Giriş:
5 Bölümlük bu yazıda, değişen, gelişen ve insanoğlunun
kendi ürünleri ile süslenmiş, şekillendirilmiş dünyasını
incelemek asıl amacımdır. Bu doğrultuda, insanın kendi
ürünü olan modern dünyayı bire bir ilgilendiren bazı
soruları yanıtlamaya çalışacağım. Bu metin bir tez veya
anti-tezden çok, günlük hayatımıza yansıyan sorunların
farkına varmayı seçen ve gerek politik, gerek ekonomik,
gerekse toplumsal alanlarda modern bireyin kasıtlı
olarak bir çıkmaza itildiğini ve kendi umutsuzluğu
içinde kaybolduğunu farkedenlere veya en azından bu
konuyla ilgilenenlere, problemlerin gerçek kapsamı ve
bunun doğurabileceği sonuçlar ile ilgili bir fikir
vermesi amacıyla yazılmıştır. Metin beş (5) bölümden
oluşmaktadır;
1. Bölüm: Modern insan kavramı ve insanı " insan " yapan
faktörler
2. Bölüm: Modern dünya
3. Bölüm: Modern insanın gelişimi (Etik ve ahlaki
açıdan)
4. Bölüm: Modern dünya da kadın ve aile
5. Bölüm: Psikolojik ve manevi yapıya yönelik eleştiri
Bölüm 1 :
Modern insan kavramı ve insanı "insan" yapan faktörler
Modern dünyanın ve modernleşmenin tanımını yapmak için
onlarca bilimsel veri, araştırma ve sayısız farklı
insanların tezlerini size aktarmak yerine bu kavramları
anlayabilmek için bizim yani sıradan bireyin hayatı
üzerindeki etkilerini ve bireyin hayatına nasıl bir
düzen getirdiğini, gündelik hayatın akışını nasıl
değiştirdiğini incelersek sanırım daha gerçekçi ve
samimi bir sonuca varacağız. Çünki aslında incelediğimiz
şey kendimiz ve parçası olduğumuz toplumun gündelik
hayatından başka birşey değildir. Bu doğrultuda sanırım
kendimiz hakkında tam olarak farkına varamadığımız ve
belki de kabullenmek istemediğimiz olguya ulaşmakla
beraber birinci elden kendimizin ve toplumun
tecrübelerinden yararlanacağımızdan daha etkili bir
analiz yapmış olacağız.
Modern insan, yüzeysel olarak - "modern" bir toplumda
yaşadığmızı varsayarsak eğer - bizimle beraber toplumun
parçası olan ve bu topluma adapte olmuş herhangi bir
birey olabilir. Biraz daha irdelediğimizde, bir bireyin
herhangi bir topluma mensup olabilmesi için üstü
kapalı, sözde kalmış veya fiziksel olarak kağıda
dökülmüş bir sözleşmeye ortak olması gerekir. J. J.
Roussaeu'nun "Toplum sözleşmesi" eserinde belirttiği
gibi bu birey de diğer bütün bireyler gibi ideal olarak
topluma diğer mensuplarla eşit oranda kendini vermeli ve
toplumun oluşturduğu ve toplumu oluşturan genel isteme,
bu genel amaca sahip olmalıdır. Bunun dışında bireyin
herhangi bir modern topluma mensup olabilmesi için o
toplumun geneliyle ve toplumun diğer mensuplarıyla
karşılıklı bir çıkar ilişkisi içinde olması şarttır. Bu
çıkar ilişkisi toplum içi ekonominin, sanayinin ve
sayıca üstünlük yoluyla doğaya karşı sağlanmak istenen
üstünlüğün, elde edilmek istenen refah düzeyinin
temelini atacaktır. Kısacası "karşılıklı çıkar" olgusu
toplumu toplum yapan ve bir araya getiren öğenin ta
kendisidir. Örneğin, "A" kişisi toplum için gerekli
olan bir ürünün üretimide yardımcı olması karşılığında
hem üretimden elde edilen ürünlerden, aynı topluma
mensup "B", "C" ve "D" kişilerininde yaptığı gibi
faydalanabilmeli veya bununla beraber ya da bu koşul
olmadan, hizmeti karşılığında mensubu olduğu toplumun
ona vaad ettiği getirilirden ve olanaklardan
yararlanabilmelidir. Bu getirilere en basit örnek
bireyin kendi güvenliğinin sağlanmasıdır, günümüzde bu
görevi polis gücü ve ordu kuruluşları üstlenirken daha
ilkel toplumlarda sadece bir sürünün parçası olmak
yeterliydi, doğa karşısında ya da başka klanlara karşı
sayıca çok bir gruba üye olmak her zaman tek yaşamaktan
daha güvenli ve karlıdır.
Bir toplumu oluşturan olguları basitçe şöyle
sırlayabiliriz;
a. Doğanın karşısında yenilen veya yenileceğini fark
eden insanın sayıca üstünlük
oluşturarak hayatta kalma şanısını arttırmaya
yönelmesi.
b. Bu doğrultuda oluşan grubun bütünlüğünü sağlıyan
karşılıklı çıkar ilişkileri
c. Karşılıklı çıkar ilişkilerinin sonucu olan iş bölümü
Bu temel ilkeler günümüz modern toplumları içinde
geçerlidir. Peki, bir toplum, onu oluşturan, onun
sağlığını ve sürekliğini sağlıyan ilkelere bağlı
kalmakla modern bir toplum olurmu?. Cevap “hayır”,
çünki bu ilkeler basit bir toplumun var olabilmesinin
sebepleridir ve tartışılamaz. Dolayısıyla günümüze kadar
gelmiş ya da günümüzde kurulmuş olan her toplum modern
olmadığı gibi bunlara dahil olan bireyler de, modern
insan olmıyacaklardır.
Bu durumda insanı "insan" yapan kavramlara yönelmek ve o
noktadan bu insana modern sıfatını ekliyen olguların
neler olduğunu analiz etmek sanırım yerinde olur.
"Doğada, insanı diğer hayvanlardan farklı kılan ve
onların arasından sıyrılmasını sağlıyan olgular
nelerdir?" sorusu kaçınılmaz bir soru olmakla beraber,
son derece klişeleşmiş ve felsefeye niyetli herkesin
sorabileceği bir sorudur. Burada sorulması gereken asıl
soru insanın onu "insan" yapan faktörlere sahip olmasına
rağmen hala hayvan niteliğine sahip olup olmadığıdır. Bu
noktada insan ile hayvan arasındaki farkları
sıralamaktansa, insanın ne olmadığını düşünmek gerekir.
