POSTMODERN HAYALETLER
Dilara GÜLVER (Urla Lisesi)
“Kader ona öyle bir ruh vermişti ki, önü alınmayan bir hazla daima ileriye atılıyor ve müthiş aceleci hamleleriyle dünya zevklerinin önünden atlayıp geçiyor. Ben onu vahşi hayatta manasızlık içinde bir sürükleyeyim, şöyle bir çabalasın, dikilsin, yapışsın… İçini ferahlatacak şey için boşuna yalvaracak ve kendisini şeytana teslim etmemiş olsa dahi yine uçuruma yuvarlanmak zorunda kalacaktır.”
Goethe’nin bu sözü; küreselleşme söylemiyle ifade edilen günümüz dünyasının “modern insan”ı için bir tanımlama niteliğindedir. Dünyanın zevklerini ıskalayan ve görmezden gelen “modern insan” değerini ve oluşumunu yitirmiş “varlığın” sıfatı olmuştur.
Özgürlüğünü elinde tutmaya ya da en azından özgür olduğuna kendini inandırmaya çalışan insanın özünde, varlığın bireysel özgürlüğünü isteyen şiddetli bir devinim vardır. Ancak bu özgürlük düşüncesi özneyi oluşturan etmenler tarafından bile bölünmüştür. Foucault’ya göre; “modern insan tarihsel süreç içersinde kendi içinde bölünmüş ya da başkalarından bölünmüştür. Bu süreç onu nesneleştirir.” Buradaki nesneleşmeden anlayabileceğimiz iki sonuç vardır. Birincisi öznelliğini yitiren tek tip insan modeli, ikincisi varlığını hiç oluşturamamış etik değerlerle bütünlüğü varmış gibi hareket eden ötekine bağlı insan modeli. Birinci önermemde farklı bireyler olduğunu düşünen ve farklı hareket eden insan modelinden, ikincisindeyse bütün değer yargıları aynı olan ve toplumsal güdülenmeyle hareket eden insan modelinden bahsetmekteyim. Ancak özne kavramında bu iki önermeyi de kapsayan bir bölünme daima vardır. Bunu şöyle açıklayabiliriz: toplumsal tabakalaşma, cinsiyet ayrımı, çocuk, yaşlı, orta yaşlı, genç sınıflandırması gibi.
Böylesi bir durumun oluşturabileceği bir diğer sonuç ise kaçınılmaz olarak ekonomik farklılıktır. Ekonomik ve teknik gelişmeler sonucunda gelişen kültür “modernite” ve “yenilik” adı altında bireyin öznel kültürüne de karşı çıkmaktadır. Modern yaşamın ahenksizliği; oluşum evrelerini tamamlamamış ve dolayısıyla “modern insan” sıfatını üzerine giyememiş insanın sarhoşluğunu oluşturur. Sarhoşluk, Baudelaire’in parçalanmış hayata karşı stratejilerinin en genel olanıdır. “Sarhoş olmalı. Her şey bunda, tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken zamanın korkunç ağırlığını duymamak için sarhoş olmalısınız…” der. Ancak “modern insan” bu sarhoşluğu farklı boyutlarda yaşamaktadır.
Onun sarhoşluğu daha çok içi boşaltılmış bir kitlenin sistematik ve denetlenen davranışlarını oluşturur. Burada bahsettiğim amorf kitle Mattew Arnold’un içinde yaşadığımız modern yaşamla ilgili şüphelerini içeren şiirinde de kendini belli eder. Şöyle ki;
Ey sevgili
Birbirimize içten olalım
Çünkü dünya hayaller ülkesi gibi önünde uzanır.
Öyle çeşitli, öyle güzel, öyle yeni…
Ama ne neşesi, ne sevgisi, ne ışığı gerçek.
Ne bir huzur; ne bir kesinlik, ne acıya çare var.
Büyüyen bir karanlık içinde
Karanlık bir ovadayız.
Savunma ve kaçışın şaşkın aralıklarında sürüklenen
Geceleyin çarpışan cahil ordular gibiyiz.
Burada bahsedilen yanılsama ve gerçekdışılık Baudrillard’ın simülasyon kuramını tarif etmektedir. Bir gerçek görüntüsü vardır, taklit olduğu bilinir ancak gerçeğe gerçekten çok benzemesi aldanmamızın tek nedenidir. Sahip olmadığı gerçeklik nedeniyle “modern insan”ı ele geçiren bu durum aslında hiç yabancı olmadığımız, gündelik işlerimizden, özel hayatımıza kadar her konuda bizimle olan teknolojiyle, kendine iyiden iyiye yer bulmuştur. Bu teknolojik gelişmeler modernitenin gerektirdikleri gibi görünse bile, özneyi ve özgürlüğünü ele geçiren en büyük etmen.
