ŞAFAK ERKOL / İZMİR AMERİKAN LİSESİ
ÖNSÖZ
Ütopya, yani zihnimizdeki cennet ve cehennnem resimlerinin kağıda dökülmesi, olasılıklar üzerine düşünülmesi, durumların arasında bağlantılar kurarak bireysel ya da toplumsal bir geleceğin kurgusunun yapılması: bence oldukça zor bir uğraş. Bir ütopya yazarken diğer insanların ütopyalarıyla ortak noktaları yakalamak, ya da tam tersini seçerek onların dikkatini çekmemiş olan özgün ayrıntıları yakalamak onları kendi ütopyanızın içine çekmek büyük bir ustalık isteyen bir şey. Acemice olduğunu düşündüğüm bu çalışma, bu yüzden sadece ‘denediğimi’ öne süren bir kanıt. Belki birgün gerçekten beni tam anlamıyla yansıttığını düşündüğüm bir ütopya yazarım. Sanırım bu yine olumsuzlukları resmeden bir ütopya olur, çünkü kendi cennetimin nasıl olduğunu keşfetsem de bunun diğer insanları pek etkileyeceğini düşünmüyorum. Mutsuzluklarımız ve korkularımız, huzur duyduğumuz anlardan daha çok birbirine benziyor, benim fikrime göre. Mutsuzluklarımız ve korkularımız, bir noktada birleşiyor sanki: Ölüm ve belirsiz son.
KUKLA
Uyandım.
Zihnim apaçık ve bomboş.
Neredeyim: Aydınlık bir oda.
Burası hakkında bildiklerim: kahve kokusu, geniş ve rahat bir yatak, pencereyi açmış birisi, rüzgar ve sokaktan sesler giriyor içeri. Herşey, huzurlu bir sabahın kağıda çizilmiş hali sanki. Ben neden o sayfada olduğunu bilmeyen figuran.
Korkuyorum, korunaksız ve yapayalnızım, rüzgar tüylerimi ürpertmeye başladı. Birkaç saniye sonra kendimi içimde bulduğum bu dünya büyük bir patlamayla yok olacak ve ben ne yapmam gerektiğini düşünemediğim için öleceğim. Silinip gideceğim, kimse benim ne istediğimi, nasıl uyandığımı bilmeyecek. Korktuğumu kimsenin anlamıyor olması, anlayan biri olsa da o kişiyi anımsamayacak olmam : karnımda kelebekler uçuşuyor, heyecan ve panik içimde büyüyor .
Uyanmış olmak, bilinçsizliğin zirvesinden gerçeğin derin kuyusuna düşmek şimdi. Herşeyden habersiz kendiyle oyalanmak isteyen ruhuma, güneşin ışıkları sorular getirir ne zaman gözlerimi açsam, dedim kendime. İlk yalan, geçmiş sabahları hatırlamıyorum ki... Tek bildiğim birkaç bölünmüş anın fotoğrafı, tek duyduğum sözleri unutulmuş ezgiler. Hatırlamayı istesem de, her yanım tuzaklarla sarılı: Ya hatırladığım ezgiler umduklarım değilse... Kimbilir bu aydınlık odanın dışında kanlı bir savaş vardır belki. Çocuklar ölürken, bir düşman askeri namlusunu alnımın ortasına doğrultup sona erdirir herşeyi. Kanım yerine soğuk ve öldürücü bir zehir akıyor gibi damarlarımda. Kaygılarım, hareket etmemi engelliyor. Korku, körlük getiriyor, çevremdeki eşyalara anlam veremeden bakıyorum uzun süre.
Nelerden korkulur?
Karanlıktan, yabancılardan-benim için herkes yabancı-, yalnızlıktan, başaramamaktan birşeyleri- kendini anlamayı başaramamak-,yüksek bir yerlerden düşmekten, kaybolmaktan. Temeli nedir korkunun, ölmek ve sahip olduklarını yitirmek mi? Eğer öyleyse, her an en derin korkuyu yaşamaya başladım, büyüyen ve yayılan bir korku, benliğimi kaplamasından korktuğum bir korku. Yapabileceğim, yapılması gereken bir sürü şey geçiyor aklımdan: Birilerine ulaşmaya çalışmak ve bana ne olduğunu sormak, ipuçları aramak, dışarı çıkmak. Karar veremiyorum: Kararsızlığım, korkumdan ileri geliyor ve korkumu besliyor. Bir insanın günaydın deyip buraya ait olduğumu hissettirmesine ihtiyacım var. Ya soru sorarsa, ne cevap vereceğim? Kaçmalıyım.
