MİTOSTAN LOGOS’A
Dila Okyar
“Baş Tanrı Zeus” un ne kadar çapkın olduğunu bilirsiniz. Karısı da az çekmiyordur ondan. Kocasının Olympos’tan yeryüzüne inip buralarda peri kızlarıyla buluştuğunu öğrenen Hera , onu takip etmeye karar verir. Ama tabii Zeus öyle kolay kolay gelir mi Hera’nın oyununa! Önceden ayarladığı EKho Hera’yı lafa tutarken, o da bu arada keyfine bakar. Gel gelelim, bizim Hera bir gün oyuna getirildiğini anlar:
“Madem ki sen dilinle beni kandırdın; ben de senin dilini kısacağım” der Ekho’ya ve dediğin de yapar. İşte o gün bugündür, zavallı Ekho hiçbir zaman ilk önce söze başlayamaz, sadece ona hitap edildiğinde son heceyi tekrar edebilir o kadar. Derken bir gün Ekho, Narkissos adında yakışıklı mı yakışıklı bir avcıya gönlünü kaptırır. Fakat, maalesef aşkına karşılık alamaz. Narkissos onun yüzüne bile bakmaz.
Ne yapsın, o da çareyi dağların arasına saklanmakta bulur ve görünmez olur. Ee, Narkissos cezasız mı kalacak? Asla! Tanrılar zaten onun bu duygusuzluğuna çok sinirlenmişlerdir ve gerekeni yaparlar. Bir gün, nehirden su içecekken suda yansımasını gören Narkissos kendi görüntüsüne aşık olur ve ölünceye kadar da gözlerini alamaz kendi görüntüsünden. Kardeşleri de, onun burada yatan naaşının yerinde birtakım çiçeklerin açtığını görürler. İşte bu yüzdendir bugün dağın eteğinde bağırdığınızda sesinizin yankılanması; çünkü zavallı Ekho size cevap veriyordur. Ve işte böyledir bildiğimiz Nergis çiçeğinin hikayesi.
İşte, Antik Yunanlıların evreni tanıma ve anlamlandırma çabaları içinde vermiş oldukları yanıtlardan sadece biri. Ve onlardan, daha bunun gibi yüzlerce mitsel söylem ulaşmış günümüze ,” yaşamı açıklamaya yönelik tanrısal anlatı”lar. Bu, insanın doğasında var: kavrayamadığı ya da açıklamakta güçlük çektiği şeyleri bir şekilde gizemsel nitelikteki güçlerle tanımlama, bir anlamda onlara mal etme, inanma, sığınma ihtiyacı belki de. Ve işte bu da, dinlerin doğuş noktasına götürüyor bizi. Yunanlılar da sorgulamaya ve açıklama ihtiyaçlarını gidermeye doğa ile başladılar, daha geniş boyutta, evren ile.
Evren ve insan nasıl yaratıldı?
Neden belli zamanlarda gökten beyaz taneler yağıyor?
Nasıl oluyor da bitkiler sözleşmişler gibi aynı zamanda çiçek açıyorlar?
Sabahları ortaya çıkan gökte asılı altın sarısı küre de ne?
- Arabasıyla gökte dolaşarak ışık saçan tanrı.
Yağmur yağdıktan sonra yerde biriken sulara ne oluyor da kayboluyor?
-Tanrılar susamışlar da ondan.
Peki yağmur yağdıktan sonra gökyüzünü bir uçtan diğerine saran renkli şerit de neyin nesi?
-O da renkli elbisesini giyip dolaşmaya çıkmış bir tanrıça.
İşte, Yunanlıların kafalarında uçuşan farklı boyutlardaki soru işaretleriydi bunlar. Ve artık tatmin edici açıklamalar getirip bunların sonuna sadece “nokta” koymak istiyorlardı. Çareyi de aralarında konu paylaşımı yaptıkları tanrılarda ve onlarla ilgili masalsı söylencelerde yani mitlerde buldular. Zamanla bir mitos kültürü oluştu diyebiliriz.
Bu noktada, Homeros ve Hesiodos’a değinmeden geçersek haksızlık yapmış oluruz. Evet, Homeros’ta felsefi boyutta herhangi bir düşünceye rastlamıyoruz. Ancak, çoktanrılı inanç sistemine geçiş, ruhun varolduğu ve belki de en çarpıcısı “evrende bir düzen” olduğunun öne sürülmesi açısından Homeros, diğer filozofların görüşlerine temel teşkil etmiştir diyebiliriz. “ Her şeyin hiçten çıktığını” kabul edenlere karşılık, başlangıç ve dünyanın özünde “tek bir şey” olduğunu ortaya atan Hesiodos’a İonia düşünürleri çok şey borçludurlar. Neden biraz sonra göreceğiz.
Aradan zaman geçer. Rahatsız bir kımıldanma başlamıştır insanlar arasında . Çünkü şimdi bazılarına göre bir sorun vardır ortada.