Birincisi, insan doğanın olaylarına karşı kayıtsız ve bu
doğa olaylarının karşısında çaresiz değildir. Yani insan
hala gelişme sürecinde olan bir bilince, analiz,
sentez gibi temel mantıksal işlemleri yerine ketirmesini
sağlıyan bir hafızaya ve zekaya sahiptir. Fakat zekasal
yetenekler, doğa, insanı onları kullanmaya zorlayıncaya
dek kullanışsız ve gereksizdir. İnsan ırkının doğa
karşısındaki acizliği, doğal olgular onu zekasını
kullanmaya ve zeka gelişimini evrim sürecinin bir
parçası haline getirmeye zorladığı anda son bulur. Yani
insan, doğanın diğer canlılar üstünde kurduğu baskının
ve düzenin bir parçası değildir. Tabii ki hala birebir
etkileşim içindedir doğayla, fakat diğer canlıların
sahip olamadıkları ayrıcalıkları elde etmesini
engelleyen acizliğinden ve zayıflığından zeka yordamıyla
kurtulmuştur.
İkinci olarak, insan uzun çağlar öncesinden avlanma
yetisi ve vahşi ortamda hayatta kalmasını sağlıyan
içgüdüleri körelmiş olarak karşımıza çıkar. Bunun yerine
hayatta kalmak için zekasından, zekası sayesinde
geliştirdiği yöntemlerden ve araçlardan yararlanır.
Fakat hiç bir zaman bir himalaya kaplanı gibi vahşi
ortama adapte olamamış ve kendi varlığını kendi kendine
sürdürebilecek yırtıcılığa ve vahşi yapıya sahip
olmamıştır. Yani modernleşme ve ilerleme sürecinde insan
vahşiliğini kaybetmiş ve doğadan uzaklaşarak kendini
soyutlamıştır.
Üçüncü bir özellik ise insanın artık çıkar doğrultusunda
kendini koruma veya beslenme amacı gütmeden
hemcinslerini öldürebilme davranışını geliştirmesidir.
Basit olarak insan ;
1-Doğaya karşı kayıtsız ve aciz değildir
2-İnsan artık vahşi ve yırtıcı bir canlı değildir ve
vahşi ortamda varlığını sürdüremez.
3-İnsan kendi kurduğu dünya düzeni doğrultusunda,
beslenme ya da korunma ihtiyacı olmadan hemcinslerini
öldürebilimektedir. Yani doğadan soyutlanması sonucunda
tür bilincini yavaş yavaş kaybetmektedir.
Bu maddeler ile beraber, aklımıza gelen ilk basit
soruya da cevap verelim. "Doğada, insanı diğer
hayvanlardan farklı kılan ve onların arasından
sıyrılmasını sağlayan olgular nelerdir?".
Bu soruya en basit cevap insanın düşünebilme yeteneğine
sahip olmasıdır. Fakat düşünme yeteneği, içinde analiz,
sentez ve yaratıcılık gibi yetileri barındırmadan,
insanı diğer canlılardan ayırmaz. Günümüzde
bilinmektedir ki, hayvanlar da belli bir zeka seviyesine
ve analiz, sentez yeteneklerine sahiptirler. Bu durumda
en önemli ayırıcı faktör yaratıcılıktır. Yaratıcılık
sanat gibi modern insana modern sıfatını veren öğelerden
biridir. İnsanlık tarihini incelediğimizde toplumların
gelişmesi ve refah seviyesinin yükselmesi ile birlikte
sanat ön plana çıkmış, düşünce yapısının ilerlediği her
yerde sanat da beraberinde yeni ufuklara yönelmiştir.
Tabi şunu da göz önünde bulundurmak gerekir ki,
insanoğlu hep aynı zeka seviyesine sahip değildi ve
olamayacaktır da. Mary Wollstonecraft, bir kitabının
giriş bölümünde şöyle belirtmiştir gelişebilen zekanın
önemini; ". . . insanı vahşi hayvanların üstüne çıkaran
ve zayıf bir ele kraliyet asası veren şeyin,
geliştirilebilir akıl olduğu genel kabul görür. . . ".
Yaratıcılık ise işte bu gelişen zekanın ürünüdür.
Yaratıcılık ile beraber, gelişen zekası ve yetenekleri
ile insan, üretme kapasitesini geliştirmiş ve
ihtiyacından fazla hammadde üretip, bu hammaddeyi
işleme ve doğada daha önce eşine rastlanmamış bir ürün
üretme yetisi üzerine yoğunlaşmıştır. Yani insan daha
önce doğada bulunmayan bir besin veya araç üretip, bu
ürünleri de kendi yaşamını kolaylaştırmak ve doğaya
daha fazla egemen olmak için kullanmıştır.
Sonuç olarak insan, "yaratıcılık" ve "üretim" yetileri
sayesinde diğer canlılardan sıyrılıp dünya üzerinde
egemen olmuştur. Bu durumda insanı "insan" yapan
özellikler şunlardır:
a-Doğadan ve doğanın zulmünden kendini soyutlaması
b-Yaratıcı ve üretici olması
c-"Geliştirilebilir akıl"
İnsanı artık yaratabilen, üretebilen, doğanın çeşitli
zorlukları ile başaçıkabilen bir canlı olarak
tanımladığımıza göre bu "insan"a "modern" sıftanını
ekliyen özelliğin ne olduğuna değinebiliriz.
İnsanı modernleştiren faktörler, dahil olduğu
toplumları modernleştirenler ile aynıdır. Bu faktörlerin
sayısız olmalarına rağmen elenerek "temel faktörler"
olarak ele alınabilirler. Bu temel faktörler başlıca,
iletişim, bilim, ekonomi, üretim, sanat ve düşünce
yapısıdır. Şimdi bu "temel faktörleri" ele alalım:
İletişim:
İletşim, sözlü veya yazılı olması şartı olmaksızın,
görsel veya semboller aracılığı ile de olsa
sağlanmalıdır. Toplum içi bazı prosedürlerin ve topluma
ait bireylerin kendilerini ifade yeteneği buna bağlıdır.
Gelişen toplumlarda bu yöntemlerin çeşitlendiği ve her
yöntemin kendi içinde gelişerek daha çeşitli kavramlar
ifade edebilecek kadar karmaşıklaştığı görülür. İletişim
yöntemleri gelişen ve çeşitlenen bir toplumda, bireyler
kendilerini daha iyi ifade edecek, kordinasyon
yetenekleri artacak ve toplum olarak daha karmaşık ve
faydalı işlemleri yerine getririp bu işlemlerin
meyvelerinden yararlanabilecekelerdir. Bir toplumun ve
bireylerinin diğer daha basit toplumların arasından
sıyrılıp "modern" sıfatını kazanabilmesi için, o
toplumun iletişim alanında her bireyin kendini, yani
isteklerini, düşüncelerini, ürettiği kavramları ve sahip
olduğu tecrübeleri anlatmasına yetecek derecede
ilerlemelesi şarttır.
