DİLEK ARICI

 

STOA FELSEFESİNDE AHLAK

 

GİRİŞ:

 

         Evvel zaman içinde Yunan Kent Devletleri arasındaki üstünlük mücadelesi onları daha da güçsüz kıldı. Ama İskender hızını alamayıp Hindistan’a kadar yayabilmişti imparatorluğunu. Platon ve Aristoteles, İsa’nın doğumuna kadar 300 yıl ahlak konusunda durmuştu. İlk büyük okul Stoa Felsefesinin idi. Kinikler Stoacılara öncülük etmişti. Sokrates’in öğrencisi olan Anthisthenes Kinik Felsefeyi savunurdu. Kendisi Sokrates’in “kanaatkarlık” felsefesinden etkilenmişti. Soylu yaşamı tercih edip, dünyadan el ayak çekmiştir.

 

Stoa okulunun kurucusu Kıbrıslı Zenon’dur. Zenon, doğru, erdemli ve mutlu yaşamın temelini dünyaya bağlı olmakta, yani devlet ve tanrıya bağlı olmamakla kurmuştur. Stoacılar da “akıl gücü” ile tutku ve duygularını denetleyip insana zararlı şeylerden uzak durmayı tercih etmişler. Böylelikle kapılar duygusuzluğa açılır. Zenon’a göre; insanın topluluk halinde yaşaması akla uygun bir içgüdüdür.

 

         Stoa, Helenizm’in tipik felsefesidir. Roma İmparatorluğunda çok yaygındır. Ahlak öğretisi Zenon felsefesinin temel konusudur. Entelektüel, dünya- nesne- insan ilişkisini bilmeyen kişin erdemli olamadığı, mutluluğu yakalayamadığı, bilgeliğin  sadece erdemlikle elde edilebileceği bir ahlak öğretisidir.

 

Hayat, doğal olarak istenen, değer verilendir. Her şeyin dayanağıdır, ama tamamen iyi değildir, gerektiğinde vazgeçilebilmelidir. Zaten bu da Zenon’un intihar nedenlerindendir.

 

         Stoa’da eylemler, doğru ya da ödeve uygundur. Doğru eylemler ruhun birliği, ödeve uygun eylemler ise akıldan değil, varlığı koruma içgüdüsünden doğan, akıl karşısında haklı çıkabilen eylemlerdir.. Stoa ahlakı doğru yasalar ve kuralların ancak akıl yolu ile bulunabileceği bir ahlaktır.

 

Epictetos da ahlakını şöyle belirtir:

 

“Bilge odur ki kimseyi kötülemez,

kimseyi övmez, kimseden yakınmaz,

 kimseyi suçlamaz….”


 

SENECA:

 

Kordoba’da doğmuştur. Pythagoriasçı bir öğretmenden Roma’da öğrenim gördü. Avukatlıtan sonra edebiyat adamı ve saray muhasibimi olarak yaşamına devam etti. Yapıtları: Tanrısal Övgü, Öfke Üzerine, Mutluluk üzerine, Yaşamın kısalığı üzerine, Bağışlayıcılık üzerine… fazla özgün değil ama ılımlı ve sakınımlı olma üzerine öğütler verip, tutkuların tehlikesi ve erdemlerin zorunluluğu üzerine yazmıştır. Seneca, hoşgörülü, yavan ve ödün vermeye hazır bir Stoacıdır. Claudis’un ikinci karısı Agrippina,  Seneca’dan oğlu Nero’yu eğitmesini istemiştir. Böylelikle Nero’daki iyilikleri korumaya çalışacaktır. Seneca gözden düşer. Pison suikastında yer alır. Nero’nun buyruğu üzerine damarlarını keserek öldü.

 

EPİKTETOS:

 

         Frigya’da bir köledir. Bu köle pazarı şu köle pazarı derken kendini Roma’da bulur. Nero’nun (hani Seneca’ya ölüm emrini veren) azatlısı, zeka kıtlığı zalimi Epaphrodites köle Epiktetos’u satın alır.

“Epaphroditites, kunduracı kölelerinden birini beceriksiz olduğu için satar; Nero için satın alınan köle, imparatorun gözdesi oluverir, bunun üzerine  Epaphroditites, bir zamanlar beceriksiz saydığı bu adamın beğenisini kazanmak için çabalamaya başlar. Bir gün Epaphroditites, olasılıkla Stoalıyı bağırtmak ve böylece kayıtsızlığından sıyrıldığını görmek için onun ayağını bir tür işkence ayaklığına hapseder. “Bacağımı kıracaksın” diye uyarır Epiktetos, Epaphroditites de sonuçta bacağını kırana kadar sıkıştırmaya devam eder: “Sana söylemiştim bak bacağımı kırdın.” demekle yetinir Epiktetos.”(Stoa Felsefesi, 25)   

Burada “KENDİNİ SAKIN VE DAYAN”ma ile stoaya değinmiş  olduğunu görürüz.

