VARLIĞIN YAPISI
(De Rerum Natura)
Bu kitap Sayın İsmet Zeki Eyüboğlu'nun izniyle basılmıştır.
Yayına hazırlayan : Egemen Berköz
Dizgi : Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.
Baskı : Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti.
Mart 2001
LUCRETIUS CARUS
VARLIĞIN YAPISI
(De Rerum Natura)
Latinceden çeviren:
İsmet Zeki Eyüboğlu
ÖNSÖZ
Batı kültürünün gelişmesinde büyük yararlılıkları, emekleri bulunan, günümüzün düşünce ölçüleri içinde ele aldığı konulara derin bir görüş, keskin bir anlayış gücüyle iki bin yıl önce ışık tutan "De Rerum Natura" yazarının yaşama süreci üstüne bildiklerimiz pek azdır. Elde bulunan eksik bilgilere bakılırsa Titus Lucretius Carus İ.Ö. 98-55 yılları arasında yaşamış, yazılarını bitiremeden çıldırmış, kendi eliyle canına kıymıştır. Eksik kalan yazılarını ölümünden bir süre sonra Cicero sona erdirmiş, derleyip düzenlemiştir. Bunların doğruluğunu kestirecek durumda değiliz, elimizde bunların dışında ölçülü bilgiler verecek belge de yoktur.
Onu anlamak, getirdiği görüşün, davranışın derinliğine inip özünü kavramak, yaşadığı yıllar içinde geçen sayılı günlerinin anılarını bir bir göz önünde bulundurmaya değil; ancak çağının düşüncelerini, felsefe-kültür düzenlerini tanımaya, yetiştiği ortamın değer örgülerini bilmeye bağlıdır.
Lucretius ortaya yeni bir görüş, yeni bir düşünce düzeni koyduğu sanısında değildir. De Rerum Natura'nın birçok yerinde, öğretmeni olan Epikuros'un (341-270) ardından gittiğini, onun görüşlerini, düşüncelerini Latin diline aktarmaya çalıştığını söyler.
Te sequor, o Graiae gentis decus, inque tuis nunc
Ficta pedum pono pressis vestigia signis,
Non ita certandi cupidus quam propter amorem
Quod te imitari aveo... (III, dize 3-6)
Bunun arkasından böyle bir aktarma işini yapmanın bile ne denli güç olduğunu belirtmek için:
...Quid enim contendat hirundo
Cycnis? Aut quidnam tremulis facere artubus haedi
Consimile in cursu possint ac fortis equi vis?
demekten kendini alamaz.
Lucretius'un bu filozofça alçakgönüllülüğüne karşın, kuru, duruluktan, dirilikten uzak bir aktarıcı olarak anlaşılması çok yanlış. Nitekim Platon da bize kalan o pek ölçülü, derin çığırlar açan olgun yazılarında, Plotinos'tan Max Scheler'e değin bütün Batı düşüncesine kaynak olan yapıtlarında, kendini gizler, yalnızca Sokrates'i konuşturur, düşündürür. Gerçek düşünürün Sokrates olduğunu, kendisinin bu söylenenleri yazmakla yetindiğini açıklar. Bunlar bizim için, büyük düşünürlerin, bağlı bulundukları öğretmenlerine duydukları derin saygıyı, sevgiyi gösteren, filozofun olgunluğuna en çok yakışan özdeyişleridir.
İşte Lucretius için de durum böyledir; Sokrates'in karşısında Platon neyse, Epikuros'un yanında da Lucretius odur. Sokrates ile Platon çağdaştı, söyleşmiş gülüşmüşlerdi, De Rerum Natura yazarı için böyle bir şey söylemeye, aradaki yüzyıllar engeldir; Lucretius'u Epikuros'a, yalnızca temelini bilgide bulan, evren anlayışının derinliğinde duyan sevgi bağlamıştır.
De Rerum Natura'nın içerdiği konular, sorunlar olduğu gibi, el sürülmeden alınmış, aktarılmış değildir. Ozan düşüncelerini düzenler, sorularının karşılıklarını araştırırken ilkin kendinden öncekilerin üzerinde durmuş, onların varlık anlayışlarını, görüşlerini belli ölçüler içinde, belirli bir açıdan eleştirmiştir.
Yeni bir görüşün, varlık anlayışının ortaya konmasında öncelikle savaşa girişmek, onların tutumlarını, düşünüş yollarını elekten geçirmek, düşünce örgülerini sökmek felsefenin "titanlar savaşı" adını almasını sağlayan geleneğidir.
Evet, felsefe yapmak biraz da titanca bir savaşa girişmektir. Yalnız, böyle yiğitliği göze alanların kılıçlarını iyi kullanması, savaş öğrenimlerinde başarılı sınavlar vermesi de gene bu düşünce çığırının sarsılmayan bir töresidir. Yoksa "titanlar savaşı" öyle oldum olası pala sallamak değildir. Burada, çevirisinde birçok eksikliğin bulunacağını söylemekten kaçınamayacağımız De Rerum Natura'nın düşünür-yazarı Lucretius da bu mutlu, bu çetin savaşa katılırken kılıcını Epikuros'un bileği taşına vurmuş yiğit bir baştır.
Lucretius'un böyle bir işe girişmesi gelişigüzel bir davranışın sonucu değildir; yaşadığı çağın değerler örgüsünün, evren anlayışının, Roma'nın içinde bulunduğu tarih-kültür tutumunun ürünüdür; yıkımların, sıkıntıların kurtuluş yolları aratan iç-baskılarıdır.
Nam neque nos agere hoc, patriai tempore iniquo,
Possumus aequo animo; neque Memmi clara propago
Talibus in rebus communi desse saluti. (I, 42-43)
derken yurdunun içinde çalkalandığı kargaşalıkların, gürültülerin sessizliğe kavuşmasını, dinmesini beklemenin kıvrantıları içindedir..
İ.Ö. I. yüzyılda Roma kendi tarihinin en çatışık, en çekişmeli çağlarından birini yaşıyordu. Bir yandan içeride düzene, yaşama sevincine kavuşmak, parti patırtılarından sıyrılmak; bir yandan da yayılmak, Anadolu'da bulunan ulusları boyunduruk altına alarak dıştan gelecek korkuları ortadan kaldırmak çırpınmaları vardı. Bunların ardısıra Greklerin baskın gelen kültürü karşısında ortaya çıkan birtakım yeniliklerin doğurduğu bilimci gerekçeler, düşüncede kimliğe ulaşma didinmeleri.
Çağların süzgecinden geçerek Roma toplumunda yeniden ele alınan yeni ölçülerle değerlendirilen varlık sorunları, İskender'in Asya savaşlarından sonra Doğudan gelen Çin, Hint, İran, Mısır, Mezopotamya, Anadolu dinlerinin, uygarlıklarının verilerinden etkilenmiş; Grek felsefesinin, Trakya kaynaklı inançların karışımıyla, bir düşünce "chaos"u biçimine girmişti. Eskiden kalan yerli gelenekler, görenekler de bunlara katılınca Roma'da gerçekdışı konulara eğilmeler, kurtuluşu gerçeküstü varlıklara sığınmakta arayanlar artmış; sarsıntılar, yıkıntılar hızlanmıştı. Artık Roma kendini bulma, gerçeğine erme çabasıyla çırpınıyordu. İster düşünce, ister yönetim işlerinde olsun Roma'nın bir açıklığa, bir duruluğa kavuşması, özünü yaşaması gerekiyordu. Bu gerekliliği çağın aydınları, yöneticileri kendi anlayış ölçülerine göre değerlendiriyor, kesinliğe o yollarla varmak istiyorlardı.
Bir aydın, bir yönetici, bir eğitimci ne gibi koşullar, kurallar altında bulunursa bulunsun, çağının, ulusunun, içinde yaşadığı toplumun boyasını almaktan, değerlerini yaşamaktan kendini alamaz; bu onun tarihçe çizilmiş, belirtilmiş alınyazısıdır. Büyük başlar çağlarının değer örgülerinde ancak "oya" değiştirebilirler; düzen, yapı değiştirmek yalnızca zamanın işidir. Büyük yaratıcıların bu konudaki başarıları; gelecek için yeni değer örgülerinin çatılmasını sağlayan görüşleri, anlayışları ortaya koymak, gününün üstünden aşarak yarına uzanmaktır. Onların çağlarında anlaşılamayışları, zamanlarının değerlerini aşmaları yüzündendir.
Lucretius'un yaşadığı çağda; bir yana atmak, yerlerine yenilerini getirmek istediği değerler Roma'ya dışardan geldiğini bildiğimiz, gerçekdışı inançlara, yolsuz kazançlara dayanan düzensiz değerlerdi.
İ.Ö. I. yüzyılın Roma'sında toplumsal durum yürekler acısıdır, yığın yığın kötülükler yapılır, kanlar akıtılır, canlar gider, tutsaklar şunun bunun gönül eğlendirmesi için diri diri aslanlara yedirilir, parçalatılırdı.
Atina-Troya savaşlarında savaşı kazansın diye kızını tanrılara adayan, yüreği sızlamadan kesen bir komutanın inançları Romanın da benimsediği saçmalıklardı. Sözün kısası, Roma, komşusuyla, geçmişi, geleceğiyle korkunç inançların, gerçekdışı din geleneklerinin içinde yuvarlanıyordu. Bütün bu saçmalıkları, yolsuzlukları yapanlar en sağlam sığınaklarını gene tanrıların kapısında buluyordu. Tarihin akışı içinde durum böyle gelmiş, böyle gidiyordu. Bütün sorunlar, konular, kuruntulara bağlanan inançlarla açıklanırdı. Gerek düşünce, gerek din alanında Roma bir dağınıklık, bir yıkım içinde çalkalanıyordu. Bunların Lucretius'un gözünden kaçmadığını, onların gerçek nedenlerini arayıp bulmak, Romayı bir içdüzene, içgüvene kavuşturmak için ne denli derin derin düşündüğünü De Rerum Natura'dan öğreniyoruz:
Anımsa Aulis'te Diana Tapınağı'nda kanının
Döküldüğünü o suçsuz kızcağızın, savaşçıların,
Soylu Yunan komutanlarının çiçekleriyle süslenmiş,
İphianassa'nın; ölüm kaplamış gençliğini kızın,
Görmesin diye toyunlar gizlemiş geceden bıçağı,
Görünce boşalmış gözyaşları, tutulmuş dili
Kızcağızın korkudan, bükülmüş dizleri,
Kapanmış yere. Ne işine yaramış bu yoksulun
"Kızını tanrılara adayan ilk kral"
Denmişse babasına. Yakalamış onu kimileri
Götürmüşler sunağa, kutlu törenler bitsin
Diye değil, mutlu bir üstünlük sağlasın
Diye tanrılar Yunan donanmasına, görklü
Hymene birlikleri bir adak için
Böyle iğrenç işler öğretmiş insanlara
Bu saçmalıklar, bu boşinançlar,
Böylesini yapar ancak din kötülüğün.
(I/86-102).
Bu geleneklerin, bu çılgınlıkların; varlığın yapısını, gizemlerini, evrenin özünü, oluşu, kuruluşu, nesnelerin gerçek düzenini derinden kavramak, araştırmak isteyen filozof bir baş için; kişinin de, içinde yaşadığı toplumun da anlaşılıp açıklanması yolunda pek büyük anlamlar taşıyacağı bir gerçektir.
Evet, Lucretius'un, yaşadığı çağın böyle karmakarışık bir ortamda sallanan düşünce düzenleri, felsefe anlayışları içinde kendi görüşüne en uygun geleni seçmesi, günün çözülmeye yüz tutmuş kültür davranışlarının dışında daha sağlam bir dayanak araması bir gereklilikti. Bu yüzden o da incelediği felsefe çığırları arasında en işe yarar olanını, Leukippos ile Demokritos'un kurup Epikuros'un kendi anlayış ölçülerine göre geliştirdiği öğeler öğretisinde bulmuştur. Bundan başka bir çıkar yol da yoktu onun için...
Protagorasçı görüş, bilgide gerçekliği, tek tek kişilerin durumuna, varlık yapısına, nesneler karşısındaki yeralış biçimine bağlamış; kesinlikten, ilkeden, sağlam-sarsılmaz düzenden, genel bilgi geçerliliğinden söz etmeyi bir gülünçlük saymıştı. Bilmeyi durmadan, kişiden kişiye değişen bir akış olarak görmüştü. Bu durumda, kişi kendi dışında bir ölçü, bir gerçek tanımayacak; toplumun kuruluşu bir "yan yana gelme", bilginin özü de yalnızca "bir arada bulunma" olmaktan öteye geçmeyecekti.
Kuşkuyu, kesinlikten kaçmayı, gerçeğin olamazlığını ortaya atarak savunmayı amaç edinen öteki düşünürlerin tutumu da bundan başka değildi. Platoncu anlayış, gerçeği yaşananda değil, düşüncede varolanda, duyuların dışında bir ülkede arıyor; ilkelerin, değişmez ölçülerin bizim evrende yalnızca görüntülerinin bulunduğunu ileri sürüyordu. Oysa biz "idea"ları değil, duyularımızla tanıdığımız bir varlık düzenini, bir dirim gerçeğini yaşıyoruz.
Homeros, Hesiodos, Ksenophanes gibi eski ozanların yazılarında işlenen konular da filozofların görüşlerinden apayrı, kurtarıcı bir görüşün değil, daha çok kuru öğütlerin, dinci duyguların gerekliliği üzerinde duruyor; felsefe ölçüsünde derin, geniş olmadığı gibi, gerçeğe de pek yanaşmıyordu. Bütün bir ilkçağın yaratıcıları, ozanları, filozofları, düşünürleri arasında; yaşanan çıplak gerçeği işleyen, toplumun sorunlarını belli ölçüler içinde çözümlemek için duyularla verilen, bilinen varlık tümüne, evren düzenine eğilen, onu araştıran, yapısının gizliliklerini bilginin ışığı altında didikleyen, açıklayan, kişinin içvarlığını, dışdüzenini tanımaya yönelen, onun iç-dış bağlantılarını, doğa olayları alanında etkilenmelerini, bunların kişinin düşünce gücünde doğurduğu görüşleri kavrayan, anlatan, düğümlerini çözen bir keskin görüşlü, gerçekçi baş pek çıkmamıştı, Lucretius'a göre. Gerek felsefe düzenleri, gerek ulus yönetimciliği bakımından, Lucretius'un yaşadığı çağ böyle yığın yığın çatışmaların alıp yürüdüğü, ölçüden yoksun bir çağdı. De Rerum Natura'nın incelemesinden de anlaşılacağı üzere, Lucretius kendisine gelinceye değin bütün gelmiş geçmiş düşünürlerin öğretilerini, düşüncelerini, toplulukların tarihlerini iyi biliyordu. Düşüncelerinin çatısını kurmadan, örgüsüne başlamadan önce onları tanımış, anlamıştı. Bu durum karşısında Lucretius için incelenmesi, araştırılması gereken tek varlık düzeni doğaydı. Doğayı bir bütünlük içinde tanıyıp kavradıktan sonra gerçek bilginin kazanılacağına inanıyordu. Bunu yazılarının içerdiği konuların türünden, ortaya koyup çözmeye çalıştığı sorunların bolluğundan, kuruluş biçimlerinden anlıyoruz. Bu yazılarında ozanımız, düşüncede varolandan değil önümüzde durandan, bizimle birlikte yaşayandan kalkıyor; önce sorunu koyuyor, sonra çözme yollarını araştırıyor.
Bu davranış; eski düşünürlerin yaptığı gibi, evrenin karşısında anlatımcı, görünen olaylardan kalkan, sözle açıklayıcı bir tutumu değil; nesnelerin özünü, yapısını, onları kuran, varlık örgülerini ören nedenlerin aranmasını, onlar bilindikten, bulunduktan sonra doğanın konularını kavrama yoluna gidilmesini gerekli kılıyordu. Doğa bir bütün, değişik özlerden kurulmuş sürekli bir birleşimdir. Bu birleşimin sağlam düzenini yöneten koşullar, kurallar bulunmuş, yapılmış değildir, onlar bir gereklilik tümü içinde kendiliğinden vardır. Bizim gerçek dediklerimiz, düşündüklerimizden çok yaşadıklarımız, duyularımızla dokunup tattıklarımızdır. Duyularımızın dışında bilebileceğimiz bir gerçek, bizi etkileyen bir varlık yoktur, olamaz da.
Lucretius'un sorunları, ele aldığı konular, sorduğu sorular bir bütün olarak bizim çağımızın da ilgilendiği, birçok bakımdan üzerine eğildiği, çözmeye çalıştığı nesnelerdir. Eski dinlerin doğuşundan günümüze değin gelişen; çalışan kişi düşüncesinin geçmiş yılların uğraştığı varlık alanlarını yeni görüşlerin ışığı altında, yeni ölçülerle yeniden ele alması; bilginin kesinlik isteyen, yöneldiğini en ince öğesine değin "bilinemez" olmaktan kurtarmaya, aydınlatmaya çalışan tükenmez çabasıdır. Bilgide, bilimde kesin sonuca vardırmadan "bir kıyıya atma" yoktur. Bunun en açık örneği 2500 yıllık öğeler öğretisidir. Gelecek çağ düşünürlerinin öğeler öğretisini yeniden, bir başka açıdan ele almayacağını şimdiden kestiremeyiz. Bugün bile öğenin yapısını ilgilendiren birçok soru var. Öğelerle bağlaşımlı yığın yığın konu bulunuyor.
Lucretius'un Sorunları
1. Doğa: İçinde bulunduğumuz, duyularımızla varlığını, niceliklerini, niteliklerini belli sınırlar arasında da olsa tanıdığımız doğa, sayısız türde nesneden, değişik oluşumlardan kurulmuş bir Bütün'dür. Bu Bütün tek bir yığın, tek bir yumak değildir. Onu kuran, yapısını sağlayan varlıklar da böyle tek tek "bütüncükler", kendi başlarına buyruk özler değil, ayrı ayrı birer birleşim, birer örgüdür.
Türlü türlü doğaların belli düzenler içinde biraraya gelmesinden doğan evren de bir bütündür, bir gerçektir. Evrenin yapısı içerdiği doğaların özdeşidir, yalnızca büyüklük bakımından bütün doğaları kucakladığı için çok geniş, engin bir uzayı kaplamıştır. Doğa, dolayısıyla evren kendi başına, kendiliğinden vardır, yaratılmamış, kendi ilkeleri dışında bir elle düzene konmamıştır. Sonsuz bir süre içinde kendini yapar, yeniler, onun için yoktan varolmuş diye düşünülemez. O, ancak kendi içerdiği yasalarına uygun olarak yaşar, önü sonu yoktur. Evreni yöneten kurallar, koşullar, ilkeler vardır, bunlar onun kendi yapısı gereğincedir.
Bu alabildiğince uzayan, dört yanımızı kaplayan, bütün varlıkları taşıyan doğa pek küçük, türlü türlü nesnelerden kurulmuştur. Bu nesneler biçim bakımından da, tür bakımından da, yapı, örgü, katılık, yumuşaklık bakımından da birbirlerinden ayrıdır. Bunlar belli devinmelerle, özlerinden gelen dirençler, kaynaşmalarla birleşerek nesneleri yapan, ortaya çıkaran öğelerdir.
2. Öğeler Öğretisi: Leukippos-Demokritos'tan başlayan, Epikuros'ta az da olsa, değişen öğeler öğretisi, bir bütünlük içinde derli toplu olarak De Rerum Natura'da, özellikle dördüncü kitapta enine boyuna ele alınıp incelenir. Öteki beş kitapta dolayısıyla dokunulan öğeler yazının ana konusudur; en çok üzerinde durulan, bütün özellikleriyle anlatılan bir sorun düzeni ölçüsünde işlenen öğeler Lucretius'a göre varlığın temel ilkeleridir. Öğeler varlık kavramı içine giren bütün nesnelerin ilk kurucularıdır. Yapıları gereğince yer kaplayan, özdek soyundan, başlangıçtan beri bitmeyen bir devinme süreci içinde bulunan öğeler ne yaratılmıştır, ne de yokolurlar. Aristoteles'in anladığı anlamda öğelerin devinmesi için bir ilk kımıldatıcı, bir ilk yerinden oynatıp depretici, devindirici öz yoktur. Öğelerin devinmesinde bir erek, bir amaç da yoktur. Onlar yalnızca kendiliğinden (sponte sua) kımıldarlar. Onları yöneten bir alınyazısı söz konusu olmamalıdır.
Varlığı kuran ilkenin (arche); Thales su, Anaximandros töz (apeiron), Anaximenes yel, Herakleitos od (ateş), Anaxagoras "nus", Empedokles toprakla birlikte yel, su, ateş olduğunu söylemiş, sayılarını dörde çıkarmıştı. Onların anlayışına göre varlık'ın türlülüğü bu ilkelerin değişmesinden, birleşip dönüşmesinden doğuyordu. Empedokles birleştirici güç olarak sevgiyi (filia, storge), ayırıcı olarak da anlaşmazlığı (neikos) ileri sürüyor. Sevgi çekmenin, anlaşmazlık ise itmenin karşılığıdır. "Nus"a gelince o yaratıcı bir güçtür, kaynaşmıştır, ilkeldir, kendiliğinden kımıldayıcı, devinicidir, başka bir nesnenin işe karışmasını gerektirmez. Yaptığını bilen, özünün bilincine varmış bir varlıktır.
Gerek Herakleitos'un, gerek Empedokles'in görüşüne göre; bunlar yiter, yeniden ortaya çıkar, onları birleştiren, evrim yoluyla gelişmelerini sağlayan gelişigüzelliktir (casus). Bu dört ilke bir yandan da diridir. Bütün ilkeler (arche) önsüz-sonsuzdur, ne yoktan varolmuştur, ne de yokolurlar.
De Rerum Natura'da böyle bir öğe anlayışını bulamayız. Öğelerin ne sayısı sınırlıdır, ne de varlık tek ilkeden kurulmuştur. Varlık'ın tek ilkeden kurulmadığının en açık, en seçik kanıtı bir çoktürlülüğünü bulunması, tek özden geliştiği sanılan bir nesnenin bile kendi ölçüleri içinde çok değişik durumlar göstermesidir.
Nam cur tam variae res possent esse requiro,
Ex uno si sunt igni puroque creatae. (I, 645-646)
Bir nesnenin türel yapısında ne bulunursa tümünde de (summa) ancak o bulunur. Öyleyse yalnızca sudan, topraktan, yelden.. kurulan bir varlık'ın tümünde onu yapan, yapısını doğuran öğelerden başkası yer alamaz. Bu duruma göre:
Amplius hoc fieri nil est quod posse rearis
Talibus in causis, nedum variantia rerum
Tanta queat densis rarisque ex ignibus esse. (I, 653-655)
Öğeler ancak biçimleri, yapı düzenleri, kuruluşları bakımından türlü türlü olabilir, kılık değiştirerek değil.
Nesneleri kuran öğeler sayı bakımından sonsuz, yapı-biçimi yönündense belli belirlidir. Onlar ya tırtıklı, kancalı, sivri, çokgen, ya da yuvarlak, düzdür. Duyularımız üzerinde yaptıkları değişik uyarımlar; acı, tatlı, soğuk, sıcak, yumuşak, katı gibi duyumlar, biçimlerinin, yapılarının türlü türlü olmasından ileri gelmektedir. Bütün duyu verileri, algılamalar, bilginin doğmasını sağlayan duyumlar öğelerin üyelerimiz üzerine yaptığı değişik yollu dokunmalardan gelir. Alınan izlenimlerin türlülüğü, nicelik-nitelik bakımlarından ayrılığı, süresi, öğelerin etkisine, biçimine bağlıdır.
Öğelerin dışında nesneleri kuran, düzenleyen, ortaya çıkaran yer kaplayıcı başka bir öz yoktur. Öğeler nesnelerin kuruluşunu sağlayan iki ana ilkeden biridir. Çelik katılığında, bölünmez, direnci yüksek "bütün"lerdir.
3. Boşluk Öğretisi: Nesneleri kuran ilkelerin ikincisi de boşluktur. Boşluk (inanis) öğelerin bağımsızca devinmesini, birleşmesini, bağlaşımını, bir araya gelmesini, onların değişik ölçüler içinde düzenlenmesini, çözülmesini, ayrılmasını sağlayan ikinci ana ilke, temel yetenektir. Boş uzayın (inanitas) dışında ne öğeler devinebilir, ne de öğelerin özgür devinmesinden kurulan nesneler yaratılabilir.
Lucretius'un yazılarında bol bol kullandığı "creare" sözünden yoktan var etmek anlamında bir sonuç çıkarmak yanlıştır. "Creare" onun dilinde öğelerden kurulma, öğelerin birleşimi, bağlaşımı yoluyla türlü türlü yapılar, biçimler altında ortaya çıkmadır.
"Creare"nin iki ana ilkesi de "corpora", "primordia", "primordia rerum", "principiis" gibi adlar alan öğelerdir.
Öğeler (corpora) boş uzayda (spatium) bütün yöneltilere doğru gelişigüzel devinirler, birleşir, derlenip düzenlenir, çözülürler.
Boşluk, biri nesnelerin içinde, biri dışında olmak üzere iki türlüdür. Nesnelerin katılığı, ağırlığı, yoğunluğu, yumuşaklığı öğeler arasında bulunan boşlukların (inanis) azlığına çokluğuna bağlıdır. Öğelerin, içinde dört bir yana doğru devindikleri boş uzay "spatium"dur. Bu boş uzay bir yandan da nesnelerin kapladığı, yerleştiği uzaydır. Bir nesnenin kendi dışyapı ölçülerine göre -eni, boyu, derinliği yönünden- oturduğu, kapladığı yer "locus"tur. Nesneler bu "spatium" içinde kapladıkları "locus"ta çarpmalara (ictus) göre devinir, yerleşirler. "Ictus" ancak bir "necessitas"ın gerekli sonucudur. Devinmeler de gelişigüzel (casus) değil, gereklidir (necessum est).
Bir nesnenin başka bir nesne karşısındaki ağırlık durumu içerdiği boşluk'un boyutlarına bağlıdır. Eş büyüklükte bir yün ya da sünger yumağıyla kurşun yuvarlağının ağırlık ayrımı içlerinde bulunan boşluklarının ölçüsüne göredir.
Ergo quod magnumst aeque, leviusque videtur,
Nimirum plus esse sibi declarat inanis:
At contra gravius plus in se corporis esse
Dedicat, et multo vacui minus intus habere. (I, 365-368)
İşte nesneleri yapan, düzenleyen bu boşluktur (inanis, vacuum). Boşluk, öğe nesnelerin ana ilkesidir, bunların dışında yaratıcı bir varlık yoktur:
Nullam rem e nilo gigni divinitus unquam. (I, 151)
Duyularımızla algıladığımız, tanıdığımız bütün varlıkların örgüsünü kuran ilmikler boşluk'la, öğelerle "oluş" alanına girmektedir.
4- Özdeşler Öğretisi: De Rerum Natura'nın çatısını kuran ana direklerden biri de özdeş (simulacra) dediğimiz nesnelerin üst yüzlerinden çıkan, onları bir bütünlük içinde, varlık ölçüsünde yansıtan öğelerden örülmüş, gözle görülmesi küçüklükleri yüzünden elde olmayan sayısız görüntüdür. Dışımızda bulunan varlıkları bilmemizi, algılamamızı sağlayan özdeşler nesnelerin öğelerden örülmüş pek incecik gömlekleridir. Bunların dokusunu yapan, ilmiklerini çatan öğeler "oluş"larının ana ilkesidir. Ne öğelerin dışında bir özdeş düşünmek, ne de özdeşsiz bir nesneyi algılamak elimizdedir. Özdeş, nesnenin en incecik, en gözle görülmez bir örgüsüdür. Sayı bakımından bunlar da öğeler gibi sonsuzdur. Nesneler sürekli olarak öğe verip aldıklarından dolayı bitip tükenmezler.
Nesneleri pek küçük ölçüde, olduğu gibi yansıtan özdeşler devinme bakımından çok güçlü bir hızlılık içinde bulunur. Onların hızını gözle ölçebilecek durumda değiliz. Onları bir çoğu bir araya gelmeden göremeyiz. Özdeşler de öğeler gibi algının ilk koşullarıdır. Nitelikleri, nicelikleri doğdukları nesnelerle eş yapıdadır. Yansıttıklarından ayrılır bir yönleri, yanları yoktur.
Nesneleri kuran öğelerle çok küçük bir bütünlük içinde olduğu gibi yansıtan, duyularımıza değin getiren özdeşlerin birbirlerinin örneği olmadığı gerçeği De Rerum Natura okuyucularını bir çok yerde şaşırtabilir. Nesnelerden durmaksızın sayısız öğelerin çıktığı, dört bir yana yayıldığı, çok hızla devinmede bulunduğu, nesneleri yansıtan özdeşler için de doğrudur. Yalnızca özdeşler de nesneler gibi öğelerden kurulmuştur. Bize nesneleri bildiren, onları görmemizi, duymamızı sağlayan özdeşler birer öğe değildir, öğelerden örülmüş "bütüncük"lerdir.
Burada, Lucretius'un görüşünde bir çatallaşma var gibidir. Onun giderilmesi için düşüncenin sınırlarını biraz daha genişletmek, biraz daha konu üzerinde derine dalmak gerekiyor. Böyle yapınca karşımıza çıkacak ilk sorular şunlar oluyor:
Nesnelerden sürekli olarak öğeler mi yayılıyor, özdeşler mi? Öğelerin olabildiğine yayıldığını, evrenin geniş alanlarında başdöndürücü bir hızla devindiğini söylerken, nesnelerden çıkan özdeşler ne oluyor? Öğelerle özdeşler karışmıyor mu? Böyle bir karışmada bizim duyularımıza gelenlerin yaptığı uyarımlardan doğan algıların gerçeklik değeri, ölçüsü ne olabilir? Bilginin ölçeği nedir?
Bunların karşılığını bulmak için özdeşleri nesnelerin bütün yüzeylerinden çıkan öğelerin kurduğunu, bizim duyularımıza böyle geldiğini söylemekle yetinmek, duyularımızın birbirine yardımcı olduğunu, gözün dokunma, duymanın görme, dokunmanın tatmayla karşılıklı olarak onaylandığını benimsemek gerekir. Lucretius'a göre, duyuların arasında bir bağdaşma, birbirlerinin eksiğini, yanlışını anlama, giderme yeteneği vardır.
Res kavramı: Türkçe "nesne", "yer kaplayan öz", "özdek", "varlık" gibi değişik karşılıklarla çevirdiğimiz "res" sözcüğünün De Rerum Natura'da pek küçük bile olsa yer kaplayıcı, boşluk'un karşıtı bir öz olduğunu; yalnızca düşüncede değil, gerçekte de varolduğunu anlamak gerekir.
Lucrettus'un can, tin dediği "anima", "animus" da birer "res"tir; yer kaplayan, öğelerden kurulan, dağılan, çözülen, nesneciklere (corpuscula) bölünen soydan, taş gibi, toprak gibi birleşmiş bir varlıktır. "Res"in karşısında ancak boşluk bulunabilir. Tanrılar, yeller, denizler, kumlar birer "res"tir. Lucretius'un dilinde "res" olmayan varlık kavramı içinde yer alamaz, onun kuruntudan başka bir anlamı yoktur. Bu geniş yetisi dolayısıyla "res", "varlık"ın bir anlatımı, bir belirleyici deyimidir. Gerçekliği olanın açık kavramıdır. "Res" en küçük ölçüde tutulsa bile boyutları olabilen, kendi yeteneklerine göre yeri (locus) bulunabilen bir varlıktır. Onun karşıtı ancak "yokolan"dır. Öyleyse "res" özdektir, yer kaplayan özün geniş kapsamlı deyimidir. Duyularımıza gelerek bizde uyarımlar doğuran ne varsa "res"tir. Lucretius'un yazılarında "res"in bu anlatılanlar dışında gerçekdışı, gerçeküstü bir anlamı, bir belirleyici özelliği yoktur.
Lucretius'un Şiiri Üzerine
Batı düşünürleri, bunlar arasında özellikle felsefe tarihçileri, De Rerum Natura'daki gibi en derin felsefe konularını, varlık sorunlarını Epikuros'tan aldığını, kendiliğinden bir nesne katmadığını açık seçik bir dille çekinmeden söyleyen Lucretius'un pek yeni, derin bir ozan olmadığını ileri sürmekten geri kalmamışlar. Bu yargı Lucretius'un adını duymaktan öteye geçemeyen bir takım Türk aydınlarınca da olduğu gibi benimsenmiş, onun adı geçince "pek büyük bir ozan değil, Epikuros'a özenmiş yazmış" deyip geçmelerine yol açmıştır. Şiiri kuru bir söz dizisi, içi boş kavramların yanyana gelmesinden doğan pek sığ bir uyum olarak anlayanlar, varlığın derinliğinde, doğanın bilinmeyen yörelerinde, gerçek yapısında neler olduğunu bilemeyenler için bu köksüz yargı azdır bile.
Oysa gerçek şiir, Batıyı ucuzundan, birkaç çeviriden tanıyan, okumadan yazmaya kalkışan, düşünceden, kültürden yoksun, ilkçağ şöyle dursun bizim Divan Edebiyatını bile okuyup anlayacak yeteneklerden uzak kimselerin sandığı gibi kuru söz dizisi değil, bir sorunu, varlık karşısında derinden gelen ölçülü bir tutumu, davranışı olan, kendinden önce gelenlerden soru soran, gelecektekilere karşılık veren şiirdir. Felsefe için "titanlar savaşı" derler, şiir de "tanrılarla yaratma yarışı"dır. Gerçekten büyük ozanı yaşatan, yeryüzünün bucaklarında benimseten sesinden çok öze inen görüşü, varlık'a açılan tutumudur, kurduğu yaratma ortamıdır. Batının yaratma alanında "büyük" adını alan ozanların içinde ilkçağın kültür düzenlerini, düşünürlerini, ozanlarını tanımayan, bilmeyen, onların diliyle söyleşemeyen bir tek kişi yoktur.
Şiir bir yoksunluğun doğurduğu tatlı sesler yığını değil, bolluğun yarattığı düzendir. Bunu söylemekle felsefedir demek istemiyoruz. Felsefe değildir, yalnız bomboş bir ses de değildir.
O, kişinin evreninde yaşayan, ozandan başka kimsenin görüp anlatamadığı gerçeklerin, belli ölçüler içinde ortaya konması, dilin sınırsızlığında açıklanmasıdır. Doğanın söz ölçüleri içinde, yaratma ilmikleriyle örülmesidir. Daha doğrusu şiir, ozanın dilin başarı yeteneklerini kendi yaratıcılığı ölçüsünde genişletmesi, düşüncenin kesin çizgilerini aşarak varlık'ı uzayın dar boyutlarından öteye aşırmasıdır.
Şiir usun da sınırlarını aşan; belli, sayılı ölçeklere bağlanan düşünme gücünü geride bırakan bir atılma, bir sonsuzca yayılmadır. Onun, kişinin bir yönünü alışılagelinen sınırlı bütünlük dışında vermesi bu yetenekleri yüzündendir. Bu bakımdan filozofun düşündüğünü ozan yaşar, ozanın yaşadığını filozof derin derin düşünür. Filozof düşünerek düzene varan bir ozan, ozansa yaşayarak düzeni aşan bir filozoftur. Bu, ozan yaşar da filozof yaşamaz mı soyundan bir soruyu gerekli kılmaz. Anlam vermesini, değerlendirmesini bilen bir baş için şiirle felsefenin işlediği öz değil, ancak oya ayrıdır; bu oya da yaratıcının tutumundan, kişiliğini belirleyen davranış ölçülerinden doğan varlık'ı açıklama, tanıtma ayrımıdır.
Filozof dille en güzel, en ölçülü düşünen, en yerinde düzeni koyan, ozansa bu dille en iyi konuşan, en güzel söyleyen bir yaratıcıdır.
Lucretius bu iki yetiyi özünde birleştiren, şiirsiz felsefeye, felsefesiz şiire inanmayan bir filozof ozandır. Varlık'ı, doğayı incelemekle kişiyi, kişiyi bilmekle doğayı, evreni tanıyacağını düşünen bir ozan için en doğru yol onun tuttuğu yoldur. Bu yüzden, De Rerum Natura'da konular döner dolaşır, kişinin davranış, yaşayış sınırları içine girer. Goethe bile Faust'un bir yerinde kişiyle doğayı bir özde birleştirmekten, kişiden kalkarak doğayı tanımaya çalışmaktan kendini alamaz. İşte böyle derinden gelen, aşkın bir coşkunluk içinde:
Ist nicht der Kern der Natur Menschen im Herzen...
"doğanın çekirdeği kişilerin yüreğinde değil midir" demesi bu yüzdendir.
Lucretius yazılarında evrenin sınırları içinde geçen, kişiyle sıkı sıkıya ilişkisi bulunan bütün olayları ele almış, onların aralarındaki bağlantıları, kişiler üzerindeki etkilerini derin derin araştırmış, kendine göre nedenlerini de bulmuştur. Evrene kişiden açılmış, kişinin içsıkıntılarını, yürek korkularını, karşılıklı davranışlarını, tutumlarını incelemiştir.
Lucretius'u en çok ilgilendiren, kişinin varlık karşısında duyduğu gelecek korkusudur. Bunu De Rerum Natura'nın daha başında söyler. Onun işlediği, üzerine eğildiği, sorunlarını çözmeye uğraştığı kişi, düşüncede değil aramızda, içimizde, bizimle yanyana, başbaşa yaşayan, gerçeğin bütün bağlantılarıyla çevrilen, sınırlanan kişidir, varolan kişidir, varlığını çevreleyen sorunların baskısı altında ezilen, kıvranan, korkudan kurtulmak için mutluluğa giden gizli yolları arayan kişidir. Ölme, yokolma, yerin altında bilinmeyen bir ülkede acılar çekme korkusu içinde yanan, yakınan, kıvranan kişidir.
İlkçağın kişisi, kendisine verilen, buyrulan koşullara düşünmeden bağlı kalması istenen, yaşama sıkıntısını bir yaşama sevinci diye benimsemesi beklenen bir varlıktı. Çözemediği yığın yığın olaylar karşısında elinden gelen yalnızca yazıydı. Onun için, yerine göre düşünmek bile suç sayılabilirdi. Durum bugün de eskisinden pek ayrı değildir. Yalnızca, çağımızın korkuları uygarlığın yarattığı yeteneklerin başka amaçlar uğrunda kullanılmasından doğan, daha geniş bir yüzeye yayılan korkulardır. Bunlar kişiyle başlamış, kişiyle sürer gider; bilgi, kültür bunların kendisini değil, ancak kaynağını değiştiriyor. Yoksa var olma sevinci ölçüsünde bir de yokolma korkusu bulunacaktır.
