VARLIĞIN YAPISI

(De Rerum Natura)

Bu kitap Sayın İsmet Zeki Eyüboğlu'nun izniyle basılmıştır.

 Yayına hazırlayan : Egemen Berköz

Dizgi : Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.

Baskı : Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti.

Mart 2001

 

LUCRETIUS CARUS

VARLIĞIN YAPISI

(De Rerum Natura)

Latinceden çeviren:

İsmet Zeki Eyüboğlu

 

ÖNSÖZ

 

Batı kültürünün gelişmesinde büyük yararlılıkları, emekleri bulunan, günümüzün düşünce ölçüleri içinde ele aldığı konulara derin bir görüş, keskin bir anlayış gücüyle iki bin yıl önce ışık tutan "De Rerum Natura" yazarının yaşama süreci üstüne bildiklerimiz pek azdır. Elde bulunan eksik bilgilere bakılırsa Titus Lucretius Carus İ.Ö. 98-55 yılları arasında yaşamış, yazılarını bitiremeden çıldırmış, kendi eliyle canına kıymıştır. Eksik kalan yazılarını ölümünden bir süre sonra Cicero sona erdirmiş, derleyip düzenlemiştir. Bunların doğruluğunu kestirecek durumda değiliz, elimizde bunların dışında ölçülü bilgiler verecek belge de yoktur.

Onu anlamak, getirdiği görüşün, davranışın derinliğine inip özünü kavramak, yaşadığı yıllar içinde geçen sayılı günlerinin anılarını bir bir göz önünde bulundurmaya değil; ancak çağının düşüncelerini, felsefe-kültür düzenlerini tanımaya, yetiştiği ortamın değer örgülerini bilmeye bağlıdır.

Lucretius ortaya yeni bir görüş, yeni bir düşünce düzeni koyduğu sanısında değildir. De Rerum Natura'nın birçok yerinde, öğretmeni olan Epikuros'un  (341-270) ardından gittiğini, onun görüşlerini, düşüncelerini Latin diline aktarmaya çalıştığını söyler.

 

Te sequor, o Graiae gentis decus, inque tuis nunc

Ficta pedum pono pressis vestigia signis,

Non ita certandi cupidus quam propter amorem

Quod te imitari aveo... (III, dize 3-6)

 

Bunun arkasından böyle bir aktarma işini yapmanın bile ne denli güç olduğunu belirtmek için:

 

...Quid enim contendat hirundo

Cycnis? Aut quidnam tremulis facere artubus haedi

Consimile in cursu possint ac fortis equi vis?

 

demekten kendini alamaz.

Lucretius'un bu filozofça alçakgönüllülüğüne karşın, kuru, duruluktan, dirilikten uzak bir aktarıcı olarak anlaşılması çok yanlış. Nitekim Platon da bize kalan o pek ölçülü, derin çığırlar açan olgun yazılarında, Plotinos'tan Max Scheler'e değin bütün Batı düşüncesine kaynak olan yapıtlarında, kendini gizler, yalnızca Sokrates'i konuşturur, düşündürür. Gerçek düşünürün Sokrates olduğunu, kendisinin bu söylenenleri yazmakla yetindiğini açıklar. Bunlar bizim için, büyük düşünürlerin, bağlı bulundukları öğretmenlerine duydukları derin saygıyı, sevgiyi gösteren, filozofun olgunluğuna en çok yakışan özdeyişleridir.

İşte Lucretius için de durum böyledir; Sokrates'in karşısında Platon neyse, Epikuros'un yanında da Lucretius odur. Sokrates ile Platon çağdaştı, söyleşmiş gülüşmüşlerdi, De Rerum Natura yazarı için böyle bir şey söylemeye, aradaki yüzyıllar engeldir; Lucretius'u Epikuros'a, yalnızca temelini bilgide bulan, evren anlayışının derinliğinde duyan sevgi bağlamıştır.

De Rerum Natura'nın içerdiği konular, sorunlar olduğu gibi, el sürülmeden alınmış, aktarılmış değildir. Ozan düşüncelerini düzenler, sorularının karşılıklarını araştırırken ilkin kendinden öncekilerin üzerinde durmuş, onların varlık anlayışlarını, görüşlerini belli ölçüler içinde, belirli bir açıdan eleştirmiştir.

Yeni bir görüşün, varlık anlayışının ortaya konmasında öncelikle savaşa girişmek, onların tutumlarını, düşünüş yollarını elekten geçirmek, düşünce örgülerini sökmek felsefenin "titanlar savaşı" adını almasını sağlayan geleneğidir.

Evet, felsefe yapmak biraz da titanca bir savaşa girişmektir. Yalnız, böyle yiğitliği göze alanların kılıçlarını iyi kullanması, savaş öğrenimlerinde başarılı sınavlar vermesi de gene bu düşünce çığırının sarsılmayan bir töresidir. Yoksa "titanlar savaşı" öyle oldum olası pala sallamak değildir. Burada, çevirisinde birçok eksikliğin bulunacağını söylemekten kaçınamayacağımız De Rerum Natura'nın düşünür-yazarı Lucretius da bu mutlu, bu çetin savaşa katılırken kılıcını Epikuros'un bileği taşına vurmuş yiğit bir baştır.

Lucretius'un böyle bir işe girişmesi gelişigüzel bir davranışın sonucu değildir; yaşadığı çağın değerler örgüsünün, evren anlayışının, Roma'nın içinde bulunduğu tarih-kültür tutumunun ürünüdür; yıkımların, sıkıntıların kurtuluş yolları aratan iç-baskılarıdır.

Nam neque nos agere hoc, patriai tempore iniquo,

Possumus aequo animo; neque Memmi clara propago

Talibus in rebus communi desse saluti. (I, 42-43)

 

derken yurdunun içinde çalkalandığı kargaşalıkların, gürültülerin sessizliğe kavuşmasını, dinmesini beklemenin kıvrantıları içindedir..

İ.Ö. I. yüzyılda Roma kendi tarihinin en çatışık, en çekişmeli çağlarından birini yaşıyordu. Bir yandan içeride düzene, yaşama sevincine kavuşmak, parti patırtılarından sıyrılmak; bir yandan da yayılmak, Anadolu'da bulunan ulusları boyunduruk altına alarak dıştan gelecek korkuları ortadan kaldırmak çırpınmaları vardı. Bunların ardısıra Greklerin baskın gelen kültürü karşısında ortaya çıkan birtakım yeniliklerin doğurduğu bilimci gerekçeler, düşüncede kimliğe ulaşma didinmeleri.

Çağların süzgecinden geçerek Roma toplumunda yeniden ele alınan yeni ölçülerle değerlendirilen varlık sorunları, İskender'in Asya savaşlarından sonra Doğudan gelen Çin, Hint, İran, Mısır, Mezopotamya, Anadolu dinlerinin, uygarlıklarının verilerinden etkilenmiş; Grek felsefesinin, Trakya kaynaklı inançların karışımıyla, bir düşünce "chaos"u biçimine girmişti. Eskiden kalan yerli gelenekler, görenekler de bunlara katılınca Roma'da gerçekdışı konulara eğilmeler, kurtuluşu gerçeküstü varlıklara sığınmakta arayanlar artmış; sarsıntılar, yıkıntılar hızlanmıştı. Artık Roma kendini bulma, gerçeğine erme çabasıyla çırpınıyordu. İster düşünce, ister yönetim işlerinde olsun Roma'nın bir açıklığa, bir duruluğa kavuşması, özünü yaşaması gerekiyordu. Bu gerekliliği çağın aydınları, yöneticileri kendi anlayış ölçülerine göre değerlendiriyor, kesinliğe o yollarla varmak istiyorlardı.

Bir aydın, bir yönetici, bir eğitimci ne gibi koşullar, kurallar altında bulunursa bulunsun, çağının, ulusunun, içinde yaşadığı toplumun boyasını almaktan, değerlerini yaşamaktan kendini alamaz; bu onun tarihçe çizilmiş, belirtilmiş alınyazısıdır. Büyük başlar çağlarının değer örgülerinde ancak "oya" değiştirebilirler; düzen, yapı değiştirmek yalnızca zamanın işidir. Büyük yaratıcıların bu konudaki başarıları; gelecek için yeni değer örgülerinin çatılmasını sağlayan görüşleri, anlayışları ortaya koymak, gününün üstünden aşarak yarına uzanmaktır. Onların çağlarında anlaşılamayışları, zamanlarının değerlerini aşmaları yüzündendir.

Lucretius'un yaşadığı çağda; bir yana atmak, yerlerine yenilerini getirmek istediği değerler Roma'ya dışardan geldiğini bildiğimiz, gerçekdışı inançlara, yolsuz kazançlara dayanan düzensiz değerlerdi.

İ.Ö. I. yüzyılın Roma'sında toplumsal durum yürekler acısıdır, yığın yığın kötülükler yapılır, kanlar akıtılır, canlar gider, tutsaklar şunun bunun gönül eğlendirmesi için diri diri aslanlara yedirilir, parçalatılırdı.

Atina-Troya savaşlarında savaşı kazansın diye kızını tanrılara adayan, yüreği sızlamadan kesen bir komutanın inançları Romanın da benimsediği saçmalıklardı. Sözün kısası, Roma, komşusuyla, geçmişi, geleceğiyle korkunç inançların, gerçekdışı din geleneklerinin içinde yuvarlanıyordu. Bütün bu saçmalıkları, yolsuzlukları yapanlar en sağlam sığınaklarını gene tanrıların kapısında buluyordu. Tarihin akışı içinde durum böyle gelmiş, böyle gidiyordu. Bütün sorunlar, konular, kuruntulara bağlanan inançlarla açıklanırdı. Gerek düşünce, gerek din alanında Roma bir dağınıklık, bir yıkım içinde çalkalanıyordu. Bunların Lucretius'un gözünden kaçmadığını, onların gerçek nedenlerini arayıp bulmak, Romayı bir içdüzene, içgüvene kavuşturmak için ne denli derin derin düşündüğünü De Rerum Natura'dan öğreniyoruz:

 

Anımsa Aulis'te Diana Tapınağı'nda kanının

Döküldüğünü o suçsuz kızcağızın, savaşçıların,

Soylu Yunan komutanlarının çiçekleriyle süslenmiş,

İphianassa'nın; ölüm kaplamış gençliğini kızın,

Görmesin diye toyunlar gizlemiş geceden bıçağı,

Görünce boşalmış gözyaşları, tutulmuş dili

Kızcağızın korkudan, bükülmüş dizleri,

Kapanmış yere. Ne işine yaramış bu yoksulun

"Kızını tanrılara adayan ilk kral"

Denmişse babasına. Yakalamış onu kimileri

Götürmüşler sunağa, kutlu törenler bitsin

Diye değil, mutlu bir üstünlük sağlasın

Diye tanrılar Yunan donanmasına, görklü

Hymene birlikleri bir adak için

Böyle iğrenç işler öğretmiş insanlara

Bu saçmalıklar, bu boşinançlar,

Böylesini yapar ancak din kötülüğün.

(I/86-102).

 

Bu geleneklerin, bu çılgınlıkların; varlığın yapısını, gizemlerini, evrenin özünü, oluşu, kuruluşu, nesnelerin gerçek düzenini derinden kavramak, araştırmak isteyen filozof bir baş için; kişinin de, içinde yaşadığı toplumun da anlaşılıp açıklanması yolunda pek büyük anlamlar taşıyacağı bir gerçektir.