Kendi kararlarımı verecek olmak, bu kararların korkumu bitirecek ya da hep acı çekmeme neden olacak tek şey olduğunu bilmek, başımı döndürüyor. Odanın kapısını çarparak çıkıyorum, dışarıda büyük bir ayna sanki meydan okurcasına karşıma dikiliyor. Bir canavarın gölün yansımasında kendini görmesi gibi, aynaya bakışım. İnce, düzgün hatları olan bir yüzüm var halbuki. Kızıl saçlarımın rengi, tuhaf geliyor ilk bakışta. Gözlerimin altında mor halkalar ve alnımda bir dikiş izi. Omzunda bir sürü işaretten oluşan labirent gibi bir dövme. Ne anlama geliyor tüm bunlar, derime kazınmasını istediğim işaretler ne anlatırdı eskiden? Silinmesini isterdim bana hiçbirşey ifade etmeyen bu labirentin. Derimi kazımak, içimdeki beni ortaya öıkarmak, yeni bir ben yaratmak hala mümkün mü? Yanaklarıma dokunuyorum, ağlamak istiyorum, nedenini anlamasam da. Bu yüzü tanıyan birini bulamamak, bu yüzü tanıyan ama anlattıklarıma inanmayacak birine ulaşmak: Madalyonun iki yüzü de ürkütücü.
Kapıları açıp, odalarda bir ses, bir yüz arıyorum. Gördüklerime dikkat etmiyorum, hoşuma gitmeyecek bir ayrıntıyı farketmek istemiyorum çünkü. Koltuklar, televizyon, küçük bir mutfak ve banyo. Her yerde bana işkence için hazırlanmış boy boy aynalar, farklı açılarla yerleştirilmiş aynalar, koridorda. Sen zaten silik bir çizgisin, ama bunun bile farkında değilsin diye sayıklayan aynalar. Koşarken ayağıma birşeyler takılıyor birden, yere düştüğümde bunun bir defter olduğunu anlıyorum. Sayfalarına tek bir kelime yazılmamış, sadece kapağında dünün tarihi atılmış. ‘5 Mart 2003 Saat 23:07’ . Yazdıklarımı biri yırtıp atmış sanki, defterin bir sayfası koparılmış. Defter benim için bir hazine odasının anahtarı, ama aldırmıyorum. İlgisizliğim, korkaklığımla kardeş.
Oyuncağının kırılmasından korktuğu için oyun oynayamayan bir çocuk gibiyim, basit çıkış yolları için risk alamıyorum bir türlü. Defteri bir kenara bırakıyorum, üzerinde düşünüp onu incelemek yerine. Kendi kendimin oyuncağı oluyorum, boşu boşuna kendimle uğraşıyorum, başkalarını tanımam ve bilmem gerekirken. Oyundan çoktan atılmışım belki de, bu yüzden ismim yok, artık beni ismimle çağıracak biri olmadığı için.
Aynalar ve defter uğursuz işaretler:zavallı zihnim böyle öngörüyor. Zavallı; çünkü sadece paranoyalar ve küçük kaygılar üretiyor.Dolapları karıştırsam ismimi, ailemi, bu yerin adını da öğrenebileceğimi biliyorum. Ama yapamam. Elimde dakikalardır tuttuğum bir kol saati var, yelkovanın ilerleyişi ve içten gelen tıkırtılarını beynimde hissediyorum. Tükenen zaman ve onu yakalayamayan ben: Öfkeyle saati aynaya fırlatıyorum, gürültüyle kırılan aynanın bir parçası elime isabet ediyor. Kanamaya başlıyor elim, bütün kanımın çekileceği hissine kapılıyorum. Kanı durdurmaya çalışmam gerek, ama kayıtsız kalırsam neler olacağını beklermiş gibi, yere çöküyorum. Sessizce ağlıyorum. O an ölmekten korksam da , beni ağlatan, ne istediğimi anlayamamam. Belki bir fincan kahve iyi gelecek, ama o an uykumu özlüyorum. Kimsenin ve hiç kimsenin beni rahatsız etmediği yeri ve zamanı. Ölüm de bir uyku, kana ve tehlikeye kayıtsız kalmamın nedeni belki de budur. Her cümlede bir belki, her düşüncede bir sanki... Belirsizlik, trajedilerin en kapsamlısı mı yoksa?