Bu mitler, “kozmolojik spekülasyonlar” hep doğaüstü güçler ve bir kalıplaşmış inanç sistemi doğrultusunda mıdır? Evet. Araştırılmadan mı benimsenmişlerdir? Evet. O zaman bunlara inanmanın da boş ve gereksiz olduğu gün gibi ortadadır. Bu düşünceyi öne sürenler doğa olaylarını açıklamak için din yerine, yine kaynağa, yani doğaya yönelmişlerdir. Sorunun cevabını sorunun içinde aramışlardır , doğayı ve doğal süreçleri gözlemlemeye, değişimleri açıklamaya, bilgiye yönelmişlerdir. Kimdir bunlar? Bilgelik sevgisiyle yanıp tutuşanlar, yani filozoflar, doğa filozofları.
“ İnsanlar kendilerine bakarak tanrılarını yaratmışlardır. Ve evet, eğer öküzler,atlar ve aslanlar resim yapabilselerdi, tanrıları öküz, at ve aslan gibi çizerlerdi kuşkusuz!” diyen biri çıkar ortaya, Ksenofanes.
Daha sonra Miletos’ta hummalı bir çalışma baş gösterir bu konuda. Tarihin bu sahnesinde, kaynaklar Thales, Anaksimandros, Anaksimenes, Herakleitos gibi çeşitli filozoflardan bahseder. Arkheyi, evrenin özünü bulmak üzere kuram üzerine kurulu bilgiye, gözlem, deneyim ve sağduyuya yönelenler.
Hesiodos’un “başlangıç” ve “tek bir şey” kavramından feyz alarak doğayı ve doğal süreçleri gözlemleyenler, değişimleri açıklamaya çalışanlar, maddenin özünü sorgulayanlar. Evreni oluşturan temek öz, arkhe nedir? Sorusuna cevap arayanlar.
“ Su, akıcı ve hareketli. Dünya da öyle. Su, kabın şeklini alıyor. O zaman eşya şeklini de alabilir.”
Kim bilir, belki böyle düşünmüştü Thales arkhe sorusuna “ su “ diye açıklık getirirken.
Anaksimandros, Thales’in öğrencisi. Öğretmenini geçiyor. “ Hayır” diyor, “ evrenin özü su olamaz çünkü suyun sonu var, okyanusların bittiği yerde kıyılar başlıyor. Madde ve zaman sınırsız olduğuna göre, her şeyin özü sonsuzluk, belirsizlik.”
Anaksimenes’in sesini duyuyoruz: “ Hava katılaşıyor bulut oluyor, bulut yoğunlaşıyor yağmur oluyor ve bu sayede topraktan bitkiler çıkıyor, hayvanlar besleniyor. Öyleyse evrenin özü havadır.
“ Bence” diyor Empedokles, “evrende dört ana madde var: toprak, hava,su ve ateş. Yanan bir odun düşünün. Cızırdayan nedir? Su. Çıkan duman? Hava. Oluşan kül? Toprak. Ateş de zaten var.”
Gelin şimdi de son olarak Efes’e, Kaystros Nehri’nin kıyısına inelim. Bakın ne diyor birisi burada: “Panta rei, her şey akıyor. Aynı nehre iki defa girmek imkansızdır çünkü ikinci seferde hem su hem de siz değişmişsinizdir. Dolayısıyla, her an her şey değişmektedir. Biz, bir önceki biz değiliz.” Yani, doğadaki her şey sürekli bir değişim, mücadele ve savaş içindedir. Tanıdık geliyor değil mi bunlar kulağımıza.
“ Beklenilmeyeni beklemezseniz onu bulamazsınız, şaşırtıcıdır o ve onu bulması zordur.” Beklenilmeyeni beklemek mi? Nasıl yani? Çevresindekiler onun bu sözüyle ne demek istemiş olabileceğini anlamaya çalışırken biz onu, evinde mangaldaki ateşin başında yakalıyoruz: “Beklenilmeyen, hayatın ta kendisidir. Bu dünya, hiç kimsenin beklemediği bir şeydir. Ah evet, dünya bir mucizedir.” “Kendini araştıran” ve evrendeki değişimin özünü “ateş” ile açıklayan Heraklitten bahsediyoruz. “ Ateşte oluş vardır, ateş bir harekettir.”
“ Dünya sürekli zıtlıklar barındırır. Ocakta yanan odunun ölümü, ateşin doğuşudur.” Ve böylece de doğada her şeyi denetleyen bir evrensel yasa, söz, mantık olması gerektiğini öne sürüyor ve bunu da “logos” şeklinde adlandırıyor.
İnsanın, hayatını ve içinde yaşadığı doğayı merak etme, merakını tatmin edebilmek için anlama, anlayabilmek için de gözlem ve sorgulamayla doğan felsefeyi, mitostan logosa doğru ilerleme sürecinde ana hatlarıyla ele almaya çalıştık. Sokrates’in Heraklitin yazısını okuduktan sonra dediği gibi; anladıklarımız mükemmel şeyler; öyle sanıyoruz ki anlamadıklarımızı da mükemmeldir.
Gelin Heraklit üzerinde biraz daha kafa yoralım. “Zıtlar uyuşur” der Heraklit. Acaba ne demek istemiş olabilir. Her beraber tartışalım.
Kaynaklar:
1. Gaarder, Jostein. Sofi’nin Dünyası
2. İlin, M. , Segal, E. İnsan Nasıl İnsan Oldu?
3. Arslan, Ahmet. İlkçağ Felsefe Tarihi