Lucretius'un korkuları da böyle kaynakları değişen, özü olduğu gibi kalan korkulardır. Bunları birer varlık sorunu diye bambaşka ölçüler içinde, bambaşka bir açıdan ele alması onu biraz da varoluşçuluk (existantialisme) akımının -belli bir alanda- öncüsü yapmıştır denebilir.
De Rerum Natura'da konunun ağırlığı, eski bir düşünce düzenine bağlı kalmanın gerekliliği yüzünden yer yer yükselip alçalmalar, birden batıp yüze çıkmalar çoktur. Bir yerde şiirin en coşkun akışına kapılır, bir yerde düşüncenin en derin, en baş çatlatan ağırlığı içinde gözden uzaklaşır. Şiirin ağır bastığı yerler daha çok kişilerin günlük davranışları, doğayla olan, düşünceden ayrı kalmış yaşayışları, kırları, bayırları, tanrılara, Epikuros'a övgüleri, şölenleri, eğlenceleri, gezintileri, denizleri, dağları, sürüleri, kuşları, yıldırımları, gök gürültülerini, yağmurları, sağanakları anlatan, felsefeden çok şiire kapıldığı yerlerdir. Buralarda öyle pek derin araştırmalar yoktur, daha çok anlatmalarla yetinmeler, olayların akışınca coşmalar vardır. Öte yandan şiirin en yavan kaldığı yerlerse, felsefenin bütün gücüyle kendini gösterdiği oldukça güç konulardır. Bunlar şiirle değil, düzyazıyla işlendiğinde bile düşünme gücünü yoran, anlayış yetisini ağırlığı altında ezen, yıpratan konulardır. Lucretius'un şiirini yetersiz bulanlar daha çok bu yörelerde gezen, şiiri yalnızca kolay söyleyiş diye anlayanlardır.
Lucretius'da Homeros'un coşkunluğunu bulamayanlar, Homeros'da Lucretius'un derinliğini, düşünce örgüsünü, düzenini buluyor mu, bilmiyoruz.
Ennius'un Lucretius'u çok etkilediğini söyleyenler, Lucretius'un Roma şiirinin güneşi saydıkları Vergilius'a (İ.Ö. 70-19) neler verdiğini düşünmüşler mi?
Yeryüzünde büyük olup da kendinden sonra gelenler üzerinde etkisi bulunmayan, ne bir yaratıcı baş vardır, ne de düşünücü.
Lucretius'un şiiri bugünün de şiiridir. Yalnızca, düşünce bakımından alışılagelen şiirin sınırlarını, yeteneklerini aşan, düşünceyle karışan, kaynaşan, bir örgünün ilmikleri gibi iç içe geçen bir şiirdir. Duygudan çok düşünceyi, düşten çok gerçeği içeren, işleyen bir şiirin yapısı çatılırken kullanılan nesneler kolay kolay anlaşılır soydan olmadığı için, Lucretius'un tadını çıkarmak ilkçağ bilgisinin, felsefesinin özünü kavramaya bağlıdır. Bu yüzden De Rerum Natura, üzerinde uzun boylu durmayı, düşünmeyi, anlaşılması için daha birçok bilgi edinmeyi gerektiren güç bir şiirdir. Geleneğin dışında kalmış, şiiri yalnızca şiir olarak anlayanların görüşünü aşmıştır. Bütün bu güçlüklerin, derinliklerin içinde Lucretius'un eskimeyen, ışıl ışıl kalan bir yönü, sağlam bir yaratıcı düşünür gücü, yerleşmiş bir şiir temeli vardır. Bu temel sağlamlığı, dayanıklılığı; yaşayan gerçeği işlemesinden, kişiyi kendi varlık eylemleri açısından bir bütün olarak görmesinden, onu derlitoplu bir düzen, bir gelişen, geleceğe uzanan, evrene açılan, kendini yetenekleriyle ayakta tutan, yapı bakımından doğayla birleşen bir "kuruluş" diye benimsemesinden almaktadır.
İsmet Zeki Eyüboğlu
VARLIĞIN YAPISI
(De Rerum Natura)
I
BİRİNCİ BÖLÜM
Venüs'e Övgü
Aeneaslar anası yüce Venüs, insanların da
Tanrıların da sevgi kaynağı; yol gösterirsin
Denizde, göklerin altında gemicilere, yaşatırsın
Dirileri, bolluk verirsin yığın yığın
Verimli topraklara, seni görür doğan günün ışığı,
Ey Tanrıça, sen gelirsin gider yeller, dağılır bulutlar,
Seninle bezenir yaratıcı toprak, güzel çiçeklerle.
Sana gülümser durgun denizlerin suları,
Işıklarla dolar pırıl pırıl yaygın gökler.
Görünmüş günlerin baharlık yüzü birden,
Çözülmüş bolluk getiren güney yelleri.
Uçan kuşlar anlatır ey Tanrıça
Gelişini yürekten, yanık yanık, önceden.
Yayılmış bol yaylımlarda sürüler,
Hızla akan ırmaklardan geçerler.
Senin güzelliğine kapılmış bütün canlılar,
Gösterdiğin yollardan gidiyorlar canla başla.
Ardın ardın denizlerde, dağlarda, çağlayan ırmaklarda,
Kuşların konduğu yapraklı dallarda, geniş çayırlarda,
Çizer bütün gönüllere güzelliklerini, sevgilerinin.
Sensiz bütün varlıklara soylarını sürdürmenin
Tadını veren, evreni tek başına yöneten.
Sensiz çıkamaz tanrısal aydınlığa varlıklar,
Doğamaz gönül çeken tatlı bir nesne sensiz.
Çağırıcağım seni bu yazılmış dizelerde
Yardıma, ey bizim Memius; çalışırken anlatmaya
Varlıkların özünü, tüm çağlar içinde yüce Tanrıça,
Sen istedin düzenlenmiş nesneleri anlatmamı,
Şimdi gel ey Tanrıça, güzellik ver sözlerime
Sonsuzca. Kalksın artık korku salan boğuşmalar,
Burada bir mutluluk, barış sağla denizde, karada.
Sensin ölümlülere barışla mutluluk veren.
Kaleler üstünde vuruşanları da savaşlar tanrısı
Mars'tır yöneten. Senin kucağına atar kendini
Çokluk, yaralanınca sonsuz aşkın elinden.
Bükülür boynu, düşer arkaya, döner sana gözleri,
Ey Tanrıça, bağlar canını dudaklarına.
Dinlenirken kollarında sere serpe,
Tatlı sözcükler dökülsün ağzından,
Ünlü Romalılar için iste mutlu barışı.
Veremeyiz kendimizi bu işe yürekten,
Gördükçe yurdumuzu sıkıntılara batmış,
Alamaz ünlü Memmius'un torunları bile
Bu yardımdan kendilerini toplum uğruna.
Gel ey Memmius, yaşam acılarından kurtulmuş,
İnceleyen, araştıran bir görüş, duyuş ver,
Sana bağlanmanın armağanı olan
Bu yazdıklarım küçülmesin gözünde senin.
Sana göklerin de, tanrıların da, nesnelerin de
Başlayacağım özlerine açıklamaya.
Doğa yaratmış tüm varlıkları, düzenlemiş, beslemiş,
Dağıtmış toplanan nesneleri yeniden,
Doğurgan varlıklar, "yer kaplayan" denen,
Besleyici özleri tüm nesnelerin,
İlke dediğimiz, onlardan türemiş tanrılar da.
Tanrılar özleri gereği ayrılmış bizden,
Uzaklaşmış ölümsüz tanrılar,
Sonsuz barış içinde yaşayanlar.
Onlara sığınırız üzülünce, korkunca;
Kıskanmadan, kızmadan, darılmadan
Yardım ederler bize işlerimizde.
Dinler Üzerine
Bağlanmış eskiden beri kişilerin gözleri,
Korkunç bağlarına vurulmuş dinlerin
Yeryüzüne geldi geleli.
Gösterirler gök ülkelerinden başlarını
Titreten, korkunç görünüşleriyle ölümlülere.
Bir ölümlü Grek ilkin bunlara karşı
Çevirmiş yiğitçe bakışlarını, gürlemiş.
Ne dev masalları, ne yıldırımlar,
Ne ürperten gök gürültüleri, kırabilmiş onun
Sımsıkı kapanmış evren kapısının
Sürgüsünü söküp atma gücünü.
Almış götürmüş onu anlayışının üstün gücü
Evrenin yalımlı korkunç çevresinden öteye,
Dolaşmış uzayın engin boşluğunu bilinçle,
Anlayışla, getirmiş oradan bize başarısını
Bilinenle bilinmeyen bilgilerin,
Serilmiş yere tümden boşinançlar.
Ezilmiş ayakların altında saçmalıklar;
Bu başarıdır yükselten bizi göklere değin.
Korkum var yine bu konuda, sanır mısın
Öğretmek istediğimin sana dinsizce bir öğreti
Olduğunu, seni bir kötü yola sürüklediğimi.
İnanır mısın buna? Bu saçmalıklardır doğuran
Birçok dinsizce kötülüğü, cana kıymayı hep.
Anımsa Aulis'te Diana Tapınağı'nda kanının
Döküldüğünü o suçsuz kızcağızın, savaşçıların,
Soylu Yunan komutanlarının çiçekleriyle süslenmiş
İphianassa'nın; ölüm kaplamış gençliğini kızın,
Görmesin diye toyunlar gizlemiş geceden bıçağı;
Görünce boşalmış gözyaşları, tutulmuş dili
Kızcağızın korkudan, bükülmüş dizleri,
Kapanmış yere. Ne işine yaramış bu yoksulun
"Kızını tanrılara adayan ilk kral"
Denmişse babasına. Yakalamış onu kimileri
Götürmüşler sunağa, kutlu törenler bitsin
Diye değil, mutlu bir üstünlük sağlasın
Diye tanrılar Yunan donanmasına, görklü
Hymene birlikleri bir adak için
Böyle iğrenç işler öğretmiş insanlara;
Bu saçmalıklar, bu boşinançlar,
Böylesini yapar ancak din kötülüğün.
Kaçar mısın bir gün, bilmem anlattığım
Bu korkunç olaylar yüzünden, bizden,
Nice düşlere kapıldıktan sonra dönmek
İster misin yeniden bu yaşama,
Korkmaz mısın yazgının ardınca gitmeden?
İnsanlar görseydi bittiğini bir gün
Tüm güçlüklerin, düşkünlüklerin, arar
Bulurdu yolunu karşı koymanın, kurtulmanın,
Gözdağı vermesinden, saçmalığından bilicilerin.
Nedendir ölümden sonra acı çekme korkusu,
Boşunadır bütün bu karşı koymalar, bilinmiyor
Tinin özü, bizimle mi, sonradan mı, önce mi
Girmiş gövdeye, dağılır mı ölünce bizimle,
Gider mi görmeye bataklıklarını, karanlıklarını
Orcius'un, yoksa başka gövdelere mi geçerler
Yazgıyla? Ennius'un dediği gibi türkülerde.
Getirmiş ölümsüz yapraklarla süslü çelengi,
Kişi soyu, Helicon'un tepesinden, parlatmış İtalya'yı.
Ennius diyor ölümsüz türkülerinde
Ne bizden bir nesne kalır, ne tinden,
Ne de Aceron'un cehennem ülkelerinden.
Silik görüntüler üstünedir onun bu sözleri
Ölümsüz Homeros'un başlamış alımlı görünüşünden
Dökmüş gözyaşlarını, nesnelerin özünden açmış
Böyle sözü, güneşin, ayın dönmesinden, olaylardan
Ne varsa dökmüş ortaya, türkülerinde. Anlamak
İçin, bizim usumuz, bütün yeryüzünde
Geçen olayları, canın, tinin yapısını,
Kuruluşunu, düşlerimizde sağlığımız bozulmuş
Gibi bize korku salan, titreten, kıvrandıran
Korkunç nesnelerin gerçekte ne olduğunu
İncelemek gerek gördüğümüz, duyduğumuz,
Toprağın kucakladığı ölü kemiklerini de,
Araştırmak gerekir bunları da. Anlıyorum güçlüğünü,
Karanlık düzenlerini Greklerin, yeni sözler
Bularak, Latin diliyle bunları anlatmanın,
Açık-seçik bir şiir içinde açıklamanın.
Bir yandan dilimizin yoksulluğu, geniş konular,
Erdem görkemi, yeni sorunlar, tatlı yoldaşlık
Bırakmıyor beni sessiz geceleri bekleyim,
Çekiyor beni katlanayım diye yorgunluklara,
Aydınlatmak için varlığın içyüzünü.
Hangi ışık düşmüş içine senin
Gidermek için bu korkuyu, yüreğinin
Karanlıklarını besleyen güçlüğü yıkmaya?
Gün, güneş ışığı değil bu besbelli,
Görmek gerek, açıklamak gerek evreni dosdoğru.
Yaratılamaz varolmayan bir nesne, yoktan,
Tanrı gücüyle, böyledir bizim görüşümüz,
Bağlamış bütün ölümlüleri kıskıvrak
Derin bir korku, yerde, gökte geçen olayların
Görülmeyen, bilinmeyen tüm nedenleri
Tanrıların elindedir, buyruğundadır diye.
Anlarsak yokluktan varlık yaratılamaz
Daha kolay bulunur aradığımız sonuç,
Biliriz olmadan tanrısal ettiler nasıl
Varolur gördüğümüz bütün nesneler.
Yokluktan çıksaydı varlıklar, tüm türler
Doğardı nesnelerden, gerekmezdi tohumlar,
İnsanlar çıkardı denizden, uçan pullu balıklar
Doğardı karadan, gökten uzun koyun sürüleri,
Tüm küçük diriler, yırtıcı yaratıklar dizi dizi.
Yerleşirdi çöllerde yaratıklar gelişigüzel,
Yaşanacak yerlerde oldum olası.
Belli yemişler olmazdı belli ağaçlarda,
Değişirdi düzeni yaratıkların, tüm nesnelerden
Çıkaydı tüm nesneler. olmadığından belli doğurgan,
Bilinmezdi kimsenin anası. Tohumundan türer nesne.
Böyledir yaratıkların oluşumu, öncedendir
İlkelerin özleri, yaratılamaz nesneler nesnelerden,
Hepsi belli bir türden, ayrı ayrıdır özleri
Tüm nesnelerin başkadır nedenleri.
Nedendir güllerin açtığı, buğdayın olgunlaştığı,
Nedendir bunları yaz başında görmemiz,
Yemişlerin belli bir evrede oluşu neden,
Neden tüm nesnelerin yaratıldığı toprakta
Güzün bağların oluşması, en güzel günde
Aydınlığa çıkması nedendir?
Yoktan varolsaydı belli günde
Tüm nesneler, gelince birden çağı
Dirilik veren doğanın yaratıklarını,
Ürünlerini ortaya koymasının yöntemi nedir?
Açalım sözü biraz daha; gerekmezdi nesnelerin
Büyümesinde özlerin birleşme dönemini beklemesi,
Yokluktan yaratılma gerçekse, birden delikanlı
Olurdu çocuklar, geçmeden ilk ergenlik çağı,
Büyümüş ağaçlar çıkardı yerden, oysa bellidir
Durum, ardarda olur, nesnelerden oluşan,
Belli bir özden doğar tüm nesneler, ayrıca,
Böyle sürer türlerin özelliği de, bilinen,
Bundandır nesnelerin geliştiğini, sürdüğünü
Bilmemiz kendi özleri gereğince, bağımsız.
Olmayınca yıllık yağmurlar, vermezdi toprak
Mutluluk sağlayan ürünleri bolundan, kalırdı
Besinsiz dirilerin soyu, yaşama gücü
Olmazdı. Sözleri kuran yazı dizileri gibi
İlkesiz varlık düşünülemez, bize kalırsa.
Neden yaratmamış doğa insanları yürüyerek
Geçsinler diye denizleri, büyük dağları da
Elleriyle savuracak, oynatacak güçte, neden
Birkaç kuşak boyu yaşamaz bir kişi, nedendir
Bir özden gelmeyişi tüm varlıkların?
Söylemek gerek yoktan varlık olmayacağını,
Tüm nesnelerin kendi özünden geldiğini,
Tatlı esintilerle serpilip geliştiğini.
Görüyoruz üstün geldiğini işlenmiş
Yerlerin işlenmemiş topraklardan daha,
Elle verimli duruma getirildiğini; topraktadır
İlk nesnel özler, orada bulunması gerekli.
Görüyoruz işlenmiş, ekilmiş bakımlı yerde
Dolgun yemişler veren özlerin bulunduğunu.
Emeksiz yetiştiği görülürdü daha iyilerin
Kendince, yoktan varolsaydı nesneler.
Bir bakıma doğrudur ilk varlığın yok etmeden
Nesneleri özlerine dönüştürdüğü bir bir.
Ölümlü olsa bütün bölümleri varlığın
Yiter gider, varolmazdı bir daha nesneler.
Ayırmak için bölümlerini, çözmek için
Düğümleri güce dayanmak gerekmezdi varlıkların,
Ölümsüz özlerden kurulmuştur nesnelerin, dıştan
Gelen, en ince boşluklarına değin giren
Bir basınçla dağılırlar, yeniden birleşirler,
Gizlemiş yaratan varlık bunları gözümüzden.
Geçen günlerin, göremediğimiz işleri yok etmek
İçin olsa, büsbütün yiter, yıkılır gider,
Kalmazdı tüm nesneler, gönderemezdi türlere,
Kuşaklara yaşatan ışığını Venüs, yetiştirmez,
Beslemezdi bunları becerikli toprak.
Nerede bulurdu denizler kaynak, nereden
Çıkardı suları uzaklardan gelen ırmaklar,
Nereden alırdı besini hava? Yokolurdu bitmeyen
Sürede ölümlü nesnelerden kurulu varlıklar,
Geçmişin bu gitmişliği içinde yeniden onarmak
İçin evreni, sonsuz, ölümsüz özlü nesnelerin
Bulunması gerekir, bu yüzden çevrilemez yokluğa
Varlık, özdeş nedenlerle bağlı birbirine
Bütün nesneler sonsuz bir özde. Yoksa ölüm
Olurdu en ufak dokunuşları özdeklerin
Birbirine, kurulmasalar ilksiz, sonsuz öğelerden,
Dağılır, kopar dokuları birbirinden; oysa sonsuz
Bir özden düzenlenmiştir bunlar, bağlıdır
Türlü düğümlerle birbirine tüm nesneler,
Sarsıncaya değin dokularını başka güçlü
Bir etken, bir oluş içinde kalırlar tümden.
Dönmez yokluğa varolan bir nesne, ayrılır
Yer kaplayan ilkelerine tüm varlıklar,
Sonra döner, yine bu dağılan nesnel ilkeler
Kendi aralarında birleşir. Bütün varlığın
Anası yerin kucağına Baba Aether'in gönderdiği
Yağmur yokolmuş görünür bir süre, yaratır oysa
Pırıl pırıl ürünü, yeşertir ağaç dallarını,
Büyür ağaçlar, eğilir yemişli dallar ağırca,
Soyumuz için, öteki soylar için oluşur
Bunlardan besinler, görürüz illeri dolduran
Çocukların çiçeklerce geliştiklerini, ormanda
Yapraklar arasında ötüşen yavru kuşları
Yaylımda yayılan, dinlenen koyunların yorgun
Gövdelerinde dolgun memelerinden süzülen
Ak sütleri içen, ot yiyemeyen, oynayan,
Sıçrayan, eğlenen körpecik kuzuları,
Yağmurdan oluşmuş tüm bu gördüklerimiz,
yokolmaz yokolmuş görünen, yokolmaz.
Yeni bir nesne doğurur yaratıcı varlık
Tükenenden, birinin ölümü ötekinin doğumudur.
Varlığın İlkeleri, Boşluk - Öğeler
Göstereyim yoktan gelmediğini varlığın:
yokolmaz artık bir kez varolan, göremeyiz
Nesnelerin ilkelerini, budur seni yanıltan.
Anlatayım sana gerçek olduğunu görünmeyenin de.
Birtakım olaylar sayacağım: Önce korkunç
Çarpışlarıyla denizi döven, kocaman gemileri
Deviren, bulutları parçalayan, dağıtan yeller,
Yelçevrintileri geniş ovalarda dolaşan,
Sürükler devrilmiş büyük ağaçları, süpürür
Tepelerini yüksek dağların, alt üst eder
Ormanları sağnaklar, görünmeyen varlıklardır
Gürleyen, uğuldayan, homurdanan korkunç yeller,
Yerler toz duman, çalkanan denizler, boşanan sağnaklar,
Uzaklara savrulan bulutlar, yeller yüzünden.
Önce durgun görünür, sonra birden dağlardan
İnen yağmurlarla beslenen, orman yıkıntılarını
Silen süpüren, bütün ağaçları sürükleyen,
Azgın ırmaklar gibi taşan esen yeller,
Ne köprüler dayanır bu taşkınlara, ne yağmurdan
Kabaran ırmakların gücüne direnecek ayak kalır,
İşte bunlar gibi yıkar korkunç gümbürtülerle
Yeller kocaman yığınları, nasıl yıkarsa
Büyük sağnaklar önüne geleni. Ne çıkarsa
Karşısına yüklenir, devirir sürekli vuruşlarla,
Sarsar taşan bir ırmak gibi sürükler, sallar,
Götürür, yokeder, atar içine çevrintilerin,
Böyledir azgın sağnaklar, savuran kasırgalar.
Görünmeyen, yalnızca sezilen varlıklardır
Tüm esen yeller, yaptıkları işlerle,
Yer kaplayan nesnel özleriyle görünen
Büyük ırmaklarla yarışırlar. İşte böyledir
Görünmeyen, sessiz, değişik türde korkular da,
Görmeyiz burnumuza gelişini sezdiğimiz kokuyu,
Duyularımıza gelen sıcağı, soğuğu da,
Ne de işittiğimiz sesi görebiliriz, oysa
Bunlar, tümden, yer kaplayan nesnel varlıklar,
Bunlar olmasa çalışmazdı başka türlü duyular,
Dokunma, dokunulma gücü olmasa gövdemizin
Bilemezdik bunların bir tekini bile.
Sereriz giysileri dalgaların kırıldığı kıyılara
Islanırlar, kururlar sonra güneşte, oysa
Ne ıslaklığın yapısını görürüz, ne de
Sıcaklığın etkileyen özünü, besbelli
Çok ufacık öğelere bölünmüş, ayrılmış hepsi,
Bir yolu yoktur onları görmenin gözle.
Yıllar geçer aradan, aşınır parmakta yüzük,
Oyar bir oluktan damlayan su taşı geçen
Sürenin akışında, incelir toprağa sürünen
Kaskatı sapan demiri görünmeden evleklerde,
Böyle yıpranır kaldırımlar da yıllar boyu
Gelip geçenlerin ayakları altında...
Aşınmış, kapı tokmakları biz görmeden, gizlice,
Sık sık tapınaklara gelenlerin sağ elleriyle
Dokunmadan, yıpranmış gördüğümüz nesneler, kırılıp
Dökülmüş böyle sürtünmekle, dokunmakla, dağılmış.
Gizler bizden bu olayları doğa, göstermez,
Sonradan, ana varlık ayırır bu nesneleri bölümlere,
Birleştirir uyarınca, yaratır yeniden, düzenler,
Yetmez gözümüzün gücü bunları görmeye.
Ne yaşam gücü tükenir, eksilir bu nesnelerin
Ne yaşlanma, kocalma söz konusudur onlarda,
Ne tuz tükenir, ne kayalar biter denizlerde,
Anlaşılmaz bu oluşumlar kısa sürede, doğada
Birleşemez nesneler, boşluklar var arada, evrende,
Uygundur bunların bilinmesi, yanılmayı düşünme
Sürekli bir araştırmada, varlık bütünü yolunda,
Kuşku duymayasın açıklamamızdan, görüşümüzden.
Boşluklar vardır nesnelerin içinde, el değmemiş,
Gözler görmemiş bilesin, yoksa bir kımıldama bile
Olamazdı bu nesnel varlıklarda, bu yüzdendir
Tüm nesnelerin devinmesi, birtakım işler görmesi,
Birbirinin yanında, devinmeden kalırdı hepsi
Boşluk olmasa, engellerdi birbirini nesneler,
Bir neden kalmazdı devinmeye, yer değiştirmeye,
Görürüz denizleri, karaları, göklerin yükselişini,
Daha birçok nesnenin türlü durumlarda, biçimlerde
Devindiğini görürüz açıkça, boşluk olmasa
Devinme de olmazdı nesnelerde, kendiliğinden,
Kuşaklar bile varolmazdı, kalırdı kaskatı
Olduğu yerde nesneler, kımıldamadan.
Düşünülse bile dolu nesnelerin varlığı
Kolay olmaz bunları varlıklarda görmek, anlamak
Kayalardan, oyuklardan, yarıklardan sızan suların
Besin verir ıslaklığı dökülen bol damlalarla
Diri varlıklara kendiliğinden, gelişir böylece
Ormanlar günden güne bolluk yağar ortalığa,
Kaynaklardan çıkan besleyici özler dağılır
Bütün dallara yayılır kökler aracılığıyla.
Sesler çıkar dalgalardan, kapı sürgülerinden
Evlerin, gıcırtılar gelir, katılık verir
Kemiklere soğuk, olmasaydı boşluk olmazdı
Bunlar da, görülmezdi karşılıklı dönüşme nesnelerde,
Bir olay doğmazdı boşluğun olmayışı yüzünden.
Nedendir gördüğümüz eşit büyüklükte nesnelerin
Birbirinden ağır geldiğini? Yoksa eşit olurdu
Bir yün yumağıyla kurşunun ağırlığı eş boyutlarda,
Basınç eşit olsaydı bütün nesnelerde. Ne denli
Düşse de somut nesneler, yine boşluklar vardır
İçlerinde, bundandır yeğnikliği büyük olanın,
Daha büyüktür içerdiği boşluklar, budur neden.
Daha ağırdır içinde daha küçük boşluk olan
Nesneler, budur anlatmak istediğim kolayca,
Bundandır nesnelerde boşluklar dememiz de,
Gerçekten ayırmasın seni diye, bu konuda
Çürütmem gerekir başkalarının düşüncelerini.
Onlar, pullu balıkların su dolar arkadan boşluklarına
İtilir ileri, yer değiştirip diyorlar, buymuş devinme,
Sularla çarpışarak, yüzmenin nedeni suda,
Böyle değiştirmiş yerleri, dolu olmalarına karşın,
Aralarında, yanlış olsa gerektir bu açıklama,
Nasıl ilerlerdi yüzücüler, nasıl değiştirirlerdi
Yerlerini bir kez, boşluk olmasa suların özünde?
Geriye çekildikçe sular, boşluk nedeniyle,
İlerler öne doğru balıklar, ya kendiliğinden
Devinir nesneler, ya da içlerinde boşluk var
Benimsemek gerek bu görüşü, başka türlü değil
Devinmenin açıklanışı, başlaması bile.
Önce çarpışır, sonra ayrılır iki nesne
Birbirinden, soluk dolar gereğince aralarına,
Açılan boşluğa, çok hızlı devindiğinden dolayı
Akar gibidir yel, doldurur ortalığı baştan başa
Birden, işte bu yüzdendir hızla doldurması
Havanın boşalan bir yeri, açılan boşluğu da.
Söylemek yanlıştır bu konuda, nesnelerin
Birbirinden ayrılması, bütün öteki olaylar
Yoğunlaşması, katılaşması yüzündendir havanın,
Oysa yanlıştır bu düşünce, gerçekte böyle değil
Boşluğun oluşu, yine o soluktur boşalan yeri
Dolduran, oysa yanlıştır havanın böyle
Katılaştığını öne sürmek, bir boşluğun
Bulunmadığını söylemek. Nesnelerin birleşmesi,
Çekilmesi, açılıp kavuşması düşünülse bile
Devinmede kaçınılmazdır nesnelerin içlerinde
Bir boşluğun bulunması, devinmeyi sağlaması.
Göstermem gerek sana bu konuda birçok kanıt,
Bunlarla kazanırım güvenini senin,
Yeter anlayabilmen için gerçeği,
Şu birkaç çizgi bile sana bolca:
Dağbaşında birini kovalayan köpekler,
Bulurlar koklayarak yapraklar arasında
Burunlarıyla en kesin izleri şaşmadan, sen de
Görürsün ötekilerden ayrı bütün nesnelerin
İçinde saklı, görünmeyen işleri, burada,
Kavrarsın onların özünü, bulursun gerçeği.
Yavaşlarsa çalışman, bıkarsın konudan, o gün
Bunu sererim gözlerinin önüne yeniden Memmius:
Yudum yudum içmek için yaklaşıyorum kaynaklara,
Bu bilgilerden zenginleşecek benim dilim,
Korkuyorum yaşlılığım yüzünden bozulacak
Diye bu derli toplu düzen. Çözülmesin sürgüsü
Yaşadığımız kapının, duyacaksın tüm şiirlerimde
Gösterilen kanıtların çokluğunu bu konuda,
Dönelim bir daha eski sözümüze, burada:
İki kaynağı vardır tüm varlığın, nesnelerin,
Biri boşluk, öteki kurucu öğe, ilke denen,
Bunların içinde gelişir, devinir varlık, yeter
Sağduyu anlamak için nesnelerin oluş ilkelerini,
Hepsinin kurucu, bütünleyen özlerini.
Bilinmeyen olayların kavranmasında, bulamayız
Daha sağlam bir ilke anlığımız için.
Olmasaydı boşluk denen uzay, bir yer bulamazdı
Nesneler, olanak kalmazdı gidip gelmeye,
Sevinmeye, biraz önce açıkladığımız gibi
Sana bu konuda, Üçüncü bir ilkenin
Söylenemez bulunduğu varlık için,
Yalnız boşluk, bir de somut nesneler var,
Başka bir varlık olsaydı, gerekirdi onun da
Ya daha büyük, ya daha küçük olması, görülür
Yumuşak ya da katı bir dokunma sonunda
Yer kaplayan nesnelerin tüm düzeninde
Bir gelişmenin sürüp gittiği boyuna,
Dokunma olmadan nesnenin bir bölümünde
Ne bir değişme gerçekleşir, ne dönüşme,
Bu yüzden, bu doldurulmamış yere gerekir
Boşluk adını vermemiz düşünce dizgemizde.
Hangi nedenle olursa olsun varlığın başka
Varlıklara karşı ya etkileyen, ya da
Etkilenen bir özelliği vardır, kesin, olamaz
Somut varlık olmadan etkileme, etkilenme.
Olmadan boşluk, bağımsız devinme olmaz uzay,
Bundandır boşlukla öğeler dışında bir ilkenin
Bulunmadığı nesnel varlık düzeninde. Güvenilmez
Salt düşünmekle duyulara gelmeyen varlığa.
Tüm nesneler bu iki bağdaşık ilkeden çıkar,
Yoktur bunların dışında bir olay, bir kural,
Göremeyiz yok edici, ayırıcı başka bir ilke,
Bu yüzdendir taşın ağırlığı, suda akıcılık.
Somut nesnelerde saklıdır dokunma gücü,
Boşluk dediğimiz ilkede değil. Tutsaklık,
Bağımsızlık, yoksulluk, varsıllık, varolan,
yokolan, bir de bütün değişmeler olamaz
Nesnelerin kurucu öğeleri olmadan, böyledir
Alıştığımız, doğru dediğimiz tüm olaylar.
Zaman kendince bir varlık değildir gerçekte.
Nesnelerden gelir duyumlarımız, unutmalarımız,
Gelir, çarpar duyularımız ne varsa, sonradan
Kavranamaz duyularla zaman, nesnelerin oluşumu,
Davranış türleri anlaşılmadan, olamaz süre,
Savaşı gerekli kılmış Troyalılar için bakılırsa
Söylentilere kaçırılan Melena'nın kurtarılması,
Gerçekten bunlar olmasaydı, bilinemezdi
İnsan soyunca bu olay bize göre, getirilemez
Geçen günler bir daha geri, bir kez olmuş
Bitmiş olaylar, ne olayların geçtiği söylenen
Yerler, ne geçen günler döner bir daha geri.
İlk yer kaplayıcı öz bulunmazsa nesnelerde
Ne yer olur, ne bütün olayların geçtiği uzay,
Ne güzel Helena'nın sevgi ateşi, günün birinde
Tutuştururdu Frigyalı Aleksander'in gönlünü,
Ne dillerde söylenen, yürekler doğrayan
Savaşlar olurdu, ne kaleler yakılır, yıkılır,
Ne tahta atla Grekler girerdi gece Troya'ya,
Anlarsın bütün bunlardan, geçen olaylardan
Kendiliğinden doğmadığını öğelerin oluşumu gibi.
Boşluğun bile sözü edilmez bu konuda, birçok
Olayın ortaya çıkışında etkindir kurucu öğeler,
Onları kapsayan uzay. Nesnelerin kurucu özleri
Somuttur, bunlar birleşir kendi aralarında
Bağdaşır nesnel ilkeler denen kurucu öğeler.
Çok dayanıklıdır, sıkıdır bu kurucu öğeler,
İlközler dediğimiz, giremez içlerine başka
Bir nesne dıştan, bölünmezler, bağlı birbirine,
Güçtür inanmak buna gerçekten, hangi nesnelerde
Özüne girilmez öğelerin bulunduğuna, güçtür.
Yıldırım düşer, girer evlerin çatılarına, gökten,
Bir gürültü kopar, bir ses, akkor oluşu gibi
Demirin ocakta, kızgın buğularla dolar uzay,
Dağılır kayalar, yıldırım sıcaklığından, erir
Altın, akar madenlerin özü buzlar gibi.
İşler sıcaklık gümüşe, yüreğe değin soğuk.
Duyarız sıcağı, soğuğu sağ elle tutunca yukardan
İçine su dökülen kabı, çok görülmüş evrende
Özüne girilemeyen nesnelerin varlığı, bundandır
Nesnelerin özüyle uğraşmam, dinle birkaç dizeyle
Neler anlatacağım sana; sonsuzca kalan vardır,
Gerçek bu, somut varlıklar, dayanıklı, bunlardır
Kurucu özler, onlardır evrende tüm oluşların
Nedeni. Öğeler, içinde nesnelerin devindiği boş uzay
Varlığın iki kurucu öğesidir, gerçekten.
Bilindiği gibi büsbütün değişiktir evren,
Bozulmadan, dağılmadan tüm kurucu öğelerin
Kendiliğinden saklandığı, kaldığı bir yerdir.
Uzayın yayıldığı boşluk denen alanda
Bulunmaz bir nesne, nesnelerin olduğu
Yerde de bir boşluk olmaz, düşünülemez bu.
Bundandır kurucu öğelerde boşluğun olmadığı.
Bütün varlıklarda gerekli boşluk, sıkı kurucu
Öğeleri de kuşatır boşluk, ancak görülemez
Gizli, çevreyi kaplayan, sıkı, somut öğeler
Düşünülse de, saptanamaz bu. Ancak kurucu ilkedir
Nesnelerle boşluğu bağdaştıran, uyum sağlayan güç.
En sıkı, en katı öğelerden kuruludur
Varlığı oluşturan nesnel ilke, yalnız
Odur ölümsüz, dağılır, ayrışır öteki nesneler.
Olmasaydı uzayı oluşturan engin boşluk
Düzen kurulmazdı tüm nesnelerde, yer kaplayan
Tüm evreni dolduran değişik varlıklarda, ıssız.
Böyledir nesneyle boşluk, ayrı, türlü düzende,
Yoksa ne doluluk, ne boşluk kendiliğinden,
Birçok özgün yapılı nesneler vardır şimdi
Boş uzayı dolusundan ayıran, düzeni sağlayan,
Bunlar dağılmaz dıştan gelen vuruşlarla, yalnız
İçten gelen başka bir itkidir bu sağlam
Öğeleri dağıtan, sarsan, parçalara ayıran,
Yukarda kısaca gösterdiğim gibi, apaçık.
Ne bükülme görülür boşluğun olmadığı yerde,
Ne kırılma, ikiye ayrılma, ne bölünme.
Ne derinden derine işleyen soğuklar olur,
Ne de bulduğunu yakan, yüreğe inen ateş, sıcaklık,
Boşluktan kopan nesne ne denli işlerse öze,
Derine, o denli kolay olur güçlerin basıncı.
Böyle öğrettiğim gibidir sana tüm ilkeler,
Sımsıkı, boşluksuz, bu nitelikler onları sonsuz
Kılan, olmasaydı evrende sonsuz bir ilke,
Çoktan yokolurdu tüm nesneler, yiterdi,
Sonra yeniden doğardı gördüğümüz ne varsa.
Gösterdiğim gibi önceden, yokluktan yokluk çıkar.
yokolmaz varolan bir nesne bir daha, bundandır
Tüm kurucu ilkelerin ölümsüz, sonsuz oluşu.
Ayrılır birbirinden günü gelince öğeler,
Yenilemek, yeniden kurmak için anavarlığı.
Sıkıdır, sağlamdır kurucu öğeler, bundandır
Hepsinin sonsuzca kalışı, olmazdı başka türlü,
Yaratılmazdı, sonsuzluk içinde, yeni nesneler.
Öğelerin Bölünmezliği
Evrende yokoluşun ardı gelmeseydi, yokolurdu
Nesneleri kuran anavarlığın öğeleri de,
Baştan beri geçen günler, akan süre içinde,
Bir nesne kalmazdı kurmak için yenilerini,
Belli bir sürede aşınır giderdi varolanlar,
Gününden önce yaratmanın, yeniyi düzenlemenin.
Görüyoruz geçen günler dizisinde sonsuz sürenin
Yok edemediğini bugüne değin kurucu öğeleri,
Gelecek çağlar içinde yenilerini kurmada.
Bütün nesnelerin yenilenmesinden anlıyoruz
Kurucu öğelerin yokolmadığını, boyuna.
Yoksa tüm kurucu öğeler azalsaydı gitgide,
Yani bir varlık konmazdı ortaya, oysa çiçek
Gibi açılıyor nesneler, doğuyor özgün, sürelerde.