Yerde kalakalmışım, bir anda ezan sesleri duyuyorum. Yakın camilerden birbiri ardına duyulan, kulağıma dayanılmaz gelen, uzayan sözcükler. Anlamını bilmediğim, içten bir sesle söylenen, beni ürperten sözcükler. Sorulardan kaçarken, beynim beni çıkmaz sokaklaar asürüklüyor yine. Tanrıya inanıyor muyum, dindar birimiyim, yoksa bir tanrı tanımaz mı? Eğer bir dinim varsa hangisi? Cam kırıklarında gördüğüm gözler cevap vermiyor.
İnançlarımı bilseydim, belki o Tanrıdan, o kutsal kitabın dualarından birşeyler beklerdim, küçük bir umudum olurdu. Ateistsem, Tanrının yok olduğunu iddia etmek bille huzursuz ruhumu meşgul ederdi belki bir zaman. Ama bana çözüm getirecek herşey, yaratılıp yakılmış sanki. Benim ulaşamamam ve denemelerimde hayal kırıklığına uğramam için. Küllerinden yeniden doğmasını bekliyorum, sahip olduğum herşeyin ve yok edilmiş çözümlerimin.
Yaşamım, çaresizlik ve işkence artık... Zaten her nasıl olursa olsun, eski yaşamım da bir bekleyişti mutlaka. Bu sıradan bir gerçek, aniden beni yakalayan bir felaket değil ki: Nefes almak, belirsizi ve korkulanı beklemek. Gerçeklere ulaşmayı beklemek, kendi gerçeğini bulamadan elveda demek. Yapamadıklarımı seziyorum, bu nereye kadar yeterli?
Yerimden kalkıp, kapıya yöneliyorum sonra. Çok katlı bir apartmanın merdivenlerini ve asansör kapısını görüyorum. Başım döndüğü için merdivenlerden inerken düşmekten korkuyorum, yardım edecek birinin olmaması, dünyamda eşyalar ve bilmediğim zaman ve mekanla yapayalnız olmam her hareketimde düşündürüyor beni. Asansöre ilerliyorum, zemin katın düğmeesine basıyorum, kırmızı bir ışık yanıyor. Bir siren sesi yankılanıyor kulaklarımda, kırmızı ışık bir alarm sanki. Sığınağın uykuya geri dön ya da kim olduğunu öğren diye beni uyaran yanıp sönen bir alarm.
Bir an tüm bu yaşadıklarımın birileri tarafından uydurulmuş bir senaryo olduğunu düşünüyorum. Düşünüyor olmam gerçekten var olduğum anlamına gelmiyor içinde bulunduğum bu tuhaf tuzakta. Birilerinin kötü niyetli eğlencesi için yaratılmış bir karakter olduğumu haya edince, kendimi öylesine zayıf hissediyorum ki... Ellerim kenetlenmiş, ayaklarım olduğu yerde kalıyor adım atmak isterken. Adımlarım başkaları tarafından belirleniyorsa bana diledikleri işkenceyi yapabilirler.. Zihnimin berraklığını ve tüm bildiklerimi elimden alan bu kimse ya da kimseler , benden başka ne istiyor olabilir? Bu oyunun kurbanı olmak, kendime olan birazcık güvenimi alıyor elimden. Tutunmaya çalıştığım tek duygunun yerini kendime acıma alıyor.
Asansör bir türlü inmek bilmiyor aşağı, her saniye uzun ve bir başka tehlikeyi tetikliyor. Duvarlar arasında sıkışmış hissediyorum bedenimi, ruhumu da bildiklerimi de derin bir kuyuya atıp beni terkeden birileri, kapana kısılışımı izliyor belki de. İzleniyor olmak, korkudan çok gereksiz bir stres yaratıyor içimde. Gereksiz, çünkü bu durumda yapabileceğim bir şey, bu zayıflığımla karşı koyabileceğim bir düşman yok. Eğer düşmanım beni izliyorsa sinsice gülümsüyor olmalı. Ne istediğini bilemediği için, başkası tarafından yönlendirilen bir kukla olduğum için alay ediyor olmalı.
Bu durum, içimde bazı duygular uyandırıyor, geçmişten kalma bir intikam alma arzusu, bilinçaltımda çırpınan gizli bir acı. Ancak bir çocuk diğer bir çocuğu bu kadar yaralayabilir alay ederek. Yetişkinlerin sözleri ve bakışları bir nedene ve gerçek bir kötülüğe bağlıdır, dolaylı da olsa. Çocuk, nedensiz ve apaçık biçimde ortaya koyar alayını, sadece gerçekleri söylediğini sanar. Acımasızlığı varsa da farkına varmaz belki. Düşen bir çocuğa gülmek gibiydi göremediğim bakışların yaptığı. Her hareketimin bir ekrana yansıdığını düşünüp bir zavallıya dönüşmemi izleyen O’ydu.