Evet, Lucretius'un, yaşadığı çağın böyle karmakarışık bir ortamda sallanan düşünce düzenleri, felsefe anlayışları içinde kendi görüşüne en uygun geleni seçmesi, günün çözülmeye yüz tutmuş kültür davranışlarının dışında daha sağlam bir dayanak araması bir gereklilikti. Bu yüzden o da incelediği felsefe çığırları arasında en işe yarar olanını, Leukippos ile Demokritos'un kurup Epikuros'un kendi anlayış ölçülerine göre geliştirdiği öğeler öğretisinde bulmuştur. Bundan başka bir çıkar yol da yoktu onun için...

Protagorasçı görüş, bilgide gerçekliği, tek tek kişilerin durumuna, varlık yapısına, nesneler karşısındaki yeralış biçimine bağlamış; kesinlikten, ilkeden, sağlam-sarsılmaz düzenden, genel bilgi geçerliliğinden söz etmeyi bir gülünçlük saymıştı. Bilmeyi durmadan, kişiden kişiye değişen bir akış olarak görmüştü. Bu durumda, kişi kendi dışında bir ölçü, bir gerçek tanımayacak; toplumun kuruluşu bir "yan yana gelme", bilginin özü de yalnızca "bir arada bulunma" olmaktan öteye geçmeyecekti.

Kuşkuyu, kesinlikten kaçmayı, gerçeğin olamazlığını ortaya atarak savunmayı amaç edinen öteki düşünürlerin tutumu da bundan başka değildi. Platoncu anlayış, gerçeği yaşananda değil, düşüncede varolanda, duyuların dışında bir ülkede arıyor; ilkelerin, değişmez ölçülerin bizim evrende yalnızca görüntülerinin bulunduğunu ileri sürüyordu. Oysa biz "idea"ları değil, duyularımızla tanıdığımız bir varlık düzenini, bir dirim gerçeğini yaşıyoruz.

Homeros, Hesiodos, Ksenophanes gibi eski ozanların yazılarında işlenen konular da filozofların görüşlerinden apayrı, kurtarıcı bir görüşün değil, daha çok kuru öğütlerin, dinci duyguların gerekliliği üzerinde duruyor; felsefe ölçüsünde derin, geniş olmadığı gibi, gerçeğe de pek yanaşmıyordu. Bütün bir ilkçağın yaratıcıları, ozanları, filozofları, düşünürleri arasında; yaşanan çıplak gerçeği işleyen, toplumun sorunlarını belli ölçüler içinde çözümlemek için duyularla verilen, bilinen varlık tümüne, evren düzenine eğilen, onu araştıran, yapısının gizliliklerini bilginin ışığı altında didikleyen, açıklayan, kişinin içvarlığını, dışdüzenini tanımaya yönelen, onun iç-dış bağlantılarını, doğa olayları alanında etkilenmelerini, bunların kişinin düşünce gücünde doğurduğu görüşleri kavrayan, anlatan, düğümlerini çözen bir keskin görüşlü, gerçekçi baş pek çıkmamıştı, Lucretius'a göre. Gerek felsefe düzenleri, gerek ulus yönetimciliği bakımından, Lucretius'un yaşadığı çağ böyle yığın yığın çatışmaların alıp yürüdüğü, ölçüden yoksun bir çağdı. De Rerum Natura'nın incelemesinden de anlaşılacağı üzere, Lucretius kendisine gelinceye değin bütün gelmiş geçmiş düşünürlerin öğretilerini, düşüncelerini, toplulukların tarihlerini iyi biliyordu. Düşüncelerinin çatısını kurmadan, örgüsüne başlamadan önce onları tanımış, anlamıştı. Bu durum karşısında Lucretius için incelenmesi, araştırılması gereken tek varlık düzeni doğaydı. Doğayı bir bütünlük içinde tanıyıp kavradıktan sonra gerçek bilginin kazanılacağına inanıyordu. Bunu yazılarının içerdiği konuların türünden, ortaya koyup çözmeye çalıştığı sorunların bolluğundan, kuruluş biçimlerinden anlıyoruz. Bu yazılarında ozanımız, düşüncede varolandan değil önümüzde durandan, bizimle birlikte yaşayandan kalkıyor; önce sorunu koyuyor, sonra çözme yollarını araştırıyor.

Bu davranış; eski düşünürlerin yaptığı gibi, evrenin karşısında anlatımcı, görünen olaylardan kalkan, sözle açıklayıcı bir tutumu değil; nesnelerin özünü, yapısını, onları kuran, varlık örgülerini ören nedenlerin aranmasını, onlar bilindikten, bulunduktan sonra doğanın konularını kavrama yoluna gidilmesini gerekli kılıyordu. Doğa bir bütün, değişik özlerden kurulmuş sürekli bir birleşimdir. Bu birleşimin sağlam düzenini yöneten koşullar, kurallar bulunmuş, yapılmış değildir, onlar bir gereklilik tümü içinde kendiliğinden vardır. Bizim gerçek dediklerimiz, düşündüklerimizden çok yaşadıklarımız, duyularımızla dokunup tattıklarımızdır. Duyularımızın dışında bilebileceğimiz bir gerçek, bizi etkileyen bir varlık yoktur, olamaz da.

Lucretius'un sorunları, ele aldığı konular, sorduğu sorular bir bütün olarak bizim çağımızın da ilgilendiği, birçok bakımdan üzerine eğildiği, çözmeye çalıştığı nesnelerdir. Eski dinlerin doğuşundan günümüze değin gelişen; çalışan kişi düşüncesinin geçmiş yılların uğraştığı varlık alanlarını yeni görüşlerin ışığı altında, yeni ölçülerle yeniden ele alması; bilginin kesinlik isteyen, yöneldiğini en ince öğesine değin "bilinemez" olmaktan kurtarmaya, aydınlatmaya çalışan tükenmez çabasıdır. Bilgide, bilimde kesin sonuca vardırmadan "bir kıyıya atma" yoktur. Bunun en açık örneği 2500 yıllık öğeler öğretisidir. Gelecek çağ düşünürlerinin öğeler öğretisini yeniden, bir başka açıdan ele almayacağını şimdiden kestiremeyiz. Bugün bile öğenin yapısını ilgilendiren birçok soru var. Öğelerle bağlaşımlı yığın yığın konu bulunuyor.

 

Lucretius'un Sorunları

 

1. Doğa: İçinde bulunduğumuz, duyularımızla varlığını, niceliklerini, niteliklerini belli sınırlar arasında da olsa tanıdığımız doğa, sayısız türde nesneden, değişik oluşumlardan kurulmuş bir Bütün'dür. Bu Bütün tek bir yığın, tek bir yumak değildir. Onu kuran, yapısını sağlayan varlıklar da böyle tek tek "bütüncükler", kendi başlarına buyruk özler değil, ayrı ayrı birer birleşim, birer örgüdür.

Türlü türlü doğaların belli düzenler içinde biraraya gelmesinden doğan evren de bir bütündür, bir gerçektir. Evrenin yapısı içerdiği doğaların özdeşidir, yalnızca büyüklük bakımından bütün doğaları kucakladığı için çok geniş, engin bir uzayı kaplamıştır. Doğa, dolayısıyla evren kendi başına, kendiliğinden vardır, yaratılmamış, kendi ilkeleri dışında bir elle düzene konmamıştır. Sonsuz bir süre içinde kendini yapar, yeniler, onun için yoktan varolmuş diye düşünülemez. O, ancak kendi içerdiği yasalarına uygun olarak yaşar, önü sonu yoktur. Evreni yöneten kurallar, koşullar, ilkeler vardır, bunlar onun kendi yapısı gereğincedir.

Bu alabildiğince uzayan, dört yanımızı kaplayan, bütün varlıkları taşıyan doğa pek küçük, türlü türlü nesnelerden kurulmuştur. Bu nesneler biçim bakımından da, tür bakımından da, yapı, örgü, katılık, yumuşaklık bakımından da birbirlerinden ayrıdır. Bunlar belli devinmelerle, özlerinden gelen dirençler, kaynaşmalarla birleşerek nesneleri yapan, ortaya çıkaran öğelerdir.

2. Öğeler Öğretisi: Leukippos-Demokritos'tan başlayan, Epikuros'ta az da olsa, değişen öğeler öğretisi, bir bütünlük içinde derli toplu olarak De Rerum Natura'da, özellikle dördüncü kitapta enine boyuna ele alınıp incelenir. Öteki beş kitapta dolayısıyla dokunulan öğeler yazının ana konusudur; en çok üzerinde durulan, bütün özellikleriyle anlatılan bir sorun düzeni ölçüsünde işlenen öğeler Lucretius'a göre varlığın temel ilkeleridir. Öğeler varlık kavramı içine giren bütün nesnelerin ilk kurucularıdır. Yapıları gereğince yer kaplayan, özdek soyundan, başlangıçtan beri bitmeyen bir devinme süreci içinde bulunan öğeler ne yaratılmıştır, ne de yokolurlar. Aristoteles'in anladığı anlamda öğelerin devinmesi için bir ilk kımıldatıcı, bir ilk yerinden oynatıp depretici, devindirici öz yoktur. Öğelerin devinmesinde bir erek, bir amaç da yoktur. Onlar yalnızca kendiliğinden (sponte sua) kımıldarlar. Onları yöneten bir alınyazısı söz konusu olmamalıdır.

Varlığı kuran ilkenin (arche); Thales su, Anaximandros töz (apeiron), Anaximenes yel, Herakleitos od (ateş), Anaxagoras "nus", Empedokles toprakla birlikte yel, su, ateş olduğunu söylemiş, sayılarını dörde çıkarmıştı. Onların anlayışına göre varlık'ın türlülüğü bu ilkelerin değişmesinden, birleşip dönüşmesinden doğuyordu. Empedokles birleştirici güç olarak sevgiyi (filia, storge), ayırıcı olarak da anlaşmazlığı (neikos) ileri sürüyor. Sevgi çekmenin, anlaşmazlık ise itmenin karşılığıdır. "Nus"a gelince o yaratıcı bir güçtür, kaynaşmıştır, ilkeldir, kendiliğinden kımıldayıcı, devinicidir, başka bir nesnenin işe karışmasını gerektirmez. Yaptığını bilen, özünün bilincine varmış bir varlıktır.

Gerek Herakleitos'un, gerek Empedokles'in görüşüne göre; bunlar yiter, yeniden ortaya çıkar, onları birleştiren, evrim yoluyla gelişmelerini sağlayan gelişigüzelliktir (casus). Bu dört ilke bir yandan da diridir. Bütün ilkeler (arche) önsüz-sonsuzdur, ne yoktan varolmuştur, ne de yokolurlar.

De Rerum Natura'da böyle bir öğe anlayışını bulamayız. Öğelerin ne sayısı sınırlıdır, ne de varlık tek ilkeden kurulmuştur. Varlık'ın tek ilkeden kurulmadığının en açık, en seçik kanıtı bir çoktürlülüğünü bulunması, tek özden geliştiği sanılan bir nesnenin bile kendi ölçüleri içinde çok değişik durumlar göstermesidir.

 

Nam cur tam variae res possent esse requiro,

Ex uno si sunt igni puroque creatae. (I, 645-646)

 

Bir nesnenin türel yapısında ne bulunursa tümünde de (summa) ancak o bulunur. Öyleyse yalnızca sudan, topraktan, yelden.. kurulan bir varlık'ın tümünde onu yapan, yapısını doğuran öğelerden başkası yer alamaz. Bu duruma göre:

 

Amplius hoc fieri nil est quod posse rearis

Talibus in causis, nedum variantia rerum

Tanta queat densis rarisque ex ignibus esse. (I, 653-655)

 

Öğeler ancak biçimleri, yapı düzenleri, kuruluşları bakımından türlü türlü olabilir, kılık değiştirerek değil.