Dört Öğenin Yapısı
Sıkıdır, kaskatıdır anaözün öğeleri,
Yumuşak yapıdadır toprak, su, yol, od,
Boşlukla karışmıştır bunların tümü de.
Yumuşak değildir kurucu ilkeler, yoksa
Nereden çıkardı demir, kaskatı çakıllar,
Hangi güç kurmuş bunları? Nerde, bilinmez.
Olmasa kurucu öğeler yoksun kalırdı özünden
Anavarlık, kopardı gerçek kaynağından.
Sağlamdır, dayanıklıdır, yalındır kurucu öğeler,
Nesnelerin gerçek kurucuları, bağlıdır hepsi
Özgün bağlarıyla bağlanınca birbirine sımsıkı
Birçok etkin güç koyabilirler ortaya, özgün.
Yoksa pek azı kalırdı bu sonsuz nesnelerin,
Bunlar da sonsuz süreden şimdiye değin
yokolmaktan kurtulan, övülmeye değer olan
Nesneler olurdu. O zaman bir çelişme çıkar
Ortaya, bölünen varlıkla bölünmeyen arasında.
Dipdiri kalır ilkeler sonsuz süre boyunca,
Sayısız çarpmalara karşın dağılma yok özlerinde,
Artık belli belirlidir bütün soyun, oluşan,
Yaşamın sınırı, çizilmiş önceden.
Anavarlık koşullarına uygun kuşaklar
Sonsuz düzen gereği sapasağlam kalırlar.
Değişmez varlık türleri, uyar bu kurala, kalır:
Boyam boyam tüylü kuşlar bir diziye göre,
Öğrenir atalarından, soylarınca, yuva kurmayı,
Değişmez onların özü, saklanır gövdelerinde
Gereğince, yoksa değişirdi ilk kurucu öğeler,
Tüm nesnelerde, anlaşılmazdı hangi türün
Kendi özüne uygun yapıda doğabileceği,
Nenin başka türlü olabileceği, bilinmezdi,
Ne tür bir varlıktan ayrılmışlığı kesinkes,
Anlaşılmazdı yaratan gücün özünde saklı gizem.
Öğrenemezdi tür tür ayrılmış diriler kendi
Törelerine uygun davranmayı, devinmeyi, atalardan,
Yaşam düzenini, bulunca ilklerde bir sınır bile,
Algılanmaz duyularla, olmazdı sürekli bölünme,
Tek tek öbekler çıkmazdı ortaya, ne bağımsız
Bir bölüm, ne bir nesne doğardı, yetersiz
Kalırdı. Gerekirdi böyle bir bölümün de olması,
Başkalaşma. Oysa doğar benzeri benzerden, ikisinin
Birleşmesinden bir düzen içinde, somutun özü.
Tek tek varolamazlar, bu yüzden gereklidir
Çözülmez bir düzen içinde bağdaşmaları.
Sıkıdır, dayanıklıdır, yalındır ilk öğeler,
En ufak nesneler bile sıkıdır geymelidir
Birbiriyle, oluşmaz tek tek kırıntılardan
Bir bütün, nesne, birleşmekle, yanyana gelmekle.
Sonsuz bir yaşam sağlar onların birliği.
Atamaz, eksiltemez doğa bu ilk özleri.
Saklaması gerekir gelecek kuşaklar için
Tüm kurucu özleri, ana varlık. Sayısız öğeden
Oluşur en ufak nesne bile, bölünür durmadan
Bir yarım başka yarıma sonsuzca, gelse ayrılmazdı
Birbirinden büyükle küçük, iş yok bunda. Bölünür
Sonsuzca "bütün" de, böyle doğar ufak ufaktan
Us algılamaz bunu bir gerçek diye, budur
Uygun geleni bizim usumuza. Gerekir senin de
Kesinlikle, gerçek bir ilk kurucu öğenin
Bulunduğunu söylemen. Görünmez bu ilk
Kurucu öğe, başöğe, söylemelisin artık sen de
Sağlam bir yapıdadır bu ölümsüz kurucu öğe.
Önünde sonunda yaratıcı tanrıça, baskı yapar
Bütün yaratıklara bölünmek, dağılmak yel
Olmak için. Bunlardan kuramaz eşit özdeşleri
Yeniden, gelmez elden bölünmez tozanların
Birer birer doğurucu özde saklı gücü taşımak.
Ağırlık, çarpma, çarpışma, itim, kımıldama değişik
Bir bağlamda gerçekleşir düzen içindeymiş gibi
Belli bir uyumda bütün nesne türlerinde.
Herakleitos
Bundandır ateşin "tüm varlık"ın kurucu ilkesi,
Evrenin doğurucu tözüdür diye düşünülmesi.
Herakleitos'dur öncüsü böyle düşünenlerin,
Gerçekten ayrılıp yanlış yolda gidenlerin,
Pek ünlüdür onun karanlık, anlaşılmaz sözleri
Grek ülkesinde, ilk araştırıcısı sayıldı gerçeğin
Birtakım delilerce. Şaşkınlar bayılır karmaşık
Sözlerine, dilinin altında saklı hepsi, dolaşık,
Gerçek sayarlar kulağı okşayan, süslü, yalın,
Çekici bir anlatımla yüksekten atan konuşmalarını.
Sorarım onlara, neden türlü türlüdür nesneler
Gerçekten ateşse kaynakları, yalnızca?
Bir kazanç çıkmaz yalımın incelmesinden,
Sıkışmasından, saklar ateş bölümlerinde de
Kendi "bütün"ü içinde bulunanı, bırakmaz.
Daha yoğunlaşsa bölümleri, daha keskin,
Daha yalın, yeğnik olsa da yalım, inanılmaz
Ayrılmış, dağılmış bölümlerden sürekli, belli
Bir oranda türlü varlıkların oluştuğuna,
Sıkışmakla, gevşemekle, değişmekle ateş olmaz
Türler, bir de şu var: İncelme, sıkışma nesnelerde
Boşluk açarsa kolay gevşer, ya da yoğunlaşır
Ateş, Bilinir kendi düşünceleriyle çeliştiği
Onun, yazdığı yapıtında, korkuyor kendisi de
Boşluğa inanmaktan, şaşıyor gerçek yolunu,
Ürküyor, anlamıyor boşluk dışlanırsa sıkışır
Tüm nesneler, toplanır bir araya, başlangıçta
Bir somut nesne varken, kalır açıkta, anlamsız.
Boşluktan ne üretilir, ne dışarı atılır,
Yapamaz bunu somut bir nesne, etkin yalımla
Ateş ışığından çıkar buğu, ateş gevşek, yaygın
Öğelerden kurulu, besbelli. Hızla geçer ateş,
Değişir "bütün" olarak özyapısı, söner
Bölüm bölüm, yokolur yalımlar, bunlardan yeni
Nesneler doğar, diyor, olmaz böyle, değişir
Durmadan ateşin oluş nedeni, birden karışır
Yokluğa, bir iz kalmaz eski varlığından.
Oysa nesneler yokolmaz, yenileri kurulur hep,
Değişmez özü kurucu öğelerin, çoğalır türler,
Bu sonsuz öğeler değişen düzenle çıkar, batar,
Yeni nesneler oluşturmak içindir bu düzenli
Değişme, oysa ateşten kurulamaz bu ölümsüz
Öğeler, bilmen gerekir bunu, açıkça senin de.
Kurucu öğeler taşır değişmeyen, sonsuz özleri
İşte bunlardır varlığın oluş nedenleri,
Oluyor benzer durumlar da, yumuşama, yitme,
Katılma, düzende seyrek de olsa bir bozulma,
Yalnız ateşin kızgınlığı kalsaydı yitmeden,
Ateş olurdu bütün varlığı yaratan, kuran.
Benim anladığım gerçek: Öğeler vardır kurucu,
Onların belli düzeni, biçimi, durumu, oranı,
Derlenmesi, birleşmesi, devinmesi ateşi doğuran
Onlar, değiştikçe durum değişir onlarda düzen,
Çıkmaz ateşten başka nesneler, öğeleri bizim
Duyularımıza gelen, bizde duyumlar oluşturan,
Nesneler, söylemek gerek şunu da: "Yalnız ateştir
Tüm nesnelerin içinde olan, başka bir gerçek
Yoktur varlık düzeninde ateşten öte." Demiş
Herakleitos, benim anladığıma göre. Doruğuna
Çıkmış deliliğin, bunları söylemekle. Tutarsız
Sözleri, duyulara çatar, onlara uyar, düşer
Çelişkilere, çürütür kendi kendini. Önce duyulara
Güvenmiş, açıklamış ateşi, düşünmüş, kesin saymış,
Sonra dönmüş yadsımış duyuları, dışlamış onlarla
Gelen verileri, delice işler, neye güvenmeli?
Nedir güvenilir duyular dışında, doğru, yanlış
Hangisi duyularla sağlanan izlenimlerin?
Neden atılsın hepsi, yalnız ateşe inanmak için,
Ateşi anmadan, yerine başka bir nesne koymak
İçin? Saçma önermeden saçma çıkarmaktır bu,
Bunlar, nesnelerin ilkesini ateşte bulanlar,
Tüm evreni yalnız ateşten çıkaranlar.
OIuşun ilkesini suda, solukta, ararlar,
Suyu biricik ilke sayarlar, sonra yeryüzünü
Yüceltirler, tüm varlıkların değiştiğini,
Sonra toprak anaya döndüğünü ileri sürerler.
Öğreniyoruz bunların yanıldığını, ayrıldığını
Gerçek yoldan, şu iki ilkeden: Suyu toprakla,
Yeli ateşle birleştirirler, sonra döner
Bütün varlık türlerinin dört öğeden çıktığını
Savunurlar: Sudan, yelden, ateşten, topraktan.
Empedokles
Agrientumlu Empedokles'ti onların öncüsü,
Üç yanı açık bir adanın kıyısında doğmuş,
İon denizi çevrelemiş bir dalgalı yay gibi
Mavi dalgaların tuzlu köpükler fışkırttığı
İon denizi, ayırır daracık bir geçitle burada
İtalya kıyılarından adanın yöresini,
Buradadır ünlü Charybdis çölü, gürleyerek dönen
Aethna, yalımlar saçar, gürüldeyen göğsünde toplamak
Ağzından ateş püskürtmek için kraterlerin,
Yükselir göklere, yalımlar saçar, yıldırımlar
Çevirir bu görklü adayı, fırlar arada bir gözleri
Kamaştıran, çok ilginç sayılır uluslarca tüm
Yeryüzünde, görkemli varsıllar bolluk içinde,
Kargı kullanmada seçkin yiğitleri, savunmada
Benzersiz erleri, yoktur daha görkemli kimse
Göğsünden çıkan taşkın bilgeden, tanrısal öğüncü.
Bize böyle bilgelik öğretileri gösteren,
Bir ölümlü soyun aydınlığı diye, görünmeden.
Gösterdiğimiz gibi, yukarda, onu izlemeden uzak,
Anlayışı yetersiz kimselere karşın, tanrısal
Görüşün kavradığı, kimi eşsiz buluşları açıklamış,
Duygularının pek yüksek, kutlu tapınağında,
Apollon bilicisinin Tripodus'ta Pytia'ya
Söylediği, gerçekten, bize değin gelen bilgelikleri.
Yıkılır bu ilkeler karşısında ne varsa.
Yükseliyor, güçleniyor, pekişiyor bu ilkeler.
Onlar düşünmüyorlar öncekiler gibi boşluksuz
Bir devinmenin olmayacağını, seçiyorlar gevşek,
Yumuşak varlıkları, toprak, su, yel, ateş gibi,
Tüm dirileri, bitkileri, nesneleri boşluk olmadan
Ortaya koyabilmek için. Sürekli bölündüğünü
Söylüyorlar nesnelerin, sonsuzmuş bu bölünmeler.
Yine bulunmazmış içinde nesnelerin ince kırıntılar
Bile. Dış uçlarında bu nesnelerin duyularımız
Sezer kimi izleri gerçektir bu, bundan anlaşılır,
Görünmeyen öğelerin de bir dış ucu, daha ufak
bir bölüm taşıdığı, bunun da hangi anlama
Geldiği. Bir de şu var: Onlar nesnelerin hep
Kurucu öğelerini seçiyorlar, bizce görünür
Bunların gevşekliği, geçiciliği, verimsizliği,
Dağılır bunlar, evren de dağılır, yeniden
Oluşur bir nesneler yığını, diyorlar, oysa
Gerçek değil bu görüşlerin ikisi de.
Karşıttır bu dört öğe birbirine, ölümlüdür,
Günün birinde çözülüp gitse içlerinden biri
Dağılsa, engin boşluğun içinde yokolur,
Fırtınada yıldırımın, yağmurun yellerin
Yuvarlandığını, dağıldığını gördüğümüz gibi.
Bu dört öğeden doğması gereken nesnelerin
Sonradan ayrılışını, dönüştüklerini nesnel
"Bütün"e yeniden, görülür mü ilk kurucu öğeleri?
Düşünülmez mi bu bağlantının bir de karşıtı?
Baştan beri doğuruyor nesnel öğe, değişiyor hep,
Değiştiriyor boyamlarını tüm nesneler, ötekiler
Gibi, düşünürsen karıştığını toprakla ateşin,
Esen yellerle suyun, akıcı ıslaklığını
Değişme yok demektir bu bağlantıda, yoktur
Bu dört öğeden ayrılmış bir yaratma, nesne,
Kırda bir ağaç gibidir bu, açılır, solar. Söyler,
Türlü nesnelerin karışımında kendi özünü
Gösterdiğini varlıkların, toprakla karışan yel
Yine yel, ateşin suda sönünce yine ateş kaldığını,
Gelince doğurma konusuna: Görünmeyen, gizli bir güç
Saklıdır ilk kurucu öğelerde, anavarlık,
Direnir özvarlığa, yeni yaratılışa karşı,
Engelleyici bir etken yoktur burada, korur
Özünü doğa, gökten, kızgın yalımlardan bile
Çıkar birtakım kurucu ilkelerden nesneler,
Önce ateş döner yel olur bulut olur, yağmur
Buluttan çıkar, toprak derlenir yağmurdan, değişir
Ne varsa, gider geriye, önce su, sonra yel, ateş,
Bitmez değişmeler sonsuz akışta, ne gökten
Yere inenlerde, ne yerden yıldızlara ağanlarda,
Bunlar da görünmez kurucu öğelerde, bir öz var
Kalması gereken bu değişmelerde, bu akışta,
O da, büsbütün yokolmadığıdır nesnelerin.
Oysa sürekli değişen, yerini değiştiren, belli
Durumda kalmayan yokolur önceki gibi,
Bu yüzden, değişmesi gereken diye, gösterilen
Nesnel özler başka nesnelerden oluşur ancak,
Böyledir, değişmeyenler de yitip gitmezler,
yokolmazlar büsbütün, böyle ilkeler düşünmeli,
Ölmeyen, yokolmayan öğesel ilkeler,
Olasıdır bu tür ilkelerin kurması ateşi,
Onun ardından yel doğmuş bu kural üzre,
Eklenmiş ona daha birkaç nesne kımıldamış,
Bir de düzen değiştirerek çıkmış biri
Ötekinden bir bütün içinde oluşmuş.
Olumludur diyorsun olay, yukarı bakarak
Nesnelerin havaya yükselişine, gelince günü
Gökten inmezse yağmur, sarsılmazsa bulutlardan
Dökülen sularla ağaçların dalları üstlerine,
Göndermezse ısıtan ışınlarını bize güneş,
Ne buğday gelişir, ne yemişler, besleyen özler,
Katı yemek, birleştiren ısı gerekser gövdemiz,
Yoksa yaşanmaz, incelir sinirler, erir kemikler.
Somut nesnedir gelişmeyi sağlayan, besleyen,
Böyle besler birbirini tüm nesnel varlıklar,
Türlü nitelikte, durumda toplanmış öğelerle,
Birleşmiş birçok türde nesne kendi özünce.
Kendi türlerince beslenir varlıklar, ne yolla
Beslendiği kurucu ilkelerle, bunların hangi
Yöntemle birbiriyle kaynaştığı, devindiği
Özel yapılarına göre önemlidir, bunu bilmek.
Bir özden kuruludur yer, gök, deniz, ırmaklar,
Güneş, bir de ekinler, dipdiri, özlü yemişler.
Bundandır davranış, seçim değişikliği onlarda,
Öz bir, davranış başka. Benzer bu durum, benim
Dizelerimde yan yana dizilen, biçimi ayrı
Harflerin kurduğu anlamsal düzene, tek başına
Yok anlamı bir harfin, öyledir öğeler de, gelir
Yan yana, birleşir belli ölçüler içinde, kurulur
Nesneler, sen söyle kurucu öğelerin de böyle
Olduğunu, dirilerde yetenek, güç ayrılığını.
Anaksagoras
Görelim ne düşündüğünü Anaksagoras'ın da,
Ne anladığını homoiomereia kavramından,
Yok karşılığı yoksul dilimizde bu Grekçe sözün,
Yine yazıyla anlatabilirim bu konuyu, nedir bu
Homoiomereia, ne öğretiyor bize bununla bilge.
Kemikler oluşur, düzenle, incecik bölümlerden,
Kılcal damarlardan gelişir bağırsaklar da,
Et düzenlenir birbirine karışan, akıcı kanın
İnce damlalarından, bir de açıklar hangi yolla
Çıktığını altının tozanlardan, Anaksagoras,
Toprağın toprak tozanlarından, suyun su
Damlacıklarından, ateşin kıvılcımlardan
Oluştuğunu. Böyle açıklar öteki nesneleri de,
Kendi bile inanır söylediklerine, oysa anmaz
Boşluğun adını bile, belli bir erek göstermez
Nesnelerde bölünmeye, yanılma var iki görüşte de.
Önceden açıkladığımız koşullar içinde.
Düşünür verimsiz bir tutumla kurucu öğeleri,
"Öğe" denecek bir özelliği varsa onların,
Özdeş özle donatılmışsa onlardan oluşan
Nesneler belli biçimde. Acı çeker, ölür
Varlık, kurtuluş yok ölümden, direnemez
Basınca. Ne kaçabilir yazgının elinden, ölümün
Dişlerinden? Nedir bu yel, su, toprak, ateş?
Kan, kemik? Sonuç alınmaz bunlardan, geçicidir
Tüm nesneler bu durumda, gördüğümüz gibi, baskılarla.
Bölünemez bir nesne başka bir nesneye,
Yoktan varolamaz. Bunun kanıtıdır söylediklerim
Önceden. Besler, geliştirir gövdeleri yemek, bilmek
Gerek burada damar, kan, kemik, sinir ne varsa
Gövdemizde yabancı nesnelerden, yemekten, gelir,
Ya da yemekler türlü nesnelerin karışımından
Olur, içlerinde pek ince sinir özleri, kemik, kan,
Damar bölümcükleri, yapıcı öğeler bulunur, saklı.
Bütün yemeklerin kurusunda, yaşında bir bileşim
Var, büsbütün yabancı özlerden kurulmuş, onlar
Geliştirir bizi kan, özsu, kemik, sinir karışımıyla.
Topraktan gelirse somut nesnelerin gelişmesi,
Gerekir toprağın da yabancı öğelerden oluşması,
Onun sandığına göre hepsi, oysa onlar da topraktan
Çıkıyor bir bir. Dönelim başka konuya, yeterlidir
Buna da sözümüz. Odunda gizliyse yalım, duman, kül,
Başka nesnelerden kurulması gerekir odunun,
Odundan, daha önce çıkan, başka nesnelerden
Gerekir şimdi toprağı besleyen, büyüten, durmadan
Başta tür nesnelerin çıkması birbirinden. Çetin
Bir olay, bunu da Anaksagoras seçiyor, kendince:
İçten içe karışır nesneler, bağlaşır birbiriyle,
Gizli birlik sağlanır aralarında, dizilir "bütün"de
Tozanlar, uyum içinde kaynaşır. Anlaşılmaz denir
Onun bu savına da. Değirmen taşları arasında
Ekinler ezilirken gerekirdi kanların sızması,
Gövdemizde görüldüğü gibi. Havanda döğülen,
Taşların altında kalanlardan, yine gerekirdi
Kan damlaması, öte yandan yünlü bir koyunun
Memelerinde olduğu gibi sudan tatlı bir sıvının
Akması. Gerekli miydi toprak yığınları içinde,
Tarlalarda türlü türlü otların, bitkilerin,
Yemişlerin, yaprakların görünmesi,
Ya da toprak yığınlarının arasında gizlenmesi?
Görünürdü odunlarda dumanlar, küller kırılıp
Dağıldıklarında, kıvılcım çıkararak yandıklarında.
Oysa bunlar olmuyor, ne varsa gözlerimizin önünde.
Bilmek gerekir nesnelerin karışmadıklarını,
Birbirine, başkalarının söyledikleri gibi.
Görünmeyen ortak öğeler, özler, biderler (*)
Vardır, nesnelerin içinde saklı, bilmek gerekir,
Nesneleri oluşturmak içindir bunlar.
Yine söylüyorsun: "Yüksek dağ tepelerinde,
Yetişen ağaçların azgın yeller estiğinde,
Birbirine sürtünme yüzünden yandığını, sonra
Yalımlardan, kıvılcımlardan çiçekler açıldığını"
Söylüyorsun yine, doğrudur bu görüşün, ancak
Ağaçta gizlenmiş yalım olmaz, çoktur odun dokusu,
Sürtünmeden akım doğsa yanardı tüm ormanlar,
Yalım gizlense ağaçta, her gün yangın görünürdü,
Yakar yıkardı tüm ormanları dört yandan, tutuşturur
Ağaç gövdelerini. Bağladık bu konuyu da sağlama,
Sözlerimle, budur önemli olanı da, konunun,
Nasıl gider gelir karşılıklı kurucu öğeler,
Aralarında ne denli birleşirler, değişik durumlarda,
Karşıt devinimlerle, kımıldanışlarla.
Görmez misin belli nesnelerin doğurduğunu
Az çok değişince yalımlı da, ağacı da? Yakındır
Birbirine anlatımlar da, değişen ilkelerin
Açıklanışında, anlarsın düşününce bir ağacı,
Ateşi incelerken, tüm nesnelerde böyle olduğunu
Durumun, apacık. Düşünemezsen nesnel özün özdeş
Yapıda ilkelerden kurulduğunu, senin gözünde
Yokolmuş demektir varlığın ilk kurucu öğeleri.
Bundandır tuzlu gözyaşlarının, biz, gülerken
Yanaklarımızı, kirpiklerimizi kaplaması.
Dinle biraz daha, öğren açıkça, geri kalanları.
Kaçmıyor gözümden içine daldığım karanlık alan.
Doldurmuş içimi ün sağlama umudu, neden uyandırmış
Bende Thyrsus bilmem, şiir isteği, tatlı.
Budur beni sürükleyen, çırpınan yürekle, bilinmez
Bir ülkede esin perileri arasında dolaşmaya.
Sevindirir beni bilinmeyen kaynakları bulmak,
Yeni açmış çiçekler dermek, kıvanç verir,
Perilerin, öncüllerimizin düşte bile görmediği
Bir taç yapmak için başıma, değer verir şiirim
Yüksek nesnelere, benim kurtarmaya çalışan tinleri,
Dinlerin sıkıcı bağlarından. Benim şiirimdir
Aydınlatan bu yörenin karanlıklarını.
Aydınlık gerek, yayılmış çevreye peri büyüleri,
En uygun düşünceyle seçilmiş şiirimin süsü,
Bu yazdıklarım, benzer acı ilaç veren
Sağıltıcının altın rengi bal sürmesine bardağa
Kandırmak için toy çocukları, duyurmamak için
Acılığı; aldanır dudaklar bala, içerler acı sıvıyı,
İşte böyle kandırılır, kanmayan çocuklar bile.
Bu yöntemle korunur sağlık, dönülür iyiliğe,
Böyledir yapmak istediğim de, öğretimizi duymayan
Kimselere, kuru, kolay, yüzeysel sananlara.
Bakmayıp onların boş sözlerine, tatlı şiirin
Akışında bildirmek istiyorum kolayından
Anlatarak, esin perilerinin en tatlı ballarına
Batırıp getirmişim bilgeliğimizi, duyduğum gibi,
Öyle kavrarsın şiirimizde varlığın yapısını, tümden.
Sonsuzluk
Anlatmıştım somut nesnelerin en katı, sağlam,
Dayanıklı, aralıksız öğelerden kurulduğunu,
Sonsuzluk içinde bulunduğunu. Araştıracağım
Evrenin de bunlar gibi sınırlanmış
Olup olmadığını, yukarda gördüğümüz boşluğun,
Bütün varlıkların içinde devindiği alanın, tüm
Yolların dört yandan çevrilip çevrilmediğini,
Ya da sonsuz derinlikte bir yere dayanmadan
Uçtuğunu. Var alanın yoktur başka sınırı, birer
Son uç bulunur nesnelerde, oysa yine bir
Son uçtur denen de bir öğedir kesinlikle,
Önceden varolan öğe sınır çizebilir ancak,
Uygun değil duyunun yapısı bunu kavramaya,
Uzaklık var arada. O da dışında değil evrenin,
Ne son, ne dış uç, ne ölçü, ne bitim vardır,
Kapladığın yer için de böyledir durum.
Yayılır nesnelerin bulunduğu yerden dört yana
Eşit uzaklıkta bu sonsuz bütün, evren
Yuvarlağına, düşünür müsün sınırlandığını
Tüm evrenin, son ucuna varmak olası mıdır,
Gerilmiş yaydan oku atmak, oradan söylemek
İster misin şöyle gönülden, hızlı bir vuruşla
Fırlatılmış sineğin, durmadan ilerleyeceğini,
İlk atıldığı yerden, düşünür müsün bir durumu
Değiştirmeden saklamanın elden geldiğini?
Onaylaman gerek birini, kapar ikisi yolunu,
İnan evrenin sonsuzca yayıldığına, kesin.
Engel olursa atılmış okun ulaşmasına,
Ereğe, bir yerde duruş, ya da uçup giderse
Ok süreklice gelmez bu gidişin sonu da.
Böyle geliyorum ardından yıllar yılı senin,
Sorarım sana, evrene bir son bulduğun yerde:
Ne çıkacak bu fırlatılmış kargıdan?
Dahası var: Yoktur evrende bir son, uzay
Kesintisiz bir akış içindedir, genişler boyuna.
Çevrilseydi uzay engellerle, bu toplu yığın,
Birleşmiş, sınırlandırılmış olurdu, batardı
Dört yandan engine, evren, ağır basınçla.
Bir olay görülmezdi gök çatısının altında,
Devinme olmazdı, güneş ışığı bile çıkmazdı, gökte.
Birleşmiş bir bütündür evrenin doğası, ortaya
Çıktığı bilinmeyen, sonsuz çağlardan beri.
Gerçekten, kurucu öğeler için, söz konusu değil
Bir yer, dayanarak değiştirme, başka güvenilir bir
Odak düzenlemek, bütün ilkeleri birleştirmek için.
Devinir tüm nesneler, yer değiştirirler, sürekli
Devinim içinde, gider gelir dört yana varlığın kurucu
Öğeleri, hızla çıkar aşağıdan, sonsuz uzaydan yerleşir
Boşluklara. Görürüz nesnelerin birbiriyle sınırlı
Kaldığını, yel dağları sınırlar, dağ yeli kuşatır,
Çevreler, karalar sınırlanır denizlerle,
Sınırlar denizleri yeniden karalar, yoktur evreni
Sınırlayan başka bir varlık, çok geniştir uzay,
Esneyen boşlukların derinliği, kıvılcımlar saçan,
Düşen yıldırımlar bile sonsuz sürenin üstünden
Aşarak varamaz son sınıra, bir başka gün başlasa
Kaldığı yerden yıldırım kısaltamaz kalan uzaklığı.
Öyle sonsuz yayılmış bu genişlik, aşar nesneleri.
Evrenin bir sürekli yasağı var burada: Kuramaz
Kendince engeller, birleşse, toplansa tüm nesneler.
Boşlukla sınırlanır tüm somut varlıklar, yeniden
Sınırlanır onlarla boşluk, gerektirir birbirini
karşılıklı, varlıklar. Bir engel çıkarsa iki
İlkeden birine yayılır sınırsızca özü gereği
Öteki, boşluk sınırlarsa uzayı, saklayamaz doğa
Kurucu öğelerini, boşluk sonsuz, ilkeler sınırlı
Kalır, ne deniz, ne kara, ne ışıklı gök, ne insan
Soyu, ne kutlu tanrılar, ne de biraz yaşam,
Çözülür bağından dağılır, sonsuz boşlukta varlık,
Toplanır birleşemezdi bir daha, yeniden oluşturmak
İçin bir nesne bu dağılandan doğa,
Ne bir amaç güder kurucu öğeleri nesnelerin,
Ne uygun sıra, ne toplu düzen, ne de örnekle,
Uzlaşmayla, kaynaşmışa benzer nesnel direnmeler.
Değişir çoğu türlü biçimlenmelerle sonsuzdan
Gelen bir çarpma, çınlama, sarsıntı nedeniyle.
Gelir çarpmaların ardından, bütünlük içinde,
Direnmeler, bağlantılar, sayısız yıllar geçer
Aradan, varlığın kuruluşunda olduğu gibi başlar
Biçimlenmeler, ulaşır direnme son odağına.
Beslenir azgın deniz ırmak sularıyla,
Ulaşır bol bir kaynağa, sayısız evren dönemlerinde
Yeryüzü gelişir güneş ışıklarıyla, yeni doğmuş
Yaratıklarla dolar sürekli, sönmez Aether'in
Dünyayı dört yanından kucaklayan ateşi,
Bunlar olmasa yükselemezdi doğa, sınırsız
Uzaydan gidenlerin yerini doldurmak için.
Birilerin yapıları gereği besini tüketmeleri,
Azalmaları gibi, dağılır tüm nesneler de,
Eksilir, buna karşın onarır kendi kendini
Doğa, bu yer kaplayan anavarlık, bir eksilme
Başlayınca özgünde, karşıt durumda. Engeller
Çıkar önüne, dıştan gelen çarpmalar, birleşmeler
Önleyemez böyle dağılmasını, öğeler başarır
Bölüm bölüm onarmayı, giden öğelerin yerine
Gelir başkaları, onarır "bütün"ü, giderir
Eksikliğini, kayarak ileri geri bu işlemde,
Yer yapar, süre kazandırır kurucu ilkelerin,
Anaözün öğelerine. Döner durmaksızın anaözün
Öğeleri çevresinde, gelir gidenin yerine başkası.
Önlenir eksilme bu sürekli alışverişle,
Bu çarşpışmalarla sınırsız bütünde, doldurur
Gidenden doğan eksikliği gelen.
Orta Yere Yönelme
Ey Memmius, bırak "tüm nesneler orta yere" gelir
Denen görüşü, bu konuda, durur sımsıkı çarpma
Olmadan dıştan, nesneler, çözülmez, bırakmam
Gerekir bu "ortaya yönelir" diyen kuramı, tümden,
İnanmam gerek tüm nesnelerin kendi kendini
Tuttuğuna, güçlü yığının toprağın içinde olduğuna,
Suların acımasında görülen yansımalar gibi
Öteye beriye gidip geldiğine inanmam gerek.
Buna benzer sözlerle sürerler ileri bütün
Yaratıkların dimdik durarak dolaştığını,
Çıkamaz yerden göğe gövde, düşemez ordan, uçamayız
Göğe, orada güneş varken bizde gece, ayrılır
Zaman bizimle gök arasında, deliliktir
Bütün bunlar, sarsakça bir yanılmaya
Nedendir, başlangıçta sapmışlar doğru yoldan,
Yoksa, doğru değildir bir "orta yer"
Boşluğun, uzayın sınırsız olduğu yerde.
Bir "orta yer" olsaydı orada eskiden beri
Bir nesne kalırdı yerleşirdi gerçekten.
Boşluk dediğimiz uzay da, yer de ya ortada,
Değilse, adım atım devindiği yere çekilme
Gereğindedir, eşit ağırlıklar karşısında.
Bir erek yoktur nesnelerin varmak istediği,
Nesneler ağırlıksızmış gibi durur boşlukta.
Boşluk olan yerde yoktur bir temel taşı
Denebilecek nesne, çekilmesi gerekir özüne
Göre nesne geriye. "Ortaya yönelme" basıncı
Yok nesnelerde, yalnız birleşmek içindir baskı.
Ortaya yönelmek için değil bu birleşme; toprağa,
Islaklığa, denizlerin, dağlardan inen ırmakların,
Denizlerin ıslaklığına yönelme, birleşme var.
Havanın inceliği, ateşin sıcaklığı nedeniyle
Bir yükselme, itinme olur yukarı doğru. Budur
Havanın yıldız ışımalarıyla çevrilmesini
Sağlayan neden. Gökyüzünde ışınlar saçarak
Doğup batıyor güneş, orta yerden dağılarak
Toplanıyor bütün ısı. Yeşeremez yapraklar
Bile ağaç doruklarında, veremiyor onlara
Toprak sindirilmiş olarak gereken besini,
Ayrı ayrı, ancak buradan yayılır özsular,
Yanlıştır karşısanı, benimsenemez artık,
Açıkça göstereceğim gibi daha sonra.
Burada, yanılmayasın diye, şunu söyleyim yine:
Çekmezse özel güçler öğeleri başka bir yöne:
Koruması gerekir kendini tüm nesnelerin,
Aşağı düşme çabasına karşın, şundan korkulur
Doğrusu: Tutmazsa evrenin oynakları dağılır,
Yuvarlanır sonsuzluğun içine öğeler.
Uçan yalımların evren çatısının duvarlarını
Dağıtışı, hızla sonsuzda yokedişi gibi,
Bu örnek üzredir öteki evrende, gümbürdeyerek
Düşer yüksekten aşağı göğün çatısı, birden
Batar ayaklarımız altında yer, yiter engin
Boşlukların uçurumunda. Çatırdar göklerle birlikte
Tüm varlıklar, katılır toptan çöküşe, dağılır
Nesneler, döner yokluğa, kalır geride boş uzay,
Bir de görünmeyen öğeler. Anaözdekte eksilme
Olduğu yerde, açılır nesnel varlıklar için
Açılır ölüm kapıları, kıvrılır göçer sonsuza
Özdek. Sonuna değin gidersen kolay kavrarsın
Öğretimizi; biri ötekinden anlaşılır bunların.
Kesmeyecek yolunu karanlık gece, açıktır sonuç,
Doğada biri yakar ışığı ötekiler için.
İKİNCİ BÖLÜM
Ne güzeldir dalgalanan denizde, fırtınanın
Allak bullak ettiğİ sularda, karadan birisinin
Didinmesine bakmak sessiz sessiz. Bir kıvanç
Değil bu başkasının acısından duyulan, üzüntüden
Uzaklığın verdiği duygu. Ne güzeldir düz ovada
Korkudan uzak, azgın savaşların kudurduğunu
Görmek. Ne var daha tatlı, güzel,
Bilgelerin öğretisini güvenli yüceliklere
Çıkaran bir tapınağa sığınmaktan. Oradan
Bakabilirsin sessiz, çabalarına, yanılgılarına
Başkalarının. Yaşamın dar yolunu aramalarına
Yorgun, boş dolaşmalarına, soy beğenmişliğe,
Çekişmeye, yükselmeye, yönetim tutkusuna.
Sarsakların Üzüntüsü
Ne acınasıdır anlayışı, önünü görmezce isteği,
Ne korkunç, ne karanlık bir gece içinde
Geçip gidiyor şu kısa yaşam. Bilinmez mi
Doğanın gövdesel acılardan uzak, tininse
Korkulardan, kuşkulardan sıyrılmış sevinç
İçinde yaşamayı istediği? Anlıyoruz,
Buna göre, gövdemizin yapısına uygun, tüm
Acılardan uzak kalmak gibi, pek az bir duruş
Gerekmekte, genellikle yaşam süresinde.
İstenebilir, yine de, tatlı günler geçirmek.
Bir eğilim duymaz doğa büyük konakları
Altın yontularla çevirmeye, ışık saçan
Işıldakları göz kamaştıran, şölenlerde
Bol aydınlık sağlamak için ellerinde tutan,
Yukarı kaldıran delikanlılara, içinde ne varsa
Gümüşle, altınla donatılmış geniş sofalarda uzanıp
Yankıyan altın kitar seslerini dinlemeye.
Oysa tadı çıkar yaşamın daha sevecen,
Uygun tutumla, gerekmez aşırılık, göklere
Yükselen ağaçların gölgesinde, ırmak kıyısında,
Gür çayırlarda, göklerin güldüğünde, yeşiller
İçinde baharda, renk renk çiçekler arasında.
Bırakmaz ateşli sıtmalar, yoksul döşeğinde
Olduğu gibi, sırmalı yataklarda yatsan bile.
Ne soy üstünlüğü, ne varsıllık, ne görev, ne ün,
Ne görkem mutluluk verir gövdeye, tinlere,
Savaş alanında sanırsın kendini bir de, olursun
Görür gibi, yapmacık, acıklı bir boğuşmayı, güçlü
Bir donanmanın korunmasında, hepsinin pusatlara
Büründüğünü, özdeş duygularla coştuğunu yığınla
Kalabalığın. İçinden gideceğini sanırsın
Dinlerden gelen korkuların, yüreğini ezmeyeceğini
Ölüm ürpertilerinin, sıkıntılardan kurtulacağını
Sanır mısın? Görürsek ne gülünç, ne saçma bir oyun
Olduğunu bunların, bu kişileri titreten korkuların,
Üzen, sıkan durumların, savaş araçlarından,
Vuruşlardan kaçmayacağını; kralların, komutanların,
Altının, yüksek erguvan boyalı giysilerin, parlak
Görünümleri önünde eğilmediğini: Yalnız usun bize
Güç sağladığından kuşku duyar mısın? Didinir
Durur yine karanlıklar içinde kişinin yaşamı,
Ne denli titrerse gecenin karanlığında korkudan
Çocuklar, sararırsa, öyle korkarız biz de
Gündüzün ışığında korkulmayacak nesnelerden.
Çocukların korkudan karanlıkta günü bekledikleri
Gibi. Bu karanlığı, bu içsel korkuyu gideremez
Günün, güneşin aydınlığı, doğanın derinliğine
Bir inceleme giderebilir.
