CEM KAYA  /  İZMİR ANADOLU LİSESİ

KÜRESEL BİR DÜNYADA BİREY VE HAKLARI

            80’lerin sonunda Sosyalist Blok’un yıkılması, Sovyetlerin çözünmesinin ardından dünya jandarması ABD dünyayı yeniden düzenleme girişimlerine başladı. O dönemki başkan George Bush bunu “Soğuk savaş bitti. Dünyada artık savaş, açlık, yoksulluk olmayacak. İnsanlar refah içerisinde yaşayacak” diye dile getirdi. Bu özünde ABD’nin dünyayı kendi sistemine uygun şekilde dizayn etme isteğini açık şekilde yansıtıyordu.

            Birçok strateji teorisyeni küreselleşmeyi finansal boyutlarıyla incelemektedir. Evet, küreselleşme 200 çok uluslu şirketin dünyadaki tüm kapital döngünün %30’una el koymasını,yine 4 çok uluslu şirketin yıllık karının 48 yoksul ülkenin gelirine eşit olmasını ve daha sayamayacağımız nice sosyal olmayan eşitsizlikleri oluşturduğu günümüz gerçeğidir. Ama bu sonuçların da bir sonucu olduğu görülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü ve UNESCO’nun araştırmalarına göre her gün 19000 çocuk açlıktan ve yoksulluktan ölmektedir. Buna göre küreselleşmeyi, yoğunlaşmış kapitalizmin basite indirgenmiş karşılığı olarak görebiliriz. Değinmek istediğim asıl nokta bu ekonomik çöküntülerin doğurduğu yeni dünya düzeninin insan üzerine etkisidir.

            İnsan toplum içerisindeki mertebesini bireysel hakları ve özgürlükleriyle elde eder . Ferdi özgürlüğün devlet özgürlüğü veya sınıf öncülüğü gibi kavramların gerisine düştüğü an insanın varoluş nedenlerinden biri çiğnenmiş demektir.

            Emperyalizmin engin kolları arasında bugün dünya sistemi bir kimlik buhranı yaşamaktadır. Avrupa’da, Ortadoğu ve dünün sosyalisti bugünün Rusya’sında yükselen ırkçılıkla birlikte bölgesel ve kültürel ayrımcılık Hitler’in rüyalarının bugünkü versiyonu olabilir. Irksal kimliklere sarılmanın bir uygarlık krizi doğurduğu muhakkaktır. Neo-faşizmin büyüttüğü barbar düşünceler dünyayı istikrar umutlarından çekip evrensel bir kaosa sürüklemektedir.

            Bugün kapitalizmin insanlığa dayattığı sömürge düzeni gerek şahıs gerekse halk özgürlüğünü kısıtlamayı bir yana bırakın,tamamen ezmektedir. Sömürge devletler arasında süregelen kronik çatışmalar insanın en doğal hakkı olan yaşama hakkını elinden almaktadır. Örnek olarak silah tacirlerinin “anti-personel” olarak tanımladığı kara mayınları her yıl onbinin üzerinde ölüme,yirmibin kadar da yaralanmalara ve sakat kalmalara yol açmaktadır. Üstelik her sene 2 ile 5 milyon arası mayın dünya üzerine döşenmektedir. Yine ABD parlamentosundan savaş yetkisi alan G.W. Bush’un bu yetkiyle 400 milyar dolar alması savaşın küresel ekonomi için ne derece önemli olduğunu göstermektedir. Bu rakam diğer tüm dünya devletlerinin askeri harcamalarının 2/3’sini oluşturmaktadır. Bu veriler Bush’un belirttiği gibi varolan savaşların silinmediğini,aksine büyüyerek geliştiğini göstermektedir.

            Bunun yanında sermayenin dizginlenemeyen globalizasyonu ve insanlığı hiçe sayan gelişimi,küresel bir umursamazlık ve duyarsızlığa,umutsuzluğa,büyüyen açlığa,ekolojik tehlikelere yol açmaktadır. Haftalarla sayılabilen bir periyot öncesi ABD başkanı Junior Bush,devasa orman yangınlarını önlemek ve yeni çözümler sunmak yerine,IQ derecesi 95 olan biri sıfatıyla, ağaçları kül olarak görmektense kereste olarak görmeyi tercih edeceğini belirtmişti.

            Tüm bunlara rağmen yanıltıcı bir boyutta da olsa küreselleşmenin demokrasi ve insan hakları gibi kavramları,ne yazık ki içlerini boşaltarak dünya üzerine yaydığı söylenebilir. Özellikle serbest piyasa ekonomisinin yaygınlaştırılmasına dayalı uygulamalar ve düşünsel etkinlikler bu kavramların dünya çapında yaygınlaşmasına yol açmaktadır. Aslında küreselleşmenin gündeme getirdiği insan hakları, adeta toplumdan kopuk bir bireycilik; demokrasiyse bireyi yalnızlaştıran ve ezen bir liberal piyasa demokrasisi yönünde bazı çarpıklıklara neden olmaktadır.

            Ulaştığı boyutlarıyla kapitalizm, insanlığın umutlu geleceğinde bir engeldir. Savaşı ve ekonomik kaosu körükleyen tehlikedir. İnsanlığı barbarlık ve yokoluşa mahkum eden zalim bir kurgudur.

            Yerküreyi saran bu Neo-liberal saldırılar toplumsal bir paranoyaya yol açmaktadır. Egemen sınıfların hakimiyetlerini kontrol altında tutabilmek için tüm demokratik özgürlüklerden kısıtlamalarda bulundukları bir gerçektir. Bu küresel saldırganlık küresel bir başkaldırının da yolunu açmaktadır. Bu koşullarda, tüm ideolojik,sosyolojik ve kültürel kavramlardan uzak olarak umut insandır. Giderek kendine dahi yabancılaşan insan, umudu,  küçücük yürekte var edebildiği oranda sürdürmektedir.