişini yürekten, yanık yanık, önceden.

Yayılmış bol yaylımlarda sürüler,

Hızla akan ırmaklardan geçerler.

Senin güzelliğine kapılmış bütün canlılar,

Gösterdiğin yollardan gidiyorlar canla başla.

Ardın ardın denizlerde, dağlarda, çağlayan ırmaklarda,

Kuşların konduğu yapraklı dallarda, geniş çayırlarda,

Çizer bütün gönüllere güzelliklerini, sevgilerinin.

Sensiz bütün varlıklara soylarını sürdürmenin

Tadını veren, evreni tek başına yöneten.

Sensiz çıkamaz tanrısal aydınlığa varlıklar,

Doğamaz gönül çeken tatlı bir nesne sensiz.

Çağırıcağım seni bu yazılmış dizelerde

Yardıma, ey bizim Memius; çalışırken anlatmaya

Varlıkların özünü, tüm çağlar içinde yüce Tanrıça,

Sen istedin düzenlenmiş nesneleri anlatmamı,

Şimdi gel ey Tanrıça, güzellik ver sözlerime

Sonsuzca. Kalksın artık korku salan boğuşmalar,

Burada bir mutluluk, barış sağla denizde, karada.

Sensin ölümlülere barışla mutluluk veren.

Kaleler üstünde vuruşanları da savaşlar tanrısı

Mars'tır yöneten. Senin kucağına atar kendini

Çokluk, yaralanınca sonsuz aşkın elinden.

Bükülür boynu, düşer arkaya, döner sana gözleri,

Ey Tanrıça, bağlar canını dudaklarına.

Dinlenirken kollarında sere serpe,

Tatlı sözcükler dökülsün ağzından,

Ünlü Romalılar için iste mutlu barışı.

Veremeyiz kendimizi bu işe yürekten,

Gördükçe yurdumuzu sıkıntılara batmış,

Alamaz ünlü Memmius'un torunları bile

Bu yardımdan kendilerini toplum uğruna.

Gel ey Memmius, yaşam acılarından kurtulmuş,

İnceleyen, araştıran bir görüş, duyuş ver,

Sana bağlanmanın armağanı olan

Bu yazdıklarım küçülmesin gözünde senin.

Sana göklerin de, tanrıların da, nesnelerin de

Başlayacağım özlerine açıklamaya.

Doğa yaratmış tüm varlıkları, düzenlemiş, beslemiş,

Dağıtmış toplanan nesneleri yeniden,

Doğurgan varlıklar, "yer kaplayan" denen,

Besleyici özleri tüm nesnelerin,

İlke dediğimiz, onlardan türemiş tanrılar da.

Tanrılar özleri gereği ayrılmış bizden,

Uzaklaşmış ölümsüz tanrılar,

Sonsuz barış içinde yaşayanlar.

Onlara sığınırız üzülünce, korkunca;

Kıskanmadan, kızmadan, darılmadan

Yardım ederler bize işlerimizde.

 

Dinler Üzerine

 

Bağlanmış eskiden beri kişilerin gözleri,

Korkunç bağlarına vurulmuş dinlerin

Yeryüzüne geldi geleli.

Gösterirler gök ülkelerinden başlarını

Titreten, korkunç görünüşleriyle ölümlülere.

Bir ölümlü Grek ilkin bunlara karşı

Çevirmiş yiğitçe bakışlarını, gürlemiş.

Ne dev masalları, ne yıldırımlar,

Ne ürperten gök gürültüleri, kırabilmiş onun

Sımsıkı kapanmış evren kapısının

Sürgüsünü söküp atma gücünü.

Almış götürmüş onu anlayışının üstün gücü

Evrenin yalımlı korkunç çevresinden öteye,

Dolaşmış uzayın engin boşluğunu bilinçle,

Anlayışla, getirmiş oradan bize başarısını

Bilinenle bilinmeyen bilgilerin,

Serilmiş yere tümden boşinançlar.

Ezilmiş ayakların altında saçmalıklar;

Bu başarıdır yükselten bizi göklere değin.

Korkum var yine bu konuda, sanır mısın

Öğretmek istediğimin sana dinsizce bir öğreti

Olduğunu, seni bir kötü yola sürüklediğimi.

İnanır mısın buna? Bu saçmalıklardır doğuran

Birçok dinsizce kötülüğü, cana kıymayı hep.

Anımsa Aulis'te Diana Tapınağı'nda kanının

Döküldüğünü o suçsuz kızcağızın, savaşçıların,

Soylu Yunan komutanlarının çiçekleriyle süslenmiş

İphianassa'nın; ölüm kaplamış gençliğini kızın,

Görmesin diye toyunlar gizlemiş geceden bıçağı;

Görünce boşalmış gözyaşları, tutulmuş dili

Kızcağızın korkudan, bükülmüş dizleri,

Kapanmış yere. Ne işine yaramış bu yoksulun

"Kızını tanrılara adayan ilk kral"

Denmişse babasına. Yakalamış onu kimileri

Götürmüşler sunağa, kutlu törenler bitsin

Diye değil, mutlu bir üstünlük sağlasın

Diye tanrılar Yunan donanmasına, görklü

Hymene birlikleri bir adak için

Böyle iğrenç işler öğretmiş insanlara;

Bu saçmalıklar, bu boşinançlar,

Böylesini yapar ancak din kötülüğün.

Kaçar mısın bir gün, bilmem anlattığım

Bu korkunç olaylar yüzünden, bizden,

Nice düşlere kapıldıktan sonra dönmek

İster misin yeniden bu yaşama,

Korkmaz mısın yazgının ardınca gitmeden?

İnsanlar görseydi bittiğini bir gün

Tüm güçlüklerin, düşkünlüklerin, arar

Bulurdu yolunu karşı koymanın, kurtulmanın,

Gözdağı vermesinden, saçmalığından bilicilerin.

Nedendir ölümden sonra acı çekme korkusu,

Boşunadır bütün bu karşı koymalar, bilinmiyor

Tinin özü, bizimle mi, sonradan mı, önce mi

Girmiş gövdeye, dağılır mı ölünce bizimle,

Gider mi görmeye bataklıklarını, karanlıklarını

Orcius'un, yoksa başka gövdelere mi geçerler

Yazgıyla? Ennius'un dediği gibi türkülerde.

Getirmiş ölümsüz yapraklarla süslü çelengi,

Kişi soyu, Helicon'un tepesinden, parlatmış İtalya'yı.

Ennius diyor ölümsüz türkülerinde

Ne bizden bir nesne kalır, ne tinden,

Ne de Aceron'un cehennem ülkelerinden.

Silik görüntüler üstünedir onun bu sözleri

Ölümsüz Homeros'un başlamış alımlı görünüşünden

Dökmüş gözyaşlarını, nesnelerin özünden açmış

Böyle sözü, güneşin, ayın dönmesinden, olaylardan

Ne varsa dökmüş ortaya, türkülerinde. Anlamak

İçin, bizim usumuz, bütün yeryüzünde

Geçen olayları, canın, tinin yapısını,

Kuruluşunu, düşlerimizde sağlığımız bozulmuş

Gibi bize korku salan, titreten, kıvrandıran

Korkunç nesnelerin gerçekte ne olduğunu

İncelemek gerek gördüğümüz, duyduğumuz,

Toprağın kucakladığı ölü kemiklerini de,

Araştırmak gerekir bunları da. Anlıyorum güçlüğünü,

Karanlık düzenlerini Greklerin, yeni sözler

Bularak, Latin diliyle bunları anlatmanın,

Açık-seçik bir şiir içinde açıklamanın.

Bir yandan dilimizin yoksulluğu, geniş konular,

Erdem görkemi, yeni sorunlar, tatlı yoldaşlık

Bırakmıyor beni sessiz geceleri bekleyim,

Çekiyor beni katlanayım diye yorgunluklara,

Aydınlatmak için varlığın içyüzünü.

Hangi ışık düşmüş içine senin

Gidermek için bu korkuyu, yüreğinin

Karanlıklarını besleyen güçlüğü yıkmaya?

Gün, güneş ışığı değil bu besbelli,

Görmek gerek, açıklamak gerek evreni dosdoğru.

Yaratılamaz varolmayan bir nesne, yoktan,

Tanrı gücüyle, böyledir bizim görüşümüz,

Bağlamış bütün ölümlüleri kıskıvrak

Derin bir korku, yerde, gökte geçen olayların

Görülmeyen, bilinmeyen tüm nedenleri

Tanrıların elindedir, buyruğundadır diye.

Anlarsak yokluktan varlık yaratılamaz

Daha kolay bulunur aradığımız sonuç,

Biliriz olmadan tanrısal ettiler nasıl

Varolur gördüğümüz bütün nesneler.

Yokluktan çıksaydı varlıklar, tüm türler

Doğardı nesnelerden, gerekmezdi tohumlar,

İnsanlar çıkardı denizden, uçan pullu balıklar

Doğardı karadan, gökten uzun koyun sürüleri,

Tüm küçük diriler, yırtıcı yaratıklar dizi dizi.

Yerleşirdi çöllerde yaratıklar gelişigüzel,

Yaşanacak yerlerde oldum olası.

Belli yemişler olmazdı belli ağaçlarda,

Değişirdi düzeni yaratıkların, tüm nesnelerden

Çıkaydı tüm nesneler. olmadığından belli doğurgan,

Bilinmezdi kimsenin anası. Tohumundan türer nesne.

Böyledir yaratıkların oluşumu, öncedendir

İlkelerin özleri, yaratılamaz nesneler nesnelerden,

Hepsi belli bir türden, ayrı ayrıdır özleri

Tüm nesnelerin başkadır nedenleri.

Nedendir güllerin açtığı, buğdayın olgunlaştığı,

Nedendir bunları yaz başında görmemiz,

Yemişlerin belli bir evrede oluşu neden,

Neden tüm nesnelerin yaratıldığı toprakta

Güzün bağların oluşması, en güzel günde

Aydınlığa çıkması nedendir?

Yoktan varolsaydı belli günde

Tüm nesneler, gelince birden çağı

Dirilik veren doğanın yaratıklarını,

Ürünlerini ortaya koymasının yöntemi nedir?

Açalım sözü biraz daha; gerekmezdi nesnelerin

Büyümesinde özlerin birleşme dönemini beklemesi,

Yokluktan yaratılma gerçekse, birden delikanlı

Olurdu çocuklar, geçmeden ilk ergenlik çağı,

Büyümüş ağaçlar çıkardı yerden, oysa bellidir

Durum, ardarda olur, nesnelerden oluşan,

Belli bir özden doğar tüm nesneler, ayrıca,

Böyle sürer türlerin özelliği de, bilinen,

Bundandır nesnelerin geliştiğini, sürdüğünü

Bilmemiz kendi özleri gereğince, bağımsız.

Olmayınca yıllık yağmurlar, vermezdi toprak

Mutluluk sağlayan ürünleri bolundan, kalırdı

Besinsiz dirilerin soyu, yaşama gücü

Olmazdı. Sözleri kuran yazı dizileri gibi

İlkesiz varlık düşünülemez, bize kalırsa.

Neden yaratmamış doğa insanları yürüyerek

Geçsinler diye denizleri, büyük dağları da

Elleriyle savuracak, oynatacak güçte, neden

Birkaç kuşak boyu yaşamaz bir kişi, nedendir

Bir özden gelmeyişi tüm varlıkların?

Söylemek gerek yoktan varlık olmayacağını,

Tüm nesnelerin kendi özünden geldiğini,

Tatlı esintilerle serpilip geliştiğini.

Görüyoruz üstün geldiğini işlenmiş

Yerlerin işlenmemiş topraklardan daha,

Elle verimli duruma getirildiğini; topraktadır

İlk nesnel özler, orada bulunması gerekli.

Görüyoruz işlenmiş, ekilmiş bakımlı yerde

Dolgun yemişler veren özlerin bulunduğunu.

Emeksiz yetiştiği görülürdü daha iyilerin

Kendince, yoktan varolsaydı nesneler.

Bir bakıma doğrudur ilk varlığın yok etmeden

Nesneleri özlerine dönüştürdüğü bir bir.

Ölümlü olsa bütün bölümleri varlığın

Yiter gider, varolmazdı bir daha nesneler.

Ayırmak için bölümlerini, çözmek için

Düğümleri güce dayanmak gerekmezdi varlıkların,

Ölümsüz özlerden kurulmuştur nesnelerin, dıştan

Gelen, en ince boşluklarına değin giren

Bir basınçla dağılırlar, yeniden birleşirler,

Gizlemiş yaratan varlık bunları gözümüzden.

Geçen günlerin, göremediğimiz işleri yok etmek

İçin olsa, büsbütün yiter, yıkılır gider,

Kalmazdı tüm nesneler, gönderemezdi türlere,

Kuşaklara yaşatan ışığını Venüs, yetiştirmez,

Beslemezdi bunları becerikli toprak.

Nerede bulurdu denizler kaynak, nereden

Çıkardı suları uzaklardan gelen ırmaklar,

Nereden alırdı besini hava? Yokolurdu bitmeyen

Sürede ölümlü nesnelerden kurulu varlıklar,

Geçmişin bu gitmişliği içinde yeniden onarmak

İçin evreni, sonsuz, ölümsüz özlü nesnelerin

Bulunması gerekir, bu yüzden çevrilemez yokluğa

Varlık, özdeş nedenlerle bağlı birbirine

Bütün nesneler sonsuz bir özde. Yoksa ölüm

Olurdu en ufak dokunuşları özdeklerin

Birbirine, kurulmasalar ilksiz, sonsuz öğelerden,

Dağılır, kopar dokuları birbirinden; oysa sonsuz

Bir özden düzenlenmiştir bunlar, bağlıdır

Türlü düğümlerle birbirine tüm nesneler,

Sarsıncaya değin dokularını başka güçlü

Bir etken, bir oluş içinde kalırlar tümden.

Dönmez yokluğa varolan bir nesne, ayrılır

Yer kaplayan ilkelerine tüm varlıklar,

Sonra döner, yine bu dağılan nesnel ilkeler

Kendi aralarında birleşir. Bütün varlığın

Anası yerin kucağına Baba Aether'in gönderdiği

Yağmur yokolmuş görünür bir süre, yaratır oysa

Pırıl pırıl ürünü, yeşertir ağaç dallarını,

Büyür ağaçlar, eğilir yemişli dallar ağırca,

Soyumuz için, öteki soylar için oluşur

Bunlardan besinler, görürüz illeri dolduran

Çocukların çiçeklerce geliştiklerini, ormanda

Yapraklar arasında ötüşen yavru kuşları

Yaylımda yayılan, dinlenen koyunların yorgun

Gövdelerinde dolgun memelerinden süzülen

Ak sütleri içen, ot yiyemeyen, oynayan,

Sıçrayan, eğlenen körpecik kuzuları,

Yağmurdan oluşmuş tüm bu gördüklerimiz,

yokolmaz yokolmuş görünen, yokolmaz.

Yeni bir nesne doğurur yaratıcı varlık

Tükenenden, birinin ölümü ötekinin doğumudur.

 

Varlığın İlkeleri, Boşluk - Öğeler

 

Göstereyim yoktan gelmediğini varlığın:

yokolmaz artık bir kez varolan, göremeyiz

Nesnelerin ilkelerini, budur seni yanıltan.

Anlatayım sana gerçek olduğunu görünmeyenin de.

Birtakım olaylar sayacağım: Önce korkunç

Çarpışlarıyla denizi döven, kocaman gemileri

Deviren, bulutları parçalayan, dağıtan yeller,

Yelçevrintileri geniş ovalarda dolaşan,

Sürükler devrilmiş büyük ağaçları, süpürür

Tepelerini yüksek dağların, alt üst eder

Ormanları sağnaklar, görünmeyen varlıklardır

Gürleyen, uğuldayan, homurdanan korkunç yeller,

Yerler toz duman, çalkanan denizler, boşanan sağnaklar,

Uzaklara savrulan bulutlar, yeller yüzünden.

Önce durgun görünür, sonra birden dağlardan

İnen yağmurlarla beslenen, orman yıkıntılarını

Silen süpüren, bütün ağaçları sürükleyen,

Azgın ırmaklar gibi taşan esen yeller,

Ne köprüler dayanır bu taşkınlara, ne yağmurdan

Kabaran ırmakların gücüne direnecek ayak kalır,

İşte bunlar gibi yıkar korkunç gümbürtülerle

Yeller kocaman yığınları, nasıl yıkarsa

Büyük sağnaklar önüne geleni. Ne çıkarsa

Karşısına yüklenir, devirir sürekli vuruşlarla,

Sarsar taşan bir ırmak gibi sürükler, sallar,

Götürür, yokeder, atar içine çevrintilerin,

Böyledir azgın sağnaklar, savuran kasırgalar.

Görünmeyen, yalnızca sezilen varlıklardır

Tüm esen yeller, yaptıkları işlerle,

Yer kaplayan nesnel özleriyle görünen

Büyük ırmaklarla yarışırlar. İşte böyledir

Görünmeyen, sessiz, değişik türde korkular da,

Görmeyiz burnumuza gelişini sezdiğimiz kokuyu,

Duyularımıza gelen sıcağı, soğuğu da,

Ne de işittiğimiz sesi görebiliriz, oysa

Bunlar, tümden, yer kaplayan nesnel varlıklar,

Bunlar olmasa çalışmazdı başka türlü duyular,

Dokunma, dokunulma gücü olmasa gövdemizin

Bilemezdik bunların bir tekini bile.

Sereriz giysileri dalgaların kırıldığı kıyılara

Islanırlar, kururlar sonra güneşte, oysa

Ne ıslaklığın yapısını görürüz, ne de

Sıcaklığın etkileyen özünü, besbelli

Çok ufacık öğelere bölünmüş, ayrılmış hepsi,

Bir yolu yoktur onları görmenin gözle.

Yıllar geçer aradan, aşınır parmakta yüzük,

Oyar bir oluktan damlayan su taşı geçen

Sürenin akışında, incelir toprağa sürünen

Kaskatı sapan demiri görünmeden evleklerde,

Böyle yıpranır kaldırımlar da yıllar boyu

Gelip geçenlerin ayakları altında...

Aşınmış, kapı tokmakları biz görmeden, gizlice,

Sık sık tapınaklara gelenlerin sağ elleriyle

Dokunmadan, yıpranmış gördüğümüz nesneler, kırılıp

Dökülmüş böyle sürtünmekle, dokunmakla, dağılmış.

Gizler bizden bu olayları doğa, göstermez,

Sonradan, ana varlık ayırır bu nesneleri bölümlere,

Birleştirir uyarınca, yaratır yeniden, düzenler,

Yetmez gözümüzün gücü bunları görmeye.

Ne yaşam gücü tükenir, eksilir bu nesnelerin

Ne yaşlanma, kocalma söz konusudur onlarda,

Ne tuz tükenir, ne kayalar biter denizlerde,

Anlaşılmaz bu oluşumlar kısa sürede, doğada

Birleşemez nesneler, boşluklar var arada, evrende,

Uygundur bunların bilinmesi, yanılmayı düşünme

Sürekli bir araştırmada, varlık bütünü yolunda,

Kuşku duymayasın açıklamamızdan, görüşümüzden.

Boşluklar vardır nesnelerin içinde, el değmemiş,

Gözler görmemiş bilesin, yoksa bir kımıldama bile

Olamazdı bu nesnel varlıklarda, bu yüzdendir

Tüm nesnelerin devinmesi, birtakım işler görmesi,

Birbirinin yanında, devinmeden kalırdı hepsi

Boşluk olmasa, engellerdi birbirini nesneler,

Bir neden kalmazdı devinmeye, yer değiştirmeye,

Görürüz denizleri, karaları, göklerin yükselişini,

Daha birçok nesnenin türlü durumlarda, biçimlerde

Devindiğini görürüz açıkça, boşluk olmasa

Devinme de olmazdı nesnelerde, kendiliğinden,

Kuşaklar bile varolmazdı, kalırdı kaskatı

Olduğu yerde nesneler, kımıldamadan.

Düşünülse bile dolu nesnelerin varlığı

Kolay olmaz bunları varlıklarda görmek, anlamak

Kayalardan, oyuklardan, yarıklardan sızan suların

Besin verir ıslaklığı dökülen bol damlalarla

Diri varlıklara kendiliğinden, gelişir böylece

Ormanlar günden güne bolluk yağar ortalığa,

Kaynaklardan çıkan besleyici özler dağılır

Bütün dallara yayılır kökler aracılığıyla.

Sesler çıkar dalgalardan, kapı sürgülerinden

Evlerin, gıcırtılar gelir, katılık verir

Kemiklere soğuk, olmasaydı boşluk olmazdı

Bunlar da, görülmezdi karşılıklı dönüşme nesnelerde,

Bir olay doğmazdı boşluğun olmayışı yüzünden.

Nedendir gördüğümüz eşit büyüklükte nesnelerin

Birbirinden ağır geldiğini? Yoksa eşit olurdu

Bir yün yumağıyla kurşunun ağırlığı eş boyutlarda,

Basınç eşit olsaydı bütün nesnelerde. Ne denli

Düşse de somut nesneler, yine boşluklar vardır

İçlerinde, bundandır yeğnikliği büyük olanın,

Daha büyüktür içerdiği boşluklar, budur neden.

Daha ağırdır içinde daha küçük boşluk olan

Nesneler, budur anlatmak istediğim kolayca,

Bundandır nesnelerde boşluklar dememiz de,

Gerçekten ayırmasın seni diye, bu konuda

Çürütmem gerekir başkalarının düşüncelerini.

Onlar, pullu balıkların su dolar arkadan boşluklarına

İtilir ileri, yer değiştirip diyorlar, buymuş devinme,

Sularla çarpışarak, yüzmenin nedeni suda,

Böyle değiştirmiş yerleri, dolu olmalarına karşın,

Aralarında, yanlış olsa gerektir bu açıklama,

Nasıl ilerlerdi yüzücüler, nasıl değiştirirlerdi

Yerlerini bir kez, boşluk olmasa suların özünde?

Geriye çekildikçe sular, boşluk nedeniyle,

İlerler öne doğru balıklar, ya kendiliğinden

Devinir nesneler, ya da içlerinde boşluk var

Benimsemek gerek bu görüşü, başka türlü değil

Devinmenin açıklanışı, başlaması bile.

Önce çarpışır, sonra ayrılır iki nesne

Birbirinden, soluk dolar gereğince aralarına,

Açılan boşluğa, çok hızlı devindiğinden dolayı

Akar gibidir yel, doldurur ortalığı baştan başa

Birden, işte bu yüzdendir hızla doldurması

Havanın boşalan bir yeri, açılan boşluğu da.

Söylemek yanlıştır bu konuda, nesnelerin

Birbirinden ayrılması, bütün öteki olaylar

Yoğunlaşması, katılaşması yüzündendir havanın,

Oysa yanlıştır bu düşünce, gerçekte böyle değil

Boşluğun oluşu, yine o soluktur boşalan yeri

Dolduran, oysa yanlıştır havanın böyle

Katılaştığını öne sürmek, bir boşluğun

Bulunmadığını söylemek. Nesnelerin birleşmesi,

Çekilmesi, açılıp kavuşması düşünülse bile

Devinmede kaçınılmazdır nesnelerin içlerinde

Bir boşluğun bulunması, devinmeyi sağlaması.

Göstermem gerek sana bu konuda birçok kanıt,

Bunlarla kazanırım güvenini senin,

Yeter anlayabilmen için gerçeği,

Şu birkaç çizgi bile sana bolca:

Dağbaşında birini kovalayan köpekler,

Bulurlar koklayarak yapraklar arasında

Burunlarıyla en kesin izleri şaşmadan, sen de

Görürsün ötekilerden ayrı bütün nesnelerin

İçinde saklı, görünmeyen işleri, burada,

Kavrarsın onların özünü, bulursun gerçeği.

Yavaşlarsa çalışman, bıkarsın konudan, o gün

Bunu sererim gözlerinin önüne yeniden Memmius:

Yudum yudum içmek için yaklaşıyorum kaynaklara,

Bu bilgilerden zenginleşecek benim dilim,

Korkuyorum yaşlılığım yüzünden bozulacak

Diye bu derli toplu düzen. Çözülmesin sürgüsü

Yaşadığımız kapının, duyacaksın tüm şiirlerimde

Gösterilen kanıtların çokluğunu bu konuda,

Dönelim bir daha eski sözümüze, burada:

İki kaynağı vardır tüm varlığın, nesnelerin,

Biri boşluk, öteki kurucu öğe, ilke denen,

Bunların içinde gelişir, devinir varlık, yeter

Sağduyu anlamak için nesnelerin oluş ilkelerini,

Hepsinin kurucu, bütünleyen özlerini.

Bilinmeyen olayların kavranmasında, bulamayız

Daha sağlam bir ilke anlığımız için.

Olmasaydı boşluk denen uzay, bir yer bulamazdı

Nesneler, olanak kalmazdı gidip gelmeye,

Sevinmeye, biraz önce açıkladığımız gibi

Sana bu konuda, Üçüncü bir ilkenin

Söylenemez bulunduğu varlık için,

Yalnız boşluk, bir de somut nesneler var,

Başka bir varlık olsaydı, gerekirdi onun da

Ya daha büyük, ya daha küçük olması, görülür

Yumuşak ya da katı bir dokunma sonunda

Yer kaplayan nesnelerin tüm düzeninde

Bir gelişmenin sürüp gittiği boyuna,

Dokunma olmadan nesnenin bir bölümünde

Ne bir değişme gerçekleşir, ne dönüşme,

Bu yüzden, bu doldurulmamış yere gerekir

Boşluk adını vermemiz düşünce dizgemizde.

Hangi nedenle olursa olsun varlığın başka

Varlıklara karşı ya etkileyen, ya da

Etkilenen bir özelliği vardır, kesin, olamaz

Somut varlık olmadan etkileme, etkilenme.

Olmadan boşluk, bağımsız devinme olmaz uzay,

Bundandır boşlukla öğeler dışında bir ilkenin

Bulunmadığı nesnel varlık düzeninde. Güvenilmez

Salt düşünmekle duyulara gelmeyen varlığa.

Tüm nesneler bu iki bağdaşık ilkeden çıkar,

Yoktur bunların dışında bir olay, bir kural,

Göremeyiz yok edici, ayırıcı başka bir ilke,

Bu yüzdendir taşın ağırlığı, suda akıcılık.

Somut nesnelerde saklıdır dokunma gücü,

Boşluk dediğimiz ilkede değil. Tutsaklık,

Bağımsızlık, yoksulluk, varsıllık, varolan,

yokolan, bir de bütün değişmeler olamaz

Nesnelerin kurucu öğeleri olmadan, böyledir

Alıştığımız, doğru dediğimiz tüm olaylar.

Zaman kendince bir varlık değildir gerçekte.

Nesnelerden gelir duyumlarımız, unutmalarımız,

Gelir, çarpar duyularımız ne varsa, sonradan

Kavranamaz duyularla zaman, nesnelerin oluşumu,

Davranış türleri anlaşılmadan, olamaz süre,

Savaşı gerekli kılmış Troyalılar için bakılırsa

Söylentilere kaçırılan Melena'nın kurtarılması,

Gerçekten bunlar olmasaydı, bilinemezdi

İnsan soyunca bu olay bize göre, getirilemez

Geçen günler bir daha geri, bir kez olmuş

Bitmiş olaylar, ne olayların geçtiği söylenen

Yerler, ne geçen günler döner bir daha geri.

İlk yer kaplayıcı öz bulunmazsa nesnelerde

Ne yer olur, ne bütün olayların geçtiği uzay,

Ne güzel Helena'nın sevgi ateşi, günün birinde

Tutuştururdu Frigyalı Aleksander'in gönlünü,

Ne dillerde söylenen, yürekler doğrayan

Savaşlar olurdu, ne kaleler yakılır, yıkılır,

Ne tahta atla Grekler girerdi gece Troya'ya,

Anlarsın bütün bunlardan, geçen olaylardan

Kendiliğinden doğmadığını öğelerin oluşumu gibi.

Boşluğun bile sözü edilmez bu konuda, birçok

Olayın ortaya çıkışında etkindir kurucu öğeler,

Onları kapsayan uzay. Nesnelerin kurucu özleri

Somuttur, bunlar birleşir kendi aralarında

Bağdaşır nesnel ilkeler denen kurucu öğeler.

Çok dayanıklıdır, sıkıdır bu kurucu öğeler,

İlközler dediğimiz, giremez içlerine başka

Bir nesne dıştan, bölünmezler, bağlı birbirine,

Güçtür inanmak buna gerçekten, hangi nesnelerde

Özüne girilmez öğelerin bulunduğuna, güçtür.

Yıldırım düşer, girer evlerin çatılarına, gökten,

Bir gürültü kopar, bir ses, akkor oluşu gibi

Demirin ocakta, kızgın buğularla dolar uzay,

Dağılır kayalar, yıldırım sıcaklığından, erir

Altın, akar madenlerin özü buzlar gibi.

İşler sıcaklık gümüşe, yüreğe değin soğuk.

Duyarız sıcağı, soğuğu sağ elle tutunca yukardan

İçine su dökülen kabı, çok görülmüş evrende

Özüne girilemeyen nesnelerin varlığı, bundandır

Nesnelerin özüyle uğraşmam, dinle birkaç dizeyle

Neler anlatacağım sana; sonsuzca kalan vardır,

Gerçek bu, somut varlıklar, dayanıklı, bunlardır

Kurucu özler, onlardır evrende tüm oluşların

Nedeni. Öğeler, içinde nesnelerin devindiği boş uzay

Varlığın iki kurucu öğesidir, gerçekten.

Bilindiği gibi büsbütün değişiktir evren,

Bozulmadan, dağılmadan tüm kurucu öğelerin

Kendiliğinden saklandığı, kaldığı bir yerdir.

Uzayın yayıldığı boşluk denen alanda

Bulunmaz bir nesne, nesnelerin olduğu

Yerde de bir boşluk olmaz, düşünülemez bu.

Bundandır kurucu öğelerde boşluğun olmadığı.

Bütün varlıklarda gerekli boşluk, sıkı kurucu

Öğeleri de kuşatır boşluk, ancak görülemez

Gizli, çevreyi kaplayan, sıkı, somut öğeler

Düşünülse de, saptanamaz bu. Ancak kurucu ilkedir

Nesnelerle boşluğu bağdaştıran, uyum sağlayan güç.

En sıkı, en katı öğelerden kuruludur

Varlığı oluşturan nesnel ilke, yalnız

Odur ölümsüz, dağılır, ayrışır öteki nesneler.

Olmasaydı uzayı oluşturan engin boşluk

Düzen kurulmazdı tüm nesnelerde, yer kaplayan

Tüm evreni dolduran değişik varlıklarda, ıssız.

Böyledir nesneyle boşluk, ayrı, türlü düzende,

Yoksa ne doluluk, ne boşluk kendiliğinden,

Birçok özgün yapılı nesneler vardır şimdi

Boş uzayı dolusundan ayıran, düzeni sağlayan,

Bunlar dağılmaz dıştan gelen vuruşlarla, yalnız

İçten gelen başka bir itkidir bu sağlam

Öğeleri dağıtan, sarsan, parçalara ayıran,

Yukarda kısaca gösterdiğim gibi, apaçık.

Ne bükülme görülür boşluğun olmadığı yerde,

Ne kırılma, ikiye ayrılma, ne bölünme.

Ne derinden derine işleyen soğuklar olur,

Ne de bulduğunu yakan, yüreğe inen ateş, sıcaklık,

Boşluktan kopan nesne ne denli işlerse öze,

Derine, o denli kolay olur güçlerin basıncı.

Böyle öğrettiğim gibidir sana tüm ilkeler,

Sımsıkı, boşluksuz, bu nitelikler onları sonsuz

Kılan, olmasaydı evrende sonsuz bir ilke,

Çoktan yokolurdu tüm nesneler, yiterdi,

Sonra yeniden doğardı gördüğümüz ne varsa.

Gösterdiğim gibi önceden, yokluktan yokluk çıkar.

yokolmaz varolan bir nesne bir daha, bundandır

Tüm kurucu ilkelerin ölümsüz, sonsuz oluşu.

Ayrılır birbirinden günü gelince öğeler,

Yenilemek, yeniden kurmak için anavarlığı.

Sıkıdır, sağlamdır kurucu öğeler, bundandır

Hepsinin sonsuzca kalışı, olmazdı başka türlü,

Yaratılmazdı, sonsuzluk içinde, yeni nesneler.

 

Öğelerin Bölünmezliği

 

Evrende yokoluşun ardı gelmeseydi, yokolurdu

Nesneleri kuran anavarlığın öğeleri de,

Baştan beri geçen günler, akan süre içinde,

Bir nesne kalmazdı kurmak için yenilerini,

Belli bir sürede aşınır giderdi varolanlar,

Gününden önce yaratmanın, yeniyi düzenlemenin.

Görüyoruz geçen günler dizisinde sonsuz sürenin

Yok edemediğini bugüne değin kurucu öğeleri,

Gelecek çağlar içinde yenilerini kurmada.

Bütün nesnelerin yenilenmesinden anlıyoruz

Kurucu öğelerin yokolmadığını, boyuna.

