|
ÖZLEM DEMİRCİ- EMEL AKAY (KONAK ANADOLU LİSESİ) BENLİK HAKLARI
Dünyanın, para üstüne kurulu, büyük ve tek bir ülke görünümü
kazanmaya başladığı şu günlerde dahi insan- maddenin ardına düşmüş
gibi görünse de-dünya üzerindeki egemenliğini korumayı sürdürüyor.Teknolojinin
hızla ilerlediğinden, insan eline yapacak daha az iş kaldığından söz
ediyoruz.Ama teknolojinin insan için çalıştığını biliyoruz;nitekim,
üretilenler insansız değer kazanmıyor.
Başka bir açıdan,insanın fiziksel sorumluluklarının azalması,
onun kendi içine yönelmesine fırsat tanıyor.Zaten insanı yaşamsal
fonksiyonlarını karşılamak telaşında, salt bir canlı olarak görmemiz
mümkün değil; zira insanoğullarına ve kızlarına insanlıklarını
kazandıran, bilinç ve ruh ögelerini yadsıyamayız.Bilinç, farkındalıktır.Bilinç,
duyu organlarıyla dünyaya açılan insanın gözlem yapması, gözlediklerine
anlam yükleyebilmesi ve algıladıklarını biriktirmesidir.Ruhta, bilinçteki
farkındalığın aksine kendiğilinden olma durumu vardır. İnsan yüreğindeki
maneviyat, bilincin algıladıklarıyla desteklenerek dışa yansıma fırsatı
bulur.
Öyleyse, insanın maddi ve fiziksel haklarından olduğu kadar
manevi haklarından da söz edebiliriz.Bu anlamda "ruhsal adalet"
olgusuyla karşılaşırız.Bütün ilgi ve emeğimizi, hayatı insan için
daha kolay ve yaşanılır hale getirmek üzere harcadığımız bu yüzyılda,
"benlik hakkı" insan için
bir lüks sayılmasa gerek.
İşte bizim asıl üstünde konuşmak istediğimiz kavram, "benlik
hakkı".Daha net bir ifadeyle , insanın kendi olma, benliğini
ortaya koyma, ruhsal durumunu ve fikirlerini ifade etme, diğerlerinin bu
hakkını işgal etmeden ruhsal ve zihinsel durumu yönünde tepki gösterme
hakkı.
Bu kavram, insan haklarının üzerinde durulmamış, başka bir
boyutunu yansıtıyor.Çünkü günlük hayatta bireyin özüne yapılan
saldırı,birey hakkındaki yargılar, ayıplamalar ve ruhsal baskılar
fazlasıyla gözardı edilmiş,hatta benimsenmiştir.Bir anlamda ruhsal
baskı kurmak karşılığında ruhsal baskıya maruz kalmayı kabullenmiş
durumdayız.Bu tıpkı telepatik bir anlaşma gibi;sessiz ama geçerli.
Artık bu anlaşmanın tarafları ve içeriği hakkında konuşabiliriz.
Bu anlaşma; bireyin toplumla,toplumun da bireyle
yaptığı bir anlaşmadır. Toplum, benim dışımda kalan ancak birlikte yaşadığım
insan kitlesidir.Toplum ve birey kavramları üzerinde biraz daha düşünürsek;
benden başka bir bireyin gözünden baktığımda, ben de toplumun bir
parçası olurum.Kısacası anlaşma taraflarının ikisi de aynı: insan.
Anlaşmanın içeriğinde ise belki de en önemli öge merak.Yani
“ne giyiyor?, ne söylüyor?,ne yapıyor?,kimlerle nereye gidiyor?,nasıl
tepki veriyor?” gibi cevapları anlamsız,milyonlarca soru.Bir diğer önemli
öge ise “karşılaştırma”dır,başka bir deyişle değerlendirme,ölçme:”Ben
ne yapıyorum,o ne yapıyor?,Ben böyle davrandığım halde o neden farklı
davranıyor?”Birey, diğer bireyin dışavurumlarını değerlendiriyor
ancak kendi gözünden,kendi tepkisinin doğru olduğunu düşünerek değerlendirdiği
için karşılaştırmış oluyor aynı zamanda.İnsan, belki de bu yolla
kendini sorguluyor ancak yanlışı hiçbir zaman kendine yükleme
cesaretini gösteremiyor.Ya da doğruluğun bir ölçeği olmadığını,
gözden kaçırıyor.
Bu değerlendirme, “ağır bir
yargı,kötü bir bakış,dışlama yani bireyi yalnız bırakma,çeşitli
yollardan aşağılama,rencide edici biçimde
ayıplama” şeklinde değerlendirilen insana yansıyor.Böyle
durumlarda insanlar değerlendirilenin karşısına birlikte yaşadığı
toplum olarak çıkıyorlar ve birey, çoğu zaman
bu hayat arkadaşının düşüncesine çok önem veriyor.Kişiliğine
göre ya şevki kırılması pahasına onun istediği yönde değişiyor
ya da benliğini korumak için çetin bir mücadeleye giriyor ve çoğu
zaman yalnızlığa alışmak zorunda kalıyor.