Öğelerin Devinmesi
İnceleyim hangi devinimle nesnelerin çıkışını
Doğurucu özlerden, çözülüşünü, nedir onları
Yaratan, devindiren güç, bu sonsuz boşlukta
Onlara yol açma yetisini sağlayan erk.
Dinle sözlerimi, açıklayacağım tüm bunları.
Yuvarlanan bir yumak gibi toplanmış değil
Küçüldüğünü, yavaş yavaş zamanın ağır akışları
İçinde dağıldığını gördüğümüz somut nesneler.
Göremeyiz bu özdeksel öğelerin yaşlandığını
Gözlerimizle... Eksilmez, kalır olduğu gibi
Nesnel bütün, eksilirken öğelerin ayrıldığı
Nesneler, çoğalıyor, öte yandan, katıldıkları,
Orada yaşlanana karşılık, yenisi çiçeklenir
Burada.Durma yok, yenilenir evren sürekli,
Ölenler can verir yaşayanlara. Bir ulus
Doğarken batar biri de, değişir kuşaklar
Kısa bir süre içinde, bir koşuya girmiş gibi
Geçer elden ele yaşamın ışıldağı.
Sanırsan kurucu öğelerin dinlenebileceğini,
Yeni bir biçimlendirme sağlayacağını,
Ayrılırsın gerçeğin yolundan. Boşlukta
Gidiş gelişlerin gereklidir ya kurucu
Öğelerin özünden gelen bir açıklıkla, ya da
Dıştan gelen bir itimle ortaya çıkması.
Karşıt devinimdeyse öğeler, tepmeler başlar
Değişik yönlerde, ayrılırlar birbirlerinden
Hızla, çelik katılığındadır öğelerin yapısı,
Ağır, sıkı, engel yok aralarında.
Uzayın Sonsuzluğu
Kolay anlarsın öğelerde devinmeyi, topluca
Gidiş gelişleri. Bir sınır yok evrende
Kurucu öğelerin durması için, sonsuz, sınırsız,
Yayılır, genişler uzay. Gösterdiğim gibi.
Kesin kanıtlarla, açıkladım uzun boylu.
Öğelerin Bağlaşımı
Boşlukta durmaz öğeler, devinirler sürekli
Değişik yönlerde, ayrılır topluca sıkışan
Öğeler birbirinden, kimi gider uzaklara,
Çarpışır, geymelenir birbirine, katılaşır
Kimi kalır yanyana yoğunlaşır. Birbiri
Yanında yoğunlaşan, az uzaklıkta kalan
Teper, ayrılır yeniden, bu tepme yüzünden
Daha sağlam olur bağdaşma, güçlenme.
İçiçe kaynaşmaları sonucudur bu olaylar,
Sağlam kökler geçer kayalara çelik çeliğe
Eklenir, özdeş özdeşe. Sonsuz uzayda, dışarda
Devinen öğeler sıçraşır, yeniden dönerler
Birbirlerine, belli uzaklıkta, incecik havamızı,
Parlayan güneş ışığını beslerler. Süzülür sonsuz
Boşlukta öteye beriye başka birçoğu daha,
Nesnelerin bağlaşımından çözülmüş, ayrılmış
Olanlar uçuşur başı boş, katılamaz devinmeyi
Düzenleyen dönmeye.
Güneş Tozanları
Olayın özdeşi, görüntüsü gezer önünde
Gözlerimizin, görüş alanında, deliklerinden
Güneş ışınlarının sızdığı, ışık aydınlığına
Yakın parlaklıkta, bir karanlık oda göreceksin
Uçuştuğunu, incecik sayısız tozcuğun, ışıkta
Karışır boşlukta birbirine bu tozcuklar,
Kesişir eğikçe, değişik, uzun bir savaşta
Dövüşe giden, uğraşan, soluyan olaylar gibi.
Burada birleşmek için yettiğince, ayrılmak
İçin de etkileyen bir kıpırdama var:
Anlarsın bundan, bu yansıyan olay gibi
Devinir öğeler boşlukta sürekli, ufak örnekler
Doğurur büyük nesneler, ulaştırır bizi gerçek
Bilginin izlerine bunlar. Görürsün aydınlıkta
Uçuştuğunu nesneciklerin. Gösterir böyle bir
Yığınlaşma özdeğin içinde saklı,
Güçlerin devindiğini, görünmeden. Göreceksin
Çok tozcuğun yön değiştirdiğini, gizli çarpmada.
Geriye döndüğünü, her yana sürüklendiğini: Anla
Tüm devinmenin, ilkelerde, burada başladığını.
Kurucu öğelerden gelir ilk çarpma, devindiren
Sonra geçer daha az bağlantılı nesnelere,
Göç yönünden, en yakın, kurucu öğeler gizli
Çarpmalarla kımıldatılır, ulaşır böylece çarpma
Kendiliğinden daha büyüklere doğru. Gelir yavaşça
Öğelerden doğan devinme duyularımıza, devinen
Nesneyi görünceye değin güneşin aydınlığında
Gözlerimizle. Biz çarpmaları da göremeyiz,
Devinmenin başlayışını da.
Öğelerin Hızı
Anlayacaksın özdeksel öğelerde ne tür devinim
Bulunur, Memmiusum kolayca, bir iki sözden:
Yayar Aurora günün ilk kızıllığını kırlara,
Uçar renk renk kuşlar sessiz ormanlarda,
Çınlar yayılan sesleri yükseklerde, havada.
Açılmış gözlerimizin önünde ne varsa, nesnel,
Giydirir yeni doğan güneş bu evrede, kuşatır
Ortalığı birdenbire, parlayan ışıktan giysilerle.
Yine güneşten gelen tatlı ışınlar, sıcaklık
İşlemez, geçmez boşluktan, geciktirir yolunu.
Dağıtmak gereğindedir öğeler havanın dalgalarını,
Dolduramaz bu yolu tek tek sıcaklık öğeleri,
Bu nedenle sımsıkı bağlaşırlar birbiriyle,
Engeller biri ötekini dıştan, alıkonur,
Yavaşlar, baskıyla devinimleri, gidişleri hep.
İlkel olan, dayanıklı olan kurucu öğeler boşlukta
Dolaşır durur başı boş, dıştan engel yoksa,
Birleşir, bağdaşırlar kendilerince, giderler
Bir ereğe doğru başlanmış yöneltide.
Şaşılası değil bu olay, gerekir onların
Hızla yenmesi, aşması tüm engelleri. Öğeler
Güneş ışığından hızlı, yürür, bitirir yolunu,
Onlardır engin uzayları aşan, yaran yıldırımdan
Hızlı gökleri, yeter, gerekmez uzatmak sözü,
Yolda kurucu öğelerin ardınca gitmek, hangi
Yöntemle deprendiklerini görmek, anlamak için.
Tanrısal Yaratma Yoktur
Tanrısal bir yönetimin sonucudur diyor nesnel,
Özdeksel varlığı benimseyen, öne sürenler,
Kişilere uygun mevsimlerin, değişmesini, yemişlerin
Oluşumunu, öteki nesnelerin düzenlenmesini,
Yaşamı yöneten Venüs'ün tanrısal sevgiyi göstermek
İçin kişileri uyardığını, kişi soyunun esenliği
Uğruna yeni kuşakların doğmasını sağladığını
Sevgiye yolaçtığını, yaltaklanmayı, sevişmeyi
Önerdiğini söylüyorlar, hepsinin tanrısal
Olduğunu savunuyorlar, insanlar ayrılmış doğrudan,
Yanılmış, sapmış görünüyorlar. Bilmesem ben de
Kurucu öğelerin yapısını böyle düşünmeyi yeğlerdim.
Gökleri gözleyip, başka nedenlere dayanarak
Tanrılar yarattı diyemem evren bütününü. Çoktur
Bu yanılgıya kapılan, ey Memmius, sonra gösteririm
Sana, şimdi inceleyelim, kalan devinme konusunu.
Kurucu Öğelerin Devinme Yönü
Nesnelerde yoktur bir içsel itim gücü, kımıldatan.
Yükseğe çıkaran, ne bir yön var, ne bir yasa
Benim anladığıma göre, nesnelerin özünde.
Sakın yanılma yanan nesnelere bakarak.
Çıkar yığınla yalım yukarı doğru, büyük
Işıyan yemişler de yukarı doğru, ağaçlar da,
Sarkar ağırlık nedeniyle topluca, sonradan,
Kendiliğinden başaşağı. Yalımlarla fışkırır
Ateş evlerin damlarından, uçar talaşlar, yangın
Kudurunca çatılar başlar çatırdamaya, görünce
Kendi yapıları gereği sanma bunları. Böyle
Fışkırır yay gibi gerilmiş damardan kesilince
Kan da, sıçrar dört yana gövdemizden oluk oluk.
Görmez misin kaldırır yukarı ağaçları, direkleri su?
Ne dalsak derine, atlasak suya çivileme, çalışsak
Dibe inmeye, didinsek, kaldırır bizi hızla su,
Nerdeyse yarısını çıkarır yüze nesnenin.
Sanmıyorum boşluklar arasında bunların kendince
Aşağı batması gerektiğini. Bundandır ağırlığın
Aşağı çekişi, yalımın havanın itimiyle yükselişi,
Görmez misin geceleyin kuyruklu yıldızın
Gökyüzünü nasıl yarıp geçtiğini, parlayan
Işınların durmaksızın uzaklara yayıldığını,
Doğanın gösterdiği gerçek yörünge üzerinde?
Yine görmez misin göktaşının yere düştüğünü,
Yıldızların gökyüzünde durduğunu, düşmediğini?
Gökyüzünün en yüksek yerinde serper güneş
Işığını tüm yönlere, çepeçevre ovalara,
Karışır toprağa güneşin sıcaklığı. Görürsün,
Bunun gibi, yıldırımın yılan gibi süzüldüğünü
Bulutların arasından, ötede beride bulutlardan
Çıkan, uğuldayan şimşekleri, yere düşen yıldırımları.
Öğelerin Açıklanışı
Gerçek bilgi vermek isterim sana bu konuda,
Dik düşüşle devinirse boşlukta nesneler,
Özgül ağırlığıyla kurala uygundur düşme.
Raslantıyla yana kayma olursa bir yerde
Gerçek yön değişmiştir, düşünmek gerek.
Aykırı değil düzene bunlar, yağmur damlaları
Gibi yukardan düşerek adım adım batmaları
Boşluğun derinliğine. Çarpma, raslantı değil
Öğeleri yöneten, doğa yaratmakla başlamış işe.
Kim düşünürse ağır nesnelerin dik olarak
Yukardan hızla düştüğünü boşluğa, bu düşüşle
Yeğnik nesneler üzerinde çarpmaların etkisini,
Yaratıcı devinmenin böyle doğduğunu, yanılmıştır,
Gerçek yoldan sapmıştır, ister suda olsun
İster havada, hızlanır ağırlığınca düşmesi
Batan nesnenin, böyledir görünen gerçek.
Bundandır özdeş yapıda olmadığı daha gevşek
Havayla suyun özü, düşüşte gecikme konusunda,
Kazanır ağırlara göre daha hızla çekilen.
Bu yüzdendir boşluğun nesneler karşısına,
Rasgele bir yerde, durak diye çıkamayışı,
Özünün uyarınca olabildiğince yayılışı.
Bundandır nesnelerin özdeş hızla, değişik
Ağırlıklarına karşın, sessiz boşluk içinde
Düşmesi. Gerekmez daha ağır nesnelerin,
Yukardan daha yeğniklerin üstüne düşmesi,
Çarparak onları etkilemesi, çarpmaların
Doğa yönetiminde türlü devinimler yaratması,
Araştırmak gerek düşen nesnelerin, biraz
Saptığını, küçüklerin bile, yön değiştirmediğini.
Gözümüzün önünde bu olay, apaçık. Ağır nesneler
Yukardan aşağı doğru sapmaz yolundan kendince
Bunu kolaydır anlaman, yoksa sezilir mi, az da
Olsa, gerçek yoldan ayrılıp ayrılmadığı düşerken?
Sürekli bir bağlantı içindedir devinim, öncekilerle
Bir bütünlük düzeni kurunca öğeler birbirlerinden
Ayrılmaz da, başlarsa yazgının bağını koparan
Devinme, sonsuz bir bağlaşım kurulur nesneler
Arasında: Şimdi sorarım sana nereden çıkar
Bize yeryüzünde yaşamı sağlayan yapıyı
Kazandıran, isteyene dilediği yere gitme
Kolaylığı kazandıran, devinim değiştirmemizi
Sağlayan, ne zamanı belirleyen, ne de
Yeri sınırlayan; bize yerleşme anlayışı
Veren istencin bağımsızlığı nerden geliyor.
Kesindir nesnelere ilk vuruşu yapanın, ilk
Devinimi başlatanın kendi istenci olduğu,
Sonradan devinmenin tüm gövdesel örgenlere
Yayıldığı. Görmez misin yarış alanlarında engelleri
Son çabayla kalkıp aşan atın atlayışını?
Bu ilk devinimin tüm gövdeyi sarmasından doğar,
Bununla kımıldar gövdede oynaklar, uyar hepsi
Tinin istencine, yayılır ardından topluca,
Gövdeye, bundan anlarsın ilk itimin yürekten
Çıktığını, tinin istencinden doğan ilk devinimin
El, ayak yoluyla bütün gövdeye yayıldığını.
Benzemez buna yürümemizi sağlayan, ağır basıncı
Yüksek bir baskıyla bütün örgenlere yayılan
İlk itiş. Yayılınca gövdenin bütününe ilk
Devinim hızı, biz istemesek de oynar örgenler,
Sonra kendi istencimizle çekeriz elimizi,
Ayağımızı eski yerine. Görmez misin çokluk
Dıştan gelen bir etkinin baskısıyla, istemeyerek
İleri gittiğimizi, bu aralıksız çarpmalar sonucu,
İçimizde bir tepkinin uyandığını, dıştan gelenle
İçten gelen arasında bir çatışmanın belirdiğini.
Yayılır gövdenin bütününe bu tepki duygusu, etkiler
Örgenleri, bastırır, düzenlemek için düşüşü, yeniden
Durmaya başladığını? Söylemen gerekir senin de
Gövdesel öğelerde devinmek için çarpmalardan,
Ağırlıktan başka bir özgücümüzün olduğunu,
Bir nedenin bulunduğunu, çıkmaz biliriz yoktan var.
Önler ağırlık, çarpışma, her olayın doğuşunu.
Önlenemez tüm eylemlerinde tin, dış basınçla
Olduğu gibi, bir iç basınçla edilgen kılınamaz,
Acılara katlanır bir duruma düşürülemez, teper.
Kurucu öğelerin sapmasından ileri gelir bu,
Zaman, uzay belirleyemez bu sapmayı, küçüktür.
Kurucu Öğelerde Sonsuz Devinim
Toparlanmış bir sıkı yumak değil özdeksel yığın,
Aralıklar da yoktur bölümlerinde, gevşeme de,
Ne artar, ne çoğalır bunlar olsa bile.
Bu nedenle kurucu öğelerin özleri, özdeş
Devinim içindedir şimdiki gibi, eskiden beri.
Böyle sürecek gelecekte de özdeş devinmeler,
Şimdi doğduğu gibi duracak hepsi, değişmeyen
Bir kurala göre, yaşayacaklar, gelişecekler,
Büyüyecekler, doğanın geçerli yasasına göre.
Bir güç yoktur tüm evreni değiştirecek.
Bir yer yoktur kurucu öğenin bütünden
Ayrılınca gidebileceği, bir bölümünün de.
Varlığın yapısını, devinim gücünü değiştirmek,
Doğaya yeni güç katacak bir yer yoktur. Şaşılası
Bir durum yok bu konularda: Bütün kurucu
Özlerin devinmesine karşın, evrenin sürekli
Devinmezlik göstermesinde, bir de rasgele
Bir nesnenin, kendi kendine kımıldanışında.
Pek uzak kalır kurucu ilkeler özleri gereği
Sularımızın eşiğinden. Bu nedenle görünmezler,
Göremezsin devinimlerini, gizli kalır sana.
Gözlerimizle gördüğümüz nesneler de çokluk
Gizler devinimlerini bizden uzak bir yerde
Durdukça. Gider yaylımda sık, güzel
Bir sürü, yavaştan, otlaya otlaya sabahın
Kırağısında bir elmas gibi parlayan çayıra
Kıvırcık koyunlar, süt kuzularının oynaştığı
Boynuzcuklarıyla toslaştıkları evrede.
Bulanık görünür bize bunlar uzaktan,
Durur ak bir parıltı gibi yeşil dağda.
Dev orduların dolu dizgin doldurduğu gün
Ovayı, başlar savaş oyunu, kuşatır atlılar
Çevreyi, bir yarma, girerler korkunç bir
Saldırışla ortadan, titretirler düz ovayı.
Şimşek çakar gibi yükselir parıltılar göğe,
Yer ışıldar kılınçlardan çepeçevre, inler
Atların ayakları altında, sarar tepeleri
Savaş gürültüleri, yansır yıldızlara değin.
Öyle yerler vardır yüksek dağlarda,
Sessiz bir ışıltı görünür ovada.
Kurucu Öğelerin Biçimi
Dinle, değişik yapıdadır kurucu öğeler,
Türlü biçimlerdedir hepsi, özdeş, benzer değil.
Anla, görünüşte, benzeşip benzeşmediklerini.
Kurala göre türlü türlüdür nesneler, ayrı ayrı,
Bölümler bütünlere benzemez, şaşılası değil
Durum, ilkeler yığını büyük, sayısız, sınırsız,
Dediğim gibi, gerekmez özdeş bütünlük içinde
Benzeşmeli örülmeleri, benzer biçimde görülmeleri.
Bak kişi soyuna, yüzücü, pullu, dilsiz dirilere
Denizde, yırtıcılara, sürülerle sevimli sığırlara,
Renkli kuşlara, serin deniz kıyılarına, küçük
Deniz koylarına bakıver, halkın çevresinde
Yerleştiği kaynaklara, göller, sık ormanlar
Arasında uzayan sessiz çayırlara; soylarına
Göre düşün onları, anlayacaksın birbirinden
Ayrıldığını öz-biçimlerinde. Yoksa ne çocuklar
Tanıyabilirdi analarını, ne de analar çocuklarını
Bundan anlaşılır insanlar gibi hayvanların da
Birbirlerini bellediği. Süslenmiş tanrılar
Tapınağının önünde, çokluk boğazlanır bir danacık,
Günlük kokulu sunakta, can çekişir, akarken
Göğsünden gür kan, dolaşır anası boynu bükük,
Yeşil ovaları, seçer ayak izlerini toprakta,
Arar durur yazıyı çepeçevre, bir yerde, yiten
Yavrumu görebilir miyim diye. Doldurur iniltilerle
Tüm yeşil yaylımı, döner yeniden ahıra,
Yavrunun sevgisiyle yana yana, ne yeşeren
Kıvrık otları kırağılı çayırların, ne
Yaylımların çimenleri, ne de çıkıntılı kıyılarda
Akan ırmak avutur gönlünü, yürek doğrayan
Acısını giderebilir. Öteki danaların sevimli
Sıçrayışları bile oyalamaz gönlünü, gideremez
Üzüntüyü. Böyle derin yavrusuna tutkunluğu.
Oğlaklar bile seçer boynuzlu analarını
Daha yavrucukken titrek sesleriyle, bundan
Az değil toslaşan kuzucukların meleyen analarını
Tanıması, böyle koşar yavrular analarının
Sütlü memelerine, doğa kuralınca. Göremezsin
Ekinlerde, biçimsel ayrılık olmayanlarda,
Bir benzeşme, önce. Böyle süslediğini görürüz
Kayaları değişik boyalı, değişik biçimli
Midyelerin, denizin yumuşak dalgalarıyla
Kumsalda, susayan kumları kızgınca
Dövdüğü yerde, budur gereği de söylediğim
Gibi, tüm kurucu öğeler arasında kesin
Değişikliğin; öz-biçim yönünden, doğaldır,
Kişinin elinden çıkmış değil bunlar.
Öz - biçim, Nitelik
Pek kolay anlaşılır, bizce, benzer biçimde;
Şimşekten doğan büyük yakıcılığın nedeni,
Bizim toprak ocakta yakılanla karşılaştırma
Yapınca, diyebilirsin artık; göksel şimşeğin
Daha küçük öğelerden kurulduğunu. Bundandır
Bizim odun parçalarından küçük ışıldaklarda
Yaktığımız ateşin giremediği yere girmeleri,
Onların. Boynuz geçirir ışığı, yağmur yansıtır,
Nedendir bu? Çok küçüktür ışığın öğeleri
Canlar bağışlayan suyun öğelerinden.
Neden çok hızlı akar süzülen şarap,
Ağır ağır damlar fıçıya zeytinyağı?
Açıktır, zeytinyağının daha küçük öğelerden
Oluştuğu, ya da birbirine bağlanmış, çengelli,
Sıkı, Öyle benzer ki ayrılıyor tek tek öğeler,
Yavaşça süzülüyor ufak damlalar süzgecin
Deliklerinden. Bundan anlaşılır sütün, balın
Ağızda, dil üzerinde tatlı duyum uyandırması,
Öte yandan acı bir içkinin dudaklarımızda
Tedirgin eden, ya da kantaronun teksindiren
Etkisine karşı tatlının yeğlenmesi. Buna
Bağlanır, doğrudur, düz, yuvarlak öğelerden
Oluştuğu duyularımıza çarpan, tatlılık veren
Nesnelerin. Çengellidir, geymelidir (*) acılık
Uyandıran, kaba görünen nesnelerin öğeleri.
Bu tür öğeler duyuların önünü tıkar, tırnaklar,
Gövdemize ulaşınca batar, acı verir.
Duyum Ayrılıkları
Çatışır duyularda iyi, kötü etki bırakan
Nesneler, öz-biçimlerin başkanlığından bu,
Sanma çatırdayan bıçkıdan çıkan, titreyen
Çatlak sesin, esin perilerinden yardım gören
Sanatçının oynak ellerle tellerden çıkardığı
Düz öğelerden kuru ezgiler gibi anlaşılacağını.
İnanmayacaksın yürek bulandıran bir ölünün
Yansımasından çıkan kokuyla Kilikya tiyatrosunu
Dolduran taze safranın, ya da sunaktan yükselen
Günlük kokularının özdeş biçimli öğelerden
Oluştuğuna. Benzerlik düşünülmez boya öğelerinin
Görüş alanımıza giren iyileriyle, bizde tiksinti
Yaratan, bakışlarımızı iğneleyen, göz yaşartan,
Korkulu, ürpertici kötüleri arasında.
Düz yapılı öğelerden oluşmuş duyularımızda
Güzel, sevilir bir etki bırakan nesneler.
Kaba yapılı, duyuları tırtıklayan nesneler
Kurucu özün düzeninde ortaya çıkan bozukluk
Nedeniyle öyledir. Bir de gerçekten düz olmayan,
Çengelli, uçları bükülmemiş, ileri çıkıntılı
Nesneler vardır, işte bunlardır duyuları acıtan...
Bu nedenledir etkisi şarap çökeleğinin,
Bir de baldıran kökünden çıkarılan suyun.
Ateşin sıcaklığı, suyun soğukluğu, yıpratır
Özdeğin türlü tırtıklarıyla gövdenin duyularını,
Önceden kanıtlanmış bunların dokunmayla geldiği bize,
Ant olsun yüce tanrılara, dokunmadan, gelir
Hepsi, dıştan çarpmayla doğan iç acısının
Bizi sarsması, sevişmede Venüs'ün verdiği tadın
Duyulması. Bir yabancı nesne girdiğinde gövdeye
Karışır duyulur, başlar karşıt direnişler,
Tepkiler sezilir gövdenin kimi yerlerinde,
Duyarsın tepkiyi elini koyduğun bölümde.
Bundandır ilkelerin değişik biçimde oluşu,
Değişik duyuların uyarılmasında. Bize katı,
Sıkı görünenler içinde gereklidir derinliğine
Dal budak salarak, en sağlam yapıyı kuran,
Birbiriyle iyiden iyiye bağdaşan, çengelli
Türden öğelerin bulunması. Böyle oluşmuştur
Bazalt taşları, ilkin kayaların çarpmasına
Karşı koyan, sağlam çakıllar, demirin güçlü
Katılığı, gıcırdayarak kapanmaya engel olan
Maden özünden yapılmış kapı sürgüleri.
Gereklidir akıcı nesnelerden doğan
Akıcı özün düz, yuvarlak biçimli öğelerden
Kurulması, engel olmadığından birbirine yuvarlak
Öğeler yutulur su kolaylığınca haşhaş
Taneleri, eşit hızla yuvarlanırlar derine.
Görürsün birdenbire ayrıldığını birbirinden
Gerekince sis bulutunun, dumanın, ateşin,
Oysa kurulmamıştır düz, yuvarlak öğelerden
Bunların hepsi de, yine de engellemez bunları
Karışık yapılı ilkeler. Deler gövdeyi,
Girer içeri gözeneklerden, sivri, çengelli
Öğeler, önlemezler birbirlerini, gördüğümüz gibi
Devedikeninde, kolay anlarsın bunların
Karmaşık ilkelerden değil, sivrilerden
Kurulduğunu. Görünce akıcı olduğunu acılık
Veren nesnelerin de sakın şaşmayın, denizde,
Toprağın buğusunda olduğu gibi kavramışsan
Gerçeği: Düz, yuvarlak öğelerden oluşur akıcılar,
Acı verir bize bunlara karışınca katı nesneler.
Gerekmez çengelli biçimde kalmaları bunların,
Bellidir katı, yuvarlak yapılı öğelerin
Yuvarlanırken duyulara acı verdiği,
Daha iyi kavrarsın şimdi katı, düz
Öğelerin ne denli birleşme gücü olduğunu,
Bundandır acılığı deniz suyunun da.
Bir yol var burda, ikisinin ayrılmasında:
Büsbütün yüzde kalır çatışık tuz öğeleri,
Bir havuza akmak, ya da içilecek duruma
Getirilmek için sızınca tatlı olur toprağın
Katlarından su, böyle kalabilir toprakta acıtan.
Öğeler Sonsuz Biçimde Değil
Bağlayınca anlattıklarımı başka bir konuyla
Kanıtlanır nesneleri kuran öğelerin
Belli sayıda biçim değiştirdiği.
Sayılı öğelerden sınırsızca büyüyen bir gövdenin
Kurulması gerekirdi. Bütün öğelerce özdeş
Olan, özdeksel özün küçüklüğü, onların birbirinden
Çok ayrı, değişik biçimlere girmesini önler.
Söz gelişi en ufak bölümlerden üçü bir öğede
Birleşir sürerse bu durum, tasarla tek öğenin
Tüm bölümlerinin aşağı, yukarı, sağa, sola
Dağıldığını, bu öğenin tüm biçimine, düzenine,
Yapısına nasıl geçeceğini, öteki bölümler için de
Böyle yapman gerekir biçimleri değiştirmek
İstersen, özdeştir öteki bölümler için de,
Düzen gereği durum, biçimlerin değişmesinde.
Böyledir yeni biçim kazanmakla nesnede büyüme.
İnanılmaz kurucu öğelerin sonsuz türde biçimli
Olduğuna. Yoksa dev büyüklükte nesneler bulunmazdı,
Yukarda dediğim gibi, düşünmen gerekir.
Göremezdin Doğu dokumalarını, erguvan renkli
Tessalia midyelerinin boyadığı Meliboea
Cilasını, sevimli, ışıltılı, altın tavus soyunu,
Basılmış yeni boyalı dokumaları, değersiz
Kalırdı sakızın kokusu, balın tadı,
Çıkmazdı kuğuların çığırışları, bir de becerikli
Phoebus'un kavalından, özdeş nedenle, yayılan ezgiler,
Rasgele doğacakmış, demek, bir nesne ötekinden.
Daha kötüye dönecekti bütün varlık alanı,
En iyilerinde, dediğimiz gibi, önceden, değişerek
Geri dönecek bir nesne olurdu burun, kulak, göz,
Ağız için kötü bir durum çıkacaktı ortaya.
Oysa yoktur böyle bir durum, kesin engellerle
Çevrili varlığın bütünü, çepeçevre, inanmak
Gerekir özdeğin sonsuz, değişik sayıda
Biçimlerinin bulunmadığına. Ateş sınırlamış
Kış soğuklarına giden yolu, özdeş ölçüdedir
Yolun geri kalanı da. Sıcaklık gibi soğukluk,
Orta nitelikte ısılar, bulunur tüm varlığın
Ortasında, doldurur uzayı. böyle sınırlanmış
Yaratıklar, ayrı, iki yanlı kılıç gibi arada,
Bu yanda yalın, o yanda kaskatı soğuklar.
Benzeşik Öğelerin Sayısı Sonsuzdur
Bağlayayım söylediklerimle başka bir konuyu,
Bundan anlaşılır nesnelerin kurucu öğeleri,
Biçimlerinin özdeş nitelikte düzenlenmesi,
Sonsuz sayıda bulunmaları. Biçimlerin ayrımları
Sınırlı olduğundan, ya benzeşik öğelerin sonsuz
Sayıda olması, ya da özdeksel bütünün sınırlı
Kalması gerekir, bunun da gösterdim olmadığını.
Bu gerçek bilgiyi verdikten sonra, gel bakalım
Birkaç dizeyle göstereyim sana özdeksel öğelerin
Doğada, nesnelerin bütününü tükenmez varlıktan
Kurmadığını, onlarda sürekli bir devinmenin
Varlığını. Kimi yaratıklar görürsün, seyrek,
Sezersin eli sıkıdır onlarda doğa, verimi az,
Başka yerlerde, uzaklarda, boldur özdeş varlıklar:
Bundandır görmemiz değişik dört ayaklılar,
Hindistanda binlerce hortumlu fil, ülkeyi
Çeviren fildişinden engellerin koruduğunu,
Giriş yolunu kapadığını. Bu yaratıkların
Büyük kalabalığından, çok azdır gördüğümüz.
Anlatmak isterim ayrıca, tek olan bir nesnenin,
Bir kez yaratılan, yeryüzünde bir benzeri daha
Görülmeyen, özdeksel bir varlığın bulunduğunu,
Elverişli değildir bu somut, sonsuz öz, ondan
Doğamaz bütün varlık, yaratılamaz, beslenemez,
Gelişemez. Tasarla bir süre, bu öğeler yığınının
Devinen bir nesne doğurmak için, evrende, ortaya
Getirmek için sınırlı olduğunu. Peki nerede,
Ne biçimde, ne nitelikte bir güçle, nereden
Kalkıp girecek uzayda başka bir varlığa?
Ussal bir dayanak yok bu birleşmede, bence,
Güçlü donanmaların çarpışmasına benzer, engin
Deniz dağıtır, parçalar, atar uzaklara, dümeni,
Güverteyi, yelkenleri, kamarayı, ipleri,
Kıyıdan kıyıya sürüklenen pupayı.
Bir ölüm kalım savaşıdır görünen belirti,
Kurtulmak için azgın denizin ağır gücünden,
Sinsice düzeninden, acımasızlığından, güven olmaz
Denize, bir gün bile, ikiyüzlüdür, gülümserken de
Işıl ışıl deniz; böyledir senin de yaptığın
Bir sınır koyarsın ilkelere, ayrılır özdek
Her yöne, akar dalgaları sonsuzluk içinde,
Bundandır birliğe varamadıkları, derli toplu
Beslenerek çoğalamadıkları, oysa apaçıktır
Yine de varlıklarının doğduğu, doğanların da
Gelişme olanağı bulduğu. Deney gösteriyor
Oluşumunu bu iki olayın; gerçektir tüm türler
İçin sayısız kurucu öğenin bulunduğu, tüm
Varlıkların onlardan yaratıldığı, kurulduğu.
Yaşam - Ölüm
Deprem, yıkım sarsamaz sonsuz yaşam gücünü,
Ne de tüm nesneleri doğuran, çoğaltan güç
Sonsuz bir yaşam sağlayabilir bütün yaratıklara,
Böyledir bilinmeyen çağlardan bu yana süren
Yarışmada kurucu öğelerin karşılıklı savaşı,
Bir burda, bir orda kazanır yaşama gücü,
Yenildikleri de olur, karışmış ölüm iniltileri,
İlk ışığa göz açan çocuk çığlıklarıyla.
Yoktur günün ardından gelen bir gece, gecenin
Ardından doğan bir gün, duyulmasın
Karıştığı acıyla sevincin, ölüm keskin
Karanlık bir göçüşle başbaşa vermesin.
Öğelerin karışımı
Bitmiş bu konular, kavranmış, yerleşmiş belleğe
İyice, bilgi olmuş, görülüyor açıkça
Tek öğeden bir varlığın doğmadığı. Yoktur
Karışık özlerden kurulmayan bir nesne,
Gittikçe güçlenen, etkinlik kazanmayan,
Kurucu öğelerden oluşan bütün türlerin
Birleşimi, büyüklüğü ölçüsünde değişik
Olur biçim kazanması da. Böyledir toprak,
Gizler koynunda soğuk kaynaklarda toplanan
Öğeleri, bunlardır sonradan yuvarlanan, denizi
Besleyen. Topraktan çıkar ateşin öğeleri de,
Yanar, tutuşur birçok yerinde yeryüzünün,
Bunların en korkunçlarıdır Etna'nın yalımları.
Öğeler var, bunlardan çıkar ışıyan yemiş, ağaçlar,
Kişi soyunu esenleyen, sevindiren.
Yine onlardan doğar orman, akarsular, bir de
Dağlarda yayılan yabanları besleyen yem.
Kibele
Tanrıların, yırtıcı yabanların yüce anası,
Varlığımızı yaratan denmiş toprağa bu yüzden.
Geldiğini söyler bilge Grek ozanları Frigya
Tepelerinden, gök konaklarından, aslanların
Koşulduğu bir arabayla. Bununla öğretirler bize,
Kocaman yeryüzünün boşlukta durduğunu, yerin
Yer üstüne düşmediğini. Yabanlar katılır bunlara,
En uysal işlerde kullanılır, tanrıçanın elinde,
Buyruk altına girince azgın yabanlar, kendince.
Çevrelemiş başını kale biçimli taçla, yükselen
Surlarla kentleri koruduğundan. Ürpertir, titretir
Kocaman karaları korkudan, Ana Tanrıça'nın
Yüzünün görüntüsü bile. O gün değişik uluslar,
Eski, kutsal geleneklere bağlı kalarak, anar bu
İdalı anayı saygıyla, Frigyalı yanaşmalar gider
Onların ardınca. O geniş tarlalarda bilinen yöntemle
Ekilir tarlalar. Onun buyruğunda Galluslar anaya
Karşı gelmekle tanınırlar, düşünmezler atayı, soyu,
Değer vermezler, anlatılanlara bakılırsa, yaşayan
Kuşakların aydınlanmasını yeterince düşünmezler.
Gümbürder ellerinde gök gürler gibi dümbelekler,
Çınlar oyuk ziller, ürpertir acı seslerle uğuldayan
Boru, kulaklarda Frigya düzeninde çalınan, kaval
Sesinin yankılandığı sıra. Oklar atılır azgın
Bir çılgınlığın belirtisi, oynatır yüreğini
İnançsız, tanrıtanımaz halkın, bir ürperti
Tanrıçanın yüce adı karşısında. Bir el atar da
Tanrı kadın büyük illere, esenlerse ölümlüleri
Gizliden, döşerler tüm yollarını gümüşle, bakırla,
Bol saçılarla kutlarlar onu, güller serperler
Avuçla, kar gibi, alay alay, çiçeklerle çevrilir
Ana Tanrıça. Oynanır Greklerin Kureta dedikleri
Oyun. Benzer Frigyalılara vuruşan, kan döken,
Kargılı, bu cirit oynayanlar. Korkunç görünüşlü,
Başlarında tolgalar. Benzer Girit Kuretalarına
Bunlar, söylencelerde anlatılan, Zeus'un çocukluk
Çığlıklarına, çevre tutup oynarken çocuklar, sevinir,
Kargılar takınırlar, dizilirler, kılıçlar kılıçlara
Çarpar, öç almak için değil Saturnus'un bu oyunları
Onmaz bir yara açmaz ananın yüreğinde bunlar.
Bundandır pusatlarla donanmış birliklerin gitmesi
Büyük Ana'nın, ya da anayurdun pusatlarla korunması
Yiğitçe, bu yolda buyruğu yansıtılır Tanrıçanın,
Ananın, atanın süslenmesinde, korunmasında olduğu
Gibi, bütün bunlar güzel işler sayılabilir,
Uzaklaşılır gerçeğin yolundan gittikçe.
Tanrıların Varlığını Açıklama
Anlaşılır, tanrıların ölümsüz, kıvançlı olduğu,
Özleri gereğince, bizim acımızdan, üzüntümüzden
Uzak yaşadığı. Sıyrılmıştır onlar korkudan,
Sıkıntıdan, yardım beklemezler bizden, dayanarak
Özgüçlerine, kızmadan, suç işlemeden. Yoktur toprağın
Duyarlık gücü, yalnız kurucu öğelerle doludur,
Çıkarır birçoklarını güneş ışığına değişik
Koşullar altında. Eğilim duymuş kimi kimseler,
Denize Neptunus, bolluğa Ceres demeye, sevgili,
Bacchus'un adını anmadan geçmemeye, gerçek
Öze uygun bir tanımla şaraptan söz etmek
İsteyince. Diyebiliriz, yeryüzünde Tanrılar Anası
Adının verilmesi kurtarmış tini bozulmaktan
Dinlerin getirdiği kötü inançlar yüzünden.
Öğelerin Karışımı
Otlar sürekli belli bir çayırda koyunlar,
Keçiler, savaş atlarının tayları, boynuzlular,
Yine bu gök çatısının altında içerler
Belli ırmaklardan, serinletirler kurumuş
Boğazlarını susuzluktan. Apayrı yaşarlar
Yine de, korurlar anadan, atadan kalan özdeşliği,
Kendi soyuna çeker bütün bu özellikler.
Ot, türünün özdeğinde görülen türlülük tutarınca,
Bir ayrım bulunur öğelerinde de, suda da.
Özsu, kemikler, barsaklar, damarlar, sinirler,
Sıcaklık, bir yaşayıcı özden kurulur topluca,
Biçimlenmede birbirinden ayrılırlar. İlkelerin
Değişik düzene girmesi sonucudur bu. Ne varsa
Ateş yalımlarından oluşmuş, sürüp gitmezse
Gerekir öğelerle birlikte nesnelerin içinde
Saklanması, bundandır ışığı yayıp ateşten
Yalım çıkaran, kıvılcım sıçratan, külü dağıtan.