Yoksa tüm kurucu öğeler azalsaydı gitgide,

Yani bir varlık konmazdı ortaya, oysa çiçek

Gibi açılıyor nesneler, doğuyor özgün, sürelerde.

 

  Dört Öğenin Yapısı

 

Sıkıdır, kaskatıdır anaözün öğeleri,

Yumuşak yapıdadır toprak, su, yol, od,

Boşlukla karışmıştır bunların tümü de.

Yumuşak değildir kurucu ilkeler, yoksa

Nereden çıkardı demir, kaskatı çakıllar,

Hangi güç kurmuş bunları? Nerde, bilinmez.

Olmasa kurucu öğeler yoksun kalırdı özünden

Anavarlık, kopardı gerçek kaynağından.

Sağlamdır, dayanıklıdır, yalındır kurucu öğeler,

Nesnelerin gerçek kurucuları, bağlıdır hepsi

Özgün bağlarıyla bağlanınca birbirine sımsıkı

Birçok etkin güç koyabilirler ortaya, özgün.

Yoksa pek azı kalırdı bu sonsuz nesnelerin,

Bunlar da sonsuz süreden şimdiye değin

yokolmaktan kurtulan, övülmeye değer olan

Nesneler olurdu. O zaman bir çelişme çıkar

Ortaya, bölünen varlıkla bölünmeyen arasında.

Dipdiri kalır ilkeler sonsuz süre boyunca,

Sayısız çarpmalara karşın dağılma yok özlerinde,

Artık belli belirlidir bütün soyun, oluşan,

Yaşamın sınırı, çizilmiş önceden.

Anavarlık koşullarına uygun kuşaklar

Sonsuz düzen gereği sapasağlam kalırlar.

Değişmez varlık türleri, uyar bu kurala, kalır:

Boyam boyam tüylü kuşlar bir diziye göre,

Öğrenir atalarından, soylarınca, yuva kurmayı,

Değişmez onların özü, saklanır gövdelerinde

Gereğince, yoksa değişirdi ilk kurucu öğeler,

Tüm nesnelerde, anlaşılmazdı hangi türün

Kendi özüne uygun yapıda doğabileceği,

Nenin başka türlü olabileceği, bilinmezdi,

Ne tür bir varlıktan ayrılmışlığı kesinkes,

Anlaşılmazdı yaratan gücün özünde saklı gizem.

Öğrenemezdi tür tür ayrılmış diriler kendi

Törelerine uygun davranmayı, devinmeyi, atalardan,

Yaşam düzenini, bulunca ilklerde bir sınır bile,

Algılanmaz duyularla, olmazdı sürekli bölünme,

Tek tek öbekler çıkmazdı ortaya, ne bağımsız

Bir bölüm, ne bir nesne doğardı, yetersiz

Kalırdı. Gerekirdi böyle bir bölümün de olması,

Başkalaşma. Oysa doğar benzeri benzerden, ikisinin

Birleşmesinden bir düzen içinde, somutun özü.

Tek tek varolamazlar, bu yüzden gereklidir

Çözülmez bir düzen içinde bağdaşmaları.

Sıkıdır, dayanıklıdır, yalındır ilk öğeler,

En ufak nesneler bile sıkıdır geymelidir

Birbiriyle, oluşmaz tek tek kırıntılardan

Bir bütün, nesne, birleşmekle, yanyana gelmekle.

Sonsuz bir yaşam sağlar onların birliği.

Atamaz, eksiltemez doğa bu ilk özleri.

Saklaması gerekir gelecek kuşaklar için

Tüm kurucu özleri, ana varlık. Sayısız öğeden

Oluşur en ufak nesne bile, bölünür durmadan

Bir yarım başka yarıma sonsuzca, gelse ayrılmazdı

Birbirinden büyükle küçük, iş yok bunda. Bölünür

Sonsuzca "bütün" de, böyle doğar ufak ufaktan

Us algılamaz bunu bir gerçek diye, budur

Uygun geleni bizim usumuza. Gerekir senin de

Kesinlikle, gerçek bir ilk kurucu öğenin

Bulunduğunu söylemen. Görünmez bu ilk

Kurucu öğe, başöğe, söylemelisin artık sen de

Sağlam bir yapıdadır bu ölümsüz kurucu öğe.

Önünde sonunda yaratıcı tanrıça, baskı yapar

Bütün yaratıklara bölünmek, dağılmak yel

Olmak için. Bunlardan kuramaz eşit özdeşleri

Yeniden, gelmez elden bölünmez tozanların

Birer birer doğurucu özde saklı gücü taşımak.

Ağırlık, çarpma, çarpışma, itim, kımıldama değişik

Bir bağlamda gerçekleşir düzen içindeymiş gibi

Belli bir uyumda bütün nesne türlerinde.

 

Herakleitos

 

Bundandır ateşin "tüm varlık"ın kurucu ilkesi,

Evrenin doğurucu tözüdür diye düşünülmesi.

Herakleitos'dur öncüsü böyle düşünenlerin,

Gerçekten ayrılıp yanlış yolda gidenlerin,

Pek ünlüdür onun karanlık, anlaşılmaz sözleri

Grek ülkesinde, ilk araştırıcısı sayıldı gerçeğin

Birtakım delilerce. Şaşkınlar bayılır karmaşık

Sözlerine, dilinin altında saklı hepsi, dolaşık,

Gerçek sayarlar kulağı okşayan, süslü, yalın,

Çekici bir anlatımla yüksekten atan konuşmalarını.

Sorarım onlara, neden türlü türlüdür nesneler

Gerçekten ateşse kaynakları, yalnızca?

Bir kazanç çıkmaz yalımın incelmesinden,

Sıkışmasından, saklar ateş bölümlerinde de

Kendi "bütün"ü içinde bulunanı, bırakmaz.

Daha yoğunlaşsa bölümleri, daha keskin,

Daha yalın, yeğnik olsa da yalım, inanılmaz

Ayrılmış, dağılmış bölümlerden sürekli, belli

Bir oranda türlü varlıkların oluştuğuna,

Sıkışmakla, gevşemekle, değişmekle ateş olmaz

Türler, bir de şu var: İncelme, sıkışma nesnelerde

Boşluk açarsa kolay gevşer, ya da yoğunlaşır

Ateş, Bilinir kendi düşünceleriyle çeliştiği

Onun, yazdığı yapıtında, korkuyor kendisi de

Boşluğa inanmaktan, şaşıyor gerçek yolunu,

Ürküyor, anlamıyor boşluk dışlanırsa sıkışır

Tüm nesneler, toplanır bir araya, başlangıçta

Bir somut nesne varken, kalır açıkta, anlamsız.

Boşluktan ne üretilir, ne dışarı atılır,

Yapamaz bunu somut bir nesne, etkin yalımla

Ateş ışığından çıkar buğu, ateş gevşek, yaygın

Öğelerden kurulu, besbelli. Hızla geçer ateş,

Değişir "bütün" olarak özyapısı, söner

Bölüm bölüm, yokolur yalımlar, bunlardan yeni

Nesneler doğar, diyor, olmaz böyle, değişir

Durmadan ateşin oluş nedeni, birden karışır

Yokluğa, bir iz kalmaz eski varlığından.

Oysa nesneler yokolmaz, yenileri kurulur hep,

Değişmez özü kurucu öğelerin, çoğalır türler,

Bu sonsuz öğeler değişen düzenle çıkar, batar,

Yeni nesneler oluşturmak içindir bu düzenli

Değişme, oysa ateşten kurulamaz bu ölümsüz

Öğeler, bilmen gerekir bunu, açıkça senin de.

Kurucu öğeler taşır değişmeyen, sonsuz özleri

İşte bunlardır varlığın oluş nedenleri,

Oluyor benzer durumlar da, yumuşama, yitme,

Katılma, düzende seyrek de olsa bir bozulma,

Yalnız ateşin kızgınlığı kalsaydı yitmeden,

Ateş olurdu bütün varlığı yaratan, kuran.

Benim anladığım gerçek: Öğeler vardır kurucu,

Onların belli düzeni, biçimi, durumu, oranı,

Derlenmesi, birleşmesi, devinmesi ateşi doğuran

Onlar, değiştikçe durum değişir onlarda düzen,

Çıkmaz ateşten başka nesneler, öğeleri bizim

Duyularımıza gelen, bizde duyumlar oluşturan,

Nesneler, söylemek gerek şunu da: "Yalnız ateştir

Tüm nesnelerin içinde olan, başka bir gerçek

Yoktur varlık düzeninde ateşten öte." Demiş

Herakleitos, benim anladığıma göre. Doruğuna

Çıkmış deliliğin, bunları söylemekle. Tutarsız

Sözleri, duyulara çatar, onlara uyar, düşer

Çelişkilere, çürütür kendi kendini. Önce duyulara

Güvenmiş, açıklamış ateşi, düşünmüş, kesin saymış,

Sonra dönmüş yadsımış duyuları, dışlamış onlarla

Gelen verileri, delice işler, neye güvenmeli?

Nedir güvenilir duyular dışında, doğru, yanlış

Hangisi duyularla sağlanan izlenimlerin?

Neden atılsın hepsi, yalnız ateşe inanmak için,

Ateşi anmadan, yerine başka bir nesne koymak

İçin? Saçma önermeden saçma çıkarmaktır bu,

Bunlar, nesnelerin ilkesini ateşte bulanlar,

Tüm evreni yalnız ateşten çıkaranlar.

OIuşun ilkesini suda, solukta, ararlar,

Suyu biricik ilke sayarlar, sonra yeryüzünü

Yüceltirler, tüm varlıkların değiştiğini,

Sonra toprak anaya döndüğünü ileri sürerler.

Öğreniyoruz bunların yanıldığını, ayrıldığını

Gerçek yoldan, şu iki ilkeden: Suyu toprakla,

Yeli ateşle birleştirirler, sonra döner

Bütün varlık türlerinin dört öğeden çıktığını

Savunurlar: Sudan, yelden, ateşten, topraktan.

 

Empedokles

 

Agrientumlu Empedokles'ti onların öncüsü,

Üç yanı açık bir adanın kıyısında doğmuş,

İon denizi çevrelemiş bir dalgalı yay gibi

Mavi dalgaların tuzlu köpükler fışkırttığı

İon denizi, ayırır daracık bir geçitle burada

İtalya kıyılarından adanın yöresini,

Buradadır ünlü Charybdis çölü, gürleyerek dönen

Aethna, yalımlar saçar, gürüldeyen göğsünde toplamak

Ağzından ateş püskürtmek için kraterlerin,

Yükselir göklere, yalımlar saçar, yıldırımlar

Çevirir bu görklü adayı, fırlar arada bir gözleri

Kamaştıran, çok ilginç sayılır uluslarca tüm

Yeryüzünde, görkemli varsıllar bolluk içinde,

Kargı kullanmada seçkin yiğitleri, savunmada

Benzersiz erleri, yoktur daha görkemli kimse

Göğsünden çıkan taşkın bilgeden, tanrısal öğüncü.

Bize böyle bilgelik öğretileri gösteren,

Bir ölümlü soyun aydınlığı diye, görünmeden.

Gösterdiğimiz gibi, yukarda, onu izlemeden uzak,

Anlayışı yetersiz kimselere karşın, tanrısal

Görüşün kavradığı, kimi eşsiz buluşları açıklamış,

Duygularının pek yüksek, kutlu tapınağında,

Apollon bilicisinin Tripodus'ta Pytia'ya

Söylediği, gerçekten, bize değin gelen bilgelikleri.

Yıkılır bu ilkeler karşısında ne varsa.

Yükseliyor, güçleniyor, pekişiyor bu ilkeler.

Onlar düşünmüyorlar öncekiler gibi boşluksuz

Bir devinmenin olmayacağını, seçiyorlar gevşek,

Yumuşak varlıkları, toprak, su, yel, ateş gibi,

Tüm dirileri, bitkileri, nesneleri boşluk olmadan

Ortaya koyabilmek için. Sürekli bölündüğünü

Söylüyorlar nesnelerin, sonsuzmuş bu bölünmeler.

Yine bulunmazmış içinde nesnelerin ince kırıntılar

Bile. Dış uçlarında bu nesnelerin duyularımız

Sezer kimi izleri gerçektir bu, bundan anlaşılır,

Görünmeyen öğelerin de bir dış ucu, daha ufak

bir bölüm taşıdığı, bunun da hangi anlama

Geldiği. Bir de şu var: Onlar nesnelerin hep

Kurucu öğelerini seçiyorlar, bizce görünür

Bunların gevşekliği, geçiciliği, verimsizliği,

Dağılır bunlar, evren de dağılır, yeniden

Oluşur bir nesneler yığını, diyorlar, oysa

Gerçek değil bu görüşlerin ikisi de.

Karşıttır bu dört öğe birbirine, ölümlüdür,

Günün birinde çözülüp gitse içlerinden biri

Dağılsa, engin boşluğun içinde yokolur,

Fırtınada yıldırımın, yağmurun yellerin

Yuvarlandığını, dağıldığını gördüğümüz gibi.

Bu dört öğeden doğması gereken nesnelerin

Sonradan ayrılışını, dönüştüklerini nesnel

"Bütün"e yeniden, görülür mü ilk kurucu öğeleri?

Düşünülmez mi bu bağlantının bir de karşıtı?

Baştan beri doğuruyor nesnel öğe, değişiyor hep,

Değiştiriyor boyamlarını tüm nesneler, ötekiler

Gibi, düşünürsen karıştığını toprakla ateşin,

Esen yellerle suyun, akıcı ıslaklığını

Değişme yok demektir bu bağlantıda, yoktur

Bu dört öğeden ayrılmış bir yaratma, nesne,

Kırda bir ağaç gibidir bu, açılır, solar. Söyler,

Türlü nesnelerin karışımında kendi özünü

Gösterdiğini varlıkların, toprakla karışan yel

Yine yel, ateşin suda sönünce yine ateş kaldığını,

Gelince doğurma konusuna: Görünmeyen, gizli bir güç

Saklıdır ilk kurucu öğelerde, anavarlık,

Direnir özvarlığa, yeni yaratılışa karşı,

Engelleyici bir etken yoktur burada, korur

Özünü doğa, gökten, kızgın yalımlardan bile

Çıkar birtakım kurucu ilkelerden nesneler,

Önce ateş döner yel olur bulut olur, yağmur

Buluttan çıkar, toprak derlenir yağmurdan, değişir

Ne varsa, gider geriye, önce su, sonra yel, ateş,

Bitmez değişmeler sonsuz akışta, ne gökten

Yere inenlerde, ne yerden yıldızlara ağanlarda,

Bunlar da görünmez kurucu öğelerde, bir öz var

Kalması gereken bu değişmelerde, bu akışta,

O da, büsbütün yokolmadığıdır nesnelerin.

Oysa sürekli değişen, yerini değiştiren, belli

Durumda kalmayan yokolur önceki gibi,

Bu yüzden, değişmesi gereken diye, gösterilen

Nesnel özler başka nesnelerden oluşur ancak,

Böyledir, değişmeyenler de yitip gitmezler,

yokolmazlar büsbütün, böyle ilkeler düşünmeli,

Ölmeyen, yokolmayan öğesel ilkeler,

Olasıdır bu tür ilkelerin kurması ateşi,

Onun ardından yel doğmuş bu kural üzre,

Eklenmiş ona daha birkaç nesne kımıldamış,

Bir de düzen değiştirerek çıkmış biri

Ötekinden bir bütün içinde oluşmuş.

Olumludur diyorsun olay, yukarı bakarak

Nesnelerin havaya yükselişine, gelince günü

Gökten inmezse yağmur, sarsılmazsa bulutlardan

Dökülen sularla ağaçların dalları üstlerine,

Göndermezse ısıtan ışınlarını bize güneş,

Ne buğday gelişir, ne yemişler, besleyen özler,

Katı yemek, birleştiren ısı gerekser gövdemiz,

Yoksa yaşanmaz, incelir sinirler, erir kemikler.

Somut nesnedir gelişmeyi sağlayan, besleyen,

Böyle besler birbirini tüm nesnel varlıklar,

Türlü nitelikte, durumda toplanmış öğelerle,

Birleşmiş birçok türde nesne kendi özünce.

Kendi türlerince beslenir varlıklar, ne yolla

Beslendiği kurucu ilkelerle, bunların hangi

Yöntemle birbiriyle kaynaştığı, devindiği

Özel yapılarına göre önemlidir, bunu bilmek.

Bir özden kuruludur yer, gök, deniz, ırmaklar,

Güneş, bir de ekinler, dipdiri, özlü yemişler.

Bundandır davranış, seçim değişikliği onlarda,

Öz bir, davranış başka. Benzer bu durum, benim

Dizelerimde yan yana dizilen, biçimi ayrı

Harflerin kurduğu anlamsal düzene, tek başına

Yok anlamı bir harfin, öyledir öğeler de, gelir

Yan yana, birleşir belli ölçüler içinde, kurulur

Nesneler, sen söyle kurucu öğelerin de böyle

Olduğunu, dirilerde yetenek, güç ayrılığını.

 

Anaksagoras

 

Görelim ne düşündüğünü Anaksagoras'ın da,

Ne anladığını homoiomereia kavramından,

Yok karşılığı yoksul dilimizde bu Grekçe sözün,

Yine yazıyla anlatabilirim bu konuyu, nedir bu

Homoiomereia, ne öğretiyor bize bununla bilge.

Kemikler oluşur, düzenle, incecik bölümlerden,

Kılcal damarlardan gelişir bağırsaklar da,

Et düzenlenir birbirine karışan, akıcı kanın

İnce damlalarından, bir de açıklar hangi yolla

Çıktığını altının tozanlardan, Anaksagoras,

Toprağın toprak tozanlarından, suyun su

Damlacıklarından, ateşin kıvılcımlardan

Oluştuğunu. Böyle açıklar öteki nesneleri de,

Kendi bile inanır söylediklerine, oysa anmaz

Boşluğun adını bile, belli bir erek göstermez

Nesnelerde bölünmeye, yanılma var iki görüşte de.

Önceden açıkladığımız koşullar içinde.

Düşünür verimsiz bir tutumla kurucu öğeleri,

"Öğe" denecek bir özelliği varsa onların,

Özdeş özle donatılmışsa onlardan oluşan

Nesneler belli biçimde. Acı çeker, ölür

Varlık, kurtuluş yok ölümden, direnemez

Basınca. Ne kaçabilir yazgının elinden, ölümün

Dişlerinden? Nedir bu yel, su, toprak, ateş?

Kan, kemik? Sonuç alınmaz bunlardan, geçicidir

Tüm nesneler bu durumda, gördüğümüz gibi, baskılarla.

Bölünemez bir nesne başka bir nesneye,

Yoktan varolamaz. Bunun kanıtıdır söylediklerim

Önceden. Besler, geliştirir gövdeleri yemek, bilmek

Gerek burada damar, kan, kemik, sinir ne varsa

Gövdemizde yabancı nesnelerden, yemekten, gelir,

Ya da yemekler türlü nesnelerin karışımından

Olur, içlerinde pek ince sinir özleri, kemik, kan,

Damar bölümcükleri, yapıcı öğeler bulunur, saklı.

Bütün yemeklerin kurusunda, yaşında bir bileşim

Var, büsbütün yabancı özlerden kurulmuş, onlar

Geliştirir bizi kan, özsu, kemik, sinir karışımıyla.

Topraktan gelirse somut nesnelerin gelişmesi,

Gerekir toprağın da yabancı öğelerden oluşması,

Onun sandığına göre hepsi, oysa onlar da topraktan

Çıkıyor bir bir. Dönelim başka konuya, yeterlidir

Buna da sözümüz. Odunda gizliyse yalım, duman, kül,

Başka nesnelerden kurulması gerekir odunun,

Odundan, daha önce çıkan, başka nesnelerden

Gerekir şimdi toprağı besleyen, büyüten, durmadan

Başta tür nesnelerin çıkması birbirinden. Çetin

Bir olay, bunu da Anaksagoras seçiyor, kendince:

İçten içe karışır nesneler, bağlaşır birbiriyle,

Gizli birlik sağlanır aralarında, dizilir "bütün"de

Tozanlar, uyum içinde kaynaşır. Anlaşılmaz denir

Onun bu savına da. Değirmen taşları arasında

Ekinler ezilirken gerekirdi kanların sızması,

Gövdemizde görüldüğü gibi. Havanda döğülen,

Taşların altında kalanlardan, yine gerekirdi

Kan damlaması, öte yandan yünlü bir koyunun

Memelerinde olduğu gibi sudan tatlı bir sıvının

Akması. Gerekli miydi toprak yığınları içinde,

Tarlalarda türlü türlü otların, bitkilerin,

Yemişlerin, yaprakların görünmesi,

Ya da toprak yığınlarının arasında gizlenmesi?

Görünürdü odunlarda dumanlar, küller kırılıp

Dağıldıklarında, kıvılcım çıkararak yandıklarında.

Oysa bunlar olmuyor, ne varsa gözlerimizin önünde.

Bilmek gerekir nesnelerin karışmadıklarını,

Birbirine, başkalarının söyledikleri gibi.

Görünmeyen ortak öğeler, özler, biderler (*)

Vardır, nesnelerin içinde saklı, bilmek gerekir,

Nesneleri oluşturmak içindir bunlar.

Yine söylüyorsun: "Yüksek dağ tepelerinde,

Yetişen ağaçların azgın yeller estiğinde,

Birbirine sürtünme yüzünden yandığını, sonra

Yalımlardan, kıvılcımlardan çiçekler açıldığını"

Söylüyorsun yine, doğrudur bu görüşün, ancak

Ağaçta gizlenmiş yalım olmaz, çoktur odun dokusu,

Sürtünmeden akım doğsa yanardı tüm ormanlar,

Yalım gizlense ağaçta, her gün yangın görünürdü,

Yakar yıkardı tüm ormanları dört yandan, tutuşturur

Ağaç gövdelerini. Bağladık bu konuyu da sağlama,

Sözlerimle, budur önemli olanı da, konunun,

Nasıl gider gelir karşılıklı kurucu öğeler,

Aralarında ne denli birleşirler, değişik durumlarda,

Karşıt devinimlerle, kımıldanışlarla.

Görmez misin belli nesnelerin doğurduğunu

Az çok değişince yalımlı da, ağacı da? Yakındır

Birbirine anlatımlar da, değişen ilkelerin

Açıklanışında, anlarsın düşününce bir ağacı,

Ateşi incelerken, tüm nesnelerde böyle olduğunu

Durumun, apacık. Düşünemezsen nesnel özün özdeş

Yapıda ilkelerden kurulduğunu, senin gözünde

Yokolmuş demektir varlığın ilk kurucu öğeleri.

Bundandır tuzlu gözyaşlarının, biz, gülerken

Yanaklarımızı, kirpiklerimizi kaplaması.

Dinle biraz daha, öğren açıkça, geri kalanları.

Kaçmıyor gözümden içine daldığım karanlık alan.

Doldurmuş içimi ün sağlama umudu, neden uyandırmış

Bende Thyrsus bilmem, şiir isteği, tatlı.

Budur beni sürükleyen, çırpınan yürekle, bilinmez

Bir ülkede esin perileri arasında dolaşmaya.

Sevindirir beni bilinmeyen kaynakları bulmak,

Yeni açmış çiçekler dermek, kıvanç verir,

Perilerin, öncüllerimizin düşte bile görmediği

Bir taç yapmak için başıma, değer verir şiirim

Yüksek nesnelere, benim kurtarmaya çalışan tinleri,

Dinlerin sıkıcı bağlarından. Benim şiirimdir

Aydınlatan bu yörenin karanlıklarını.

Aydınlık gerek, yayılmış çevreye peri büyüleri,

En uygun düşünceyle seçilmiş şiirimin süsü,

Bu yazdıklarım, benzer acı ilaç veren

Sağıltıcının altın rengi bal sürmesine bardağa

Kandırmak için toy çocukları, duyurmamak için

Acılığı; aldanır dudaklar bala, içerler acı sıvıyı,

İşte böyle kandırılır, kanmayan çocuklar bile.

Bu yöntemle korunur sağlık, dönülür iyiliğe,

Böyledir yapmak istediğim de, öğretimizi duymayan

Kimselere, kuru, kolay, yüzeysel sananlara.

Bakmayıp onların boş sözlerine, tatlı şiirin

Akışında bildirmek istiyorum kolayından

Anlatarak, esin perilerinin en tatlı ballarına

Batırıp getirmişim bilgeliğimizi, duyduğum gibi,

Öyle kavrarsın şiirimizde varlığın yapısını, tümden.

 

Sonsuzluk

 

Anlatmıştım somut nesnelerin en katı, sağlam,

Dayanıklı, aralıksız öğelerden kurulduğunu,

Sonsuzluk içinde bulunduğunu. Araştıracağım

Evrenin de bunlar gibi sınırlanmış

Olup olmadığını, yukarda gördüğümüz boşluğun,

Bütün varlıkların içinde devindiği alanın, tüm

Yolların dört yandan çevrilip çevrilmediğini,

Ya da sonsuz derinlikte bir yere dayanmadan

Uçtuğunu. Var alanın yoktur başka sınırı, birer

Son uç bulunur nesnelerde, oysa yine bir

Son uçtur denen de bir öğedir kesinlikle,

Önceden varolan öğe sınır çizebilir ancak,

Uygun değil duyunun yapısı bunu kavramaya,

Uzaklık var arada. O da dışında değil evrenin,

Ne son, ne dış uç, ne ölçü, ne bitim vardır,

Kapladığın yer için de böyledir durum.

Yayılır nesnelerin bulunduğu yerden dört yana

Eşit uzaklıkta bu sonsuz bütün, evren

Yuvarlağına, düşünür müsün sınırlandığını

Tüm evrenin, son ucuna varmak olası mıdır,

Gerilmiş yaydan oku atmak, oradan söylemek

İster misin şöyle gönülden, hızlı bir vuruşla

Fırlatılmış sineğin, durmadan ilerleyeceğini,

İlk atıldığı yerden, düşünür müsün bir durumu

Değiştirmeden saklamanın elden geldiğini?

Onaylaman gerek birini, kapar ikisi yolunu,

İnan evrenin sonsuzca yayıldığına, kesin.

Engel olursa atılmış okun ulaşmasına,

Ereğe, bir yerde duruş, ya da uçup giderse

Ok süreklice gelmez bu gidişin sonu da.

Böyle geliyorum ardından yıllar yılı senin,

Sorarım sana, evrene bir son bulduğun yerde:

Ne çıkacak bu fırlatılmış kargıdan?

Dahası var: Yoktur evrende bir son, uzay

Kesintisiz bir akış içindedir, genişler boyuna.

Çevrilseydi uzay engellerle, bu toplu yığın,

Birleşmiş, sınırlandırılmış olurdu, batardı

Dört yandan engine, evren, ağır basınçla.

Bir olay görülmezdi gök çatısının altında,

Devinme olmazdı, güneş ışığı bile çıkmazdı, gökte.

Birleşmiş bir bütündür evrenin doğası, ortaya

Çıktığı bilinmeyen, sonsuz çağlardan beri.

Gerçekten, kurucu öğeler için, söz konusu değil

Bir yer, dayanarak değiştirme, başka güvenilir bir

Odak düzenlemek, bütün ilkeleri birleştirmek için.

Devinir tüm nesneler, yer değiştirirler, sürekli

Devinim içinde, gider gelir dört yana varlığın kurucu

Öğeleri, hızla çıkar aşağıdan, sonsuz uzaydan yerleşir

Boşluklara. Görürüz nesnelerin birbiriyle sınırlı

Kaldığını, yel dağları sınırlar, dağ yeli kuşatır,

Çevreler, karalar sınırlanır denizlerle,

Sınırlar denizleri yeniden karalar, yoktur evreni

Sınırlayan başka bir varlık, çok geniştir uzay,

Esneyen boşlukların derinliği, kıvılcımlar saçan,

Düşen yıldırımlar bile sonsuz sürenin üstünden

Aşarak varamaz son sınıra, bir başka gün başlasa

Kaldığı yerden yıldırım kısaltamaz kalan uzaklığı.

Öyle sonsuz yayılmış bu genişlik, aşar nesneleri.

Evrenin bir sürekli yasağı var burada: Kuramaz

Kendince engeller, birleşse, toplansa tüm nesneler.

Boşlukla sınırlanır tüm somut varlıklar, yeniden

Sınırlanır onlarla boşluk, gerektirir birbirini

karşılıklı, varlıklar. Bir engel çıkarsa iki

İlkeden birine yayılır sınırsızca özü gereği

Öteki, boşluk sınırlarsa uzayı, saklayamaz doğa

Kurucu öğelerini, boşluk sonsuz, ilkeler sınırlı

Kalır, ne deniz, ne kara, ne ışıklı gök, ne insan

Soyu, ne kutlu tanrılar, ne de biraz yaşam,

Çözülür bağından dağılır, sonsuz boşlukta varlık,

Toplanır birleşemezdi bir daha, yeniden oluşturmak

İçin bir nesne bu dağılandan doğa,

Ne bir amaç güder kurucu öğeleri nesnelerin,

Ne uygun sıra, ne toplu düzen, ne de örnekle,

Uzlaşmayla, kaynaşmışa benzer nesnel direnmeler.

Değişir çoğu türlü biçimlenmelerle sonsuzdan

Gelen bir çarpma, çınlama, sarsıntı nedeniyle.

Gelir çarpmaların ardından, bütünlük içinde,

Direnmeler, bağlantılar, sayısız yıllar geçer

Aradan, varlığın kuruluşunda olduğu gibi başlar

Biçimlenmeler, ulaşır direnme son odağına.

Beslenir azgın deniz ırmak sularıyla,

Ulaşır bol bir kaynağa, sayısız evren dönemlerinde

Yeryüzü gelişir güneş ışıklarıyla, yeni doğmuş

Yaratıklarla dolar sürekli, sönmez Aether'in

Dünyayı dört yanından kucaklayan ateşi,

Bunlar olmasa yükselemezdi doğa, sınırsız

Uzaydan gidenlerin yerini doldurmak için.

Birilerin yapıları gereği besini tüketmeleri,

Azalmaları gibi, dağılır tüm nesneler de,

Eksilir, buna karşın onarır kendi kendini

Doğa, bu yer kaplayan anavarlık, bir eksilme

Başlayınca özgünde, karşıt durumda. Engeller

Çıkar önüne, dıştan gelen çarpmalar, birleşmeler

Önleyemez böyle dağılmasını, öğeler başarır

Bölüm bölüm onarmayı, giden öğelerin yerine

Gelir başkaları, onarır "bütün"ü, giderir

Eksikliğini, kayarak ileri geri bu işlemde,

Yer yapar, süre kazandırır kurucu ilkelerin,

Anaözün öğelerine. Döner durmaksızın anaözün

Öğeleri çevresinde, gelir gidenin yerine başkası.

Önlenir eksilme bu sürekli alışverişle,

Bu çarşpışmalarla sınırsız bütünde, doldurur

Gidenden doğan eksikliği gelen.

 

Orta Yere Yönelme

 

Ey Memmius, bırak "tüm nesneler orta yere" gelir

Denen görüşü, bu konuda, durur sımsıkı çarpma

Olmadan dıştan, nesneler, çözülmez, bırakmam

Gerekir bu "ortaya yönelir" diyen kuramı, tümden,

İnanmam gerek tüm nesnelerin kendi kendini

Tuttuğuna, güçlü yığının toprağın içinde olduğuna,

Suların acımasında görülen yansımalar gibi

Öteye beriye gidip geldiğine inanmam gerek.

Buna benzer sözlerle sürerler ileri bütün

Yaratıkların dimdik durarak dolaştığını,

Çıkamaz yerden göğe gövde, düşemez ordan, uçamayız

Göğe, orada güneş varken bizde gece, ayrılır

Zaman bizimle gök arasında, deliliktir

Bütün bunlar, sarsakça bir yanılmaya

Nedendir, başlangıçta sapmışlar doğru yoldan,

Yoksa, doğru değildir bir "orta yer"

Boşluğun, uzayın sınırsız olduğu yerde.

Bir "orta yer" olsaydı orada eskiden beri

Bir nesne kalırdı yerleşirdi gerçekten.

Boşluk dediğimiz uzay da, yer de ya ortada,

Değilse, adım atım devindiği yere çekilme

Gereğindedir, eşit ağırlıklar karşısında.

Bir erek yoktur nesnelerin varmak istediği,

Nesneler ağırlıksızmış gibi durur boşlukta.

Boşluk olan yerde yoktur bir temel taşı

Denebilecek nesne, çekilmesi gerekir özüne

Göre nesne geriye. "Ortaya yönelme" basıncı

Yok nesnelerde, yalnız birleşmek içindir baskı.

Ortaya yönelmek için değil bu birleşme; toprağa,

Islaklığa, denizlerin, dağlardan inen ırmakların,

Denizlerin ıslaklığına yönelme, birleşme var.