Dışarı çıkınca kendimi özgür hissettim bir an için. Asansörün ve düşmanımın bana çizdiği sınırları aşabilmek tuhaf bir heyecan uyandırdı ruhumda. Gökyüzü, sokaktaki çocuklar ve kendini arada bir gösteren güneş: hayat sıradan ama mutlulukla doluydu belki de. Basit ve her zaman elde edilebilecek şeyler vardı mutlu olmak için: güneşli bir gün gibi. Yine de bilmediklerimin gölgesi ve zaman beni izliyordu.
Kim olduğumu –isim,adres,meslek,çevre- bilmemek ve isteklerimi anlamadığım için hiçbir şey beklememek tam bir felaket değildi belki bu sokakta, güneşin altında. Beni tüketmeye çalışan asıl canavar, duygularımı, düşündüklerimi karanlıklara gömüyordu. Birinden nefret ettiğimi bilmek bile yaşamıma anlam katabilirdi, terkedip gitmiş ya da terkedilmiş birinin varlığı ve anıları tüm dünyamı doldurabilirdi. Yoktu kimse, yoktu ne hatıralar ne de gelecek, ne de şimdinin anlamı ,ben kendime bu yüzden çok geliyordum. Şişen ve patlamak üzere olan bir balon gibiydi ruhum. Birileri beni öldürmeye çalışsa, vücudumda yaralar açsa, vahşi hayvanlarla dolu bir kafese atsa, bu kadar korkmazdım. Yalan söylemiyorum, çünkü sonu bilmemek, olasılıkları bile bilmemek can çekişmekten çok kahrediyor beni..
Bu çıkmazda her adımım tedirgin, her bakışım başka gezegenlerden gelmiş yaratıklardan çalıntıydı sanırım. Sokakta top oynayan çocuklar zavallı bir deliyi dikkatle incelermiş gibi, gözlerini gözlerime diktiler. Gözlerimde birşeyler aramaları beni ürküttü, adımlarımı hızlandırdım. Oyunlarına devam ederken, bana doğru gelen toplarını yakalayıp geri vermemi beklediler. Bir yabancıdan öte, güçsüz ve iradesiz biri olduğumu kanıtladım kendime. O topa uzanıp çocukların birine gülümseyerek geri vermek istedim ama korktum. Birinin geçmişteki-gerçek?- beni tanımasından, boş bakışlarımı komik bulmasından korktum. Sağol amca, dediklerinde kaçmaya uğraşacağımı farkettim.
Anladım ki, ben ancak kendimle varolabilirim. Sanal işkencelerimi ya da gerçekten yaşadığım bu felaketi ancak kendim durdurabilirim. Zaman durmadan ilerlerken, zorlukla yol alıyordum.
O evden ve sokaktan,-geçmişimle ilgili çıkış noktam- uzaklaşmak tek amacımdı artık. Ne kadar çok yol alırsam, ruhum o kadar dingin olacak diye düşündüm, yürüdükçe içimdeki gergin teller tek tek kopacak, dağılacak diye düşündüm. Uzaklarda bir yere vardığımda, tek renk beyaz olacak diye hayal ettim. Karmaşık şeyler, azat olmuş ruhuma yanaşamasın diye yalvardım. Kime? Sadece kendime. Bir arada tutmaya çalıştığım her parçama.
Bir metro istasyonu görünce hiç düşünmeden merdivenlerinden inmeye başladım. Tüm bu kabusun içinde, para almayı unutmamış olmam öyle ironik geldi ki, bir an güldüm halime. Metroda başıma neler geleceğini kafamda kurup tereddüt etmedim bu sefer. Kalabalık baş döndürücüydü. Tüm insanların bana zarar vermek istediğini düşünmek saçmaydı. Sadece bakıp geçiiyorlardı işte, bu hayatta normal olarak adlandırılan bir durumdu. Benim onlardan olmayan o anormal olduğumu sanan birkaçı tuhaf bakıyordu sadece.
