|
EMİNE
SARIKARTAL
İnsanoğlu
için belki de en önemli kavram “bilmek” olmuş, çağlar boyu Antik
Yunan’dan beri tartışıla gelen ve her devre ayak uydurmayı beceren
popüler bir alan bilgi, kim bu epistemolojik tartışmalara bir son
verebilir ki?
Nasıl bir şeydir bilmek? Sofizmin ve Septisizmin engin şüphe
denizinden sıyrılmanın yolu mudur? Sokrates diyalektiğinin temel taşı
olan şu meşhur cümle: “Tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir.”
Bilip bilmemekten daha önemli sorular olamaz mı, bilgiyi
ilgilendiren? Mesela nasıl biliriz? Ya da neyi biliriz?
Platon’un mağara örneğindeki gibi, kusursuz idealar ve gölgeler
dünyası olarak, iki ayrı dünyanın varlığını bilip, bir mağaranın
duvarlarından, girişe sırtımızı çevirip onun gölgelerini
izleyebilir miyiz? Yani, bilinen şey, o şeyin maddesi midir, ideası mıdır?
İdea metafiziğe kayan bir kavram olduğundan, varlığının ve
yokluğunun kanıtlanabilirlik ölçüsü aynıdır. O halde, bilinmesi ve
bilinmemesi ihtimali de eşittir. Öyleyse araştırmalar madde üzerinde
yoğunlaşmalıdır. Çünkü bilme ihtimalinin mümkün olduğu tek durum
uzamdır.
İnsanlar maddeyi iki şekilde bilmeye çalıştılar. Birincisi
daha çok teorisi üzerinde yoğunlaşan
ve neredeyse maddenin kendisini unutan yaklaşımlardır. Diğeriyse
maddenin işlevi üzerinden giden görüşlerdir. Bu işlev birçok farklı
filozof tarafından farklı algılanmıştır. Mesela Spinoza, Descartes
dualizmini, “Tanrının bilebildiğimiz nitelikleri” adı altında
panteizme dönüştürür. Düşünce ve uzam, onda Tanrı’nın iki ana
niteliğidir. Böylece Natura Naturans’ın yarattığı Natura
Naturata’yı tanımaya çalışır. Kendi ifadesiyle, “olaylar karşısında
ne gülmeli, ne de ağlamalı, yalnızca onları gözlemlemeli”. Natura
Naturata ‘da bir uzamdır. Ama tanrıdan ayrlmaz. Onu,Tanrıyı öğrenebilmek
için bilmek isteriz. Çünkü Spinoza’ya göre Tanrı, doğaya özdeştir.
Maddenin işlevi bazılarına göre de onu kullanmak, günlük yaşamın
içine dahil ettiğimiz şekliyle bilmektir. Nietzsche, kendi çağına yönelttiğ
isyanında buna yer verir. Felsefenin, Sokrates ve Platon’la birlikte,
insan yaşamını hiçe sayan bir entelektüalizme düştüğünü söyler
ve bundan kurtulmak gereğini savunur.
Bir masa örtüsünü alıp masaya örtmektense, örtünün varlığını-yokluğunu
tartışan görüşler maddeyi değil, idesini ön plana çıkarırlar.
Oysa onun var ya da yok olmasından daha önemli olan, onu zaten oraya örtüyor
olmamızdır. Bu Derrida’nın “ikili zıtlıkları”nın tıkandığı
noktadır. Varlığını ya da yokluğunu tartıştığımız bir örtünün
varoluşunu kabul etmişiz demektir. Bunu Gorgias’ın şu sözlerinde açıkça
görebiliriz: “Hiçbir şey yoktur. Olsaydı da bilemezdik. Bilseydik
bile aktarılamazdı.” Gorgias
her seferinde, reddettiği durumun, istisnai bir şekilde de olsa,
mevcudiyetini kabul ederek görüşünü geliştirmiştir. Masa örtüsü
örneğine dönersek, bilginin aktarılması durumu kendisini şöyle gösterir:
Acaba bizler, masa örtüsünün beyazlığı konusunda ortak bir bilgiye
sahip miyiz?, yoksa bu beyazlığı yalnız kişisel olarak “biliyor”
ve “beyaz” sözcüğüyle onu nitelemekte anlaşıyor muyuz? Yani
acaba benim beyaz dediğim şeyi, bir başka algı sistemi, benim mor gördüklerim
gibi görüyor olabilir mi? İşte bütün bunları tartışmak, hatta bir
beyaz kavramı üzerinde anlaşmaya varmak için, bir anlık da olsa örtünün
varoluşunu kabul etmeliyiz.(Yine de onun hakkındaki bilgiyi
aktaramayabiliriz.)
