ÖTEKİLİK (BİÇİMLENDİRİLMEMİŞ KORKULAR)

 

Libido, ego, süperego, gerçekçilik, özne, zihin-us ve bunlarla oluşan; düşünce, inanç ve öğretilerin bir araya gelmesiyle, farkındalığa eş olarak, felsefi akımlar yaratabilen insan; ikilemde kalan tek canlıdır. Farkındalığının olması; ‘öteki’ ve ‘ben’in tarihselliğinin olduğunu inkar etmesini engel olur ancak; kendi tarihselliği, zamansallığı ve zihni kendini ‘ben’ olarak diğerlerinden ayrı ele almasına neden olur.’Öteki’ ile olan çatışmaların nedeni; her ötekinin ‘ben’ olarak zamansallığını, yaşadığını, düşünebildiğini ve olaylara etki edebileceğini öne sürmesi ve ötekilerden önce kendini görmesidir. ‘Öteki’ diye tanımlanan; ‘ben’ olamayan, benim farkındalığım, zamansallığım, yeteneğim, görüşlerim, egom ve benim özelliğime sahip olmaya diğerleridir. Oysa ‘öteki’ne göre ‘ben’; onun görüşlerine sahip olmayan, amorf bir kitle içerisinde kendi farkındalığını ve amaçlarını oluşturamamış bir kişilik, bir ‘öteki’yim. Yani herkes birey olarak kendini ‘ben’ diye tanımlarken yanındakini ‘öteki’liğe mahkum eder.

Toplum içerisinde, ‘öteki’ diye adlandırdığımız, kişinin kendisi dışında kalanlarla yaşadığı çatışma, kişinin kendi içerisinde ‘ben’ ve ‘öteki ben’ şeklinde de görülebilir. Böyle bir başkalığın yaşanması; süperego ve egonun ortak bir yargıya varamadığı zamnlarda, şizofreni gibi ağır psikotik bozukluklarda, nevrotik kökenli kişilikte kopmalar şeklinde görülen birden fazla kişililikte ya da id ve ego çatışmalarında görülebilir. Kişilik çatışmalarında yaşanan ‘ben’ve ‘öteki ben’ olarak ortaya çıkan, psikoterapi gibi yöntemlerle tedavi edilebilen psikotik bozukluklar, toplumsal ‘öteki’ler için tedavi edici olmayabilir. Bireysel ‘öteki’likteki tedavi yöntemini, pisikoterapi-psikoloji karşılayabilmektedir. Toplumsal ‘öteki’likleri ise çözümlemek için felsefeye ihtiyaç vardır. Felsefenin sağladığı farkındalıkla, parrhesiastes olarak anılmayı hak eden insanlar herkesin bir başkakişi olduğunu kabul edebilirler. Tıpkı Heidegger’in dediği gibi “Herkes bir başkasıdır ve hiçkimse kendisi değildir.” Bu açıdan baktığımızda kişiliğimizin, zamansallığımızın, düşüncelerimizin, farkındalık ve yargılarımızın, tarihselliğimizin, ahlaki değerlerimizin, bilgimizin hatta özgürlüğümüzün ‘öteki’ne bağlı olduğunu görürüz. ‘Ben’ ve ‘ben’in farkındalığını yaşayanların dışında kalan ‘öteki’lerde diğerlerine bağlıdırlar. Tıpkı Adorno’nun adlandırdığı şekilde; manipüle olmuş kişilerden oluşan amorf kitlenin, yöneticilerine bağlı olması gibi. Burada yönetilmek ya da yönetmekten çok; birbirine olan zorunlu bağlılığın örneğini vermeye çalıştım. Bir başka şekilde değerlendirmek gerekirse; özgürlük tanımlaması yaparken İ.Kant’ın otodeterminizm savunması için kullandığı şu cümleleri söyleyebilirim; “İnsan özgürdür ama özgürlüğünün bir sınırı vardır. Bu sınır gene insandır.” Sınır oluşturan insan, toplum içerisinde yer alan ‘öteki’ olabileceği gibi, birey içerisinde yer alan ‘öteki’de olabilir. Çünkü özgürlük de diğer değerler gibi ‘öteki’ sayesinde değerlendirebileceğimiz bir kavramdır.