Bilimler:
Bilim, basit bir toplum için deneme ve yanılma yolu ile
elde edilen bilgilerin tamamı olarak ele alınabilir. Bir
toplumun bilim alanında ilerlemesi, metod geliştirmesi
ile doğru orantılıdır. Bilim, doğanın incelenmesinden
elde ettiği bilgiler ve denemeler doğrultusunda
geliştirdiği metodları hem kendisini güncellemek hem de
bu metodlardan toplumun kendi içinde uyguladığı
prosedürleri ve yöntemleri geliştirmek ve üretimde
verimliliği artırmak doğrultusunda yararlanabilir.
Toplumların gelişmeleri hep pozitif bilimlerin
gelişmesiyle mümkün olmuştur, çünki bilimler diğer
alanlarda gelişmeyi tetiklemekle beraber insanoğlunun
içinde yaşadığı dünyayı ve kozmosu tanımasında birincil
faktördür.
Üretim:
Üretim bir toplumun işlevlerinden biridir. Toplum üretim
alanında ne kadar verimli olursa kendi varlığının
sürekliliğini o kadar güvence altına almış olur. Gelişen
toplumlarda üretim yöntemleri, üretimden elde edilen
verim ve ürün kalitesi gelişir. Daha basit toplumlarda
üretim, avlanma, bitkilerden besin toplama, av
aletleri üretme gibi basit prosedürler ile sınırlı
kalırken, gelişen toplumlarda ürün çeşitliliğinin
artmasıyla, bireylerin yaşam kalitesi yükselir. Üretim
açısından zayıf bir toplum genişlemez ve ilerleyemez.
Sanayileşme ile üretim yöntemleri tamamen değişmiş ve
üretimden alınan verimlilik artmıştır. Sanayileşme
beraberinde hammade ihtiyacını da getirmiştir. Sanayi
toplumlarının aniden artan hammade ihtiyacı ise
sömürgecilik hareketini doğurmuştur. Bu hareket
toplumlar arası ilişkileri kökten değiştirmiştir. Bu
noktada modernleşme kavramının ideal olarak nasıl olması
gerektiği ile şu anda içinde bulunduğumuz çağın
özelliklerinden yola çıkılarak elde edilen "modern"
kavramı arasında bir ayırım yapma ihtiyacı açıkça
gözükmektedir.
Bir toplumun üretim ve sanayi bakımından gelişmesinin, o
toplumun ahlaki ve etik açıdan gelişmesi anlamına
gelmediğini, hatta ahlaki değerlerin sanayileşme ve
gelişen rekabet ortamı ile yıpranabileceğini ve
yozlaşabileceğini göz önünde bulundurursak, aslında
"modernleşme" nin ahlaki ve etik açıdan gelişme olmasını
bir kenara bırakalım, ters yönde, insanın insana karşı
uyguladığı şiddetin artması ve daha önce de
bahsettiğimiz "tür bilinci"nin rekabet baskısı altında
tamamem kaybolabileceği son derece nettir. Son yıllarda
tanık olduğumuz gibi, sadece Amerika'nın değil, başka
emperyalist ülekelerin de ekonomik ve maddi çıkarlar
doğrultusunda Irak'ı işgali bunun canlı ve somut
kanıtından başka birşey değildir. Sanayinin gelişmesi
ile güçlenen devletlerin, o develetleri destekleyen
sanayideki üretimin devamlılığını sağlıyan ve zaten
sanayi devrimi ile oluşup onun ayrılmaz bütünü olan
proletaryanın toplumun kendi içindeki sınıflaşmada en
altta yer alması ise, sanayileşmenin başka bir olumsuz
sonucudur. Sanayileşme ile el ele verip gelişen
kapitalizm ise sanayi devrimi ile birlikte tarih
çizgisinde, vahşi bir emperyalizme doğru ciddi bir
yönelme göstermiştir. Fakat yinede "modern" bir toplum
için üretimde gelişme kaçınılmazdır.
Sanat ve düşünce yapısı:
Sanat ve düşünce yapısının gelişimi bilimin ve
üretiminin etik ve ahlaki yönde denetlenmesi açısından
çok önemli bir rol oynasa da tarih boyunca aslında iki
faktörün de etik ve ahlak dışı gelişiminin önüne pek
geçememiştir. Bunun yanı sıra, bir toplumun düşünce
yapısında gelişmesi diğer bütün alanlarda gelişebilmesi
için şarttır. Düşünemeyen ve kültür açısından zayıf bir
toplumun bireyleri, kendi haklarının varlığından
haberdar olamadıkları gibi, gerktiğinde parçası
oldukları düzeni ve toplumu savunamıyarak veya aynı
şekilde toplumun bir parçası olan egemen varlığın
denetimini ve kontrolünü yitirerek sömürülmeye mahkum
olacaklardır. Bu açıdan bir toplumunun modernleşmesinde
önce sağlıklı işleyebilmesi için düşünce alanında
gelişmiş olması ve belli bir toplum bilincini oluşturmuş
olması gerekir.
Ekonomi:
Bir gruba dahil iki veya daha fazla bireyin kendi
aralarında, o grup için manevi veya maddi değeri olan
metaları başka bir meta ya da işgücü karşılığında
birbirlerine aktarmaları kendiliğinden ekonomik bir
düzen oluşumunu sağlacaktır. Bu ekonomik düzen basit
topluluklarda, topluluğa dahil olma karşılığında belli
bir ürünün üretimi veya bireylerin kendi işgüçlerini
topluma aktarması şeklinde bir takastan ibarettir. Takas
bu noktada ekonominin temelini oluşturur, örneğin, x
bireyi çeşitli metalara sahip olmasına rağmen a ürününü
üretememektedir, bunun nedeni doğal tehlikeler ya da
kendi yaşam alanın dışında kalan bir kaynak olabilir ya
da basitçe x bireyi o gün a ürününü toplayamamıştır, bu
durumda "a" ürününne ihtiyaç duyulduğunda x bireyi
mümkünse "a" ürününü toplamaktansa y bireyi ile "a"
ürünü karşılığında elinde bolca bulunan "b" ürününün bir
miktarını takas etmek isteyecektir. Bu toplum alet
üretmeye başladğı zaman bireyler ürettikleri aleti ya
toplumla paylaşacak ya da burjuvazi gibi bunları iş gücü
ve ürün kaşılığında başka bireylere kiralıyacaktır ki bu
köleliğin çıkış noktasıdır. Tabi basit toplumlarda bir
bireyin malı bütün bireylerin malı olduğundan böyle bir
durum tarım toplumuna geçilip, özel mülkiyet kavramı
oluşuncaya kadar gerçekleşmeyecektir.
