Küreselleşme-Yeni Dünya Düzeni ve İnsan
Erdem Çetrez (Selma Yiğitalp Lisesi)
Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra ABD emperyalizminin kendini dünyanın imparatoru olarak ilan etmesiyle birlikte dünya halklarına yeni bir dünya düzeni olarak sunulan “küreselleşme” ortaya çıktı. Bu yenidünya düzeninin bir numaralı ve rakipsiz lideri ABD idi. Çünkü ABD, Sovyetler Birliği’nin çöküşündeki bir numaralı aktördü. “Küreselleşme” planları, başta eski doğu olmak üzere bağımlı ülke ve halklara; “uyulması zorunlu yasalar” olarak kabul ettirilmiş ve bu yeni düzenin güvenliği için gerekli siyasal ve askeri anlaşmalar gerçekleştirilmiştir.
Ancak sorun sadece doğunun kontrol altına alınması ve paylaşılması ile kısıtlı değildi. Bu fetih ve yeniden paylaşım mücadelesinin alanı çok daha genişti: Orta ve yakın doğu, Kafkasya-Hazar, güneydoğu Avrupa-balkanlar, güneydoğu Asya-Pasifik, Meksika-amazon bölgesi ve Sahra altı Afrika ülkeleri vs. idi. Ekonomik veya askeri ve bugün ya da gelecek için önem taşıyan ve taşıyacak olan az çok “cazip” her bölgeye, “beklenmedik” bir şekilde yayıldı.
Bu yayılma-fetih ve yeniden paylaşım planlarının dünya halklarına şirin gösterilmesi için de felsefi bir alt yapıya ihtiyaç duyuldu. İşte tam da burada burjuva ideologlarından Fukuyama ve “Tarihin Sonu” teorisi göreve çağrıldı. Fukuyama, Japon asıllı bir ABD’liydi. “Tarihin Sonu” teorisini yazmadan önce hiçbir felsefi geçmişi yoktu fakat ne hikmetse bu teoriyi yazdıktan sonra tüm dünyada medya tarafından bir numaralı filozof olarak ilan edildi ve tanıtıldı. Fukuyama’ya yüklenen misyon basitti; “kapitalizmin nihai zaferini”, “liberal burjuva demokrasisinin doğruluğunu” ve “sınıf savaşımlarının bittiğini artık tarihin son bulduğunu” yazması gerekiyordu. O da görevini layıkıyla yerine getirdi.
“Tarihin Sonu” teorisi liberalizmle birlikte insanlığın ideolojik evriminin son bulduğunu iddia ediyordu. Bu iddiasını da Hegel’ci idealist düşünceye dayandırıyordu. Fukuyama şöyle diyordu: “Tanıklık ettiğimiz şey sadece soğuk savaşın bitişi ya da savaş sonrası tarihin özel bir evresine geçiş değildir, bizzat tarihin sonudur.”
Fukuyama bu görüşü kendisinin bulmadığını kabul ediyordu. Bu görüşü idealist felsefenin babası Hegel’den almıştı. Hegel de bu bakış açısından hareketle Fransız devrimi sonucu kurulan burjuva liberal devletin “ebedi özgürlüğü” getirdiğini ve tinsel ile madde arasındaki uyumun sağlandığını yani tarihin sonunun geldiğini iddia etmişti. Hegel’e göre, bundan sonra yapılacak tek iş vardı; o da burjuva liberal devlet biçiminin tüm dünyaya yayılmasını sağlamaktı.
Fukuyama, Hegelci görüşe sarılarak Hegel’in 1806’da söylediklerinin doğruluğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Fukuyama’ya göre Fransız devrimi sonrasında ortaya atılan hiçbir görüş liberal düşünceyi aşamamıştı. Özellikle Marksizm ve Komünizm görüşüne saldırmayı amaçlıyordu kuşkusuz. Fransız devriminden sonra ortaya çıkan Marksist-Leninist düşüncenin, insan düşüncesi ve ruhunun “normal evrimi sürecinde sapmalar” olduğu sonucuna varmaya çalışıyordu. Fukuyama devamında şöyle yazıyordu: “Tarihin 1806’da son aşamasına vardığını söylemek insanlığın ideolojik evriminin Fransız ve Amerikan devrimleriyle sonuçlandığını söylemek anlamına gelir. Bu ideallerin teorik doğruluğu mutlak ve aşılamazdır.”