Peki o zaman elinin içine bir çakı sıkıştırmış olan kısık gözlü bir adam niye benimle aynı yoldan geliyordu? Gözlerine dönüp bir daha bakamazdım, ama ayak sesleri durmak bilmiyordu. Onunla ilgilenmiyormuş gibi görünmek istedim, ama her nefes alışı bana bambaşka şeyler hatırlatıyordu. Hiçbir şeyi öğrenememişken, kendimi tanıyamamışken yokolup gitme korkusu yine duvarlar yarattı zihnimde. Sınırlarını aşamadığım o hücrede-kendi paranoyamda- hapsoldum.
Anlık bir acı: Çakının derimi çizip, damarlarıma ulaşması, kanımın sızmaya başlaması. Sonsuz bir acı: Tekrar eden başarısızlıklarım. Birbirini besleyen zincirleme kabuslar. Birbirine bağlı olmasa da böyle bir durumda, bir kabusun sonrakinin nedeni, öncekinin sonucu olduğunu düşünür insanoğlu. Bu kabusların birbirini tetiklememesi için o yabancının dizlerine kapanıp yalvarabilirdim, beni öldürme diyerek. Kurtulabilmek için istediği herşeyi yapabilirdim. Bu da bir başarısızlık , bir aşağılanma değil miydi? Kendimle çeliştikçe, umutlarım tükeniyor.
Hız: metrodaki parolaydı sanki. Hızla hareket eden insanlar, saniyeler içinde yolcuları alıp götüren hızlı araçlar, hızlı bir ritm adımlarda, dinlenen müzikte, hızla akıp giden zaman ve aynı döngü. Yaşlı insanların hızla gelişen herşeyden korkması ya da tedirgin olması gibi, bir an benim de donakalmama neden oldu bu ortam. Ben de kendimi onlara uydurmaya çalıştım, normal olan buysa bunu takip etmeliyim: bu kaçıncı çıkış yoludu? Bir sonu var mıydı?
Bir metroya binip bilmediğim bir yere sürüklenmek istesem de, semtlerden birini seçemedim. Hangi yöne gideceğime yine karar veremedim, seçimler gerilimle eşanlamlı benim için. Birini seçerek diğerinde kaybettiklerim, birini seçerek kazanmaya çalıştıklarım, seçerek razı olduğumu düşündüğüm şartlar: hepsi ayrı bir kabus-zincirleme kabuslar. Seçmemeyi seçmekse, sadece sıradışı bir yol gibi göründüğü için cazip sanki. Kapanan kapıların ardında kalınca, bu en son yola başvurdum. Metro olmadan da başka yerlere ulaşabilirdim, daha uzun süren bir yolculuk toparlanmamı sağlardı belki. Bu arada, peşimde olduğunu sandığım adamı yutmuştu sanki hareketli kalabalık. Korkularımın boş olduğunu anlayınca, kendime acıyorum.
Biraz sonra, metrodan çıkıp yine bir seçim yapmak zorunda kalacağım. Akşam karanlığının çökmesini bekliyorum, ilk kez birşeyleri bekliyorum. Karanlık bir sokakta, insanlar evlerine çekilmişken yürümek istiyorum, ilk kez birşeyleri istiyorum. Biliyorum, ne ismimi, ne geçmişimi bulamam, çünkü savunmasız ve kararsızım. Huzura ulsşsmsm, zihnimde duvarları yıkmadan, kendimden kurtulmadan. Felaketlerim devam edecekse karanlıkta devam etsin, sessizlik hız ve gürültünün izlerini yok etsin, karanlık zavallılığımı göstermesin istiyorum. Defterler yakılsın, yırtılsın, saatler dursun, aynalar kırılsın istiyorum. Herşey yokluğa geri dönsün ve ruhum o hiçlikte asılı kalsın istiyorum. İstediklerimin beni nereye sürükleyeceğini göremiyorum, gözlerim bağlı, karanlıkta ilerliyorum. Karanlıkta koşmaya cesaret edebilir miyim, diye soruyorum kendime. Soruları da susturmak isteği beliriyor, o an. Sessizlikte ve karanlıkta bir son istiyorum.
SONSÖZ
Yazdığım hiçbirşeyi üzerinden günler geçmedikçe tekrar okumam, çünkü okuduğumda öyle anlamsız gelir ki, bunun bir daha aynı konuda yazmamı engellediği bile olur. Umarım, bu denemeyi bir süre sonra okuduğumda bu şekilde düşünmem. Yazının sonlarına doğru farkettim ki, yüz tane ütopya yazabilecek olsam, yine de bir eksik olduğunu düşünüp, yüzbirincisini kurgulamaya çalışırım. Bu yüzden, ütopya için söylenecek gerçek bir sonsöz düşünemiyorum.