Gelişen toplumsal yapılarda özel mülkün oluşması ve
tarımın gelişmesi ile ekonomi şekil değiştirmekle
beraber temelde aynı kalmıştır. Ekonominin bir toplum
içinde gelişmesi o toplum ve başka bir toplum için
değeri olan metanın aktarımının gelişmesi, çeşitlenmesi
ve bu akışın hızlanarak iki toplum içinde kendi
açıklarını kapatacak kadar kar getirmesi olarak
tanımlanabilir. Ekonomi yöntemlerinin gelişmesi,
ekonomik sistemin bireye ve topluma daha fazla kar
getirecek düzeyde gelişerek karmaşıklaşması, o toplumun
hiç şüphesiz diğer toplumsal yapılar arasından
sıyrılmasını sağlayacaktır.
Yukarıda bahsettiğimiz alanlarda belli bir seviyede
gelişen toplum "modern" toplum sayılabilir, böyle bir
toplumun özelliklerini paylaşan ve bu özellikleri temsil
edebilen her bireye de "modern insan" diyebiliriz.
Bölüm 2:
Modern dünya
Çağdaş modern dünya, hiç şüphesiz sanayileşmenin ve bu
sanayileşmenin getirdiği sömürgecilik ihtiyacı ile
giderek emperyalist bir hareketin öncüsü olan,
bireylerin kusursuz itaatkarlığını ve istemli köleliğini
gerektiren kapitalist sistemin pençesinde gelişmektedir.
Kapitalist sistemin beraberinde gelen serbest ekonominin
bireylerin kendi mesleklerini seçme gibi bir getirisi
olsa da, aslında serbest ekonomi sadece sermayesi
kuvvetli olan birey ve girişimler için serbesttir.
Serbest ekonomide herhangi bir güvence olmadığından,
yeterli sermaye mevcut olmadan bireyin iş hayatında
başarılı olmasının herhangi bir garantisi olmadığı gibi
para kaynağı tükenen birey ağır borçlar altında
ezilerek, doğuştan gelen özgürlük hakkını yasal yoldan
ya da dolyalı yollardan kaybederek köle ya da suçlu
durumuna düşer. Bu noktada kapitalist sistemde bireyin
söz hakkının elinde bulundurduğu para miktari ile
orantılı olduğu açıktır. Öte yandan devlet kontrollü bir
ekonomi, bireylerin kendilerini istedikleri dalda
geliştirmelerine olanak sağladığı gibi, üretilen
üründen pay alma karşılığında borçlanmayı ortadan
kaldırır ve bireyin özgürlüklerini garanti altına alır.
Böyle bir sistemde bireyden topluma dahil olma süreci
dorğrultusunda istenen tek şey üretimin devamlılığıdır.
Marksist düşüncenin ortaya koyduğu sosyalist ve komünist
sistemlerin teorik ve matematiksel açıdan ezici
üstünlüğü, kapitalist sistemin, toplum bireylerine vaad
etmekte olduğu, mükkemmel yaşam tarzına ulaşma
hayallerini ve umutlarını sömürerek elde ettiği sonuçlar
karşısında belirgindir. İşte bu noktada komünal sistem
kapitalist sistemin bireylerini tüketime şartlaması ve
metalaştırması sonucunda ortaya çıkan yabancılaşma
sorununa cözüm olmaktadır. Kapitalist sistemin
bireylerine sunduğu sözde eştilik, ekonomik faaliyetler
söz konusu olduğunda ortadan kalkmaktadır. Ekonomik
özgürlüğünü yitiren birey kapitalist sistemin kölesi
olur. Bu durumda bireyler ekonomik özgürlüklerini
korumak doğrultusunda her türlü faailyete başvurmakta ve
kendi mesleklerini seçme özgürlüklerini dolaylı ama bir
o kadar da kaçınılmaz bir biçimde kaybetmektedirler.
Mesleği ile bütünleşemeyen bireyler, insan ve zanaatkar
olarak değerlerini kaybedip metalaşmakta ve ayrıca
meslekleri ile bütünleşemedikleri için, daha doğrusu
kapitalist-emperyalist sistem bireylerin meslekeleri ile
bütünleşmelerine gerek duymadığı için iş ahlakı gibi
kavramlardan da uzaklaşılarak mesleki alanda ahlaki
yozlaşma gibi bir sorunu ortaya çıkarmaktadır.
Bunların yanında, sanayi devrimi ile gelen ve
kapitalist sistemin önemli dayanaklarından biri olan
Fordizm tarzı üretim ise üretilen ürünlerin ve metaların
değerini ortadan kaldırmaktadır. Bir metanın üretiminde
insan emeği ne kadar azalırsa o metanın değeri o kadar
düşecektir. Oysa bir metanın kullanım-değeri ve
değişim-değeri göz ardı edildiğinde, Karl Marx'ın da
Das Kapital 'de belirttiği gibi "değer olarak bütün
metalar, donmuş emek-zamanın belirli kitlelerinden
başka birşey değildir". Seri üretim ve makinalaşmayla
beraber, üretim sürecinden elde edilen ürünler için
harcanan doğrudan basit "toplam emek-gücü" veya "bir
biçimli emek-gücü" ciddi oranlarda azalır. Böylece bir
meta, onun üretim sürecinde çalışan ve o metadan
yararlanan ayrı bireyler için kişisel değerini kaybeder.
Çünki bu süreçteki insan-meta-insan ilişkisi dağılmış,
ne üretici mesleğine ciddi anlamda kendini adamış, ne de
o meslekten elde edilen metayı kullanan bir başka birey
emeğe ve emektara değer vermiştir. Bu durumda mesleğine
ve kendi üretkenliğine bir anlam vermeyen birey önce
üretici ve çalışan olarak kimliğini, ardından birey
olarak kimliğini kaybetmeye başlar, birey artık üretimi
ve üretiminden elde ettikleri ile değil, sadece
tükettikleri ile nitelendirilir ve tanınabilir.
Durumu şu şekilde örnekleyebiliriz,"A" bireyi istemediği
ve kendini vermediği bir işte günde 8 saat çalışır, "A"
kişisi artık anlam veremediği bir meslek ile arkadaş
olmuş ve hayatını bu meslek ile paylaşmıştır. "A" bireyi
kendi üretim kabiliyetinin bu noktada anlamsızlığı ile
başbaşa kalır ve ürettiği şey (artık herneyse!)onun
için bir anlam ifade etmemektedir. Bu "A" bireyinin
mesleğini sevememesinden, dolayısıyla mesleğinin ürününü
de sahiplenememesinden kaynaklanır. Bununla beraber "A"
bireyi çalıştığı şirket sahibi için ve sistem bütünü
için hiçbir anlam taşımamaktadır. "A" bireyinin üretim
sürecindeki rolü ürüne karakteristik bir özellik
kazandırmadığından ne bireyin bilgisi ne de işgücü
vazgeçilemez ve yeri dolduralamaz değildir. "A" bireyi
sistem ve işveren için işlevini doğru yerine getiren bir
meta, bir makina parçasından başka birşey değildir.