Değerlerimiz, kavram ve yargılarımız ‘öteki’ sayesinde şekileniyorsa ‘ben’in oluşması için ‘öteki’ye ihtiyaç vardır, diye düşünebiliriz. Oysa her zaman kendi görüşlerimize uygun ‘öteki’ni bulamayız. ‘Ben’ amacıyla karşındaki bir diğer neden de budur. Üstünlük sağlamak amacıyla karşındakine yaptırımlar uygulatmaya çalışmak; ‘öteki’nin baskısı, ‘ben’in itiraz ve karşı çıkışları, ortak bir yargıda uzlaşamamaları çatışma nedenleri olarak gösterilebilir. Karşı çıkışların, itirazların, saldırı ve savunma öğretilerinin yaşandığı kargaşa durumlarında, çatışma içinde olan ‘ben’ ve ‘öteki’, kendi değer yargılarını karşısındakine empoze etmeye ve uygulatmaya çalışır. Tıpkı tutarlı bir materyalist ve tutarlı bir idealist çatışması gibi.

Toplumsal ötekilikte dogmacılığa dayanan öğretiler, ‘ben’ için empirizm(deneycilik) veya rasyonalizim(akılcılık)’e dayanabilir. ‘Ben’ ‘öteki’nin görüşlerine karşı geliştirdiği savunma mekanizmasıyla; empirizm ve rasyonalizimi analiz eden ve doğruluğunu bu analiz sonucu kanıtlamaya çalışan İ.Kant’ın savunduğu kritisizm(eleştiricilik) gibi olay ve olguları sentezlemeye ve kendi görüşlerine uygun değerleri oluşturmaya çalışır. Yeni görüş, fikir ve yargılarının ‘öteki’nin değerlerine uymaması, ‘ben’in çoğunluk tarafından tekliliğe itilmesine sebep olur. Çünkü ötekilerin oluşturduğu bir çoğunluk ve çoğunluğun uyduğu bir gerçeklik, nasıl ‘ben’ tarafından red edilebilir? Öteki için vaz geçilemez bir tez oluşturan bu yaklaşım, ‘ben’ için dışlanmışlığa neden olur.

Ben çatışmasındaki ana neden ise ‘ben’ ve ‘toplumsal öteki’nin birey üzerinde oluşturduğu baskılardır. Birey bir yandan kendi doğrularını oluşturan- oluşturmaya çalışan ‘ben’; diğer yandan toplumun dogmalarına da kulak vermek gerektiğini ve dışlanmış olarak yaşamaması gerektiğini savunan ‘öteki ben’. Bireyin yapacağı seçim toplumda nerede durmak istediğini belirleyeceği için önemlidir.

Yukarıda belirttiğim dogma ve toplumsal ötekiliğin savunduğu tezlerin ; bilimin oluşturduğu, kesinlik kazanmış doğrular ve günümüzde de kullanılan yasalarla veya paradigmalarla bir ilgisi yoktur.

Sonuç olarak toplumdaki ‘öteki’ içerisinde birey olan ‘ben’ kavramı ve bireysel çatışma içerisindeki ‘ben’ kavramıyla , kendine ya da topluma karşı anlaşmazlık ve sürtüşme yaşayan insan; kendi yaşamının değerlerini oluşturmak, fiziksel varlığını objektif ya da subjektif bir töze bağlamaya çalışmaktadır. Çatışmasının, farklı görüş ve düşüncelerinin, zamana ve mekana bağıl olarak elde ettiği felsefi sorularına cevap bulmaya yönelik çalışmaları hem ‘öteki’ hem de ‘ben için biçimlendirilmemiş korkulardır.

 

 

Dilara GÜLVER   /   Urla lisesi

Atatürk Kültür Merkezi,

Ege Felsefe Platformu Etkinlikleri kapsamında hazırlanan felsefe oturumu sunum metni.