Nesneleri kuran öğeler sayı bakımından sonsuz, yapı-biçimi yönündense belli belirlidir. Onlar ya tırtıklı, kancalı, sivri, çokgen, ya da yuvarlak, düzdür. Duyularımız üzerinde yaptıkları değişik uyarımlar; acı, tatlı, soğuk, sıcak, yumuşak, katı gibi duyumlar, biçimlerinin, yapılarının türlü türlü olmasından ileri gelmektedir. Bütün duyu verileri, algılamalar, bilginin doğmasını sağlayan duyumlar öğelerin üyelerimiz üzerine yaptığı değişik yollu dokunmalardan gelir. Alınan izlenimlerin türlülüğü, nicelik-nitelik bakımlarından ayrılığı, süresi, öğelerin etkisine, biçimine bağlıdır.

Öğelerin dışında nesneleri kuran, düzenleyen, ortaya çıkaran yer kaplayıcı başka bir öz yoktur. Öğeler nesnelerin kuruluşunu sağlayan iki ana ilkeden biridir. Çelik katılığında, bölünmez, direnci yüksek "bütün"lerdir.

3. Boşluk Öğretisi: Nesneleri kuran ilkelerin ikincisi de boşluktur. Boşluk (inanis) öğelerin bağımsızca devinmesini, birleşmesini, bağlaşımını, bir araya gelmesini, onların değişik ölçüler içinde düzenlenmesini, çözülmesini, ayrılmasını sağlayan ikinci ana ilke, temel yetenektir. Boş uzayın (inanitas) dışında ne öğeler devinebilir, ne de öğelerin özgür devinmesinden kurulan nesneler yaratılabilir.

Lucretius'un yazılarında bol bol kullandığı "creare" sözünden yoktan var etmek anlamında bir sonuç çıkarmak yanlıştır. "Creare" onun dilinde öğelerden kurulma, öğelerin birleşimi, bağlaşımı yoluyla türlü türlü yapılar, biçimler altında ortaya çıkmadır.

"Creare"nin iki ana ilkesi de "corpora", "primordia", "primordia rerum", "principiis" gibi adlar alan öğelerdir.

Öğeler (corpora) boş uzayda (spatium) bütün yöneltilere doğru gelişigüzel devinirler, birleşir, derlenip düzenlenir, çözülürler.

Boşluk, biri nesnelerin içinde, biri dışında olmak üzere iki türlüdür. Nesnelerin katılığı, ağırlığı, yoğunluğu, yumuşaklığı öğeler arasında bulunan boşlukların (inanis) azlığına çokluğuna bağlıdır. Öğelerin, içinde dört bir yana doğru devindikleri boş uzay "spatium"dur. Bu boş uzay bir yandan da nesnelerin kapladığı, yerleştiği uzaydır. Bir nesnenin kendi dışyapı ölçülerine göre -eni, boyu, derinliği yönünden- oturduğu, kapladığı yer "locus"tur. Nesneler bu "spatium" içinde kapladıkları "locus"ta çarpmalara (ictus) göre devinir, yerleşirler. "Ictus" ancak bir "necessitas"ın gerekli sonucudur. Devinmeler de gelişigüzel (casus) değil, gereklidir (necessum est).

Bir nesnenin başka bir nesne karşısındaki ağırlık durumu içerdiği boşluk'un boyutlarına bağlıdır. Eş büyüklükte bir yün ya da sünger yumağıyla kurşun yuvarlağının ağırlık ayrımı içlerinde bulunan boşluklarının ölçüsüne göredir.

 

Ergo quod magnumst aeque, leviusque videtur,

Nimirum plus esse sibi declarat inanis:

At contra gravius plus in se corporis esse

Dedicat, et multo vacui minus intus habere. (I, 365-368)

 

İşte nesneleri yapan, düzenleyen bu boşluktur (inanis, vacuum). Boşluk, öğe nesnelerin ana ilkesidir, bunların dışında yaratıcı bir varlık yoktur:

 

Nullam rem e nilo gigni divinitus unquam. (I, 151)

 

Duyularımızla algıladığımız, tanıdığımız bütün varlıkların örgüsünü kuran ilmikler boşluk'la, öğelerle "oluş" alanına girmektedir.

4- Özdeşler Öğretisi: De Rerum Natura'nın çatısını kuran ana direklerden biri de özdeş (simulacra) dediğimiz nesnelerin üst yüzlerinden çıkan, onları bir bütünlük içinde, varlık ölçüsünde yansıtan öğelerden örülmüş, gözle görülmesi küçüklükleri yüzünden elde olmayan sayısız görüntüdür. Dışımızda bulunan varlıkları bilmemizi, algılamamızı sağlayan özdeşler nesnelerin öğelerden örülmüş pek incecik gömlekleridir. Bunların dokusunu yapan, ilmiklerini çatan öğeler "oluş"larının ana ilkesidir. Ne öğelerin dışında bir özdeş düşünmek, ne de özdeşsiz bir nesneyi algılamak elimizdedir. Özdeş, nesnenin en incecik, en gözle görülmez bir örgüsüdür. Sayı bakımından bunlar da öğeler gibi sonsuzdur. Nesneler sürekli olarak öğe verip aldıklarından dolayı bitip tükenmezler.

Nesneleri pek küçük ölçüde, olduğu gibi yansıtan özdeşler devinme bakımından çok güçlü bir hızlılık içinde bulunur. Onların hızını gözle ölçebilecek durumda değiliz. Onları bir çoğu bir araya gelmeden göremeyiz. Özdeşler de öğeler gibi algının ilk koşullarıdır. Nitelikleri, nicelikleri doğdukları nesnelerle eş yapıdadır. Yansıttıklarından ayrılır bir yönleri, yanları yoktur.

Nesneleri kuran öğelerle çok küçük bir bütünlük içinde olduğu gibi yansıtan, duyularımıza değin getiren özdeşlerin birbirlerinin örneği olmadığı gerçeği De Rerum Natura okuyucularını bir çok yerde şaşırtabilir. Nesnelerden durmaksızın sayısız öğelerin çıktığı, dört bir yana yayıldığı, çok hızla devinmede bulunduğu, nesneleri yansıtan özdeşler için de doğrudur. Yalnızca özdeşler de nesneler gibi öğelerden kurulmuştur. Bize nesneleri bildiren, onları görmemizi, duymamızı sağlayan özdeşler birer öğe değildir, öğelerden örülmüş "bütüncük"lerdir.

Burada, Lucretius'un görüşünde bir çatallaşma var gibidir. Onun giderilmesi için düşüncenin sınırlarını biraz daha genişletmek, biraz daha konu üzerinde derine dalmak gerekiyor. Böyle yapınca karşımıza çıkacak ilk sorular şunlar oluyor:

Nesnelerden sürekli olarak öğeler mi yayılıyor, özdeşler mi? Öğelerin olabildiğine yayıldığını, evrenin geniş alanlarında başdöndürücü bir hızla devindiğini söylerken, nesnelerden çıkan özdeşler ne oluyor? Öğelerle özdeşler karışmıyor mu? Böyle bir karışmada bizim duyularımıza gelenlerin yaptığı uyarımlardan doğan algıların gerçeklik değeri, ölçüsü ne olabilir? Bilginin ölçeği nedir?

Bunların karşılığını bulmak için özdeşleri nesnelerin bütün yüzeylerinden çıkan öğelerin kurduğunu, bizim duyularımıza böyle geldiğini söylemekle yetinmek, duyularımızın birbirine yardımcı olduğunu, gözün dokunma, duymanın görme, dokunmanın tatmayla karşılıklı olarak onaylandığını benimsemek gerekir. Lucretius'a göre, duyuların arasında bir bağdaşma, birbirlerinin eksiğini, yanlışını anlama, giderme yeteneği vardır.

Res kavramı: Türkçe "nesne", "yer kaplayan öz", "özdek", "varlık" gibi değişik karşılıklarla çevirdiğimiz "res" sözcüğünün De Rerum Natura'da pek küçük bile olsa yer kaplayıcı, boşluk'un karşıtı bir öz olduğunu; yalnızca düşüncede değil, gerçekte de varolduğunu anlamak gerekir.

Lucrettus'un can, tin dediği "anima", "animus" da birer "res"tir; yer kaplayan, öğelerden kurulan, dağılan, çözülen, nesneciklere (corpuscula) bölünen soydan, taş gibi, toprak gibi birleşmiş bir varlıktır. "Res"in karşısında ancak boşluk bulunabilir. Tanrılar, yeller, denizler, kumlar birer "res"tir. Lucretius'un dilinde "res" olmayan varlık kavramı içinde yer alamaz, onun kuruntudan başka bir anlamı yoktur. Bu geniş yetisi dolayısıyla "res", "varlık"ın bir anlatımı, bir belirleyici deyimidir. Gerçekliği olanın açık kavramıdır. "Res" en küçük ölçüde tutulsa bile boyutları olabilen, kendi yeteneklerine göre yeri (locus) bulunabilen bir varlıktır. Onun karşıtı ancak "yokolan"dır. Öyleyse "res" özdektir, yer kaplayan özün geniş kapsamlı deyimidir. Duyularımıza gelerek bizde uyarımlar doğuran ne varsa "res"tir. Lucretius'un yazılarında "res"in bu anlatılanlar dışında gerçekdışı, gerçeküstü bir anlamı, bir belirleyici özelliği yoktur.

 

Lucretius'un Şiiri Üzerine

 

Batı düşünürleri, bunlar arasında özellikle felsefe tarihçileri, De Rerum Natura'daki gibi en derin felsefe konularını, varlık sorunlarını  Epikuros'tan aldığını, kendiliğinden bir nesne katmadığını açık seçik bir dille çekinmeden söyleyen Lucretius'un  pek yeni, derin bir ozan olmadığını ileri sürmekten geri kalmamışlar. Bu yargı Lucretius'un adını duymaktan öteye geçemeyen bir takım Türk aydınlarınca da olduğu gibi benimsenmiş, onun adı geçince "pek büyük bir ozan değil, Epikuros'a özenmiş yazmış" deyip geçmelerine yol açmıştır. Şiiri kuru bir söz dizisi, içi boş kavramların yanyana gelmesinden doğan pek sığ bir uyum olarak anlayanlar, varlığın derinliğinde, doğanın bilinmeyen yörelerinde, gerçek yapısında neler olduğunu bilemeyenler için bu köksüz yargı azdır bile.

Oysa gerçek şiir, Batıyı ucuzundan, birkaç çeviriden tanıyan, okumadan yazmaya kalkışan, düşünceden, kültürden yoksun, ilkçağ şöyle dursun bizim Divan Edebiyatını bile okuyup anlayacak yeteneklerden uzak kimselerin sandığı gibi kuru söz dizisi değil, bir sorunu, varlık karşısında derinden gelen ölçülü bir tutumu, davranışı olan, kendinden önce gelenlerden soru soran, gelecektekilere karşılık veren şiirdir. Felsefe için "titanlar savaşı" derler, şiir de "tanrılarla yaratma yarışı"dır. Gerçekten büyük ozanı yaşatan, yeryüzünün bucaklarında benimseten sesinden çok öze inen görüşü, varlık'a açılan tutumudur, kurduğu yaratma ortamıdır. Batının yaratma alanında "büyük" adını alan ozanların içinde ilkçağın kültür düzenlerini, düşünürlerini, ozanlarını tanımayan, bilmeyen, onların diliyle söyleşemeyen bir tek kişi yoktur.