Dolayısıyla, sadece kar sağladığı ve işini ezbere bir
biçimde yaptığı sürece bu metanın hayatı önem kazanır ve
kendisi varlığından kat kat daha büyük ve çok daha
kalabalık bir makinanın, yedeği çok rahat bulunabilen
değiştirilebilir bir parçasından ileri gitmediğinden, bu
bireyin hayatı her türlü tehlikeye atılabilir. Bu
durumda bireyin nasıl insan olarak değerini yitirdiği
açıkça görülmektedir. Kapitalist sistemde
yabancılaşmanın, ahlaki değerlerin yitmesinin ve etik
anlayışın para bazlı hale gelmesinin, serbest ekonominin
ve sistemin istenildiği gibi işleyebilmesi için
desteklenen tüketimin ve rekabetin sonuçları olduğu bu
noktada anlaşılmaktadır.
Pekala, kapitalist sistemin sağlıklı işleyişinin aslında
sisteme dahil olan bireylerin sadece bir kısmının
sağlığına iyi geldiğinin farkına varmış durumdayız. Öte
yandan rekabet ortamının bilimsel gelişemeleri ciddi
biçimde körüklediği doğrudur. Peki bilimsel gelişim bir
toplumun insani değerler ve manevi açıdan gelişmesi için
yeterli midir?
Tabiki hayır, şimdiye kadar görülen odur ki, Modern
Dünya, bizim ideallerimizden çok uzak bir gelişim
göstermiştir. İnsanoğlunun barış içinde yaşayıp barış
içinde beraber üretebileceği bir dünya yerine, bu dünya
da mutluluğun ve barışın para ile satılan ilüzyonlar
olduğunu görmekteyiz.
"Modern Dünya" kavramı artık toplumların kendisinden
çok, toplumlardan oluşan bir dünyanın geldiği noktadır,
"modern" bir dünya için, dünyanın barındırdığı
toplumların "modern" olabilmesi gerekir. Ama bu tanım
gerçeklerden çok uzaktır. "Modern dünya" kavramını kendi
kafamızda ikiye ayırabiliriz ; ideal modern dünya ve
bugün içinde bulunduğumuz dünya.
İdeal modern dünya ve dünya düzeni, ütopik bir "modern
dünya" kavramı anlamına gelir. Böyle bir dünya da
bilim, sanat, sosyolojik ve teknolojik ilerlemeler
değerli kavramlardır ve aynı zamanda gelişimlerini hiç
durdurmayan toplumsal yapıların ve bu toplumsal
yapıların birbirleri ile olan ilişkilerinin gelişiminin
bu dört alanda ilerlemelere bağlı olduğu bir dünyanın
hayalidir.
İçinde yaşadığımız dünya ise, toplumsal yapıların
üretim, ekonomi ve bilimler açısından ne kadar
geliştiğine bağlıdır. (Oysa birinci bölümde
belirlediğimiz, modern toplum olabilmek için gerekli
olan özelliklerden en önemlilerinin, (yani "sanat ve
düşünce yapısı ile "iletişim"ilkelerinin] değerlerini
yitirdiğini görmekteyiz ). Bu demektir ki, toplumun bu
üç alanda gelişmesi ile beraber, insani değerler
alanında da gelişeceği çıkarılamaz. Dolayısıyla günümüz
modern toplumu mükkemmelden çok uzaktır ve kendine has
problemler geliştirmiştir. Bu problemler hem toplumun
tamamını hemde bireyleri farklı yönlerden
etkileyecektir. Her birey farklı sorunlar geliştirip
aynı zamanda toplumunun genel sorunlarına da tabi
olacaktır, eğer globalleşemeye başlamış ve içinde 7
milyar insan barındıran bir dünya da yaşadığımızı
düşünürseniz, modern dünyanın ne kadar karamsar ve
problemli bir dünya olduğunu kavrayabiliriz. Modern
dünyayı anlamak için, onu oluşturan bireyleri ve bu
bireylerin sorunlarını incelemek yerinde olacaktır.
Bölüm 3:
Modern insanın gelişimi
İnsan kendisi ile beraber gelişen ve değişen dünyaya
ayak uydurmayı, değişen toplumsal yapılar ile uyum
sağlamayı başarmıştır. Dünya düzeninin ve bireyin hayat
tarzının değişmesi ile birlikte, her birey ve topluluk
yeni problemler geliştirmiştir. Bu problemlerin
bazılarına çözüm üretmişse de, değişimin kaçınılmaz
sonucu olan sorunlardan kurtulamamıştır. Değişimin ne
yönde olduğuna bağlı olmakla beraber, değişimin kendisi
de başlı başına bir sorun olabilir. Bu durumda
"yabancılaşma " yani günümüz insanının bir numaralı
sosyolojik, ekonomik ve psikolojik sorunu kendini
göstermektedir. Yazının bu kısmına kadar yabancılaşmanın
faturasını, tüketimci ve kapitalist toplumsal yapıya
çıkardık. İşte tam bu noktada aslında bu sorunun
kapitalist sistemden değil de, hızla değişen dünyaya,
insanoğlunun ayak uyduramamasından kaynaklanabileceğini
düşünmek gerekir. Yabancılaşma sadece tüketici
toplumların değil bütün değişim süreçlerininde bir
sorunu olabilir.
Fakat tarih bize göstermiştir ki, insan sadece değişim
sürecine alışabilir. O zaman burada problem değişimin
nasıl bir değişim olduğudur. Değişimin niteliklerini de
değişen şeylerin nasıl ve neye değiştirdikleri
belirleyecektir. Böyle bir değişim kendiliğinden ve
aniden olamadığından, değişimin insanların ürünü
olduğunu ve herşeyden önce bir süreç olduğunu göz önünde
bulundurmamız gerekir. Bu değişimi dönemleri halinde
analiz etmek sanırım en kolayı olacaktır.