İnsan özüne yapılan saldırı, gelişmekte olan toplumlarda
daha yoğun yaşanıyor.Bireyin gerçek değerini kazanamadığı bu tür
toplumlarda bireyler, çoğunlukla maddi sıkıntılar nedeniyle manevi yönlerini
geliştiremiyorlar.Açıkçası düşünme,eleştirme,sorgulama ve ifade
etmenin yerini maddi endişeler,sorgulamadan kabullenme,boyun eğme ve
dedikodu alıyor.Sonuç olarak belki de birey yetersizliklerini ancak diğer
bireye yüklediği zaman duygusal doyum yaşayabiliyor.
Biz,şimdi burada bu durumun toplumumuzdaki geçerlik oranını
tartışacak değiliz.
Öyleyse bu durumun günlük hayatımızdaki yansımalarına göz
gezdirelim. Hangi durumlarda özümüze yapılan bir müdahale
ile karşılaşıyoruz,hangi durumlarda öze müdahale ediyoruz,görmeye
çalışalım.
Örneğin, bir insanın duygularını dışa vurmasına dayanamıyoruz.
Gözyaşı,
Toplum,alışkanlıklarına aykırı davranışları yadırgıyor.Sözgelimi
aynı yıl, sınıfın kontrolünü tam olarak sağlayamayan bir öğretmenimize
karşı daha saygılı
Bir öğrenci olarak, bu konuyla ilgili birçok örnek bulabiliriz.Özellikle
insanların, bireyin bazı davranışları yoluyla yüzeysel olarak gözledikleri
kişiliğine önyargılarını da katarak, bireyi belli bir kalıp içinde
düşünmeleri ve tasarladıkları bu kalıbın dışına çıkan bir şey
gördüklerinde bunu, söz konusu yapmaya değer bulmaları konusunda.İnanın
bana, kalıbın dışına çıkan şey bireyin giydiği ayakkabı bile
olabiliyor çoğu zaman.Açıkçası zamanımızın çoğunu birlikte geçirdiğimiz
okul ortamında, etiketleme eğilimi çok yaygın.
Okul dışındaki topluluklarda da aynı şey yaşanıyor.Sosyal
hayatta da bu durum,insanın giyinişinden yaşam tarzına kadar her şeyine
karışma olarak ortaya
Size bu konuda çok basit bir deney yapmanızı önerebilirim..Bir
gün, tek başınıza dışarı çıkın ve gülümseyin!Tanıdığınız
tanımadığınız herkese selam verin ve hep gülümseyin!Hiç somurtmayın.Sayın
ki iyi bir şey oldu ve kendinizi çok iyi hissediyorsunuz.Bunu yaparken
insanları izleyin,nasıl tepki verdiklerine bakın;çok daha iyi
anlayacaksınız ne demek istediğimizi.
Sosyal baskı ve normların çok daha önemli boyutlara ulaştığı
durumlar var. Müslüman bir ülkede her çocuğun Müslüman
kimliğiyle doğması, cinsiyetimiz yüzünden taşımak zorunda kaldığımız
bazı basma kalıp, sıkıcı ve kısıtlayıcı kimliklerimiz, ilişkilerimize
mutlaka bir isim koyma eğilimimiz,boşanmış,yalnız yaşayan bir kadının
ister istemez bir göz hapsine alınması ve babadan oğula sorgusuz
sualsiz geçen ideolojiler gibi.Son olarak babası tarafından terk
edilerek doğan bir çocuğun hayatı boyunca, hukuksal ve sosyal olarak
“gayrı meşru” etiketiyle yaşaması, sosyal normların yaşama geçtiği
en uç ve vahim noktalardan biridir.
Bu noktada savunmaya geçmek istemiyoruz ancak savımız,ahlak
kurallarının ve tüm değer yargılarının ortadan kalkması ya da özlediğimiz
sosyal ortam, kimsenin kimseye karışmadığı bir ortam değildir.Aksine
gerektiğinde insanların kendileri dışındaki olaylara da karışmalarının
normal olduğu bir ortamdan söz ediyoruz.Ayrıca insanların farklılıklarını
yaşamakta ve ifade etmekte özgür olmalarını ne kadar savunuyorsak,
insanların birbirlerini rahatsız etmelerinin de o
Konuşmamızın başında iki tarafın da insan olduğu bir anlaşmadan
söz etmiştik.Bu anlaşmanın geçerliliğini kaybettiğini bir düşünelim:Kendi
olma özgürlüğünü kazanmış insan ,kendileri olma özgürlüğünü
tanıdığı diğer insanlara daha önceleri göstermiş olduğu ilginin
çoğunu kendine yöneltecek,kendini merak edecek,hatta kendini eleştirmeyi,kabullenmeden
önce sorgulamayı öğrenecektir. Böylece, özgüvenini kazanan birey, diğerleriyle
eskisinden çok daha olumlu ve renkli
Bütün bunları bırakın bir kenara; sizce insan denen mucize, karnını
doyurmayı hakettiği kadar, kendi olmayı da haketmiyor mu?
|