Şiir bir yoksunluğun doğurduğu tatlı sesler yığını değil, bolluğun yarattığı düzendir. Bunu söylemekle felsefedir demek istemiyoruz. Felsefe değildir, yalnız bomboş bir ses de değildir.

O, kişinin evreninde yaşayan, ozandan başka kimsenin görüp anlatamadığı gerçeklerin, belli ölçüler içinde ortaya konması, dilin sınırsızlığında açıklanmasıdır. Doğanın söz ölçüleri içinde, yaratma ilmikleriyle örülmesidir. Daha doğrusu şiir, ozanın dilin başarı yeteneklerini kendi yaratıcılığı ölçüsünde genişletmesi, düşüncenin kesin çizgilerini aşarak varlık'ı uzayın dar boyutlarından öteye aşırmasıdır.

Şiir usun da sınırlarını aşan; belli, sayılı ölçeklere bağlanan düşünme gücünü geride bırakan bir atılma, bir sonsuzca yayılmadır. Onun, kişinin bir yönünü alışılagelinen sınırlı bütünlük dışında vermesi bu yetenekleri yüzündendir. Bu bakımdan filozofun düşündüğünü ozan yaşar, ozanın yaşadığını filozof derin derin düşünür. Filozof düşünerek düzene varan bir ozan, ozansa yaşayarak düzeni aşan bir filozoftur. Bu, ozan yaşar da filozof yaşamaz mı soyundan bir soruyu gerekli kılmaz. Anlam vermesini, değerlendirmesini bilen bir baş için şiirle felsefenin işlediği öz değil, ancak oya ayrıdır; bu oya da yaratıcının tutumundan, kişiliğini belirleyen davranış ölçülerinden doğan varlık'ı açıklama, tanıtma ayrımıdır.

Filozof dille en güzel, en ölçülü düşünen, en yerinde düzeni koyan, ozansa bu dille en iyi konuşan, en güzel söyleyen bir yaratıcıdır.

Lucretius bu iki yetiyi özünde birleştiren, şiirsiz felsefeye, felsefesiz şiire inanmayan bir filozof ozandır. Varlık'ı, doğayı incelemekle kişiyi, kişiyi bilmekle doğayı, evreni tanıyacağını düşünen bir ozan için en doğru yol onun tuttuğu yoldur. Bu yüzden, De Rerum Natura'da konular döner dolaşır, kişinin davranış, yaşayış sınırları içine girer. Goethe bile Faust'un bir yerinde kişiyle doğayı bir özde birleştirmekten, kişiden kalkarak doğayı tanımaya çalışmaktan kendini alamaz. İşte böyle derinden gelen, aşkın bir coşkunluk içinde:

 

Ist nicht der Kern der Natur Menschen im Herzen...

 

"doğanın çekirdeği kişilerin yüreğinde değil midir" demesi bu yüzdendir.

Lucretius yazılarında evrenin sınırları içinde geçen, kişiyle sıkı sıkıya ilişkisi bulunan bütün olayları ele almış, onların aralarındaki bağlantıları, kişiler üzerindeki etkilerini derin derin araştırmış, kendine göre nedenlerini de bulmuştur. Evrene kişiden açılmış, kişinin içsıkıntılarını, yürek korkularını, karşılıklı davranışlarını, tutumlarını incelemiştir.

Lucretius'u en çok ilgilendiren, kişinin varlık karşısında duyduğu gelecek korkusudur. Bunu De Rerum Natura'nın daha başında söyler. Onun işlediği, üzerine eğildiği, sorunlarını çözmeye uğraştığı kişi, düşüncede değil aramızda, içimizde, bizimle yanyana, başbaşa yaşayan, gerçeğin bütün bağlantılarıyla çevrilen, sınırlanan kişidir, varolan kişidir, varlığını çevreleyen sorunların baskısı altında ezilen, kıvranan, korkudan kurtulmak için mutluluğa giden gizli yolları arayan kişidir. Ölme, yokolma, yerin altında bilinmeyen bir ülkede acılar çekme korkusu içinde yanan, yakınan, kıvranan kişidir.

İlkçağın kişisi, kendisine verilen, buyrulan koşullara düşünmeden bağlı kalması istenen, yaşama sıkıntısını bir yaşama sevinci diye benimsemesi beklenen bir varlıktı. Çözemediği yığın yığın olaylar karşısında elinden gelen yalnızca yazıydı. Onun için, yerine göre düşünmek bile suç sayılabilirdi. Durum bugün de eskisinden pek ayrı değildir. Yalnızca, çağımızın korkuları uygarlığın yarattığı yeteneklerin başka amaçlar uğrunda kullanılmasından doğan, daha geniş bir yüzeye yayılan korkulardır. Bunlar kişiyle başlamış, kişiyle sürer gider; bilgi, kültür bunların kendisini değil, ancak kaynağını değiştiriyor. Yoksa var  olma sevinci ölçüsünde bir de yokolma korkusu bulunacaktır.

Lucretius'un korkuları da böyle kaynakları değişen, özü olduğu gibi kalan korkulardır. Bunları birer varlık sorunu diye bambaşka ölçüler içinde, bambaşka bir açıdan ele alması onu biraz da varoluşçuluk (existantialisme) akımının -belli bir alanda- öncüsü yapmıştır denebilir.

De Rerum Natura'da konunun ağırlığı, eski bir düşünce düzenine bağlı kalmanın gerekliliği yüzünden yer yer yükselip alçalmalar, birden batıp yüze çıkmalar çoktur. Bir yerde şiirin en coşkun akışına kapılır, bir yerde düşüncenin en derin, en baş çatlatan ağırlığı içinde gözden uzaklaşır. Şiirin ağır bastığı yerler daha çok kişilerin günlük davranışları, doğayla olan, düşünceden ayrı kalmış yaşayışları, kırları, bayırları, tanrılara, Epikuros'a övgüleri, şölenleri, eğlenceleri, gezintileri, denizleri, dağları, sürüleri, kuşları, yıldırımları, gök gürültülerini, yağmurları, sağanakları anlatan, felsefeden çok şiire kapıldığı yerlerdir. Buralarda öyle pek derin araştırmalar yoktur, daha çok anlatmalarla yetinmeler, olayların akışınca coşmalar vardır. Öte yandan şiirin en yavan kaldığı yerlerse, felsefenin bütün gücüyle kendini gösterdiği oldukça güç konulardır. Bunlar şiirle değil, düzyazıyla işlendiğinde bile düşünme gücünü yoran, anlayış yetisini ağırlığı altında ezen, yıpratan konulardır. Lucretius'un şiirini yetersiz bulanlar daha çok bu yörelerde gezen, şiiri yalnızca kolay söyleyiş diye anlayanlardır.

Lucretius'da Homeros'un coşkunluğunu bulamayanlar, Homeros'da Lucretius'un derinliğini, düşünce örgüsünü, düzenini buluyor mu, bilmiyoruz.

Ennius'un Lucretius'u çok etkilediğini söyleyenler, Lucretius'un Roma şiirinin güneşi saydıkları Vergilius'a (İ.Ö. 70-19) neler verdiğini düşünmüşler mi?

Yeryüzünde büyük olup da kendinden sonra gelenler üzerinde etkisi bulunmayan, ne bir yaratıcı baş vardır, ne de düşünücü.

Lucretius'un şiiri bugünün de şiiridir. Yalnızca, düşünce bakımından alışılagelen şiirin sınırlarını, yeteneklerini aşan, düşünceyle karışan, kaynaşan, bir örgünün ilmikleri gibi iç içe geçen bir şiirdir. Duygudan çok düşünceyi, düşten çok gerçeği içeren, işleyen bir şiirin yapısı çatılırken kullanılan nesneler kolay kolay anlaşılır soydan olmadığı için, Lucretius'un tadını çıkarmak ilkçağ bilgisinin, felsefesinin özünü kavramaya bağlıdır. Bu yüzden De Rerum Natura, üzerinde uzun boylu durmayı, düşünmeyi, anlaşılması için daha birçok bilgi edinmeyi gerektiren güç bir şiirdir. Geleneğin dışında kalmış, şiiri yalnızca şiir olarak anlayanların görüşünü aşmıştır. Bütün bu güçlüklerin, derinliklerin içinde Lucretius'un eskimeyen, ışıl ışıl kalan bir yönü, sağlam bir yaratıcı düşünür gücü, yerleşmiş bir şiir temeli vardır. Bu temel sağlamlığı, dayanıklılığı; yaşayan gerçeği işlemesinden, kişiyi kendi varlık eylemleri açısından bir bütün olarak görmesinden, onu derlitoplu bir düzen, bir gelişen, geleceğe uzanan, evrene açılan, kendini yetenekleriyle ayakta tutan, yapı bakımından doğayla birleşen bir "kuruluş" diye benimsemesinden almaktadır.

 

İsmet Zeki Eyüboğlu

 

 

VARLIĞIN YAPISI

(De Rerum Natura)

I

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

Venüs'e Övgü

 

Aeneaslar anası yüce Venüs, insanların da

Tanrıların da sevgi kaynağı; yol gösterirsin

Denizde, göklerin altında gemicilere, yaşatırsın

Dirileri, bolluk verirsin yığın yığın

Verimli topraklara, seni görür doğan günün ışığı,

Ey Tanrıça, sen gelirsin gider yeller, dağılır bulutlar,

Seninle bezenir yaratıcı toprak, güzel çiçeklerle.

Sana gülümser durgun denizlerin suları,

Işıklarla dolar pırıl pırıl yaygın gökler.

Görünmüş günlerin baharlık yüzü birden,

Çözülmüş bolluk getiren güney yelleri.

Uçan kuşlar anlatır ey Tanrıça

Gelişini yürekten, yanık yanık, önceden.

Yayılmış bol yaylımlarda sürüler,

Hızla akan ırmaklardan geçerler.

Senin güzelliğine kapılmış bütün canlılar,

Gösterdiğin yollardan gidiyorlar canla başla.

Ardın ardın denizlerde, dağlarda, çağlayan ırmaklarda,

Kuşların konduğu yapraklı dallarda, geniş çayırlarda,

Çizer bütün gönüllere güzelliklerini, sevgilerinin.

Sensiz bütün varlıklara soylarını sürdürmenin

Tadını veren, evreni tek başına yöneten.

Sensiz çıkamaz tanrısal aydınlığa varlıklar,

Doğamaz gönül çeken tatlı bir nesne sensiz.

Çağırıcağım seni bu yazılmış dizelerde

Yardıma, ey bizim Memius; çalışırken anlatmaya

Varlıkların özünü, tüm çağlar içinde yüce Tanrıça,

Sen istedin düzenlenmiş nesneleri anlatmamı,

Şimdi gel ey Tanrıça, güzellik ver sözlerime

Sonsuzca. Kalksın artık korku salan boğuşmalar,

Burada bir mutluluk, barış sağla denizde, karada.

Sensin ölümlülere barışla mutluluk veren.

Kaleler üstünde vuruşanları da savaşlar tanrısı

Mars'tır yöneten. Senin kucağına atar kendini

Çokluk, yaralanınca sonsuz aşkın elinden.

Bükülür boynu, düşer arkaya, döner sana gözleri,

Ey Tanrıça, bağlar canını dudaklarına.