Bu dönemleri feodal sistem, feodal sistemden kapitalist
sisteme geçiş ve kapitalist sistem süreci olarak farklı
dönemler halinde ayıralım. Feodal yapı basitçe toprağın
derebeylerine ait olması ve Derebeyi’nin bu toprak
üzerinde yaşıyan insanları yöneterek gelir elde
edilmesidir. Derebeyine ait olan toprak ile beraber o
toprağın üstünde yaşıyan köylü de derebeyinin malı
olur. Derebeyi kraldan sonra bu toprağın mutlak sahibi
olduğu gibi düzenli olarak bu topraktan elde edilen
ürünün ve parasal gelirin büyük bir kısmını ya krala
vergi olarak verme karşılığında ya da bu geliri kendisi
toplayarak, kral adına o toprakları yöneterek, sahip
olduğu toprak parçası üzerinde istediği buyruğunu yerine
getirtebilir veya istediği kanunu uygulayabilir. Feodal
sistemden kapitalist sisteme geçiş ise hiç şüphesiz
feodal sistemin içinde gelişen yeni sınıf olan
kapitalist sınıfın feodal sistem altında ezilen
köylüleri yanına almasıyla gerçekleştirdiği sanayi
devrimi ile mümkün olmuştur. Kapitalist sistemde
gelişen üretim teknikleri ile meta üretimi hızlanmıştır.
Bu geçiş döneminde sanayinin üretim gücünü de arkasına
alan yönetimler ve krallıklar halkı kanın son damlasına
kadar sömürmüş ve dünya üzerinde sömürgecilik politikası
gütmüşlerdir. Bu durum merkezi feodalitenin yani
krallıkların yıkılması ve kapitalist sınıf önderliğinde
ulus-devletlerin oluşmasından sonra da böyle devam
etmiştir. Gelişen sanayinin temel ihtiyacı olan hammade
ve işgücü ise bir ülkenin kendi bünyesinden karşılanmak
ile beraber, gerek daha ucuz olduğundan gerekse yeraltı
kaynaklarının eksikliğinden dolayı başka devletlerin
toprakları ve işgücü sömürülerek sağlanmıştır. Bu
durumda sanayi devriminin işgücü ihtiyacını karşılayan
proletarya modern köle durumuna düşmektedir. Modern köle
sınıfının oluşması bir efendi sınıfının da oluştuğunu
gösterir. Burjuvazi bu durumda proletaryanın efendisi
durumundadır. Burjuvazinin sahip olduğu fabirkalarda,
burjuvazinin tekelinde bulunan üretim araçlarını
kullanarak çalışan proletarya ile burjuvazi arasında
köle efendi ilişkisi gelişir. Peki burda proletaryayı
sefil durumuna düşürüp köle sınıfına dahil eden nedir?
Burjuvazinin rekabet ortamında hayatta kalabilmesi ve bu
rekabet baskısı altında kar marjını koruyabilmesi için
üretim maliyetini olabildiğince düşük tutmalıdır. Bu
durumda en karlı hareket düşük ücret karşılığı işçi
çalıştırmaktır. Sanayileşmenin ve teknolojik ilerlemenin
önüne geçemeyeceği bir olgu da budur. Rekabet ortamında
işsiz kalmış ve hayatını kazanmak için çalışma ihtiyacı
duyan bireylerin düşük ücret karşılığı çalıştırılması,
halk muhtaç duruma düştüğünden bu durum kapitalist için
her zaman daha kazançlıdır. Bu gerçek göz önünde
bulundurulduğunda, modern dünya da proletaryanın
ortadan kalkacağı sanısı yanlıştır. Proletarya işsiz
kalsada hala proletaryadır. Fabrikalarda bilgi yoğun
üretime geçilmesi üretimde işçinin gerekliliğini
azaltsada aynı şekilede fabirkaların çoğalmasına yol
açarak proletaryanın kaybolamsını engellemektedir. Tabii
eğer proletarya gibi büyük bir sınıfın bir anda ortadan
kalkması mümkün değildir. Bu mümkün olmadığı gibi,
proletaryanın sürekliliği ve sömürülmesi her zaman daha
ucuz işgücü anlamına geldiğinden, sanayileşmiş bir
toplumsal yapıda işsiz kalmış ve sömürülmeye hazır işçi
sınıfı her zaman ihtiyaç duyulan bir kesimdir. Bu
kesimin varlığını sağlıyan, oluşturan şey, sanayileşen
kapital sistemde kuruluşların mutlak amacı kar elde
ederek ellerindeki sermayeyi genişletmek ve rekabet
ortamında öne çıkmak olduğundan, aslında sistemin
kendisidir.
Bu durumda kapitalist sistemin sınıflaşmayı ve
hiyerarşik olarak bu sınıfların birbirlerini sömürmesini
desteklediği açıktır. Bu toplumun bir parçası olan birey
de doğuştan bir sınıfa dahil olup, kendinden üst
sınıflar tarafından sömürülmeye ve kendinden alt
sınıfları sömürmeye mahkumdur.
Modern dünya insani doğuştan eşitlik kavramının
olmadığını kabul eder. Eşitliğe inansa da içinde
bulunduğu toplum düzeni eşitliğe karşı olduğundan, bu
düşüncesi bir idealden ileri gidemez. Bu durumda
kapitalist sistem doğuştan her bireye, gerek serbest
piyasa gerek ise bireyin mal varlığı ile sınırlı sanal
bir özgürlük sunduğundan, her birey doğuştan özgürmüş
gibi gözükür ve bir gün hiyerarşik düzende sınıf
atlayabileceği umuduyla yaşar ve çalışır. Sistem bu
durumda sınıfların birbirine karışmasını ve burjuvazinin
burjuvazi, proletaryanı proletarya kalmasını sağlamak
için tüketiciliği teşvik eder. İhtiyacı olmıyan ürünleri
satın aldıkça sınıf atladğını sanan birey aslında
sermayesini gereksiz şeylere harcıyarak olduğu yerde
sayar. Tüketiciliğin sistem için neden gerekli olduğunu
böyle açıklıyabiliriz.
Sistem tarafından aşılanan tüketim hırsını insanı
tüketmek çalışmaya yöneltir. İşgücüne dahil birey için
artık amaç üretmek değil tüketmektir. Çalışmak ve
üretmek birey için anlamını yitirir, önemli olan tek
şey, çalışarak kazanılan parayla birşeyler satın
alabilmektir. Bu durumda bireyin mesleğinin ne olduğu ne
sistem için ne de bireyin kendisi için önemlidir,
yaptığı meslek ona daha fazla tüketebilmesi için para
sağladığı sürece bunun bir önemi yoktur. Dolayısıyla
birey mesleğinin niteliklerine karşı ilgisizleşir ve
duyarsızlaşır. Mesleği ile uzaktan yakından hiçbir
ilişkisi olmadığı için, gelir kaynağı olduğu sürece
yaptığı işin sonuçlarına da kayıtsız kalıcak hatta bu
sonuçların farkına bile varmıyacaktır. Böyle bir durumda
birey kendi ahlaki değerlerini sorguladığında bu yolda
elde ettiği mutluluğun yapay bir mutluluk olduğunu ve
insanın onun için eşya dan daha az değerli olduğunu fark
edicektir. Bu bireyi, toplumun bir parçası olabilmesi
için ahlaki değerlerden uzaklaşmasını, acıma ve
merhamet duygusunu bastırmasını ve hümanist değerelerden
vazgeçmesini gerektirir.