 

         93’te senato filozofları İtalya’dan kovar. Epiktetos da Yunanistan’a gidip Nicoplois şehrinde bir okul açar. O da Sokrates gibi yazmadı ama söyleyenler göre (Arrianus) öğretisi çok çekiciymiş. (Şahsen ben onun derslerine katılmadım, bir şey söyleyemeyeceğim. J )

Pascal’a göre, “Epiktetos’ta huzuru dıştaki şeylerde arayanların huzurunu kaçıran eşsiz bir sanat buluyorum. Epiktetos tembellikle savaşsa da, kendini beğenmişliğe vardırır, öyle ki bu, imandan gelmediğinde en yetkin adaletin bile bozulmasıyla ikna olmayanlar için çok zararlı olabilir.”(Stoa Felsefesi,26)miş.

 

         Epiktetos, iç özgürlük ve akla boyun eğmeyi kabullenir. Herkes kendisinden sorumlu, kendi hareket ve arzularıyla ilgilenmeli. Bizimle ilgili olmayanlar bizi etkileyemezler. Bize uymak zorunda da değiller. Bu da Tanrısal duyguya tam güveni gerektirir. Tabi bu da Stoa’dan ayrı gelişen Hıristiyanlığın doğuşunda etkili olabilir.

 

“Çocuklarının karının, dostlarının ölümsüzlüğünü istiyorsan, sen delisin. Çünkü elinde olmayan şeylerin sana bağlı olmasını ve başkasına bağlı bulunan şeylerin

 sana bağlı olmasını istiyorsun. Nitekim kölenin hiç kusur etmemesini diliyorsan, yine delisin. Çünkü kötülüğün kötülükten başka bir şey olmasını

 istiyorsun. İsteklerinden yoksun olmamak düşüncesinde misin?

 Bu, olabilir: yalnız senin elinde olanları iste.” (Düşünceler ve Konuşmalar,23-XXI)


 

….dallanmıs budaklanmıs…

 

Stoa felsefesi, olayların içerdiklerini anlatan “mantık”, şeylerin ve varlıkların birbirlerine nasıl bağlı olduklarını tartışan “fizik”, ve hareketlerimizin nasıl birbirini izlemesi gerektiği hakkında bize yorumlar yaptıran “ahlak” olmak üzere üç başlıktan üçüncüsü benim ilgimi nasılsa çekti be aldım elime 3 K’yı başladım okumaya (kitap-kalem-kağıt)…

 

AHLAK:

 

Diogenes Loertius, ahlakın bölümlerini belirlemiştir.

            * bir eğilimin incelenmesi,

                 * iyiliklerin- kötülüklerin incelenmesi,

                     * erdem incelemesi,

                        * egemen iyiliğin incelenmesi,

                            * ilke değer incelemesi,

                                * eylemler incelemesi,

                                    * uygun tutumlar, yüreklendirmeler, canlandırmaların incelenmesi…

 

…. ve bu bölümler çoğu stoacı tarafından benimsenmiştir.

 

EĞİLİMLER:

 

         Eğilim her canlının kendini koruma içgüdüsüdür. Ve bu içgüdü sayesinde kendi doğasına uygun yaşar. Cicero der ki:

“ Bir canlı, doğduğu andan başlayarak,

kendi kendine düzen verir ve kendini korumaya,

doğasını ve bu doğayı koruyabilecek her şeyi sevmeye bir eğilimi vardır,

kendini yıkımdan ve yıkımına yola açacak olan her şeyden uzak tutar.

Ve Stoalılar bunu şöyle kanıtlar: hazzı ya da acıyı tatmadan önce yavrular,

kendileri için yararlı olanı arayıp, zararlı olandan kaçarlar, doğalarına bağlı olmayıp, yıkımdan çekinmeselerdi böyle olmayacaktı.

Öte yandan, kendilerine ilişkin bilince sahip olmasalardı, herhangi bir arzuları olmazdı. Buradan çıkarılması gereken sonuç,

kendini sevmenin bir ilke olduğudur.” (Stoa Felsefesi,90)

Kısacası insanın kendi doğasıyla uyum içinde yaşaması ile doğayla uyum içinde yaşaması aynı şeydir. Doğa ile akıl, yani “physis” ile “logos” eşanlamlı olduğu gibi eğilim doğallığından dolayı esas olarak akla dayanır. Cicero’nun da dediği gibi görevlerin çıkışı ilk eğilimlere bağlıdır. Bilgelik de bu eğilimlerden yola çıkar. Akla dayalı yaşamak, doğaya göre yaşamaktır. Doğa, eğilimin sorumlusudur. 