Nietzsche’nin eleştirdiği aşırı teorik bakışlar, kanımca
bu noktayı gözden kaçırıyorlar. Nietzsche, sözünü ettiği bu
entelektüalizmden kurtulmayı, yığından kurtulmaya bağlıyor. Hatta
“üstün-insan”ı da bununla açıklayabiliriz: Onun yaşadığı dönemde,
yığından kurtulmuş olanlar, toplumun seçkin kesimiydi. Bu kurtuluş
isteğini şu sözleriyle açıklıyor: “Yığından kurtulmak isteyen,
onu ortadan kaldırır. Bunu isteyen insana vicdanı şöyle seslenir: Sen
kendin ol. Sen şu anda
kamuoyunda bir görüntü-insansın.”1 Aslında buradaki
“kamuoyunda bir görüntü-insan” kavramı, Heidegger’in “onlar”
alanına çok benzer. Zaten yığın kavramı da varoluşçuluğun kitle (toplum)
kavramına yakındır.
Heidegger varoluşçu görüşlerinde, insanın kendi varlığını
bulması gerektiğini, ama bu işin cesaret gerektirdiğini söyler. Ona göre
bunu yapamayan kişiler, “onlar” alanında, günlük yaşamın gürültüsü
içinde boğularak ve böylece kurtulabileceklerini düşünerek sürekli
devinirler. Oysa bundan kurtulmak imkansızdır. Çünkü bu endişe, (ilk
eserlerinde sözünü ettiği anguast nesnesi bulunmayan, kendiliğinden
gelen ve giden bir endişedir. Onu gidermeniz mümkün değildir. Ancak
onunla yüzleşerek kendi varlığımıza ulaşabiliriz. Sürünen
zamanlardan (longewhile)2
kurtulmanın tek yolu varlığımızla yüz yüze gelmektir. Çünkü
aslında insanın kendi benliği sıkıntı verir. Bunu yapabilen Dasein,
burada olacaktır. Sartre
daha sonra bu görüşlere, insanın yüklendiği sorumluluk duygusunu
eklemiştir. Bu dünyaya fırlatılmış olan insan, özgürlüğe
mahkumdur ve bu özgürlük nedeniyle tüm insanlıktan sorumludur. Bu
sorumluluk “yapmam gerekiyor ama yapamam” anlayışına yer vermez,
varoluşçuluğu başıboş bir özgürlük fikrinden
Bütün bunların madde ve bilmekle ilişkisi, varoluşçuluğun,
Dasein’a kendini bilme sorumluluğu yüklemiş olmasıdır. İnsan
“maddesine” varlığına kendini bilerek, kendini günlük yaşamın
neredeyse çılgıncasına alıp giden hareketinden kurtarıp, dinleyerek
ulaşabilir. Belki de bu bir araştırma yoludur.
Maddenin yaşamla, dolayısıyla insanla ilgili yönü işlevidir.
Ama pragmatik bir işlev değildir. Önemi bize sağladığı yarardan değil,
maddeyle duyusal olarak ilişki kurabilmemizi sağlayan tek yönü oluşundandır.
Bu yüzden maddeyi, onu kullandığımız ölçüde; hatta kullanma alanımızı
genişletecek şekilde araştırmalıyız. Bilgiyi arttırmanın ve
bilmediğimizi bilmenin tek yolu araştırmaktır. Bu araştırma bilginin
elde ediliş yöntemine göre değişmez. Rasyonalist ya da empirik
bilginin kaynağı, metot açısından birbirinden ayrılan araştırmalardır.
Önemli olan empiristlerin deyimiyle “Tabula Rasa”nın dolmasıdır,
doluş şekli sonra gelir. Bu durum bilmek ya da bilmemek teorilerinden çok
daha somut bir şey
sunar bizlere : Bilip bilmediğimizi tartıştığımız bir şeyin
varoluşundan nasıl şüphe duyabiliriz ki? 1
- Yaşam
Felsefeleri-Nietzsche. 2 - Ünal Nalbantoğlu’na ait bir deyim |