İlgilen ölçülü bir anlayışla bunlara benzeyen
Nesnelerle, öğreneceksin birçok varlığın özlerinin,
Değişik yapılarının içinde saklı kaldığını,
Görüyorsun birçok varlıkta, yemişte
Kokunun, tadın renkle birleştiğini. Bundandır
Varlıkların değişik nitelikte oluşu:
Girer rengin ulaşamadığı öğelere buğu,
Başka yönden bir tat uyandırır renk
Nesnelerden gelen, duyularda. Anlarsın
Bundan değişik yapıda olduğunu öğelerin.
Böyle birleşir değişik yapıda özler,
Bir yumak olur, biçim kazanır, nesneler
Bu özlerin karışımından. Görebilirsin bizim
Dizelerimizde bunu, birçok özdeş harfin
Değişik sözcüklerde bulunduğunu, Gerekir
Onaylaman sesin kurulduğunu sözlerin olduğu
Gibi, dizilerin de değişik öğelerin birleşmesinden.
Ortak harflerden kurulan iki sözcük, birbirinin
Özdeşi değilse, öyledir benzer öğelerden düzenlenen
Bütün varlıklar da, benzemez yapı bakımından
Birbirine hepsi, böyledir öteki varlık evreni de,
Ortaktır birçok nesnenin kurucu öğeleri,
Oysa ayrılırlar birbirinden, bir bütün olarak,
Oluşumları içinde. Doğrudur buna dayanarak
Söylemek kişi-soyu, yemişler, yapraklı ağaçlar
İçin türlü ilkelerin bulunduğunu.
Kurucu İlkeler Karışmaz
Sanılmasın tüm varlıklar birbirini dölleyebilir:
Yoksa görürdün her yanda, yarı insan, yarı hayvan
Görünümlü, şaşılası yaratıkların çıkışını.
Gövdelerden kocaman dallar, denizde, karada
Yaşayan yaratıklar, ellerin-ayakların karışımından
Ağzından yalımlar saçıp soluyan Chimaeraları bile
Bırakırdı tüm nesnelerin yaratıcısı doğa. Görürüz
Bunların olmadığını, varlıkların belirli özlerden
Geldiğini, ana kuşak, türler soyları belli
Düzende, biçimde, gereklidir bu oluşum. Yemeklerle
Beslenen tüm varlıklar, alınca besinlerini, içten
Yayar bütün örgenlere bölümlü, onlar birleşerek
Bu düzenle, sağlar en uygun devinmeyi, yer açar.
Biliriz doğa gereksizleri geri verir toprağa.
Atılır, çarpmalarla, görünmeyen tozanlar gövdeden,
Ne döl, ne yaşamsal güce katkı verebilir bunlar,
Sanma yalnızca diriler için geçerli bu yasalar,
Tüm varlıklar için geçerli bu düzen. Ayrılır
Doğaya göre birbirinden yaratıklar, kurulması
Gerekir nesnelerin, bireysel durumda, ilkelerin
Biçimlerine göre değişiklikte. Sanılır benzeşen
İlkeler yok da, bundandır değişik yapıda
Nesneler, aynı görünümlü varlıklar
Değişiktir kurucu öğeler, bundandır özlerin
Başkalığı da, bölmenin, yolun, uzaklığın, düşmenin,
Çarpmanın, devinmenin, ağırlığın gerekliliği.
Yalnızca nesneleri değil, dirilerden, denizi,
Karayı birbirinden ayırır, yeri göklerden.
Kurucu Öğelerin Boyası Yoktur
Dinle, tatlı çalışmayla biten dizeleri, benden,
Sanma, gözlerimizde ak görünenlerin ak ilkelerden
Kurulduğunu, ya da karaların yine karalardan,
Nesnelerin belli renkleri olduğunu, bu yüzden.
Sanırsın özdeğin öğeleri hep benzer boyalardan
Oluşan bir örtüyle kaplanmıştır, oysa yoktur
Özdeğin ilkelerinde boya. Ne görünen, ne de
Görünmeyen bir boyası olur özdeğin öğelerinde.
Bu yüzden kavramaz anlığımız öğeleri dersen
Yanılırsın, gerçekten uzak kalırsın, doğuştan
Görmeyen, güneş ışınlarını bilmeyenler yalnız
Dokunmakla duyar nesneleri, çocukluktan
Yoksundur onlar renk duyusundan.
İyi düşün öyleyse, dokunmayla kavrar, algılarız
Nesneleri, renkleri olmasa bile, ancak buna
Yeter anlayış gücümüz bizim, görmeden
Boyaları dokunuruz nesnelere, yine, karanlıkta,
Algılarız onları, kanıtladım bunu da başarıyla,
Göstermek istediğim öğelerin renksiz olduğunu sana.
Tüm renkler dönebilir başka bir renge,
Oysa öğeler elverişli değildir buna, gerekir
Sonsuzca kalması değişmeyen bir nesnenin,
yokolmaz bu yüzden bir tek nesne bile.
Değişen, yerinden taşınan döner yokluğa,
Varolmadan önceki duruma , sakın bu nedenle
Öğelerde renk olduğuna inanmaktan, dönmez
Yokluğa bir nesne bile, varoldukça.
Renklerin Oluşu
Öz bakımından boyasız olan bütün öğeler
Kuruluş yönünden değişik biçimlerdedir,
Değişen renklerle görünür tüm nesneler
Çok önemliyse nesnelerin bağlamsal varlığı,
Nasıl bir değişkenlik içinde birleştiği,
Düzenlendiği, karşıt devinimde bulunduğu, kolay
Anlarsın bunu, bir nesnenin karayken ak olduğunu,
Sonradan bir mermer yığını gibi pırıl pırıl,
Denizde azgın yellerle kamçılanan suların
Parlayan mermer rengi ak dalgalara döndüğünü.
Diyebilirsin bunun ardından: Kara gördüğümüz
Bir nesnenin karışır birden kurucu öğeleri,
Özdeğinde, değişir ilkelerin düzeni, eklenir
Birbirine, yavaş yavaş dönüşür ışıldayan aka.
Koyu mavi öğelerden kurulmuş olsaydı denizin
Dalgalı suları parlamazdı bir gün bile.
Pek çok sarsıp çalkadığın mavi nesneler
Alamazlar ak mermerin rengini, değişik
Türde kurucu ilkeler bulunsa renkte, denize
Geçici, arınmış bir duruluk veren, bir dörtgenin
Değişik biçimlerden kurulup, bir birlik,
Bütünlük göstermesi gibi, görmemiz gerekirdi
Bizim de, değişik biçimlerden kurulan
Dörtgende tanıdığımız açık seçik birliği,
Ya da keskin çizgili, çatışık nesneleri.
Öte yandan biçimlerin değişikliği,
Dıştan dörtgen görünmede bir engel
Değildir kuruluş yönünden özdeşler için,
Yalnızca tek tek nesnelerin renklenmesinde
Görülen değişik ışıltı bütünün parlaklığında
Bozabilir uyumu, birliği. Burada bizi, nesnelerin
Öğelerindeki renklenmeyi anlamada yanıltan
Bir neden yok, aktan ak çıkmadığı gibi
Kara da karadan çıkmıyor, değişik renklerden
Doğarlar çokluk, daha kolay değil mi akın
Renksiz bir özden, karanın karadan ya da
Büsbütün karşıt renklerden geldiğini düşünmek.
Seçilemez renkler ışık olmadan, ışıktan
Yoksun kaldıkça nesnelerin kurucu ilkeleri,
Anlaşılır bir renk örtüsünün de bulunmadığı.
Ne değeri olabilir rengin karanlıkta?
Işıkta değişir, ışıkta yansır renk,
Ya ışığa yönelir, ya da yansır ışıktan.
Güneşte renk renk parlayan çelenk gibi
Boynunu çeviren güvercin tüylerince.
Işıldar, ara sıra, bir yakut gibi parlak,
Kıpkızıl aydınlıkta, bir de göründüğü olur
Bize bakıldığında tüyden bir çelenk
Gök mavisinin yeşil zümrütle karışmasında,
Ya da ışığa karşı çevrilmiş bir tavusun
Kuyruğunda görülen renk değişmelerinde
Olduğu gibi. Işığın yayılmasından doğar bunlar
Besbelli, bilmek gerek ışıksız renk yoktur.
Bilindiği gibi algılar gözbebeği, gerçekten,
Sezer ak olanı, başka bir yolla karayı da,
Algılar öteki renkleri de ayrıca. Duyulmaz
Nesnelere dokunmakla renkler, yalnızca
Biçimler sezilir nesnelerde, bundan anlaşılır
Tüm kurucu ilkelerin renksiz olduğu, dokunma
Duyusuna değişik etkiler yapan, türlü
Nitelikte, özel biçimlerin bulunduğu, kavranır.
Bağlı değildir rengin yapısı belli biçimlere,
Bulunabilir bütün öğeler, kuruluş bakımından,
İstenen renkte. Nedendir özdekten doğan bütün
Türlerde yaratıkların değişik renge bürünmesi?
Böyle olmasa, gerekirdi uçan kargaların bile
Ak tüylerden çıkan ak ışınlar yayması, gerekirdi
Yine, ya kara kuğuların kara ilkelerden, ya da
Alacalı, tek örtülü renkten doğması.
Sen, rasgele bir nesneyi, en ufak bölümcüklerine
Ayırır bırakırsan, açıkça görürsün ilk renk
Örtüsünün yavaşça silinip gittiğini, böyledir
Erguvan rengi giysilerde de durum, iplik iplik
Ayrıldığında kalkar ortadan erguvan rengi,
Böyledir Fenike'den gelen, iplikleri parlayan
Yönetici giysilerinde görünüm. Bundan anlarsın
Tek tek ipliklerin tüm renkleri yitirdiğini
Öğelere ayrılmadan önce. Söyleyebilirsin tüm
Nesnelerin kokular, sesler yaymadığını, inanmazsın
Artık nesnelerden kokunun, sesin çıkacağına.
Bundan anlaşılır kokusuz, sessiz nesnelerde
Olduğu gibi, görmediğimiz birtakım renksiz
Nesnelerin de ortaya çıktığı. Keskin bir
Anlayış yetisinin bile gücü yetmez kavramaya
Bunu, başka nesnelerin eksikliğini sezdiği gibi.
İlkelerin Niteliği Yoktur
Sanma kurucu öğelerin yalnızca rengi yoktur,
Çokluk sıcaklıktan, soğukluktan, kızgın buğudan,
Sürüp giden niteliklerden, sesten olduğu gibi
Tattan da yoksundur tüm kurucu ilkeler.
Koku da yaymaz kendiliğinden nesneler.
Ne çok istersin mercanköşk, sarısakız, sünbül
Gibi bitkilerden koku yayılmasını, burnumuza
Bir nektar kokusu gelmesini, tüm bunlardan
Daha çok bitki yağından tatlı kokular almayı.
Elinden gelmez senin kokusu burnumuza gelmeyen
Arıtılmış nitelikte bir yağ oluşturmak ya da
Nesneden yayılan kötü kokuyu karıştırıp gidermek,
Bu özdeş nedenler yüzünden yayılamaz koku, ses
Kurucu özlerden, bir de onların benzerleri:
Sıcaklık, soğukluk, ılıklık gibi ölümlü
Bir yığından çıkan nitelikler. Uzak kalması
Gerekir ilkelerden kolayca bükülme, eğilme,
İncelik, bölümsel dağılma, delinerek içten
İçten oyulma. Sonsuzca kalan dayanaklar üzerine
Evreni kurmak, bütünün sağlığını korumak istersen,
Bütün varlıkların yokluğa batmamasını dilersen.
İlkelerde Duyarlık Yoktur
Düşün şimdi, duyarlık yetisi olduğunu gördüğümüz
Tüm nesnelerin, duyarlıktan yoksun öğelerden
Oluştuğunu: Gerçeğe yüz çevirmeden, direnmeden
Siliniyor açıkça, deney bildiriyor elimizden
Tutarak, söylendiği gibi, dirilerin duyusuzlardan
Doğduğunu. Görürüz sırasız yağan yağmurlar
Yüzünden, çokça ıslanan toprakta dipdiri
Böceklerin çamurdan çıktığını, bu nedenle
Bütün nesnelerin birbirine dönüştüğünü,
Irmakların, yaprakların, besleyici yemin,
Dağlarda yaşayan hayvanlara dönüştüğünü,
Dağ hayvanlarının da, yediğimiz için etlerini
Bizim gövdelerimize karıştığını, sık sık
Bizim gövdelerimizden de yırtıcı hayvanların,
Kanadı güçlü kuşların beslenip geliştiğini.
Böyle çeviriyor doğa besini diri varlığa,
Bundan oluşur bütün yaratıkların duyarlığı,
Yine böyledir kurumuş odunun yalımlanarak
Yanması, bütün yongaların ocakta ateşe
Dönüşmesi, anla bir de, ne önemli olduğunu
Bu kurucu öğelerin, düzenlenmesinin, karışmasının,
Yerleşmesinin, birbirine dönüşmesinin, sonra
Karşıt devinimler içinde bulunmasının.
Duyarlığın Ortaya Çıkışı
Nedir tini kendi kendine devindiren,
Türlü türlü duyuların oluşmasını sağlayan,
Kımıldanmalara neden olan, duyarsızdan
İnanmadığın duyarlı bir varlık çıkaran?
Kendiliğinden karışır toprak, taşlar, odunlar
Kaynaşır, dönüşür de yaratamaz bir dirilik
Duyusu, canlılık, bellidir bu. Unutmamak gerek
Bu konularda, benim tüm yaratıcı varlıklarda
Duyu gücünün, duyarlık yetisi bulunan yaratıkların,
Doğmuş olduğunu söylememi. Düşün ilkelerin
Küçüklüğünü, odunda, toprak yığınında görmediğimiz
Duyarlık yetisi uyandırdığını, dizilişleri,
Biçimlerini, devinimlerini, yerlerini.
Yağmurların yarattığı ıslaklıktan türer
Diri böcekler, bozulur yeni basınçlar altında
Özdeği kuran ilkelerin düzeni, yeniden
Bir bileşim gerçekleşir, diri varlıkların
Oluşması yolunda. Bunun yanında duyarlılar
Yalnızca duyu gücü bulunanlardan yaratılabilse,
Tüm öteki nesneler için bu durum sürse, burda,
Süresiz olurdu özleri düşünüldüğü gibi, bağlı
Kalırdı duyu gücü barsaklara, damarlara, iliklere,
Ölümlü nesnelerden doğardı tümü gördüğümüzce.
Onların sürüp gitmesi için, sonsuzca, ya bölümsel
Duyarlı olmaları ya da bütün gibi duyu gücü
Taşımaları gerekirdi. Oysa olamaz örgenlerde
Sürekli bir duyarlık. Düşünmek gerek örgenlerin
Birer birer ya da gövdeden ayrılmış elin, kolun,
Başka bir örgenin kendi başına duyarsız olacağını.
Özdeş bir yaşam duyusu içinde bulunan,
Birbirine uyan, tüm dirilerde durum böyledir.
Bu kurucu öğeler denen yapılaşmalar nedir?
Neden ölümlü olur yaşayan bir varlık, sonra
Kurtulur ölümün daracık yolundan, diriler,
Ölümlüler için belirli bir durum varken?
Tüm varlıklar dölleseydi birbirini, kocaman
Bir diri kalabalık çıkardı ortaya; oysa
Apaçıktır, insan, evcil hayvanlar ya da
Dağ dirileriyle birleşse bile bir yaratığın
Çıkmayacağı böyle bir birleşmeden.
Gerçekten, varlıklar kendi duyarlıklarını
Yitirir, başkalarına özgüleri alırsa bundan
Ne çıkar? Önceden gösterdim yumurtanın yaşayan
Civcive dönüştüğünü görüyor, anlıyoruz, yerde
Solucanların kaynaştığını, sonra sırasız
Yağmurlar etkisiyle çürüdüğünü. Anlamak
Gerek artık, duyu gücünün duyarlıktan yoksun
Nesnelerden doğduğunu. Söylemek gerek burada:
Değişmenin duyarlığı olmayandan duyarlıyı
Doğurabildiğini, ya da benzer bir doğumla
Ortaya çıktığını. Elverir göstermek, kanıtlamak
İçin açıkça bunu, ancak birleşmeden sonra olması
Doğumların, birleşmenin ardından değişmenin gelmesi.
İlkin ne nesnelerde duyarlık vardır, ne dirilerde
Doğmadan önce, şaşılacak bir yönü yok, dağılmıştır
Yaratıcı öz havaya, sulara, toprağa, topraktan
Çıkan varlıklara. Toplamaz bunları bir daha
Bir araya, birleştirmez birbiriyle, yeniden,
Yaşamsal davranış, bütün varlıklara duyarlık
Yetisini veren yeti.
Ölüm Üzerine
Ağır bir tekmeyi yemeye görsün diri, sonunda,
Sarsar, çalar onu birdenbire yere doğa,
Karışır birbirine bütün duyular gövdede, tinde.
Bozulur ilkelerin düzeni, dağılırlar, yıkılır
Yaşamı sürdüren devinme, sarsılır ele, ayağa
Değin bütün gövde, kopar gövdeyle can arasında
Yaşamı bağlayan bağ, çözülür can, gider, damardan.
Başka hangi yolla düşünebilir etkisini baskının,
Bütün bağları koparan, dağıtan olayın?
Az yıkıcı çarpmalarda üstün geldiği olur
Son yaşam kımıldanışının, yendiği görülür
Güçlü çarpmaların doğurduğu sarsıntıları,
Yolunca gider işler, aksamadan, düzen içinde,
Ölümün baskın gücünü yıkmış gibi yeniden
Uyandırır duyuları. Yoksa nasıl döndürebilirdi
Ölümün eşiğinden, yeniden sağlardı yaşamı,
Bilincini toplayabilirdi onların, önceden
Geliştirilen ereğe yönelmede?
Sevinçli Acı
Acı doğar; özdeğin öğeleri diri etin içinde,
Elde, ayakta sarsıntı yapar, kımıldarsa sağa
Sola içerde, kendi yerlerinde; sevinç duyulur
Buna karşın eski yerlerine dönünce öğeler.
Bundan anlamak gerek acı ya da tat duyusunun
Nesnelerin ilkelerinde olmadığını, kurucu öğelerde
Bulunmadığını. İlkelerin yeni kımıldanışından
Ya bir acının, ya sevilen bir tatlılığın
Doğması gerekir, yoktur öğelerde duyu gücü.
Duyarlık bulunsaydı tüm yaratıklarda, öğelerden
Kurulmaları nedeniyle nerde gelirdi kişi soyuna
Özellik? Bir kahkaha çınlatmak, gülmek gerekirdi.
Kirpiklerden, yanaklardan gözyaşları dökerek,
Çok sözler söylenirdi nesnelerin karışımı
Üzerine, bilerek, hepsinin ölümlülere
Benzemesinden dolayı, doğması gerekirdi öğelerin
Böylece başka varlıklardan, onlar da başkalardan,
Böyle sürer gidermiş sonuçsuz durum.
Bunun ardından konuşan, gülen, anlayan bütün
Varlıklar, bu yöntemle çıkardı ortaya, sandığın
Gibi yürürdü tüm işler. Bizce, bir deli saçmasıdır.
Bu, gülmek gülücü bir özdekten de gelmeyebilir,
Anlayışı olan, kanıtlarla deneyip öğrenen
Gerekli kılmaz söylenmiş, açıklanmış bağlanmayı
Kendince. Neden gerekli değildir öyleyse
Duyarlığı olan yaratıkların, duyudan yoksun
Özlerden oluşması? Gökçe öğelerden doğmuşuz
Hepimiz, bir ata yaratmış bütün bizleri. Onun
Verimli yağmur damlalarından döllenmiştir
Yüce toprak ana, doğurmuş ışıl ışıl yemişleri,
Yaprak açan ağaçları, kişi soyunu, tüm hayvan
Türlerini, koymuş ortaya yaratıkların beslendiği
Besini, tat vermişler yaşama, sürdürmüşler yeni
Kuşakları, bundan ana adını almış toprak, gerekli.
Bundandır topraktan doğanın yine toprağa dönüşü.
Havadan çıkıp yere düşenlerin, yine göğe ağması.
Sanma geniş evren alanında devindiğini
Gördüğümüz sonsuzca kalabilen ilkelerin ölümle
yokolacağını, dağıtır, birliğini bozar onların
Ölüm, açar aralarını, ayırır birbirinden.
Sonra bağlar birini ötekine, etkiler,
Dönüştürür biçimleri, başkalaştırır, değiştirir renkleri
Büsbütün, duyarlık kazanır düzenlenen varlıklar
Sonra yitirir bunu birden. Bundan anlarsın
Hangi kurucu öğelerin, hangi yöntemle geldiğini,
Hangi kuruluş içinde ilkelerin birleşerek
Aralarında karşılıklı devindiğini. İnanma sakın
Sonsuz öğeler düzeninde bir durma olduğuna,
Nesnelerin yüzeylerinde gördüğümüz dalgalanma,
Birden doğup batma vardır içlerinde de.
Bizim, bu dizelerimizde olduğu gibi,
Harflerin yanyana gelerek ötekilerle birleşmesine
Benzer onların da düzeni, yerleşmesi: Yer, gök,
Deniz, ırmaklar, güneş, ekin, yemiş, bir de diriler,
Tüm benzeşme göstermese de aralarında yine de
Birlik vardır, evrensel bütünde, gerçekten durum
Almadadır nesnelerin ayrımlaşma göstermesi.
Böyle doğar varlıklar arasında özdeğin
Kendiliğinden değişen kesimleri, yolları, bağlantısı,
Düşüşleri, itişleri, birlikte çarpışmalar, devinme,
Düzen, durum alma, biçimlenmeler, bundan gerekir
Nesnelerin, onlarla, atbaşı giden değişmesi.
Öteki Evrenlerin Batışı
Çevirelim anlayış yetimizi gerçeklik öğretisine,
Şimdi, yeni bir konu çırpınmada ulaşmak
İçin kulaklarına, bir yenilik getiriyor
Varlığın görünüşü. Yoktur kolay kavranmasına
Karşın, başlangıçta, inancı sarsacak güçlük
Yaratan bir nesne. Yoktur yine böyle büyük,
Şaşırtıcı, sonra adım adım şaşkınlığı
Tümden gidermeyen bir nesne. Önceleyin göğün
Işıyan duru maviliği kucaklar dizilen
Yıldızları, ayı, güneş ışığının aydınlatıcı
Parlaklığını: Bütün bunlar ölümlü olsa baştan
Görünmezce, birden, çıksaydı ortaya, şaşılacak
Ne denebilirdi bunlar için, ya da nasıl
İnanabilirdi önceden bunlara kişiler?
İnanmazlardı bana kalırsa. Şaşılacak bir görünüşü
Vardır gökyüzünün. Alamaz kendini kimse
Bu parlak, ışıyan gökyüzüne bakmaktan.
Bir korku uyandırırsa bu yenilik sende,
İyice ölçüp biçmeden, gerçek görüneni, sana,
Düşünmeden girişme bu araştırmaya; yanlıştır
Dersen tartışmayı göze al, bir soru bastırıyor
Bize, yayılıyor dış uzay, sonsuzca, aşıyor evreni,
Görmek, anlamak, özgür olmak istiyor anlık.
Evren Sonsuzdur
Son yoktur sağda, solda, üstte, altta, çevremizde,
Evrende, olayların dilincedir anlattığım burda,
Ancak böyle çıkar aydınlığa sonsuzluğun yapısı,
Kuşku yok, boş uzay, sınırsız, sayısız ilkeler
Engin evrende, sonsuz devinimler yüzünden
Uçuşmakta türlü hızla. Yeryüzü de, gökyüzü de
Sayısız özdeksel öğenin devinimsiz evresinde
Oluştuğu gerçek, evrenin varlık düzenine uygun
Ölçüde; ya kendince, ya bir raslantı sonucu
Karşılaşmanın, çarpışmanın sonucudur.
Tümden boş, düzensiz, verimsizdir öğelerin
Basınçla bir araya gelmesi, bu bileşimlerin
Dağıldıktan sonra birden, büyük bir kuruluşun
Başlangıcı oluncaya değin derlenip toplanmaları
Toprağın, denizin, göğün, dirilerin doğuşu gibi.
Düşünmek, kanıtlamak gerek, öteki özdeksel düzenin
Başka bir olanakla, havanın dev kollarıyla,
Evreni kucaklayışı gibi kurulduğunu.
Çok Sonsuz Evren Vardır
Güçlü bir yığın içinde kurulmuşsa ilk özdek,
Olabildiğince yayılıyorsa bir engelle,
Bir dayanakla karşılaşmadan uzay, gerekir
O gün, yaşayan, diri varlığın ortaya çıkışı.
O denli büyükse kurucu öğeler yığını, yetmezse
Bir dirinin yaşam süresi onları saymaya,
Bir yere topladığı gibi her yana yayabilecek
Güçteyse varlığın öğelerini doğa, benimsemen
Gerekir, başka evrenlerde, daha birçok dünyaların,
Türlü kişi soylarıyla, hayvan türleriyle doğacağını.
Bundan anlaşılır, evrende, bulunmadığı böyle
Bir varlığın, tek doğsun, tek gelişsin de,
İçinde özdeş soydan birçoklarının bağlandığı
Kuşağa bağlanmasın. İncelemeye değer diriler,
Ancak böyle bulursun dağlarda yaşayan hayvan
Soyunu, doğurgan kişi kuşağını, dilsizleri,
Pullu balıklar sürüsünü, tüm kuş türlerini.
Bundan çıkarılır göğün, yerin, denizin, güneşin,
Ayın, bir de öteki varlıkların tek değil
Büyük bir nicelikte varolduğunu, bu nedenle
Yaşam süreçlerinin derin, kımıldamaz bir sınır
Taşıyla belirlenmediği, yeryüzünde tür tür
Büyüyen, toplu bir soy olarak onların ölümlü
İlkelerden doğmadığı. Mutluluktur insan için:
Tanrıların Yönettiği Ülke Yok
Görüyorsun, bütün evrenin tanrıların baskısından
Kurtulmuş, bağımsız, başına buyruk olduğunu.
Kutlu tinde, tanrıların yüce barışı içinde,
Sessiz bir yaşamın tadına doyulmaz, mutlu
Bir varlığın sürdürüldüğünü, kimmiş onlardan
Bu sonsuz evreni yönetebilen, bu sonsuz sınırsız
Gök boşluğunun dizginini yönetici elinde
Tutabilecek olan kimmiş, tüm gökyüzünü düzenle
Döndürecek, verimli toprağı göğün yalımlarıyla
Isıtabilecek, bu günde, bu yerde, bulutlarla
Bir karanlık yaratmak için, ışıyan gökyüzünü
Karartmak için, yıldırımlar gönderen, şimşekler
Çaktıran, gökleri gürleten, kendi tapınaklarını
Yıkan, kuduran, çölleri tutuşturan, güçsüzleri, suçsuzları
Öldüren, sonra tüm suçlardan sıyrılan kim?
Evrenin Oluşu - Yokoluşu
Evrenin başlangıcından, oluşum gününden
Sonra çıkmış ortaya güneş, deniz, yeryüzü
Eş sürede, toplanmış dışsal bir basınçla
Nesnelerin öğeleri, derlendi sonsuz bütünün
Engine fırlattığı özler, bunlardan beslenmiş,
Gelişmiş denizler, karalar. Bunlardan kurulmuş
Uzayda, uzakta, yüksek çatılı gökyüzü konağı,
Onunla yükselen hava. Böyle derleniyordu
Çarpışmalarla varlıkların öğeleri çevreden.
Bu yöntemle oluşuyordu türler, sular sulara
Toprak toprağa katılıyor, ateş ateşi besliyor,
Hava havayı. Sürmüş tüm varlıkların yaratıcısı
Toprak ananın yaratmaya en yetkin biçimi
Vermesine, son sınıra getirmesine değin.
Bundan anlaşılıyor, daha güçlü olmadığı yaşam
Giysilerini giyinip gelmenin onları çıkarıp
Gitmekten. Böyle ayrılmıştır bir bir yaşam
Yolları yaratıkların, gereğince, böyle yönetir
Gelişmeyi doğa özgücüyle. Ne varsa mutlu bir
Davranışla büyüdüğünü, adım adım geçen yılların
Basamaklarına tırmandığını gördüğün, alır bolca,
Özdekten, yitirdiklerini, yayılır gövdeye besin,
Tümden, damar damar, dağılmış uzaklara ayrılanlar,
Yine de yitmemiştir, azalmasın diye yaşamak için
Besin olan özdek. Ayrılanlar sayısında dönüp
Gelenler, katılanlar var nesnelere, büyümenin
Doruğuna varılır böyle, nesneler toplanarak.
Azalır yaşama gücü, bölünür yeniden, dirimi
Sağlayan yetiler, göçer daha kötü bir yöne.
Büyüklüğü, genişliği oranında, bir de büyüme
Yetisi bulununca bir nesnenin, o büyüklükte
Yığın yığın öğeler çıkar, dağılır çevreye
Özdeksel özlerden. Kolayca bölünüp dağılamaz
Beyin bütün örgenlere damar damar, yetmez
Böyle bir varlıkta besin yaşam akımını
Yenilemeye, beslemeye, gidenin yerini doldurmaya.
Böyle ölür gider adım adım diriler, öğelerin
Ayrılmasından boşluklar doğunca, bir de,
Dıştan çarpmalara uğrayınca. Azalır yaşlılıkta
Beslenme gücü, dinlenmez varlık, gider ölüme,
Dıştan gelen saldırılarla, yıpratan vuruşlarla,
Bütün nesneler, bunun gibi evrenin güçlü çatısı,
Sarsılır sonunda, yıkıntıya döner çarpmalarla.
Besindir varlıkları güçlendiren, bütünleyen,
Nesneleri ayakta tutan, karşıtı da olur bunun,
Ne damarın, ne de doğanın yeterli olur yardımı.
İş kalmamış çağımızda, dev yaratıklar, türler
Doğurmuşsa da eskiden, tükenmiş, daha küçük
Yaratıklar üretebiliyor şimdi. Göndermiyor gök,
Altın bağlıklarla ölümlü varlıkları tarlalarımıza,
Denizi, kayalara çarpan, gürleyen kırılmayı yarattığı
Gündeki gibi. Toprak doğurmuş beslediği varlıkları,
Ölümlüler için yaratmış toprak: Işıyan ekini,
Sevindiren asmayı, görüşüne göre, sevimli hayvanı,
Besleyen yemi, emeğimiz geçmeden yetişenler.
Geçiniriz emekleriyle sığırların, tarımcıların,
Demirin azlığından tarla sürmede çoğalır yorgunluk,
Azalır ürün. Başını sallar yaşlı köylü, çeker içini,
Boşa gitmiş bitmeyen çalışmalar, geçen günlere
Göre, över geçmişi, ataların mutlu çağını özler.
Sızlanır yaşlı, kurumuş asmaları görünce, yakınır
Çağların değişmesinden, çıkar yakınmaları göğe:
Anlatıldığına göre çok mutluymuş eski kuşak,
Ufacık tarlası olsa da, az emekle iyi geçinirmiş
Bağında. Anlamaz nasıl geçtiğini, yere gömüldüğünü,
Yıllar içinde, yorgun düşen kimselerin.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Epikuros'a Övgü
Sensin, ilkin, korkunç karanlıklar içinden
Aydınlatan ışıldağı kaldırabilen, göstermek için
Yaşamın iyiliklerini. Senin ardınca geliyorum,
Sen, ey Grek soyunun süsü. Korkusuz basıyorum
Ayaklarımı, yerde bıraktığın izlere, yarışmak değil
Seninle düşüncem. Çiçeklenen sevgim sürüklüyor
Ardınca beni. Kuğunun elinden gelir mi kırlangıçla
Yarışmak, titrek ayaklarına bakmadan keçinin
Oynak atla boy ölçüşmesi? Sensin ey atam,
Gerçeğin bulucusu, sevecen öğüdü veren.
Arılar, ne denli, kırlarda, çiçekler arasında,
Emerse balı çiçekten, öyle toplarız biz de
Senin yazdığın yapraklardan altın sözleri.
Altın sözler yaraşır sonsuz yaşama.
Tanrısal bir anlayış gücünün ürünüdür
Senin kurduğun düzen, odur varlığın yapısı
Üstüne, gür sesle bir bildiriyi ortaya koyan.
Canlar titriyor korkudan, sarsıldıkça evrenin
Çevresel direkleri, görüyorum sonsuz uzayda
Varlıkların dönüşünü, tanrısal güç düzenliyor
Barışın yerini, fırtınalardan uzak, yağmur
Bulutlarının toplanmadığı, kar serpintilerinin
Dokunmadığı, buzlu soğuklarda ışıyan yumakların
Döküldüğü, sevimli havanın güldüğü, ışık yağmurlarının
Yağdığı yerde. Kendince düzenler doğa varlığı,
Kimse bozamaz mutlu tanrılar sevincini, karşı
Çıkamaz Acheron'un karanlık ülkesine, engel
Olamaz yeryüzüne, ayaklarımızın altında sonsuz
Boşlukta olanlara bakmaya. Tanrılık güç burada
Doğar içime, sevinçle korku, çıkmış ortaya
Açılmış senin düşünce gücün tüm yönleriyle.
Gösterdin öğelerin tüm varlıklarda ne denli
varolduğunu, değişik biçimlerini, kendiliğinden
Bir itimle sonsuz devinime geçtiğini, nesnelerin
Bunlardan, bir bir, kurulduğunu, oluştuğunu.
Görünüyor tinin de, canın da yapısı, açıklanmış
Hepsi dizelerimde, gitsin yüreğinden kişinin,
Derinden, yaşamı titreten cehennem korkuları.
Örtülmüş tüm insanlar ölüm karanlıklarıyla,
Kimse kalmamış yaşamın tadını çıkaracak.
Ölüm Korkusu
Ölümden sonra, Tartarus'ta kötü, korkulu,
Çekilmez bir yaşamın süreceğine, tinin
Kandan, yelden geldiğine inananlar, önerenler
Tadına varamaz öğretimizin. Anlayacaksın tümünü
Bunların, göreceksin ileride, ne görklü bir varlık,
Ne de gerçek bir yaşam değeri olduğunu.
Yurdundan kovulanlar, toplumdan dışlananlar,
Ağır, kötü suçlarla suçlananlar, acının
Sayılmaz türünü çekenler bile yaşarlar,
Keserler kara koyunları, tanrılara adak
Diyerek, acılar içinde çırpınırken,
Kutlamalık gönderirler mutlu ölülere.
Böylece döndürürler, acımaksızın, ruhu
Bir yıkım içinde dinlerin yoluna,
Bundandır kişinin, korkulur durumlarda,
İçinden çıkılmaz, karışık işlerde denenmesi,
Ne gün duyulursa yüreklerinden gelen
Derin, boğumlu bir gerçeğin sesi, o gün çıkar
Ortaya doğruluk, düşler yüz örtüleri, sürükler
Törenin sınırlarını aşmaya ün kazanmanın,
Varsıl olmanın aşırı tutkusu düşkünleri
Sürükler, yönetimin doruğuna çıkmak için,
Gece gündüz uğraşmakla, didinmekle, yıpratır.
Böyle olur, bunlar, ağır suç ortağı, yardımcısı,
Bunlar, ölüm korkusundan beslenen, büyüyen dirim
Yaraları; birleşemez sıkıntıyla, iğrenç sövgülerle,
Mutlu, güvenli bir varlık, görünüşe bakılırsa.
Ölüm kapısında pusuya yatmak içindir bunlar.
Bundan gelir ölüm korkusu, sakınmalar, kişilerde,
Hepsi boş, kaçışmalar, varsıllığı çoğaltma tutkusu,
Para biriktirme, toplumda kan dökme, can alma,
Ölüm döşeğinde kıvranan kardeşten sevinç duyma,
Kan kardeşin sofrasına korkuyla, kötü gözle bakma.
Bir korku, özdeş durumda, sıkça ezilen, üzen,
Acı veren kıskançlığın kaynağı gibidir:
Yanar, yakınır bu göz kamaştıran, gönül çeken
Varlıkları görmek için insan, bakar gözlerinin
Önünde geçen olaylara, yuvarlanırken karanlıklar,
Çamurlar içinde kendisi, bir iğrenme duyar çevreye.
Düşer ölüm tuzağına kimileri de, ün ardında
Koşarken. Tiksinir yaşamaktan çokluk, sonra döner
Ölümün eşiğinden aydınlığa, korkudan titreyenler,
Acılar içinde çırpınırken kendi elleriyle canlarına
Kıymak istemelerine karşın, düşünmezler acıların
Korkudan doğduğunu. Kaldırır utancı korku, sevecenlik
Bağlarını koparır, dağıtır kutsal görevi, güldürür,
Kurtulmak istersen Acheron uçurumundan, yüz çevirmiş
Kimseler yurdundan, anasından, atasından. Nasıl titrer,
Sarsılır, ürperir, sararırsa çocuklar karanlıkta,
Öyle sarsılırız biz de gün ışığında, gerçekte korkunç
Olmayan, yalnız karanlıkta çocukları korkutan,
Günün doğmasını bekleten nesnelerden.
Yoksa ne duyusal korku, ne karamsarlık, ışıkta,
Gün aydınlığında ürkütebilir kişiyi. Yalnız
Doğanın derin düzenini incelemek bir yana.
Tin de Özdekseldir
İlk sözüm şu: Tin, ya da anlık dediğimiz, yöneten,
Düşünen bir yer edinmiş varlığımızda. El, ayak gibi
Bir bölüm, kişiden, ya da göz gibi tüm diri
Yapının bir bölümü değil, bağlı sayılmaz
Belli bir örgeye, tinsel varlık, serpilmiş
Tüm gövdeye, yaşatan güç, "harmonia" Greklerde.
Yaşatır, duyu gücü sağlar bize, bulunmaz belli
Bir yerde tin. Çok söz söylenmiş bu konuda,
Gövdemizin sağlığı nedeniyle, gövdesel bölüm
Olmayışı yüzünden. Bundandır belli bir örgene
Yerleşmediği, tutarsız gelir bana bu savlar,
Sık sık sezilir gövdenin dış bölümlerinde,
Bir sarsıntı, bir yıkım, iç örgenlerimizde
Bir genişlik duyulur buna karşın, bunun da
Görülür karşıtı çokluk, tinde bitkinlik,
Gövdede dinçlik. Ayakta bir sızı, başta ağrı.