 

Ben de bu sonucu elde edebildim mi? Bir bakalım… Simdi, ben oturup bu ödevi tamamlamasam, zararı bana dokunacak ve ben de bunun sonucunu beğenmeyeceğim. Aslında bunun temelinde benim aklım yatıyor. Eğer ben ödev yapmayıp, bu durumdan hoşnut olanlardansam, bunun sonucu beni mutlu edecektir, çünkü bu benim doğama uygun olacaktır. Ama doğamda bu duygular beni mutlu etmeyeceği için, oturup özene bezene iyi bir iş yapmaya gayret ederim. Sonunda iyi bir sonuç almak benim hoşuma gider ve bir dahaki sefere de aynen bu ödevde de yaptığım gibi özenle ödevi tamamlarım. Her şey ortada, benim aklım hareketlerimi yönlendiriyor… Aklım, doğamı oluşturuyor… Haksız mıyım?

 

İYİLİK & ERDEM:

 

         Stoa bilgeliği olayların anlaşılmasıdır. Böylelikle doğaya karşı konulmaz, boyun eğilir ve iyiliğe katılınır.

 

                   İYİ= DOĞRU= YAŞAM= AKIL= TANRI denklemine göre mutlu olmak, yaşamın pürüzsüz, uyumlu akışıdır. Bilge kişi mutludur. (Zaten, istediği olunca insanlar neden mutsuz olsun ki? Stoacılar bir şeyler isteyemezler mi? J )

 

“İyi olan yararlı olabilendir.” demiş Sextus Empricus. Stoalıların yararlısının teknik bir anlamı yoktur, ölçüsü insan değildir. Yararlı yaşam doğrultusunda gidendir, ki bu da Tanrı’nın dilediği yolda gitmesi, KADERdir.

 

Dioegenes Laertius’a göre iyilik “faydalı, elverişli, kullanışlı, pratik, güzel, yararlı, arzu edilebilir, doğru” dur… E bunların dışında kalanların istenme olasılığı çok düşüktür. Çünküüü burada da insan kendi aklıyla doğa dengesini, kurmaya çalışıyor. Eğer uyuşturucu kullanmak iyi bir şey olsa, ya da hırsızlık herkesin hoşuna gitse bunlar da “iyi” olurdu.

 

         İyilik, dünyayla uyum, varolan şeylerin Tanrı’ya olan bağlılığıdır. (Burada anlamadığım şu: eğer ben birine zarar vermiş olsam bunu Tanrı mı istemiş oluyor?)

         Stoalılar için mantık, düşünce ile ilgili değildir sadece iyi bir limana varmak için araçtır. Bilgelik daha çok bir dansçılığa benzer, sadece dansçının ne yapacağına bağlıdır.

         Stoalılar için fizik bir ahlaktır ve akılla bağlantısı olan yaşamın bir bölümüdür.

“Fizik, bilgeliğe ulaşmak için bir araç değil bilgeliğin kendisidir.” (Stoa Felsefesi, 96)

 

TUTKULAR:  (horme pleonazousa)

 

         Tutku, ruhun akıldışı, doğayla çelişen, ölçüsüz eğilimidir. Zenon’a göre: “ Tutku, ruhun, doğru akla karşıt ve doğaya karşı olan sarsıntısıdır. Bazıları kısaca, aşırı şiddetli bir eğilim olduğunu söyler ve aşırı şiddetli ile söylemek istedikleri, doğal dengeden uzaklaşmış olandır.” (Stoa Felsefesi, 96)  

 

Tutku eğilime aitse, eğilim akıla yani doğaya dayalı ise tutkuya nasıl imkan tanır? Stoa böyle düşünmez. Gerçekçiliği sergileyen tutkuları sorgulamayan sadece onları saptayan, ne olduğunu soruşturan bir tavır sergiler. Tutku bir olgudur, saptanır. Bu yüzden Stoa’da doğa, akıl, bilgelik, tutku sırasında söz edilir. Zaten felsefe ortaya koymaktır.

 

Hekaton’a göre dört temel tutku vardır:

ACI

TASA

HAZ

ARZU

n      tutkular ruhun hastalıklarıdır. Beden gibi ruh da hastalanabilir.

 

İlk Grek mitolojisinde ve Grek Tragedya’da tutkuyu, Tanrının insan yüreğine koyduğu huzursuzluktur. İnsan karşı koyamadığı güçler karşısında tutuklaşır.

 

Stoa’da tutkuya entelektüel bir bakış vardır. Akılsız, çılgın olan tutku, yanlış olmaya mahkum bir önyargı söz konusudur.

“Stoalılar bütün tutkuların yargıdan sanıdan doğduğunu düşünür.