Havanın inceliği, ateşin sıcaklığı nedeniyle

Bir yükselme, itinme olur yukarı doğru. Budur

Havanın yıldız ışımalarıyla çevrilmesini

Sağlayan neden. Gökyüzünde ışınlar saçarak

Doğup batıyor güneş, orta yerden dağılarak

Toplanıyor bütün ısı. Yeşeremez yapraklar

Bile ağaç doruklarında, veremiyor onlara

Toprak sindirilmiş olarak gereken besini,

Ayrı ayrı, ancak buradan yayılır özsular,

Yanlıştır karşısanı, benimsenemez artık,

Açıkça göstereceğim gibi daha sonra.

Burada, yanılmayasın diye, şunu söyleyim yine:

Çekmezse özel güçler öğeleri başka bir yöne:

Koruması gerekir kendini tüm nesnelerin,

Aşağı düşme çabasına karşın, şundan korkulur

Doğrusu: Tutmazsa evrenin oynakları dağılır,

Yuvarlanır sonsuzluğun içine öğeler.

Uçan yalımların evren çatısının duvarlarını

Dağıtışı, hızla sonsuzda yokedişi gibi,

Bu örnek üzredir öteki evrende, gümbürdeyerek

Düşer yüksekten aşağı göğün çatısı, birden

Batar ayaklarımız altında yer, yiter engin

Boşlukların uçurumunda. Çatırdar göklerle birlikte

Tüm varlıklar, katılır toptan çöküşe, dağılır

Nesneler, döner yokluğa, kalır geride boş uzay,

Bir de görünmeyen öğeler. Anaözdekte eksilme

Olduğu yerde, açılır nesnel varlıklar için

Açılır ölüm kapıları, kıvrılır göçer sonsuza

Özdek. Sonuna değin gidersen kolay kavrarsın

Öğretimizi; biri ötekinden anlaşılır bunların.

Kesmeyecek yolunu karanlık gece, açıktır sonuç,

Doğada biri yakar ışığı ötekiler için.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

Ne güzeldir dalgalanan denizde, fırtınanın

Allak bullak ettiğİ sularda, karadan birisinin

Didinmesine bakmak sessiz sessiz. Bir kıvanç

Değil bu başkasının acısından duyulan, üzüntüden

Uzaklığın verdiği duygu. Ne güzeldir düz ovada

Korkudan uzak, azgın savaşların kudurduğunu

Görmek. Ne var daha tatlı, güzel,

Bilgelerin öğretisini güvenli yüceliklere

Çıkaran bir tapınağa sığınmaktan. Oradan

Bakabilirsin sessiz, çabalarına, yanılgılarına

Başkalarının. Yaşamın dar yolunu aramalarına

Yorgun, boş dolaşmalarına, soy beğenmişliğe,

Çekişmeye, yükselmeye, yönetim tutkusuna.

 

Sarsakların Üzüntüsü

 

Ne acınasıdır anlayışı, önünü görmezce isteği,

Ne korkunç, ne karanlık bir gece içinde

Geçip gidiyor şu kısa yaşam. Bilinmez mi

Doğanın gövdesel acılardan uzak, tininse

Korkulardan, kuşkulardan sıyrılmış sevinç

İçinde yaşamayı istediği? Anlıyoruz,

Buna göre, gövdemizin yapısına uygun, tüm

Acılardan uzak kalmak gibi, pek az bir duruş

Gerekmekte, genellikle yaşam süresinde.

İstenebilir, yine de, tatlı günler geçirmek.

Bir eğilim duymaz doğa büyük konakları

Altın yontularla çevirmeye, ışık saçan

Işıldakları göz kamaştıran, şölenlerde

Bol aydınlık sağlamak için ellerinde tutan,

Yukarı kaldıran delikanlılara, içinde ne varsa

Gümüşle, altınla donatılmış geniş sofalarda uzanıp

Yankıyan altın kitar seslerini dinlemeye.

Oysa tadı çıkar yaşamın daha sevecen,

Uygun tutumla, gerekmez aşırılık, göklere

Yükselen ağaçların gölgesinde, ırmak kıyısında,

Gür çayırlarda, göklerin güldüğünde, yeşiller

İçinde baharda, renk renk çiçekler arasında.

Bırakmaz ateşli sıtmalar, yoksul döşeğinde

Olduğu gibi, sırmalı yataklarda yatsan bile.

Ne soy üstünlüğü, ne varsıllık, ne görev, ne ün,

Ne görkem mutluluk verir gövdeye, tinlere,

Savaş alanında sanırsın kendini bir de, olursun

Görür gibi, yapmacık, acıklı bir boğuşmayı, güçlü

Bir donanmanın korunmasında, hepsinin pusatlara

Büründüğünü, özdeş duygularla coştuğunu yığınla

Kalabalığın. İçinden gideceğini sanırsın

Dinlerden gelen korkuların, yüreğini ezmeyeceğini

Ölüm ürpertilerinin, sıkıntılardan kurtulacağını

Sanır mısın? Görürsek ne gülünç, ne saçma bir oyun

Olduğunu bunların, bu kişileri titreten korkuların,

Üzen, sıkan durumların, savaş araçlarından,

Vuruşlardan kaçmayacağını; kralların, komutanların,

Altının, yüksek erguvan boyalı giysilerin, parlak

Görünümleri önünde eğilmediğini: Yalnız usun bize

Güç sağladığından kuşku duyar mısın? Didinir

Durur yine karanlıklar içinde kişinin yaşamı,

Ne denli titrerse gecenin karanlığında korkudan

Çocuklar, sararırsa, öyle korkarız biz de

Gündüzün ışığında korkulmayacak nesnelerden.

Çocukların korkudan karanlıkta günü bekledikleri

Gibi. Bu karanlığı, bu içsel korkuyu gideremez

Günün, güneşin aydınlığı, doğanın derinliğine

Bir inceleme giderebilir.

 

Öğelerin Devinmesi

 

İnceleyim hangi devinimle nesnelerin çıkışını

Doğurucu özlerden, çözülüşünü, nedir onları

Yaratan, devindiren güç, bu sonsuz boşlukta

Onlara yol açma yetisini sağlayan erk.

Dinle sözlerimi, açıklayacağım tüm bunları.

Yuvarlanan bir yumak gibi toplanmış değil

Küçüldüğünü, yavaş yavaş zamanın ağır akışları

İçinde dağıldığını gördüğümüz somut nesneler.

Göremeyiz bu özdeksel öğelerin yaşlandığını

Gözlerimizle... Eksilmez, kalır olduğu gibi

Nesnel bütün, eksilirken öğelerin ayrıldığı

Nesneler, çoğalıyor, öte yandan, katıldıkları,

Orada yaşlanana karşılık, yenisi çiçeklenir

Burada.Durma yok, yenilenir evren sürekli,

Ölenler can verir yaşayanlara. Bir ulus

Doğarken batar biri de, değişir kuşaklar

Kısa bir süre içinde, bir koşuya girmiş gibi

Geçer elden ele yaşamın ışıldağı.

Sanırsan kurucu öğelerin dinlenebileceğini,

Yeni bir biçimlendirme sağlayacağını,

Ayrılırsın gerçeğin yolundan. Boşlukta

Gidiş gelişlerin gereklidir ya kurucu

Öğelerin özünden gelen bir açıklıkla, ya da

Dıştan gelen bir itimle ortaya çıkması.

Karşıt devinimdeyse öğeler, tepmeler başlar

Değişik yönlerde, ayrılırlar birbirlerinden

Hızla, çelik katılığındadır öğelerin yapısı,

Ağır, sıkı, engel yok aralarında.

 

Uzayın Sonsuzluğu

 

Kolay anlarsın öğelerde devinmeyi, topluca

Gidiş gelişleri. Bir sınır yok evrende

Kurucu öğelerin durması için, sonsuz, sınırsız,

Yayılır, genişler uzay. Gösterdiğim gibi.

Kesin kanıtlarla, açıkladım uzun boylu.

 

Öğelerin Bağlaşımı

 

Boşlukta durmaz öğeler, devinirler sürekli

Değişik yönlerde, ayrılır topluca sıkışan

Öğeler birbirinden, kimi gider uzaklara,

Çarpışır, geymelenir birbirine, katılaşır

Kimi kalır yanyana yoğunlaşır. Birbiri

Yanında yoğunlaşan, az uzaklıkta kalan

Teper, ayrılır yeniden, bu tepme yüzünden

Daha sağlam olur bağdaşma, güçlenme.

İçiçe kaynaşmaları sonucudur bu olaylar,

Sağlam kökler geçer kayalara çelik çeliğe

Eklenir, özdeş özdeşe. Sonsuz uzayda, dışarda

Devinen öğeler sıçraşır, yeniden dönerler

Birbirlerine, belli uzaklıkta, incecik havamızı,

Parlayan güneş ışığını beslerler. Süzülür sonsuz

Boşlukta öteye beriye başka birçoğu daha,

Nesnelerin bağlaşımından çözülmüş, ayrılmış

Olanlar uçuşur başı boş, katılamaz devinmeyi

Düzenleyen dönmeye.

 

Güneş Tozanları

 

Olayın özdeşi, görüntüsü gezer önünde

Gözlerimizin, görüş alanında, deliklerinden

Güneş ışınlarının sızdığı, ışık aydınlığına

Yakın parlaklıkta, bir karanlık oda göreceksin

Uçuştuğunu, incecik sayısız tozcuğun, ışıkta

Karışır boşlukta birbirine bu tozcuklar,

Kesişir eğikçe, değişik, uzun bir savaşta

Dövüşe giden, uğraşan, soluyan olaylar gibi.

Burada birleşmek için yettiğince, ayrılmak

İçin de etkileyen bir kıpırdama var:

Anlarsın bundan, bu yansıyan olay gibi

Devinir öğeler boşlukta sürekli, ufak örnekler

Doğurur büyük nesneler, ulaştırır bizi gerçek

Bilginin izlerine bunlar. Görürsün aydınlıkta

Uçuştuğunu nesneciklerin. Gösterir böyle bir

Yığınlaşma özdeğin içinde saklı,

Güçlerin devindiğini, görünmeden. Göreceksin

Çok tozcuğun yön değiştirdiğini, gizli çarpmada.

Geriye döndüğünü, her yana sürüklendiğini: Anla

Tüm devinmenin, ilkelerde, burada başladığını.

Kurucu öğelerden gelir ilk çarpma, devindiren

Sonra geçer daha az bağlantılı nesnelere,

Göç yönünden, en yakın, kurucu öğeler gizli

Çarpmalarla kımıldatılır, ulaşır böylece çarpma

Kendiliğinden daha büyüklere doğru. Gelir yavaşça

Öğelerden doğan devinme duyularımıza, devinen

Nesneyi görünceye değin güneşin aydınlığında

Gözlerimizle. Biz çarpmaları da göremeyiz,

Devinmenin başlayışını da.

 

Öğelerin Hızı

 

Anlayacaksın özdeksel öğelerde ne tür devinim

Bulunur, Memmiusum kolayca, bir iki sözden:

Yayar Aurora günün ilk kızıllığını kırlara,

Uçar renk renk kuşlar sessiz ormanlarda,

Çınlar yayılan sesleri yükseklerde, havada.

Açılmış gözlerimizin önünde ne varsa, nesnel,

Giydirir yeni doğan güneş bu evrede, kuşatır

Ortalığı birdenbire, parlayan ışıktan giysilerle.

Yine güneşten gelen tatlı ışınlar, sıcaklık

İşlemez, geçmez boşluktan, geciktirir yolunu.

Dağıtmak gereğindedir öğeler havanın dalgalarını,

Dolduramaz bu yolu tek tek sıcaklık öğeleri,

Bu nedenle sımsıkı bağlaşırlar birbiriyle,

Engeller biri ötekini dıştan, alıkonur,

Yavaşlar, baskıyla devinimleri, gidişleri hep.

İlkel olan, dayanıklı olan kurucu öğeler boşlukta

Dolaşır durur başı boş, dıştan engel yoksa,

Birleşir, bağdaşırlar kendilerince, giderler

Bir ereğe doğru başlanmış yöneltide.

Şaşılası değil bu olay, gerekir onların

Hızla yenmesi, aşması tüm engelleri. Öğeler

Güneş ışığından hızlı, yürür, bitirir yolunu,

Onlardır engin uzayları aşan, yaran yıldırımdan

Hızlı gökleri, yeter, gerekmez uzatmak sözü,

Yolda kurucu öğelerin ardınca gitmek, hangi

Yöntemle deprendiklerini görmek, anlamak için.

 

Tanrısal Yaratma Yoktur

 

Tanrısal bir yönetimin sonucudur diyor nesnel,

Özdeksel varlığı benimseyen, öne sürenler,

Kişilere uygun mevsimlerin, değişmesini, yemişlerin

Oluşumunu, öteki nesnelerin düzenlenmesini,

Yaşamı yöneten Venüs'ün tanrısal sevgiyi göstermek

İçin kişileri uyardığını, kişi soyunun esenliği

Uğruna yeni kuşakların doğmasını sağladığını

Sevgiye yolaçtığını, yaltaklanmayı, sevişmeyi

Önerdiğini söylüyorlar, hepsinin tanrısal

Olduğunu savunuyorlar, insanlar ayrılmış doğrudan,

Yanılmış, sapmış görünüyorlar. Bilmesem ben de

Kurucu öğelerin yapısını böyle düşünmeyi yeğlerdim.

Gökleri gözleyip, başka nedenlere dayanarak

Tanrılar yarattı diyemem evren bütününü. Çoktur

Bu yanılgıya kapılan, ey Memmius, sonra gösteririm

Sana, şimdi inceleyelim, kalan devinme konusunu.

 

Kurucu Öğelerin Devinme Yönü

 

Nesnelerde yoktur bir içsel itim gücü, kımıldatan.

Yükseğe çıkaran, ne bir yön var, ne bir yasa

Benim anladığıma göre, nesnelerin özünde.

Sakın yanılma yanan nesnelere bakarak.

Çıkar yığınla yalım yukarı doğru, büyük

Işıyan yemişler de yukarı doğru, ağaçlar da,

Sarkar ağırlık nedeniyle topluca, sonradan,

Kendiliğinden başaşağı. Yalımlarla fışkırır

Ateş evlerin damlarından, uçar talaşlar, yangın

Kudurunca çatılar başlar çatırdamaya, görünce

Kendi yapıları gereği sanma bunları. Böyle

Fışkırır yay gibi gerilmiş damardan kesilince

Kan da, sıçrar dört yana gövdemizden oluk oluk.

Görmez misin kaldırır yukarı ağaçları, direkleri su?

Ne dalsak derine, atlasak suya çivileme, çalışsak

Dibe inmeye, didinsek, kaldırır bizi hızla su,

Nerdeyse yarısını çıkarır yüze nesnenin.

Sanmıyorum boşluklar arasında bunların kendince

Aşağı batması gerektiğini. Bundandır ağırlığın

Aşağı çekişi, yalımın havanın itimiyle yükselişi,

Görmez misin geceleyin kuyruklu yıldızın

Gökyüzünü nasıl yarıp geçtiğini, parlayan

Işınların durmaksızın uzaklara yayıldığını,

Doğanın gösterdiği gerçek yörünge üzerinde?

Yine görmez misin göktaşının yere düştüğünü,

Yıldızların gökyüzünde durduğunu, düşmediğini?

Gökyüzünün en yüksek yerinde serper güneş

Işığını tüm yönlere, çepeçevre ovalara,

Karışır toprağa güneşin sıcaklığı. Görürsün,

Bunun gibi, yıldırımın yılan gibi süzüldüğünü

Bulutların arasından, ötede beride bulutlardan

Çıkan, uğuldayan şimşekleri, yere düşen yıldırımları.

 

Öğelerin Açıklanışı

 

Gerçek bilgi vermek isterim sana bu konuda,

Dik düşüşle devinirse boşlukta nesneler,

Özgül ağırlığıyla kurala uygundur düşme.

Raslantıyla yana kayma olursa bir yerde

Gerçek yön değişmiştir, düşünmek gerek.

Aykırı değil düzene bunlar, yağmur damlaları

Gibi yukardan düşerek adım adım batmaları

Boşluğun derinliğine. Çarpma, raslantı değil

Öğeleri yöneten, doğa yaratmakla başlamış işe.

Kim düşünürse ağır nesnelerin dik olarak

Yukardan hızla düştüğünü boşluğa, bu düşüşle

Yeğnik nesneler üzerinde çarpmaların etkisini,

Yaratıcı devinmenin böyle doğduğunu, yanılmıştır,

Gerçek yoldan sapmıştır, ister suda olsun

İster havada, hızlanır ağırlığınca düşmesi

Batan nesnenin, böyledir görünen gerçek.

Bundandır özdeş yapıda olmadığı daha gevşek

Havayla suyun özü, düşüşte gecikme konusunda,

Kazanır ağırlara göre daha hızla çekilen.

Bu yüzdendir boşluğun nesneler karşısına,

Rasgele bir yerde, durak diye çıkamayışı,

Özünün uyarınca olabildiğince yayılışı.

Bundandır nesnelerin özdeş hızla, değişik

Ağırlıklarına karşın, sessiz boşluk içinde

Düşmesi. Gerekmez daha ağır nesnelerin,

Yukardan daha yeğniklerin üstüne düşmesi,

Çarparak onları etkilemesi, çarpmaların

Doğa yönetiminde türlü devinimler yaratması,

Araştırmak gerek düşen nesnelerin, biraz

Saptığını, küçüklerin bile, yön değiştirmediğini.

Gözümüzün önünde bu olay, apaçık. Ağır nesneler

Yukardan aşağı doğru sapmaz yolundan kendince

Bunu kolaydır anlaman, yoksa sezilir mi, az da

Olsa, gerçek yoldan ayrılıp ayrılmadığı düşerken?

Sürekli bir bağlantı içindedir devinim, öncekilerle

Bir bütünlük düzeni kurunca öğeler birbirlerinden

Ayrılmaz da, başlarsa yazgının bağını koparan

Devinme, sonsuz bir bağlaşım kurulur nesneler

Arasında: Şimdi sorarım sana nereden çıkar

Bize yeryüzünde yaşamı sağlayan yapıyı

Kazandıran, isteyene dilediği yere gitme

Kolaylığı kazandıran, devinim değiştirmemizi

Sağlayan, ne zamanı belirleyen, ne de

Yeri sınırlayan; bize yerleşme anlayışı

Veren istencin bağımsızlığı nerden geliyor.

Kesindir nesnelere ilk vuruşu yapanın, ilk

Devinimi başlatanın kendi istenci olduğu,

Sonradan devinmenin tüm gövdesel örgenlere

Yayıldığı. Görmez misin yarış alanlarında engelleri

Son çabayla kalkıp aşan atın atlayışını?

Bu ilk devinimin tüm gövdeyi sarmasından doğar,

Bununla kımıldar gövdede oynaklar, uyar hepsi

Tinin istencine, yayılır ardından topluca,

Gövdeye, bundan anlarsın ilk itimin yürekten

Çıktığını, tinin istencinden doğan ilk devinimin

El, ayak yoluyla bütün gövdeye yayıldığını.

Benzemez buna yürümemizi sağlayan, ağır basıncı

Yüksek bir baskıyla bütün örgenlere yayılan

İlk itiş. Yayılınca gövdenin bütününe ilk

Devinim hızı, biz istemesek de oynar örgenler,

Sonra kendi istencimizle çekeriz elimizi,

Ayağımızı eski yerine. Görmez misin çokluk

Dıştan gelen bir etkinin baskısıyla, istemeyerek

İleri gittiğimizi, bu aralıksız çarpmalar sonucu,

İçimizde bir tepkinin uyandığını, dıştan gelenle

İçten gelen arasında bir çatışmanın belirdiğini.

Yayılır gövdenin bütününe bu tepki duygusu, etkiler

Örgenleri, bastırır, düzenlemek için düşüşü, yeniden

Durmaya başladığını? Söylemen gerekir senin de

Gövdesel öğelerde devinmek için çarpmalardan,

Ağırlıktan başka bir özgücümüzün olduğunu,

Bir nedenin bulunduğunu, çıkmaz biliriz yoktan var.

Önler ağırlık, çarpışma, her olayın doğuşunu.

Önlenemez tüm eylemlerinde tin, dış basınçla

Olduğu gibi, bir iç basınçla edilgen kılınamaz,

Acılara katlanır bir duruma düşürülemez, teper.

Kurucu öğelerin sapmasından ileri gelir bu,

Zaman, uzay belirleyemez bu sapmayı, küçüktür.

 

Kurucu Öğelerde Sonsuz Devinim

 

Toparlanmış bir sıkı yumak değil özdeksel yığın,

Aralıklar da yoktur bölümlerinde, gevşeme de,

Ne artar, ne çoğalır bunlar olsa bile.

Bu nedenle kurucu öğelerin özleri, özdeş

Devinim içindedir şimdiki gibi, eskiden beri.

Böyle sürecek gelecekte de özdeş devinmeler,

Şimdi doğduğu gibi duracak hepsi, değişmeyen

Bir kurala göre, yaşayacaklar, gelişecekler,

Büyüyecekler, doğanın geçerli yasasına göre.

Bir güç yoktur tüm evreni değiştirecek.

Bir yer yoktur kurucu öğenin bütünden

Ayrılınca gidebileceği, bir bölümünün de.

Varlığın yapısını, devinim gücünü değiştirmek,

Doğaya yeni güç katacak bir yer yoktur. Şaşılası

Bir durum yok bu konularda: Bütün kurucu

Özlerin devinmesine karşın, evrenin sürekli

Devinmezlik göstermesinde, bir de rasgele

Bir nesnenin, kendi kendine kımıldanışında.

Pek uzak kalır kurucu ilkeler özleri gereği

Sularımızın eşiğinden. Bu nedenle görünmezler,

Göremezsin devinimlerini, gizli kalır sana.

Gözlerimizle gördüğümüz nesneler de çokluk

Gizler devinimlerini bizden uzak bir yerde

Durdukça. Gider yaylımda sık, güzel

Bir sürü, yavaştan, otlaya otlaya sabahın

Kırağısında bir elmas gibi parlayan çayıra

Kıvırcık koyunlar, süt kuzularının oynaştığı

Boynuzcuklarıyla toslaştıkları evrede.

Bulanık görünür bize bunlar uzaktan,

Durur ak bir parıltı gibi yeşil dağda.

Dev orduların dolu dizgin doldurduğu gün

Ovayı, başlar savaş oyunu, kuşatır atlılar

Çevreyi, bir yarma, girerler korkunç bir

Saldırışla ortadan, titretirler düz ovayı.

Şimşek çakar gibi yükselir parıltılar göğe,

Yer ışıldar kılınçlardan çepeçevre, inler

Atların ayakları altında, sarar tepeleri

Savaş gürültüleri, yansır yıldızlara değin.

Öyle yerler vardır yüksek dağlarda,

Sessiz bir ışıltı görünür ovada.

 

Kurucu Öğelerin Biçimi

 

Dinle, değişik yapıdadır kurucu öğeler,

Türlü biçimlerdedir hepsi, özdeş, benzer değil.

Anla, görünüşte, benzeşip benzeşmediklerini.

Kurala göre türlü türlüdür nesneler, ayrı ayrı,

Bölümler bütünlere benzemez, şaşılası değil

Durum, ilkeler yığını büyük, sayısız, sınırsız,

Dediğim gibi, gerekmez özdeş bütünlük içinde

Benzeşmeli örülmeleri, benzer biçimde görülmeleri.

Bak kişi soyuna, yüzücü, pullu, dilsiz dirilere

Denizde, yırtıcılara, sürülerle sevimli sığırlara,

Renkli kuşlara, serin deniz kıyılarına, küçük

Deniz koylarına bakıver, halkın çevresinde

Yerleştiği kaynaklara, göller, sık ormanlar

Arasında uzayan sessiz çayırlara; soylarına

Göre düşün onları, anlayacaksın birbirinden

Ayrıldığını öz-biçimlerinde. Yoksa ne çocuklar

Tanıyabilirdi analarını, ne de analar çocuklarını

Bundan anlaşılır insanlar gibi hayvanların da

Birbirlerini bellediği. Süslenmiş tanrılar

Tapınağının önünde, çokluk boğazlanır bir danacık,

Günlük kokulu sunakta, can çekişir, akarken

Göğsünden gür kan, dolaşır anası boynu bükük,

Yeşil ovaları, seçer ayak izlerini toprakta,

Arar durur yazıyı çepeçevre, bir yerde, yiten

Yavrumu görebilir miyim diye. Doldurur iniltilerle

Tüm yeşil yaylımı, döner yeniden ahıra,

Yavrunun sevgisiyle yana yana, ne yeşeren

Kıvrık otları kırağılı çayırların, ne

Yaylımların çimenleri, ne de çıkıntılı kıyılarda

Akan ırmak avutur gönlünü, yürek doğrayan

Acısını giderebilir. Öteki danaların sevimli

Sıçrayışları bile oyalamaz gönlünü, gideremez

Üzüntüyü. Böyle derin yavrusuna tutkunluğu.

Oğlaklar bile seçer boynuzlu analarını

Daha yavrucukken titrek sesleriyle, bundan

Az değil toslaşan kuzucukların meleyen analarını

Tanıması, böyle koşar yavrular analarının

Sütlü memelerine, doğa kuralınca. Göremezsin

Ekinlerde, biçimsel ayrılık olmayanlarda,

Bir benzeşme, önce. Böyle süslediğini görürüz

Kayaları değişik boyalı, değişik biçimli

Midyelerin, denizin yumuşak dalgalarıyla

Kumsalda, susayan kumları kızgınca

Dövdüğü yerde, budur gereği de söylediğim

Gibi, tüm kurucu öğeler arasında kesin

Değişikliğin; öz-biçim yönünden, doğaldır,

Kişinin elinden çıkmış değil bunlar.

 

Öz - biçim, Nitelik

 

Pek kolay anlaşılır, bizce, benzer biçimde;

Şimşekten doğan büyük yakıcılığın nedeni,

Bizim toprak ocakta yakılanla karşılaştırma

Yapınca, diyebilirsin artık; göksel şimşeğin

Daha küçük öğelerden kurulduğunu. Bundandır

Bizim odun parçalarından küçük ışıldaklarda

Yaktığımız ateşin giremediği yere girmeleri,

Onların. Boynuz geçirir ışığı, yağmur yansıtır,

Nedendir bu? Çok küçüktür ışığın öğeleri

Canlar bağışlayan suyun öğelerinden.

Neden çok hızlı akar süzülen şarap,

Ağır ağır damlar fıçıya zeytinyağı?

Açıktır, zeytinyağının daha küçük öğelerden

Oluştuğu, ya da birbirine bağlanmış, çengelli,

Sıkı, Öyle benzer ki ayrılıyor tek tek öğeler,

Yavaşça süzülüyor ufak damlalar süzgecin

Deliklerinden. Bundan anlaşılır sütün, balın

Ağızda, dil üzerinde tatlı duyum uyandırması,

Öte yandan acı bir içkinin dudaklarımızda

Tedirgin eden, ya da kantaronun teksindiren

Etkisine karşı tatlının yeğlenmesi. Buna

Bağlanır, doğrudur, düz, yuvarlak öğelerden

Oluştuğu duyularımıza çarpan, tatlılık veren

Nesnelerin. Çengellidir, geymelidir (*) acılık

Uyandıran, kaba görünen nesnelerin öğeleri.

Bu tür öğeler duyuların önünü tıkar, tırnaklar,

Gövdemize ulaşınca batar, acı verir.

 

Duyum Ayrılıkları

 

Çatışır duyularda iyi, kötü etki bırakan

Nesneler, öz-biçimlerin başkanlığından bu,

Sanma çatırdayan bıçkıdan çıkan, titreyen

Çatlak sesin, esin perilerinden yardım gören

Sanatçının oynak ellerle tellerden çıkardığı

Düz öğelerden kuru ezgiler gibi anlaşılacağını.

İnanmayacaksın yürek bulandıran bir ölünün

Yansımasından çıkan kokuyla Kilikya tiyatrosunu

Dolduran taze safranın, ya da sunaktan yükselen

Günlük kokularının özdeş biçimli öğelerden

Oluştuğuna. Benzerlik düşünülmez boya öğelerinin

Görüş alanımıza giren iyileriyle, bizde tiksinti

Yaratan, bakışlarımızı iğneleyen, göz yaşartan,

Korkulu, ürpertici kötüleri arasında.

Düz yapılı öğelerden oluşmuş duyularımızda

Güzel, sevilir bir etki bırakan nesneler.

Kaba yapılı, duyuları tırtıklayan nesneler

Kurucu özün düzeninde ortaya çıkan bozukluk

Nedeniyle öyledir. Bir de gerçekten düz olmayan,

Çengelli, uçları bükülmemiş, ileri çıkıntılı

Nesneler vardır, işte bunlardır duyuları acıtan...

Bu nedenledir etkisi şarap çökeleğinin,

Bir de baldıran kökünden çıkarılan suyun.

Ateşin sıcaklığı, suyun soğukluğu, yıpratır

Özdeğin türlü tırtıklarıyla gövdenin duyularını,

Önceden kanıtlanmış bunların dokunmayla geldiği bize,

Ant olsun yüce tanrılara, dokunmadan, gelir

Hepsi, dıştan çarpmayla doğan iç acısının

Bizi sarsması, sevişmede Venüs'ün verdiği tadın

Duyulması. Bir yabancı nesne girdiğinde gövdeye

Karışır duyulur, başlar karşıt direnişler,

Tepkiler sezilir gövdenin kimi yerlerinde,

Duyarsın tepkiyi elini koyduğun bölümde.

Bundandır ilkelerin değişik biçimde oluşu,

Değişik duyuların uyarılmasında. Bize katı,

Sıkı görünenler içinde gereklidir derinliğine

Dal budak salarak, en sağlam yapıyı kuran,

Birbiriyle iyiden iyiye bağdaşan, çengelli

Türden öğelerin bulunması. Böyle oluşmuştur

Bazalt taşları, ilkin kayaların çarpmasına

Karşı koyan, sağlam çakıllar, demirin güçlü

Katılığı, gıcırdayarak kapanmaya engel olan

Maden özünden yapılmış kapı sürgüleri.

Gereklidir akıcı nesnelerden doğan

Akıcı özün düz, yuvarlak biçimli öğelerden

Kurulması, engel olmadığından birbirine yuvarlak

Öğeler yutulur su kolaylığınca haşhaş

Taneleri, eşit hızla yuvarlanırlar derine.

Görürsün birdenbire ayrıldığını birbirinden

Gerekince sis bulutunun, dumanın, ateşin,

Oysa kurulmamıştır düz, yuvarlak öğelerden

Bunların hepsi de, yine de engellemez bunları

Karışık yapılı ilkeler. Deler gövdeyi,

Girer içeri gözeneklerden, sivri, çengelli

Öğeler, önlemezler birbirlerini, gördüğümüz gibi

Devedikeninde, kolay anlarsın bunların

Karmaşık ilkelerden değil, sivrilerden

Kurulduğunu. Görünce akıcı olduğunu acılık

Veren nesnelerin de sakın şaşmayın, denizde,

Toprağın buğusunda olduğu gibi kavramışsan

Gerçeği: Düz, yuvarlak öğelerden oluşur akıcılar,

Acı verir bize bunlara karışınca katı nesneler.

Gerekmez çengelli biçimde kalmaları bunların,

Bellidir katı, yuvarlak yapılı öğelerin

Yuvarlanırken duyulara acı verdiği,

Daha iyi kavrarsın şimdi katı, düz

Öğelerin ne denli birleşme gücü olduğunu,

Bundandır acılığı deniz suyunun da.

Bir yol var burda, ikisinin ayrılmasında:

Büsbütün yüzde kalır çatışık tuz öğeleri,

Bir havuza akmak, ya da içilecek duruma

Getirilmek için sızınca tatlı olur toprağın

Katlarından su, böyle kalabilir toprakta acıtan.

 

Öğeler Sonsuz Biçimde Değil

 

Bağlayınca anlattıklarımı başka bir konuyla

Kanıtlanır nesneleri kuran öğelerin

Belli sayıda biçim değiştirdiği.

Sayılı öğelerden sınırsızca büyüyen bir gövdenin

Kurulması gerekirdi. Bütün öğelerce özdeş

Olan, özdeksel özün küçüklüğü, onların birbirinden

Çok ayrı, değişik biçimlere girmesini önler.

Söz gelişi en ufak bölümlerden üçü bir öğede

Birleşir sürerse bu durum, tasarla tek öğenin

Tüm bölümlerinin aşağı, yukarı, sağa, sola

Dağıldığını, bu öğenin tüm biçimine, düzenine,

Yapısına nasıl geçeceğini, öteki bölümler için de

Böyle yapman gerekir biçimleri değiştirmek

İstersen, özdeştir öteki bölümler için de,

Düzen gereği durum, biçimlerin değişmesinde.

Böyledir yeni biçim kazanmakla nesnede büyüme.

İnanılmaz kurucu öğelerin sonsuz türde biçimli

Olduğuna. Yoksa dev büyüklükte nesneler bulunmazdı,

Yukarda dediğim gibi, düşünmen gerekir.

Göremezdin Doğu dokumalarını, erguvan renkli

Tessalia midyelerinin boyadığı Meliboea

Cilasını, sevimli, ışıltılı, altın tavus soyunu,

Basılmış yeni boyalı dokumaları, değersiz

Kalırdı sakızın kokusu, balın tadı,

Çıkmazdı kuğuların çığırışları, bir de becerikli

Phoebus'un kavalından, özdeş nedenle, yayılan ezgiler,

Rasgele doğacakmış, demek, bir nesne ötekinden.

Daha kötüye dönecekti bütün varlık alanı,

En iyilerinde, dediğimiz gibi, önceden, değişerek

Geri dönecek bir nesne olurdu burun, kulak, göz,

Ağız için kötü bir durum çıkacaktı ortaya.

Oysa yoktur böyle bir durum, kesin engellerle

Çevrili varlığın bütünü, çepeçevre, inanmak

Gerekir özdeğin sonsuz, değişik sayıda

Biçimlerinin bulunmadığına. Ateş sınırlamış

Kış soğuklarına giden yolu, özdeş ölçüdedir

Yolun geri kalanı da. Sıcaklık gibi soğukluk,

Orta nitelikte ısılar, bulunur tüm varlığın

Ortasında, doldurur uzayı. böyle sınırlanmış

Yaratıklar, ayrı, iki yanlı kılıç gibi arada,

Bu yanda yalın, o yanda kaskatı soğuklar.

 

Benzeşik Öğelerin Sayısı Sonsuzdur

 

Bağlayayım söylediklerimle başka bir konuyu,

Bundan anlaşılır nesnelerin kurucu öğeleri,

Biçimlerinin özdeş nitelikte düzenlenmesi,

Sonsuz sayıda bulunmaları. Biçimlerin ayrımları

Sınırlı olduğundan, ya benzeşik öğelerin sonsuz

Sayıda olması, ya da özdeksel bütünün sınırlı

Kalması gerekir, bunun da gösterdim olmadığını.

Bu gerçek bilgiyi verdikten sonra, gel bakalım

Birkaç dizeyle göstereyim sana özdeksel öğelerin

Doğada, nesnelerin bütününü tükenmez varlıktan

Kurmadığını, onlarda sürekli bir devinmenin

Varlığını. Kimi yaratıklar görürsün, seyrek,

Sezersin eli sıkıdır onlarda doğa, verimi az,

Başka yerlerde, uzaklarda, boldur özdeş varlıklar:

Bundandır görmemiz değişik dört ayaklılar,

Hindistanda binlerce hortumlu fil, ülkeyi

Çeviren fildişinden engellerin koruduğunu,

Giriş yolunu kapadığını. Bu yaratıkların

Büyük kalabalığından, çok azdır gördüğümüz.

Anlatmak isterim ayrıca, tek olan bir nesnenin,

Bir kez yaratılan, yeryüzünde bir benzeri daha

Görülmeyen, özdeksel bir varlığın bulunduğunu,

Elverişli değildir bu somut, sonsuz öz, ondan

Doğamaz bütün varlık, yaratılamaz, beslenemez,

Gelişemez. Tasarla bir süre, bu öğeler yığınının

Devinen bir nesne doğurmak için, evrende, ortaya

Getirmek için sınırlı olduğunu. Peki nerede,

Ne biçimde, ne nitelikte bir güçle, nereden

Kalkıp girecek uzayda başka bir varlığa?

Ussal bir dayanak yok bu birleşmede, bence,

Güçlü donanmaların çarpışmasına benzer, engin

Deniz dağıtır, parçalar, atar uzaklara, dümeni,

Güverteyi, yelkenleri, kamarayı, ipleri,

Kıyıdan kıyıya sürüklenen pupayı.

Bir ölüm kalım savaşıdır görünen belirti,

Kurtulmak için azgın denizin ağır gücünden,

Sinsice düzeninden, acımasızlığından, güven olmaz

Denize, bir gün bile, ikiyüzlüdür, gülümserken de

Işıl ışıl deniz; böyledir senin de yaptığın

Bir sınır koyarsın ilkelere, ayrılır özdek

Her yöne, akar dalgaları sonsuzluk içinde,

Bundandır birliğe varamadıkları, derli toplu

Beslenerek çoğalamadıkları, oysa apaçıktır

Yine de varlıklarının doğduğu, doğanların da

Gelişme olanağı bulduğu. Deney gösteriyor

Oluşumunu bu iki olayın; gerçektir tüm türler

İçin sayısız kurucu öğenin bulunduğu, tüm

Varlıkların onlardan yaratıldığı, kurulduğu.

 

Yaşam - Ölüm

 

Deprem, yıkım sarsamaz sonsuz yaşam gücünü,

Ne de tüm nesneleri doğuran, çoğaltan güç

Sonsuz bir yaşam sağlayabilir bütün yaratıklara,

Böyledir bilinmeyen çağlardan bu yana süren

Yarışmada kurucu öğelerin karşılıklı savaşı,

Bir burda, bir orda kazanır yaşama gücü,

Yenildikleri de olur, karışmış ölüm iniltileri,

İlk ışığa göz açan çocuk çığlıklarıyla.

Yoktur günün ardından gelen bir gece, gecenin

Ardından doğan bir gün, duyulmasın

Karıştığı acıyla sevincin, ölüm keskin

Karanlık bir göçüşle başbaşa vermesin.

 

Öğelerin karışımı

 

Bitmiş bu konular, kavranmış, yerleşmiş belleğe

İyice, bilgi olmuş, görülüyor açıkça

Tek öğeden bir varlığın doğmadığı. Yoktur

Karışık özlerden kurulmayan bir nesne,

Gittikçe güçlenen, etkinlik kazanmayan,

Kurucu öğelerden oluşan bütün türlerin

Birleşimi, büyüklüğü ölçüsünde değişik

Olur biçim kazanması da. Böyledir toprak,

Gizler koynunda soğuk kaynaklarda toplanan

Öğeleri, bunlardır sonradan yuvarlanan, denizi

Besleyen. Topraktan çıkar ateşin öğeleri de,

Yanar, tutuşur birçok yerinde yeryüzünün,

Bunların en korkunçlarıdır Etna'nın yalımları.

Öğeler var, bunlardan çıkar ışıyan yemiş, ağaçlar,

Kişi soyunu esenleyen, sevindiren.

Yine onlardan doğar orman, akarsular, bir de

Dağlarda yayılan yabanları besleyen yem.

Kibele

 

Tanrıların, yırtıcı yabanların yüce anası,

Varlığımızı yaratan denmiş toprağa bu yüzden.

Geldiğini söyler bilge Grek ozanları Frigya

Tepelerinden, gök konaklarından, aslanların

Koşulduğu bir arabayla. Bununla öğretirler bize,

Kocaman yeryüzünün boşlukta durduğunu, yerin

Yer üstüne düşmediğini. Yabanlar katılır bunlara,

En uysal işlerde kullanılır, tanrıçanın elinde,

Buyruk altına girince azgın yabanlar, kendince.

Çevrelemiş başını kale biçimli taçla, yükselen

Surlarla kentleri koruduğundan. Ürpertir, titretir

Kocaman karaları korkudan, Ana Tanrıça'nın

Yüzünün görüntüsü bile. O gün değişik uluslar,

Eski, kutsal geleneklere bağlı kalarak, anar bu

İdalı anayı saygıyla, Frigyalı yanaşmalar gider

Onların ardınca. O geniş tarlalarda bilinen yöntemle

Ekilir tarlalar. Onun buyruğunda Galluslar anaya

Karşı gelmekle tanınırlar, düşünmezler atayı, soyu,

Değer vermezler, anlatılanlara bakılırsa, yaşayan

Kuşakların aydınlanmasını yeterince düşünmezler.

Gümbürder ellerinde gök gürler gibi dümbelekler,

Çınlar oyuk ziller, ürpertir acı seslerle uğuldayan

Boru, kulaklarda Frigya düzeninde çalınan, kaval

Sesinin yankılandığı sıra. Oklar atılır azgın

Bir çılgınlığın belirtisi, oynatır yüreğini

İnançsız, tanrıtanımaz halkın, bir ürperti

Tanrıçanın yüce adı karşısında. Bir el atar da

Tanrı kadın büyük illere, esenlerse ölümlüleri

Gizliden, döşerler tüm yollarını gümüşle, bakırla,

Bol saçılarla kutlarlar onu, güller serperler

Avuçla, kar gibi, alay alay, çiçeklerle çevrilir

Ana Tanrıça. Oynanır Greklerin Kureta dedikleri

Oyun. Benzer Frigyalılara vuruşan, kan döken,

Kargılı, bu cirit oynayanlar. Korkunç görünüşlü,

Başlarında tolgalar. Benzer Girit Kuretalarına

Bunlar, söylencelerde anlatılan, Zeus'un çocukluk

Çığlıklarına, çevre tutup oynarken çocuklar, sevinir,

Kargılar takınırlar, dizilirler, kılıçlar kılıçlara

Çarpar, öç almak için değil Saturnus'un bu oyunları

Onmaz bir yara açmaz ananın yüreğinde bunlar.

Bundandır pusatlarla donanmış birliklerin gitmesi

Büyük Ana'nın, ya da anayurdun pusatlarla korunması

Yiğitçe, bu yolda buyruğu yansıtılır Tanrıçanın,

Ananın, atanın süslenmesinde, korunmasında olduğu

Gibi, bütün bunlar güzel işler sayılabilir,

Uzaklaşılır gerçeğin yolundan gittikçe.

 

Tanrıların Varlığını Açıklama

 

Anlaşılır, tanrıların ölümsüz, kıvançlı olduğu,

Özleri gereğince, bizim acımızdan, üzüntümüzden

Uzak yaşadığı. Sıyrılmıştır onlar korkudan,

Sıkıntıdan, yardım beklemezler bizden, dayanarak

Özgüçlerine, kızmadan, suç işlemeden. Yoktur toprağın

Duyarlık gücü, yalnız kurucu öğelerle doludur,

Çıkarır birçoklarını güneş ışığına değişik

Koşullar altında. Eğilim duymuş kimi kimseler,

Denize Neptunus, bolluğa Ceres demeye, sevgili,

Bacchus'un adını anmadan geçmemeye, gerçek

Öze uygun bir tanımla şaraptan söz etmek

İsteyince. Diyebiliriz, yeryüzünde Tanrılar Anası

Adının verilmesi kurtarmış tini bozulmaktan

Dinlerin getirdiği kötü inançlar yüzünden.

 

Öğelerin Karışımı

 

Otlar sürekli belli bir çayırda koyunlar,

Keçiler, savaş atlarının tayları, boynuzlular,

Yine bu gök çatısının altında içerler

Belli ırmaklardan, serinletirler kurumuş

Boğazlarını susuzluktan. Apayrı yaşarlar

Yine de, korurlar anadan, atadan kalan özdeşliği,

Kendi soyuna çeker bütün bu özellikler.

Ot, türünün özdeğinde görülen türlülük tutarınca,

Bir ayrım bulunur öğelerinde de, suda da.

Özsu, kemikler, barsaklar, damarlar, sinirler,

Sıcaklık, bir yaşayıcı özden kurulur topluca,

Biçimlenmede birbirinden ayrılırlar. İlkelerin

Değişik düzene girmesi sonucudur bu. Ne varsa

Ateş yalımlarından oluşmuş, sürüp gitmezse

Gerekir öğelerle birlikte nesnelerin içinde

Saklanması, bundandır ışığı yayıp ateşten

Yalım çıkaran, kıvılcım sıçratan, külü dağıtan.

İlgilen ölçülü bir anlayışla bunlara benzeyen

Nesnelerle, öğreneceksin birçok varlığın özlerinin,

Değişik yapılarının içinde saklı kaldığını,

Görüyorsun birçok varlıkta, yemişte

Kokunun, tadın renkle birleştiğini. Bundandır

Varlıkların değişik nitelikte oluşu:

Girer rengin ulaşamadığı öğelere buğu,

Başka yönden bir tat uyandırır renk

Nesnelerden gelen, duyularda. Anlarsın

Bundan değişik yapıda olduğunu öğelerin.

Böyle birleşir değişik yapıda özler,

Bir yumak olur, biçim kazanır, nesneler

Bu özlerin karışımından. Görebilirsin bizim

Dizelerimizde bunu, birçok özdeş harfin

Değişik sözcüklerde bulunduğunu, Gerekir

Onaylaman sesin kurulduğunu sözlerin olduğu

Gibi, dizilerin de değişik öğelerin birleşmesinden.

Ortak harflerden kurulan iki sözcük, birbirinin

Özdeşi değilse, öyledir benzer öğelerden düzenlenen

Bütün varlıklar da, benzemez yapı bakımından

Birbirine hepsi, böyledir öteki varlık evreni de,

Ortaktır birçok nesnenin kurucu öğeleri,

Oysa ayrılırlar birbirinden, bir bütün olarak,

Oluşumları içinde. Doğrudur buna dayanarak

Söylemek kişi-soyu, yemişler, yapraklı ağaçlar

İçin türlü ilkelerin bulunduğunu.

 

Kurucu İlkeler Karışmaz

 

Sanılmasın tüm varlıklar birbirini dölleyebilir:

Yoksa görürdün her yanda, yarı insan, yarı hayvan

Görünümlü, şaşılası yaratıkların çıkışını.

Gövdelerden kocaman dallar, denizde, karada

Yaşayan yaratıklar, ellerin-ayakların karışımından

Ağzından yalımlar saçıp soluyan Chimaeraları bile

Bırakırdı tüm nesnelerin yaratıcısı doğa. Görürüz

Bunların olmadığını, varlıkların belirli özlerden

Geldiğini, ana kuşak, türler soyları belli

Düzende, biçimde, gereklidir bu oluşum. Yemeklerle

Beslenen tüm varlıklar, alınca besinlerini, içten

Yayar bütün örgenlere bölümlü, onlar birleşerek

Bu düzenle, sağlar en uygun devinmeyi, yer açar.

Biliriz doğa gereksizleri geri verir toprağa.

Atılır, çarpmalarla, görünmeyen tozanlar gövdeden,

Ne döl, ne yaşamsal güce katkı verebilir bunlar,

Sanma yalnızca diriler için geçerli bu yasalar,

Tüm varlıklar için geçerli bu düzen. Ayrılır

Doğaya göre birbirinden yaratıklar, kurulması

Gerekir nesnelerin, bireysel durumda, ilkelerin

Biçimlerine göre değişiklikte. Sanılır benzeşen

İlkeler yok da, bundandır değişik yapıda

Nesneler, aynı görünümlü varlıklar

Değişiktir kurucu öğeler, bundandır özlerin

Başkalığı da, bölmenin, yolun, uzaklığın, düşmenin,

Çarpmanın, devinmenin, ağırlığın gerekliliği.

Yalnızca nesneleri değil, dirilerden, denizi,

Karayı birbirinden ayırır, yeri göklerden.

 

Kurucu Öğelerin Boyası Yoktur

 

Dinle, tatlı çalışmayla biten dizeleri, benden,

Sanma, gözlerimizde ak görünenlerin ak ilkelerden

Kurulduğunu, ya da karaların yine karalardan,

Nesnelerin belli renkleri olduğunu, bu yüzden.

Sanırsın özdeğin öğeleri hep benzer boyalardan

Oluşan bir örtüyle kaplanmıştır, oysa yoktur

Özdeğin ilkelerinde boya. Ne görünen, ne de

Görünmeyen bir boyası olur özdeğin öğelerinde.

Bu yüzden kavramaz anlığımız öğeleri dersen

Yanılırsın, gerçekten uzak kalırsın, doğuştan

Görmeyen, güneş ışınlarını bilmeyenler yalnız

Dokunmakla duyar nesneleri, çocukluktan

Yoksundur onlar renk duyusundan.

İyi düşün öyleyse, dokunmayla kavrar, algılarız

Nesneleri, renkleri olmasa bile, ancak buna

Yeter anlayış gücümüz bizim, görmeden

Boyaları dokunuruz nesnelere, yine, karanlıkta,

Algılarız onları, kanıtladım bunu da başarıyla,

Göstermek istediğim öğelerin renksiz olduğunu sana.

Tüm renkler dönebilir başka bir renge,

Oysa öğeler elverişli değildir buna, gerekir

Sonsuzca kalması değişmeyen bir nesnenin,

yokolmaz bu yüzden bir tek nesne bile.

Değişen, yerinden taşınan döner yokluğa,

Varolmadan önceki duruma , sakın bu nedenle

Öğelerde renk olduğuna inanmaktan, dönmez

Yokluğa bir nesne bile, varoldukça.

 

Renklerin Oluşu

 

Öz bakımından boyasız olan bütün öğeler

Kuruluş yönünden değişik biçimlerdedir,

Değişen renklerle görünür tüm nesneler

Çok önemliyse nesnelerin bağlamsal varlığı,

Nasıl bir değişkenlik içinde birleştiği,

Düzenlendiği, karşıt devinimde bulunduğu, kolay

Anlarsın bunu, bir nesnenin karayken ak olduğunu,

Sonradan bir mermer yığını gibi pırıl pırıl,

Denizde azgın yellerle kamçılanan suların

Parlayan mermer rengi ak dalgalara döndüğünü.

Diyebilirsin bunun ardından: Kara gördüğümüz

Bir nesnenin karışır birden kurucu öğeleri,

Özdeğinde, değişir ilkelerin düzeni, eklenir

Birbirine, yavaş yavaş dönüşür ışıldayan aka.

Koyu mavi öğelerden kurulmuş olsaydı denizin

Dalgalı suları parlamazdı bir gün bile.

Pek çok sarsıp çalkadığın mavi nesneler

Alamazlar ak mermerin rengini, değişik

Türde kurucu ilkeler bulunsa renkte, denize

Geçici, arınmış bir duruluk veren, bir dörtgenin

Değişik biçimlerden kurulup, bir birlik,

Bütünlük göstermesi gibi, görmemiz gerekirdi

Bizim de, değişik biçimlerden kurulan

Dörtgende tanıdığımız açık seçik birliği,

Ya da keskin çizgili, çatışık nesneleri.

Öte yandan biçimlerin değişikliği,

Dıştan dörtgen görünmede bir engel

Değildir kuruluş yönünden özdeşler için,

Yalnızca tek tek nesnelerin renklenmesinde

Görülen değişik ışıltı bütünün parlaklığında

Bozabilir uyumu, birliği. Burada bizi, nesnelerin

Öğelerindeki renklenmeyi anlamada yanıltan

Bir neden yok, aktan ak çıkmadığı gibi

Kara da karadan çıkmıyor, değişik renklerden

Doğarlar çokluk, daha kolay değil mi akın

Renksiz bir özden, karanın karadan ya da

Büsbütün karşıt renklerden geldiğini düşünmek.

Seçilemez renkler ışık olmadan, ışıktan

Yoksun kaldıkça nesnelerin kurucu ilkeleri,

Anlaşılır bir renk örtüsünün de bulunmadığı.

Ne değeri olabilir rengin karanlıkta?

Işıkta değişir, ışıkta yansır renk,

Ya ışığa yönelir, ya da yansır ışıktan.

Güneşte renk renk parlayan çelenk gibi

Boynunu çeviren güvercin tüylerince.

Işıldar, ara sıra, bir yakut gibi parlak,

Kıpkızıl aydınlıkta, bir de göründüğü olur

Bize bakıldığında tüyden bir çelenk

Gök mavisinin yeşil zümrütle karışmasında,

Ya da ışığa karşı çevrilmiş bir tavusun

Kuyruğunda görülen renk değişmelerinde

Olduğu gibi. Işığın yayılmasından doğar bunlar

Besbelli, bilmek gerek ışıksız renk yoktur.

Bilindiği gibi algılar gözbebeği, gerçekten,

Sezer ak olanı, başka bir yolla karayı da,

Algılar öteki renkleri de ayrıca. Duyulmaz

Nesnelere dokunmakla renkler, yalnızca

Biçimler sezilir nesnelerde, bundan anlaşılır

Tüm kurucu ilkelerin renksiz olduğu, dokunma

Duyusuna değişik etkiler yapan, türlü

Nitelikte, özel biçimlerin bulunduğu, kavranır.

Bağlı değildir rengin yapısı belli biçimlere,

Bulunabilir bütün öğeler, kuruluş bakımından,

İstenen renkte. Nedendir özdekten doğan bütün

Türlerde yaratıkların değişik renge bürünmesi?

Böyle olmasa, gerekirdi uçan kargaların bile

Ak tüylerden çıkan ak ışınlar yayması, gerekirdi

Yine, ya kara kuğuların kara ilkelerden, ya da

Alacalı, tek örtülü renkten doğması.

Sen, rasgele bir nesneyi, en ufak bölümcüklerine

Ayırır bırakırsan, açıkça görürsün ilk renk

Örtüsünün yavaşça silinip gittiğini, böyledir

Erguvan rengi giysilerde de durum, iplik iplik

Ayrıldığında kalkar ortadan erguvan rengi,

Böyledir Fenike'den gelen, iplikleri parlayan

Yönetici giysilerinde görünüm. Bundan anlarsın

Tek tek ipliklerin tüm renkleri yitirdiğini

Öğelere ayrılmadan önce. Söyleyebilirsin tüm

Nesnelerin kokular, sesler yaymadığını, inanmazsın

Artık nesnelerden kokunun, sesin çıkacağına.

Bundan anlaşılır kokusuz, sessiz nesnelerde

Olduğu gibi, görmediğimiz birtakım renksiz

Nesnelerin de ortaya çıktığı. Keskin bir

Anlayış yetisinin bile gücü yetmez kavramaya

Bunu, başka nesnelerin eksikliğini sezdiği gibi.

 

İlkelerin Niteliği Yoktur

 

Sanma kurucu öğelerin yalnızca rengi yoktur,

Çokluk sıcaklıktan, soğukluktan, kızgın buğudan,

Sürüp giden niteliklerden, sesten olduğu gibi

Tattan da yoksundur tüm kurucu ilkeler.

Koku da yaymaz kendiliğinden nesneler.

Ne çok istersin mercanköşk, sarısakız, sünbül

Gibi bitkilerden koku yayılmasını, burnumuza

Bir nektar kokusu gelmesini, tüm bunlardan

Daha çok bitki yağından tatlı kokular almayı.

Elinden gelmez senin kokusu burnumuza gelmeyen

Arıtılmış nitelikte bir yağ oluşturmak ya da

Nesneden yayılan kötü kokuyu karıştırıp gidermek,

Bu özdeş nedenler yüzünden yayılamaz koku, ses

Kurucu özlerden, bir de onların benzerleri:

Sıcaklık, soğukluk, ılıklık gibi ölümlü

Bir yığından çıkan nitelikler. Uzak kalması

Gerekir ilkelerden kolayca bükülme, eğilme,

İncelik, bölümsel dağılma, delinerek içten

İçten oyulma. Sonsuzca kalan dayanaklar üzerine

Evreni kurmak, bütünün sağlığını korumak istersen,

Bütün varlıkların yokluğa batmamasını dilersen.

 

İlkelerde Duyarlık Yoktur

 

Düşün şimdi, duyarlık yetisi olduğunu gördüğümüz

Tüm nesnelerin, duyarlıktan yoksun öğelerden

Oluştuğunu: Gerçeğe yüz çevirmeden, direnmeden

Siliniyor açıkça, deney bildiriyor elimizden

Tutarak, söylendiği gibi, dirilerin duyusuzlardan

Doğduğunu. Görürüz sırasız yağan yağmurlar

Yüzünden, çokça ıslanan toprakta dipdiri

Böceklerin çamurdan çıktığını, bu nedenle

Bütün nesnelerin birbirine dönüştüğünü,

Irmakların, yaprakların, besleyici yemin,

Dağlarda yaşayan hayvanlara dönüştüğünü,

Dağ hayvanlarının da, yediğimiz için etlerini

Bizim gövdelerimize karıştığını, sık sık

Bizim gövdelerimizden de yırtıcı hayvanların,

Kanadı güçlü kuşların beslenip geliştiğini.

Böyle çeviriyor doğa besini diri varlığa,

Bundan oluşur bütün yaratıkların duyarlığı,

Yine böyledir kurumuş odunun yalımlanarak

Yanması, bütün yongaların ocakta ateşe

Dönüşmesi, anla bir de, ne önemli olduğunu

Bu kurucu öğelerin, düzenlenmesinin, karışmasının,

Yerleşmesinin, birbirine dönüşmesinin, sonra

Karşıt devinimler içinde bulunmasının.

 

Duyarlığın Ortaya Çıkışı

 

Nedir tini kendi kendine devindiren,

Türlü türlü duyuların oluşmasını sağlayan,

Kımıldanmalara neden olan, duyarsızdan

İnanmadığın duyarlı bir varlık çıkaran?

Kendiliğinden karışır toprak, taşlar, odunlar

Kaynaşır, dönüşür de yaratamaz bir dirilik

Duyusu, canlılık, bellidir bu. Unutmamak gerek

Bu konularda, benim tüm yaratıcı varlıklarda

Duyu gücünün, duyarlık yetisi bulunan yaratıkların,

Doğmuş olduğunu söylememi. Düşün ilkelerin

Küçüklüğünü, odunda, toprak yığınında görmediğimiz

Duyarlık yetisi uyandırdığını, dizilişleri,

Biçimlerini, devinimlerini, yerlerini.

Yağmurların yarattığı ıslaklıktan türer

Diri böcekler, bozulur yeni basınçlar altında

Özdeği kuran ilkelerin düzeni, yeniden

Bir bileşim gerçekleşir, diri varlıkların

Oluşması yolunda. Bunun yanında duyarlılar

Yalnızca duyu gücü bulunanlardan yaratılabilse,

Tüm öteki nesneler için bu durum sürse, burda,

Süresiz olurdu özleri düşünüldüğü gibi, bağlı

Kalırdı duyu gücü barsaklara, damarlara, iliklere,

Ölümlü nesnelerden doğardı tümü gördüğümüzce.

Onların sürüp gitmesi için, sonsuzca, ya bölümsel

Duyarlı olmaları ya da bütün gibi duyu gücü

Taşımaları gerekirdi. Oysa olamaz örgenlerde

Sürekli bir duyarlık. Düşünmek gerek örgenlerin

Birer birer ya da gövdeden ayrılmış elin, kolun,

Başka bir örgenin kendi başına duyarsız olacağını.

Özdeş bir yaşam duyusu içinde bulunan,

Birbirine uyan, tüm dirilerde durum böyledir.

Bu kurucu öğeler denen yapılaşmalar nedir?

Neden ölümlü olur yaşayan bir varlık, sonra

Kurtulur ölümün daracık yolundan, diriler,

Ölümlüler için belirli bir durum varken?

Tüm varlıklar dölleseydi birbirini, kocaman

Bir diri kalabalık çıkardı ortaya; oysa

Apaçıktır, insan, evcil hayvanlar ya da

Dağ dirileriyle birleşse bile bir yaratığın

Çıkmayacağı böyle bir birleşmeden.

Gerçekten, varlıklar kendi duyarlıklarını

Yitirir, başkalarına özgüleri alırsa bundan

Ne çıkar? Önceden gösterdim yumurtanın yaşayan

Civcive dönüştüğünü görüyor, anlıyoruz, yerde

Solucanların kaynaştığını, sonra sırasız

Yağmurlar etkisiyle çürüdüğünü. Anlamak

Gerek artık, duyu gücünün duyarlıktan yoksun

Nesnelerden doğduğunu. Söylemek gerek burada:

Değişmenin duyarlığı olmayandan duyarlıyı

Doğurabildiğini, ya da benzer bir doğumla

Ortaya çıktığını. Elverir göstermek, kanıtlamak

İçin açıkça bunu, ancak birleşmeden sonra olması

Doğumların, birleşmenin ardından değişmenin gelmesi.

İlkin ne nesnelerde duyarlık vardır, ne dirilerde

Doğmadan önce, şaşılacak bir yönü yok, dağılmıştır

Yaratıcı öz havaya, sulara, toprağa, topraktan

Çıkan varlıklara. Toplamaz bunları bir daha

Bir araya, birleştirmez birbiriyle, yeniden,

Yaşamsal davranış, bütün varlıklara duyarlık

Yetisini veren yeti.

 

Ölüm Üzerine

 

Ağır bir tekmeyi yemeye görsün diri, sonunda,

Sarsar, çalar onu birdenbire yere doğa,

Karışır birbirine bütün duyular gövdede, tinde.

Bozulur ilkelerin düzeni, dağılırlar, yıkılır

Yaşamı sürdüren devinme, sarsılır ele, ayağa

Değin bütün gövde, kopar gövdeyle can arasında

Yaşamı bağlayan bağ, çözülür can, gider, damardan.

Başka hangi yolla düşünebilir etkisini baskının,

Bütün bağları koparan, dağıtan olayın?

Az yıkıcı çarpmalarda üstün geldiği olur

Son yaşam kımıldanışının, yendiği görülür

Güçlü çarpmaların doğurduğu sarsıntıları,

Yolunca gider işler, aksamadan, düzen içinde,

Ölümün baskın gücünü yıkmış gibi yeniden

Uyandırır duyuları. Yoksa nasıl döndürebilirdi

Ölümün eşiğinden, yeniden sağlardı yaşamı,

Bilincini toplayabilirdi onların, önceden

Geliştirilen ereğe yönelmede?

 

Sevinçli Acı

 

Acı doğar; özdeğin öğeleri diri etin içinde,

Elde, ayakta sarsıntı yapar, kımıldarsa sağa

Sola içerde, kendi yerlerinde; sevinç duyulur

Buna karşın eski yerlerine dönünce öğeler.

Bundan anlamak gerek acı ya da tat duyusunun

Nesnelerin ilkelerinde olmadığını, kurucu öğelerde

Bulunmadığını. İlkelerin yeni kımıldanışından

Ya bir acının, ya sevilen bir tatlılığın

Doğması gerekir, yoktur öğelerde duyu gücü.

Duyarlık bulunsaydı tüm yaratıklarda, öğelerden

Kurulmaları nedeniyle nerde gelirdi kişi soyuna

Özellik? Bir kahkaha çınlatmak, gülmek gerekirdi.

Kirpiklerden, yanaklardan gözyaşları dökerek,

Çok sözler söylenirdi nesnelerin karışımı

Üzerine, bilerek, hepsinin ölümlülere

Benzemesinden dolayı, doğması gerekirdi öğelerin

Böylece başka varlıklardan, onlar da başkalardan,

Böyle sürer gidermiş sonuçsuz durum.

Bunun ardından konuşan, gülen, anlayan bütün

Varlıklar, bu yöntemle çıkardı ortaya, sandığın

Gibi yürürdü tüm işler. Bizce, bir deli saçmasıdır.

Bu, gülmek gülücü bir özdekten de gelmeyebilir,

Anlayışı olan, kanıtlarla deneyip öğrenen

Gerekli kılmaz söylenmiş, açıklanmış bağlanmayı

Kendince. Neden gerekli değildir öyleyse

Duyarlığı olan yaratıkların, duyudan yoksun

Özlerden oluşması? Gökçe öğelerden doğmuşuz

Hepimiz, bir ata yaratmış bütün bizleri. Onun

Verimli yağmur damlalarından döllenmiştir

Yüce toprak ana, doğurmuş ışıl ışıl yemişleri,

Yaprak açan ağaçları, kişi soyunu, tüm hayvan

Türlerini, koymuş ortaya yaratıkların beslendiği

Besini, tat vermişler yaşama, sürdürmüşler yeni

Kuşakları, bundan ana adını almış toprak, gerekli.

Bundandır topraktan doğanın yine toprağa dönüşü.

Havadan çıkıp yere düşenlerin, yine göğe ağması.

Sanma geniş evren alanında devindiğini

Gördüğümüz sonsuzca kalabilen ilkelerin ölümle

yokolacağını, dağıtır, birliğini bozar onların

Ölüm, açar aralarını, ayırır birbirinden.

Sonra bağlar birini ötekine, etkiler,

Dönüştürür biçimleri, başkalaştırır, değiştirir renkleri

Büsbütün, duyarlık kazanır düzenlenen varlıklar

Sonra yitirir bunu birden. Bundan anlarsın

Hangi kurucu öğelerin, hangi yöntemle geldiğini,

Hangi kuruluş içinde ilkelerin birleşerek

Aralarında karşılıklı devindiğini. İnanma sakın

Sonsuz öğeler düzeninde bir durma olduğuna,

Nesnelerin yüzeylerinde gördüğümüz dalgalanma,

Birden doğup batma vardır içlerinde de.

Bizim, bu dizelerimizde olduğu gibi,

Harflerin yanyana gelerek ötekilerle birleşmesine

Benzer onların da düzeni, yerleşmesi: Yer, gök,

Deniz, ırmaklar, güneş, ekin, yemiş, bir de diriler,

Tüm benzeşme göstermese de aralarında yine de

Birlik vardır, evrensel bütünde, gerçekten durum

Almadadır nesnelerin ayrımlaşma göstermesi.

Böyle doğar varlıklar arasında özdeğin

Kendiliğinden değişen kesimleri, yolları, bağlantısı,

Düşüşleri, itişleri, birlikte çarpışmalar, devinme,

Düzen, durum alma, biçimlenmeler, bundan gerekir

Nesnelerin, onlarla, atbaşı giden değişmesi.