Bu durum zamanla iş etiğinin ve ahlakının bozulmasına,
kötü yönde değişmesine, toplumun ahlaki değerlerinin yok
olmasına veya toplumdaki başka bireylerin zararına
yönelik gelişmesine sebep olur. Bu doğrultuda "Modern
İnsan" aslında etik ve ahlaki değerlerden yoksun,
kendisinin de içinde bulunduğu toplumun yozlaşmasına
yardımcı olan, daha üst sınıflar tarafından sömürülen ve
alt sınıfları sömüren, tür bilincinden ve hümanist
düşüncelerden yoksun biridir.
Sanırım bu noktada, insanın sanayi ve teknoloji alanında
gelişerek "modern insan" haline gelmesi,
insanın ve toplumların uygarlaşması anlamına gelmediğini
ve daha da ileri giderek, para karşılığında, mensup
olduğu toplumun diğer bireylerine zarar verecek
faliyetlere yöneldiğini söylemek yanlış olmaz.
Bölüm 4:
Modern Dünya da Kadın ve Aile
Ahlaki ve insani değerlerin yıkıdığı ve yirne başka
değerlerin geldiği bir toplumda, aileyi oluşturan üstü
kapalı sözleşme de, temelleri değiştiği için şekil
değiştirecek ve daha acımasız hale gelicektir. İşin
ilginç tarafı toplumun ahlaki ve etik değerlerini
toplumun kendisi belirlediğinden bütün bunların doğal
karşılanacağıdır. Para karşılığında insanlık dışı
eylemlerde bulunmak iş etiği açısından normal
karşılanacak ve yine aile ilişkilerinin paraya
bağlanması sıradan hale gelicektir. Aile ilişkilerinin
değişmesi, cinsiyet ayrımı yapmaksızın bütün üyelerini
etkileyecektir fakat kadını daha fazla etkiler. Kadın
biolojik yetisinden dolayı erkeğe göre daha farklı bir
konumdadır. Ahlakın para ile satıldığı bir toplumda
kadının yeri kökünden sarsılacaktır. Teoride toplumun
dişi bireyleri de, toplumsal sistemin gerektirdiği
"çalış ve tüket" politikasına uydukları sürece
toplumdaki yerlerini diğer her birey gibi
koruyabilirler. Ama hayat bize gösteriyor ki yozlaşan
her toplumda ilk ihlal edilen haklar kadın hakları
olmuştur. Yapısı bozulan ve bireylerin insani
değerlerini kaybettikleri bi toplumda kadının her alanda
saldırıya uğraması, karşı cins tarafından cinsel
dürtüler doğrultusunda haklarının ihlal edilmesi ve
sömürülmesi olağandır. Bu ihlal Aile yapısını bozarak
başta kadın olmak üzere diğer bireyleri de
etkileyecektir.
Ailenin yozlaşması bir sonuçtan ibarettir. Modern dünya
da kadının önemini ispatlamak için öncelikle kadın
haklarının gerekliliğini kanıtlamak yerinde olacaktır.
". . . Erkeklerin fiziksel üstünlüğü yadsınamaz " diye
belirtiyor kitabının giriş bölümünde Mary Wollstoncraft.
Bu olgu doğuştan gerçek olsa da bir kadının fiziksel
kuvvet açısından bir erkeğin biyolojik yapısına
yetişemeyeceği anlamına gelmemektedir. O ya da bu
şekilde erkek bireyin göz önünde bulundurması gerek
başka bir "yadsınamaz gerçek" daha vardır. İnsan
oğlunun hiçbir bireyi doğal açıdan kendi kendine
üreyemez. Bu durumda kadın ve erkek bireylerin insan
türünün devamını sağlamarı doğrultusunda bir birlerine
muhtaç oldukları açıktır. Bu durumda, erkek ve dişi
bireyler bir birlerini tamamlarlar.
Kadın haklarının asıl dayanağı ise kapitalist sistemin
toplumsal düzenin her alanında ortadan kaldırdığı ve
yerine bir taklidini, bir sahtesini koyduğu “EŞİTLİK”
ilkesidir. Yani kadın haklarının gerekçelendirilmesinde
en sağlam dayanağımız eşitlik kavramı olacaktır. Bu
doğrultuda eşitlik kavramı ve bu kavramın hayata
geçirilmesinin önemini araştırmamız gerekmektedir.
Her insan eşit doğar. Hiçbir insana, ne doğa ne de
Tanrı tarafından, bir başkası üzerinde üstünlük, veya
yönetme hakkı verilmemiştir (Diderot 'nun Politik
Otorite adlı eserinden kötü bir çeviridir ;
"Aucun homme a reçu, de la nature, le droit de
commander"). İnsan farklı ekonomik durumlara sahip
ailelerin çocuğu olarak doğabilir fakat doğada, yani
insanın özünde her insan diğer canlılar gibi eşit doğar.
Bu cümleyi biraz açmak gerekir. Doğuştan biyolojik
olarak birbirinden farklılık gösteren bütün canlılar
aynı şekilde, doğuştan elde ettikleri haklar da
aynıdır. Her canlı başlıca yaşama hakkına sahiptir ve
yeri geldiğinde bu hakkına yöneltilen bir tehdide karşı,
koşullar ne olursa olsun, karşı eyleme geçme hakkına da
sahiptir. Yani her canlı doğadan aldığı haklarını koruma
hakkına da sahiptir.
İnsanoğlunun doğadan aldığı başka çok önemli bir hak
vardır ki, bu hak ne satılabilir nede takas edilebilir
ve hayatı pahasına korunması gerekn bir hakktır bu.
Doğadan gelen bu hakka sahip olmadan ne canımız ne de
diyer haklarımız garanti altındadır.
ÖZGÜRLÜK, doğadan gelen en önemli hediyedir bize.
Özgürlük sahip olduğumuzu sandığımız ve mantık yoluyla
ispatladığımız bütün hakların temelidir. Özgür olamadan
hiç bir hakka sahip değiliz. Eğer iki bireyden biri
diğeri karşısında özgürlüğünü yitirmişse, bu iki birey
arasındaki eşitlik ilkesi bozulmuştur. Bu demektir ki
özgürlüğünü kaybetmiş olan birey kendi haklarını diğer
bireye devretmiştir. Dolayısıyla burda görüldüğü gibi
özgürlük ve eşitlik ilkeleri birbirlerini tamamlar ve
garanti altına alırlar, biri olmadan diğerinin
savunulması mümkün değildir. Bütün bu açıklamalara
rağmen eşitlik ileksinin gerekeliliğini tam olarak
anlatabilmiş değiliz. Bu durumda diyalektik yönteme
başvurarak eşitliğin olşmadığı, ayrımcılığın konu
olduğu örnekler üzerinden gidelim.
