EKİN DEDEOĞLU ( İSTANBUL AMERİKAN ROBERT LİSESİ )

 

SÖZCÜKLER

      Sokakta yürüyen bir dilenci; “biz aslında söylediklerimizi hakikaten söylemiyoruz” dedi. “Shakespeare bize bunu söylemek istiyor.” (Looking for Richard, Al Pacino). Girişi, III. Richard’ın, Lady Anne’le olan diyaloguyla yapacağım. Richard belindeki hançeri çıkartır ve Lady Anne’e eğer sevgisini kabul etmeyecekse, onu öldürmesini ister. Anne kabul etmez ve “O zaman “ben kendimi öldüreyim” der. Onu da kabul etmez. Peki Richard’ın gerçekten söylediği nedir?  “Seni elde edeceğim.

    “Subtext” kavramını birinci sıraya koymak istiyorum. Bu bir sözcüğün altında söylenen diğer çok sayıda anlamlardır. Bir tür alt-metin olarak bakabiliriz. Levi-Strauss, yapısalcılığı kurarken, “binary opposition”, yani ikili karşıtlar kavramıyla bu anlamları çözmeye girişti. Bunu yaparken toplu bilinçaltını ve mantık dışı eşleşmelerin nasıl aynı kavramlara yüklendiğini gösterdi. Yapmaya çalıştığı, bir tür yapıyı insan dilinde keşfetmek... Derrida karşı çıkıp, metnin asla anlam taşıyamayacağını savunmuştur. “Deconstruction” ve “differance” kavramlarını ortaya koymuş, metni “text”, “context” v.s açısından incelemiş, anlam çöküntüsünü XX. yüz yılda halen Eski Yunan kaynaklı tam-bulunuş inancının çürütülmesiyle dilin temelinin betonsuz kalmasına bağlamıştır. Haklıdır, insan mantığı bilimsel düşünce sınırları içinde metni anlamaktan acizdir. XX. yüzyılda kendi, kendisine yabancı bir dünya yaratmıştır. İnanmayı reddettiğinde ise başka bir inancı besin olarak almıştır. Hep daha iyiyi aramıştır. Ama motoru olan hırs, bir nevi ego besinidir. Schopenhauer’ın yarattığı bir “hayatta kalma istemi” ve bu istemin topluma yansıması içeriğinde “üreme ve üreyebilmek için daha uygun bir dünya yaratma” isteğinin belirsiz doğrultusunda kendi egemenliğini, beraberinde kendi yabancılaşmasını getirdi, daha da getiriyor. Birçok alanda sınıra vuruldu, kuramsal fizik quantum belirsizliğinin ağında debeleniyor; sanat avant-garde arayışlar içinde amacını, insan ruhunun yansıtma gereğini, yaratıcılıkla kendini beğendirme aracı yerine satıyor; sosyal bilimler ise  bu ivmedeki  yüzyılı çözümleme uğraşısındalar. İnsanlık kendi içsel değerlerine yabancı bu dünyayı yarattı ve herkes bir ışık arıyor.

     Jung, Freud’un psikanaliz teorisini topluluklara ve toplumdan bilinçaltının yansımasına uygulayarak “collective unconscious” (toplu bilinçaltı) kavramını ortaya koydu. Bu açıdan yüzyıl oldukça engin bir çöplüğe sahip. Kelimeler birbirini takip ederken anlamlandırma uğraşı bir tür boşlukta. Sözcükler çoğunlukla susuyor artık. Hobbes’la aramızda iki yüzyılı aşkın bir zaman var artık. İki dünya savaşının insanlığı kasıp kavuruşunu, ardından süper güçlerin dünyayı nasıl paylaştığını göremedi. Anlamın insan hayatında bunca çöküşünü  de görmedi.

    Çağın empoze ettiği mantığın gücüdür, bilimselliktir. Fransız aydınlanmasında Rousseau’nun, Diderot’nun, D’Alambert’in savunduğu bir tür rasyonalizmdir. Bütün pozitif bilimler bununla besleniyor bugün. Algılama kavramı mantık kriterlerine bağlanıyor. Fizikte algılama denklemlere dayandırılıyor (Einstein, Riemann v.s.). Biyoloji sayısal olasılıklara   ve matematik kavramlara eş şemalara. Yani bir kavramın anlaşılması amacında kullanılan mantık, bir sebep-sonuç ilişkisine dayanıyor ve sonunda herkesin inandığı bir aksiyoma (yani bir tür inanç) varıldığı zaman “anlaşılmış” oluyor. Foucault, Derrida, Husserl çizgisi  çözümlüyor ve parçalarına bölüyor. Olgu bilim, olguları değerlendirirken insanla ilgili ve varlığıyla ilgili haklı belirlemeleri zamanında yaptı., ve bunlardan farklı olarak insanı varoluşçuluk ile birlikte yeniden dünyaya yerleştirdi. Böylece sübjektivite, tekrar bir gerçeklik olarak yerini aldı.