Fukuyama’nın tüm bu anlatıları ve Hegel’in görüşleri birleştirildiğinde ortaya şu görüş çıkmaktadır: Tarihin sonu fikrinin ve evrensel devletin bugünkü üç temel dayanağı; tüketim kültürü, Pazar ekonomisi ve liberal demokrasidir. Fukuyama’ya göre kapitalist devlette çelişkilerin hiç biri yoktur ve insanlar tüm maddi ve manevi isteklerinin karşılandığını gördükçe birlik ve uyum içinde yaşamaya devam etmektedir. Burada işaret edilen kuşkusuz ki Amerika Birleşik Devletleri’dir.
Sovyetler Birliği ve Doğu Bloğunun çöküşünden bu yana yaşananlara kısa bir bakış atacak olan herkes görecektir ki durum hiç de iç açıcı değildir. Barış,refah ve demokrasi sunacak olan Yeni Dünya Düzeni, savaşlar,katliamlar,salgın hastalıklar,çevre katliamları vs. dışında hiçbir şey sunmamıştır dünya halklarına. Dahası özgürlük getireceği yerde pek çok ülkenin bölünmesine sebep olmuş, halkları ABD’ye daha fazla bağımlı kılmıştır. Küresel ısınmanın, kuş gribinin, körfez savaşının, Afganistan ve ırak işgallerinin ve balkanlarda yaşanan iç savaşların bu son 20yıllık süreçte yaşanmış olması hiç de şaşırtıcı değildir.
Sınırların kalkıp, barışın ve demokrasinin tüm dünyaya yayılacağını iddia eden emperyalizm, sözünü yerine getirmiştir aslında. Sömürü halkasındaki sınırları kaldırmış, sınırsız bir sömürü ve savaş sunmuştur. Burjuva güçler arasındaki savaşlara son verip hepsini tek bir elde toplayarak barışı getirmiştir onlara. Ve yine Ortadoğu halklarının üzerine, üzerinde “justice” yani adalet yazılmış bombalar atarak “demokrasiyi” tüm orta doğuya yaymıştır.
Tüm bu yaşananlar ve yaşanmakta olanlar göz önünde bulundurulduğunda gerçeği görmek çok da zor değildir aslında. Fukuyama, artık tarih son buldu demiştir. Hemen ardından ise emperyalist işgal savaşları patlak vermiştir. Bu sefer de yine ABD kaynaklı sözde filozoflar çıkıp “Medeniyetler Çatışması” teorisini ortaya atmıştır. Bu teoriye göre batı ve doğu uygarlıkları birbiriyle ters düştükleri için devamlı bir çatışma içinde olmaları doğaldır. Bunun tarihsel bir önemi yoktur. İşte görüleceği üzere tarih asla son bulmamaktadır. Zaten idealistlerin iddia ettiğinin aksine madde durağan bir şey değildir. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Ve değişip-ilerlemeyen-gelişmeyen madde de yok olmaya mahkumdur. Bugün değişmeyen-ilerlemeyen ve gelişmeyen bir şey varsa o da kapitalist düzenin ta kendisidir. Ve zaten yok olmaya mahkum olan, kendi sonunu kendisi hazırlayan bir dünya düzenidir.
Türkiye’de sınıfların var olmadığını iddia eden ideologların söylemlerini bir kenarı yazalım. Sonra Fukuyama’nın ve diğer uluslar arası burjuva ideologlarının söylemlerini bir kenarı yazalım. Sonra tüm bu bilgiler ile oturup düşünelim, madem artık sınıflar yok, madem artık yeni dünya düzeniyle birlikte herkes rahat-refah ve barış içinde yaşıyor; öyleyse bize açıklasınlar neden Tuzla Tersanelerindeki işçiler bırakın 21.yüzyılı, 19.yüzyıl koşullarında çalıştırılıyor? Ve sonsuz bir sömürüye uğruyorlar? Elbette burjuva ideologları bu sorulara yanıt veremezler. Çünkü onların iddia ettiğinin aksine tarih son bulmamıştır, insanlık ilkel komünal toplumdan bu yana gelişimini devam ettirmektedir. Ve üretim biçimleri değiştikçe de yönetim biçimleri ve yöneten sınıflar değişmektedir. Nasıl ki feodalizmin sonunun gelmesi ile burjuvazi iktidarı aldıysa ve kapitalizmi kurduysa bugün de artık kapitalist-emperyalist sistemin sonu gelmiştir ve onu yıkıp iktidarı alacak olan işçi sınıfıdır. Tarih, sınıf savaşımlarından oluşmaktadır. Sınıflar ve sınıf savaşımları yok olmadığı sürece, tarih de yok olmayacaktır.
Fukuyama ve diğerlerinin teorileri 10 yıl içinde çürümüştür. Fakat 160 yıl önce yazılmış bir kitap hala daha geçerliliğini korumaktadır, Marx ve Engels’in yazmış olduğu “Komünist Manifesto” dünü, bugünü ve geleceği aydınlatmaya hala devam etmektedir…