Ayrımcı düşünce yapısı toplum bireylerinin somut veya
soyut özelliklerine göre bölünmesini amaçlar. Kendi
içinde bölünen bir toplumun bireyleri arasında çatışma
kaçınılmazdır, çünki bireyler hem toplum sözleşmesine
bağlı kalmak isteyecek ve toplumun getirilerinden
yararlanmaya çalışarak, hem de onlarla aynı toplum
içinde yer alan diğer bireylerin fiziksel veya soyut
farklılıklarını mazeret göstererek, onların üstünde veya
onların hakları üstünde hak iddia edeceklerdir. Bu
durumdan gerçekten bir taraf belli bir süreliğine çıkar
sağlıyabilir, fakat bu durum ezilen tarafların eyleme
geçmemeleri şartıyla mümkündür. Böyle bir durumda her
insan hem içgüdüsel olarak hem de kendi öz hakları
olduğu için saldırıya uramış olan kendi haklarını
korumak için eyleme geçeceklerdir. Bu durum, alt
sınıfları sömüren ve köleleştiren kesimin eşitlik
ilkelerini ortadan kaldırması nedeniyle ezilen kesimden
gelebilecek her türlü eyleme karşı ezilen kesimin
çoğunlukta olması nedeniyle son noktada savunmasız
olduğunu gösterir. Her iki tarafın da yaşama
özgürlüklerinin dayandığı tek nokta eşitlik ilkesidir.
Böyle bir alt üst oluş durumunda ezilen tarafın, ezen
tarafa ait olan bireylerin yaşama haklarını ellerinden
almasını hiç birşey engelleyemez. İki kesimin de aynı
toplum içinde, bir birlerinin emeğinden yararlanarak
yaşayabilmelerinin tek olanağı iki tarafın da eşitlik
ilkelerini kabul etmesidir.
Her varlık "özüne" inildiğinde aynı , "eşit", olsa da,
ilk bakışta açıkça görünen şudur; doğada eşitlik kavramı
mevcut değilidir , özgürlük ise varlıkların biyolojik ve
manevi yetileri ile sınırlanmıştır. Peki eşitlik ve
özgürlük nedir? İnsan aklının bir hayali, bir sanrı
mıdır? Bu mümkündür, fakat toplumların incelenmesi çok
daha gerçekçi ve basit bir cevabı ortaya çıkarır.
Özgürlük ve eşitlik , insanın ürünü olan toplumu
oluşturan, karşılıklı çıkar ilişkisinin bir ürünüdür.
Temel bir toplumda bile , karşılıklı çıkar ilişkisinin
sağlık yürüyebilmesi için, toplumun bireyleri toplumu
oluşturan "sözleşmedeki" maddelerinin farkında olduğu
sürece, eşitlik esastır. Bu noktada aslında "eşitlik",
toplum bireyleri kendi çıkarlarını gözetmeleri sürece
oluşan, karşılıklı çıkarların dengelenmesi olarakda
görülebilir. Peki her birey doğuştan eşit değilse eğer,
fiziksel açıdan faklı , biyolojik açıdan daha farklı
olan bir birey kendi çıkarını nasıl gözetir. Toplumu
oluşturan sanal sözleşmenin yapısı gereği, bu bireyin
yapması gereken tek şey sözleşmenin kurallarına
uymaktır: karşılıklı çıkar olgusunu kendisi bunu dikte
eder. Bu bireyin üretimi ve diğer hizmetleri kesmesi,
eşitliğin korunmasını her iki taraf ve toplumun geneli
için tek çıkarlı sonuç haline getirir.
5. Bölüm:
Psikolojik ve manevi yapıya yönelik
Kadın bireylerin ezildiği bir toplumda elbette aile
yapısı bozulacak ve çarpık gelişecektir. Kadının
ezildiği bir aile ortamının kötü sonuçlarından kız
çocukları ile beraber erkek çocuklar da etkilenecektir.
Yani aile yapısındaki bozukluk gelecek neslin bütün
bireylerini etkileyecektir. Bunun yanında, zaten
tüketime yöneltilmiş ve sistem içinde insan özelliğini
kaybedip metalaşmış bireyler ister istemez yabancılaşma
yaşıyacaklarından, hayatlarının ilerki dönemlerinde
psikolojik problemler ile boğuşacaklardır. Yazının daha
önceki bölümlerinde açıkladığımız gibi sağlıklı bir
toplum için gerekli olan insan-insan ilişkisi ortadan
kalkarak yerini insan-eşya ilişkisine bırakacaktır. Bu
durumda manevi değerleri oluşturan ahlaki ve etik
değerler kötü yönde gelişecek ve bireylerin kendilerine
veya başkalarına bilinçli olarak zarar vermelerine izin
verir hale gelecektir.
Böyle bir durumda bu toplumu oluşturan bireylerin
arasında çıkacak çıkar çatışmalarının, toplumun
parçalanmasına sebep olması kaçınılmazdır. Daha da kötü
bir durum insanların bu şartlar altında bir şekilde aynı
topluma bağlı kalmaları ile mevcuttur. Toplumsal yapı,
artık kendi kendini çürüten ve neredeyse istemli olarak
bireylerine zarar veren ve hayatlarını değersiz kılan
bir yapıya dönüşecek ve hatta Kafka' nın "In der
Strafkolonie" adlı eserinde karşılaştığımız, köhne
bir adalet anlayışı ortaya çıkacaktır. Toplumsal yapı,
bireylerinin yararına işliyormuş izlenimi uyandırıp
aslında her bireyi sanal çıkarlar doğrultusunda bir
diğer bireyi sömürmeye itecektir. Bu örnekte günümüz
modern toplumunun kötüye gidişinin kaçınılmaz sonuçları
açıkça gözükmektedir.
Manevi değerlerden yoksun bir toplumun sağlıklı işlemesi
mümkün değildir. Böyle bir toplum, kendini "modern
toplum" diye adlandırarak kendini kandırmış olur. Modern
bir topluma giden yol, teknolojik ve bilimsel
gelişmeler ile beraber, düşünce yapısının ve manevi
değerlerin bireyler arasında ayrım gözetmeyecek
biçimde, toplumun her bireyinin yaranına gelişmesiyle
mümkündür.