|
EKİN
DEDEOĞLU
SÖZCÜKLER
“Subtext” kavramını birinci sıraya koymak istiyorum. Bu bir sözcüğün
altında söylenen diğer çok sayıda anlamlardır. Bir tür alt-metin
olarak bakabiliriz. Levi-Strauss, yapısalcılığı kurarken, “binary
opposition”, yani ikili karşıtlar kavramıyla bu anlamları çözmeye
girişti. Bunu yaparken toplu bilinçaltını ve mantık dışı eşleşmelerin
nasıl aynı kavramlara yüklendiğini gösterdi. Yapmaya çalıştığı,
bir tür yapıyı insan dilinde keşfetmek... Derrida karşı çıkıp,
metnin asla anlam taşıyamayacağını savunmuştur. “Deconstruction”
ve “differance” kavramlarını ortaya koymuş, metni “text”,
“context” v.s açısından incelemiş, anlam çöküntüsünü XX. yüz
yılda halen Eski Yunan kaynaklı tam-bulunuş inancının çürütülmesiyle
dilin temelinin betonsuz kalmasına bağlamıştır. Haklıdır, insan
mantığı bilimsel düşünce sınırları içinde metni anlamaktan
acizdir. XX. yüzyılda kendi, kendisine yabancı bir dünya yaratmıştır.
İnanmayı reddettiğinde ise başka bir inancı besin olarak almıştır.
Hep daha iyiyi aramıştır. Ama motoru olan hırs, bir nevi ego besinidir.
Schopenhauer’ın yarattığı bir “hayatta kalma istemi” ve bu
istemin topluma yansıması içeriğinde “üreme ve üreyebilmek için
daha uygun bir dünya yaratma” isteğinin belirsiz doğrultusunda kendi
egemenliğini, beraberinde kendi yabancılaşmasını getirdi, daha da
getiriyor. Birçok alanda sınıra vuruldu, kuramsal fizik quantum
belirsizliğinin ağında debeleniyor; sanat avant-garde arayışlar içinde
amacını, insan ruhunun yansıtma gereğini, yaratıcılıkla kendini beğendirme
aracı yerine satıyor; sosyal bilimler ise
bu ivmedeki yüzyılı
çözümleme uğraşısındalar. İnsanlık kendi içsel değerlerine
yabancı bu dünyayı yarattı ve herkes bir ışık arıyor.
Jung,
Freud’un psikanaliz teorisini topluluklara ve toplumdan bilinçaltının
yansımasına uygulayarak “collective unconscious” (toplu bilinçaltı)
kavramını ortaya koydu. Bu açıdan yüzyıl oldukça engin bir çöplüğe
sahip. Kelimeler birbirini takip ederken anlamlandırma uğraşı bir tür
boşlukta. Sözcükler çoğunlukla susuyor artık. Hobbes’la aramızda
iki yüzyılı aşkın bir zaman var artık. İki dünya savaşının
insanlığı kasıp kavuruşunu, ardından süper güçlerin dünyayı nasıl
paylaştığını göremedi. Anlamın insan hayatında bunca çöküşünü de görmedi.
Çağın empoze ettiği mantığın gücüdür, bilimselliktir.
Fransız aydınlanmasında Rousseau’nun, Diderot’nun,
D’Alambert’in savunduğu bir tür rasyonalizmdir. Bütün pozitif
bilimler bununla besleniyor bugün. Algılama kavramı mantık
kriterlerine bağlanıyor. Fizikte algılama denklemlere dayandırılıyor
(Einstein, Riemann v.s.). Biyoloji sayısal olasılıklara
ve matematik kavramlara eş şemalara. Yani bir kavramın anlaşılması
amacında kullanılan mantık, bir sebep-sonuç ilişkisine dayanıyor ve
sonunda herkesin inandığı bir aksiyoma (yani bir tür inanç) varıldığı
zaman “anlaşılmış” oluyor. Foucault, Derrida, Husserl çizgisi
çözümlüyor ve parçalarına bölüyor. Olgu bilim, olguları değerlendirirken
insanla ilgili ve varlığıyla ilgili haklı belirlemeleri zamanında
yaptı., ve bunlardan farklı olarak insanı varoluşçuluk ile birlikte
yeniden dünyaya yerleştirdi. Böylece sübjektivite, tekrar bir gerçeklik
olarak yerini aldı. MANTIKSAL
ARIŞTIRMANIN ALGILAMA OLMADIĞI ÜZERİNE
Bu
tezi savunmada ilk kriterim, insan beyninin işleyişi itibariyle mantık
sınırları dışında olmasıdır. Bilinçaltı besinini imgelerden,
deneyimlerden, arzulardan ve çelişkilerden (Freud) zamanın içinde de
toplu bilinçaltından almaktadır (Jung, Joseph Campbell). İnsan, düşünü
mantık-dışı bir evrende işlemektedir, karşıtlar birbiriyle eşlenir,
renkler sayılara döner, imgeler birbirini anımsatır. Mantık bir yan
koldur, olayları çözme yetisidir, bilinçaltının karmaşası içinde
o da işler. Kesinlik özelliği yüzünden bilim dili olarak seçilmiştir.