Dinlenirken kollarında sere serpe,

Tatlı sözcükler dökülsün ağzından,

Ünlü Romalılar için iste mutlu barışı.

Veremeyiz kendimizi bu işe yürekten,

Gördükçe yurdumuzu sıkıntılara batmış,

Alamaz ünlü Memmius'un torunları bile

Bu yardımdan kendilerini toplum uğruna.

Gel ey Memmius, yaşam acılarından kurtulmuş,

İnceleyen, araştıran bir görüş, duyuş ver,

Sana bağlanmanın armağanı olan

Bu yazdıklarım küçülmesin gözünde senin.

Sana göklerin de, tanrıların da, nesnelerin de

Başlayacağım özlerine açıklamaya.

Doğa yaratmış tüm varlıkları, düzenlemiş, beslemiş,

Dağıtmış toplanan nesneleri yeniden,

Doğurgan varlıklar, "yer kaplayan" denen,

Besleyici özleri tüm nesnelerin,

İlke dediğimiz, onlardan türemiş tanrılar da.

Tanrılar özleri gereği ayrılmış bizden,

Uzaklaşmış ölümsüz tanrılar,

Sonsuz barış içinde yaşayanlar.

Onlara sığınırız üzülünce, korkunca;

Kıskanmadan, kızmadan, darılmadan

Yardım ederler bize işlerimizde.

 

Dinler Üzerine

 

Bağlanmış eskiden beri kişilerin gözleri,

Korkunç bağlarına vurulmuş dinlerin

Yeryüzüne geldi geleli.

Gösterirler gök ülkelerinden başlarını

Titreten, korkunç görünüşleriyle ölümlülere.

Bir ölümlü Grek ilkin bunlara karşı

Çevirmiş yiğitçe bakışlarını, gürlemiş.

Ne dev masalları, ne yıldırımlar,

Ne ürperten gök gürültüleri, kırabilmiş onun

Sımsıkı kapanmış evren kapısının

Sürgüsünü söküp atma gücünü.

Almış götürmüş onu anlayışının üstün gücü

Evrenin yalımlı korkunç çevresinden öteye,

Dolaşmış uzayın engin boşluğunu bilinçle,

Anlayışla, getirmiş oradan bize başarısını

Bilinenle bilinmeyen bilgilerin,

Serilmiş yere tümden boşinançlar.

Ezilmiş ayakların altında saçmalıklar;

Bu başarıdır yükselten bizi göklere değin.

Korkum var yine bu konuda, sanır mısın

Öğretmek istediğimin sana dinsizce bir öğreti

Olduğunu, seni bir kötü yola sürüklediğimi.

İnanır mısın buna? Bu saçmalıklardır doğuran

Birçok dinsizce kötülüğü, cana kıymayı hep.

Anımsa Aulis'te Diana Tapınağı'nda kanının

Döküldüğünü o suçsuz kızcağızın, savaşçıların,

Soylu Yunan komutanlarının çiçekleriyle süslenmiş

İphianassa'nın; ölüm kaplamış gençliğini kızın,

Görmesin diye toyunlar gizlemiş geceden bıçağı;

Görünce boşalmış gözyaşları, tutulmuş dili

Kızcağızın korkudan, bükülmüş dizleri,

Kapanmış yere. Ne işine yaramış bu yoksulun

"Kızını tanrılara adayan ilk kral"

Denmişse babasına. Yakalamış onu kimileri

Götürmüşler sunağa, kutlu törenler bitsin

Diye değil, mutlu bir üstünlük sağlasın

Diye tanrılar Yunan donanmasına, görklü

Hymene birlikleri bir adak için

Böyle iğrenç işler öğretmiş insanlara;

Bu saçmalıklar, bu boşinançlar,

Böylesini yapar ancak din kötülüğün.

Kaçar mısın bir gün, bilmem anlattığım

Bu korkunç olaylar yüzünden, bizden,

Nice düşlere kapıldıktan sonra dönmek

İster misin yeniden bu yaşama,

Korkmaz mısın yazgının ardınca gitmeden?

İnsanlar görseydi bittiğini bir gün

Tüm güçlüklerin, düşkünlüklerin, arar

Bulurdu yolunu karşı koymanın, kurtulmanın,

Gözdağı vermesinden, saçmalığından bilicilerin.

Nedendir ölümden sonra acı çekme korkusu,

Boşunadır bütün bu karşı koymalar, bilinmiyor

Tinin özü, bizimle mi, sonradan mı, önce mi

Girmiş gövdeye, dağılır mı ölünce bizimle,

Gider mi görmeye bataklıklarını, karanlıklarını

Orcius'un, yoksa başka gövdelere mi geçerler

Yazgıyla? Ennius'un dediği gibi türkülerde.

Getirmiş ölümsüz yapraklarla süslü çelengi,

Kişi soyu, Helicon'un tepesinden, parlatmış İtalya'yı.

Ennius diyor ölümsüz türkülerinde

Ne bizden bir nesne kalır, ne tinden,

Ne de Aceron'un cehennem ülkelerinden.

Silik görüntüler üstünedir onun bu sözleri

Ölümsüz Homeros'un başlamış alımlı görünüşünden

Dökmüş gözyaşlarını, nesnelerin özünden açmış

Böyle sözü, güneşin, ayın dönmesinden, olaylardan

Ne varsa dökmüş ortaya, türkülerinde. Anlamak

İçin, bizim usumuz, bütün yeryüzünde

Geçen olayları, canın, tinin yapısını,

Kuruluşunu, düşlerimizde sağlığımız bozulmuş

Gibi bize korku salan, titreten, kıvrandıran

Korkunç nesnelerin gerçekte ne olduğunu

İncelemek gerek gördüğümüz, duyduğumuz,

Toprağın kucakladığı ölü kemiklerini de,

Araştırmak gerekir bunları da. Anlıyorum güçlüğünü,

Karanlık düzenlerini Greklerin, yeni sözler

Bularak, Latin diliyle bunları anlatmanın,

Açık-seçik bir şiir içinde açıklamanın.

Bir yandan dilimizin yoksulluğu, geniş konular,

Erdem görkemi, yeni sorunlar, tatlı yoldaşlık

Bırakmıyor beni sessiz geceleri bekleyim,

Çekiyor beni katlanayım diye yorgunluklara,

Aydınlatmak için varlığın içyüzünü.

Hangi ışık düşmüş içine senin

Gidermek için bu korkuyu, yüreğinin

Karanlıklarını besleyen güçlüğü yıkmaya?

Gün, güneş ışığı değil bu besbelli,

Görmek gerek, açıklamak gerek evreni dosdoğru.

Yaratılamaz varolmayan bir nesne, yoktan,

Tanrı gücüyle, böyledir bizim görüşümüz,

Bağlamış bütün ölümlüleri kıskıvrak

Derin bir korku, yerde, gökte geçen olayların

Görülmeyen, bilinmeyen tüm nedenleri

Tanrıların elindedir, buyruğundadır diye.

Anlarsak yokluktan varlık yaratılamaz

Daha kolay bulunur aradığımız sonuç,

Biliriz olmadan tanrısal ettiler nasıl

Varolur gördüğümüz bütün nesneler.

Yokluktan çıksaydı varlıklar, tüm türler

Doğardı nesnelerden, gerekmezdi tohumlar,

İnsanlar çıkardı denizden, uçan pullu balıklar

Doğardı karadan, gökten uzun koyun sürüleri,

Tüm küçük diriler, yırtıcı yaratıklar dizi dizi.

Yerleşirdi çöllerde yaratıklar gelişigüzel,

Yaşanacak yerlerde oldum olası.

Belli yemişler olmazdı belli ağaçlarda,

Değişirdi düzeni yaratıkların, tüm nesnelerden

Çıkaydı tüm nesneler. olmadığından belli doğurgan,

Bilinmezdi kimsenin anası. Tohumundan türer nesne.

Böyledir yaratıkların oluşumu, öncedendir

İlkelerin özleri, yaratılamaz nesneler nesnelerden,

Hepsi belli bir türden, ayrı ayrıdır özleri

Tüm nesnelerin başkadır nedenleri.

Nedendir güllerin açtığı, buğdayın olgunlaştığı,

Nedendir bunları yaz başında görmemiz,

Yemişlerin belli bir evrede oluşu neden,

Neden tüm nesnelerin yaratıldığı toprakta

Güzün bağların oluşması, en güzel günde

Aydınlığa çıkması nedendir?

Yoktan varolsaydı belli günde

Tüm nesneler, gelince birden çağı

Dirilik veren doğanın yaratıklarını,

Ürünlerini ortaya koymasının yöntemi nedir?

Açalım sözü biraz daha; gerekmezdi nesnelerin

Büyümesinde özlerin birleşme dönemini beklemesi,

Yokluktan yaratılma gerçekse, birden delikanlı

Olurdu çocuklar, geçmeden ilk ergenlik çağı,

Büyümüş ağaçlar çıkardı yerden, oysa bellidir

Durum, ardarda olur, nesnelerden oluşan,

Belli bir özden doğar tüm nesneler, ayrıca,

Böyle sürer türlerin özelliği de, bilinen,

Bundandır nesnelerin geliştiğini, sürdüğünü

Bilmemiz kendi özleri gereğince, bağımsız.

Olmayınca yıllık yağmurlar, vermezdi toprak

Mutluluk sağlayan ürünleri bolundan, kalırdı

Besinsiz dirilerin soyu, yaşama gücü

Olmazdı. Sözleri kuran yazı dizileri gibi

İlkesiz varlık düşünülemez, bize kalırsa.

Neden yaratmamış doğa insanları yürüyerek

Geçsinler diye denizleri, büyük dağları da

Elleriyle savuracak, oynatacak güçte, neden

Birkaç kuşak boyu yaşamaz bir kişi, nedendir

Bir özden gelmeyişi tüm varlıkların?

Söylemek gerek yoktan varlık olmayacağını,

Tüm nesnelerin kendi özünden geldiğini,

Tatlı esintilerle serpilip geliştiğini.

Görüyoruz üstün geldiğini işlenmiş

Yerlerin işlenmemiş topraklardan daha,

Elle verimli duruma getirildiğini; topraktadır

İlk nesnel özler, orada bulunması gerekli.

Görüyoruz işlenmiş, ekilmiş bakımlı yerde

Dolgun yemişler veren özlerin bulunduğunu.

Emeksiz yetiştiği görülürdü daha iyilerin

Kendince, yoktan varolsaydı nesneler.

Bir bakıma doğrudur ilk varlığın yok etmeden

Nesneleri özlerine dönüştürdüğü bir bir.

Ölümlü olsa bütün bölümleri varlığın

Yiter gider, varolmazdı bir daha nesneler.

Ayırmak için bölümlerini, çözmek için

Düğümleri güce dayanmak gerekmezdi varlıkların,

Ölümsüz özlerden kurulmuştur nesnelerin, dıştan

Gelen, en ince boşluklarına değin giren

Bir basınçla dağılırlar, yeniden birleşirler,

Gizlemiş yaratan varlık bunları gözümüzden.

Geçen günlerin, göremediğimiz işleri yok etmek

İçin olsa, büsbütün yiter, yıkılır gider,

Kalmazdı tüm nesneler, gönderemezdi türlere,

Kuşaklara yaşatan ışığını Venüs, yetiştirmez,

Beslemezdi bunları becerikli toprak.