Bir uyku sarınca bizi baştan aşağı, kesiliriz
Elden, ayaktan, ne duyarlık kalır, ne seziş, başka
İşler olur içimizde, türlü kımıldanışlar, tatlı
Düşünceler, düşler, bilmez yürek bütün olup
Bitenlerin ne olduğunu bile.
Can da Özdekseldir
Can da duyabilir bütün örgenlerde olanları,
Yalnız "harmonia" değil gövdede sezinleyen güç.
Anlaşılır önceden bu, birçok nesne yitirir gövde,
Buna karşın elimizde, kolumuzda, kalmaktadır
Yaşamı sürdüren bir özellik. Yine kemiklerden,
Damarlardan, gövdeden az çok sıcaklık öğelerinin
Çıkmasından, ağızdan uçan soluğun havada
Dağılmasından. Bundan anlaşılıyor artık bütün
Öğelerin özdeş nitelikte bulunmadığı, özdeş bir
Yaşam yetisi taşımadığı. Buna karşın ilkeleri,
Soluğu, ısıtıcı sıcaklığı düzenlemekle gövdede
Yaşamı sağlamak için elverişli oldukları.
Bundandır ölüm gününde elin, ayağın soğuduğu,
Gövdeden yaşatan soluğun uçup gittiği.
Anlaşılmıştır artık canın da, tinin de yapısı,
Kişinin özel bir bölümü olduğu; Bundandır
Helicon'un yüksek tepelerinden gelen çalgıcılara
Harmonia adının verilmesi de, yitirmiş anlamına
Aktarılınca bu sözcük, daha geniş bir içerik
Kazanmış denebilir, bugün yükletilen başka
İçerikte olmasının nedeni budur, sanılır.
Canla Tin Birliktedir
Söylüyorum canın, tinin birlik olduğunu,
Aralarında özdeş bir yapı kurulduğunu,
Yalnız baştaymış, tüm gövdede, buyruk, düşünen
Yeti, anlayış gücü, tin denen, göğsün
Ortasıdır onun yeri, süreklidir orda.
Korku, ürperme, mutluluğun-, tinin yeri de,
Anlığın da, buradan yayılmış bütün gövdeye can,
Buradan düşünme gücü, tinin buyruğuna bağlanan.
Özgürdür düşünmede tin, çıkarır tadını sevincinin,
Ne gövdede kımıldama, ne canda. Buysa gözde,
Başta bir ağrı, sezmez acısını gövdesel bütün,
Yalnızca tin çeker ağrının acılarını, sevincin
Tadını çıkarır can, elde, ayakta ya da öteki
Oynaklarda bir kıl bile oynamadan. Sarılır
Oysa derin bir korkuyu duyunca tin, ürperir
Can, hepten, görürüz titrediğini korkudan, elin
Ayağın, terler döktüğünü, tüm gövdenin ıslandığını,
Tutulur dilimiz, kesilir sesimiz, çınlar kulak,
Titrer dizlerimiz, kararır gözlerimiz, görürüz
Nasıl yere serdiğini birden, bir can
Korkusunun kişileri sık sık. Sezebilir
Başkası da kolayca, canla tinin içten içe
Bağlandığını. Ağır bir çarpma olunca, can
Ulaştırır onu tüm gövdeye, serer yere.
Can da, Tin de Nesneldir
Gördük açıkça, canın da, tinin de özdeksel
Bir yapıda olduğunu, onlar oynatır eli, ayağı,
Onlar uyandırır gövdeyi uykudan, onlar gösterir
Yüzde anlam içeren devinmeleri, görünüyor tüm
Kişileri onların yönettiği, anlıyoruz dokunmasız
Canın, tinin, gövdesiz dokunmanın iş göremediğini.
Gerekmez mi şimdi, canın, tinin birer özdeksel
Yapıda varlık olduğunu söylemek? Görüyorsun
Ortaklaşa çalıştığını tinle gövdenin, birlikte sezdiğini.
İşlerse korkunç bir ok kemiklere, sinirlere,
Bir sarsıntı doğar içerde, kurtulur yaşam,
Sanılır, kesilir elden ayaktan, baygınlık geçirir,
İçten bir baskı sezer yerde sürünmeye, çalkantı
Belirir tinde, bulanık bir duygu doğrulmak, kalkmak
İçin. Bundan belli özdeksel olduğu tinin,
Acı veren okun, ateşin özdek oldukları gibi.
Tini Kuran Öğeler
Hangi nesnelerde tin var, hangi öğelerden
Kurulmuş tin, açıklayacak, sana, bu yazdıklarım.
Önceleyin en ufak, en ince öğelerden kurulmuş,
Budur, burada söyleyeceğim. Böyledir gerçek, düşün,
Anlayacaksın ilerde, açıktır hepten sana,
Yoktur hızlılıkta tinle özdeş bir varlık,
Kendi kendinin nedeni olan, düşünmede. Çok
Hızlıdır tin, gözümüzün önünde duran nesneler
Yığınından oluşan bir varlıktan. Bu denli hızlı,
Kolay devinen, bir nesne ancak yuvarlak, yumak
Biçimli, çok ufak öğelerden kurulabilir, bunlardır
Yumuşak bir vuruşla kımıldayan. Böyle sessiz
Bir vuruşla çalkalanır, dalgalanır su, kolay
Yuvarlanan, ufak öğelerden kurulmuştur, benzemez
Buna balın daha sıkı olan yapısı: Ağır
Akar damlaları, devinmesi de yavaştır balın.
Çok sıkı birleşmiş, aralarında, yapıyı kuran
Öğeler, daha düz, daha az ince, az yuvarlak
Öğelerden kurulmanın sonucudur bu.
Gelelim şimdi gelincik tohumlarına, yumuşak
İnceden esen yeller kocaman yumaklar koparır,
Dağıtır öteye beriye, döker aşağı.
Olamaz taş, ya da başak yığınında bu,
Ne denli küçük, düz olursa öğelerin yapısı,
Öyle hızlı olur devinmeleri de, ağır sözlerden
Kurulu nesnelerin ağır, yavaş olur devinmeleri,
Sıkılığında sağlamdır nesneler. Bilinir yapısı
Deviniminden tinin, şaşılacak nitelikte. Nedeni
Budur küçük, düz, yuvarlak öğelerden kurulmasının.
Ey can yoldaşım! Edindiğin bu bilgi yarar işine
Birçok durumda, kazançlı çıkarsın bunu öğrenince.
Canın Öğeleri
Açıklayacak sana canın yapısını, gelecek konu,
Ne denli ince dokulu olduğunu, neden az yer
Kapladığını, yumak olup toplanınca, birleşince.
Bastırır, birden, tatlı bir ölüm sessizliği
Kişileri, ayrılınca birbirinden canla tin,
Ne bir azalma bütününde, görünüşünde
Gövdenin, ne biçiminde, ağırlığında. Gösterir
Ölüm önceden varolanları yine, eksilen yalnız
Yaşam duyusudur, bir de gövdeyi ısıtan sıcaklık.
Bundandır canın damarlarda, sinirlerde, barsaklarda
Küçük öğelerle tüm gövdeye düğümlü olması.
Ayrılınca gövdeden can, bir kabuktur elden,
Ayaktan kalan, gövdesel ağırlık azalmadan.
Böyle solar, dökülür Bacchus'un çiçekleri,
Tatlı bir yağ dokusu dağılınca havaya, başka
Nesneden, başka bir özsu yayıldığında, görürüz
Bunların ağırlığında bir azalmanın olmadığını
Şaşılmaz buna. Sayısız öğeler kurar özsuyu,
Nesnelerde sezilen kokuyu. Bu nedenle söyledim
Sana sık sık, doğanın tin gibi, canı da
Çok küçük öğelerden yarattığını, bunlar
Uçup gittiğinde, bir değişiklik görülmüyor
Nesnel ağırlıkta. Öyle kolay değil düşünmek
Bu yapıyı. Çıkar ölürken bir kişinin ağzından
Buğulu bir soluk, kurucu öğeleri çok incecik,
Karışır yeniden havaya; böyle karışmış
Sıcaklık da havayla. Çok gevşektir yapısı
Sıcaklığın, içinde, sayısızca devinen, nicelikte,
Hava öğelerinin bulunması nedeniyle. Belli
Bundan, tinin üçlü bir yapısı olduğu. Ancak
Bunlar yetmez duyu gücünün oluşmasına, güçlü
Duyusal, algısal bir yetinin doğmasına,
Kımıltısız düşünme gücünün eyleme geçmesine.
Onlardan, doğması gerekmiş, bilinmeyen, devinmede,
İncelikte, benzerli öğelerin küçüklüğüne, düzlüğüne,
Eş bulunmayan, dörtlü, bir yapının kuruması.
Budur doğurgan öğelerde duyunun ilk duyusal
Devinmesi, sonra sıcaklığın uyanışı, yellerin etkisi,
Havanın, yellerin, tüm varlıkların devinişi.
Kan dalgalanır, geçer bütün iç örgenlere,
Ulaşık kemiklere bu duyu, varır iliklere,
Bir tat doğar bundan, ya da karşıt durumda
Bir yanma sezilir. Ne bir acı verir,
Ne ağır bir yıkım işler iliklere değin.
Yoksa karmakarışık olurdu ne varsa,
Sonunda kalmazdı yaşanacak bir yer,
Çıkardı can bölüm bölüm, tüm gözeneklerinden
Gövdenin. Dururdu üstderide bütün devinmeler,
Böyle koruyabiliriz dirimi ancak. Anlatmak
İsterim sana, şimdi, seve seve nasıl birbiriyle
Karışıp düzenlendiğini bu yeteneklerin, bozuyor
İşimi düzenin açıklanmasında dilimizin yetersizliği,
İstiyorum gücüm yettikçe, yine de, belirlemek
En önemlilerini, bak çalkalanıyor nesnelerin ilkeleri,
Ötede beride, birbiriyle, ayrılmıyor, çıkamıyor
Ortaya uzay yönünden apayrı bir etki.
Bu tür etkiler gösteriyor buna karşın,
Birlik içindedir nesnelerin kurucu öğeleri.
Koku, tat, özel rengin bütün dirilerin
Etinde kurala uygun biçimde bulunması gibi,
Birliğini sağlar yetkin bir gövdenin tümü
Bunların, böyle kurulur bir varlık havayla
Isıdan, yelin görünmeyen gücünden dolayı,
Bir de nesnelerde çarpmayı bağdaştıran
Kolay devinme yetisiyle, önce ette çıkar
Ortaya, bir duyu kımıldanışı, en derin tabanda
Gizli kaldığından canın yeteneği, benzemez
Gövdemizde can derdinde saklanmış olanlara,
Canı bütününden doğmuştur, dosdoğru, can.
Canın örgenler içinde gövdeyle kaynaşması
Tin gücünün bir bütünlük içinde can yetisiyle
Birleşmesi gibidir. Bundandır onun da daha küçük
Öğelerden kurulması. Gizli kalmıştır bu bile
Küçük öğelerden yaratılan, adı bilinmeyen
Yeteneklerden, canın bütünlüğü içinde yeniden
Kurulması, gövdenin bütününe egemen olması gibi.
Buna benzer nitelikte kaynaşır sıcaklıkla soluk,
Birbirine yelde, böyle çalışır örgenleri bağımsız,
Biri geçer ötekileri, ya da kalır geri, yine de
Birlik içindedir tümü, ayrı değildir esen yelle
Sıcaklık buğulu soluğun etkilerinden, yoksa
Ayrılma yoketmek olurdu duyarlığı.
Canın Türlü Görünüşleri
Sıcaklık yayar tinsel kızgınlığın yalımı, artarsa
Şimşekleşir gözler, soğutucu bir soluk belirir
Korkunun yanında, titrer el, ayak, bir sarsıntı
Sezilir tüm oynaklarda, etkiler sessiz can
Duyusunu yel, bir tatlı görüntü belirir, bir sevinç.
Yükselmiş beyin ısısı, taşkın, azgın oynak yürek,
Böyledir kızan, kükreyen aslan da, patlatır
Gibi sarsar yüreğini kükremesi, gürlemesi,
Yetmez önlemeye yüreğinin gücü kızgınlığın
Dalgalarını. Bundandır geyiğin canında
Yelden gelen soğukluğun baskınlığı, getirir
Birden soğutucu buğuyu gövdeye, geçirir başa,
Titremenin, sarsılmanın başladığı yere,
Durgun bir soluk üstün gelir öküzün özünde,
Ne öfkenin kıvılcımlar saçan ışıldağı,
Ne en ince bir dumanın ışıkta yayılan gölgesi
Depretebilir, ne korku saçan demir oklar
Kaskatı kesebilir onları korkudan.
Kana susamış arslanla geyik arasında
Bir durumdadır öküzlerin özü. Böyledir
Kişi soyunda da durum, kendi atasının
İzleri bulunur özünde, bireylerin bireysel
Oluşumunda. Kimsenin elinden gelmez kötülüklerin
Kökünü kazımak, taşkın bir kızgınlığa uygun
Görünür kimileri, süreklice, kolayca korku
Duyarken biri, sevinir başka bir üçüncüsü,
Ayırmak gerekir değişik durumlarda kişilerin
Değişik yaratılışlarını, törelerin, bundandır
Söyleyemediğim, burada, gizli nedenleri,
Bir ad bile bulunmuyor öğelerin, nesnelere
Türlülük kazandıran, değişik biçimlerine.
Soydan geldiğini söylemektir en doğrusu bence,
Kimi özelliklerin, usla dışlanmaz bunlar da.
Tanrıca yaşamak için de bir engel yok ortada.
Can - Gövde Ortaklığı
Bir yandan varlığı korur gövde bütününde,
Bir yandan da kendi kendini, sağlığın
Korunmasıdır bunda kural. Ortaktır canla
Gövdenin bağları, ayrılmaz görünürler.
Ne denli güçse günlük tanelerini yok etmeden
Kokusunu kaldırmak, öyledir canla tini de
Gövdeden ayırmak, tümünü birden yok etmeden.
İlkelerin, kaynakta kaynaşmasından, ortaklaşa
Bir yaşam kurulmasından doğuyor bu durum,
Bu yüzden, ikisinden biri, can ya da gövde
Yardımlaşmadan birbiriyle sezemez, duyamaz.
Bunların birleşmesinden yalımlanır içimizde
Devinme duyusu. Doğamaz kendiliğinden gövde,
Tutunamaz, kalamaz ölümden sonra. Gövde yitirmez
Sıcaklığını su gibi sık sık, oysa gider sıcaklığı
Suyun, ancak bozulmaz, dağılmaz özü, kalır yine
Eskiden olduğu gibi. Böyle değildir canda
Durum, taşıyamaz kendini, can gidince gövde,
Dağılır, çürür gider büsbütün, böyledir başlangıcı
Yaşamın, ana kucağında gizlenmiş olması.
Tinle, gövde öğrenir içsel dokunma gücünün
Değişmesinden, belli bir ölçü içinde, yaşam
Davranışını, yokolmadan birbirinden ayrılmanın
Olanaksızlığını. Bundan anlayabilirsin neden
Sımsıkı bağlı kaldıklarını birbirine, varlığın
Süresince, içten birbirine düğümlü olmalarını.
Duyu Gücü Yalnızca Canda Değil
Bir kimse, gövdenin duyudan yoksun olduğunu,
Yalnızca, yayılan canın bütün gövdeye
Duyarlık verdiğini söylerse, araştırma sonucu,
Çıkar apaçık gerçeğe karşı, besbelli bu.
Kim açıklayabilir dokunma duyumunun özünü,
Açıkça bildirmeyince, deney kendiliğinden?
"Duyusuz kalır gövde can çıktığında."
Yaşayan gövdenin tüm yitirdikleri, değildir
Kendine özgü, gün gün kazanılan birçok nesne
Bırakıp gitmiştir artık yaşamı.
Görme
Söylemek sırası gelmiş gözün kendiliğinden
Bir nesneyi göremeyeceğini, yalnızca tin
Açık gözkapaklarından bakınca gözlerle göreceğini,
Doğrusu güç bir iştir bu, buna karşıttır
Onun duyu gücü bile, duyu gördüğüne
İletir bizi, göremeyiz çokluk, açık parıltılı
Nesneleri, kamaştırır gözlerimizi dıştan, ışık.
Gözkapakları engelse kalkar ortadan onlar
Açıldığında, görmemiz sağlanır açıkça.
Gözkapakları yüzündense aydınlığımız, açılınca
Patlarcasına gözlerimiz, kapaklar yokmuş gibi,
Tinin görülmesi gerekirdi nesnelerce.
Demokritos'un Görüşü
Kaptırma kendini sakın bu konularda yüce
Anlayışlı Demokritos'un koyduğu kurama.
Ona göre tinin kurucu öğeleriyle gövdeninkiler
Birleşmiş, değiştirmiş, bağdaştırmış örgenleri.
Bu da, çok küçük olduğundanmış can öğelerinin
Gövdeyi de, içeriklerini de kuranlardan.
Sayı bakımından da azmışlar, daha tutumluca
Bölünmüş örgenler yoluyla, öteki örgenlere.
Düşünce şu: Nasıl olabilir böyle küçük nesne,
Sonra kımıldatabilir gövdemizde duyuları,
Çok aralıklı yer kalır can öğelerine. Sezemeyiz
Bunu biz de, gövdemizden bir tozun uçmasından,
Ya da elimize, kolumuza bir sıva damlacığının
Düşmesinden. Duymayız gecenin sisini, örümceğin
İncecik ağını, yolumuzda bize çarpmalarına,
Yürürken çevremizi sarmalarına karşın.
Ya da ne onun çamurlu giysilerinin, derimizin
Üstüne düştüğünü sezeriz, ne de aydınlığın
Ardından yavaşça düşen kuş tüylerini, uçan
Bitki tohumlarını, bir hayvanın yanımıza
Sokulduğunu, tatarcıkların seyrek adımlarını,
Öteki böceklerin üstümüze sürünüp geçerken
Kalan ayak izlerini. Böyle devinir gereğince
Gövde öğelerinin çoğu, karışıp bağdaşan
Can öğelerinin, sonradır sarsıntıyı sezmesi.
Bu çarpışmalarla ayrılır önemli aralıklar,
Karşıt yönde gidip gelmeler, sıçrama, birleşme,
Birbirinden ayrılma yüzünden, öğelerde.
Tin Candan Önemlidir
Gerçek bekçisidir dirim kapısının tin, candan
Çok geçer sözü, yaşam süresince. Gitmeye görsün
Tinle bilinç, ne elde, ne kolda iş görebilir
Canın bir bölümü, bir soluk bile duramaz
Gider o da, yoldaşının ardından, yayılır
Havaya, bırakır elimizi, kolumuzu ölümün
Soğuğuna, donmaya. Yaşar oysa kimde kalsa tin,
Bilinç, kim bilir örgenlerin bir yerinde tin
Büzülüp kalmış olabilir, can ayrılmış ondan,
Gitmiş elden, koldan, böyle yaşar soluğunu
Alır yelden. gitmişse can özünden en büyük
Bölümler, kuşkulu olur ölümler, sürer yaşamın
Salıntısı, göz korur kendini, sağlam kalmışsa
Gözbebeği bozulup yıpranmalar sonunda,
Eskisi gibi dipdiri. Yıpratılmamış olsa da
Göz yuvarlağı, görme yöresini koruyan deri,
Göçecek bunlar besbelli. Gitsin en önemsizi
Bu aracı bölümlerin, dağılsın. Sönsün ışık,
Batırsın karanlık, incinmesin bu yöre, kalsın
Canla tin sonsuz bağla bağlanıp birbirine.
Can da, Tin de Ölümlüdür
Öğrenebilirsin imdi, yaşayan özde kaygan
Canın da, tinin de ölümlü olduğunu. İstiyorum
Uzun, sevindiren bir çalışma sonunda olgunlaşan
Bu şiirleri söylemek; sana yaraşırca. Anla
Burada, iki kavramı bir ilinti içinde,
Sözgelişi, benim, candan söze başlamam, onun
Ölümlü olduğunu kanıtlamam geçerlidir tinde de.
Sımsıkı bağlıdır, ikisi, birbirine.
Can Öğelerinin Küçüklüğü
Yukarda göstermiştim, önceden, ince yapısını,
Çok küçük öğelerden kurulduğunu canın.
Bunlar, daha küçüktür, akar suyun, sisin,
Dumanın öğelerinden. Çok uzaklara gider
Onların devinmesi, yumuşak bir itişle
Kımıldanışları, duman, sis görüntülerinin etkisi
Nedeniyledir bu olay. Böyle görürüz onları
Uykuda, sunağın kapısında göğe yükselen sis,
Ya da uzaklara yayılan bir duman gibi.
Dolaşır gözlerimizin önünde görüntüler açık,
Kırılan kaplardan aktığını, uzaklara dağıldığını
Gördüğün sular gibi sisle duman da yayılır
Havalarda, inan bana can da böyle çözülür,
Daha hızla gider, ayrılır öğelerine, yalnız
Bir kezdir onun gidişi, elden, ayaktan, dönmez.
Gövde, gerçek bir kafes olsa, can için,
Tutamazdı canı, bir çarpmadan sonra, delinince,
Damarlardan boşalan kan gibi. Sonra senin
Sanınca, tutabilir mi soluğu gövdeden daha
Az sık, daha tutucu olduğundan?
Canla Gövde Yaşdaşdır
Seziyoruz gövdeyle tinin ne denli birlik
İçinde olduğunu, süredeş olarak kocaldığını.
Çocuklar gibi sendeler, erir, incelir gövde,
Budur uygun gelen tinin düşüncesine. Sonra
Erkeklerin yaşları varır olgunluğa güçlü
Yetileriyle, gelişir usla anlayış gücü, çoğaltır
Tinin etkinliklerini. Sonradan titretir gövdeyi
Bir vuruş, yaşam yetileri içinde sinirlerin,
Azalınca gövdenin gücü bulanır düşünce. Sendeler
Tin, yitim görür ne varsa, eksilir, azalır
Bir kez daha. Çözülür can da yapısı gereği,
Duman gibi, yükselir havanın katlarına, onun
Gövdeyle doğar, büyür görünmesi, gösterdiğim gibi,
Yaşlanma yüzünden eriyip dağılması.
Acılar
Bir de sezdiğimiz olur gövdede, çekilmez acılar,
Katlanılmaz ağrılar, düşer tine bir korku,
Bir acı, kemirici bir sıkıntı, ölüm yazgısıyla,
Çılgınlıklar geçirir gövdenin acılarından tin,
Dağılır bilinç, başlar delice konuşmalar,
Yavaş yavaş tinde bozulma, bunama, derin,
Tükenmez uyku, karışır baş, çekilir gözler,
Ne ses duyar, ne de yakınlarını tanır, seçer,
Çevresini saranları, onu yeniden yaşatmak için
Uğraşanları, yüzünden, yanaklarından yaş dökenleri.
Söylemek gerekir artık tinin bulaşıcı hastalık
Taşıyan nesnelerin özüne girmesiyle dağılacağını,
Acı bir ölümün doğurucusudur bunların ikisi de,
Hastalık gibi, öğretmiş bunu bize yıllar yılı,
Birçokların ölümü. "Görülür tinin de sayrılaşan
Gövdede sağlığa kavuştuğu, hardal yakısıyla
Kendine geldiği," gövdenin düzelmesiyle.
Şarabın Etkisi
Neden etkiler kişiyi şarap, acı duyar,
Yayılır içinde bir sıcaklık damar damar,
Yakıcı, acı, ağırlaşır el, ayak, bacaklar titrer
Sarsılır, dil tutulur, pepeler, baş dumanlanır,
Gözler kararır, süzülür, başlar gürültü patırtı,
Hıçkırık tutar, dövüşme ilerler. Neden benzer
Durumda görülür bu sonuçlar, neden olabilir
Bütün bunlar, ağır değilse şarabın etkisi,
Yanılma, gövdede, tinde gizliyse? Bilinç bozucu,
Karıştırıcı durumların yükselmesi, etkilerinin
Artması sonunda gider ölüme. Kalmaz gelecek
İçin bir yaşama gücü kimsede.
Saraya Yakalanma
Birden, yıldırım çarpmış gibi düşer kişi,
Tutulunca sayrılığa, gözümüzün önünde
Yığılır yere, köpük dolar ağzı, inler,
İnler derinden, titrer elleri, ayakları, geçer
Kendinden, gerilir kaslar, solur kıvranmış
Gibi acıdan rasgele, çarpar elini, ayağını
Yoruluncaya değin, darmadağın olmuş sayrılığın
Basıncından gövdenin tümünde, elde, ayakta can,
Irgamış yerinden bu karmaşada kasırgaların
Kudurup yükseldiği tuzlu denizde köpüren,
Azan dalgalar gibi. İniltiler çıkar göğüsten,
Ağrılara tutulunca el, ayak, yayılır çevreye
Sıkışan, dışarı dökülen, ağızdan çıkan ses
Öğeleri, oldukları yerde, açılan yoldan. Gider
Bilinç, karışır tinin de, canın da gücü, birbirinden
Uzaklaşır, bu sayrılık yüzünden, anlattığım gibi
Biçimsiz bir nesne olur. Bağlayıcı özsularla
Giderilir sayrılığın nedeni. Alınır bunlarla
Gövdenin ıslaklığı, düzelir durum, kalkar hasta
Bir sarsıntı geçirmiş gibi, can bulur yeniden.
Nedendir, bir sarsıntı olunca gövdede, canın
Acı duyması, sızlanması, didiklenmesi,
Nedendir gövdesiz başıboş havalarda, azgın
Yeller içinde, güçlük çekerek yaşayabilmesi?
Canla Gövdenin Sağlığını Koruma
Anlıyoruz artık tinin öz niteliğini, yapısını,
Hekimlikle sağlık kazandığını, gövde gibi,
Budur kanıtı, ölümlü olmasının, özünün.
Kim tini değiştirmeyi denemiş, uğraşmış, ya da
Bir nesneyi başkalaştırmak istemişse, çalışmışsa,
Ya bölümü bütüne eklemek, ya yerinden aktarmak,
Ya da bütünden, az çok, bir bölümcük koparmak
İstemiştir. Ölümsüz bir nesne değişmez, eklenmez,
Tek bölümünün, ya da en ufak bir bölümünün
Değişmesi, küçük öbeklere ayrılması, atılması
Olanaksızdır. Durmadan değişen, başkalaşan
Bir nesnenin yokluğa döner, önceki durumu da.
Can yitim görür söylendiğince, bozulur sağlığı,
Kurtarılır hekimlikle ölümlü varlığı, iyileşir.
Böylece yanlış bir düzene karşın, bir gerçek
Çıkıyor ortaya, apaçık, ondan kurtuluş yok,
Çürütüyor bu yanlış tutumu ikilem.
Ölüm Adım Adım Gelir
Sık sık görüyoruz, artık, bir kimsenin ne denli
Yavaştan göçtüğünü, yaşam duyusunun elden,
Ayaktan ağır ağır çekildiğini. Soluyor ilkin
Ayaklarda tırnaklar, parmaklar, çıkıyor can
Gösteriyor ölüm izlerini, daha sonra gövdenin
Öteki örgenlerinde. Katılıyor buna tinin de özü,
Bağımsız kalamıyor bir kez bile, ölümlüdür
Tin de, bir süre düşünsen bile, kendiliğinden
İçerde toparlanmanın, öğelerini belli bir yere
Derlemenin, bütün örgenlere duyarlık vermenin
Canın elinden gelen bir iş olduğunu,
Can öğelerinin yığınlaştığı bu birleşme
Yerinin, en büyük duyarlık kaynağı sayıldığını,
Yanlıştır, yoktur böyle bilinen, açık bir yer,
Can dağılır, göçer tüm bunlara karşın,
Söner bir bir ışıkları, saplanırsın
Yanlış bir düşünceye, adım adım giderken
Ölenler, toparlanacağını sanırsan gövdede canın.
Söylemelisin, artık, ölümlü olduğunu canın da.
Doğaldır canın dağılıp havaya karışması,
Duyusuz kalması, gözden uzaklaşması.
Gövdenin bütününde, adım adım, gider duyu gücü,
Kalır geride damla damla dağılmış can, ölmüş.
Canla Gövde Ayrı Varlıklar Değil
Bir bölümdür kişide tin, belli yerinde kalır
Gözler, kulaklar gibi, öteki duyuları, yaşamı
Yönetmek için. Bu yüzdendir elin, burnun, gözün
Düzenlenmesi, bizden ayrı bir duyarlık, bir varlık
Taşımaması, yoksa dağılır gider, çürür, bozulurdu.
Bundandır tinin gövdesiz, kişiden ayrı, bağımsız
Bir varlık olmadığı, bundandır tinin kabı denmesi
Gövdeye, sıkı bağ var aralarında ikisinin,
Ayrılamaz gövdeden tin, bundandır gövdeye tinin
Kabı dendiği, tin dirim gücü sağlar gövdeye,
Birliktir ikisi de, budur yaşamın tadı onlarda.
Ne tin gövdesiz yönetebilir dirimi, ne cansız
Gövde kalır uzun süre, kullanabilir duyuları.
Böyledir göz için de durum, yoksa onun da
Sökülür kökü, çözülür gövdeden, göremez
Gövdesiz iş can, tin tek başına,
Gerçekte görüldüğü gibi, sımsıkı bağlıdır bunlar
Birbirine gövdede etle, damarlarla, iliklerle,
Kemiklerle. Çok kısadır öğeleri arasında uzaklık,
Geniş bir alana sıçrayamazlar, sınırlıdır çevresi
Duyularının, uçarlar ölümün kucağına havalara
Ayrılınca gövdeden, devinemezler bile, kesilmiş
Aralarındaki bağ. Yoksa, hava kendince gövde,
Ya da yalnız yaşayan bir varlık olur, can
Taşıyabilir, devinim alanı çevreler, sinirlerde,
Gövdede olduğu gibi kımıldanır kendince.
Bir daha söylüyorum, inanmalısın bana:
Soyunmuş gövde tüm örtüsünden, tüketmişse
Yaşam soluğunu gerekir tin duyarlığının da
Yokolması, canla gitmesi, ikisinde de yaşam
Kuralı olan dirim bağının çözülmesi.
Canla Gövdenin Ayrılması
Dayanmaz canın ayrılığına gövde, katlanamaz
Ölümün iğrenç kokuları içinde çürümesine,
Neden kuşkulanırsın, canın içimizin en derin
Yerinden fışkırmasından, duman gibi uçmasından,
Gövdenin dağılmasından, yıkılmasından, değişmesinden,
Yapının temelleri oynayınca gövdenin gözeneklerinden
Uçup gtimesinden? Anlarsın artık can yapısının
Gövdenin tüm örgenlerinde yıkıldığını, bölündüğünü,
Çıkmadan, boşlukta başı boş kalmadan önce.
Eskidir canın dirim korkularıyla çevrildiği,
Görünür açıkça bu durum: Sarsıntılıdır can,
Sık sık çalkanır; çözülür gövdeden, dalgalanır,
Dalacak uykuya kişiler, ölüm başuçlarında, eriyecek
Kansız gövdelerde, tutmayacak el, ayak, böyledir
Süreç, bilindiği üzere, yıkılır biri, karışır
Bilinç, uğraşır kimileri yaşam bağını elinde
Tutmak için, kopmadan sürdürmeye, sonunda
Yıkılır tin gibi can da, uğrar yıkıma
Böyle, titreten, tümüyle çalkanır gövde gibi,
Yalpalanır, böyle çözülür ancak, döner yokluğa.
Artık nasıl kuşkulanırsın can gövdeden uçsun da
Bağımsız, başına buyruk, yardımsız, sonsuz
Bir yaşamı sürdürsün, olmaz bu, bir gün bile
Koruyabilir mi kendini? Görünüyor ölüm içinde
Kimse koruyamaz kendi duyarlığını, can
Tümden ayrılınca gövdeden, ya da boğazdan
Yükselip gırtlağa geldiğinde. Çıkar can
Yıkılır gider besbelli yerine, boşluğa
Anlaşıldığı gibi duyulardan açıkça.
Yiter tüm nesneler kendi alanında, ölümsüz
Olsaydı can yakınmazdı ayrılıktan ölünce,
Sevinirdi, yılan gibi gömlek değiştirdiğine.
Tin Göğüstedir
Neden anlıkla tin, ne başta çıkar ortaya,
Ne ellerde, ne ayaklarda, neden belli bir durağı,
Sınırlı bir alanı vardır gövdesel bütünde
Verilmemişse tüm örgenlere, bütün yaratıkların
Sürüp gidebildiği yerde doğması için belirli
Bir yer, tek tek örgenlerde düzenin bozulmasını
Önleyen, oynaklarda doğuşunu sağlayan, türlü
Türlü bölümlenme? Bu yöntemle gelir biri
Ötekinin ardından, yoksa ne ateş doğar sudan,
Ne de buz oluşur ateşten.
Beş Duyu Gövdesiz Olmaz
Gerçekten ölümsüz olsaydı canın yapısı
Duyabilir durumda gövdemizde düzenlense
Verilmesi gerekirdi beş duyunun ona da
Sanıldığı gibi: Elimizden gelmez başka türlü
Düşünmek, canların nasıl Acheron'a dönmesinin
Gerektiğini. Bundandır ressamların, eski ozanların
Ölü canlarını anlatarak böylesi duygularla
İçimizi doldurması. Ne göz, ne burun, ne el
Düzenlenebilir, kendince canı doğurmak için,
Ne dil, ne kulaklar. Canlar varolamaz
Kendiliğinden, duyarlık gösteremez, sezeriz
Bütün gün çevreden dirim uyarılarının geldiğini
Gövdemize, görürüz onun da canlı olduğunu,
Birden bir ağır vuruş gelirse orta yerine
Ayrılır gövdenin bölümlerine, yayılır, dağılır
Canın gücü gövdeyle, uzak kalır birbirinden,
Gerçekten. Böyle olur ayrılabilen, bölünebilen
Kesimler, bunun dışında kalır, sonsuz yapılı.
Bunlar, tırpanlı savaş arabasını andırırlar,
Saçar, fışkıran, buğulu kanlar, biçer, ayırır
Birden elleri, ayakları, örgenleri gövdeden,
Görülür oynak yerlerinden kopan parçalar
Düşerken, yerde sıçraşır, dağılır kişide bilinç,
Duymaz olur acıdan, gelmiş birden yıkım, içinden
Bu savaş çılgınlığının, gitmiş tümden can da.
Bayılır göğüs göğüse savaşa, kanlar içinde
Yüzmeye bu araba, duymaz bile tekerleklerin,
Biçen tırpanların, sol yanını kesip attığını,
Kalkanı da, kesileni de atların önüne fırlattığını.
Duvara tırmanan biri duymaz sağ yanının gittiğini,
Çırpınır, fırlar birden, kopmuş bir bacak öteden,
Yanında bir ayak, can verirken parmak uçlarında,
Sıcacık, dipdiri bir gövdeden, ayrılmış baş da
Gösterir bir kumsalda canlı bakışlarını açık
Gözlerin, son canlı kalıntıları çıkıncaya değin.
Dayanırsa yüreğin, baksana, dilini oynatarak yaklaşan
Yılana, dikilmiş korkutan kuyruğuyla, sürünen,
Bir kılıç vuruşuyla canı gibi gövdesi de
Bölünen. Görmez misin tüm bölümlerinin
Yeni açılmış yaralarla doğranmasını, bir bir
Yuvarlanmasını, irinli kanın yere akmasını,
Ağzıyla kendi kuyruğunu yakalamak için
Kıvranmasını, dişlerini sıkarak doğranmanın
Dağlayan acısını gidermeye çalışmasını?
Her bölümde bir can mı var diyelim şimdi?
Öyle olsa pek çok can taşıması gerekirdi
Bir yaratığın, dağılır gövdeyle gündeş
Olan can, bundandır ikisinin ölümlü oluşu,
Canın gövde gibi dağılması, bölünmesi.
Canın Önvarlığı Var mı?
Ölümsüz bir yapısı varsa canın, doğumla
Bulmuşsa yaratığın gövdesine giriş yolunu,
Neden bilemeyiz ilk yaşamı, neden kalmamış
Bizde önceden olup bitenlerden bir iz?
Değiştiğine göre can gücü bütün, önceden
Geçen olayları bilmezcesine, kendince,
Bundan çok değildir ölümün getirdiği değişme,
Bana kalırsa. Söylemen gerek şimdi: Önceden
Bir can varmış, göçmüş, şimdiki yeniden yaratılmış
Yine gövde bütünlenince, bilindiği gibi doğumla
Girmişse canın dirim gücü varlığımıza, birden
Başlardık yaşamaya, ne can, ne gövde, ne örgenler
Beslenebilirdi, ortaklaşa kandan, kurtaramazdı
Kendini can, kafeste yalnız yaşamaktan,
Dolmuş olması gerekirdi gövdenin de duyarlıkla,
Ayrıca, bir daha söyleyelim öyleyse: Bölünemez
Değildir can, doğuştan, özgür de değildir ölümden
Sanıldığı gibi. Bir iş de göremezdi gövdemizde
İçten, dışardan gelmiş olsa can. Durum apaçık,
Ancak karşıtı doğrudur bunun. İçtendir damarlar,
Sinirler, etler, kemikler arasında bağlantı,
Bundandır dişlerin de duyarlığı, diş ağrısı bunu
Kanıtlar, buzlu suyun titretişi, ya da birden
Ekmekten çıkan, çatırdatan sert bir taş.
Canlar içten bağlıdır birbirine, dışarda yaşam
Yoktur onlara, gövdeden çıkamaz, çözülemezler
Sinirlerden, kemiklerden, örgenlerden. Düşünürsen
Dıştan geldiğini canın, örgenlere yayıldığını,
Gerekir onun da gövdeyle göçmesi belli sürede,
Kendiliğinden çözülen, gövdeye giren, çıkar
Gider geldiği gibi, bölünür gövdenin içine
Yarıklara, nasıl eriyip dağılırsa yemek ele,
Kola, örgenlere, bütün oynaklara inceden, bölümcül,
Ondan çıkar gelişirse başka bir varlık, öyle
Olur girince gövdeye canla tin, tümden
Çözülürler, ayrılırlar akıntılara, su akan
Yarıklarda olduğu gibi, geçer tüm örgenlere.