 

Öteki Evrenlerin Batışı

 

Çevirelim anlayış yetimizi gerçeklik öğretisine,

Şimdi, yeni bir konu çırpınmada ulaşmak

İçin kulaklarına, bir yenilik getiriyor

Varlığın görünüşü. Yoktur kolay kavranmasına

Karşın, başlangıçta, inancı sarsacak güçlük

Yaratan bir nesne. Yoktur yine böyle büyük,

Şaşırtıcı, sonra adım adım şaşkınlığı

Tümden gidermeyen bir nesne. Önceleyin göğün

Işıyan duru maviliği kucaklar dizilen

Yıldızları, ayı, güneş ışığının aydınlatıcı

Parlaklığını: Bütün bunlar ölümlü olsa baştan

Görünmezce, birden, çıksaydı ortaya, şaşılacak

Ne denebilirdi bunlar için, ya da nasıl

İnanabilirdi önceden bunlara kişiler?

İnanmazlardı bana kalırsa. Şaşılacak bir görünüşü

Vardır gökyüzünün. Alamaz kendini kimse

Bu parlak, ışıyan gökyüzüne bakmaktan.

Bir korku uyandırırsa bu yenilik sende,

İyice ölçüp biçmeden, gerçek görüneni, sana,

Düşünmeden girişme bu araştırmaya; yanlıştır

Dersen tartışmayı göze al, bir soru bastırıyor

Bize, yayılıyor dış uzay, sonsuzca, aşıyor evreni,

Görmek, anlamak, özgür olmak istiyor anlık.

 

Evren Sonsuzdur

 

Son yoktur sağda, solda, üstte, altta, çevremizde,

Evrende, olayların dilincedir anlattığım burda,

Ancak böyle çıkar aydınlığa sonsuzluğun yapısı,

Kuşku yok, boş uzay, sınırsız, sayısız ilkeler

Engin evrende, sonsuz devinimler yüzünden

Uçuşmakta türlü hızla. Yeryüzü de, gökyüzü de

Sayısız özdeksel öğenin devinimsiz evresinde

Oluştuğu gerçek, evrenin varlık düzenine uygun

Ölçüde; ya kendince, ya bir raslantı sonucu

Karşılaşmanın, çarpışmanın sonucudur.

Tümden boş, düzensiz, verimsizdir öğelerin

Basınçla bir araya gelmesi, bu bileşimlerin

Dağıldıktan sonra birden, büyük bir kuruluşun

Başlangıcı oluncaya değin derlenip toplanmaları

Toprağın, denizin, göğün, dirilerin doğuşu gibi.

Düşünmek, kanıtlamak gerek, öteki özdeksel düzenin

Başka bir olanakla, havanın dev kollarıyla,

Evreni kucaklayışı gibi kurulduğunu.

 

Çok Sonsuz Evren Vardır

 

Güçlü bir yığın içinde kurulmuşsa ilk özdek,

Olabildiğince yayılıyorsa bir engelle,

Bir dayanakla karşılaşmadan uzay, gerekir

O gün, yaşayan, diri varlığın ortaya çıkışı.

O denli büyükse kurucu öğeler yığını, yetmezse

Bir dirinin yaşam süresi onları saymaya,

Bir yere topladığı gibi her yana yayabilecek

Güçteyse varlığın öğelerini doğa, benimsemen

Gerekir, başka evrenlerde, daha birçok dünyaların,

Türlü kişi soylarıyla, hayvan türleriyle doğacağını.

Bundan anlaşılır, evrende, bulunmadığı böyle

Bir varlığın, tek doğsun, tek gelişsin de,

İçinde özdeş soydan birçoklarının bağlandığı

Kuşağa bağlanmasın. İncelemeye değer diriler,

Ancak böyle bulursun dağlarda yaşayan hayvan

Soyunu, doğurgan kişi kuşağını, dilsizleri,

Pullu balıklar sürüsünü, tüm kuş türlerini.

Bundan çıkarılır göğün, yerin, denizin, güneşin,

Ayın, bir de öteki varlıkların tek değil

Büyük bir nicelikte varolduğunu, bu nedenle

Yaşam süreçlerinin derin, kımıldamaz bir sınır

Taşıyla belirlenmediği, yeryüzünde tür tür

Büyüyen, toplu bir soy olarak onların ölümlü

İlkelerden doğmadığı. Mutluluktur insan için:

 

Tanrıların Yönettiği Ülke Yok

 

Görüyorsun, bütün evrenin tanrıların baskısından

Kurtulmuş, bağımsız, başına buyruk olduğunu.

Kutlu tinde, tanrıların yüce barışı içinde,

Sessiz bir yaşamın tadına doyulmaz, mutlu

Bir varlığın sürdürüldüğünü, kimmiş onlardan

Bu sonsuz evreni yönetebilen, bu sonsuz sınırsız

Gök boşluğunun dizginini yönetici elinde

Tutabilecek olan kimmiş, tüm gökyüzünü düzenle

Döndürecek, verimli toprağı göğün yalımlarıyla

Isıtabilecek, bu günde, bu yerde, bulutlarla

Bir karanlık yaratmak için, ışıyan gökyüzünü

Karartmak için, yıldırımlar gönderen, şimşekler

Çaktıran, gökleri gürleten, kendi tapınaklarını

Yıkan, kuduran, çölleri tutuşturan, güçsüzleri, suçsuzları

Öldüren, sonra tüm suçlardan sıyrılan kim?

 

Evrenin Oluşu - Yokoluşu

 

Evrenin başlangıcından, oluşum gününden

Sonra çıkmış ortaya güneş, deniz, yeryüzü

Eş sürede, toplanmış dışsal bir basınçla

Nesnelerin öğeleri, derlendi sonsuz bütünün

Engine fırlattığı özler, bunlardan beslenmiş,

Gelişmiş denizler, karalar. Bunlardan kurulmuş

Uzayda, uzakta, yüksek çatılı gökyüzü konağı,

Onunla yükselen hava. Böyle derleniyordu

Çarpışmalarla varlıkların öğeleri çevreden.

Bu yöntemle oluşuyordu türler, sular sulara

Toprak toprağa katılıyor, ateş ateşi besliyor,

Hava havayı. Sürmüş tüm varlıkların yaratıcısı

Toprak ananın yaratmaya en yetkin biçimi

Vermesine, son sınıra getirmesine değin.

Bundan anlaşılıyor, daha güçlü olmadığı yaşam

Giysilerini giyinip gelmenin onları çıkarıp

Gitmekten. Böyle ayrılmıştır bir bir yaşam

Yolları yaratıkların, gereğince, böyle yönetir

Gelişmeyi doğa özgücüyle. Ne varsa mutlu bir

Davranışla büyüdüğünü, adım adım geçen yılların

Basamaklarına tırmandığını gördüğün, alır bolca,

Özdekten, yitirdiklerini, yayılır gövdeye besin,

Tümden, damar damar, dağılmış uzaklara ayrılanlar,

Yine de yitmemiştir, azalmasın diye yaşamak için

Besin olan özdek. Ayrılanlar sayısında dönüp

Gelenler, katılanlar var nesnelere, büyümenin

Doruğuna varılır böyle, nesneler toplanarak.

Azalır yaşama gücü, bölünür yeniden, dirimi

Sağlayan yetiler, göçer daha kötü bir yöne.

Büyüklüğü, genişliği oranında, bir de büyüme

Yetisi bulununca bir nesnenin, o büyüklükte

Yığın yığın öğeler çıkar, dağılır çevreye

Özdeksel özlerden. Kolayca bölünüp dağılamaz

Beyin bütün örgenlere damar damar, yetmez

Böyle bir varlıkta besin yaşam akımını

Yenilemeye, beslemeye, gidenin yerini doldurmaya.

Böyle ölür gider adım adım diriler, öğelerin

Ayrılmasından boşluklar doğunca, bir de,

Dıştan çarpmalara uğrayınca. Azalır yaşlılıkta

Beslenme gücü, dinlenmez varlık, gider ölüme,

Dıştan gelen saldırılarla, yıpratan vuruşlarla,

Bütün nesneler, bunun gibi evrenin güçlü çatısı,

Sarsılır sonunda, yıkıntıya döner çarpmalarla.

Besindir varlıkları güçlendiren, bütünleyen,

Nesneleri ayakta tutan, karşıtı da olur bunun,

Ne damarın, ne de doğanın yeterli olur yardımı.

İş kalmamış çağımızda, dev yaratıklar, türler

Doğurmuşsa da eskiden, tükenmiş, daha küçük

Yaratıklar üretebiliyor şimdi. Göndermiyor gök,

Altın bağlıklarla ölümlü varlıkları tarlalarımıza,

Denizi, kayalara çarpan, gürleyen kırılmayı yarattığı

Gündeki gibi. Toprak doğurmuş beslediği varlıkları,

Ölümlüler için yaratmış toprak: Işıyan ekini,

Sevindiren asmayı, görüşüne göre, sevimli hayvanı,

Besleyen yemi, emeğimiz geçmeden yetişenler.

Geçiniriz emekleriyle sığırların, tarımcıların,

Demirin azlığından tarla sürmede çoğalır yorgunluk,

Azalır ürün. Başını sallar yaşlı köylü, çeker içini,

Boşa gitmiş bitmeyen çalışmalar, geçen günlere

Göre, över geçmişi, ataların mutlu çağını özler.

Sızlanır yaşlı, kurumuş asmaları görünce, yakınır

Çağların değişmesinden, çıkar yakınmaları göğe:

Anlatıldığına göre çok mutluymuş eski kuşak,

Ufacık tarlası olsa da, az emekle iyi geçinirmiş

Bağında. Anlamaz nasıl geçtiğini, yere gömüldüğünü,

Yıllar içinde, yorgun düşen kimselerin.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

Epikuros'a Övgü

 

Sensin, ilkin, korkunç karanlıklar içinden

Aydınlatan ışıldağı kaldırabilen, göstermek için

Yaşamın iyiliklerini. Senin ardınca geliyorum,

Sen, ey Grek soyunun süsü. Korkusuz basıyorum

Ayaklarımı, yerde bıraktığın izlere, yarışmak değil

Seninle düşüncem. Çiçeklenen sevgim sürüklüyor

Ardınca beni. Kuğunun elinden gelir mi kırlangıçla

Yarışmak, titrek ayaklarına bakmadan keçinin

Oynak atla boy ölçüşmesi? Sensin ey atam,

Gerçeğin bulucusu, sevecen öğüdü veren.

Arılar, ne denli, kırlarda, çiçekler arasında,

Emerse balı çiçekten, öyle toplarız biz de

Senin yazdığın yapraklardan altın sözleri.

Altın sözler yaraşır sonsuz yaşama.

Tanrısal bir anlayış gücünün ürünüdür

Senin kurduğun düzen, odur varlığın yapısı

Üstüne, gür sesle bir bildiriyi ortaya koyan.

Canlar titriyor korkudan, sarsıldıkça evrenin

Çevresel direkleri, görüyorum sonsuz uzayda

Varlıkların dönüşünü, tanrısal güç düzenliyor

Barışın yerini, fırtınalardan uzak, yağmur

Bulutlarının toplanmadığı, kar serpintilerinin

Dokunmadığı, buzlu soğuklarda ışıyan yumakların

Döküldüğü, sevimli havanın güldüğü, ışık yağmurlarının

Yağdığı yerde. Kendince düzenler doğa varlığı,

Kimse bozamaz mutlu tanrılar sevincini, karşı

Çıkamaz Acheron'un karanlık ülkesine, engel

Olamaz yeryüzüne, ayaklarımızın altında sonsuz

Boşlukta olanlara bakmaya. Tanrılık güç burada

Doğar içime, sevinçle korku, çıkmış ortaya

Açılmış senin düşünce gücün tüm yönleriyle.

Gösterdin öğelerin tüm varlıklarda ne denli

varolduğunu, değişik biçimlerini, kendiliğinden

Bir itimle sonsuz devinime geçtiğini, nesnelerin

Bunlardan, bir bir, kurulduğunu, oluştuğunu.

Görünüyor tinin de, canın da yapısı, açıklanmış

Hepsi dizelerimde, gitsin yüreğinden kişinin,

Derinden, yaşamı titreten cehennem korkuları.

Örtülmüş tüm insanlar ölüm karanlıklarıyla,

Kimse kalmamış yaşamın tadını çıkaracak.

 

Ölüm Korkusu

 

Ölümden sonra, Tartarus'ta kötü, korkulu,

Çekilmez bir yaşamın süreceğine, tinin

Kandan, yelden geldiğine inananlar, önerenler

Tadına varamaz öğretimizin. Anlayacaksın tümünü

Bunların, göreceksin ileride, ne görklü bir varlık,

Ne de gerçek bir yaşam değeri olduğunu.

Yurdundan kovulanlar, toplumdan dışlananlar,

Ağır, kötü suçlarla suçlananlar, acının

Sayılmaz türünü çekenler bile yaşarlar,

Keserler kara koyunları, tanrılara adak

Diyerek, acılar içinde çırpınırken,

Kutlamalık gönderirler mutlu ölülere.

Böylece döndürürler, acımaksızın, ruhu

Bir yıkım içinde dinlerin yoluna,

Bundandır kişinin, korkulur durumlarda,

İçinden çıkılmaz, karışık işlerde denenmesi,

Ne gün duyulursa yüreklerinden gelen

Derin, boğumlu bir gerçeğin sesi, o gün çıkar

Ortaya doğruluk, düşler yüz örtüleri, sürükler

Törenin sınırlarını aşmaya ün kazanmanın,

Varsıl olmanın aşırı tutkusu düşkünleri

Sürükler, yönetimin doruğuna çıkmak için,

Gece gündüz uğraşmakla, didinmekle, yıpratır.

Böyle olur, bunlar, ağır suç ortağı, yardımcısı,

Bunlar, ölüm korkusundan beslenen, büyüyen dirim

Yaraları; birleşemez sıkıntıyla, iğrenç sövgülerle,

Mutlu, güvenli bir varlık, görünüşe bakılırsa.

Ölüm kapısında pusuya yatmak içindir bunlar.

Bundan gelir ölüm korkusu, sakınmalar, kişilerde,

Hepsi boş, kaçışmalar, varsıllığı çoğaltma tutkusu,

Para biriktirme, toplumda kan dökme, can alma,

Ölüm döşeğinde kıvranan kardeşten sevinç duyma,

Kan kardeşin sofrasına korkuyla, kötü gözle bakma.

Bir korku, özdeş durumda, sıkça ezilen, üzen,

Acı veren kıskançlığın kaynağı gibidir:

Yanar, yakınır bu göz kamaştıran, gönül çeken

Varlıkları görmek için insan, bakar gözlerinin

Önünde geçen olaylara, yuvarlanırken karanlıklar,

Çamurlar içinde kendisi, bir iğrenme duyar çevreye.

Düşer ölüm tuzağına kimileri de, ün ardında

Koşarken. Tiksinir yaşamaktan çokluk, sonra döner

Ölümün eşiğinden aydınlığa, korkudan titreyenler,

Acılar içinde çırpınırken kendi elleriyle canlarına

Kıymak istemelerine karşın, düşünmezler acıların

Korkudan doğduğunu. Kaldırır utancı korku, sevecenlik

Bağlarını koparır, dağıtır kutsal görevi, güldürür,

Kurtulmak istersen Acheron uçurumundan, yüz çevirmiş

Kimseler yurdundan, anasından, atasından. Nasıl titrer,

Sarsılır, ürperir, sararırsa çocuklar karanlıkta,

Öyle sarsılırız biz de gün ışığında, gerçekte korkunç

Olmayan, yalnız karanlıkta çocukları korkutan,

Günün doğmasını bekleten nesnelerden.

Yoksa ne duyusal korku, ne karamsarlık, ışıkta,

Gün aydınlığında ürkütebilir kişiyi. Yalnız

Doğanın derin düzenini incelemek bir yana.

 

Tin de Özdekseldir

 

İlk sözüm şu: Tin, ya da anlık dediğimiz, yöneten,

Düşünen bir yer edinmiş varlığımızda. El, ayak gibi

Bir bölüm, kişiden, ya da göz gibi tüm diri

Yapının bir bölümü değil, bağlı sayılmaz

Belli bir örgeye, tinsel varlık, serpilmiş

Tüm gövdeye, yaşatan güç, "harmonia" Greklerde.

Yaşatır, duyu gücü sağlar bize, bulunmaz belli

Bir yerde tin. Çok söz söylenmiş bu konuda,

Gövdemizin sağlığı nedeniyle, gövdesel bölüm

Olmayışı yüzünden. Bundandır belli bir örgene

Yerleşmediği, tutarsız gelir bana bu savlar,

Sık sık sezilir gövdenin dış bölümlerinde,

Bir sarsıntı, bir yıkım, iç örgenlerimizde

Bir genişlik duyulur buna karşın, bunun da

Görülür karşıtı çokluk, tinde bitkinlik,

Gövdede dinçlik. Ayakta bir sızı, başta ağrı.

Bir uyku sarınca bizi baştan aşağı, kesiliriz

Elden, ayaktan, ne duyarlık kalır, ne seziş, başka

İşler olur içimizde, türlü kımıldanışlar, tatlı

Düşünceler, düşler, bilmez yürek bütün olup

Bitenlerin ne olduğunu bile.

 

Can da Özdekseldir

 

Can da duyabilir bütün örgenlerde olanları,

Yalnız "harmonia" değil gövdede sezinleyen güç.

Anlaşılır önceden bu, birçok nesne yitirir gövde,

Buna karşın elimizde, kolumuzda, kalmaktadır

Yaşamı sürdüren bir özellik. Yine kemiklerden,

Damarlardan, gövdeden az çok sıcaklık öğelerinin

Çıkmasından, ağızdan uçan soluğun havada

Dağılmasından. Bundan anlaşılıyor artık bütün

Öğelerin özdeş nitelikte bulunmadığı, özdeş bir

Yaşam yetisi taşımadığı. Buna karşın ilkeleri,

Soluğu, ısıtıcı sıcaklığı düzenlemekle gövdede

Yaşamı sağlamak için elverişli oldukları.

Bundandır ölüm gününde elin, ayağın soğuduğu,

Gövdeden yaşatan soluğun uçup gittiği.

Anlaşılmıştır artık canın da, tinin de yapısı,

Kişinin özel bir bölümü olduğu; Bundandır

Helicon'un yüksek tepelerinden gelen çalgıcılara

Harmonia adının verilmesi de, yitirmiş anlamına

Aktarılınca bu sözcük, daha geniş bir içerik

Kazanmış denebilir, bugün yükletilen başka

İçerikte olmasının nedeni budur, sanılır.

 

Canla Tin Birliktedir

 

Söylüyorum canın, tinin birlik olduğunu,

Aralarında özdeş bir yapı kurulduğunu,

Yalnız baştaymış, tüm gövdede, buyruk, düşünen

Yeti, anlayış gücü, tin denen, göğsün

Ortasıdır onun yeri, süreklidir orda.

Korku, ürperme, mutluluğun-, tinin yeri de,

Anlığın da, buradan yayılmış bütün gövdeye can,

Buradan düşünme gücü, tinin buyruğuna bağlanan.

Özgürdür düşünmede tin, çıkarır tadını sevincinin,

Ne gövdede kımıldama, ne canda. Buysa gözde,

Başta bir ağrı, sezmez acısını gövdesel bütün,

Yalnızca tin çeker ağrının acılarını, sevincin

Tadını çıkarır can, elde, ayakta ya da öteki

Oynaklarda bir kıl bile oynamadan. Sarılır

Oysa derin bir korkuyu duyunca tin, ürperir

Can, hepten, görürüz titrediğini korkudan, elin

Ayağın, terler döktüğünü, tüm gövdenin ıslandığını,

Tutulur dilimiz, kesilir sesimiz, çınlar kulak,

Titrer dizlerimiz, kararır gözlerimiz, görürüz

Nasıl yere serdiğini birden, bir can

Korkusunun kişileri sık sık. Sezebilir

Başkası da kolayca, canla tinin içten içe

Bağlandığını. Ağır bir çarpma olunca, can

Ulaştırır onu tüm gövdeye, serer yere.

 

Can da, Tin de Nesneldir

 

Gördük açıkça, canın da, tinin de özdeksel

Bir yapıda olduğunu, onlar oynatır eli, ayağı,

Onlar uyandırır gövdeyi uykudan, onlar gösterir

Yüzde anlam içeren devinmeleri, görünüyor tüm

Kişileri onların yönettiği, anlıyoruz dokunmasız

Canın, tinin, gövdesiz dokunmanın iş göremediğini.

Gerekmez mi şimdi, canın, tinin birer özdeksel

Yapıda varlık olduğunu söylemek? Görüyorsun

Ortaklaşa çalıştığını tinle gövdenin, birlikte sezdiğini.

İşlerse korkunç bir ok kemiklere, sinirlere,

Bir sarsıntı doğar içerde, kurtulur yaşam,

Sanılır, kesilir elden ayaktan, baygınlık geçirir,

İçten bir baskı sezer yerde sürünmeye, çalkantı

Belirir tinde, bulanık bir duygu doğrulmak, kalkmak

İçin. Bundan belli özdeksel olduğu tinin,

Acı veren okun, ateşin özdek oldukları gibi.

 

Tini Kuran Öğeler

 

Hangi nesnelerde tin var, hangi öğelerden

Kurulmuş tin, açıklayacak, sana, bu yazdıklarım.

Önceleyin en ufak, en ince öğelerden kurulmuş,

Budur, burada söyleyeceğim. Böyledir gerçek, düşün,

Anlayacaksın ilerde, açıktır hepten sana,

Yoktur hızlılıkta tinle özdeş bir varlık,

Kendi kendinin nedeni olan, düşünmede. Çok

Hızlıdır tin, gözümüzün önünde duran nesneler

Yığınından oluşan bir varlıktan. Bu denli hızlı,

Kolay devinen, bir nesne ancak yuvarlak, yumak

Biçimli, çok ufak öğelerden kurulabilir, bunlardır

Yumuşak bir vuruşla kımıldayan. Böyle sessiz

Bir vuruşla çalkalanır, dalgalanır su, kolay

Yuvarlanan, ufak öğelerden kurulmuştur, benzemez

Buna balın daha sıkı olan yapısı: Ağır

Akar damlaları, devinmesi de yavaştır balın.

Çok sıkı birleşmiş, aralarında, yapıyı kuran

Öğeler, daha düz, daha az ince, az yuvarlak

Öğelerden kurulmanın sonucudur bu.

Gelelim şimdi gelincik tohumlarına, yumuşak

İnceden esen yeller kocaman yumaklar koparır,

Dağıtır öteye beriye, döker aşağı.

Olamaz taş, ya da başak yığınında bu,

Ne denli küçük, düz olursa öğelerin yapısı,

Öyle hızlı olur devinmeleri de, ağır sözlerden

Kurulu nesnelerin ağır, yavaş olur devinmeleri,

Sıkılığında sağlamdır nesneler. Bilinir yapısı

Deviniminden tinin, şaşılacak nitelikte. Nedeni

Budur küçük, düz, yuvarlak öğelerden kurulmasının.

Ey can yoldaşım! Edindiğin bu bilgi yarar işine

Birçok durumda, kazançlı çıkarsın bunu öğrenince.

 

Canın Öğeleri

 

Açıklayacak sana canın yapısını, gelecek konu,

Ne denli ince dokulu olduğunu, neden az yer

Kapladığını, yumak olup toplanınca, birleşince.

Bastırır, birden, tatlı bir ölüm sessizliği

Kişileri, ayrılınca birbirinden canla tin,

Ne bir azalma bütününde, görünüşünde

Gövdenin, ne biçiminde, ağırlığında. Gösterir

Ölüm önceden varolanları yine, eksilen yalnız

Yaşam duyusudur, bir de gövdeyi ısıtan sıcaklık.

Bundandır canın damarlarda, sinirlerde, barsaklarda

Küçük öğelerle tüm gövdeye düğümlü olması.

Ayrılınca gövdeden can, bir kabuktur elden,

Ayaktan kalan, gövdesel ağırlık azalmadan.

Böyle solar, dökülür Bacchus'un çiçekleri,

Tatlı bir yağ dokusu dağılınca havaya, başka

Nesneden, başka bir özsu yayıldığında, görürüz

Bunların ağırlığında bir azalmanın olmadığını

Şaşılmaz buna. Sayısız öğeler kurar özsuyu,

Nesnelerde sezilen kokuyu. Bu nedenle söyledim

Sana sık sık, doğanın tin gibi, canı da

Çok küçük öğelerden yarattığını, bunlar

Uçup gittiğinde, bir değişiklik görülmüyor

Nesnel ağırlıkta. Öyle kolay değil düşünmek

Bu yapıyı. Çıkar ölürken bir kişinin ağzından

Buğulu bir soluk, kurucu öğeleri çok incecik,

Karışır yeniden havaya; böyle karışmış

Sıcaklık da havayla. Çok gevşektir yapısı

Sıcaklığın, içinde, sayısızca devinen, nicelikte,

Hava öğelerinin bulunması nedeniyle. Belli

Bundan, tinin üçlü bir yapısı olduğu. Ancak

Bunlar yetmez duyu gücünün oluşmasına, güçlü

Duyusal, algısal bir yetinin doğmasına,

Kımıltısız düşünme gücünün eyleme geçmesine.

Onlardan, doğması gerekmiş, bilinmeyen, devinmede,

İncelikte, benzerli öğelerin küçüklüğüne, düzlüğüne,

Eş bulunmayan, dörtlü, bir yapının kuruması.

Budur doğurgan öğelerde duyunun ilk duyusal

Devinmesi, sonra sıcaklığın uyanışı, yellerin etkisi,

Havanın, yellerin, tüm varlıkların devinişi.

Kan dalgalanır, geçer bütün iç örgenlere,

Ulaşık kemiklere bu duyu, varır iliklere,

Bir tat doğar bundan, ya da karşıt durumda

Bir yanma sezilir. Ne bir acı verir,

Ne ağır bir yıkım işler iliklere değin.

Yoksa karmakarışık olurdu ne varsa,

Sonunda kalmazdı yaşanacak bir yer,

Çıkardı can bölüm bölüm, tüm gözeneklerinden

Gövdenin. Dururdu üstderide bütün devinmeler,

Böyle koruyabiliriz dirimi ancak. Anlatmak

İsterim sana, şimdi, seve seve nasıl birbiriyle

Karışıp düzenlendiğini bu yeteneklerin, bozuyor

İşimi düzenin açıklanmasında dilimizin yetersizliği,

İstiyorum gücüm yettikçe, yine de, belirlemek

En önemlilerini, bak çalkalanıyor nesnelerin ilkeleri,

Ötede beride, birbiriyle, ayrılmıyor, çıkamıyor

Ortaya uzay yönünden apayrı bir etki.

Bu tür etkiler gösteriyor buna karşın,

Birlik içindedir nesnelerin kurucu öğeleri.

Koku, tat, özel rengin bütün dirilerin

Etinde kurala uygun biçimde bulunması gibi,

Birliğini sağlar yetkin bir gövdenin tümü

Bunların, böyle kurulur bir varlık havayla

Isıdan, yelin görünmeyen gücünden dolayı,

Bir de nesnelerde çarpmayı bağdaştıran

Kolay devinme yetisiyle, önce ette çıkar

Ortaya, bir duyu kımıldanışı, en derin tabanda

Gizli kaldığından canın yeteneği, benzemez

Gövdemizde can derdinde saklanmış olanlara,

Canı bütününden doğmuştur, dosdoğru, can.

Canın örgenler içinde gövdeyle kaynaşması

Tin gücünün bir bütünlük içinde can yetisiyle

Birleşmesi gibidir. Bundandır onun da daha küçük

Öğelerden kurulması. Gizli kalmıştır bu bile

Küçük öğelerden yaratılan, adı bilinmeyen

Yeteneklerden, canın bütünlüğü içinde yeniden

Kurulması, gövdenin bütününe egemen olması gibi.

Buna benzer nitelikte kaynaşır sıcaklıkla soluk,

Birbirine yelde, böyle çalışır örgenleri bağımsız,

Biri geçer ötekileri, ya da kalır geri, yine de

Birlik içindedir tümü, ayrı değildir esen yelle

Sıcaklık buğulu soluğun etkilerinden, yoksa

Ayrılma yoketmek olurdu duyarlığı.

 

Canın Türlü Görünüşleri

 

Sıcaklık yayar tinsel kızgınlığın yalımı, artarsa

Şimşekleşir gözler, soğutucu bir soluk belirir

Korkunun yanında, titrer el, ayak, bir sarsıntı

Sezilir tüm oynaklarda, etkiler sessiz can

Duyusunu yel, bir tatlı görüntü belirir, bir sevinç.

Yükselmiş beyin ısısı, taşkın, azgın oynak yürek,

Böyledir kızan, kükreyen aslan da, patlatır

Gibi sarsar yüreğini kükremesi, gürlemesi,

Yetmez önlemeye yüreğinin gücü kızgınlığın

Dalgalarını. Bundandır geyiğin canında

Yelden gelen soğukluğun baskınlığı, getirir

Birden soğutucu buğuyu gövdeye, geçirir başa,

Titremenin, sarsılmanın başladığı yere,

Durgun bir soluk üstün gelir öküzün özünde,

Ne öfkenin kıvılcımlar saçan ışıldağı,

Ne en ince bir dumanın ışıkta yayılan gölgesi

Depretebilir, ne korku saçan demir oklar

Kaskatı kesebilir onları korkudan.

Kana susamış arslanla geyik arasında

Bir durumdadır öküzlerin özü. Böyledir

Kişi soyunda da durum, kendi atasının

İzleri bulunur özünde, bireylerin bireysel

Oluşumunda. Kimsenin elinden gelmez kötülüklerin

Kökünü kazımak, taşkın bir kızgınlığa uygun

Görünür kimileri, süreklice, kolayca korku

Duyarken biri, sevinir başka bir üçüncüsü,

Ayırmak gerekir değişik durumlarda kişilerin

Değişik yaratılışlarını, törelerin, bundandır

Söyleyemediğim, burada, gizli nedenleri,

Bir ad bile bulunmuyor öğelerin, nesnelere

Türlülük kazandıran, değişik biçimlerine.

Soydan geldiğini söylemektir en doğrusu bence,

Kimi özelliklerin, usla dışlanmaz bunlar da.

Tanrıca yaşamak için de bir engel yok ortada.

Can - Gövde Ortaklığı

 

Bir yandan varlığı korur gövde bütününde,

Bir yandan da kendi kendini, sağlığın

Korunmasıdır bunda kural. Ortaktır canla

Gövdenin bağları, ayrılmaz görünürler.

Ne denli güçse günlük tanelerini yok etmeden

Kokusunu kaldırmak, öyledir canla tini de

Gövdeden ayırmak, tümünü birden yok etmeden.

İlkelerin, kaynakta kaynaşmasından, ortaklaşa

Bir yaşam kurulmasından doğuyor bu durum,

Bu yüzden, ikisinden biri, can ya da gövde

Yardımlaşmadan birbiriyle sezemez, duyamaz.

Bunların birleşmesinden yalımlanır içimizde

Devinme duyusu. Doğamaz kendiliğinden gövde,

Tutunamaz, kalamaz ölümden sonra. Gövde yitirmez

Sıcaklığını su gibi sık sık, oysa gider sıcaklığı

Suyun, ancak bozulmaz, dağılmaz özü, kalır yine

Eskiden olduğu gibi. Böyle değildir canda

Durum, taşıyamaz kendini, can gidince gövde,

Dağılır, çürür gider büsbütün, böyledir başlangıcı

Yaşamın, ana kucağında gizlenmiş olması.

Tinle, gövde öğrenir içsel dokunma gücünün

Değişmesinden, belli bir ölçü içinde, yaşam

Davranışını, yokolmadan birbirinden ayrılmanın

Olanaksızlığını. Bundan anlayabilirsin neden

Sımsıkı bağlı kaldıklarını birbirine, varlığın

Süresince, içten birbirine düğümlü olmalarını.

Duyu Gücü Yalnızca Canda Değil

 

Bir kimse, gövdenin duyudan yoksun olduğunu,

Yalnızca, yayılan canın bütün gövdeye

Duyarlık verdiğini söylerse, araştırma sonucu,

Çıkar apaçık gerçeğe karşı, besbelli bu.

Kim açıklayabilir dokunma duyumunun özünü,

Açıkça bildirmeyince, deney kendiliğinden?

"Duyusuz kalır gövde can çıktığında."

Yaşayan gövdenin tüm yitirdikleri, değildir

Kendine özgü, gün gün kazanılan birçok nesne

Bırakıp gitmiştir artık yaşamı.

 

Görme

 

Söylemek sırası gelmiş gözün kendiliğinden

Bir nesneyi göremeyeceğini, yalnızca tin

Açık gözkapaklarından bakınca gözlerle göreceğini,

Doğrusu güç bir iştir bu, buna karşıttır

Onun duyu gücü bile, duyu gördüğüne

İletir bizi, göremeyiz çokluk, açık parıltılı

Nesneleri, kamaştırır gözlerimizi dıştan, ışık.

Gözkapakları engelse kalkar ortadan onlar

Açıldığında, görmemiz sağlanır açıkça.

Gözkapakları yüzündense aydınlığımız, açılınca

Patlarcasına gözlerimiz, kapaklar yokmuş gibi,

Tinin görülmesi gerekirdi nesnelerce.