Nerede bulurdu denizler kaynak, nereden

Çıkardı suları uzaklardan gelen ırmaklar,

Nereden alırdı besini hava? Yokolurdu bitmeyen

Sürede ölümlü nesnelerden kurulu varlıklar,

Geçmişin bu gitmişliği içinde yeniden onarmak

İçin evreni, sonsuz, ölümsüz özlü nesnelerin

Bulunması gerekir, bu yüzden çevrilemez yokluğa

Varlık, özdeş nedenlerle bağlı birbirine

Bütün nesneler sonsuz bir özde. Yoksa ölüm

Olurdu en ufak dokunuşları özdeklerin

Birbirine, kurulmasalar ilksiz, sonsuz öğelerden,

Dağılır, kopar dokuları birbirinden; oysa sonsuz

Bir özden düzenlenmiştir bunlar, bağlıdır

Türlü düğümlerle birbirine tüm nesneler,

Sarsıncaya değin dokularını başka güçlü

Bir etken, bir oluş içinde kalırlar tümden.

Dönmez yokluğa varolan bir nesne, ayrılır

Yer kaplayan ilkelerine tüm varlıklar,

Sonra döner, yine bu dağılan nesnel ilkeler

Kendi aralarında birleşir. Bütün varlığın

Anası yerin kucağına Baba Aether'in gönderdiği

Yağmur yokolmuş görünür bir süre, yaratır oysa

Pırıl pırıl ürünü, yeşertir ağaç dallarını,

Büyür ağaçlar, eğilir yemişli dallar ağırca,

Soyumuz için, öteki soylar için oluşur

Bunlardan besinler, görürüz illeri dolduran

Çocukların çiçeklerce geliştiklerini, ormanda

Yapraklar arasında ötüşen yavru kuşları

Yaylımda yayılan, dinlenen koyunların yorgun

Gövdelerinde dolgun memelerinden süzülen

Ak sütleri içen, ot yiyemeyen, oynayan,

Sıçrayan, eğlenen körpecik kuzuları,

Yağmurdan oluşmuş tüm bu gördüklerimiz,

yokolmaz yokolmuş görünen, yokolmaz.

Yeni bir nesne doğurur yaratıcı varlık

Tükenenden, birinin ölümü ötekinin doğumudur.

 

Varlığın İlkeleri, Boşluk - Öğeler

 

Göstereyim yoktan gelmediğini varlığın:

yokolmaz artık bir kez varolan, göremeyiz

Nesnelerin ilkelerini, budur seni yanıltan.

Anlatayım sana gerçek olduğunu görünmeyenin de.

Birtakım olaylar sayacağım: Önce korkunç

Çarpışlarıyla denizi döven, kocaman gemileri

Deviren, bulutları parçalayan, dağıtan yeller,

Yelçevrintileri geniş ovalarda dolaşan,

Sürükler devrilmiş büyük ağaçları, süpürür

Tepelerini yüksek dağların, alt üst eder

Ormanları sağnaklar, görünmeyen varlıklardır

Gürleyen, uğuldayan, homurdanan korkunç yeller,

Yerler toz duman, çalkanan denizler, boşanan sağnaklar,

Uzaklara savrulan bulutlar, yeller yüzünden.

Önce durgun görünür, sonra birden dağlardan

İnen yağmurlarla beslenen, orman yıkıntılarını

Silen süpüren, bütün ağaçları sürükleyen,

Azgın ırmaklar gibi taşan esen yeller,

Ne köprüler dayanır bu taşkınlara, ne yağmurdan

Kabaran ırmakların gücüne direnecek ayak kalır,

İşte bunlar gibi yıkar korkunç gümbürtülerle

Yeller kocaman yığınları, nasıl yıkarsa

Büyük sağnaklar önüne geleni. Ne çıkarsa

Karşısına yüklenir, devirir sürekli vuruşlarla,

Sarsar taşan bir ırmak gibi sürükler, sallar,

Götürür, yokeder, atar içine çevrintilerin,

Böyledir azgın sağnaklar, savuran kasırgalar.

Görünmeyen, yalnızca sezilen varlıklardır

Tüm esen yeller, yaptıkları işlerle,

Yer kaplayan nesnel özleriyle görünen

Büyük ırmaklarla yarışırlar. İşte böyledir

Görünmeyen, sessiz, değişik türde korkular da,

Görmeyiz burnumuza gelişini sezdiğimiz kokuyu,

Duyularımıza gelen sıcağı, soğuğu da,

Ne de işittiğimiz sesi görebiliriz, oysa

Bunlar, tümden, yer kaplayan nesnel varlıklar,

Bunlar olmasa çalışmazdı başka türlü duyular,

Dokunma, dokunulma gücü olmasa gövdemizin

Bilemezdik bunların bir tekini bile.

Sereriz giysileri dalgaların kırıldığı kıyılara

Islanırlar, kururlar sonra güneşte, oysa

Ne ıslaklığın yapısını görürüz, ne de

Sıcaklığın etkileyen özünü, besbelli

Çok ufacık öğelere bölünmüş, ayrılmış hepsi,

Bir yolu yoktur onları görmenin gözle.

Yıllar geçer aradan, aşınır parmakta yüzük,

Oyar bir oluktan damlayan su taşı geçen

Sürenin akışında, incelir toprağa sürünen

Kaskatı sapan demiri görünmeden evleklerde,

Böyle yıpranır kaldırımlar da yıllar boyu

Gelip geçenlerin ayakları altında...

Aşınmış, kapı tokmakları biz görmeden, gizlice,

Sık sık tapınaklara gelenlerin sağ elleriyle

Dokunmadan, yıpranmış gördüğümüz nesneler, kırılıp

Dökülmüş böyle sürtünmekle, dokunmakla, dağılmış.

Gizler bizden bu olayları doğa, göstermez,

Sonradan, ana varlık ayırır bu nesneleri bölümlere,

Birleştirir uyarınca, yaratır yeniden, düzenler,

Yetmez gözümüzün gücü bunları görmeye.

Ne yaşam gücü tükenir, eksilir bu nesnelerin

Ne yaşlanma, kocalma söz konusudur onlarda,

Ne tuz tükenir, ne kayalar biter denizlerde,

Anlaşılmaz bu oluşumlar kısa sürede, doğada

Birleşemez nesneler, boşluklar var arada, evrende,

Uygundur bunların bilinmesi, yanılmayı düşünme

Sürekli bir araştırmada, varlık bütünü yolunda,

Kuşku duymayasın açıklamamızdan, görüşümüzden.

Boşluklar vardır nesnelerin içinde, el değmemiş,

Gözler görmemiş bilesin, yoksa bir kımıldama bile

Olamazdı bu nesnel varlıklarda, bu yüzdendir

Tüm nesnelerin devinmesi, birtakım işler görmesi,

Birbirinin yanında, devinmeden kalırdı hepsi

Boşluk olmasa, engellerdi birbirini nesneler,

Bir neden kalmazdı devinmeye, yer değiştirmeye,

Görürüz denizleri, karaları, göklerin yükselişini,

Daha birçok nesnenin türlü durumlarda, biçimlerde

Devindiğini görürüz açıkça, boşluk olmasa

Devinme de olmazdı nesnelerde, kendiliğinden,

Kuşaklar bile varolmazdı, kalırdı kaskatı

Olduğu yerde nesneler, kımıldamadan.

Düşünülse bile dolu nesnelerin varlığı

Kolay olmaz bunları varlıklarda görmek, anlamak

Kayalardan, oyuklardan, yarıklardan sızan suların

Besin verir ıslaklığı dökülen bol damlalarla

Diri varlıklara kendiliğinden, gelişir böylece

Ormanlar günden güne bolluk yağar ortalığa,

Kaynaklardan çıkan besleyici özler dağılır

Bütün dallara yayılır kökler aracılığıyla.

Sesler çıkar dalgalardan, kapı sürgülerinden

Evlerin, gıcırtılar gelir, katılık verir

Kemiklere soğuk, olmasaydı boşluk olmazdı

Bunlar da, görülmezdi karşılıklı dönüşme nesnelerde,

Bir olay doğmazdı boşluğun olmayışı yüzünden.

Nedendir gördüğümüz eşit büyüklükte nesnelerin

Birbirinden ağır geldiğini? Yoksa eşit olurdu

Bir yün yumağıyla kurşunun ağırlığı eş boyutlarda,

Basınç eşit olsaydı bütün nesnelerde. Ne denli

Düşse de somut nesneler, yine boşluklar vardır

İçlerinde, bundandır yeğnikliği büyük olanın,

Daha büyüktür içerdiği boşluklar, budur neden.

Daha ağırdır içinde daha küçük boşluk olan

Nesneler, budur anlatmak istediğim kolayca,

Bundandır nesnelerde boşluklar dememiz de,

Gerçekten ayırmasın seni diye, bu konuda

Çürütmem gerekir başkalarının düşüncelerini.

Onlar, pullu balıkların su dolar arkadan boşluklarına

İtilir ileri, yer değiştirip diyorlar, buymuş devinme,

Sularla çarpışarak, yüzmenin nedeni suda,

Böyle değiştirmiş yerleri, dolu olmalarına karşın,

Aralarında, yanlış olsa gerektir bu açıklama,

Nasıl ilerlerdi yüzücüler, nasıl değiştirirlerdi

Yerlerini bir kez, boşluk olmasa suların özünde?

Geriye çekildikçe sular, boşluk nedeniyle,

İlerler öne doğru balıklar, ya kendiliğinden

Devinir nesneler, ya da içlerinde boşluk var

Benimsemek gerek bu görüşü, başka türlü değil

Devinmenin açıklanışı, başlaması bile.

Önce çarpışır, sonra ayrılır iki nesne

Birbirinden, soluk dolar gereğince aralarına,

Açılan boşluğa, çok hızlı devindiğinden dolayı

Akar gibidir yel, doldurur ortalığı baştan başa

Birden, işte bu yüzdendir hızla doldurması

Havanın boşalan bir yeri, açılan boşluğu da.

Söylemek yanlıştır bu konuda, nesnelerin

Birbirinden ayrılması, bütün öteki olaylar

Yoğunlaşması, katılaşması yüzündendir havanın,

Oysa yanlıştır bu düşünce, gerçekte böyle değil

Boşluğun oluşu, yine o soluktur boşalan yeri

Dolduran, oysa yanlıştır havanın böyle

Katılaştığını öne sürmek, bir boşluğun

Bulunmadığını söylemek. Nesnelerin birleşmesi,

Çekilmesi, açılıp kavuşması düşünülse bile

Devinmede kaçınılmazdır nesnelerin içlerinde

Bir boşluğun bulunması, devinmeyi sağlaması.

Göstermem gerek sana bu konuda birçok kanıt,

Bunlarla kazanırım güvenini senin,

Yeter anlayabilmen için gerçeği,

Şu birkaç çizgi bile sana bolca:

Dağbaşında birini kovalayan köpekler,

Bulurlar koklayarak yapraklar arasında

Burunlarıyla en kesin izleri şaşmadan, sen de

Görürsün ötekilerden ayrı bütün nesnelerin

İçinde saklı, görünmeyen işleri, burada,

Kavrarsın onların özünü, bulursun gerçeği.

Yavaşlarsa çalışman, bıkarsın konudan, o gün

Bunu sererim gözlerinin önüne yeniden Memmius:

Yudum yudum içmek için yaklaşıyorum kaynaklara,

Bu bilgilerden zenginleşecek benim dilim,

Korkuyorum yaşlılığım yüzünden bozulacak

Diye bu derli toplu düzen. Çözülmesin sürgüsü

Yaşadığımız kapının, duyacaksın tüm şiirlerimde

Gösterilen kanıtların çokluğunu bu konuda,

Dönelim bir daha eski sözümüze, burada:

İki kaynağı vardır tüm varlığın, nesnelerin,

Biri boşluk, öteki kurucu öğe, ilke denen,

Bunların içinde gelişir, devinir varlık, yeter

Sağduyu anlamak için nesnelerin oluş ilkelerini,

Hepsinin kurucu, bütünleyen özlerini.