MANTIKSAL ARIŞTIRMANIN ALGILAMA OLMADIĞI ÜZERİNE

   Bu tezi savunmada ilk kriterim, insan beyninin işleyişi itibariyle mantık sınırları dışında olmasıdır. Bilinçaltı besinini imgelerden, deneyimlerden, arzulardan ve çelişkilerden (Freud) zamanın içinde de toplu bilinçaltından almaktadır (Jung, Joseph Campbell). İnsan, düşünü mantık-dışı bir evrende işlemektedir, karşıtlar birbiriyle eşlenir, renkler sayılara döner, imgeler birbirini anımsatır. Mantık bir yan koldur, olayları çözme yetisidir, bilinçaltının karmaşası içinde o da işler. Kesinlik özelliği yüzünden bilim dili olarak seçilmiştir. Bir, hayatta kalabilme aracı, çözümleme silahı; kimi zaman da insan karakterindeki boşlukların avukatı  bir savunma mekanizmasıdır (rasyonalizasyon, Freud). İnsanlık bu mantığı kesin temeller üstüne oturtmak amacıyla tam-bulunuş efsanesini bilimlerin temeli olan bir kavram haline getirmiştir ve bilim onun meyvelerini yemektedir. Böylece Mircea  Eliade’ın  tanımladığı iki tür insan yarısına geldik, kutsal ve din-dışı. Bilinçaltı bize vazgeçilmez bir zenginlik sunar. Bir yaşam kaynağıdır. Bu noktada Joseph Campbell’den bir alıntı yapacağım: “Hayatta aradığımın bir anlam olduğunu sanmıyorum. Bence aranan daha çok, hayatta olduğuma dair bir deneyim”[1] . Bilinçaltı bu deneyimlerin harmanıyla beslenir.

    Böylece iki tür anlamla karşı karşıyayız:

1.        Neden-sonuç ilişkisi içinde kabul edilmiş aksiyomlara değin uzanan çıkarsama sonucu elde edilen inanç.

2.        Duyumsanma ve sezgi (Bergson) yoluyla içselleştirilip bilinçaltının süzgecinden geçirilen izlenim.

O zaman yapacağımız insani olanı aramaktır.[2] Bunu spiritius yerine anima

egemenliğinde bir arayış olarak kabul edebiliriz.

     Bu XX yüzyılın unuttuğunu, Nietzsche’nin  Avrupa’sına yokluğu yüzünden kin kustuğunu aramaktır. Etik değerleri seçerken duyulması gereken her şeyin ötesinde insanca bir  “güven”dir,kendimize, insanlığımıza ve yaptıklarımıza. Güven bir sorumluluktur. Dostoyevski’nin dediği gibi insan, her davranışından, başka herkes önünde  sorumludur.

    Yazmak bu sorumluluğun yansımasıdır ve dürüstlük ilk adımdır. Bunun için yazar yahut düşünür, tüm  çıkarsamaların haricinde bir etik iç düzene ihtiyaç var.

     İnsan sübjektiftir. Objektifli k ancak bir aldatmaca olabilir ve düşünebilen her insan için inandırıcılıktan uzaktır, tek yaptığı insanı fakir ve soğuk bir dünyanın sınırlarına hapsetmektir. Psikanaliz sübjektiviteyi  kabullendi, hem de bilimsel çözümleme metodu olmasına rağmen. Bunun nedeni insan ruhuna ait olduğunun bilinmesidir.

   Sözcükler, çok zengin bir toprak olan insan bilinç ve bilinçaltının beceriksizce yansımalarıdır. Çünkü yansıtmakta oldukları dünyalar sözcüklerin de resimlerin de seslerin de ötesinde ve hatta değer yargılarının, iyinin ve kötünün ötesinde, üstüne süper ego kılıfı giydirilmiş kavramlardan oluşur. Gerçeklik, rüyalarla aynı maddeden yapılmıştır ve bunu somutlaştırma çabası cinayettir. Bunun farkında olduktan sonra şunu görürüz ki, aslında onların istemleri ve eğilimleri, istemeseler bile yansıtıyor olmaları bir kayıp değildir. Aksine kendimizle ilgili gerçeklikleri ortaya çıkaran bir göstergedirler. Dikkat edip onları tartmak ise “subtext” e uygunluk açısından bir tedbir olmasının dışında bir aldatmacadır.

[1] Power of Myth

[2] Çünkü gördük ki aksi  kendi varlığına ters düşen bir paradoks ve bulantının içinde eriyip gitmektir.