 

Demokritos'un Görüşü

 

Kaptırma kendini sakın bu konularda yüce

Anlayışlı Demokritos'un koyduğu kurama.

Ona göre tinin kurucu öğeleriyle gövdeninkiler

Birleşmiş, değiştirmiş, bağdaştırmış örgenleri.

Bu da, çok küçük olduğundanmış can öğelerinin

Gövdeyi de, içeriklerini de kuranlardan.

Sayı bakımından da azmışlar, daha tutumluca

Bölünmüş örgenler yoluyla, öteki örgenlere.

Düşünce şu: Nasıl olabilir böyle küçük nesne,

Sonra kımıldatabilir gövdemizde duyuları,

Çok aralıklı yer kalır can öğelerine. Sezemeyiz

Bunu biz de, gövdemizden bir tozun uçmasından,

Ya da elimize, kolumuza bir sıva damlacığının

Düşmesinden. Duymayız gecenin sisini, örümceğin

İncecik ağını, yolumuzda bize çarpmalarına,

Yürürken çevremizi sarmalarına karşın.

Ya da ne onun çamurlu giysilerinin, derimizin

Üstüne düştüğünü sezeriz, ne de aydınlığın

Ardından yavaşça düşen kuş tüylerini, uçan

Bitki tohumlarını, bir hayvanın yanımıza

Sokulduğunu, tatarcıkların seyrek adımlarını,

Öteki böceklerin üstümüze sürünüp geçerken

Kalan ayak izlerini. Böyle devinir gereğince

Gövde öğelerinin çoğu, karışıp bağdaşan

Can öğelerinin, sonradır sarsıntıyı sezmesi.

Bu çarpışmalarla ayrılır önemli aralıklar,

Karşıt yönde gidip gelmeler, sıçrama, birleşme,

Birbirinden ayrılma yüzünden, öğelerde.

 

Tin Candan Önemlidir

 

Gerçek bekçisidir dirim kapısının tin, candan

Çok geçer sözü, yaşam süresince. Gitmeye görsün

Tinle bilinç, ne elde, ne kolda iş görebilir

Canın bir bölümü, bir soluk bile duramaz

Gider o da, yoldaşının ardından, yayılır

Havaya, bırakır elimizi, kolumuzu ölümün

Soğuğuna, donmaya. Yaşar oysa kimde kalsa tin,

Bilinç, kim bilir örgenlerin bir yerinde tin

Büzülüp kalmış olabilir, can ayrılmış ondan,

Gitmiş elden, koldan, böyle yaşar soluğunu

Alır yelden. gitmişse can özünden en büyük

Bölümler, kuşkulu olur ölümler, sürer yaşamın

Salıntısı, göz korur kendini, sağlam kalmışsa

Gözbebeği bozulup yıpranmalar sonunda,

Eskisi gibi dipdiri. Yıpratılmamış olsa da

Göz yuvarlağı, görme yöresini koruyan deri,

Göçecek bunlar besbelli. Gitsin en önemsizi

Bu aracı bölümlerin, dağılsın. Sönsün ışık,

Batırsın karanlık, incinmesin bu yöre, kalsın

Canla tin sonsuz bağla bağlanıp birbirine.

 

Can da, Tin de Ölümlüdür

 

Öğrenebilirsin imdi, yaşayan özde kaygan

Canın da, tinin de ölümlü olduğunu. İstiyorum

Uzun, sevindiren bir çalışma sonunda olgunlaşan

Bu şiirleri söylemek; sana yaraşırca. Anla

Burada, iki kavramı bir ilinti içinde,

Sözgelişi, benim, candan söze başlamam, onun

Ölümlü olduğunu kanıtlamam geçerlidir tinde de.

Sımsıkı bağlıdır, ikisi, birbirine.

Can Öğelerinin Küçüklüğü

 

Yukarda göstermiştim, önceden, ince yapısını,

Çok küçük öğelerden kurulduğunu canın.

Bunlar, daha küçüktür, akar suyun, sisin,

Dumanın öğelerinden. Çok uzaklara gider

Onların devinmesi, yumuşak bir itişle

Kımıldanışları, duman, sis görüntülerinin etkisi

Nedeniyledir bu olay. Böyle görürüz onları

Uykuda, sunağın kapısında göğe yükselen sis,

Ya da uzaklara yayılan bir duman gibi.

Dolaşır gözlerimizin önünde görüntüler açık,

Kırılan kaplardan aktığını, uzaklara dağıldığını

Gördüğün sular gibi sisle duman da yayılır

Havalarda, inan bana can da böyle çözülür,

Daha hızla gider, ayrılır öğelerine, yalnız

Bir kezdir onun gidişi, elden, ayaktan, dönmez.

Gövde, gerçek bir kafes olsa, can için,

Tutamazdı canı, bir çarpmadan sonra, delinince,

Damarlardan boşalan kan gibi. Sonra senin

Sanınca, tutabilir mi soluğu gövdeden daha

Az sık, daha tutucu olduğundan?

 

Canla Gövde Yaşdaşdır

 

Seziyoruz gövdeyle tinin ne denli birlik

İçinde olduğunu, süredeş olarak kocaldığını.

Çocuklar gibi sendeler, erir, incelir gövde,

Budur uygun gelen tinin düşüncesine. Sonra

Erkeklerin yaşları varır olgunluğa güçlü

Yetileriyle, gelişir usla anlayış gücü, çoğaltır

Tinin etkinliklerini. Sonradan titretir gövdeyi

Bir vuruş, yaşam yetileri içinde sinirlerin,

Azalınca gövdenin gücü bulanır düşünce. Sendeler

Tin, yitim görür ne varsa, eksilir, azalır

Bir kez daha. Çözülür can da yapısı gereği,

Duman gibi, yükselir havanın katlarına, onun

Gövdeyle doğar, büyür görünmesi, gösterdiğim gibi,

Yaşlanma yüzünden eriyip dağılması.

 

Acılar

 

Bir de sezdiğimiz olur gövdede, çekilmez acılar,

Katlanılmaz ağrılar, düşer tine bir korku,

Bir acı, kemirici bir sıkıntı, ölüm yazgısıyla,

Çılgınlıklar geçirir gövdenin acılarından tin,

Dağılır bilinç, başlar delice konuşmalar,

Yavaş yavaş tinde bozulma, bunama, derin,

Tükenmez uyku, karışır baş, çekilir gözler,

Ne ses duyar, ne de yakınlarını tanır, seçer,

Çevresini saranları, onu yeniden yaşatmak için

Uğraşanları, yüzünden, yanaklarından yaş dökenleri.

Söylemek gerekir artık tinin bulaşıcı hastalık

Taşıyan nesnelerin özüne girmesiyle dağılacağını,

Acı bir ölümün doğurucusudur bunların ikisi de,

Hastalık gibi, öğretmiş bunu bize yıllar yılı,

Birçokların ölümü. "Görülür tinin de sayrılaşan

Gövdede sağlığa kavuştuğu, hardal yakısıyla

Kendine geldiği," gövdenin düzelmesiyle.

 

 Şarabın Etkisi

 

Neden etkiler kişiyi şarap, acı duyar,

Yayılır içinde bir sıcaklık damar damar,

Yakıcı, acı, ağırlaşır el, ayak, bacaklar titrer

Sarsılır, dil tutulur, pepeler, baş dumanlanır,

Gözler kararır, süzülür, başlar gürültü patırtı,

Hıçkırık tutar, dövüşme ilerler. Neden benzer

Durumda görülür bu sonuçlar, neden olabilir

Bütün bunlar, ağır değilse şarabın etkisi,

Yanılma, gövdede, tinde gizliyse? Bilinç bozucu,

Karıştırıcı durumların yükselmesi, etkilerinin

Artması sonunda gider ölüme. Kalmaz gelecek

İçin bir yaşama gücü kimsede.

 

Saraya Yakalanma

 

Birden, yıldırım çarpmış gibi düşer kişi,

Tutulunca sayrılığa, gözümüzün önünde

Yığılır yere, köpük dolar ağzı, inler,

İnler derinden, titrer elleri, ayakları, geçer

Kendinden, gerilir kaslar, solur kıvranmış

Gibi acıdan rasgele, çarpar elini, ayağını

Yoruluncaya değin, darmadağın olmuş sayrılığın

Basıncından gövdenin tümünde, elde, ayakta can,

Irgamış yerinden bu karmaşada kasırgaların

Kudurup yükseldiği tuzlu denizde köpüren,

Azan dalgalar gibi. İniltiler çıkar göğüsten,

Ağrılara tutulunca el, ayak, yayılır çevreye

Sıkışan, dışarı dökülen, ağızdan çıkan ses

Öğeleri, oldukları yerde, açılan yoldan. Gider

Bilinç, karışır tinin de, canın da gücü, birbirinden

Uzaklaşır, bu sayrılık yüzünden, anlattığım gibi

Biçimsiz bir nesne olur. Bağlayıcı özsularla

Giderilir sayrılığın nedeni. Alınır bunlarla

Gövdenin ıslaklığı, düzelir durum, kalkar hasta

Bir sarsıntı geçirmiş gibi, can bulur yeniden.

Nedendir, bir sarsıntı olunca gövdede, canın

Acı duyması, sızlanması, didiklenmesi,

Nedendir gövdesiz başıboş havalarda, azgın

Yeller içinde, güçlük çekerek yaşayabilmesi?

 

Canla Gövdenin Sağlığını Koruma

 

Anlıyoruz artık tinin öz niteliğini, yapısını,

Hekimlikle sağlık kazandığını, gövde gibi,

Budur kanıtı, ölümlü olmasının, özünün.

Kim tini değiştirmeyi denemiş, uğraşmış, ya da

Bir nesneyi başkalaştırmak istemişse, çalışmışsa,

Ya bölümü bütüne eklemek, ya yerinden aktarmak,

Ya da bütünden, az çok, bir bölümcük koparmak

İstemiştir. Ölümsüz bir nesne değişmez, eklenmez,

Tek bölümünün, ya da en ufak bir bölümünün

Değişmesi, küçük öbeklere ayrılması, atılması

Olanaksızdır. Durmadan değişen, başkalaşan

Bir nesnenin yokluğa döner, önceki durumu da.

Can yitim görür söylendiğince, bozulur sağlığı,

Kurtarılır hekimlikle ölümlü varlığı, iyileşir.

Böylece yanlış bir düzene karşın, bir gerçek

Çıkıyor ortaya, apaçık, ondan kurtuluş yok,

Çürütüyor bu yanlış tutumu ikilem.

Ölüm Adım Adım Gelir

 

Sık sık görüyoruz, artık, bir kimsenin ne denli

Yavaştan göçtüğünü, yaşam duyusunun elden,

Ayaktan ağır ağır çekildiğini. Soluyor ilkin

Ayaklarda tırnaklar, parmaklar, çıkıyor can

Gösteriyor ölüm izlerini, daha sonra gövdenin

Öteki örgenlerinde. Katılıyor buna tinin de özü,

Bağımsız kalamıyor bir kez bile, ölümlüdür

Tin de, bir süre düşünsen bile, kendiliğinden

İçerde toparlanmanın, öğelerini belli bir yere

Derlemenin, bütün örgenlere duyarlık vermenin

Canın elinden gelen bir iş olduğunu,

Can öğelerinin yığınlaştığı bu birleşme

Yerinin, en büyük duyarlık kaynağı sayıldığını,

Yanlıştır, yoktur böyle bilinen, açık bir yer,

Can dağılır, göçer tüm bunlara karşın,

Söner bir bir ışıkları, saplanırsın

Yanlış bir düşünceye, adım adım giderken

Ölenler, toparlanacağını sanırsan gövdede canın.

Söylemelisin, artık, ölümlü olduğunu canın da.

Doğaldır canın dağılıp havaya karışması,

Duyusuz kalması, gözden uzaklaşması.

Gövdenin bütününde, adım adım, gider duyu gücü,

Kalır geride damla damla dağılmış can, ölmüş.

 

Canla Gövde Ayrı Varlıklar Değil

 

Bir bölümdür kişide tin, belli yerinde kalır

Gözler, kulaklar gibi, öteki duyuları, yaşamı

Yönetmek için. Bu yüzdendir elin, burnun, gözün

Düzenlenmesi, bizden ayrı bir duyarlık, bir varlık

Taşımaması, yoksa dağılır gider, çürür, bozulurdu.

Bundandır tinin gövdesiz, kişiden ayrı, bağımsız

Bir varlık olmadığı, bundandır tinin kabı denmesi

Gövdeye, sıkı bağ var aralarında ikisinin,

Ayrılamaz gövdeden tin, bundandır gövdeye tinin

Kabı dendiği, tin dirim gücü sağlar gövdeye,

Birliktir ikisi de, budur yaşamın tadı onlarda.

Ne tin gövdesiz yönetebilir dirimi, ne cansız

Gövde kalır uzun süre, kullanabilir duyuları.

Böyledir göz için de durum, yoksa onun da

Sökülür kökü, çözülür gövdeden, göremez

Gövdesiz iş can, tin tek başına,

Gerçekte görüldüğü gibi, sımsıkı bağlıdır bunlar

Birbirine gövdede etle, damarlarla, iliklerle,

Kemiklerle. Çok kısadır öğeleri arasında uzaklık,

Geniş bir alana sıçrayamazlar, sınırlıdır çevresi

Duyularının, uçarlar ölümün kucağına havalara

Ayrılınca gövdeden, devinemezler bile, kesilmiş

Aralarındaki bağ. Yoksa, hava kendince gövde,

Ya da yalnız yaşayan bir varlık olur, can

Taşıyabilir, devinim alanı çevreler, sinirlerde,

Gövdede olduğu gibi kımıldanır kendince.

Bir daha söylüyorum, inanmalısın bana:

Soyunmuş gövde tüm örtüsünden, tüketmişse

Yaşam soluğunu gerekir tin duyarlığının da

Yokolması, canla gitmesi, ikisinde de yaşam

Kuralı olan dirim bağının çözülmesi.

 

Canla Gövdenin Ayrılması

 

Dayanmaz canın ayrılığına gövde, katlanamaz

Ölümün iğrenç kokuları içinde çürümesine,

Neden kuşkulanırsın, canın içimizin en derin

Yerinden fışkırmasından, duman gibi uçmasından,

Gövdenin dağılmasından, yıkılmasından, değişmesinden,

Yapının temelleri oynayınca gövdenin gözeneklerinden

Uçup gtimesinden? Anlarsın artık can yapısının

Gövdenin tüm örgenlerinde yıkıldığını, bölündüğünü,

Çıkmadan, boşlukta başı boş kalmadan önce.

Eskidir canın dirim korkularıyla çevrildiği,

Görünür açıkça bu durum: Sarsıntılıdır can,

Sık sık çalkanır; çözülür gövdeden, dalgalanır,

Dalacak uykuya kişiler, ölüm başuçlarında, eriyecek

Kansız gövdelerde, tutmayacak el, ayak, böyledir

Süreç, bilindiği üzere, yıkılır biri, karışır

Bilinç, uğraşır kimileri yaşam bağını elinde

Tutmak için, kopmadan sürdürmeye, sonunda

Yıkılır tin gibi can da, uğrar yıkıma

Böyle, titreten, tümüyle çalkanır gövde gibi,

Yalpalanır, böyle çözülür ancak, döner yokluğa.

Artık nasıl kuşkulanırsın can gövdeden uçsun da

Bağımsız, başına buyruk, yardımsız, sonsuz

Bir yaşamı sürdürsün, olmaz bu, bir gün bile

Koruyabilir mi kendini? Görünüyor ölüm içinde

Kimse koruyamaz kendi duyarlığını, can

Tümden ayrılınca gövdeden, ya da boğazdan

Yükselip gırtlağa geldiğinde. Çıkar can

Yıkılır gider besbelli yerine, boşluğa

Anlaşıldığı gibi duyulardan açıkça.

Yiter tüm nesneler kendi alanında, ölümsüz

Olsaydı can yakınmazdı ayrılıktan ölünce,

Sevinirdi, yılan gibi gömlek değiştirdiğine.

 

Tin Göğüstedir

 

Neden anlıkla tin, ne başta çıkar ortaya,

Ne ellerde, ne ayaklarda, neden belli bir durağı,

Sınırlı bir alanı vardır gövdesel bütünde

Verilmemişse tüm örgenlere, bütün yaratıkların

Sürüp gidebildiği yerde doğması için belirli

Bir yer, tek tek örgenlerde düzenin bozulmasını

Önleyen, oynaklarda doğuşunu sağlayan, türlü

Türlü bölümlenme? Bu yöntemle gelir biri

Ötekinin ardından, yoksa ne ateş doğar sudan,

Ne de buz oluşur ateşten.

 

Beş Duyu Gövdesiz Olmaz

 

Gerçekten ölümsüz olsaydı canın yapısı

Duyabilir durumda gövdemizde düzenlense

Verilmesi gerekirdi beş duyunun ona da

Sanıldığı gibi: Elimizden gelmez başka türlü

Düşünmek, canların nasıl Acheron'a dönmesinin

Gerektiğini. Bundandır ressamların, eski ozanların

Ölü canlarını anlatarak böylesi duygularla

İçimizi doldurması. Ne göz, ne burun, ne el

Düzenlenebilir, kendince canı doğurmak için,

Ne dil, ne kulaklar. Canlar varolamaz

Kendiliğinden, duyarlık gösteremez, sezeriz

Bütün gün çevreden dirim uyarılarının geldiğini

Gövdemize, görürüz onun da canlı olduğunu,

Birden bir ağır vuruş gelirse orta yerine

Ayrılır gövdenin bölümlerine, yayılır, dağılır

Canın gücü gövdeyle, uzak kalır birbirinden,

Gerçekten. Böyle olur ayrılabilen, bölünebilen

Kesimler, bunun dışında kalır, sonsuz yapılı.

Bunlar, tırpanlı savaş arabasını andırırlar,

Saçar, fışkıran, buğulu kanlar, biçer, ayırır

Birden elleri, ayakları, örgenleri gövdeden,

Görülür oynak yerlerinden kopan parçalar

Düşerken, yerde sıçraşır, dağılır kişide bilinç,

Duymaz olur acıdan, gelmiş birden yıkım, içinden

Bu savaş çılgınlığının, gitmiş tümden can da.

Bayılır göğüs göğüse savaşa, kanlar içinde

Yüzmeye bu araba, duymaz bile tekerleklerin,

Biçen tırpanların, sol yanını kesip attığını,

Kalkanı da, kesileni de atların önüne fırlattığını.

Duvara tırmanan biri duymaz sağ yanının gittiğini,

Çırpınır, fırlar birden, kopmuş bir bacak öteden,

Yanında bir ayak, can verirken parmak uçlarında,

Sıcacık, dipdiri bir gövdeden, ayrılmış baş da

Gösterir bir kumsalda canlı bakışlarını açık

Gözlerin, son canlı kalıntıları çıkıncaya değin.

Dayanırsa yüreğin, baksana, dilini oynatarak yaklaşan

Yılana, dikilmiş korkutan kuyruğuyla, sürünen,

Bir kılıç vuruşuyla canı gibi gövdesi de

Bölünen. Görmez misin tüm bölümlerinin

Yeni açılmış yaralarla doğranmasını, bir bir

Yuvarlanmasını, irinli kanın yere akmasını,

Ağzıyla kendi kuyruğunu yakalamak için

Kıvranmasını, dişlerini sıkarak doğranmanın

Dağlayan acısını gidermeye çalışmasını?

Her bölümde bir can mı var diyelim şimdi?

Öyle olsa pek çok can taşıması gerekirdi

Bir yaratığın, dağılır gövdeyle gündeş

Olan can, bundandır ikisinin ölümlü oluşu,

Canın gövde gibi dağılması, bölünmesi.

 

Canın Önvarlığı Var mı?

 

Ölümsüz bir yapısı varsa canın, doğumla

Bulmuşsa yaratığın gövdesine giriş yolunu,

Neden bilemeyiz ilk yaşamı, neden kalmamış

Bizde önceden olup bitenlerden bir iz?

Değiştiğine göre can gücü bütün, önceden

Geçen olayları bilmezcesine, kendince,

Bundan çok değildir ölümün getirdiği değişme,

Bana kalırsa. Söylemen gerek şimdi: Önceden

Bir can varmış, göçmüş, şimdiki yeniden yaratılmış

Yine gövde bütünlenince, bilindiği gibi doğumla

Girmişse canın dirim gücü varlığımıza, birden

Başlardık yaşamaya, ne can, ne gövde, ne örgenler

Beslenebilirdi, ortaklaşa kandan, kurtaramazdı

Kendini can, kafeste yalnız yaşamaktan,

Dolmuş olması gerekirdi gövdenin de duyarlıkla,

Ayrıca, bir daha söyleyelim öyleyse: Bölünemez

Değildir can, doğuştan, özgür de değildir ölümden

Sanıldığı gibi. Bir iş de göremezdi gövdemizde

İçten, dışardan gelmiş olsa can. Durum apaçık,

Ancak karşıtı doğrudur bunun. İçtendir damarlar,

Sinirler, etler, kemikler arasında bağlantı,

Bundandır dişlerin de duyarlığı, diş ağrısı bunu

Kanıtlar, buzlu suyun titretişi, ya da birden

Ekmekten çıkan, çatırdatan sert bir taş.

Canlar içten bağlıdır birbirine, dışarda yaşam

Yoktur onlara, gövdeden çıkamaz, çözülemezler

Sinirlerden, kemiklerden, örgenlerden. Düşünürsen

Dıştan geldiğini canın, örgenlere yayıldığını,

Gerekir onun da gövdeyle göçmesi belli sürede,

Kendiliğinden çözülen, gövdeye giren, çıkar

Gider geldiği gibi, bölünür gövdenin içine

Yarıklara, nasıl eriyip dağılırsa yemek ele,

Kola, örgenlere, bütün oynaklara inceden, bölümcül,

Ondan çıkar gelişirse başka bir varlık, öyle

Olur girince gövdeye canla tin, tümden

Çözülürler, ayrılırlar akıntılara, su akan

Yarıklarda olduğu gibi, geçer tüm örgenlere.

Bölünürler can yapısının kurulduğu öğelere.

Gövdemizin, başında, buyruk olan can da candan

Doğmuş yine, doğumda bölünmüş tüm örgenlere.

Bundan anlaşılır: Ne bireyin doğumunda, ne de

Acıklı ölüm gününde canın özü kalır, kalır mı

Kalmaz mı bir kırıntı ölümden sonra irdeleyenler

Var yine de, bir artık kalsa bile geriye

Ölümsüzdür denemez can, bir azalma başlar

Çıkınca gövdeden, bölünmekten dolayı canda da.

İz bırakmadan mı gitmiş can elden, ayaktan,

Bir kırıntı kalmamış mı, nereden çıkıyor

Öyleyse ölümün kokmuş etlerden kurtçukları

Kusması, nereden geliyor bu kansız, ayaksız

Şişen örgenlere saldırması? Sanırsın

Canların dışardan geldiğini böceklere,

Yavaş yavaş birer gövde kazandığını.

Neden binlerce canın, bir gövdenin

Çürüyüp dağıldığı yerde ortaya çıktığını

İncelemeden, gerekir aşağıdaki soruyu sormak:

Kurtçuk özlerinin ardından mı gelir canlar

Yoksa sonradan mı kurarlar kendi örgenlerini,

Doğal yapılarını, girerler gövdelere?

Kolay değil söylemek neden böyle yaptıklarını,

Bu yorgunluğa girdiklerini, durup dururken,

Olabildiğince gövdesiz dolaşırken orada, burada

Açlıktan, soğuktan, sayrılıklardan uzakken.

Çeker bunların acısını gövde, eksikliğinin,

Yalnıca dokunmasıyla tinde, birçok sancı

Doğuranların. Oturma yeriyse çıkarlarına

Göre canların gövdede bilinmez bunun nedeni de.

Canlar yapmamıştır gövdeyi, örgenleri, yapılmış,

Bitirilmiş gövdelere de girmemişler sızarak,

Ne böyle sımsıkı bağlanırdı birbirine, ne de

Bir dokunuşla oluşurdu dokunma duyusu.

 

Tinsel Yetilerde Soyaçekim

 

Nedendir aslan soyunca acı bir gücün,

Tilkide kurnazlığın, geyiklerde ayakları

Kanatlandıran, korkudan kaçışın soyaçekimi?

Böyledir öteki soylarda da durum, nedendir

Birimin başından beri örgenlerde bu soyaçekim?

Kaynaktan gelir bu, öğelerden, bir özgücü olan

Can, doğar, özünce kökten, büyür gövdeyle sürekli,

Ölümsüz olsa can, değişse gövdeler, gerekirdi

Tüm yaratıklarda niteliklerin karışması. Yarışta

Geçerdi geyiği Taberistan köpeği, kaçardı ürkek

Doğan havada yaklaşan güvercinden, us kazanırdı

Hayvanlar, yoksun kalırdı kişiler ustan.

Bir de değiştiği söyleneydi ölümsüz canın,

Gövdenin değiştiği gibi, doğru olmazdı.

Çözülür dönüşen, göçer eş yöntemle. Bölümler

Yer değiştirir, kalmaz belli dizide, gerekir

Örgenlerin de birbirinden ayrılması, gövdeyle

Göçmesi. Söylenirse kişi canının bile, gövdeyle

Süresizce olduğu, sorarım ben de: Nedendir

Pek uslu bir tinin delirmesi, değme çocuğun

Anlayışlı olmaması, nedendir değme tayın

Önceden, güçlü bir yarış atınca, becerikli

Olamayışı? Uygundur doğaya ince yapılı gövdede

İnce yapılı bir tinin yerleşmesi. Gereklidir

Bu durumda canın ölümlü olduğunu doğrulaman.

Çok değişse gövde, can yoksun kalırdı önceki

Birimden, duyudan. Nasıl beslenir, güç kazanırdı

Tin, gövde, nasıl çiçeklenirdi dirimin sevimli

Güzelliği, can yoldaşı olmasalardı baştan beri?

Ya da nasıl isterdi kendiliğinden ayrılmayı

Yaşlanmış örgenlerden? Korkmaz mıydı yetişkin

Bir gövdede, eli kolu bağlı kalmaktan?

Korkmaz mıydı eskimiş bir yapıda, yıkıntıların

Çökmesinden, ölümsüzlükte kaygı yokken?

Canlar Dolaşmaz

 

Ne gülünçtür canların önceden varolduğunu,

Venüs'ün hayvanları döllendirirken, bir de

Doğumda ortaya çıktığını düşünmek. Gerekir mi

Ölümsüz canların sonsuz sayıda, ölümlü örgenleri

Beklemesi? Aralarında yarışmaya girişmesi?

Kim yapacak, içlerinden, ilk döllemeyi diye?

Yoksa düşünüldüğüne göre önceleyin, gerekirdi

Canlar arasında çatışmaları sürdüren, ilk

Döllemeyi yapma konusunda, uygun bir anlaşma.

Bu yüzden yetişemez gökte ağaç, deniz dibinde

Bulut, yaşayamaz çorak yerde balık, dökülmez

Odundan kan, taşlardan özsu, bellidir yeri

Hepsinin, nesnelerin, gelişmek, varolmak için.

Olamaz can gövdesiz, kurulamaz canın yapısı

Kandan, sinirlerden uzakta. Böyle olsaydı

Çok önceden toplanırdı tinin gücü başta,

Omuzlarda, büsbütün aşağıda, ayaklarda,

Ya da karşıt bir yerde, büyürdü süresiz

Belli bir kapta, kişilerin içinde kalırdı.

Görüyoruz şimdi de bu kuralın gövdemizde geçer

Olduğunu, büyüme, varolma için, bir yerin

Ayrılmış, belirlenmiş bulunduğunu, tin için

Olduğu gibi, can için de düzenlendiğini. Yalanlanır

Kesinlikle onların gövde dışında yaşaması. Dağılınca

Gövde çözülür can da, tin de. Delidir ölümlü

Varlıkta ölümsüz duyu bulunduğunu düşünen,

Ölümlüyle ölümsüzü birleştirerek ortak duyu

Oluşturmayı savunan. Çok çelişik, çatışıktır bu.

Bundan daha tutarsız, aykırı ne düşünülebilir?

Can Sonsuz Değildir

 

Gereklidir sonsuz olanların çarpmalara direnmesi

Ya gövdesi yüzünden katıdır, ya da sımsıkıdır,

Önler yabancı bir nesnenin girişini, bölümlerinin

Bağlaşımını bozmasını: Gösterdiğimiz gibi önceden,

Özdeğin öğeleri türündendir bunlar, sürdürür

Hepsi tüm sonsuzca kalmayı, sarsılmaz çarpışla,

Böyledir özdeksiz boşluklar da yıkılmaz çarpmayla,

Süreklidir dokunulmaz oluşları, çevrilmiş onlar

İçinde bütün nesnelerin çürüdüğü, suya karıştığı

Havayla. Böyledir sonsuz evren, ne dışında nesnelerin

yokolacağı bir uzay vardır, ne de içlerine değin

İşleyecek, ağır vuruşla dağılacak özler. Sanırsın

İstenecek canın ölümsüz olması, kurtarılması,

Bu yöntemle dirimsel güçlere dayanılarak dirime

Yıkım getiren, görünmeyen bir nesne, ya da önceden

Yıkımını sezdiğimiz, az çok yakına gelmiş, nedense

Geri dönmüş, sıçramış bir nesne vardır. İş yoktur

Bunlarda, canın yapısı için, gövdesel acılar dışında

Can bunlara katılsa da. Buna karşın canı sıkan,

Ezen, acılarla kıvrandıran, titreten, baskın bir

Gelecek korkusu, yürek doğrayan eski suçların

Yayılmasıdır. Buradadır canın öz yıkımları.

Çılgınlık, belleğin bozulması, uykusuzluktan bunalma.

 

Ölüm Yoktur

 

Dokunmaz bile ölüm, yoktur bir anlamı da,

Tinin özü ölümlü olduktan sonra. Nasıl

En ufak bir acı duymamışsak donanmış Kartacalılar

Savaşmaya geldiğinde, geçmiş çağlarda, sarsılırken

Savaş gürültülerinden titreyen yerler, yüksek

Gök alanlarının altında gürlerken, atmış kendini

Bu iki ulusun komutanlarından biri sulara, karalara,

Tüm insanlara başkan olmak için, düşünmeden,

Böyle olacak biz olmayınca, şimdi birbirine içten

Sımsıkı bağlı canla gövde ayrılınca.

Kımıldatmayacak duyularımızı yeryüzünde olaylar.

Karalar denizlerle, denizler göklerle karışsa,

Evrenin altı üstüne gelse bile. Buysa da

Gövdemizden ayrıldığında tinin özü, canın gücü

Sezinleyemeyiz bunları, bir birlik olarak. Biz

Yalnızca, gövdeyle can arasında, bağlantıyla varız.

Zaman birleştirse de ölümümüzden sonra varlığımızın

Tüm öğelerini şimdiki gibi, görsek dirimin ışığını

Bir başka biçimde, olsa bile bunların tümü,

Yine duyacağımız yok ilk yaşanan günlerden

Yeni bir anı, şimdi duymadığımız gibi önceki

Varlığımızı, bir korkumuz yoktur gelecek

Yaşam için de. Düşünürsen nasıl yayıldığını

Sonsuzca geçmişin bütün zamana, nasıl

Türlü türlü devindiğini özdeğin, anlarsın

Kolayca, belli bir düzen içinde bulunduğunu,

Bizi oluşturan özlerin bugün olduğu gibi

Eskiden de. Bizim elimizde değil artık, bunu

Anımsamak, bir durgunluk varmış yaşamımızda.

Büsbütün uzakmış duyu gücünden öğeler akımı.

Düşünülürse gelecekte kötü bir olayın ortaya

Çıkışından kaçınma olanaksızlığı, ancak iyi

Davranmayan bireyde olması gerekecek bunun

Varlığınca. Gerçekleştiremez bunu kendince kişi,

Ölüm kaldırıyor varlığımı, yakmak, yıkmak elinde,

Bundan öğreniyoruz, ölümden korkmak gereksiz.

Acı duymaz yaşamayan, doğmamış gibi oluruz,

Ölümlü yaşamdan ayırınca bizi ölümsüz ölüm.

 

Ölüm Üstüne Aykırı Düşünceler

 

Anlarsın artık bu işi, kızar, acınır kendi

Kendine kişi, ölümden sonra gövdenin dinleneceği

Ya da yalımlar, böcekler ağzında yem olmanın

Gerekeceği yerde, toprağın altında, sinde.

İnan bana, yanlıştır bu düşünce, bir gizli

Diken var yüreğe batmış, budur yalanlayan

Bunları, ölüm durumunda duyu gücünün

Sürdüğüne inanmak için. Yerine getirmiyor

Verdiği sözü, düşünmüyor onun derin nedenini,

Benim düşündüğüm gibi. Ayrılmaz dirimden

Büsbütün, bir kalıntı bırakır "ben"den,

Öte yanda sürüp gitmek için, bilmeden.