Bilinmeyen olayların kavranmasında, bulamayız

Daha sağlam bir ilke anlığımız için.

Olmasaydı boşluk denen uzay, bir yer bulamazdı

Nesneler, olanak kalmazdı gidip gelmeye,

Sevinmeye, biraz önce açıkladığımız gibi

Sana bu konuda, Üçüncü bir ilkenin

Söylenemez bulunduğu varlık için,

Yalnız boşluk, bir de somut nesneler var,

Başka bir varlık olsaydı, gerekirdi onun da

Ya daha büyük, ya daha küçük olması, görülür

Yumuşak ya da katı bir dokunma sonunda

Yer kaplayan nesnelerin tüm düzeninde

Bir gelişmenin sürüp gittiği boyuna,

Dokunma olmadan nesnenin bir bölümünde

Ne bir değişme gerçekleşir, ne dönüşme,

Bu yüzden, bu doldurulmamış yere gerekir

Boşluk adını vermemiz düşünce dizgemizde.

Hangi nedenle olursa olsun varlığın başka

Varlıklara karşı ya etkileyen, ya da

Etkilenen bir özelliği vardır, kesin, olamaz

Somut varlık olmadan etkileme, etkilenme.

Olmadan boşluk, bağımsız devinme olmaz uzay,

Bundandır boşlukla öğeler dışında bir ilkenin

Bulunmadığı nesnel varlık düzeninde. Güvenilmez

Salt düşünmekle duyulara gelmeyen varlığa.

Tüm nesneler bu iki bağdaşık ilkeden çıkar,

Yoktur bunların dışında bir olay, bir kural,

Göremeyiz yok edici, ayırıcı başka bir ilke,

Bu yüzdendir taşın ağırlığı, suda akıcılık.

Somut nesnelerde saklıdır dokunma gücü,

Boşluk dediğimiz ilkede değil. Tutsaklık,

Bağımsızlık, yoksulluk, varsıllık, varolan,

yokolan, bir de bütün değişmeler olamaz

Nesnelerin kurucu öğeleri olmadan, böyledir

Alıştığımız, doğru dediğimiz tüm olaylar.

Zaman kendince bir varlık değildir gerçekte.

Nesnelerden gelir duyumlarımız, unutmalarımız,

Gelir, çarpar duyularımız ne varsa, sonradan

Kavranamaz duyularla zaman, nesnelerin oluşumu,

Davranış türleri anlaşılmadan, olamaz süre,

Savaşı gerekli kılmış Troyalılar için bakılırsa

Söylentilere kaçırılan Melena'nın kurtarılması,

Gerçekten bunlar olmasaydı, bilinemezdi

İnsan soyunca bu olay bize göre, getirilemez

Geçen günler bir daha geri, bir kez olmuş

Bitmiş olaylar, ne olayların geçtiği söylenen

Yerler, ne geçen günler döner bir daha geri.

İlk yer kaplayıcı öz bulunmazsa nesnelerde

Ne yer olur, ne bütün olayların geçtiği uzay,

Ne güzel Helena'nın sevgi ateşi, günün birinde

Tutuştururdu Frigyalı Aleksander'in gönlünü,

Ne dillerde söylenen, yürekler doğrayan

Savaşlar olurdu, ne kaleler yakılır, yıkılır,

Ne tahta atla Grekler girerdi gece Troya'ya,

Anlarsın bütün bunlardan, geçen olaylardan

Kendiliğinden doğmadığını öğelerin oluşumu gibi.

Boşluğun bile sözü edilmez bu konuda, birçok

Olayın ortaya çıkışında etkindir kurucu öğeler,

Onları kapsayan uzay. Nesnelerin kurucu özleri

Somuttur, bunlar birleşir kendi aralarında

Bağdaşır nesnel ilkeler denen kurucu öğeler.

Çok dayanıklıdır, sıkıdır bu kurucu öğeler,

İlközler dediğimiz, giremez içlerine başka

Bir nesne dıştan, bölünmezler, bağlı birbirine,

Güçtür inanmak buna gerçekten, hangi nesnelerde

Özüne girilmez öğelerin bulunduğuna, güçtür.

Yıldırım düşer, girer evlerin çatılarına, gökten,

Bir gürültü kopar, bir ses, akkor oluşu gibi

Demirin ocakta, kızgın buğularla dolar uzay,

Dağılır kayalar, yıldırım sıcaklığından, erir

Altın, akar madenlerin özü buzlar gibi.

İşler sıcaklık gümüşe, yüreğe değin soğuk.

Duyarız sıcağı, soğuğu sağ elle tutunca yukardan

İçine su dökülen kabı, çok görülmüş evrende

Özüne girilemeyen nesnelerin varlığı, bundandır

Nesnelerin özüyle uğraşmam, dinle birkaç dizeyle

Neler anlatacağım sana; sonsuzca kalan vardır,

Gerçek bu, somut varlıklar, dayanıklı, bunlardır

Kurucu özler, onlardır evrende tüm oluşların

Nedeni. Öğeler, içinde nesnelerin devindiği boş uzay

Varlığın iki kurucu öğesidir, gerçekten.

Bilindiği gibi büsbütün değişiktir evren,

Bozulmadan, dağılmadan tüm kurucu öğelerin

Kendiliğinden saklandığı, kaldığı bir yerdir.

Uzayın yayıldığı boşluk denen alanda

Bulunmaz bir nesne, nesnelerin olduğu

Yerde de bir boşluk olmaz, düşünülemez bu.

Bundandır kurucu öğelerde boşluğun olmadığı.

Bütün varlıklarda gerekli boşluk, sıkı kurucu

Öğeleri de kuşatır boşluk, ancak görülemez

Gizli, çevreyi kaplayan, sıkı, somut öğeler

Düşünülse de, saptanamaz bu. Ancak kurucu ilkedir

Nesnelerle boşluğu bağdaştıran, uyum sağlayan güç.

En sıkı, en katı öğelerden kuruludur

Varlığı oluşturan nesnel ilke, yalnız

Odur ölümsüz, dağılır, ayrışır öteki nesneler.

Olmasaydı uzayı oluşturan engin boşluk

Düzen kurulmazdı tüm nesnelerde, yer kaplayan

Tüm evreni dolduran değişik varlıklarda, ıssız.

Böyledir nesneyle boşluk, ayrı, türlü düzende,

Yoksa ne doluluk, ne boşluk kendiliğinden,

Birçok özgün yapılı nesneler vardır şimdi

Boş uzayı dolusundan ayıran, düzeni sağlayan,

Bunlar dağılmaz dıştan gelen vuruşlarla, yalnız

İçten gelen başka bir itkidir bu sağlam

Öğeleri dağıtan, sarsan, parçalara ayıran,

Yukarda kısaca gösterdiğim gibi, apaçık.

Ne bükülme görülür boşluğun olmadığı yerde,

Ne kırılma, ikiye ayrılma, ne bölünme.

Ne derinden derine işleyen soğuklar olur,

Ne de bulduğunu yakan, yüreğe inen ateş, sıcaklık,

Boşluktan kopan nesne ne denli işlerse öze,

Derine, o denli kolay olur güçlerin basıncı.

Böyle öğrettiğim gibidir sana tüm ilkeler,

Sımsıkı, boşluksuz, bu nitelikler onları sonsuz

Kılan, olmasaydı evrende sonsuz bir ilke,

Çoktan yokolurdu tüm nesneler, yiterdi,

Sonra yeniden doğardı gördüğümüz ne varsa.

Gösterdiğim gibi önceden, yokluktan yokluk çıkar.

yokolmaz varolan bir nesne bir daha, bundandır

Tüm kurucu ilkelerin ölümsüz, sonsuz oluşu.

Ayrılır birbirinden günü gelince öğeler,

Yenilemek, yeniden kurmak için anavarlığı.

Sıkıdır, sağlamdır kurucu öğeler, bundandır

Hepsinin sonsuzca kalışı, olmazdı başka türlü,

Yaratılmazdı, sonsuzluk içinde, yeni nesneler.

 

Öğelerin Bölünmezliği

 

Evrende yokoluşun ardı gelmeseydi, yokolurdu

Nesneleri kuran anavarlığın öğeleri de,

Baştan beri geçen günler, akan süre içinde,

Bir nesne kalmazdı kurmak için yenilerini,

Belli bir sürede aşınır giderdi varolanlar,

Gününden önce yaratmanın, yeniyi düzenlemenin.

Görüyoruz geçen günler dizisinde sonsuz sürenin

Yok edemediğini bugüne değin kurucu öğeleri,

Gelecek çağlar içinde yenilerini kurmada.

Bütün nesnelerin yenilenmesinden anlıyoruz

Kurucu öğelerin yokolmadığını, boyuna.

Yoksa tüm kurucu öğeler azalsaydı gitgide,

Yani bir varlık konmazdı ortaya, oysa çiçek

Gibi açılıyor nesneler, doğuyor özgün, sürelerde.

 

  Dört Öğenin Yapısı

 

Sıkıdır, kaskatıdır anaözün öğeleri,

Yumuşak yapıdadır toprak, su, yol, od,

Boşlukla karışmıştır bunların tümü de.

Yumuşak değildir kurucu ilkeler, yoksa

Nereden çıkardı demir, kaskatı çakıllar,

Hangi güç kurmuş bunları? Nerde, bilinmez.

Olmasa kurucu öğeler yoksun kalırdı özünden

Anavarlık, kopardı gerçek kaynağından.

Sağlamdır, dayanıklıdır, yalındır kurucu öğeler,

Nesnelerin gerçek kurucuları, bağlıdır hepsi

Özgün bağlarıyla bağlanınca birbirine sımsıkı

Birçok etkin güç koyabilirler ortaya, özgün.

Yoksa pek azı kalırdı bu sonsuz nesnelerin,

Bunlar da sonsuz süreden şimdiye değin

yokolmaktan kurtulan, övülmeye değer olan

Nesneler olurdu. O zaman bir çelişme çıkar

Ortaya, bölünen varlıkla bölünmeyen arasında.

Dipdiri kalır ilkeler sonsuz süre boyunca,

Sayısız çarpmalara karşın dağılma yok özlerinde,

Artık belli belirlidir bütün soyun, oluşan,

Yaşamın sınırı, çizilmiş önceden.

Anavarlık koşullarına uygun kuşaklar

Sonsuz düzen gereği sapasağlam kalırlar.

Değişmez varlık türleri, uyar bu kurala, kalır:

Boyam boyam tüylü kuşlar bir diziye göre,

Öğrenir atalarından, soylarınca, yuva kurmayı,

Değişmez onların özü, saklanır gövdelerinde

Gereğince, yoksa değişirdi ilk kurucu öğeler,

Tüm nesnelerde, anlaşılmazdı hangi türün

Kendi özüne uygun yapıda doğabileceği,

Nenin başka türlü olabileceği, bilinmezdi,

Ne tür bir varlıktan ayrılmışlığı kesinkes,

Anlaşılmazdı yaratan gücün özünde saklı gizem.