Bir, hayatta kalabilme aracı, çözümleme silahı; kimi zaman da insan
karakterindeki boşlukların avukatı
bir savunma mekanizmasıdır (rasyonalizasyon, Freud). İnsanlık
bu mantığı kesin temeller üstüne oturtmak amacıyla tam-bulunuş
efsanesini bilimlerin temeli olan bir kavram haline getirmiştir ve bilim
onun meyvelerini yemektedir. Böylece Mircea
Eliade’ın tanımladığı
iki tür insan yarısına geldik, kutsal ve din-dışı. Bilinçaltı bize
vazgeçilmez bir zenginlik sunar. Bir yaşam kaynağıdır. Bu noktada
Joseph Campbell’den bir alıntı yapacağım: “Hayatta aradığımın
bir anlam olduğunu sanmıyorum. Bence aranan daha çok, hayatta olduğuma
dair bir deneyim”[1]
. Bilinçaltı bu deneyimlerin harmanıyla beslenir.
Böylece
iki tür anlamla karşı karşıyayız: 1.
Neden-sonuç ilişkisi içinde kabul edilmiş aksiyomlara değin
uzanan çıkarsama sonucu elde edilen inanç. 2.
Duyumsanma ve sezgi (Bergson) yoluyla içselleştirilip bilinçaltının
süzgecinden geçirilen izlenim. O
zaman yapacağımız insani olanı aramaktır.[2]
Bunu spiritius yerine anima egemenliğinde
bir arayış olarak kabul edebiliriz.
Bu
XX yüzyılın unuttuğunu, Nietzsche’nin
Avrupa’sına yokluğu yüzünden kin kustuğunu aramaktır. Etik
değerleri seçerken duyulması gereken her şeyin ötesinde insanca bir
“güven”dir,kendimize, insanlığımıza ve yaptıklarımıza.
Güven bir sorumluluktur. Dostoyevski’nin dediği gibi insan, her davranışından,
başka herkes önünde sorumludur.
Yazmak
bu sorumluluğun yansımasıdır ve dürüstlük ilk adımdır. Bunun için
yazar yahut düşünür, tüm çıkarsamaların
haricinde bir etik iç düzene ihtiyaç var.
İnsan
sübjektiftir. Objektifli k ancak bir aldatmaca olabilir ve düşünebilen
her insan için inandırıcılıktan uzaktır, tek yaptığı insanı
fakir ve soğuk bir dünyanın sınırlarına hapsetmektir. Psikanaliz sübjektiviteyi kabullendi, hem de bilimsel çözümleme metodu olmasına rağmen.
Bunun nedeni insan ruhuna ait olduğunun bilinmesidir. Sözcükler, çok zengin bir toprak olan insan bilinç ve bilinçaltının beceriksizce yansımalarıdır. Çünkü yansıtmakta oldukları dünyalar sözcüklerin de resimlerin de seslerin de ötesinde ve hatta değer yargılarının, iyinin ve kötünün ötesinde, üstüne süper ego kılıfı giydirilmiş kavramlardan oluşur. Gerçeklik, rüyalarla aynı maddeden yapılmıştır ve bunu somutlaştırma çabası cinayettir. Bunun farkında olduktan sonra şunu görürüz ki, aslında onların istemleri ve eğilimleri, istemeseler bile yansıtıyor olmaları bir kayıp değildir. Aksine kendimizle ilgili gerçeklikleri ortaya çıkaran bir göstergedirler. Dikkat edip onları tartmak ise “subtext” e uygunluk açısından bir tedbir olmasının dışında bir aldatmacadır. [1] Power of Myth [2] Çünkü gördük ki aksi kendi varlığına ters düşen bir paradoks ve bulantının içinde eriyip gitmektir.
|