Bir kez, yaşayan bir varlık olarak, ölünce

Gövdesini kuşların, yırtıcıların nasıl didikleyip

Yiyeceğini düşünen üzülür kendiliğinden,

Ayrılamaz bu yaşamdan, ayrılamaz cansız

Gövdesinden, yanılır gövdeye duyarlığın

Geçici, ödünç verildiğini sanarak. Tüketir

Kendini soyunun ölümlü olmasından, gerçek

Ölümden sonra başka bir varlıkta ortaya

Çıkmayacağından. Yanar, yakınır yaşarken ölümüne,

Yalımların, yırtıcıların kendisini bir gün

Yağma edeceğine. Kötüyse yırtıcı yaratıkların

Ağzında yem olmak için ölüm, acıdır onun

Gibi ateşe atılmak, kızıl yalımlarda kızarmak,

Ya da boğucu bir balın içine yatırılmak,

Buz gibi mermerin üzerinde katılaşmak,

Yukardan bastıran yerin ağırlığı altında

Ezildiğini duymak. Acı geliyor bu bana da.

 

Üzücü Düşünceler Yersizdir

 

"Hoşgeldin demeyecek sana bir gün bile

Evin barkın, iyi yürekli karın, sevimli

Çocukların, koşarak karşına çıkmayacak

Öpücüklerle, bir gün bile dolmayacak yüreğin

İçten gelen sevinçlerle, ne adın kalacak,

Ne yaptıkların, gelecek bir uğursuz gün,

Bakmadan gözünün yaşına, kıracak gücünü

Mutluluğunun." Böyle yakınmışlar, sözümüz

Yok buna. "Şimdi sen, tüm özlemlerden,

Kıvançlardan uzaksın." Yerinde bulsaydılar

Canın da konuşmasını, kurtarmak kolaydı daha

Ağır basan korkulardan yüreği.

"Böyle olacaksın daldığın gibi ölüm

Uykularına, şimdi, yarın da yıkan ağrılardan,

Acılardan sıyrılmış dinleneceksin, yanındayız

Biz de, korkunç bir odun yığını üstünde sen,

Yanıp kül olunca, ağlamışız sana, yanmışız,

Bu sonsuz acıdan yüreği kurtaracak gün yok."

Sorulabilir burada: Nedir bu acı olan?

Sonsuz bir dinlenmeye, uykuya gidiyorsa

Olay, neden bitmez acılar içinde tükenmek?

Çokluk gülenler de yakınır, üzülür, çevrilirse

Alınları çiçeklerle, kadehler kalkar inerse,

Çıkar yüreğin derinlerinden: Çok az yaşar

İnsan, az sürer bu tatlılık, birden biter,

Yok geri dönmek. Buymuş ölümde korkunç yıkım,

Ağız kurutan susuzluk, yakarmış ölenleri,

Ya da başka sevincelerden ötürü bir özlem

Uyanır onlarda yakan, dinlenirse eş ölçüde

Canla gövde uykuda, kimse düşünmezse yaşamını,

Çıkarını, sevinirdik sürsün sonsuzca bu uyku.

Girmesin özel istekler uykularımıza, öğelerin

Gövdemizde kaldığı, duyulardan uzak, kişinin

Kendiliğinden uyanabileceği, çabalayacağı sıra.

Ölüm dayanır kapımıza, umduğumuzdan yakın,

Görünmesin yokluk belirtisi, düşer ölümün

Ardınca özdeğe dağılma, karışma büyükçe. Kalkamaz

Ayağa kimse, kuşatmış yöresini yaşam sonu soğuğu.

 

Doğanın Uyarımı

 

Birden yükseltirse sesini doğa, başlarsa

Özünden bizim dilimizle konuşmaya: "Söyle

Ey ölümlü, ne olmuş sana? Neden kaptırmışsın

Kendini sıkıntılara, yakınırsın boyuna?

Neden sızlanırsın ölümden? Mutlu muydu yaşamın,

Arkada bıraktığın? Yakınmalar için de geçmiş

Değil mi? Tadını çıkarmak istediklerin, bir küpün

Deliğinden dudağına değmeden? Neden ayrılmak

İstemezsin tadını çıkarmış bir konuk gibi

Yaşam şöleninden, koca şaşkın, çıkar sessizliğin

Tadını, dengeli ol. Tükenmiş mi sevincin kaynakları,

İğrenç değil mi yaşamak, nedir beklediğin, umduğun,

Yeniden yitirmek istediğin, nedir giden sence

Tadına doymadan? Neden sevinmezsin acıların,

Yaşamın bitmesine? Ne düşüneyim, bulayım

Senin için, ne var seni sevindirecek daha?

Birden bu yol, tüm varlıklar için, yıpranmamışsa

Gövden yıllarca, eskisi gibi kalmışsa hepsi,

Güçlüyse elin, ayağın, yenebilirsin tüm kuşakları

Yaşam boyunca, kaçabilecek durumdaysan ölümden."

Neden direnirsin doğaya, doğruluk yargıcının önüne

Çıkarınca bizi, gerçeği apaçık söylediğinden?

Daha geçkin, yaşlı, çökmüş bir kocalmış yakınsaydı,

Yaklaşan ölümden sızlansaydı, gerekmez miydi daha

Sesli, yürekten yakınması? "Bırak gözyaşı dökmeyi,

Ey şaşkın, yakınmayı, sızlanmayı. Gördün göreceğini,

Çıkardın tadını yaşamın, bittin, kesilmiş gücün,

Nedir istediğin, eksiğin, neyin var, sevimsiz

Bir savsaklama içinde geçmiş yaşamın, ölüm

Birdenbire boynunu bükünceye değin, doymuş

Olarak dirimin tüm iyiliklerine, bolluklarına

Çekip gidebilirdin önceden, bırak gitsin

Yaşına yakışmayan, yap yerini, hızlan, budur

Gereği, bırak ırın kırın etmeyi daha."

Böyledir yakınması doğanın, yerindedir çıkışı,

Sıkıştırır eskileri yeniler, bütünler birini

Öteki doğa gereğince, ne uçurumunda, ne korkunç

Karanlığında batıp gidecek var Tartarus'un.

Yaratma gücündedir özdek gelecek kuşakları,

Bir gün gelecek senin ardından tüm bu kuşaklar

Az değildir senden öncekiler daha senden

Sonra yıkılıp gideceklerden. Tükenmeden

Bu yolla biri doğar ötekinden, verilmemiş

Kimseye dirim, tüm varlıklardan yararlansın

Diye, tek başına, bakıver arkaya! Ne anlam taşır

Bizim için sonsuz sürenin akışında biz doğmadan

Önce geçen yıllar: Bir aynadır bu, doğanın bize

Gelecek çağlardan tuttuğu, böyle olacak bizden

Sonra da, ölünce, korkulur bir düzenleme mi bu?

Daha güvenli değil mi ölüm deliksiz bir uykudan?

 

Ölüm Sonrası Masalları

 

Önceleyin Acheron'un dibinde geçen masallara

Gelelim; yaşarken biliriz bunları, gerekmez

Tantalus'a korkutmak için yukarda, havada

Süzülen yığınla kayalar, söylendiği gibi,

Yersizdir korkusu bilgisiz düşkünlerin.

Boş bir korku ölümlülerin içinde, tanrılar

Üstüne, yaşarken bile, gereksiz bir korku bu,

Acheron'un kıyısına atılan Tityon'un

Gövdesinde de, akbabaların yemesinde de yok,

Onlar sonsuzda didik didik etmek için öyle

Büyük bir yürek bulamazlar. Bir yandan kaplarmış

Dev gövdesi sonsuz enginleri, üç yüz altı dönüm

Değil kapladığı yer, açınca kollarını kucaklarmış

Tüm yeryüzünü de, yine de katlanamazmış bitmez

Acılara, kurtaramazmış kendini kendi etinden

Yem vermekten kuşlara. Yaşar içimizde Tityos,

Başımı sıkıntıya sokanların, korkanların

Titreyenlerin, ürkenlerin, yüreği delinenlerin,

Bunları didikler akbabalar, yaşarmış gibi

Gözlerimizin önündedir Sisyphus'un görüntüsü,

Oklar dilenirmiş şundan bundan, baltalar, bükük

Boynu, gönlü kırık, başarısız, acılar içinde,

Çırpınırmış yükseleyim diye, itinir taşları

Çıkarırmış yukarı, tepeye, yuvarlanırmış hepsi

Aşağı, uçar gibi ovaya. Bir duygu çakılı

Yüreğine, çevrelemiş onu, iyilik, değer bilmez,

Ne kanar yıllarca bize verdiklerine, bolluk,

Armağan, doymaz sağladığı kazanca dirimin,

Delik kovaya dökülen su gibi bunlar, bence,

Verimli olmamış didinme, uğraşma böyledir

Masallarla bildirdiği çiçekli Danaos kızları,

Cerberus'la Furialar, suçlar yüzünden korkunç

Acılar çıkarır Tartarus, hepsi yalan, boştur.

Yaşarken korkunç, kanlı suçlar ardından gelir

Cezaların ürperten korkusu: Namussuzluk karşılığı

Zindan, titreten bir atılma kayalardan, asmalar,

Kesmeler, dövmeler, kırbaçlar, katranlar, yakmalar,

Kızgın şişler, bıçak gibi kesen suçlar, sezilen.

Hepsi bilinci yaralayan, sızlatan, gözden kaçmayan,

Yıkım, acı sonuç, korkunç ceza, sonu bilinmeyen.

Korku, ölümde daha kötüsü var diye, densizlerin

Yaşam cehenneminde böyledir durum.

 

Ölüm Yiğitlik Dinlemez

 

Dinle söyleyeceklerimi daha, yummuştu ünlü Ancus

Işığa gözlerini, senden iyi bir kimseyken

Birçok konuda, göçmüş onun ardınca nice

Ünlü kimseler, bunlardı büyük boyların, ulusların

Başlarında bulunanlar, denizlerde köprüler kuran,

Dalgaların üstünden aşan, ordular geçiren Persler.

Öğretmiş yayalara tuzlu suyun üzerinden yürüyüp

Gitmesini, onlar geçermiş atlarla azgın denizi,

Şimdi onlar da uzak ışıktan, kesilmiş solukları,

Göçmüşler; savaş alanlarının yıldırımı, Kartaca'ya

Korku salan Scipio, vermiş toprağa kemiklerini,

En düşük işlerde kullansın diye, katılsın bilimlerin,

Sanatların yaratıcıları buna, Heliconlu esin

Perileriyle savaşan, onlara katılan, sinde dinlenen,

Ötekiler gibi Homeros da. Neydi Demokritos, silik

Bir anıdır ondan kalan, eski çağdan, başkaldırırdı

Ölüme. Epiruros da gitti, söndü bir yaşam ışıldağı

Olarak, ışık saçmış insan soyuna, engin anlığıyla,

Bol bol, gökte, yıldız ışımaları arasında güneş

Gibi doğan. Dönmek mi istiyorsun, yine de?

Ey yaşayan gövde, gören göz, ölmüşsün artık,

Uykuda yitmiş büyük bir bölümü yaşamının,

Eriyorsun uyanıkken, durmuyor düşler ipliğini

Eğirmekten, durmadan oynattın canını, ölüm

Korkularıyla, bilmeden yanıldığını, sarsıntılar

İçinde bir baş dönmesinin, özgün, ezilmiş

Binlerce sıkıntıdan, dolaşmadın mı her yanda

Yanılgılar içinde, rasgele adım atmadın mı,

Kuşkular içinde sallanmadın mı?

Yanılgıyı Bilmek Sağlıktır

 

Elindeyse kişilerin canın sırtına binen yükün

Ağır basıncını, güç kestiğini sezmek, acının

Kaynağını aydınlığa çıkarmak, göğsün üstünde duran

Ağır taş gibi, yaptığı basıncın nedenini görmek,

Anlarlar öte yanda şimdikinden, daha uzun bir

Yaşam sürecinin bulunduğunu. Bilmez ne istediğini

Çokluk kimse, değiştirecek yer arar, azaltırmış

Gibi yükünü, atılır yuvasından, değiştirir yerini,

Göçer ellere, döner bir gün eski konağına, anlar

O zaman olmadığını daha iyisinin, bulunmadığını

İçerdekilerden. Sürer arabasını hızla Ponys'le

Kırlara, gürültülü. Çatısı tutuşmuş evini

Yangından kurtarmak için koşanlar gibi.

Ulaştığında evin eşiğine, düşmüş gibi başlar

Gevşemeye, esnemeye, derin bir uykuya.

Böyle didinir, yer kendini unutmak için,

Ya da döner geriye, arar kente varan doğru

Yolunu, uçup gitmek ister böyle, kim olursa.

Gitmeye uğraşsa da kurtulamaz kesinlikle, isteksiz

Durur, kuşkulu, dalar üzüntülere, bilmemiş

Sağlıksız olmasına karşın kaynağını sayrılığın.

Bilse nedenini bırakır işini başlar doğayı

Öğrenmeye. Öyle kısa sürede olmaz bu iş,

Uzar, içinde ölümlüleri yansıtan, sonsuzluğa.

Budur bize ölümden kalan, insanları bekleyen.

 

Yanlış Yaşam İsteği

 

Aşırı bir yaşama isteği, ölçüsüz, etkili,

Baskın, korkular, kuşkular, titremeler, sarsılmalar,

Bellidir beklediği tüm ölüleri, bizi, dirim

Sonunun, kurtuluş yok ölümden, kaçmak yararsız.

Direniriz sürekli, çevremizde, tedirgin, şaşkın,

Tadı çıkmaz yaşamın, boştur uzaması da,

Eksiliriz uzadıkça, yanılırız isteklerimizde,

Bu yanılma, eksilme bile güzel görünmeye başlar

İçimizde tüm nesnelerden, yöneliriz birinden

Ötekine, ele geçen nesnelerin, bir susuzluk

Duyduğumuz, dinmeyen içimizde yaşamla gelen.

Hangi yazgı götürür bizi rasgele bir geleceğe,

Nedir bizi sonunda bekleyen: Kuşkulu görünür

Bunların hepsi, uzatmak elden gelse yaşamı,

Bir kırıntı çalamayız ölümden, sezmeyiz

Gelecek ölüm süresini, gününü. Yetse gücümüz

Çağlar boyunca yaşamaya, ölüm de sonsuzca

Sürerdi öylece, daha kısalmazdı yokluk da,

Bugün, gün ışığından ayrılan bir kimse

İçin, daha önceden geçmiş, yaşanmış çağlardan,

Yıllardan, aylardan, bir nesne kalmazdı

Elimizde, işe yarayan, umutlandıran.

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

Bir yolda gidiyorum Musalar ülkesinde, benden

Önce kimsenin ayak basmadığı bir yolda,

Sevinç veriyor bana, yeni kaynaklar bulmak

Onlardan içmek kana kana, yeşil çiçekler dermek,

Alımlı bir çelenk örmek için başıma, öncekilere

Bu esin perilerinin düşte bile göstermediği.

Benim şiirimdir içeren, konuların en görkemli,

En mutlusunu, benim uğraşan din bağlarından

Kurtarmak için tinleri. Benim şiirimdir

Yörenin karanlığını aydınlatacak olan,

Musaların tüm büyülerini kapladığından.

Kimsenin göremediği büyülerini. Vardım tadına

En güzel düşüncelerle, en güzel dizgeleri seçmenin.

Acı damlalar verirken hekimler çocuklara,

Altın rengi tatlı bal sürerler kıyılarına

Bardağın, unutturmak için toy çocuklara

Damlaların acılığını, sürünce dudaklarına bardağı,

Kaçar damlaların acılığı genizlerine, yoksa

Başka türlü kandırılamaz çocuk, böyle korunur

Sağlık, elden geldiğince, ben de öyle yapmak

İstedim, anlatayım diye öğretimizi, kişilere.

Duyulmamıştır bu öğreti, ürperir, kaçınır ondan

Ayaktakımının başıboşları, çekilir geriye.

Ballanmış öz buluşlarla şiirimiz, varsıl.

Bildirecek sana bilgelik öğretimizi, kolay

Kavranacak biçimde açıklanacak sana.

Musaların gönül açan balından almış tadını

Şiirimiz, bilmem bağdaşır mı senin düşüncen

Bizim dizelerimizle, tüm varlığı sımsıkı,

Ayrıntılarına değin kıvranır durumda,

Yararlı kılığa sokunca. Bundan sonra

Düzenledim, anlattım tinin özünü, yapısını,

Hangi öğelerden kurulduğunu, gövdeyle toplu

Bağlaşım içinde bağdaştığını, gövdeden ayrılıp

Kurucu öğelerine dönüşmesini; senin yüzündendir

Bu öğretiye böyle başlamak isteyişim, kurtulasın

Diye güçlüklerden, "Varlığın Yapısı Üzerine" demem.

Bu adı verelim bu öğretiye. Soyulur nesnelerin

Üst yüzlerinden bir kabuk gibi, dolaşır öteye,

Beriye havada bu özler. Özdeştir bunlar geceleyin

Düşte, uyanıkmışız gibi, karşımıza çıkan, korkutan

Bizi görüntülerle, bu benzeşik özlerledir görmemiz

Birçok görüntüyü, şaşılır türden örnekler çıkmış

Gibi, aydınlığa yükselir, derin uykudan uyandırır

Bizi de, ölenlerin canlarından kurulmaz bunlar,

Orcus'tan uçmuş, göçmüşlerin gölge-canlarından

Yayılmış değil bu görüntüler. Bunlar ne diridir,

Ne ölümden sonra, bizde, arta kalan, ne de tinle

Gövdenin ayrılmasından, kendi öğelerine bölünmesinden

Kurulmuşlar. Bunlardır benim, nesnelerin yüzünden

Uçup gelen, varlıkların örnekleri, benzeşiği dediğim.

Bunlardır incecik, özdeş görüntüler, tin dağıldıktan

Sonra kalan. Öğreteceğim sana, sonra, nasıl ilkelerin

Yaratıldığını, tüm nesnelerin kurucu öğelerini,

Bunların değişik biçimlere ayrıldığını, kendi

Özgüçlerine bağlanarak devinime geçtiklerini,

Dönüşlerini, değişik biçimlere girmelerini.

Başlamak istiyorum bunları gösterecek öğretiye,

Güçlüklerden kurtulasın diye. Varlığın yapısı

Diyelim bu yeni öğretiye. Deri, ya da kabukçuk

Diye gösterilmeli bunların en uygunu. Düzen,

Biçim bakımından nesnelerin özdeşi, gömleği

Gibidir bunların, nesneleri yansıtanlar. Ayrılır,

Uçar hepsi nesnelerden, yayılır uzaklara.

 

Özdeşler Öğretisi

 

Görünüşten anlaşıldığına göre, çok benzeşikler

Gösterir nesneler, dağılır, yayılır uzayda,

Odundan çıkan duman, ateşten yayılan sıcaklık gibi.

Katılaşır kimi, örgülenir birbiriyle, yaz ayları

Ağustosböceğinin kozasından çıkması, doğumdan

Sonra buzağının eşten ayrılması, dikenli çalılık

İçinde bir yılanın gömleğinden soyunması gibi.

Böyle görürüz çokluk, bir örgü içinde, yılanlardan

Çıkan parıltıları, ışıldayan bir utku tacında.

Kolaydır bunu belirtmek, çok incecik bir özdeş

Böyle çıkar nesnenin yüzeyinden, yayılır. Neden

Bu gömlekçiklerin, incecik kabuklardan çıkması?

Yol açabilir bir yanılgıya burada, yapılacak

Bir açıklama. Ancak dış yüzlerinde bulunur

Nesnelerin, ilk düzende olduğu gibi kalan öğeler,

Bunlar biçimlerini, düzenlerini saklayabilir.

Ne deli hızlı olursa bu olay, öğeler de ufak

Bir engelin çıkışında bile, o hızla doldurur

İlk yerlerini. Görüyoruz açıkça ne sayıda

Öğenin, söylendiği gibi, yalnızca içten, derinden

Değil, renkler gibi, dıştan çıktığını, çözüldüğünü,

Fışkırdığını. Bunlar sürekli çıkar ortaya,

Tiyatroların üzerine gerilen sarı, mavi,

Kızıl yelken bezlerinden yayılan renkler gibi.

Titreşen dalgalar yayar tüm sahneye, boy boy,

Oturma yerlerini kaplar, bayram törenlerinde

Bayanların, beylerin, şeref tribününde çevreyi

Renklerdiren, tüm kişilerin geldiği, ışıklanan

Yerler gibi. Ne denli sıkı olsa da tiyatroyu

Çevreleyen duvarlar, o ölçüdedir sıcak çekiciliği

İçyörenin de, kendi rengiyle parlar nesneler

Orada, yer yer, yayılır günün aydınlığı. Keten

Çadırların üstünden dökülen renkler gibi tüm

Nesnelerin yüzeyinden çıkar özdeyişler inceden,

Bunlardan doğan biçimlerin kesin izdüşümleri.

En ince ipliklerden çıkar bu izdüşümler, yayılır

Çevreye, göremeyiz bunları bir bir, hızla çözülüp

Dağılışları yüzünden. Koku, duman, sıcaklık

Tüm böyle benzeşikler, özdekten çıkarlar,

Derinden doğan özdeşler yayılış yolunun

Sapalığı yüzünden ayrılmış birbirinden.

Ne çıkaklarında bir düzen, ne doğuştan sonra

Bir gedik. Rengin yüzeyinden atılan gömlek

Çok incecik, dağılmaz, derlenir iyice, sağlam.

 

Ayna Görüntüleri

 

Aynada, suda beliren tüm özdeş izdüşümlerin,

Parlak nesnenin yüzeyinden gözlerimize gelen,

Yansımalara uyması gerekir gerçek nesnelere.

Nesnelerden çıkanlar, özdeşleri doğuranlar.

Nesneler, çıkan öğelerdir, özdeşleri kuranlar.

Gerçek birer özbiçim var nesnelerin yüzeyinde,

Özdeşlere uygun, görünmeyen, çarpmalara yansıyan,

Parlayan yüzeyde. Başka türü yok uygunluğun.

 

Özdeşlerin İnceliği

 

Gösterdim sana, nasıl yaratılır, nasıl olması

Gerekir özdeşin. Düşün kurucu öğelerin gelişini

Duyularımıza, görülmediğini küçüklüğü yüzünden.

Doğrulaman gereken birkaç sözüm daha var, dinle.

Çok küçüktür kurucu öğeler, yapıları.

 

Küçük Hayvanların Koku Alması

 

Çok küçük hayvancıklar vardır, görülmeyen,

Nasıl düşünülebilir içyapısı birinin?

Nasıldır onların yuvarlak yüreği? Gözleri,

Eli-ayağı, oynakları? Onların canı, tini, ölçüye

Göre düzenlenme gereğinde bu küçüklükte?

Düşünemez misin onları incelik, küçüklük yönünden?

Keskin koku yayarlar, ilaç da yapılır onlardan,

Acı, kötü kokulu, çok küçük olmalarına karşın.

Dokununca kuzuotu, kantaroniki parmakla, düşer

Bir yaprak, epeyce kalır kokusu. Çok bilgi

Edinirsin bunlardan, çok türde öğeleri vardır

Özdeşlerdin, nesnelerin biçimine göre; uçuşurlar

Çevreye yayılırlar. Sezilmez dokunmakla bunlar.

Bulutlar Üzerine

 

Başka kaynakları da vardır özdeşlerin, hepsi

Nesnelerden doğarsa da, çevremizde dolaşan,

Uçuşanların. Anla, gökte, şu hava yuvarlağı yerde,

Oluşur varlıklar kendilerince, değişik özdeşler

Doğar, biçimlenir, devinir, sayısız türde. Görürsün

Uzayda yuvarlandığını bulutların, korkunç karanlık

Yaydığını, evrensel aydınlığı ılgarladığını, azgın

Bir gürleyişle havayı döverken. Görürsün o zaman

Devlerin uçuşunu, gölgelerin yayılmasını, yüksek

Tepeler, kopmuş kayalar gibi yuvarlanır önünden

Güneşin bulutlar, kayarak görür sürüklediğini

Savaşa, birbirini değişik bulut yığınlarının.

Dağılır gibidir gidişleri, değişmeleri bakılınca,

Dönüşürler başka biçime, öyle görünür dıştan.

 

Görüntülerin Oluşumu

 

Dinle, çok hızlı, çok kolay değişir, gelişir

Özdeşler, ayrılır nesnelerden, akışır, çözülür,

Göremeyiz onları, kuşkulanma öğretimizden.

Nesnelerin yüzeyinde gömlekleri vardır yayılan,

Başka nesnenin yüzeyine gelen, gider oradan,

Örter üstünü yaşamak gibi dumanın, odunun, taşın:

Kopar bir akıntı, çıkmaz gerçek bir özdeş, doğar

Parlak bir örtü, kalın, sıkı, karşıt, aynada

Görünenin görenden başka oluşu gibi,

Ne özdeşler arasından bir örtü gibi çıkar,

Ne ayrılır, düz yüzeyin kaygan oluşundan.

Böyledir birçok görüntüyü, bize, yansıtması

Aynanın. Görürsün bir özdeş, her aynalaşan yüzeyde,

Öğrenirsin incecik dokulardan, sürekli, yüzeylerden

İncecik özdeşlerin doğduğunu, böyle doğar

Sayısız özdeş. Doğrudur bunların hızlı olması da.

Öyledir güneşin, sayısız ışın yayması, birden

Evrenin ışıklarla dolması, gerekir sayısız

Özdeşin türlü nesnelerden, değişik yolla

Ayrılması, belli yöneltiye göre devinmesi, kısa

Süre içinde, karşıt durumlarda koyarsak aynayı

Ayrı yerlere, benzer biçimlerle, renklerle

Yanıltılır nesneler. Öte yandan açık mavilik

Kaplayınca göğü, başlayınca korkunç kasırga

Ortalığı sarmaya, sanırsın, Acheron'dan çıkan

Titreten karanlıktır dünyayı kuşatan, kapanır

Gökyüzü dev bulutlarla. Bir korku yakalar bizi

Kötü, yukardan karanlık bir ürperti, sezilir,

Yağmur bulutlarının ürküten karanlığı yayılınca.

Ufak bir bölümün özdeşleri bunlar, nesnelerden

Çıkan, sözle sayıyla, anlatılamayan görüntüler.

 

Özdeşlerin Akış Hızı

 

Büyük bir hızla devinir özdeşler, anla,

Süzülür geçer havanın içinden, birdenbire,

Umulmadık uzaklığa, yönlere yayılır hepsi.

Bir bir göstermek isterim sana uygun dizelerle:

Az sürer kuğunun türküsü, kolay gider uzağa,

Güney yellerinin getirdiği bulutları aşan,

Havaları dolduran turnanın cıvıltısından.

Görülüyor daha küçük öğelerden kurulan

Nesnelerin daha hızlı olduğu. Bu türdedir

Güneşin ışığı, sıcaklığı. İncecik öğelerden

Kurulmuş. Ardarda çekiş vuruşlarından çıkan,

Hava boşluğunu aşan, durmayan sesler gibi.

Işık gelir, iki öküzün çifte koşuluşunca,

Şimşek çakar gibi ardarda, öyledir özdeşlerin varlık

Gerekimi, çok kısa sürede aşarlar engini,

Önce, birden, arkadan gelen ufak bir çarpma

İter özdeşleri öne doğru, sürer ileri.

Onların kanatlanırcasına, yayılmalarına elverişli

Yer; şaşılası nitelikte ince dokusu, bu yayılışta

Tüm nesnelerden geçmesini sağlar, kolaylıkla geçer

Havayı da. Görülür sezildiği nesnelerin de içten,

En derinden gelen, daha küçük, gövdeciklerinin

Güneş ışığında, sıcağında olduğu gibi, hızla

Dışa fışkırdığı, çözülünce gökyüzüne yayıldığı,

Karaların, denizlerin üzerine uçtuğu, bir ışık

Yağmuruyla uzayı doldurduğu. Nedendir önde

Bulunan tüm özdeşlerin ayrılmaya uygunluğu,

Bir engelle karşılaşmama? Görmez misin

Ne denli hızla devindiklerini, uzağa gitmeleri

Gerektiğini, geniş bir alanda uçuştuğunu, güneş

Işınlarının da eş zamanlı, göklere yayılışını?

Bence bir kanıtlanmasıdır bu, bilginin nesnel

Özdeşlerin gelişmesi, devinmesi konusunda.

Bir kap su koyarsın geceleyin dışarı, parlar,

Görürsün içinde yıldızlı göğü, yansır yıldızlar

Suya, bundan anlaşılır özdeşin büyük hızı,

Uzaydan yeryüzüne inişi, suda izdüşümü.

 

Özdeş Akımların Algılanışı

 

Söylemek gerek: Durmadan yayılır öğeler

Ulaşır gözlerimize, uyarır görme duyusunu,

Nesneler bilmez kokuların çıktığını, ırmaklardan

Serinliğin, güneşten sıcaklığın, deniz dalgasından

Çatırtıların doğduğunu, kıyılarda yıkıntıları suların

Aşındırdığını, türlü gürültülerin uzayı yardığını,

Deniz kıyısına varınca birden ağzımıza acı nesnenin

Erimesinden doğan acı karışımlı, tuzlu ıslaklığın

Geldiğini. Akar boyuna nesnelerden özdeşler,

Öteden beriden bölünür, ayrışır, yayılır çevreye.

Kesilmez akımlar, bunlardır duyularımızı uyaran,

Sessizce. Görebilir, sezebiliriz bu sesleri, kokuları.

 

Özdeşlerin Göze Etkisi

 

Karanlıkta bile duyarız, dokunmakla biçimini

Bir nesnenin, ayrı değil gündüz görülenden.

Birdir öz bakımından dokunmanın, görmenin nedeni.

Budur gereken de. Geceleyin elle dokunup sezdiğimiz

Bir dikdörtgenin başka olabilir mi biçimi

Gündüz gördüğümüz dörtgenin özdeşinden?

Bundan belli görmenin özdeşlerle oluştuğu.

Evrende özdeşsiz bir nesnenin görünmediği.

 

Nesnelerde Renk, Biçim, Aralık

 

Akar dört yana adı geçen nesnelerin özdeşleri,

Döner, yayılır ayrı yönlere, yalnızca gözle

Görülebilir bu biçimler, tüm nesnelerden doğar

Biçim, renk yöneltilerine göre ulaşır gözlerimize,

Özdeşler gösterir bize, olabildiğince, uzaklığı

Onlarla belirleriz bunu, uzaklıktır ayıran

Özdeşlerin nesnelerinden bizi, çıkınca gider

Öteye beriye nesnesinden özdeş, bölünür

Tümden havada, çözülür, dikilir önüne gözlerin.

Girer gözümüzden içeri, çarpar gözbebeğine,

Oradan varır daha içeri sonuna değin,

Bu yöntemle biliriz özdeşlerin uzaklığını,

Kestirebiliriz, ne denli çok sarsarsa önümüzde

Duran havayı, o oranda, kavrarız ırağı.

Ne denli uzarsa özdeşin akımı, yayılırsa,

Olabildiğince gözlerimizin önünde, o denli

Uzakta görünür bize bir görüntü. Şaşılası

Hızdadır bunlar, bir bakışta görürüz uzaklığı.

 

Özdeşlerin Görünmesi

 

Şaşmamalıyız artık, gözümüze yakın gelen

Özdeşlerin, tek tek görünmemesine karşın

Nesnelerin görünmesine. Değişik yönlerden eser

Yeller, sarar bizi birden keskin soğuklar,

Göremeyiz bunları oluşturan öğeleri bir bir,

Sezemeyiz esen yellerin, ancak bir bütünlük

İçinde duyarız vuruşlarını tek tek, bize gelip

Çarpan başka bir nesne gibi, bu yolla gösterir

Özdek olduğunu bize, dıştan uyarır gövdeyi.

Dokununca bir taşa parmağımızla, sezinleriz

Yüzeyini, ona renk veren üst yüzünü,

Derinden gelen katılığını, duymayız rengini

Dokunmakla. Şimdi dinle bunu da: Nedendir

Özdeşlerin, öte yanda, görünmesi, anla: Yansıtılmış

Orada bize görünen. Dışarda, gerçek olan

Bir nesneyi, görüş açısında, görmemize benzer

Bu da; açık bir kapıdan baktığımızda, birçok

Olay görürüz evden, dışarda geçen, işte böyle

Görünür aynada, söylediklerimiz de, burada

İki katlı havadır görmeyi sağlayan.

İlkin kapının önünde olanları görürsün, yanda,

Sonra kapıda duran sağlı-sollu iki direk,

Daha sonra keser gözlerinin önünü ışık,

İkinci hava, dışarda, görüş açısının kapsadığı

Ne varsa. Böyledir aynada yansıyan görüntü de,

Kırılınca gönderir onu, gözle görüntü arasında

Kat kat hava, gözlerimize değin, öne doğru.

Budur, daha önceden, aynadan yansıyanları

Duyularımıza götüren. Bu evrede görürüz bunları.

Bu görüntü çok kısa sürede yansır yeniden,

Döner aynaya, o yandan bu yana, bu yandan

O yana yansır sürekli, gelir gözlere, hep,

Gider ileri, yuvarlanır boyuna havaya. Bundan

Anlaşılır ilkin, aynadan yansıyan havadır

Görünen, sonra gider yansıyan görüntü, uzaklaşmış

Görünür bizden. Bir kez daha söyleyeyim: Dışarda

Kapının arkasında yansıdığı görülen görüntülerin

Şaşılır bir nesne olmadığını, suların yüzünde

Yansıyanlar gibi açıklanır bunlar, havanın

Katlı olmasından doğar burada ikisinin etkisi.

 

Ayna Yansımaları Değişir

 

Değişir aynada görüntüler, örgenlerimiz de,

Sağımız solda, solumuz sağda görünür, bunu

Açıklayacağım aşağıda: Aynanın yüzüne çarpan

Bir görüntü döner geriye, değişmeden, atılır

Dışa, topraktan yapılmış bir maskenin ıslakken

Duvara, ya da direklere bastırıldığında, gerçek

Biçiminde kalınca önden baskıyla, karşıt

Durumlar görülür iki yönden, ortaya çıkan.

Bundan anlaşılır önceden, sağ gözün şimdi

Solda, sol gözün de şimdi sağda göründüğü.

 

Ayna Görüntüleri Türlüdür

 

Benzer bu olaya, bir görüntünün aynadan aynaya

Vurması, birkaç özdeşin arka arkaya gelmesi.

Ne varsa evin içinde, gizlenmiş arkada

Böyle görünür birbirinden uzaklaşmış,

Yol, iz karışmış. Çıkar ışıktan eğri büğrü

Bir görüntü, birkaç ayna kullanılır, böylece

Görülebilir bir durum sağlanır, bu yöntemle

Geçen görüntüler aynadan aynaya pırıl pırıl

Soldaki sağda görünür, sonra geriye yeniden

Kesilmeden soldan sağa, sağdan sola dönüşür.

 

Yan Görüntüler

 

Aynalar, gövdelerimiz gibi, iki yana

Doğru karşılıklı, eğik durumda konursa,

Doğru görüntüler yansıtır bize, böylece

Ya görüntü aynadan aynaya yansır, iki katlı

Kırılır, bize ulaşır, ya da bu yolla görüntü

Döner çevreyi, varır sonuna.

Anlaşılır bu aynanın bize çevrilmesinden.

 

Aynada Görüntülerin Devinmesi

 

İnan bana, eş adımlarla devinir görüntüler,

Sürekli, belirir, bizim davrandığımız gibi,

Bırakınca aynayı, kesilir görüntü, gelmez bize,

Bir kuralı görülür burada doğanın: Yansıyan

Tüm nesnelerin gerekir eşit açıyla kırılması

Geriye, yansımaya karşıt yansıması.

 

Göz Kamaşması

 

Engeller gözü, bozar görüşü parlak nesneler,

Sürekli bakınca güneş de bozar gözü, aşkın

Bir güç var onda, yukardan düşerken öğeleri

Aşağı doğru ışıyarak, parlayan uzaydan gelir

Hızla göze, yıpratır iç dokusunu gözün.

Yakar gözü keskin parlaklık, süreklice,

Ateş öğeleriyle yüklüdür hepsi, derin acılar

Doğurur göze giren ateş öğeleri.

 

Sarılık Hastalığı

 

Sarı görür neye bakarsa sarılığa tutulan.

Akar sarılığa tutulanların gövdelerinden

Sarı özdek öğeleri çokça, bunlardır sonradan

Havada nesnelerin özdeşlerine yerleşen.

Bunlardır hastanın gözlerinde türlü

Biçimde karışan, sonra solgun renk örtüsüyle

Bütün gördüğü nesnelerin yüzeyini kaplayan.

 

Karanlıktan Aydınlığa

 

Karanlıktan bakarız aydınlıkta olana

Önceleyin, karanlık havadır açan, bakan

Gözlere bir çıkış yolu, oradan düşer aşağı

Doğru, parlayarak gider ardınca, aydınlık

Havanın, sürekli. Daha güvenli, seçkin, oynak,

İncedir ışıyan aydınlık, parlak hava,

Geniş, uzun gecenin korkunç karanlığından.

Birden doldurmuş ışıkla gözün görüş yolunu,

Açılmış daha önceden karanlığın kapadığı

Yol, çıkmış ortaya nesnelerin görüntüleri

Onun ardından, ışıktır bunları gösteren,

Göze görmeyi sağlayan, bakılmaz karanlıkta

Işıksız, gelir kararmanın kalın havası

Sonradan, doldurur bütün yarıkları, kapar

Gözün görüş yollarını, gelemez nesnelerden

Gözlere bir görüntü, orada, devinebilen.

 

Görüş Yanılmaları

 

Çokluk yuvarlak görünür bize kentin dört

Kıyılı kuleleri uzaktan bakılınca. Nedeni:

Böyle bir köşe ya düz görünür uzaktan, ya da

Görünmez, yitirir çarpma gücünü, gelemez ordan

Bir uyarı gözlerimize, devinirken özdeşler,

Hava yığınıyla sürekli çarpışmalar sonucu

Tükenir, engellenir duyulara gelen uyarı.

Bundandır iyi görünemeyişi köşelerin. Yuvarlak

Görünür bize dörtgen biçimli yapılar.

Gerçekten yuvarlak değil onlar, yakından

Gördüğümüz gerçek yuvarlak gibi. Bu durum

Karışma yüzündendir çevresel çizgilerde.

 

Gölgelerin Kımıldanışı

 

Böyle görünür, bize, güneşte, yanımızda

Bizden ayrılmayan gölgemiz. Uyar adımlarımıza,

Özenir devinmemize, sanılır gerçekten ışıksız

Havanın gittiğini kişinin adımının da,

Devinmesinin, davranışının da. Gerçekte

Alışkanlığa göre, gölge dediğimiz, nesne

Değildir, ışıktan yoksun havadan başka.

Işıksız kalır yürürken biz, yerler, nereye

Varsak, güneş ışığını önlesek. Yine dolar

Işıkla geçtiğimiz yerler. Yanlış düşünüyoruz

Gölgelerin bizimle gezdiğini sanarak, onların

Önceden gövdeden ayrıldığına inanarak.

Süreklidir ışınların dökülüşü, ocağa atılan

Bir yün gibi gider eskisi, gelir yenisi.

Bundandır toprağın güneş ışımalarını yitirişi.

Alır ışığı yıkanır karanlık gölgeler, açılır.

 

Karışmalar Görüşü

 

Gözler yanılıyor diyemem burada, ancak

Gölgenin, ışığın bulunduğu yerde çalışır gözler.

Değişmeden kalmaz ışık olduğu gibi, ya da başka

Yerde çıkar mı ortaya burada bulunan gölge

Değişmeden? Yukarda söylendiği üzre nesneler

Durur mu değişmeden? Uygundur bunları kavramaya

Anlayış gücü. Giremez nesnelerin özüne göz, gözde

Değildir yanılmanın nedeni. Kımıldanmadan sessiz

Durulduğu sanılır, yelkenliyle gidilirken.

Bir koyda demir atılmış sanılır, hızla gidiyor

Gibi gelir bize tepeler, kırlar önümüzde, uçarca

Geminin kuyruk kesimine doğru. Kürekler çekilir,

Yelken açılırken kanatlanmış gibi geçeriz

Önlerinden, Görünmez mi göğe düğümlenmiş gibi

Kımıldamadan, sessiz duran yıldızlar? Oysa

Sürekli devinirler. Çıkarlar yukarı parlayan

Özleriyle göğün üstünden aşınca, uzaklaşırlar

Gözden batıda. Güneş, ay devinmez görünür, oysa

Devinirler gerçekte. Yükselir iki kaya bir

Deniz çevrintisinden, bakarsın bunların arasından

Geniş bir yol açılır, donanmalara, birleşir,

Bir ada olduğu da görülür iki kayanın. Çevrelenip

Dönen çocuklar, döndüklerini sanır durunca,

Oynadığı gelir onlara direklerin avluda.

Anlaşılır, damın onları korkutmak için çökmeye

Kalkmadığı, başlayınca parlak ışıklarını yaymaya

Doğa, günün ışıyan kızıllığını tepelere, göğe

Ağmaya, tırmanır gibi görünür dağın doruğu

Güneşe doğru. Yanar yakınında yalımsız sıcaklıkla

İki bin ok atımı, ya da beşyüz kargı boyu uzakta,

Bizden, bir dev boşluk varken güneşle dağ arasında.

Bu boşluğun aynasıdır ışıldatan sonsuz uzayı.

Binlerce ülke var, bu arada, değişik uluslar,

Hayvan soyları yaşar bu alanlarda. Bir parmak

Yüksekliğinden az bir su birikintisi taşların

Arasında, kaldırımda, bakılır derinliğine buradan

Sonsuz bir görüşle dünyanın,

Açılır gibi engin bir uçurum yerden göğe,

Sanırsın bunun içinde gördüğün bulutlar,

Gök varlıkları yayılmış yerin altında, geniş,

Büyülü bir gökteymiş gibi, böyledir ırmağın

Ortasında duran azgın bir at çayın akışınca,

Bize karşıt olmadan, baktığımızda suyun akan

Dalgalarına, çaprazlama döndüğünü, durmasına

Karşın atın, kapılmış akıntıya, sürüklenmiş

Sanılır akıntı yüzünden. Ne yana çevirsek

Gözlerimizi suyun akışına kapılmış görünür

Nesneler. Buna benzer sütunlar dizilir yolun

İki yanı boyunca; sütunlara dayandığından,

Birden bakılınca uzunlamasına yukardan daraldığı

Görülür başlıkların; damla döşemenin kesim

Çizgisi, sağdan-soldan uzar sonuna değin

Görünmez olur bitim yerine gelince yolun.

Dalgalardan doğar, dalgalar ardınca batar gibi

Görünür güneş okyanusta gemicilere. Orada

Gemiciler yalnızca göğü, denizi görürler.

Bu yüzden sakın, inanma duyu yanıltılarına.

Anla denizi bilmeyen gemilerin limanda yavaşça

Dalgalarla savaştığını, bordaların kırıldığını,

Sezilir küreklerin tuzlu dalgalara batmayan

Yerlerinden bunların dümen üst bölümündeki gibi

Olduğu, suya batan bölümün kırıldığı, yanlış

Burada. Çıkınca sudan anlaşılır gerçek. Eğilmeyle

Başlar suyun üstünde yüzmeye. Sürer göğe

Geceleyin yeller dağılmış bulutları, görünür

Işıyan yıldızlar, bulutlara doğru koşar gibi,

Başka yollar açar, yüksekte, devindikleri yerde

Elimizle bastırırsak yukarı doğru gözümüzü

İki kat çoğalmış görürüz karşımızda nesneleri,

Gözümüze çarpanları. İki kat görünür bize

Işıldaklardan çıkan, parlak, çiçekleşen aydınlık,

İki kat görünür evde öte beri, iki kat görünür

Kişilerin yüzleri, boyları, gövdesel örgenleri.

 

Düşler - Uykular

 

Düş konusuna geldik, sonunda. Tatlı bir

Uykunun bizi sımsıkı sardığı, gövdemizin

Derin bir dinlenmeye daldığı, sessizliğe

Büründüğü düşte bile uyanık olduğumuzu sanırız,

Elimizi, ayağımızı oynattığımızı, gecenin yoğun

Karanlığına karşın aydınlığa, güneşe, güne

Baktığımızı. Kapalı bir yerde bulunmamıza

Karşın uçar gibi oluruz göklere, dolaşırız

Denizde, yerde, çaylarda, kırlarda, bayırlarda.

Sesler duyarız gecenin bizi çevreleyen

Sessizliğinde, yanıtlarız ağzımız açılmadan.

Görülmedik işler, olaylar görürüz, düşte

Görülen tüm bunlar, duyulara güveni sarsar.

Gerçek bu değil, birçok tuzağı var yanılmanın,

Katılırız kiminin düşündüklerine, gözün

Görmediklerine de, düşte görülenlere de.

Güçlük yok bilinenleri bilinmeyenlerden

Ayırmak için, anlığın kuşkulu dediklerinden.

 

Kuşkucular

 

Kişinin bilme olanağı yoktur diyen, düşünen,

Bilmiyor demektir, neyin bilineceğini, açıkça,

Yalanlıyor kendi bildiğini de. Değmez bunlarla

Savaşmam, devekuşuna benzer bunlar, yalnızca

Başını gizler kendi ayak izlerinde. Sorabilirim

Onlara yine de, kısaca: Evrende gerçek nesne

Görülmediğine göre daha önceden, nereden

Çıkarıyorlar bilmenin, bilmeyişin anlamını,

Bilgisini? Nedir gerçeğin bilgisini yanlıştan

Ayıran, şaşmayan, kesin ölçü nedir?

Epikuros'un Kuramı

 

Göreceksin aşağıda tüm gerçek bilgiyi

Duyuların yarattığını, onların çürütülemez

Olduğunu, güvenmek, bağlanmak gerek duyulara,

Eziyor yanılmanın başını gerçeklik, kendince.

Nedir büyük güven uyandıran duyularda?

Nasıldır duyudan gelen yanılma, yine duyudan

Kaynaklanan bir algıya karşı, Gerçek değilse

Duyular, yanıltır alınan sonuçlar. Eleştiremezdi

Göz, kulağın yanlışını, kulak dokunmayı, dokunma

Tatmayı, bunlara karşı çıkmaz mıydı göz, burun.

Doğru değil bunlar benim kanımca. Kendine özgü

Bir alanı var duyuların, yeteneği, gücü.

Bundandır bir duyunun yumuşak, sıcak, soğuk gibi

Özellikleri kendi öz gücüyle sezinlemesi,

Renkleri, biçimleri de. Başka bir duyuyla

Kavranır bunlarla birleşenler. Bundan da tadın

Ayrı etkisi, koklamada, duymada başka bir duyu

Gücünün bulunması, çatışmaz birbiriyle duyular.

Güvenle çalışırlar eş ölçüde, doğrudur

Duyularla gelen izlenimler, süreklice. Yetimiz

Çözemezse yakınımızdaki dörtgenin uzaktan

Neden yuvarlak göründüğünü eksiği vardır,

Önemsenmez nesne görüntülerinin üst üste

Gelmesinden doğan yanılgı, yiter yönetim gücü

Onun, sarsılır yaşama, sağlığa dayanan temeli,

Yıkılır anlığın güveni. Yalnızca kurulu düzen

Değil çöken; duyulara güven kalmayınca devrilir

Tüm dayanaklar, ne uçurumdan kaçarsın, ne de

Gereksiz işlerden, yılmazsın aşırılıktan.

Ne varsa duyulara karşıt birikmiş, anlamsız,

Boş bir söz olur sence, temelsiz, düzensiz,

Çarpık, yanlış tasarlanmış bir yapı gibi hepsi.

Kalemin biraz kaymasıyla bozulur ölçüde denge,

Uyumsuz, aykırı, densiz görünür yapı, bozuk.

Bir uygunluk olmaz ön-arka yönlerde, çatıda.

Yıkılır, sarsıntıda devrilir bir yanı, çöker

Ölçüsüzlük sonucu. Böyle kurulsaydı duyular,

Yanlış bildireydi tüm verilerini, tüm düzenin de

Bozuk, ölçüsüz olması gerekirdi. Önemli değil

Bir duyunun algısını ötekinden, neden, başka

Göstermek, açıklığa kavuşmuştur artık konu.

 

İşitme Üzerine

 

Gelince şangırtılar kulağa duyulur tüm sesler,

Gövdesel duyu düzeni uyarınca. Özdektir sesin

Yapısı, gürültü gibi, direnilmez duyuları uyarmasına,

Yıpratır gırtlağı, kısar kendiliğinden, ses boğazdan

Çığlık gibi kopup havaya yayılınca. Büyük bir

Yığın çıkarsa ses ilkelerinden, gırtlağın daracık

Geçidinden, birden, başlarsa havada dağılmaya,

Aşınır, yıpranır ağzın yanları. Öğeler kurar

Sesleri, sözleri, kuşkusuz, yoksa olmazdı uyarma.

Bilirsin, sen de, bir kişinin neler yitirdiğini,

Uzun konuşmakla sinirlerin yıprandığını, güçsüz

Kaldığını, sürerse bu konuşma günaçımından

Gece karanlığın gölgelerine değin, yüksekten

Çıkarsa ses. Budur sesin özdeksel kanıtı,

Ses özdektir. Yorulur çok konuşan, tükenir

Gövdede özler, azalır, yavaşlar ses de.

İlkeler azaldıkça seste de sezilir bir kesilme,

Düz öğelerden çıkar ses, aşınma yüzünden.

Türlü biçimde öğelerden sesler gelir kulaklara,

Kavallar çalınır, çınlar, yankır Frigya kırlarından.

Geceleri Helicon ülkelerinden yankır duygulu sesler.

 

Sesin Kuruluşu

 

Ağzımız açılınca, derinden çıkan sesleri ayırır

Oynak dil, sözleri düzenleyen, dudakların

Bölümsül kımıldanışlarıyla düzenlenir sesler,

Kısadır bireysel seslerin birbirinden uzaklığı,

Gerekir kesinlikle, belli biçimde sözleri

Kavramamız, duymamız açıkça, sesler korur süreklice

Biçimlerini, yapılarını, geniş bir uzay oluşursa

Sesler arasında, karışım başlar, birbirine

Geçişir sesler hava yoğunluğu yüzünden, bir

Engeldir bu, bir çınlama duyulur yalnızca,

Anlaşılmaz sözcükler açıkça, bulanıklık başlar.

Engeller belirir, karışık gelir kulaklarımıza

Sesler, ulaşır topluluğun kulağına da, tek ses

Çıkar bir çığırtkanın ağızndan: Böyle dağılır

Bu tek ses, karışır binlerce sese. Girerse söz

Biçimine, açık bir anlam kazanırsa, o zaman

Başarır uyarmayı, ulaşır bildiri kulağa. Uçar,

Yiter, boşlukta bu seslerden kulağa dosdoğru

Gelmeyenler, başka bir bölüm yankılanır,

Yanıltır bizi çarpınca sapasağlam kayalara.

 

Yankı

 

Doğru kavra bunu da, böyle verebilirsin kendine,

Başkalarına doğru, kuşkusuz yanıtı. Böyle anlarsın

Issız bir yerde, kayaların arka arkaya, eşitçe

Sözleri neden yansıttığını, karanlık ormanda

Yolunu şaşırmış, arkadaşlarımızı ararken, bize

Doğru gelsinler diye, yüksek sesle çağırırken.

Kendim duymuşum bir sesin altı, yedi kez

Yankılandığını. Bir kez bağırınca kişi yansır

Sesler tepelerden tepelere, döner durmaksızın

Geri, sözler ardarda yankılanır, süreklice.

Yerleşmiş bu ülkede su perileri, komşu köylerde

Faun denen keçi ayaklı Satyrler topluluğu.

Ürkütürmüş yerlileri, onların geceleyin, çıkan

Görüntüleri, bozarmış dirliği, düzeni sessizce,

Onların yalanlı dolanlı sataşmaları.

Telli çalgılar gibi sazlar çınlarmış, tatlı,

Yakınmalı sesler çıkarırmış, oynak parmakların

Düzenlediği kavallar çalınınca. Dinlermiş

İnsanlar Pan'ı doyasıya, çamların çelenklediği

Yarı-hayvan başını sağa sola sallayıp

Gösterdği, kıvrık dudaklarından ıslıklar

Çıkardığı, yeller gibi estiği günler. Yürekler

Yanarmış, susmazsa Pan'ın ormanda çınlayan

Kavalından döküklen türküler. Ne şaşılası masallar

Anlatırlar, bunlar gibi, yoktur tanrılardan uzak

Bir yer yayılsın diye böyle öyküler.

Başka bir iş vardır bunda, sever insanlar

Eskiden beri duyulmamış öyküler dinlemeyi.

 

Seslerin Yayılması

 

Şaşılır yanı yok, bir yerden engellenmeden

Göze görüntüler gelmezken, sesler ulaşır

Kulaklarımıza, uyarırlar bizi, kapalı kapılardan

Bile çok görürüz konuşmaların duyulduğunu.

Şaşma, özdeşler sesler gibi elverişli değil

Nesnelerin gözeneklerinden geçmeye, onlar

Çokluk yırtar, dağıtır geçtiği yeri, akamazlar

Camlardan, başka nesnelerin geçtiği gibi.

Bölünür ses ayrı yönlere, biri çıkar ötekinden,

Düzenlenir yine, çok bölündüğü de olur

Kiminin, ateşte görülebilir bu, bir kıvılcım

Ayrılır sayısız kıvılcıma. Seslerle dolar

Uzay, yayılır gizlice sesler başka yönlere,

Dalgalanır bir gürültü. Buna karşın özdeşler

Yalnızca bir kez kurulmuş olduğundan, uygun

Bir doğrultuda gider. Bu nedenle göremez kimse

Özdeşleri, oysa duyar dıştan da olsa sesleri,

Girince kapalı uzamlara sesler, dağınık, karışık,

Anlaşılmaz bir yapıda gelir kulaklarımıza,

Bir gürültü, bir patırdı duyabiliriz.

 

Tat Alma Üzerine

 

Bir bilgi ediniriz az çok, değince dilimize,

Damağımıza bir nesne, bu konuda düşününce.

Önce tadını duyarız ağzımızda özsuyun,

Suyla dolmuş bir süngerin sıkılıp kurutulması

Gibi, yemeği çiğnediğimizde. Yayılır damakla

İncecik damarlara, bir sünger gibi dile,

Besini yiyince; yuvarlak olduğundan akıcı

Özsuyun öğeleri yumuşak bir etki bırakır,

Yumuşaktır bütün yörelerde devinmesi de,

Kimi sulu özler vardır dilin gözeneklerine

Dolunca, karşıt durumda, bir acı uyarma

Sezilir duyuda, biçimsiz öğelerin çokluğundan

Gelir bu tedirgin edici uyarılar, bozuktur

Kuruluşları. Uzar damağın bitimine değin tat,

Özsu, sızar boğaz yoluyla aşağı, bölününce

Oynaklara, sinirlere tükenir tat. Önemli

Gövdenin neyle beslendiği, yenen sindirilirse

İyice dağılır bütün örgenlere beslemek için,

Bilindiği gibi korur midenin suyunu, ısısını.

 

Tatların Türlülüğü

 

Açıklamak isterim şimdi, yemeklerin değişik

Tadını, neden birine acı gelenin ötekine

Tatlı geldiğini, büyük bir ayrımdır arada,

Birinde besin olur, ötekinde ağı. Yılanda

Budur durum, öldürür karışırsa salyasına

Birinin, kendi kendini soksa ölür. Keskin

Bir ağıdır çöplemeotu insana, yağlandırıcı

Yemdir bıldırcın, oğlaklar için. Anlarsın

Bununla, buna benzer neler olabilir daha,

Düşünmen gerek daha önce söylediklerimi,

Karışmış öğeler vardır tüm nesnelerde birbiriyle.

Yaşayan, beslenen kendi soyunca düzenlenir, birer

Ayrım, başkalık gösterir dıştan, türlü

Biçimlere girer, sınırlı kesimler içinde.

Öğelerin değişik yapısından çıkıyor bunlar,

Nesnel özleri oluşturan. Türlü türlüdür öğeler,

Bu türlülük nedeniyle gözenek dediğimiz geçitler,

Kesimler tüm örgenlerde, ağızda, damakta ayrılır

Birbirinden. Yine bundandır öğelerin büyüklü

Küçüklü yapıda olması. Üçgen, dörtgen biçimlidir,

Yuvarlaktır birçoğu da, değişik, çokgen biçimli

Olanlar da var. Süreklidir öğelerin devinmesi,

Düzenlenmesi, bundandır geçtikleri gözeneklerde

Biçimsel ayrımlaşma, dokuların dış örgüsüne göre

Geçiş yollarında değişme. Budur nedeni nesnelerde

Acının, tatlının. Tatlının düz, yuvarlak öğeleri

Girer gözeneklerine damağın, acının da çengelli

Öğeleri ağıza dolunca birine acı gelir, ötekine

Tatlı, geçince boğaza. Kolaydır öğrenmek bunları.

Çok artar safrası sıtmalının, ya da başka sayrılığa

Yakalananın, sarsar kişiyi baştan aşağı bu olay,

Değiştirir öğelerin yerini tümden, anlaşılır

Tatlıyla acı arasındaki dönüşme, duyulara gelen

Öğelerin, değişen etkisinden ağızda. Birleşmiş

Balın tat duyumunda acıyla tatlı, önce açıkladığım.

 

Koku Üstüne

 

Öğren şimdi kokunun nedenini, araştıracağım

Buruna gelişini; akar, çevreye yayılır koku,

Etkiler değişik yaratıkları, kimine uygun gelir,

Kimine karşıt ,türlü kokular, değişiktir öğeleri.

Yayılır havada balın kokusu, süzülür kokmuş

Leşe akbaba, gider yabanların toprakta kalan

Ayak izlerini koklayan çoban köpeği, arkadan.

Roma'nın kurtarıcısı Juno'nun beyaz kızı

Böyle sezer yaklaşan kimseleri kokularından.

Özel bir kokuyla yönelir tüm canlılar yeme,

Kaçınır ağılı otlardan. Böyle korunur bütün

Diri yabanlar soylarını, dirimlerini, sağlığı.

Koku Öğeleri Yavaş Yayılır

 

Yayılabilir nesneden nesneye kesintisiz,

Buruna gelen kokular olabildiğince, uzağa gidemez

Yalnız başına gürültü, ses gibi kokular.

Özdeşler üzerinde duracağım burada, gözümüze

Gelen, sürtünen, görme duyusunu uyaran.

İlkin çözülür özünden, yavaş yavaş iner

Derinlere akar, çıkar nesnelerden, bundan

Anlaşılır daha ağır koktuğu dağılan,

Çözülen nesnelerin, ocakta yananlardan. Görülüyor

Kokunun, sesten daha kalın öğelerden kurulduğu.

Delip geçemez taş duvarları sesin, çınlamanın

Yayıldığı yerde kolayca. Bundan anlarsın

Kokuların kaynağını, yerini bulmanın güçlüğünü.

Yayılınca boşlukta koku yavaşlar, azalır

Hızı, ulaşamaz bildiriler erken duyulara,

Bu yüzden yanılır kokuyu izleyen köpekler.

 

İğrenme Üzerine

 

Tatla koku konusunda değil etkisi nesnel

Biçimlerin, renklerde de görülür özelliği.

Eşit duyumlar uyandırmaz nesneler, kimi basar

Çığlığı, tiksinir kimileri, görünce kanat çırpan,

Bize günün ışıdığını bildiren, yerinde durmayan

Kızgın sesli horoza bakamaz aslanlar,

Duramaz karşısında, hızla kaçarlar ondan.

Horoz gövdelerinden çıkan kimi öğeler,

Deler arslanların gözlerini, girer içeri

Oyarlar gözbebeklerini, büyük acılar verirler

Aslanlara. Karşı durulmaz böyle dik başlı

Hayvanlara. Korkulur bir yanı yoktur

Öğelerin bizim gözlerimiz için, korur geçiş

Yerini gözler, dokunamaz onlara gidip çıkarken

Öğeler, yıpratamaz onları dudaklarında

Bile, incitemezler gözleri, gerçekten.

 

Tinin Çalışması

 

Öğren şimdi tinimizin devinme nedenini,

Nereden düşünülür, kavrama ulaşılır, anla.

Türlü nedenlerle devinir nesnelerin özdeşleri,

Dağılır her yana, kolayca birleşir, derlenirler

Havada, çok incecik olduğundan yapıları, birbiriyle

Örgülenirler, karşılaşınca, ya bir ipliğin

Eğirilmesi, ya da düz bir altın yaprağın

Oluşumu gibi. Çok inceciktir bu tür özdeşler,

Kendi dokuları içinde gözlerimize gelen, görme

Duyusunu uyaranlardan. Sızar geçerler içimize

Gövdemizin gözeneklerinden. Uyarırlar güzel

Bir kokuyla tini, daha sonra duyu gücünü,

Böyle görürüz Centaurusları, Scylla'nın ellerini,

Kollarını, Cerberus'un çılgınca işlerini, sonsuz

Bir uykuya dalanların görüntülerini. Kuşatmış

Onların kemikleri ölüm gecesi yeryüzünü,

Sarar tüm ortalığı, doldurur uzayı değişik

Türlerden çıkan yığın yığın özdeşler,

İlkin hızla gelişirler havada sürekli,

Bir bölümü açılır, yayılırlar, bambaşka

Biçimlerde değişik nesnelerden çıkarak düzenlenir

Gözlerimizde, özlerinden oluşan yeni bir görüntü.

Gerçekten, yaşayan bir varlıktan gelmiyor

Centaurus'un görüntüsü, yok evrende böyle yaratık,

Gelince bir araya kişiden çıkan özdeşle attan

Yayılan, söylediğim gibi, bir Centaurus oluşur,

Kolayca. Çok incedir özdeşlerin yapısı, dokusu.

Böyle düzenlenir benzeşik türden görüntüler.

Aşırı bir kolaylıkla devinirler, içerlere girerler.

Söylediğim gibi yukarda, çok incecik olmakla,

Yine de rasgele çarpmayla bir özdeşçik kımıldatır

Tinimizi, şaşılası bir inceliği vardır tinin

Kendi soyunca, kımıldanıcıdır. Artık anlarsın

Kolayca söylediğim yöntemledir tüm oluşlar,

Tinle gördüğümüz gibi görürüz gözlerimizle

Değişmeden, bundandır ikisinin de birbirinin eksiksiz

Benzeri olması, biçimce. Bunu da söyledim yukarda,

Ben, aslanlara baktığımda, uyarılır aslan özdeşleriyle

Gözüm, tin de uyarılır eş ölçüde. Aslan özdeşinde

Olduğu gibi başka görüntülerle de uyarılır tin,

Algılar onu göz, ince özdeşleri gördüğünde.

Dalar uykuya kişi, yayılır tüm örgenler,

Yalnızca tin kalır bütün gücüyle uyanık.

Uyarır tini benzeşik özdeşler, uyanıkken olduğu

Gibi düşte de. Kimi çok ağırlık verir, yaşıyormuş

Gibi görünür düşte, öyle sanırız. Oysa daha

Çoktan ölüp gitmiş, yutmuş onu toprak, ölüm.

Doğanın baskısıdır bu etkiyi yapan, uyurken

Sessizliğe varır gövdenin tüm örgenleri, duyular,

Kımıldamaz el ayak, bu yüzden ayırdına varmaz

Duyular gerçekle yanılgının, aksamış bellek bile,

Uyku nedeniyle tükenmiş gücü. Bundandır ölümden

Uzun süre önce tinin yaşanan, algılanan,

Düşünülen, görülen bir nesneyi seçemediği.

Şaşılası değil, özdeşlerin devinmesi artık,

Örgenleri uyarması, kımıldatışı. İnanırız uykuda

Benzer işlerin görüleceğine. Yiter önceki özdeş,

Başka durumla çıkar ortaya yenisi, değişmiş

Görünür bize birincisi. Kısa sürede olur bunlar,

Ayırdına varmak güçtür, öyle oynak, öyle bol

Görünür nesneler yığını, küçük bölümcüklerde

Olduğu gibi, söylenemez, en kısa sürelerde

Birbiri ardından gelip gelmeyeceği.

 

İstenç Üzerine

 

Çok sorun var bu konuda söylenecek, açıklanacak,

Konuyu tümden incelemek, sonuca varmak için.

En önemlisi şudur sorunların burada: Nereden

Gelir anlayış yetisinin doğru düşünmesi, neden

bir uyanma başlar sevişmeyi düşleyince?

Bizim isteğimize mi bağlı özdeşler, biz

Dileyince mi gelirler bir yere, birleşirler

Duruma en uygun biçimde? Gönül mü çekmiş

Bu denizi, göğü, yeryüzünü, yoksa ulusların

Toplanması, eğlenmesi, savaşması, birliklere

Ayrılması, ya da isteğimiz için mi yaratmış

Doğa? Böyle olsa da tin belli yerde bambaşka

Konular düşünür değişik kimselerde.

Görür müyüz nesneler arasında bütün devingen

Bir oyunda, kolların yukarı kalkarken ayakların

Onlara uymasından doğan düzeni, yoksa görüntüler

Çok becerikli oyuncudur, onlar mı geceleyin

Oyun oynayabilenler? Yoksa şu kanıt mı daha

Doğru? Yalnızca düşünmekle anlaşıldığına göre

Birçok zaman bölümleri mi vardır, bizim bir söz

Söylediğimiz, algıladığımız süre içinde?

Tüm zaman bölümlerinde, her yerde, her türde

Özdeşler vardır, bize ulaşacak düzende.

Yığınla nesne vardır devindiği oranda görünen.

Görünmez olunca ilk gelen özdeş, çıkar

Ortaya başka durumda. Bundan anlaşılır

Birincinin değiştiği. Çok incedir yapısı

Bu özdeşlerin, hangisine yönelir, kavramak

İsterse anlık, yalnızca onlar kalır, yiter

Ötekiler, tin için kalandan başkası.

Kapılır bir umuda tin, tüm nesnelerden

Yayılan özdeşler