Bölünürler can yapısının kurulduğu öğelere.
Gövdemizin, başında, buyruk olan can da candan
Doğmuş yine, doğumda bölünmüş tüm örgenlere.
Bundan anlaşılır: Ne bireyin doğumunda, ne de
Acıklı ölüm gününde canın özü kalır, kalır mı
Kalmaz mı bir kırıntı ölümden sonra irdeleyenler
Var yine de, bir artık kalsa bile geriye
Ölümsüzdür denemez can, bir azalma başlar
Çıkınca gövdeden, bölünmekten dolayı canda da.
İz bırakmadan mı gitmiş can elden, ayaktan,
Bir kırıntı kalmamış mı, nereden çıkıyor
Öyleyse ölümün kokmuş etlerden kurtçukları
Kusması, nereden geliyor bu kansız, ayaksız
Şişen örgenlere saldırması? Sanırsın
Canların dışardan geldiğini böceklere,
Yavaş yavaş birer gövde kazandığını.
Neden binlerce canın, bir gövdenin
Çürüyüp dağıldığı yerde ortaya çıktığını
İncelemeden, gerekir aşağıdaki soruyu sormak:
Kurtçuk özlerinin ardından mı gelir canlar
Yoksa sonradan mı kurarlar kendi örgenlerini,
Doğal yapılarını, girerler gövdelere?
Kolay değil söylemek neden böyle yaptıklarını,
Bu yorgunluğa girdiklerini, durup dururken,
Olabildiğince gövdesiz dolaşırken orada, burada
Açlıktan, soğuktan, sayrılıklardan uzakken.
Çeker bunların acısını gövde, eksikliğinin,
Yalnıca dokunmasıyla tinde, birçok sancı
Doğuranların. Oturma yeriyse çıkarlarına
Göre canların gövdede bilinmez bunun nedeni de.
Canlar yapmamıştır gövdeyi, örgenleri, yapılmış,
Bitirilmiş gövdelere de girmemişler sızarak,
Ne böyle sımsıkı bağlanırdı birbirine, ne de
Bir dokunuşla oluşurdu dokunma duyusu.
Tinsel Yetilerde Soyaçekim
Nedendir aslan soyunca acı bir gücün,
Tilkide kurnazlığın, geyiklerde ayakları
Kanatlandıran, korkudan kaçışın soyaçekimi?
Böyledir öteki soylarda da durum, nedendir
Birimin başından beri örgenlerde bu soyaçekim?
Kaynaktan gelir bu, öğelerden, bir özgücü olan
Can, doğar, özünce kökten, büyür gövdeyle sürekli,
Ölümsüz olsa can, değişse gövdeler, gerekirdi
Tüm yaratıklarda niteliklerin karışması. Yarışta
Geçerdi geyiği Taberistan köpeği, kaçardı ürkek
Doğan havada yaklaşan güvercinden, us kazanırdı
Hayvanlar, yoksun kalırdı kişiler ustan.
Bir de değiştiği söyleneydi ölümsüz canın,
Gövdenin değiştiği gibi, doğru olmazdı.
Çözülür dönüşen, göçer eş yöntemle. Bölümler
Yer değiştirir, kalmaz belli dizide, gerekir
Örgenlerin de birbirinden ayrılması, gövdeyle
Göçmesi. Söylenirse kişi canının bile, gövdeyle
Süresizce olduğu, sorarım ben de: Nedendir
Pek uslu bir tinin delirmesi, değme çocuğun
Anlayışlı olmaması, nedendir değme tayın
Önceden, güçlü bir yarış atınca, becerikli
Olamayışı? Uygundur doğaya ince yapılı gövdede
İnce yapılı bir tinin yerleşmesi. Gereklidir
Bu durumda canın ölümlü olduğunu doğrulaman.
Çok değişse gövde, can yoksun kalırdı önceki
Birimden, duyudan. Nasıl beslenir, güç kazanırdı
Tin, gövde, nasıl çiçeklenirdi dirimin sevimli
Güzelliği, can yoldaşı olmasalardı baştan beri?
Ya da nasıl isterdi kendiliğinden ayrılmayı
Yaşlanmış örgenlerden? Korkmaz mıydı yetişkin
Bir gövdede, eli kolu bağlı kalmaktan?
Korkmaz mıydı eskimiş bir yapıda, yıkıntıların
Çökmesinden, ölümsüzlükte kaygı yokken?
Canlar Dolaşmaz
Ne gülünçtür canların önceden varolduğunu,
Venüs'ün hayvanları döllendirirken, bir de
Doğumda ortaya çıktığını düşünmek. Gerekir mi
Ölümsüz canların sonsuz sayıda, ölümlü örgenleri
Beklemesi? Aralarında yarışmaya girişmesi?
Kim yapacak, içlerinden, ilk döllemeyi diye?
Yoksa düşünüldüğüne göre önceleyin, gerekirdi
Canlar arasında çatışmaları sürdüren, ilk
Döllemeyi yapma konusunda, uygun bir anlaşma.
Bu yüzden yetişemez gökte ağaç, deniz dibinde
Bulut, yaşayamaz çorak yerde balık, dökülmez
Odundan kan, taşlardan özsu, bellidir yeri
Hepsinin, nesnelerin, gelişmek, varolmak için.
Olamaz can gövdesiz, kurulamaz canın yapısı
Kandan, sinirlerden uzakta. Böyle olsaydı
Çok önceden toplanırdı tinin gücü başta,
Omuzlarda, büsbütün aşağıda, ayaklarda,
Ya da karşıt bir yerde, büyürdü süresiz
Belli bir kapta, kişilerin içinde kalırdı.
Görüyoruz şimdi de bu kuralın gövdemizde geçer
Olduğunu, büyüme, varolma için, bir yerin
Ayrılmış, belirlenmiş bulunduğunu, tin için
Olduğu gibi, can için de düzenlendiğini. Yalanlanır
Kesinlikle onların gövde dışında yaşaması. Dağılınca
Gövde çözülür can da, tin de. Delidir ölümlü
Varlıkta ölümsüz duyu bulunduğunu düşünen,
Ölümlüyle ölümsüzü birleştirerek ortak duyu
Oluşturmayı savunan. Çok çelişik, çatışıktır bu.
Bundan daha tutarsız, aykırı ne düşünülebilir?
Can Sonsuz Değildir
Gereklidir sonsuz olanların çarpmalara direnmesi
Ya gövdesi yüzünden katıdır, ya da sımsıkıdır,
Önler yabancı bir nesnenin girişini, bölümlerinin
Bağlaşımını bozmasını: Gösterdiğimiz gibi önceden,
Özdeğin öğeleri türündendir bunlar, sürdürür
Hepsi tüm sonsuzca kalmayı, sarsılmaz çarpışla,
Böyledir özdeksiz boşluklar da yıkılmaz çarpmayla,
Süreklidir dokunulmaz oluşları, çevrilmiş onlar
İçinde bütün nesnelerin çürüdüğü, suya karıştığı
Havayla. Böyledir sonsuz evren, ne dışında nesnelerin
yokolacağı bir uzay vardır, ne de içlerine değin
İşleyecek, ağır vuruşla dağılacak özler. Sanırsın
İstenecek canın ölümsüz olması, kurtarılması,
Bu yöntemle dirimsel güçlere dayanılarak dirime
Yıkım getiren, görünmeyen bir nesne, ya da önceden
Yıkımını sezdiğimiz, az çok yakına gelmiş, nedense
Geri dönmüş, sıçramış bir nesne vardır. İş yoktur
Bunlarda, canın yapısı için, gövdesel acılar dışında
Can bunlara katılsa da. Buna karşın canı sıkan,
Ezen, acılarla kıvrandıran, titreten, baskın bir
Gelecek korkusu, yürek doğrayan eski suçların
Yayılmasıdır. Buradadır canın öz yıkımları.
Çılgınlık, belleğin bozulması, uykusuzluktan bunalma.
Ölüm Yoktur
Dokunmaz bile ölüm, yoktur bir anlamı da,
Tinin özü ölümlü olduktan sonra. Nasıl
En ufak bir acı duymamışsak donanmış Kartacalılar
Savaşmaya geldiğinde, geçmiş çağlarda, sarsılırken
Savaş gürültülerinden titreyen yerler, yüksek
Gök alanlarının altında gürlerken, atmış kendini
Bu iki ulusun komutanlarından biri sulara, karalara,
Tüm insanlara başkan olmak için, düşünmeden,
Böyle olacak biz olmayınca, şimdi birbirine içten
Sımsıkı bağlı canla gövde ayrılınca.
Kımıldatmayacak duyularımızı yeryüzünde olaylar.
Karalar denizlerle, denizler göklerle karışsa,
Evrenin altı üstüne gelse bile. Buysa da
Gövdemizden ayrıldığında tinin özü, canın gücü
Sezinleyemeyiz bunları, bir birlik olarak. Biz
Yalnızca, gövdeyle can arasında, bağlantıyla varız.
Zaman birleştirse de ölümümüzden sonra varlığımızın
Tüm öğelerini şimdiki gibi, görsek dirimin ışığını
Bir başka biçimde, olsa bile bunların tümü,
Yine duyacağımız yok ilk yaşanan günlerden
Yeni bir anı, şimdi duymadığımız gibi önceki
Varlığımızı, bir korkumuz yoktur gelecek
Yaşam için de. Düşünürsen nasıl yayıldığını
Sonsuzca geçmişin bütün zamana, nasıl
Türlü türlü devindiğini özdeğin, anlarsın
Kolayca, belli bir düzen içinde bulunduğunu,
Bizi oluşturan özlerin bugün olduğu gibi
Eskiden de. Bizim elimizde değil artık, bunu
Anımsamak, bir durgunluk varmış yaşamımızda.
Büsbütün uzakmış duyu gücünden öğeler akımı.
Düşünülürse gelecekte kötü bir olayın ortaya
Çıkışından kaçınma olanaksızlığı, ancak iyi
Davranmayan bireyde olması gerekecek bunun
Varlığınca. Gerçekleştiremez bunu kendince kişi,
Ölüm kaldırıyor varlığımı, yakmak, yıkmak elinde,
Bundan öğreniyoruz, ölümden korkmak gereksiz.
Acı duymaz yaşamayan, doğmamış gibi oluruz,
Ölümlü yaşamdan ayırınca bizi ölümsüz ölüm.
Ölüm Üstüne Aykırı Düşünceler
Anlarsın artık bu işi, kızar, acınır kendi
Kendine kişi, ölümden sonra gövdenin dinleneceği
Ya da yalımlar, böcekler ağzında yem olmanın
Gerekeceği yerde, toprağın altında, sinde.
İnan bana, yanlıştır bu düşünce, bir gizli
Diken var yüreğe batmış, budur yalanlayan
Bunları, ölüm durumunda duyu gücünün
Sürdüğüne inanmak için. Yerine getirmiyor
Verdiği sözü, düşünmüyor onun derin nedenini,
Benim düşündüğüm gibi. Ayrılmaz dirimden
Büsbütün, bir kalıntı bırakır "ben"den,
Öte yanda sürüp gitmek için, bilmeden.
Bir kez, yaşayan bir varlık olarak, ölünce
Gövdesini kuşların, yırtıcıların nasıl didikleyip
Yiyeceğini düşünen üzülür kendiliğinden,
Ayrılamaz bu yaşamdan, ayrılamaz cansız
Gövdesinden, yanılır gövdeye duyarlığın
Geçici, ödünç verildiğini sanarak. Tüketir
Kendini soyunun ölümlü olmasından, gerçek
Ölümden sonra başka bir varlıkta ortaya
Çıkmayacağından. Yanar, yakınır yaşarken ölümüne,
Yalımların, yırtıcıların kendisini bir gün
Yağma edeceğine. Kötüyse yırtıcı yaratıkların
Ağzında yem olmak için ölüm, acıdır onun
Gibi ateşe atılmak, kızıl yalımlarda kızarmak,
Ya da boğucu bir balın içine yatırılmak,
Buz gibi mermerin üzerinde katılaşmak,
Yukardan bastıran yerin ağırlığı altında
Ezildiğini duymak. Acı geliyor bu bana da.
Üzücü Düşünceler Yersizdir
"Hoşgeldin demeyecek sana bir gün bile
Evin barkın, iyi yürekli karın, sevimli
Çocukların, koşarak karşına çıkmayacak
Öpücüklerle, bir gün bile dolmayacak yüreğin
İçten gelen sevinçlerle, ne adın kalacak,
Ne yaptıkların, gelecek bir uğursuz gün,
Bakmadan gözünün yaşına, kıracak gücünü
Mutluluğunun." Böyle yakınmışlar, sözümüz
Yok buna. "Şimdi sen, tüm özlemlerden,
Kıvançlardan uzaksın." Yerinde bulsaydılar
Canın da konuşmasını, kurtarmak kolaydı daha
Ağır basan korkulardan yüreği.
"Böyle olacaksın daldığın gibi ölüm
Uykularına, şimdi, yarın da yıkan ağrılardan,
Acılardan sıyrılmış dinleneceksin, yanındayız
Biz de, korkunç bir odun yığını üstünde sen,
Yanıp kül olunca, ağlamışız sana, yanmışız,
Bu sonsuz acıdan yüreği kurtaracak gün yok."
Sorulabilir burada: Nedir bu acı olan?
Sonsuz bir dinlenmeye, uykuya gidiyorsa
Olay, neden bitmez acılar içinde tükenmek?
Çokluk gülenler de yakınır, üzülür, çevrilirse
Alınları çiçeklerle, kadehler kalkar inerse,
Çıkar yüreğin derinlerinden: Çok az yaşar
İnsan, az sürer bu tatlılık, birden biter,
Yok geri dönmek. Buymuş ölümde korkunç yıkım,
Ağız kurutan susuzluk, yakarmış ölenleri,
Ya da başka sevincelerden ötürü bir özlem
Uyanır onlarda yakan, dinlenirse eş ölçüde
Canla gövde uykuda, kimse düşünmezse yaşamını,
Çıkarını, sevinirdik sürsün sonsuzca bu uyku.
Girmesin özel istekler uykularımıza, öğelerin
Gövdemizde kaldığı, duyulardan uzak, kişinin
Kendiliğinden uyanabileceği, çabalayacağı sıra.
Ölüm dayanır kapımıza, umduğumuzdan yakın,
Görünmesin yokluk belirtisi, düşer ölümün
Ardınca özdeğe dağılma, karışma büyükçe. Kalkamaz
Ayağa kimse, kuşatmış yöresini yaşam sonu soğuğu.
Doğanın Uyarımı
Birden yükseltirse sesini doğa, başlarsa
Özünden bizim dilimizle konuşmaya: "Söyle
Ey ölümlü, ne olmuş sana? Neden kaptırmışsın
Kendini sıkıntılara, yakınırsın boyuna?
Neden sızlanırsın ölümden? Mutlu muydu yaşamın,
Arkada bıraktığın? Yakınmalar için de geçmiş
Değil mi? Tadını çıkarmak istediklerin, bir küpün
Deliğinden dudağına değmeden? Neden ayrılmak
İstemezsin tadını çıkarmış bir konuk gibi
Yaşam şöleninden, koca şaşkın, çıkar sessizliğin
Tadını, dengeli ol. Tükenmiş mi sevincin kaynakları,
İğrenç değil mi yaşamak, nedir beklediğin, umduğun,
Yeniden yitirmek istediğin, nedir giden sence
Tadına doymadan? Neden sevinmezsin acıların,
Yaşamın bitmesine? Ne düşüneyim, bulayım
Senin için, ne var seni sevindirecek daha?
Birden bu yol, tüm varlıklar için, yıpranmamışsa
Gövden yıllarca, eskisi gibi kalmışsa hepsi,
Güçlüyse elin, ayağın, yenebilirsin tüm kuşakları
Yaşam boyunca, kaçabilecek durumdaysan ölümden."
Neden direnirsin doğaya, doğruluk yargıcının önüne
Çıkarınca bizi, gerçeği apaçık söylediğinden?
Daha geçkin, yaşlı, çökmüş bir kocalmış yakınsaydı,
Yaklaşan ölümden sızlansaydı, gerekmez miydi daha
Sesli, yürekten yakınması? "Bırak gözyaşı dökmeyi,
Ey şaşkın, yakınmayı, sızlanmayı. Gördün göreceğini,
Çıkardın tadını yaşamın, bittin, kesilmiş gücün,
Nedir istediğin, eksiğin, neyin var, sevimsiz
Bir savsaklama içinde geçmiş yaşamın, ölüm
Birdenbire boynunu bükünceye değin, doymuş
Olarak dirimin tüm iyiliklerine, bolluklarına
Çekip gidebilirdin önceden, bırak gitsin
Yaşına yakışmayan, yap yerini, hızlan, budur
Gereği, bırak ırın kırın etmeyi daha."
Böyledir yakınması doğanın, yerindedir çıkışı,
Sıkıştırır eskileri yeniler, bütünler birini
Öteki doğa gereğince, ne uçurumunda, ne korkunç
Karanlığında batıp gidecek var Tartarus'un.
Yaratma gücündedir özdek gelecek kuşakları,
Bir gün gelecek senin ardından tüm bu kuşaklar
Az değildir senden öncekiler daha senden
Sonra yıkılıp gideceklerden. Tükenmeden
Bu yolla biri doğar ötekinden, verilmemiş
Kimseye dirim, tüm varlıklardan yararlansın
Diye, tek başına, bakıver arkaya! Ne anlam taşır
Bizim için sonsuz sürenin akışında biz doğmadan
Önce geçen yıllar: Bir aynadır bu, doğanın bize
Gelecek çağlardan tuttuğu, böyle olacak bizden
Sonra da, ölünce, korkulur bir düzenleme mi bu?
Daha güvenli değil mi ölüm deliksiz bir uykudan?
Ölüm Sonrası Masalları
Önceleyin Acheron'un dibinde geçen masallara
Gelelim; yaşarken biliriz bunları, gerekmez
Tantalus'a korkutmak için yukarda, havada
Süzülen yığınla kayalar, söylendiği gibi,
Yersizdir korkusu bilgisiz düşkünlerin.
Boş bir korku ölümlülerin içinde, tanrılar
Üstüne, yaşarken bile, gereksiz bir korku bu,
Acheron'un kıyısına atılan Tityon'un
Gövdesinde de, akbabaların yemesinde de yok,
Onlar sonsuzda didik didik etmek için öyle
Büyük bir yürek bulamazlar. Bir yandan kaplarmış
Dev gövdesi sonsuz enginleri, üç yüz altı dönüm
Değil kapladığı yer, açınca kollarını kucaklarmış
Tüm yeryüzünü de, yine de katlanamazmış bitmez
Acılara, kurtaramazmış kendini kendi etinden
Yem vermekten kuşlara. Yaşar içimizde Tityos,
Başımı sıkıntıya sokanların, korkanların
Titreyenlerin, ürkenlerin, yüreği delinenlerin,
Bunları didikler akbabalar, yaşarmış gibi
Gözlerimizin önündedir Sisyphus'un görüntüsü,
Oklar dilenirmiş şundan bundan, baltalar, bükük
Boynu, gönlü kırık, başarısız, acılar içinde,
Çırpınırmış yükseleyim diye, itinir taşları
Çıkarırmış yukarı, tepeye, yuvarlanırmış hepsi
Aşağı, uçar gibi ovaya. Bir duygu çakılı
Yüreğine, çevrelemiş onu, iyilik, değer bilmez,
Ne kanar yıllarca bize verdiklerine, bolluk,
Armağan, doymaz sağladığı kazanca dirimin,
Delik kovaya dökülen su gibi bunlar, bence,
Verimli olmamış didinme, uğraşma böyledir
Masallarla bildirdiği çiçekli Danaos kızları,
Cerberus'la Furialar, suçlar yüzünden korkunç
Acılar çıkarır Tartarus, hepsi yalan, boştur.
Yaşarken korkunç, kanlı suçlar ardından gelir
Cezaların ürperten korkusu: Namussuzluk karşılığı
Zindan, titreten bir atılma kayalardan, asmalar,
Kesmeler, dövmeler, kırbaçlar, katranlar, yakmalar,
Kızgın şişler, bıçak gibi kesen suçlar, sezilen.
Hepsi bilinci yaralayan, sızlatan, gözden kaçmayan,
Yıkım, acı sonuç, korkunç ceza, sonu bilinmeyen.
Korku, ölümde daha kötüsü var diye, densizlerin
Yaşam cehenneminde böyledir durum.
Ölüm Yiğitlik Dinlemez
Dinle söyleyeceklerimi daha, yummuştu ünlü Ancus
Işığa gözlerini, senden iyi bir kimseyken
Birçok konuda, göçmüş onun ardınca nice
Ünlü kimseler, bunlardı büyük boyların, ulusların
Başlarında bulunanlar, denizlerde köprüler kuran,
Dalgaların üstünden aşan, ordular geçiren Persler.
Öğretmiş yayalara tuzlu suyun üzerinden yürüyüp
Gitmesini, onlar geçermiş atlarla azgın denizi,
Şimdi onlar da uzak ışıktan, kesilmiş solukları,
Göçmüşler; savaş alanlarının yıldırımı, Kartaca'ya
Korku salan Scipio, vermiş toprağa kemiklerini,
En düşük işlerde kullansın diye, katılsın bilimlerin,
Sanatların yaratıcıları buna, Heliconlu esin
Perileriyle savaşan, onlara katılan, sinde dinlenen,
Ötekiler gibi Homeros da. Neydi Demokritos, silik
Bir anıdır ondan kalan, eski çağdan, başkaldırırdı
Ölüme. Epiruros da gitti, söndü bir yaşam ışıldağı
Olarak, ışık saçmış insan soyuna, engin anlığıyla,
Bol bol, gökte, yıldız ışımaları arasında güneş
Gibi doğan. Dönmek mi istiyorsun, yine de?
Ey yaşayan gövde, gören göz, ölmüşsün artık,
Uykuda yitmiş büyük bir bölümü yaşamının,
Eriyorsun uyanıkken, durmuyor düşler ipliğini
Eğirmekten, durmadan oynattın canını, ölüm
Korkularıyla, bilmeden yanıldığını, sarsıntılar
İçinde bir baş dönmesinin, özgün, ezilmiş
Binlerce sıkıntıdan, dolaşmadın mı her yanda
Yanılgılar içinde, rasgele adım atmadın mı,
Kuşkular içinde sallanmadın mı?
Yanılgıyı Bilmek Sağlıktır
Elindeyse kişilerin canın sırtına binen yükün
Ağır basıncını, güç kestiğini sezmek, acının
Kaynağını aydınlığa çıkarmak, göğsün üstünde duran
Ağır taş gibi, yaptığı basıncın nedenini görmek,
Anlarlar öte yanda şimdikinden, daha uzun bir
Yaşam sürecinin bulunduğunu. Bilmez ne istediğini
Çokluk kimse, değiştirecek yer arar, azaltırmış
Gibi yükünü, atılır yuvasından, değiştirir yerini,
Göçer ellere, döner bir gün eski konağına, anlar
O zaman olmadığını daha iyisinin, bulunmadığını
İçerdekilerden. Sürer arabasını hızla Ponys'le
Kırlara, gürültülü. Çatısı tutuşmuş evini
Yangından kurtarmak için koşanlar gibi.
Ulaştığında evin eşiğine, düşmüş gibi başlar
Gevşemeye, esnemeye, derin bir uykuya.
Böyle didinir, yer kendini unutmak için,
Ya da döner geriye, arar kente varan doğru
Yolunu, uçup gitmek ister böyle, kim olursa.
Gitmeye uğraşsa da kurtulamaz kesinlikle, isteksiz
Durur, kuşkulu, dalar üzüntülere, bilmemiş
Sağlıksız olmasına karşın kaynağını sayrılığın.
Bilse nedenini bırakır işini başlar doğayı
Öğrenmeye. Öyle kısa sürede olmaz bu iş,
Uzar, içinde ölümlüleri yansıtan, sonsuzluğa.
Budur bize ölümden kalan, insanları bekleyen.
Yanlış Yaşam İsteği
Aşırı bir yaşama isteği, ölçüsüz, etkili,
Baskın, korkular, kuşkular, titremeler, sarsılmalar,
Bellidir beklediği tüm ölüleri, bizi, dirim
Sonunun, kurtuluş yok ölümden, kaçmak yararsız.
Direniriz sürekli, çevremizde, tedirgin, şaşkın,
Tadı çıkmaz yaşamın, boştur uzaması da,
Eksiliriz uzadıkça, yanılırız isteklerimizde,
Bu yanılma, eksilme bile güzel görünmeye başlar
İçimizde tüm nesnelerden, yöneliriz birinden
Ötekine, ele geçen nesnelerin, bir susuzluk
Duyduğumuz, dinmeyen içimizde yaşamla gelen.
Hangi yazgı götürür bizi rasgele bir geleceğe,
Nedir bizi sonunda bekleyen: Kuşkulu görünür
Bunların hepsi, uzatmak elden gelse yaşamı,
Bir kırıntı çalamayız ölümden, sezmeyiz
Gelecek ölüm süresini, gününü. Yetse gücümüz
Çağlar boyunca yaşamaya, ölüm de sonsuzca
Sürerdi öylece, daha kısalmazdı yokluk da,
Bugün, gün ışığından ayrılan bir kimse
İçin, daha önceden geçmiş, yaşanmış çağlardan,
Yıllardan, aylardan, bir nesne kalmazdı
Elimizde, işe yarayan, umutlandıran.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Bir yolda gidiyorum Musalar ülkesinde, benden
Önce kimsenin ayak basmadığı bir yolda,
Sevinç veriyor bana, yeni kaynaklar bulmak
Onlardan içmek kana kana, yeşil çiçekler dermek,
Alımlı bir çelenk örmek için başıma, öncekilere
Bu esin perilerinin düşte bile göstermediği.
Benim şiirimdir içeren, konuların en görkemli,
En mutlusunu, benim uğraşan din bağlarından
Kurtarmak için tinleri. Benim şiirimdir
Yörenin karanlığını aydınlatacak olan,
Musaların tüm büyülerini kapladığından.
Kimsenin göremediği büyülerini. Vardım tadına
En güzel düşüncelerle, en güzel dizgeleri seçmenin.
Acı damlalar verirken hekimler çocuklara,
Altın rengi tatlı bal sürerler kıyılarına
Bardağın, unutturmak için toy çocuklara
Damlaların acılığını, sürünce dudaklarına bardağı,
Kaçar damlaların acılığı genizlerine, yoksa
Başka türlü kandırılamaz çocuk, böyle korunur
Sağlık, elden geldiğince, ben de öyle yapmak
İstedim, anlatayım diye öğretimizi, kişilere.
Duyulmamıştır bu öğreti, ürperir, kaçınır ondan
Ayaktakımının başıboşları, çekilir geriye.
Ballanmış öz buluşlarla şiirimiz, varsıl.
Bildirecek sana bilgelik öğretimizi, kolay
Kavranacak biçimde açıklanacak sana.
Musaların gönül açan balından almış tadını
Şiirimiz, bilmem bağdaşır mı senin düşüncen
Bizim dizelerimizle, tüm varlığı sımsıkı,
Ayrıntılarına değin kıvranır durumda,
Yararlı kılığa sokunca. Bundan sonra
Düzenledim, anlattım tinin özünü, yapısını,
Hangi öğelerden kurulduğunu, gövdeyle toplu
Bağlaşım içinde bağdaştığını, gövdeden ayrılıp
Kurucu öğelerine dönüşmesini; senin yüzündendir
Bu öğretiye böyle başlamak isteyişim, kurtulasın
Diye güçlüklerden, "Varlığın Yapısı Üzerine" demem.
Bu adı verelim bu öğretiye. Soyulur nesnelerin
Üst yüzlerinden bir kabuk gibi, dolaşır öteye,
Beriye havada bu özler. Özdeştir bunlar geceleyin
Düşte, uyanıkmışız gibi, karşımıza çıkan, korkutan
Bizi görüntülerle, bu benzeşik özlerledir görmemiz
Birçok görüntüyü, şaşılır türden örnekler çıkmış
Gibi, aydınlığa yükselir, derin uykudan uyandırır
Bizi de, ölenlerin canlarından kurulmaz bunlar,
Orcus'tan uçmuş, göçmüşlerin gölge-canlarından
Yayılmış değil bu görüntüler. Bunlar ne diridir,
Ne ölümden sonra, bizde, arta kalan, ne de tinle
Gövdenin ayrılmasından, kendi öğelerine bölünmesinden
Kurulmuşlar. Bunlardır benim, nesnelerin yüzünden
Uçup gelen, varlıkların örnekleri, benzeşiği dediğim.
Bunlardır incecik, özdeş görüntüler, tin dağıldıktan
Sonra kalan. Öğreteceğim sana, sonra, nasıl ilkelerin
Yaratıldığını, tüm nesnelerin kurucu öğelerini,
Bunların değişik biçimlere ayrıldığını, kendi
Özgüçlerine bağlanarak devinime geçtiklerini,
Dönüşlerini, değişik biçimlere girmelerini.
Başlamak istiyorum bunları gösterecek öğretiye,
Güçlüklerden kurtulasın diye. Varlığın yapısı
Diyelim bu yeni öğretiye. Deri, ya da kabukçuk
Diye gösterilmeli bunların en uygunu. Düzen,
Biçim bakımından nesnelerin özdeşi, gömleği
Gibidir bunların, nesneleri yansıtanlar. Ayrılır,
Uçar hepsi nesnelerden, yayılır uzaklara.
Özdeşler Öğretisi
Görünüşten anlaşıldığına göre, çok benzeşikler
Gösterir nesneler, dağılır, yayılır uzayda,
Odundan çıkan duman, ateşten yayılan sıcaklık gibi.
Katılaşır kimi, örgülenir birbiriyle, yaz ayları
Ağustosböceğinin kozasından çıkması, doğumdan
Sonra buzağının eşten ayrılması, dikenli çalılık
İçinde bir yılanın gömleğinden soyunması gibi.
Böyle görürüz çokluk, bir örgü içinde, yılanlardan
Çıkan parıltıları, ışıldayan bir utku tacında.
Kolaydır bunu belirtmek, çok incecik bir özdeş
Böyle çıkar nesnenin yüzeyinden, yayılır. Neden
Bu gömlekçiklerin, incecik kabuklardan çıkması?
Yol açabilir bir yanılgıya burada, yapılacak
Bir açıklama. Ancak dış yüzlerinde bulunur
Nesnelerin, ilk düzende olduğu gibi kalan öğeler,
Bunlar biçimlerini, düzenlerini saklayabilir.
Ne deli hızlı olursa bu olay, öğeler de ufak
Bir engelin çıkışında bile, o hızla doldurur
İlk yerlerini. Görüyoruz açıkça ne sayıda
Öğenin, söylendiği gibi, yalnızca içten, derinden
Değil, renkler gibi, dıştan çıktığını, çözüldüğünü,
Fışkırdığını. Bunlar sürekli çıkar ortaya,
Tiyatroların üzerine gerilen sarı, mavi,
Kızıl yelken bezlerinden yayılan renkler gibi.
Titreşen dalgalar yayar tüm sahneye, boy boy,
Oturma yerlerini kaplar, bayram törenlerinde
Bayanların, beylerin, şeref tribününde çevreyi
Renklerdiren, tüm kişilerin geldiği, ışıklanan
Yerler gibi. Ne denli sıkı olsa da tiyatroyu
Çevreleyen duvarlar, o ölçüdedir sıcak çekiciliği
İçyörenin de, kendi rengiyle parlar nesneler
Orada, yer yer, yayılır günün aydınlığı. Keten
Çadırların üstünden dökülen renkler gibi tüm
Nesnelerin yüzeyinden çıkar özdeyişler inceden,
Bunlardan doğan biçimlerin kesin izdüşümleri.
En ince ipliklerden çıkar bu izdüşümler, yayılır
Çevreye, göremeyiz bunları bir bir, hızla çözülüp
Dağılışları yüzünden. Koku, duman, sıcaklık
Tüm böyle benzeşikler, özdekten çıkarlar,
Derinden doğan özdeşler yayılış yolunun
Sapalığı yüzünden ayrılmış birbirinden.
Ne çıkaklarında bir düzen, ne doğuştan sonra
Bir gedik. Rengin yüzeyinden atılan gömlek
Çok incecik, dağılmaz, derlenir iyice, sağlam.
Ayna Görüntüleri
Aynada, suda beliren tüm özdeş izdüşümlerin,
Parlak nesnenin yüzeyinden gözlerimize gelen,
Yansımalara uyması gerekir gerçek nesnelere.
Nesnelerden çıkanlar, özdeşleri doğuranlar.
Nesneler, çıkan öğelerdir, özdeşleri kuranlar.
Gerçek birer özbiçim var nesnelerin yüzeyinde,
Özdeşlere uygun, görünmeyen, çarpmalara yansıyan,
Parlayan yüzeyde. Başka türü yok uygunluğun.
Özdeşlerin İnceliği
Gösterdim sana, nasıl yaratılır, nasıl olması
Gerekir özdeşin. Düşün kurucu öğelerin gelişini
Duyularımıza, görülmediğini küçüklüğü yüzünden.
Doğrulaman gereken birkaç sözüm daha var, dinle.
Çok küçüktür kurucu öğeler, yapıları.
Küçük Hayvanların Koku Alması
Çok küçük hayvancıklar vardır, görülmeyen,
Nasıl düşünülebilir içyapısı birinin?
Nasıldır onların yuvarlak yüreği? Gözleri,
Eli-ayağı, oynakları? Onların canı, tini, ölçüye
Göre düzenlenme gereğinde bu küçüklükte?
Düşünemez misin onları incelik, küçüklük yönünden?
Keskin koku yayarlar, ilaç da yapılır onlardan,
Acı, kötü kokulu, çok küçük olmalarına karşın.
Dokununca kuzuotu, kantaroniki parmakla, düşer
Bir yaprak, epeyce kalır kokusu. Çok bilgi
Edinirsin bunlardan, çok türde öğeleri vardır
Özdeşlerdin, nesnelerin biçimine göre; uçuşurlar
Çevreye yayılırlar. Sezilmez dokunmakla bunlar.
Bulutlar Üzerine
Başka kaynakları da vardır özdeşlerin, hepsi
Nesnelerden doğarsa da, çevremizde dolaşan,
Uçuşanların. Anla, gökte, şu hava yuvarlağı yerde,
Oluşur varlıklar kendilerince, değişik özdeşler
Doğar, biçimlenir, devinir, sayısız türde. Görürsün
Uzayda yuvarlandığını bulutların, korkunç karanlık
Yaydığını, evrensel aydınlığı ılgarladığını, azgın
Bir gürleyişle havayı döverken. Görürsün o zaman
Devlerin uçuşunu, gölgelerin yayılmasını, yüksek
Tepeler, kopmuş kayalar gibi yuvarlanır önünden
Güneşin bulutlar, kayarak görür sürüklediğini
Savaşa, birbirini değişik bulut yığınlarının.
Dağılır gibidir gidişleri, değişmeleri bakılınca,
Dönüşürler başka biçime, öyle görünür dıştan.
Görüntülerin Oluşumu
Dinle, çok hızlı, çok kolay değişir, gelişir
Özdeşler, ayrılır nesnelerden, akışır, çözülür,
Göremeyiz onları, kuşkulanma öğretimizden.
Nesnelerin yüzeyinde gömlekleri vardır yayılan,
Başka nesnenin yüzeyine gelen, gider oradan,
Örter üstünü yaşamak gibi dumanın, odunun, taşın:
Kopar bir akıntı, çıkmaz gerçek bir özdeş, doğar
Parlak bir örtü, kalın, sıkı, karşıt, aynada
Görünenin görenden başka oluşu gibi,
Ne özdeşler arasından bir örtü gibi çıkar,
Ne ayrılır, düz yüzeyin kaygan oluşundan.
Böyledir birçok görüntüyü, bize, yansıtması
Aynanın. Görürsün bir özdeş, her aynalaşan yüzeyde,
Öğrenirsin incecik dokulardan, sürekli, yüzeylerden
İncecik özdeşlerin doğduğunu, böyle doğar
Sayısız özdeş. Doğrudur bunların hızlı olması da.
Öyledir güneşin, sayısız ışın yayması, birden
Evrenin ışıklarla dolması, gerekir sayısız
Özdeşin türlü nesnelerden, değişik yolla
Ayrılması, belli yöneltiye göre devinmesi, kısa
Süre içinde, karşıt durumlarda koyarsak aynayı
Ayrı yerlere, benzer biçimlerle, renklerle
Yanıltılır nesneler. Öte yandan açık mavilik
Kaplayınca göğü, başlayınca korkunç kasırga
Ortalığı sarmaya, sanırsın, Acheron'dan çıkan
Titreten karanlıktır dünyayı kuşatan, kapanır
Gökyüzü dev bulutlarla. Bir korku yakalar bizi
Kötü, yukardan karanlık bir ürperti, sezilir,
Yağmur bulutlarının ürküten karanlığı yayılınca.
Ufak bir bölümün özdeşleri bunlar, nesnelerden
Çıkan, sözle sayıyla, anlatılamayan görüntüler.
Özdeşlerin Akış Hızı
Büyük bir hızla devinir özdeşler, anla,
Süzülür geçer havanın içinden, birdenbire,
Umulmadık uzaklığa, yönlere yayılır hepsi.
Bir bir göstermek isterim sana uygun dizelerle:
Az sürer kuğunun türküsü, kolay gider uzağa,
Güney yellerinin getirdiği bulutları aşan,
Havaları dolduran turnanın cıvıltısından.
Görülüyor daha küçük öğelerden kurulan
Nesnelerin daha hızlı olduğu. Bu türdedir
Güneşin ışığı, sıcaklığı. İncecik öğelerden
Kurulmuş. Ardarda çekiş vuruşlarından çıkan,
Hava boşluğunu aşan, durmayan sesler gibi.
Işık gelir, iki öküzün çifte koşuluşunca,
Şimşek çakar gibi ardarda, öyledir özdeşlerin varlık
Gerekimi, çok kısa sürede aşarlar engini,
Önce, birden, arkadan gelen ufak bir çarpma
İter özdeşleri öne doğru, sürer ileri.