Bu yüzden de onları belirgince tanımlarlar ki,

 yalnızca ne kadar erdemsiz oldukları ortaya çıkmakla kalmasın,

 ne denli bizim elimizde oldukları da anlaşılsın.” (Stoa Felsefesi, 101)

Tutkulu kişi, olgunlaşmamış bir çocuk gibidir. Bakın Descartes ne demiş: “insan olmadan önce çocuk olduğumuz için önyargılarımız var” . Stoacılara göre, insan aklına ulaşabilmek için, çocuk, kendini yıkmalıdır. (Deneyim kazanmadan, bilmeden yapılan yorumların neredeyse çoğunun önyargı olduğunu düşünürsek, ilk olarak kendimizi yetiştirmeli, ve bu önyargılardan kurtulmalıyız.)

 

…..EPİCTETOS VE Di…..

“Bir deniz yolculuğunda bindiğin gemi bir limana uğrar da seni kıyıya su almak için yollarlarsa, yolda midye kabuğu ya da mantar bulursan bunları toplayabilirsin. Ama aklın hep gemide olmalıdır. Sık sık başını gemiye çevirerek kaptanın seni çağırıp çağırmadığını araştırmalısın. Kaptan çağırırsa seni eli ayağı bağlı bir hayvan gibi gemiye almalarına meydan vermemek için, elindekilerin hepsini atıp hızla geriye dönmelisin. Hayat yolculuğunda da durum böyledir. Bir midye kabuğu, bir mantar yerine bir kadın ya da bir çocuk nasibin olursa, bunları benimsersin. Ama kaptan seni çağırınca arkana bakmadan her şeyi bırakıp gitmen gerekir. Yaşlı isen yetişememe korkusuyla gemiden pek uzaklaşmamalısın. (20, XIII)  

 

Gücünü aşan rolü üzerine alırsan, bu rolü iyi oynayamadığın gibi yapabileceğin rolü de bırakmış olursun.  (39,LXIII)

  

Bülbül ya da kuğu kuşu olsaydım onların yaptıklarını yapacaktım. Oysa ki ben bir insanım ve aklım var. Öyleyse ne yapmalıyım? Alllahı övmeliyim. İşte bütün hayatımda yapacağım şey! Bu iş için bütün insanları bana katılmaya çağırıyorum. (62,XLVII)

 

Senin olanı iyice koru ve başkasının olanı isteme. Böyle davranırsan hiçbir aksilik mutluluğuna engel olamaz.(68, LXV)

 

 

…. SIRA BENDE…

 

         Bu Stoa  Felsefesi ile tam olarak anlaştığımı söyleyemeyeceğim. Sadece bazı konularda aynı fikirdeyiz. Mesela yukarıdaki kutucukların bir tanesinin içine Epictetos not bırakmış kahvaltıdan sonra bu sabah.. ve demiş ki “…başkasının malına göz dikmeyin…”  Doğruya doğru… Bana ne Mehmet Efendinin eşyalarından, yatlarından, katlarından.. Bravo, çalışmış kazanmış. Ama buraya kadar tamam sadece.. Peki neden devamını da getirememişler… “Çocuğum çalış senin de olur…”, “çalışmanda düzenli ol, plan program yap..” vb… öğütlerle hem kendini yenileyebilen hem de “Allahım, ben neden boş bir çuvalın tekiyim? ” diye sormaya son veren ve sonunu isyanlarda bulmayan bireyi yüreklendirmemişler?... Böylelikle hem toplumsal kapasite artar hem de kişi kendini başarılarıyla mutlu eder. Amma bu işi deliliğe kadar götürmeyip, taşıma sınırına ulaşıldığında da ilerlemeyi kısıtlamak gerektiğine inanıyorum.   

 

         Dünkü notunda ise “gemiden uzaklaşmamadan” söz etmiş. Peki soruyorum bu Epictetos’a. Birey kendi özgürlüğüne, at gözlüklerini bırakıp nasıl da kavuşabilir? Ben ne kadar kutsal olduğuna inansam da dini kitapların bilimin önünde olmasına inanmıyorum. Ahlak açısından bakıldığında paralellik söz konusu ama bilimle beraber gelişen, değişen ve yozlaşan bir toplumun sigortası da yapılmış mı? Dinin kişisel rahatlama, psikolojik tedavi boyutuna aklım eriyor. Bir tek kafamı iş yerlerini dualarla süsleyenlere pek güvenemiyorum. Onlara göre çalışmak Tanrı için… Halbuki kişi kendini temel alıp, kendi üretkenliği ile hareket etse olmaz mı? Sanki Tanrı olmasa bu sevimli bakkal efendi çalışmayacak…

 

         Bu günlük bu kadar Epictetos.. Kendine iyi bak.. Sık sık yazmayı unutma… ve hatırla var olduğun sürece yaşarsın…

 


 

 

KAYNAKÇA: