MODERNİZMİN POST(EKİ)
Cansu Hepçağlayan / İzmir Amerikan Lisesi
Zaman yok. Aslında bu cümleyi üzerine saatlerce tartışabileceğimiz bir önerme olarak görebilirdik, ancak burada hepimizin günlük hayatta sarf ettiği türden bir sızlanma olarak kabul etmeliyiz. Belki de “zaman yok” modernizm diye anılan maddeselleşme akımının üzerine oturduğu cümledir. Örneğin, fabrikada çalışan adamın zamanı yoktur. 7 de kalkıp yedi buçukta evden çıkmak, sekizde fabrikaya varmak ve mesaiye başlamak, 12de ara verip yarım saati bir dakika geçmeden öğle yemeğini yemek ve 6ya kadar işine devam etmek zorundadır. Zamanı yoktur, çünkü işini yaparken bir an dalması veya hapşırması onun maddi açıdan karşılayamayacağı zararlara yol açar. Makinelerle birlikte çalışabilmesi için bir makine kadar hatasız olmalıdır. İşte kilit kelime bir: Makineleşme. Modern insan şöyle mi buyururdu dersiniz: “İnsan düşünen bir makinedir.” Yok, yok o kadar da ileri gitmezdi herhalde. Ama kesin olan bir şey varsa, modernizmde düzen ve hatasızlık isteminin hat safhaya ulaştığıdır. Bu dönemi yansıtan film ve kitaplarda tasvir edilen görüntülerden ipuçları verip zihinlerinizde bir modernleşme karesi oluşturmak isterim: Simetrik bir biçimde ustaca yerleştirilmiş sade mobilyalar, tek renk aksesuarlar, duvarlarda zamane akımlarından kübist tuvaller, beyaz badana ve harıl harıl daktilo başında çalışan insanlar… Büyük bir koşuşturmaca, sürekli bir şeylere yetişme ve farklılaşma dönemi. Bu acelede tahmin edebileceğiniz gibi ayrıntılar uçuyor. Kimsenin küçük noktalara ayıracak zamanı yok. Adolf Loos da şu en modern cümlelerden birini sarf ediyor: Süs cinayettir.
Şimdi bir zaman makinesinin içinde olduğumuzu kabul edelim ve ileri tuşuna kısa bir süre basalım. Vardığımız nokta bir uyanış, silkinme. Ama bu silkinme artık ilerlemek için değil. Bir çeşit bireyselleşme çabası olarak adlandırabiliriz, kurallardan ve düzenlilikten bunalmış kişilerin anlamı bilgide değil de düşüncelerde, farklılıklarda araması, tümevarıma dur deyip her şeyi kendi çerçevesinde değerlendirme istemi, makineleşmeden doğaya, basitlikten komplikasyona, sistemden kaosa doğru atılan büyük bir adım. Çok bilinen bir örnekle; postmodernizm denilen bu akım, dvd player üzerine dantel örtmek olarak düşünülebilir. Yani bizim fabrikada çalışan adam, hiçbir otorite tanımayıp istifa eder. Küçük, loş bir odada ayakkabı yapmaya başlar. Ama modern çekiçleri, fabrika işi kalıpları kullanmaktan çekinmez. İşini yaparken kendini yıpratmaz, zamanı boldur, geliri azdır. İşçinin yaptığı birinci eylem, otoriteyi reddetme olduğuna göre, postmodern insan için de söylenebilecek başlıca şey modern dönemde ortaya atılan Marksizm, Liberalizm gibi figürleri çöpe attığıdır. Bu yeni akım deyim yerindeyse barbarlar gibi tüm düzeni, birbiri üstüne oturmuş yapıları, tek örnekleşme çabasını, sistemli devlet anlayışını keskin kılıcıyla dört bir yana savurur. Nihilizm ve ardından anarşizm tabanlı bu görüş odak olarak “ben”i alır. Bunu işçinin hırslarından arınmış, rahat ve mütevazi yeni işinden fark edebiliriz. Ancak atlanılmaması gereken nokta şudur ki, postmodern kişi kendini teknolojik gelişmelerden soyutlamaz. Yapılmışı kullanmaya devam eder ancak ilerleme yolunda kendisini bir piyon haline getirmez. Bu belki de postmodernizm ve gericilik arasındaki ince çizgidir. Hepsine tamam da nedir ne değildir bu postmodern insan? Onu sıfatlarla tanımlamaya girişsek, şunlar öne çıkardı: hayalperest, belirlenemezci, isyankâr ve alaycı. Belirlenemezcilik, diğer adıyla indeterminizm, gerekirciliğe tepki olarak doğmuş bir akım olup, hiçbir şeyin önceden bilenemeyeceğini, her şeyi insanın özgür iradesinin belirlediğini savunur. Böylece modernizmin yükselen trendi bilimsel gerekirciliğin, yani her şey bir nedene bağlıdır, bütün ayrıntıları görme şansımız olsa geleceği görmek de epey mümkündür düşüncesinin pabucu dama atılmış olur. Postmodern insanı tek başına bir oluş olarak görmek belki de hatadır çünkü onun varlığına sebep olan şey modernizmin kendisidir. Olaya diyalektik açıdan bakmak gerekirse modernizmi tez kabul etmek, postmodernizme karşı konulamaz bir antitezliği hediye eder. En açık örneklerle, hiyerarşiye karşı anarşi, gerçeğe karşı hayal, maddiye karşı manevi, mekâna karşı zaman ve nesneye karşı özne öne çıkar postmodernizmde. Bu silkiniş akımı belki de ilerlemeye ve zamansızlığa vurulmuş büyük bir darbedir. Şuan Nietzsche aramızda bulunsaydı herhalde ağzından şu sözcükler dökülürdü:
“Hepiniz ey, çetin çalışmayı ve hızlıyı, yeniyi ve yabancıyı sevenler, - pek katlanamıyorsunuz kendinize; çalışkanlığınız kaçıştır, kendinizi unutma istemidir.
Hayata daha çok inansaydınız, kendinizi ana daha az kaptırırdınız. Ama gücünüz yok beklemek için, - tembellik için dahi!”
Postmodernizm temelde zamansızlığa tepkidir. Zamandan korkan insanlığın kendilerine sanal oyunlar yaratıp aslından kaçışına, ne kendini ne çevreyi düşünmeksizin dümdüz bir yolda amaçsızca koşuşturmasına bir çığlık bir haykırıştır. Zamanın ürkütücü çokluğuna yenilen ve yarattığı yeni düzende zamansızlıktan şikâyet eden bu riyakâr insanlara bıyık altından gülen postmodernler amaçlarına ulaşmışlar mıdır bilinmez, ancak hepimizi bir tür öz-sorgulamaya ittikleri aşikârdır.
26 Mart 2008 Urla Oturumu