SANAT FELSEFESİNDE MÜZİK ANLAYIŞI
Sanat, bazı düşüncelerin, amaçların, durumların, olayların, beceri ve düş gücü kullanılarak ifade edilmesine ya da başkalarına yönelik yaratıcı insan etkinliğidir. Olağan ve sıradan nesneler genellikle sanat yapıtının karışıtı sayılır; çünkü sanat yapıtını belirleyen belli başlı özelliklerden biri özgünlük, diğeri ise onun “tek” olmasıdır.
Sanatın bu özelliği, sanatçının kişiliği ile yakın ilişkisi olan üslup kavramıyla önemli bir koşutluk gösterir. Genel anlamda, sanatçının özgünlüğünü oluşturan, onun kendisine özgü üslubudur. Üslup bu anlamda, sanatçının bütün ürünlerinde görülen bir özellik olarak, aynı zamanda o sanatçının kendi dalına getirdiği yeniliktir. Bir sanat dalı olan müzik ise, insan ya da çalgı seslerinin, belli bir biçimsel güzellik ve duygusal ifade yaratacak şekilde düzenlenerek bir araya getirilmesini içerir. Bu düzenleme, kültürlere göre belirlenmiş ayrı melodi ve ritm standartlarına uygun olarak gerçekleştirilir.
Felsefi açıdan bakacak olursak, müziği de içine alan sanat felsefesi, sanatın yapısını, farklı kültür alanları içindeki yerini, insan açısından işlevini ve anlamını araştırır. Sanat-gerçeklik ilişkisi ve bu ilişki içinde sanat yapıtının gerçekliği ne ölçüde temsil ettiği ve yansıttığı, sanat yapıtının içeriği gibi sorunlar bu felsefenin temel konularını oluşturur.
Eski Yunan kültüründe akustiğin temelini kuran Pythagoras’a göre müzik, matematiğin bir parçasıydı. Yunanlılar akustik açısından bir sesin yüksekliği ile telin uzunluğu arasındaki ilişkiyi matematiksel olarak saptamışlardı. Platon da Konfüçyus gibi müziğe ahlakın bir parçası olarak baktı. Müziğin çeşitli zaman ve durumlarda insanlar üzerinde yarattığına inandığı etkiler nedeniyle hemen her modun (nota) uygun zaman ve durumlarda kullanılması, bazı modların ise zararlı etkilerinden dolayı hiç kullanılmaması gerektiğini ileri sürdü. Yalın müziği yeğleyen Platon’a göre, göksel uyum müzikle yankılanır, ritm ile melodi gökcisimlerinin devinimlerini taklit eder. Böylece evrenin ahlaksal düzenliliğini yansıtırdı. Dünyevi müzik ise kuşkuluydu; bazı modlar tehlikeli duyumsal nitelikler taşıdığından sıkı bir sansür uygulanmalıydı.
Aristoteles, Platon’un dünyevi müziği, idealin gölgesi olarak ele alışını ileri götürerek, “taklit etme” ile açıkladı. Bununla birlikte müzik, evreni de dile getirebilirdi. Müziğin, insan karakterini biçimlendirebilme gücü taşıdığı kanısında karşın Aristoteles, mutluluk ve hazzı hem bireyin, hem de devletin değerleri olarak kabul etmişti. Yalnızca müzik konusunda kuramsal bilgi sahibi olanlar ile müziği üretenler arasında ayrım yapıyor, müzik yapmayan insanların, başkalarının yaptığı müziği yargılayamayacaklarını savunuyordu.
Batı’da 17. ve 18. yüzyılda, Pythagoras’çı görüşler zaman zaman yeniden öne çıktı. Johannes Kepler, müzikle gök cisimlerinin hareketi arasında bağlantı kurma çabasıyla, kürelerin uyumu düşüncesini sürdürdü. Müziğin temelde matematiksel olduğunu düşünen Descartes da şaşmaz bir Platon’cuydu. Müziğin imgesel ve uyarıcı olmaması, dolayısıyla da ahlak dışı etkiler yapmaması için ılımlı ritmler ve yalın melodiler öneriyordu.
Kant ise kendi sanat sıralamasında müziği en alt basamağa yerleştirmişti. Müziği haz açısından yararlı buluyor, önemli bir kültürel işlev gördüğüne inanmıyordu. Sözsüz biçimde güvenilmez olan müziğin, şiirle birleşince kavramsal bir değere ulaşabildiğini savunurdu.
Bu dönemde müzik anlayışı Hegel ile gelişti diyebiliriz. Hegel, dinsel konuları ele alsa bile müziğin, sanatın felsefeye bağımlı olması gerektiğini söylüyor, duygulardaki birçok ince ayrımı iletebilme gücünü kabul ediyordu. Müziğin özünü ritmin oluşturduğunu ve insan benliğinde bunun bir karşılığı olduğunu öne sürdü. Hegel’in görüşlerinde özgün olan yan, müziğin, diğer sanatların aksine, uzayda bağımsız bir yer kaplamadığını, dolayısıyla da “nesnel” olmadığını ifade etmesidir.
19. yüzyıldan önce müzikçiler arasından pek az müzik kuramcısı çıkmıştı. Yazılan yapıtlar bazı teknik el kitapları ve güncel gereksinimleri karşılamayı amaçlayan metinler olmuştu. Bach gibi verimli ustalar, kuramsal bilgiler içeren araştırmalar değil, sanat yapıtları yarattılar. Örneğin, Schapenhauer’a göre müzik, öbür sanatlar gibi ideaları değil, doğrudan istenci yansıtıyordu. Buna karşılık Kant, müziğin özel bir etkisi olduğunu düşünüyordu.
20. yüzyıl ise müziğin yaygınlaşması açısından tarihte görülmemiş bir atılıma tanık oldu. Bunun en önemli nedeni kitle-iletişim araçlarındaki baş döndürücü gelişmeydi. Radyo, pikap, teyp, televizyon, kaset, video ve CD gibi araçların geliştirilmesi, bir yandan müziği olağanüstü yaygınlaştırırken, belli başlı yeni müzik türlerini de evrenselleştirdi. Örneğin, “jazz”, “blues”, “popüler müzik”, “rock ve heavy metal” gibi yeni müzik türleri bütün dünyada gelişip, yaygınlaştı. Elektroniğin müzik alanına uygulanması, bu sanat dalında akustik seslerin yanı sıra, çok değişik yeni elektronik seslerin de kullanılmasını sağladı. Pek çok ses üretebilen elektronik müzik aletlerinin ortaya çıkması, müziğin yalnızca dinleme değil, yaratma ve yorumlama alanında da yaygınlaşmasını sağladı. Yüzyıllardır sürüp giden bütün bu gelişmeler günümüze kadar gelerek müziği bugün sanat dallarının en yaygını ve evrenseli durumuna getirmiştir.
Biz 21. yüzyılda bunları araştırabiliyor ve konuşabiliyorsak, bir tarafımız hala antik çağdan kopmamış demektir. Bugün bir “90-60-90” tabiri kullanırız. Yani ideal güzellik örneği olan “Venüs heykeli”, özelliğini kaybetmemiş. Acaba elektronik müzik de bize, o çağlardaki klasik ve “lir” kültürüne dayanan müzik anlayışını unutturabilir mi?
Esra Engintalay / Özel Doğuş Lisesi