Teknolojik gelişmelerin oluşturduğu bir diğer oluşum da hiç şüphesiz üretim ve ekonomik faaliyetler alanında karşımıza çıkan meta ve mal üretimidir. Üretimin mülkiyetleşmesi, kapitalizmin daha önceki evrelerinin oluşturduğu teknolojik yeniliklerin bir sonucudur. Kitle iletişim araçlarının da, oluşan bu zeminde kar sağlama amaçlı kullanılması da teknolojik hareketlenmenin çok daha derinden hissedilmesine neden olmuştur. Modernizmin etkisiyle, modernleşme ve yenilenme sürecinin başlaması, günümüz insanının görünüşü önemsemesine ve ondan öteye gidememesine neden olmuştur. Böylece insani değerler, ahlak veya toplumsal tepkiler de boyut değiştirmiştir.
Modernizm de; metalaşmanın, mekanikleşmenin ve teknolojik ekipmanların toplumun tüm bireylerini etkisi altına almasına ve kendi içinde değişkenli bir yapıya dönüştürmesine zemin hazırlayan post modern hareketlenmeler “modern insan” sıfatını alan varlığın daha da bölünmesine neden olmuştur. Bu bölünme insanı daha da yalnızlaştırmış, toplumsal kimliğinden uzaklaşmasına neden olmuştur. Tabakalaşma ve sınıf farkları, yüksek ve aşağı kültür, görünüş ve gerçeklik gibi teoriler ve sınıflar oluşmuştur. Adorno’nun amorf kitlesi, Baudrillard’ın simülasyon kuramı, Derrida’nın post modernizm düşüncesinde bir araya gelmiştir. Ve böylece modern kültür içersinde post modern hayaletleşmeyi oluşturmuştur.
Üreten fakat aynı zamanda tüketmek için daha fazla çabalayan insan Goethe’nin bahsettiği şekliyle dünya zevklerini boş ve anlamsız eylemler adına görmezden gelmektedir. Kitle iletişim araçlarının da farkında olsun ya da olmasın bu kapitalist ve liberal sisteme dahil oluşları, bir zamanlar mesleği olan, ahlaki formlara sahip insanları amorf kitle haline dönüştürmüştür. Yani içini boşaltmış, sadece tüketime programlanmış bireyler haline getirmiştir. Baudrillard’ın biraz abartılı terimiyle “artık bir hakikat veya gerçeklik yoktur; sadece evrensel ve zorunlu taklitler vardır. Melodramlar ve eğlence parkları tek gerçekliktir.” sözünü burada kullanmak sanırım fazla uçarılık olmayacaktır.
Kitlelerin vicdani oluşumlarına da el atan bu durum kendilerini kurtarmak için içlerinden birini kahraman ilan etmelerine de karşı çıkar. Bu durumda “Geleneğin en büyük tehlikesi hakim sınıfın aleti haline düşmektir.” Ancak bu tutuma karşı çıkan küreselleşme karşıtı hareketlenmeler yeterince sesini duyuramaz. Çünkü teknolojinin olumsuz etkileriyle birlikte yok olmaktadırlar.
Bugün ve bundan böyle hipergerçekçiliğin asimüle edici boyutunu bünyesine katan, toplumsal, politik, tarihsel ve iktisadi gerçeklikleri kendi çıkarlarında kullanan post modernizm, ticaret ve üretimi de post endüstriyel biçim haline getirmiştir. O halde tüketim kullanım değerinin tüketimi ya da maddi bir faydacılık olarak tüketim değil, her şeyden önce göstergelerin tüketimi olarak anlaşılması gerekir. Daha da ileriye gidecek olursak nesneleşen ve özünü kaybeden öznenin de tükenişinden bahsedebiliriz. Kendisini ve oluşturduğu değerleri tüketmiş, yine kendi soyu içinde yok etmiş olması bir biçimsizleşmeyi gözler önüne sermektedir. Bu biçimsizleşmenin oluşturduğu varlık ise “modern insan” gibi içeriksiz bir kavram doğurmuştur. Yaşamında üretime daha da az yer ayıran ve devamlı kişisel ihtiyaçları doğrultusunda tüketen insan, her geçen gün tüketmek için daha çok zaman harcamaktadır. Yaşamsal zevkler ve keyfi hazlardan öte bir tüketim isteğidir bu. Post modernizmin oluşturduğu bu form; insanı uçurumun kenarına her gün bir adım daha yaklaştırmaktadır.
Neticede insan, önceden var olan gerçekliğini post modern bir yaklaşımla tekrardan şekillendirmiş ve kendi yarattıklarında kaybolmuştur. İnsan kendi zaferlerinde boğulmuş varlığını bir hayalet olarak sürdürmeye başlamıştır.