Öğrenemezdi tür tür ayrılmış diriler kendi

Törelerine uygun davranmayı, devinmeyi, atalardan,

Yaşam düzenini, bulunca ilklerde bir sınır bile,

Algılanmaz duyularla, olmazdı sürekli bölünme,

Tek tek öbekler çıkmazdı ortaya, ne bağımsız

Bir bölüm, ne bir nesne doğardı, yetersiz

Kalırdı. Gerekirdi böyle bir bölümün de olması,

Başkalaşma. Oysa doğar benzeri benzerden, ikisinin

Birleşmesinden bir düzen içinde, somutun özü.

Tek tek varolamazlar, bu yüzden gereklidir

Çözülmez bir düzen içinde bağdaşmaları.

Sıkıdır, dayanıklıdır, yalındır ilk öğeler,

En ufak nesneler bile sıkıdır geymelidir

Birbiriyle, oluşmaz tek tek kırıntılardan

Bir bütün, nesne, birleşmekle, yanyana gelmekle.

Sonsuz bir yaşam sağlar onların birliği.

Atamaz, eksiltemez doğa bu ilk özleri.

Saklaması gerekir gelecek kuşaklar için

Tüm kurucu özleri, ana varlık. Sayısız öğeden

Oluşur en ufak nesne bile, bölünür durmadan

Bir yarım başka yarıma sonsuzca, gelse ayrılmazdı

Birbirinden büyükle küçük, iş yok bunda. Bölünür

Sonsuzca "bütün" de, böyle doğar ufak ufaktan

Us algılamaz bunu bir gerçek diye, budur

Uygun geleni bizim usumuza. Gerekir senin de

Kesinlikle, gerçek bir ilk kurucu öğenin

Bulunduğunu söylemen. Görünmez bu ilk

Kurucu öğe, başöğe, söylemelisin artık sen de

Sağlam bir yapıdadır bu ölümsüz kurucu öğe.

Önünde sonunda yaratıcı tanrıça, baskı yapar

Bütün yaratıklara bölünmek, dağılmak yel

Olmak için. Bunlardan kuramaz eşit özdeşleri

Yeniden, gelmez elden bölünmez tozanların

Birer birer doğurucu özde saklı gücü taşımak.

Ağırlık, çarpma, çarpışma, itim, kımıldama değişik

Bir bağlamda gerçekleşir düzen içindeymiş gibi

Belli bir uyumda bütün nesne türlerinde.

 

Herakleitos

 

Bundandır ateşin "tüm varlık"ın kurucu ilkesi,

Evrenin doğurucu tözüdür diye düşünülmesi.

Herakleitos'dur öncüsü böyle düşünenlerin,

Gerçekten ayrılıp yanlış yolda gidenlerin,

Pek ünlüdür onun karanlık, anlaşılmaz sözleri

Grek ülkesinde, ilk araştırıcısı sayıldı gerçeğin

Birtakım delilerce. Şaşkınlar bayılır karmaşık

Sözlerine, dilinin altında saklı hepsi, dolaşık,

Gerçek sayarlar kulağı okşayan, süslü, yalın,

Çekici bir anlatımla yüksekten atan konuşmalarını.

Sorarım onlara, neden türlü türlüdür nesneler

Gerçekten ateşse kaynakları, yalnızca?

Bir kazanç çıkmaz yalımın incelmesinden,

Sıkışmasından, saklar ateş bölümlerinde de

Kendi "bütün"ü içinde bulunanı, bırakmaz.

Daha yoğunlaşsa bölümleri, daha keskin,

Daha yalın, yeğnik olsa da yalım, inanılmaz

Ayrılmış, dağılmış bölümlerden sürekli, belli

Bir oranda türlü varlıkların oluştuğuna,

Sıkışmakla, gevşemekle, değişmekle ateş olmaz

Türler, bir de şu var: İncelme, sıkışma nesnelerde

Boşluk açarsa kolay gevşer, ya da yoğunlaşır

Ateş, Bilinir kendi düşünceleriyle çeliştiği

Onun, yazdığı yapıtında, korkuyor kendisi de

Boşluğa inanmaktan, şaşıyor gerçek yolunu,

Ürküyor, anlamıyor boşluk dışlanırsa sıkışır

Tüm nesneler, toplanır bir araya, başlangıçta

Bir somut nesne varken, kalır açıkta, anlamsız.

Boşluktan ne üretilir, ne dışarı atılır,

Yapamaz bunu somut bir nesne, etkin yalımla

Ateş ışığından çıkar buğu, ateş gevşek, yaygın

Öğelerden kurulu, besbelli. Hızla geçer ateş,

Değişir "bütün" olarak özyapısı, söner

Bölüm bölüm, yokolur yalımlar, bunlardan yeni

Nesneler doğar, diyor, olmaz böyle, değişir

Durmadan ateşin oluş nedeni, birden karışır

Yokluğa, bir iz kalmaz eski varlığından.

Oysa nesneler yokolmaz, yenileri kurulur hep,

Değişmez özü kurucu öğelerin, çoğalır türler,

Bu sonsuz öğeler değişen düzenle çıkar, batar,

Yeni nesneler oluşturmak içindir bu düzenli

Değişme, oysa ateşten kurulamaz bu ölümsüz

Öğeler, bilmen gerekir bunu, açıkça senin de.

Kurucu öğeler taşır değişmeyen, sonsuz özleri

İşte bunlardır varlığın oluş nedenleri,

Oluyor benzer durumlar da, yumuşama, yitme,

Katılma, düzende seyrek de olsa bir bozulma,

Yalnız ateşin kızgınlığı kalsaydı yitmeden,

Ateş olurdu bütün varlığı yaratan, kuran.

Benim anladığım gerçek: Öğeler vardır kurucu,

Onların belli düzeni, biçimi, durumu, oranı,

Derlenmesi, birleşmesi, devinmesi ateşi doğuran

Onlar, değiştikçe durum değişir onlarda düzen,

Çıkmaz ateşten başka nesneler, öğeleri bizim

Duyularımıza gelen, bizde duyumlar oluşturan,

Nesneler, söylemek gerek şunu da: "Yalnız ateştir

Tüm nesnelerin içinde olan, başka bir gerçek

Yoktur varlık düzeninde ateşten öte." Demiş

Herakleitos, benim anladığıma göre. Doruğuna

Çıkmış deliliğin, bunları söylemekle. Tutarsız

Sözleri, duyulara çatar, onlara uyar, düşer

Çelişkilere, çürütür kendi kendini. Önce duyulara

Güvenmiş, açıklamış ateşi, düşünmüş, kesin saymış,

Sonra dönmüş yadsımış duyuları, dışlamış onlarla

Gelen verileri, delice işler, neye güvenmeli?

Nedir güvenilir duyular dışında, doğru, yanlış

Hangisi duyularla sağlanan izlenimlerin?

Neden atılsın hepsi, yalnız ateşe inanmak için,

Ateşi anmadan, yerine başka bir nesne koymak

İçin? Saçma önermeden saçma çıkarmaktır bu,

Bunlar, nesnelerin ilkesini ateşte bulanlar,

Tüm evreni yalnız ateşten çıkaranlar.

OIuşun ilkesini suda, solukta, ararlar,

Suyu biricik ilke sayarlar, sonra yeryüzünü

Yüceltirler, tüm varlıkların değiştiğini,

Sonra toprak anaya döndüğünü ileri sürerler.

Öğreniyoruz bunların yanıldığını, ayrıldığını

Gerçek yoldan, şu iki ilkeden: Suyu toprakla,

Yeli ateşle birleştirirler, sonra döner

Bütün varlık türlerinin dört öğeden çıktığını

Savunurlar: Sudan, yelden, ateşten, topraktan.

 

Empedokles

 

Agrientumlu Empedokles'ti onların öncüsü,

Üç yanı açık bir adanın kıyısında doğmuş,

İon denizi çevrelemiş bir dalgalı yay gibi

Mavi dalgaların tuzlu köpükler fışkırttığı

İon denizi, ayırır daracık bir geçitle burada

İtalya kıyılarından adanın yöresini,

Buradadır ünlü Charybdis çölü, gürleyerek dönen

Aethna, yalımlar saçar, gürüldeyen göğsünde toplamak

Ağzından ateş püskürtmek için kraterlerin,

Yükselir göklere, yalımlar saçar, yıldırımlar

Çevirir bu görklü adayı, fırlar arada bir gözleri

Kamaştıran, çok ilginç sayılır uluslarca tüm

Yeryüzünde, görkemli varsıllar bolluk içinde,

Kargı kullanmada seçkin yiğitleri, savunmada

Benzersiz erleri, yoktur daha görkemli kimse

Göğsünden çıkan taşkın bilgeden, tanrısal öğüncü.

Bize böyle bilgelik öğretileri gösteren,

Bir ölümlü soyun aydınlığı diye, görünmeden.

Gösterdiğimiz gibi, yukarda, onu izlemeden uzak,

Anlayışı yetersiz kimselere karşın, tanrısal

Görüşün kavradığı, kimi eşsiz buluşları açıklamış,

Duygularının pek yüksek, kutlu tapınağında,

Apollon bilicisinin Tripodus'ta Pytia'ya

Söylediği, gerçekten, bize değin gelen bilgelikleri.

Yıkılır bu ilkeler karşısında ne varsa.

Yükseliyor, güçleniyor, pekişiyor bu ilkeler.

Onlar düşünmüyorlar öncekiler gibi boşluksuz

Bir devinmenin olmayacağını, seçiyorlar gevşek,

Yumuşak varlıkları, toprak, su, yel, ateş gibi,

Tüm dirileri, bitkileri, nesneleri boşluk olmadan

Ortaya koyabilmek için. Sürekli bölündüğünü

Söylüyorlar nesnelerin, sonsuzmuş bu bölünmeler.

Yine bulunmazmış içinde nesnelerin ince kırıntılar

Bile. Dış uçlarında bu nesnelerin duyularımız

Sezer kimi izleri gerçektir bu, bundan anlaşılır,

Görünmeyen öğelerin de bir dış ucu, daha ufak

bir bölüm taşıdığı, bunun da hangi anlama

Geldiği. Bir de şu var: Onlar nesnelerin hep

Kurucu öğelerini seçiyorlar, bizce görünür

Bunların gevşekliği, geçiciliği, verimsizliği,

Dağılır bunlar, evren de dağılır, yeniden

Oluşur bir nesneler yığını, diyorlar, oysa

Gerçek değil bu görüşlerin ikisi de.

Karşıttır bu dört öğe birbirine, ölümlüdür,

Günün birinde çözülüp gitse içlerinden biri

Dağılsa, engin boşluğun içinde yokolur,

Fırtınada yıldırımın, yağmurun yellerin

Yuvarlandığını, dağıldığını gördüğümüz gibi.

Bu dört öğeden doğması gereken nesnelerin

Sonradan ayrılışını, dönüştüklerini nesnel

"Bütün"e yeniden, görülür mü ilk kurucu öğeleri?

Düşünülmez mi bu bağlantının bir de karşıtı?

Baştan beri doğuruyor nesnel öğe, değişiyor hep,

Değiştiriyor boyamlarını tüm nesneler, ötekiler

Gibi, düşünürsen karıştığını toprakla ateşin,

Esen yellerle suyun, akıcı ıslaklığını

Değişme yok demektir bu bağlantıda, yoktur

Bu dört öğeden ayrılmış bir yaratma, nesne,

Kırda bir ağaç gibidir bu, açılır, solar. Söyler,

Türlü nesnelerin karışımında kendi özünü

Gösterdiğini varlıkların, toprakla karışan yel

Yine yel, ateşin suda sönünce yine ateş kaldığını,

Gelince d