Onların kanatlanırcasına, yayılmalarına elverişli
Yer; şaşılası nitelikte ince dokusu, bu yayılışta
Tüm nesnelerden geçmesini sağlar, kolaylıkla geçer
Havayı da. Görülür sezildiği nesnelerin de içten,
En derinden gelen, daha küçük, gövdeciklerinin
Güneş ışığında, sıcağında olduğu gibi, hızla
Dışa fışkırdığı, çözülünce gökyüzüne yayıldığı,
Karaların, denizlerin üzerine uçtuğu, bir ışık
Yağmuruyla uzayı doldurduğu. Nedendir önde
Bulunan tüm özdeşlerin ayrılmaya uygunluğu,
Bir engelle karşılaşmama? Görmez misin
Ne denli hızla devindiklerini, uzağa gitmeleri
Gerektiğini, geniş bir alanda uçuştuğunu, güneş
Işınlarının da eş zamanlı, göklere yayılışını?
Bence bir kanıtlanmasıdır bu, bilginin nesnel
Özdeşlerin gelişmesi, devinmesi konusunda.
Bir kap su koyarsın geceleyin dışarı, parlar,
Görürsün içinde yıldızlı göğü, yansır yıldızlar
Suya, bundan anlaşılır özdeşin büyük hızı,
Uzaydan yeryüzüne inişi, suda izdüşümü.
Özdeş Akımların Algılanışı
Söylemek gerek: Durmadan yayılır öğeler
Ulaşır gözlerimize, uyarır görme duyusunu,
Nesneler bilmez kokuların çıktığını, ırmaklardan
Serinliğin, güneşten sıcaklığın, deniz dalgasından
Çatırtıların doğduğunu, kıyılarda yıkıntıları suların
Aşındırdığını, türlü gürültülerin uzayı yardığını,
Deniz kıyısına varınca birden ağzımıza acı nesnenin
Erimesinden doğan acı karışımlı, tuzlu ıslaklığın
Geldiğini. Akar boyuna nesnelerden özdeşler,
Öteden beriden bölünür, ayrışır, yayılır çevreye.
Kesilmez akımlar, bunlardır duyularımızı uyaran,
Sessizce. Görebilir, sezebiliriz bu sesleri, kokuları.
Özdeşlerin Göze Etkisi
Karanlıkta bile duyarız, dokunmakla biçimini
Bir nesnenin, ayrı değil gündüz görülenden.
Birdir öz bakımından dokunmanın, görmenin nedeni.
Budur gereken de. Geceleyin elle dokunup sezdiğimiz
Bir dikdörtgenin başka olabilir mi biçimi
Gündüz gördüğümüz dörtgenin özdeşinden?
Bundan belli görmenin özdeşlerle oluştuğu.
Evrende özdeşsiz bir nesnenin görünmediği.
Nesnelerde Renk, Biçim, Aralık
Akar dört yana adı geçen nesnelerin özdeşleri,
Döner, yayılır ayrı yönlere, yalnızca gözle
Görülebilir bu biçimler, tüm nesnelerden doğar
Biçim, renk yöneltilerine göre ulaşır gözlerimize,
Özdeşler gösterir bize, olabildiğince, uzaklığı
Onlarla belirleriz bunu, uzaklıktır ayıran
Özdeşlerin nesnelerinden bizi, çıkınca gider
Öteye beriye nesnesinden özdeş, bölünür
Tümden havada, çözülür, dikilir önüne gözlerin.
Girer gözümüzden içeri, çarpar gözbebeğine,
Oradan varır daha içeri sonuna değin,
Bu yöntemle biliriz özdeşlerin uzaklığını,
Kestirebiliriz, ne denli çok sarsarsa önümüzde
Duran havayı, o oranda, kavrarız ırağı.
Ne denli uzarsa özdeşin akımı, yayılırsa,
Olabildiğince gözlerimizin önünde, o denli
Uzakta görünür bize bir görüntü. Şaşılası
Hızdadır bunlar, bir bakışta görürüz uzaklığı.
Özdeşlerin Görünmesi
Şaşmamalıyız artık, gözümüze yakın gelen
Özdeşlerin, tek tek görünmemesine karşın
Nesnelerin görünmesine. Değişik yönlerden eser
Yeller, sarar bizi birden keskin soğuklar,
Göremeyiz bunları oluşturan öğeleri bir bir,
Sezemeyiz esen yellerin, ancak bir bütünlük
İçinde duyarız vuruşlarını tek tek, bize gelip
Çarpan başka bir nesne gibi, bu yolla gösterir
Özdek olduğunu bize, dıştan uyarır gövdeyi.
Dokununca bir taşa parmağımızla, sezinleriz
Yüzeyini, ona renk veren üst yüzünü,
Derinden gelen katılığını, duymayız rengini
Dokunmakla. Şimdi dinle bunu da: Nedendir
Özdeşlerin, öte yanda, görünmesi, anla: Yansıtılmış
Orada bize görünen. Dışarda, gerçek olan
Bir nesneyi, görüş açısında, görmemize benzer
Bu da; açık bir kapıdan baktığımızda, birçok
Olay görürüz evden, dışarda geçen, işte böyle
Görünür aynada, söylediklerimiz de, burada
İki katlı havadır görmeyi sağlayan.
İlkin kapının önünde olanları görürsün, yanda,
Sonra kapıda duran sağlı-sollu iki direk,
Daha sonra keser gözlerinin önünü ışık,
İkinci hava, dışarda, görüş açısının kapsadığı
Ne varsa. Böyledir aynada yansıyan görüntü de,
Kırılınca gönderir onu, gözle görüntü arasında
Kat kat hava, gözlerimize değin, öne doğru.
Budur, daha önceden, aynadan yansıyanları
Duyularımıza götüren. Bu evrede görürüz bunları.
Bu görüntü çok kısa sürede yansır yeniden,
Döner aynaya, o yandan bu yana, bu yandan
O yana yansır sürekli, gelir gözlere, hep,
Gider ileri, yuvarlanır boyuna havaya. Bundan
Anlaşılır ilkin, aynadan yansıyan havadır
Görünen, sonra gider yansıyan görüntü, uzaklaşmış
Görünür bizden. Bir kez daha söyleyeyim: Dışarda
Kapının arkasında yansıdığı görülen görüntülerin
Şaşılır bir nesne olmadığını, suların yüzünde
Yansıyanlar gibi açıklanır bunlar, havanın
Katlı olmasından doğar burada ikisinin etkisi.
Ayna Yansımaları Değişir
Değişir aynada görüntüler, örgenlerimiz de,
Sağımız solda, solumuz sağda görünür, bunu
Açıklayacağım aşağıda: Aynanın yüzüne çarpan
Bir görüntü döner geriye, değişmeden, atılır
Dışa, topraktan yapılmış bir maskenin ıslakken
Duvara, ya da direklere bastırıldığında, gerçek
Biçiminde kalınca önden baskıyla, karşıt
Durumlar görülür iki yönden, ortaya çıkan.
Bundan anlaşılır önceden, sağ gözün şimdi
Solda, sol gözün de şimdi sağda göründüğü.
Ayna Görüntüleri Türlüdür
Benzer bu olaya, bir görüntünün aynadan aynaya
Vurması, birkaç özdeşin arka arkaya gelmesi.
Ne varsa evin içinde, gizlenmiş arkada
Böyle görünür birbirinden uzaklaşmış,
Yol, iz karışmış. Çıkar ışıktan eğri büğrü
Bir görüntü, birkaç ayna kullanılır, böylece
Görülebilir bir durum sağlanır, bu yöntemle
Geçen görüntüler aynadan aynaya pırıl pırıl
Soldaki sağda görünür, sonra geriye yeniden
Kesilmeden soldan sağa, sağdan sola dönüşür.
Yan Görüntüler
Aynalar, gövdelerimiz gibi, iki yana
Doğru karşılıklı, eğik durumda konursa,
Doğru görüntüler yansıtır bize, böylece
Ya görüntü aynadan aynaya yansır, iki katlı
Kırılır, bize ulaşır, ya da bu yolla görüntü
Döner çevreyi, varır sonuna.
Anlaşılır bu aynanın bize çevrilmesinden.
Aynada Görüntülerin Devinmesi
İnan bana, eş adımlarla devinir görüntüler,
Sürekli, belirir, bizim davrandığımız gibi,
Bırakınca aynayı, kesilir görüntü, gelmez bize,
Bir kuralı görülür burada doğanın: Yansıyan
Tüm nesnelerin gerekir eşit açıyla kırılması
Geriye, yansımaya karşıt yansıması.
Göz Kamaşması
Engeller gözü, bozar görüşü parlak nesneler,
Sürekli bakınca güneş de bozar gözü, aşkın
Bir güç var onda, yukardan düşerken öğeleri
Aşağı doğru ışıyarak, parlayan uzaydan gelir
Hızla göze, yıpratır iç dokusunu gözün.
Yakar gözü keskin parlaklık, süreklice,
Ateş öğeleriyle yüklüdür hepsi, derin acılar
Doğurur göze giren ateş öğeleri.
Sarılık Hastalığı
Sarı görür neye bakarsa sarılığa tutulan.
Akar sarılığa tutulanların gövdelerinden
Sarı özdek öğeleri çokça, bunlardır sonradan
Havada nesnelerin özdeşlerine yerleşen.
Bunlardır hastanın gözlerinde türlü
Biçimde karışan, sonra solgun renk örtüsüyle
Bütün gördüğü nesnelerin yüzeyini kaplayan.
Karanlıktan Aydınlığa
Karanlıktan bakarız aydınlıkta olana
Önceleyin, karanlık havadır açan, bakan
Gözlere bir çıkış yolu, oradan düşer aşağı
Doğru, parlayarak gider ardınca, aydınlık
Havanın, sürekli. Daha güvenli, seçkin, oynak,
İncedir ışıyan aydınlık, parlak hava,
Geniş, uzun gecenin korkunç karanlığından.
Birden doldurmuş ışıkla gözün görüş yolunu,
Açılmış daha önceden karanlığın kapadığı
Yol, çıkmış ortaya nesnelerin görüntüleri
Onun ardından, ışıktır bunları gösteren,
Göze görmeyi sağlayan, bakılmaz karanlıkta
Işıksız, gelir kararmanın kalın havası
Sonradan, doldurur bütün yarıkları, kapar
Gözün görüş yollarını, gelemez nesnelerden
Gözlere bir görüntü, orada, devinebilen.
Görüş Yanılmaları
Çokluk yuvarlak görünür bize kentin dört
Kıyılı kuleleri uzaktan bakılınca. Nedeni:
Böyle bir köşe ya düz görünür uzaktan, ya da
Görünmez, yitirir çarpma gücünü, gelemez ordan
Bir uyarı gözlerimize, devinirken özdeşler,
Hava yığınıyla sürekli çarpışmalar sonucu
Tükenir, engellenir duyulara gelen uyarı.
Bundandır iyi görünemeyişi köşelerin. Yuvarlak
Görünür bize dörtgen biçimli yapılar.
Gerçekten yuvarlak değil onlar, yakından
Gördüğümüz gerçek yuvarlak gibi. Bu durum
Karışma yüzündendir çevresel çizgilerde.
Gölgelerin Kımıldanışı
Böyle görünür, bize, güneşte, yanımızda
Bizden ayrılmayan gölgemiz. Uyar adımlarımıza,
Özenir devinmemize, sanılır gerçekten ışıksız
Havanın gittiğini kişinin adımının da,
Devinmesinin, davranışının da. Gerçekte
Alışkanlığa göre, gölge dediğimiz, nesne
Değildir, ışıktan yoksun havadan başka.
Işıksız kalır yürürken biz, yerler, nereye
Varsak, güneş ışığını önlesek. Yine dolar
Işıkla geçtiğimiz yerler. Yanlış düşünüyoruz
Gölgelerin bizimle gezdiğini sanarak, onların
Önceden gövdeden ayrıldığına inanarak.
Süreklidir ışınların dökülüşü, ocağa atılan
Bir yün gibi gider eskisi, gelir yenisi.
Bundandır toprağın güneş ışımalarını yitirişi.
Alır ışığı yıkanır karanlık gölgeler, açılır.
Karışmalar Görüşü
Gözler yanılıyor diyemem burada, ancak
Gölgenin, ışığın bulunduğu yerde çalışır gözler.
Değişmeden kalmaz ışık olduğu gibi, ya da başka
Yerde çıkar mı ortaya burada bulunan gölge
Değişmeden? Yukarda söylendiği üzre nesneler
Durur mu değişmeden? Uygundur bunları kavramaya
Anlayış gücü. Giremez nesnelerin özüne göz, gözde
Değildir yanılmanın nedeni. Kımıldanmadan sessiz
Durulduğu sanılır, yelkenliyle gidilirken.
Bir koyda demir atılmış sanılır, hızla gidiyor
Gibi gelir bize tepeler, kırlar önümüzde, uçarca
Geminin kuyruk kesimine doğru. Kürekler çekilir,
Yelken açılırken kanatlanmış gibi geçeriz
Önlerinden, Görünmez mi göğe düğümlenmiş gibi
Kımıldamadan, sessiz duran yıldızlar? Oysa
Sürekli devinirler. Çıkarlar yukarı parlayan
Özleriyle göğün üstünden aşınca, uzaklaşırlar
Gözden batıda. Güneş, ay devinmez görünür, oysa
Devinirler gerçekte. Yükselir iki kaya bir
Deniz çevrintisinden, bakarsın bunların arasından
Geniş bir yol açılır, donanmalara, birleşir,
Bir ada olduğu da görülür iki kayanın. Çevrelenip
Dönen çocuklar, döndüklerini sanır durunca,
Oynadığı gelir onlara direklerin avluda.
Anlaşılır, damın onları korkutmak için çökmeye
Kalkmadığı, başlayınca parlak ışıklarını yaymaya
Doğa, günün ışıyan kızıllığını tepelere, göğe
Ağmaya, tırmanır gibi görünür dağın doruğu
Güneşe doğru. Yanar yakınında yalımsız sıcaklıkla
İki bin ok atımı, ya da beşyüz kargı boyu uzakta,
Bizden, bir dev boşluk varken güneşle dağ arasında.
Bu boşluğun aynasıdır ışıldatan sonsuz uzayı.
Binlerce ülke var, bu arada, değişik uluslar,
Hayvan soyları yaşar bu alanlarda. Bir parmak
Yüksekliğinden az bir su birikintisi taşların
Arasında, kaldırımda, bakılır derinliğine buradan
Sonsuz bir görüşle dünyanın,
Açılır gibi engin bir uçurum yerden göğe,
Sanırsın bunun içinde gördüğün bulutlar,
Gök varlıkları yayılmış yerin altında, geniş,
Büyülü bir gökteymiş gibi, böyledir ırmağın
Ortasında duran azgın bir at çayın akışınca,
Bize karşıt olmadan, baktığımızda suyun akan
Dalgalarına, çaprazlama döndüğünü, durmasına
Karşın atın, kapılmış akıntıya, sürüklenmiş
Sanılır akıntı yüzünden. Ne yana çevirsek
Gözlerimizi suyun akışına kapılmış görünür
Nesneler. Buna benzer sütunlar dizilir yolun
İki yanı boyunca; sütunlara dayandığından,
Birden bakılınca uzunlamasına yukardan daraldığı
Görülür başlıkların; damla döşemenin kesim
Çizgisi, sağdan-soldan uzar sonuna değin
Görünmez olur bitim yerine gelince yolun.
Dalgalardan doğar, dalgalar ardınca batar gibi
Görünür güneş okyanusta gemicilere. Orada
Gemiciler yalnızca göğü, denizi görürler.
Bu yüzden sakın, inanma duyu yanıltılarına.
Anla denizi bilmeyen gemilerin limanda yavaşça
Dalgalarla savaştığını, bordaların kırıldığını,
Sezilir küreklerin tuzlu dalgalara batmayan
Yerlerinden bunların dümen üst bölümündeki gibi
Olduğu, suya batan bölümün kırıldığı, yanlış
Burada. Çıkınca sudan anlaşılır gerçek. Eğilmeyle
Başlar suyun üstünde yüzmeye. Sürer göğe
Geceleyin yeller dağılmış bulutları, görünür
Işıyan yıldızlar, bulutlara doğru koşar gibi,
Başka yollar açar, yüksekte, devindikleri yerde
Elimizle bastırırsak yukarı doğru gözümüzü
İki kat çoğalmış görürüz karşımızda nesneleri,
Gözümüze çarpanları. İki kat görünür bize
Işıldaklardan çıkan, parlak, çiçekleşen aydınlık,
İki kat görünür evde öte beri, iki kat görünür
Kişilerin yüzleri, boyları, gövdesel örgenleri.
Düşler - Uykular
Düş konusuna geldik, sonunda. Tatlı bir
Uykunun bizi sımsıkı sardığı, gövdemizin
Derin bir dinlenmeye daldığı, sessizliğe
Büründüğü düşte bile uyanık olduğumuzu sanırız,
Elimizi, ayağımızı oynattığımızı, gecenin yoğun
Karanlığına karşın aydınlığa, güneşe, güne
Baktığımızı. Kapalı bir yerde bulunmamıza
Karşın uçar gibi oluruz göklere, dolaşırız
Denizde, yerde, çaylarda, kırlarda, bayırlarda.
Sesler duyarız gecenin bizi çevreleyen
Sessizliğinde, yanıtlarız ağzımız açılmadan.
Görülmedik işler, olaylar görürüz, düşte
Görülen tüm bunlar, duyulara güveni sarsar.
Gerçek bu değil, birçok tuzağı var yanılmanın,
Katılırız kiminin düşündüklerine, gözün
Görmediklerine de, düşte görülenlere de.
Güçlük yok bilinenleri bilinmeyenlerden
Ayırmak için, anlığın kuşkulu dediklerinden.
Kuşkucular
Kişinin bilme olanağı yoktur diyen, düşünen,
Bilmiyor demektir, neyin bilineceğini, açıkça,
Yalanlıyor kendi bildiğini de. Değmez bunlarla
Savaşmam, devekuşuna benzer bunlar, yalnızca
Başını gizler kendi ayak izlerinde. Sorabilirim
Onlara yine de, kısaca: Evrende gerçek nesne
Görülmediğine göre daha önceden, nereden
Çıkarıyorlar bilmenin, bilmeyişin anlamını,
Bilgisini? Nedir gerçeğin bilgisini yanlıştan
Ayıran, şaşmayan, kesin ölçü nedir?
Epikuros'un Kuramı
Göreceksin aşağıda tüm gerçek bilgiyi
Duyuların yarattığını, onların çürütülemez
Olduğunu, güvenmek, bağlanmak gerek duyulara,
Eziyor yanılmanın başını gerçeklik, kendince.
Nedir büyük güven uyandıran duyularda?
Nasıldır duyudan gelen yanılma, yine duyudan
Kaynaklanan bir algıya karşı, Gerçek değilse
Duyular, yanıltır alınan sonuçlar. Eleştiremezdi
Göz, kulağın yanlışını, kulak dokunmayı, dokunma
Tatmayı, bunlara karşı çıkmaz mıydı göz, burun.
Doğru değil bunlar benim kanımca. Kendine özgü
Bir alanı var duyuların, yeteneği, gücü.
Bundandır bir duyunun yumuşak, sıcak, soğuk gibi
Özellikleri kendi öz gücüyle sezinlemesi,
Renkleri, biçimleri de. Başka bir duyuyla
Kavranır bunlarla birleşenler. Bundan da tadın
Ayrı etkisi, koklamada, duymada başka bir duyu
Gücünün bulunması, çatışmaz birbiriyle duyular.
Güvenle çalışırlar eş ölçüde, doğrudur
Duyularla gelen izlenimler, süreklice. Yetimiz
Çözemezse yakınımızdaki dörtgenin uzaktan
Neden yuvarlak göründüğünü eksiği vardır,
Önemsenmez nesne görüntülerinin üst üste
Gelmesinden doğan yanılgı, yiter yönetim gücü
Onun, sarsılır yaşama, sağlığa dayanan temeli,
Yıkılır anlığın güveni. Yalnızca kurulu düzen
Değil çöken; duyulara güven kalmayınca devrilir
Tüm dayanaklar, ne uçurumdan kaçarsın, ne de
Gereksiz işlerden, yılmazsın aşırılıktan.
Ne varsa duyulara karşıt birikmiş, anlamsız,
Boş bir söz olur sence, temelsiz, düzensiz,
Çarpık, yanlış tasarlanmış bir yapı gibi hepsi.
Kalemin biraz kaymasıyla bozulur ölçüde denge,
Uyumsuz, aykırı, densiz görünür yapı, bozuk.
Bir uygunluk olmaz ön-arka yönlerde, çatıda.
Yıkılır, sarsıntıda devrilir bir yanı, çöker
Ölçüsüzlük sonucu. Böyle kurulsaydı duyular,
Yanlış bildireydi tüm verilerini, tüm düzenin de
Bozuk, ölçüsüz olması gerekirdi. Önemli değil
Bir duyunun algısını ötekinden, neden, başka
Göstermek, açıklığa kavuşmuştur artık konu.
İşitme Üzerine
Gelince şangırtılar kulağa duyulur tüm sesler,
Gövdesel duyu düzeni uyarınca. Özdektir sesin
Yapısı, gürültü gibi, direnilmez duyuları uyarmasına,
Yıpratır gırtlağı, kısar kendiliğinden, ses boğazdan
Çığlık gibi kopup havaya yayılınca. Büyük bir
Yığın çıkarsa ses ilkelerinden, gırtlağın daracık
Geçidinden, birden, başlarsa havada dağılmaya,
Aşınır, yıpranır ağzın yanları. Öğeler kurar
Sesleri, sözleri, kuşkusuz, yoksa olmazdı uyarma.
Bilirsin, sen de, bir kişinin neler yitirdiğini,
Uzun konuşmakla sinirlerin yıprandığını, güçsüz
Kaldığını, sürerse bu konuşma günaçımından
Gece karanlığın gölgelerine değin, yüksekten
Çıkarsa ses. Budur sesin özdeksel kanıtı,
Ses özdektir. Yorulur çok konuşan, tükenir
Gövdede özler, azalır, yavaşlar ses de.
İlkeler azaldıkça seste de sezilir bir kesilme,
Düz öğelerden çıkar ses, aşınma yüzünden.
Türlü biçimde öğelerden sesler gelir kulaklara,
Kavallar çalınır, çınlar, yankır Frigya kırlarından.
Geceleri Helicon ülkelerinden yankır duygulu sesler.
Sesin Kuruluşu
Ağzımız açılınca, derinden çıkan sesleri ayırır
Oynak dil, sözleri düzenleyen, dudakların
Bölümsül kımıldanışlarıyla düzenlenir sesler,
Kısadır bireysel seslerin birbirinden uzaklığı,
Gerekir kesinlikle, belli biçimde sözleri
Kavramamız, duymamız açıkça, sesler korur süreklice
Biçimlerini, yapılarını, geniş bir uzay oluşursa
Sesler arasında, karışım başlar, birbirine
Geçişir sesler hava yoğunluğu yüzünden, bir
Engeldir bu, bir çınlama duyulur yalnızca,
Anlaşılmaz sözcükler açıkça, bulanıklık başlar.
Engeller belirir, karışık gelir kulaklarımıza
Sesler, ulaşır topluluğun kulağına da, tek ses
Çıkar bir çığırtkanın ağızndan: Böyle dağılır
Bu tek ses, karışır binlerce sese. Girerse söz
Biçimine, açık bir anlam kazanırsa, o zaman
Başarır uyarmayı, ulaşır bildiri kulağa. Uçar,
Yiter, boşlukta bu seslerden kulağa dosdoğru
Gelmeyenler, başka bir bölüm yankılanır,
Yanıltır bizi çarpınca sapasağlam kayalara.
Yankı
Doğru kavra bunu da, böyle verebilirsin kendine,
Başkalarına doğru, kuşkusuz yanıtı. Böyle anlarsın
Issız bir yerde, kayaların arka arkaya, eşitçe
Sözleri neden yansıttığını, karanlık ormanda
Yolunu şaşırmış, arkadaşlarımızı ararken, bize
Doğru gelsinler diye, yüksek sesle çağırırken.
Kendim duymuşum bir sesin altı, yedi kez
Yankılandığını. Bir kez bağırınca kişi yansır
Sesler tepelerden tepelere, döner durmaksızın
Geri, sözler ardarda yankılanır, süreklice.
Yerleşmiş bu ülkede su perileri, komşu köylerde
Faun denen keçi ayaklı Satyrler topluluğu.
Ürkütürmüş yerlileri, onların geceleyin, çıkan
Görüntüleri, bozarmış dirliği, düzeni sessizce,
Onların yalanlı dolanlı sataşmaları.
Telli çalgılar gibi sazlar çınlarmış, tatlı,
Yakınmalı sesler çıkarırmış, oynak parmakların
Düzenlediği kavallar çalınınca. Dinlermiş
İnsanlar Pan'ı doyasıya, çamların çelenklediği
Yarı-hayvan başını sağa sola sallayıp
Gösterdği, kıvrık dudaklarından ıslıklar
Çıkardığı, yeller gibi estiği günler. Yürekler
Yanarmış, susmazsa Pan'ın ormanda çınlayan
Kavalından döküklen türküler. Ne şaşılası masallar
Anlatırlar, bunlar gibi, yoktur tanrılardan uzak
Bir yer yayılsın diye böyle öyküler.
Başka bir iş vardır bunda, sever insanlar
Eskiden beri duyulmamış öyküler dinlemeyi.
Seslerin Yayılması
Şaşılır yanı yok, bir yerden engellenmeden
Göze görüntüler gelmezken, sesler ulaşır
Kulaklarımıza, uyarırlar bizi, kapalı kapılardan
Bile çok görürüz konuşmaların duyulduğunu.
Şaşma, özdeşler sesler gibi elverişli değil
Nesnelerin gözeneklerinden geçmeye, onlar
Çokluk yırtar, dağıtır geçtiği yeri, akamazlar
Camlardan, başka nesnelerin geçtiği gibi.
Bölünür ses ayrı yönlere, biri çıkar ötekinden,
Düzenlenir yine, çok bölündüğü de olur
Kiminin, ateşte görülebilir bu, bir kıvılcım
Ayrılır sayısız kıvılcıma. Seslerle dolar
Uzay, yayılır gizlice sesler başka yönlere,
Dalgalanır bir gürültü. Buna karşın özdeşler
Yalnızca bir kez kurulmuş olduğundan, uygun
Bir doğrultuda gider. Bu nedenle göremez kimse
Özdeşleri, oysa duyar dıştan da olsa sesleri,
Girince kapalı uzamlara sesler, dağınık, karışık,
Anlaşılmaz bir yapıda gelir kulaklarımıza,
Bir gürültü, bir patırdı duyabiliriz.
Tat Alma Üzerine
Bir bilgi ediniriz az çok, değince dilimize,
Damağımıza bir nesne, bu konuda düşününce.
Önce tadını duyarız ağzımızda özsuyun,
Suyla dolmuş bir süngerin sıkılıp kurutulması
Gibi, yemeği çiğnediğimizde. Yayılır damakla
İncecik damarlara, bir sünger gibi dile,
Besini yiyince; yuvarlak olduğundan akıcı
Özsuyun öğeleri yumuşak bir etki bırakır,
Yumuşaktır bütün yörelerde devinmesi de,
Kimi sulu özler vardır dilin gözeneklerine
Dolunca, karşıt durumda, bir acı uyarma
Sezilir duyuda, biçimsiz öğelerin çokluğundan
Gelir bu tedirgin edici uyarılar, bozuktur
Kuruluşları. Uzar damağın bitimine değin tat,
Özsu, sızar boğaz yoluyla aşağı, bölününce
Oynaklara, sinirlere tükenir tat. Önemli
Gövdenin neyle beslendiği, yenen sindirilirse
İyice dağılır bütün örgenlere beslemek için,
Bilindiği gibi korur midenin suyunu, ısısını.
Tatların Türlülüğü
Açıklamak isterim şimdi, yemeklerin değişik
Tadını, neden birine acı gelenin ötekine
Tatlı geldiğini, büyük bir ayrımdır arada,
Birinde besin olur, ötekinde ağı. Yılanda
Budur durum, öldürür karışırsa salyasına
Birinin, kendi kendini soksa ölür. Keskin
Bir ağıdır çöplemeotu insana, yağlandırıcı
Yemdir bıldırcın, oğlaklar için. Anlarsın
Bununla, buna benzer neler olabilir daha,
Düşünmen gerek daha önce söylediklerimi,
Karışmış öğeler vardır tüm nesnelerde birbiriyle.
Yaşayan, beslenen kendi soyunca düzenlenir, birer
Ayrım, başkalık gösterir dıştan, türlü
Biçimlere girer, sınırlı kesimler içinde.
Öğelerin değişik yapısından çıkıyor bunlar,
Nesnel özleri oluşturan. Türlü türlüdür öğeler,
Bu türlülük nedeniyle gözenek dediğimiz geçitler,
Kesimler tüm örgenlerde, ağızda, damakta ayrılır
Birbirinden. Yine bundandır öğelerin büyüklü
Küçüklü yapıda olması. Üçgen, dörtgen biçimlidir,
Yuvarlaktır birçoğu da, değişik, çokgen biçimli
Olanlar da var. Süreklidir öğelerin devinmesi,
Düzenlenmesi, bundandır geçtikleri gözeneklerde
Biçimsel ayrımlaşma, dokuların dış örgüsüne göre
Geçiş yollarında değişme. Budur nedeni nesnelerde
Acının, tatlının. Tatlının düz, yuvarlak öğeleri
Girer gözeneklerine damağın, acının da çengelli
Öğeleri ağıza dolunca birine acı gelir, ötekine
Tatlı, geçince boğaza. Kolaydır öğrenmek bunları.
Çok artar safrası sıtmalının, ya da başka sayrılığa
Yakalananın, sarsar kişiyi baştan aşağı bu olay,
Değiştirir öğelerin yerini tümden, anlaşılır
Tatlıyla acı arasındaki dönüşme, duyulara gelen
Öğelerin, değişen etkisinden ağızda. Birleşmiş
Balın tat duyumunda acıyla tatlı, önce açıkladığım.
Koku Üstüne
Öğren şimdi kokunun nedenini, araştıracağım
Buruna gelişini; akar, çevreye yayılır koku,
Etkiler değişik yaratıkları, kimine uygun gelir,
Kimine karşıt ,türlü kokular, değişiktir öğeleri.
Yayılır havada balın kokusu, süzülür kokmuş
Leşe akbaba, gider yabanların toprakta kalan
Ayak izlerini koklayan çoban köpeği, arkadan.
Roma'nın kurtarıcısı Juno'nun beyaz kızı
Böyle sezer yaklaşan kimseleri kokularından.
Özel bir kokuyla yönelir tüm canlılar yeme,
Kaçınır ağılı otlardan. Böyle korunur bütün
Diri yabanlar soylarını, dirimlerini, sağlığı.
Koku Öğeleri Yavaş Yayılır
Yayılabilir nesneden nesneye kesintisiz,
Buruna gelen kokular olabildiğince, uzağa gidemez
Yalnız başına gürültü, ses gibi kokular.
Özdeşler üzerinde duracağım burada, gözümüze
Gelen, sürtünen, görme duyusunu uyaran.
İlkin çözülür özünden, yavaş yavaş iner
Derinlere akar, çıkar nesnelerden, bundan
Anlaşılır daha ağır koktuğu dağılan,
Çözülen nesnelerin, ocakta yananlardan. Görülüyor
Kokunun, sesten daha kalın öğelerden kurulduğu.
Delip geçemez taş duvarları sesin, çınlamanın
Yayıldığı yerde kolayca. Bundan anlarsın
Kokuların kaynağını, yerini bulmanın güçlüğünü.
Yayılınca boşlukta koku yavaşlar, azalır
Hızı, ulaşamaz bildiriler erken duyulara,
Bu yüzden yanılır kokuyu izleyen köpekler.
İğrenme Üzerine
Tatla koku konusunda değil etkisi nesnel
Biçimlerin, renklerde de görülür özelliği.
Eşit duyumlar uyandırmaz nesneler, kimi basar
Çığlığı, tiksinir kimileri, görünce kanat çırpan,
Bize günün ışıdığını bildiren, yerinde durmayan
Kızgın sesli horoza bakamaz aslanlar,
Duramaz karşısında, hızla kaçarlar ondan.
Horoz gövdelerinden çıkan kimi öğeler,
Deler arslanların gözlerini, girer içeri
Oyarlar gözbebeklerini, büyük acılar verirler
Aslanlara. Karşı durulmaz böyle dik başlı
Hayvanlara. Korkulur bir yanı yoktur
Öğelerin bizim gözlerimiz için, korur geçiş
Yerini gözler, dokunamaz onlara gidip çıkarken
Öğeler, yıpratamaz onları dudaklarında
Bile, incitemezler gözleri, gerçekten.
Tinin Çalışması
Öğren şimdi tinimizin devinme nedenini,
Nereden düşünülür, kavrama ulaşılır, anla.
Türlü nedenlerle devinir nesnelerin özdeşleri,
Dağılır her yana, kolayca birleşir, derlenirler
Havada, çok incecik olduğundan yapıları, birbiriyle
Örgülenirler, karşılaşınca, ya bir ipliğin
Eğirilmesi, ya da düz bir altın yaprağın
Oluşumu gibi. Çok inceciktir bu tür özdeşler,
Kendi dokuları içinde gözlerimize gelen, görme
Duyusunu uyaranlardan. Sızar geçerler içimize
Gövdemizin gözeneklerinden. Uyarırlar güzel
Bir kokuyla tini, daha sonra duyu gücünü,
Böyle görürüz Centaurusları, Scylla'nın ellerini,
Kollarını, Cerberus'un çılgınca işlerini, sonsuz
Bir uykuya dalanların görüntülerini. Kuşatmış
Onların kemikleri ölüm gecesi yeryüzünü,
Sarar tüm ortalığı, doldurur uzayı değişik
Türlerden çıkan yığın yığın özdeşler,
İlkin hızla gelişirler havada sürekli,
Bir bölümü açılır, yayılırlar, bambaşka
Biçimlerde değişik nesnelerden çıkarak düzenlenir
Gözlerimizde, özlerinden oluşan yeni bir görüntü.
Gerçekten, yaşayan bir varlıktan gelmiyor
Centaurus'un görüntüsü, yok evrende böyle yaratık,
Gelince bir araya kişiden çıkan özdeşle attan
Yayılan, söylediğim gibi, bir Centaurus oluşur,
Kolayca. Çok incedir özdeşlerin yapısı, dokusu.
Böyle düzenlenir benzeşik türden görüntüler.
Aşırı bir kolaylıkla devinirler, içerlere girerler.
Söylediğim gibi yukarda, çok incecik olmakla,
Yine de rasgele çarpmayla bir özdeşçik kımıldatır
Tinimizi, şaşılası bir inceliği vardır tinin
Kendi soyunca, kımıldanıcıdır. Artık anlarsın
Kolayca söylediğim yöntemledir tüm oluşlar,
Tinle gördüğümüz gibi görürüz gözlerimizle
Değişmeden, bundandır ikisinin de birbirinin eksiksiz
Benzeri olması, biçimce. Bunu da söyledim yukarda,
Ben, aslanlara baktığımda, uyarılır aslan özdeşleriyle
Gözüm, tin de uyarılır eş ölçüde. Aslan özdeşinde
Olduğu gibi başka görüntülerle de uyarılır tin,
Algılar onu göz, ince özdeşleri gördüğünde.
Dalar uykuya kişi, yayılır tüm örgenler,
Yalnızca tin kalır bütün gücüyle uyanık.
Uyarır tini benzeşik özdeşler, uyanıkken olduğu
Gibi düşte de. Kimi çok ağırlık verir, yaşıyormuş
Gibi görünür düşte, öyle sanırız. Oysa daha
Çoktan ölüp gitmiş, yutmuş onu toprak, ölüm.
Doğanın baskısıdır bu etkiyi yapan, uyurken
Sessizliğe varır gövdenin tüm örgenleri, duyular,
Kımıldamaz el ayak, bu yüzden ayırdına varmaz
Duyular gerçekle yanılgının, aksamış bellek bile,
Uyku nedeniyle tükenmiş gücü. Bundandır ölümden
Uzun süre önce tinin yaşanan, algılanan,
Düşünülen, görülen bir nesneyi seçemediği.
Şaşılası değil, özdeşlerin devinmesi artık,
Örgenleri uyarması, kımıldatışı. İnanırız uykuda
Benzer işlerin görüleceğine. Yiter önceki özdeş,
Başka durumla çıkar ortaya yenisi, değişmiş
Görünür bize birincisi. Kısa sürede olur bunlar,
Ayırdına varmak güçtür, öyle oynak, öyle bol
Görünür nesneler yığını, küçük bölümcüklerde
Olduğu gibi, söylenemez, en kısa sürelerde
Birbiri ardından gelip gelmeyeceği.
İstenç Üzerine
Çok sorun var bu konuda söylenecek, açıklanacak,
Konuyu tümden incelemek, sonuca varmak için.
En önemlisi şudur sorunların burada: Nereden
Gelir anlayış yetisinin doğru düşünmesi, neden
bir uyanma başlar sevişmeyi düşleyince?
Bizim isteğimize mi bağlı özdeşler, biz
Dileyince mi gelirler bir yere, birleşirler
Duruma en uygun biçimde? Gönül mü çekmiş
Bu denizi, göğü, yeryüzünü, yoksa ulusların
Toplanması, eğlenmesi, savaşması, birliklere
Ayrılması, ya da isteğimiz için mi yaratmış
Doğa? Böyle olsa da tin belli yerde bambaşka
Konular düşünür değişik kimselerde.
Görür müyüz nesneler arasında bütün devingen
Bir oyunda, kolların yukarı kalkarken ayakların
Onlara uymasından doğan düzeni, yoksa görüntüler
Çok becerikli oyuncudur, onlar mı geceleyin
Oyun oynayabilenler? Yoksa şu kanıt mı daha
Doğru? Yalnızca düşünmekle anlaşıldığına göre
Birçok zaman bölümleri mi vardır, bizim bir söz
Söylediğimiz, algıladığımız süre içinde?
Tüm zaman bölümlerinde, her yerde, her türde
Özdeşler vardır, bize ulaşacak düzende.
Yığınla nesne vardır devindiği oranda görünen.
Görünmez olunca ilk gelen özdeş, çıkar
Ortaya başka durumda. Bundan anlaşılır
Birincinin değiştiği. Çok incedir yapısı
Bu özdeşlerin, hangisine yönelir, kavramak
İsterse anlık, yalnızca onlar kalır, yiter
Ötekiler, tin için kalandan başkası.
Kapılır bir umuda tin, tüm nesnelerden
Yayılan özdeşler