|
FERHAT
TAYLAN
(ÖZEL
FRANSIZ SAİNT BENOIT LİSESİ)
İlkel
toplulukların saygı gösterdiği “başkası” sadece kendi soyu sopu,
uluslar için de sadece kendi ulusudur. Ancak bütün bunların üstünde
olabilen az sayıda filozof kişiler için “başkası” bütün
insanlardır.
Bedia Akarsu (
Ahlâk
Öğretileri.Remzi kitabevi.1965.S.7)
Bedia Akarsu’nun
bu iki cümlesi, iç içe geçmiş iki ayrı soruna işaret ediyor.
İlk sorun toplulukların “biz” bilincinin “başkası” anlayışı,
ikinci sorun ise filozofun “ben” bilincinin “başkası” anlayışıdır.
Bu sorunları iki ayrı bölümde incelemeye çalışalım.
I.“Biz ve Başkası”
Toplulukların
“biz” bilinci, bireyi anonimleştirerek ortadan kaldırır.
Descartes’ın şüphe eden ve araştıran öznesi, “biz”in ortak
bilinci içinde öznelliğini kaybeder ve yok olur.
Topluluğun
bu anonimleşmiş bireylerinin başkasına gösterdiği saygı, onun
topluluktan biri olmasına bağlıdır. Başkası, “bizden biri” değilse,
yabancıdır. Yabancı işte bu anonimleşmiş bireylerin, “biz”lerin
ideolojisidir.
Aslında,
altı çizilen bu “biz”lik bilinci, Akarsu’nun belirttiği ırksal
özelliklerin dışında da düşünülebilir. Camus’nun Yabancı’sı,
toplumun etik yapısının dışında kalmış bir “başkası”dır.
Gregor Samsa, ne kadar uğraşırsa
uğraşsın ailesiyle anlaşamaz; çünkü o, bir “başkası”
iken aile bir “biz”dir. Samsa bizim gibi olmadığı için tozlu odasında
ölüme terk edilir.
Ama
bu “biz”, içinde gerçekten “başkalarını” barındırır mı
acaba? Kültürel açıdan aynılaşan, giderek birbirlerinin kopyası
haline gelen “biz” bireyleri, kendi benliklerine sahip olmadıklarından,
başkası ile aralarındaki fark belirsizleşir. Bu “bireyler”, yalnızca,
onlardan dinin ve rengin kalın, belirgin çizgileriyle ayrılan “başkası”nı
seçebilirler.
O
zaman, “biz” bilinci bir yandan toptan ve akıldışı bir yönelişle
yabancı düşmanlığını yaratırken, bir diğer yandan da kendi içinde
“başkalarının” oluşumunu engeller.
II. Ben ve Başkası
Yukarıda
sözü edilen bu “biz”lik bilincini aşmış filozof için “başkası”
kavramı genişler: başkası, kendisi dışındaki herkestir, bütün
insanlıktır. “Ben” bilinci gelişmiş filozof, “biz” den uzak
durduğu ölçüde başkasının konumunu da değiştirir. Başkasını
yaratan şey artık kültürel birikimindeki farklılık değildir, başkası,
basitçe “ben olmadığı için” başkasıdır.
İspanyol
filozof Ortega y Gasset, “İnsan ve Herkes” adlı eserinde insan
eylemlerini iki şekilde inceler: doğal eylemler ve mantıkdışı
eylemler. Doğal eylemler, insanın doğasından kaynaklanan ihtiyaçların
karşılanmasına dönüktür; mantıkdışı eylemler ise insanın verili
bulduğu toplumsal yapının gerekleri olarak yapmaya zorlandığı
eylemlerdir: Selamlaşırken el sıkışmak, ciddi olmak için kravat
takmak gibi... Gasset burada birey olarak başkasının varlığının özgürsüzlükleştirici
yanına da dikkat çekmiş olur.
O
zaman, toplulukların “biz” bilincinin bu topluluklar ile başkaları
arasında yarattığı
çatışma,
ben bilinci taşıyan filozofta toplumla çatışma biçiminde değişir.
Ama önemli olan, başkasından doğan çatışmanın “biz” bilinciyle
hareket eden toplulukta yabancı düşmanlığına sebep olurken,
“ben” bilinciyle davranan filozof için ileriye doğru bir adım olduğudur.
Nietzsche, “toplumla birey arasındaki çatışma bir zamanlar o
toplumun tözüydü” diyerek bu çatışmanın neredeyse yararlı bir çatışma
olduğunu vurgular.
Son
kertede, filozofun başkasına yaklaşımı onu reddetmeye, dışlamaya, sınıflandırmaya
yönelik değil, bütün “başkaların eşit uzaklığa koymak, onları
araştırmak ve belki de onlarla uzlaşmak yönündedir.İ
Sonuç olarak, ideolojilerin kurguladığı “biz”lere karşılık,
Nietzsche’ci bir dürüstlüğün ve kendiliğindenliğin “başkası”na
ilişkin değerlendirmelerimizdeki yanılsama perdesini kaldırarak çekilen
acıları azaltabileceği düşünülebilir.
...
1999 YILINDA BUDAPEŞTE'DE YAPILAN DÜNYA OLİMPİYATLARINDA DÜNYA
3. OLAN YAZI
BİLGİ İKTİDAR MIDIR
Burada
sorulan soru, bilginin olanaklarının epistemolojik bir araştırmasından
çok, bilgi ile kuvvet arasındaki ilişkiye işaret ettiğinden yapısalcı
perspektifleri incelemeyi gerektiriyor.
“Þüphenin efendilerinden (Marx,Freud,Nietsche) sonra,” diyordu
Paul Ricoeur, “ þüphe, çaðýmýzýn ortak
duygusu haline geldi.” Eðer gerçekten, aklýmýza ve
bilgimize dayanamayacaksak, bir “kurucu özne” den nasýl
bahsedebileceðiz? Eðer bütün eylemlerimiz bilinç altýmýzla
(Freud), maddi iliþkilerle (Marx) ve güç sistemiyle (Nietsche)
belirlenmiþ durumdaysa, ne yapacaðýz? Bu sorular, yüzyýlýmýzýn
düþünsel alanlarýnda çokça tartýþýldý;
ancak tartýþma hala devam ediyor.
Yunanlýlar, o trajik çaðlarýnda, insan hakikati üzerine
çok önemli araþtýrmalar yapmýþlardý.
Gorgias, dinlerin ve alýþkanlýðýn ruhsal
temellerini gösteriyor. Herakleitos insanlýðý Zeus’un
bir oyunu olarak sunuyor, Parmenides “her þey birdir” düþüncesiyle
varlýðý sorunlaþtýrýyordu. Felsefe
tarihinde, Felsefenin saf tiplerinin bu giriþimlerinin toplumsal düzeni
karýþtýrdýklarýný, toplumsal düzen
açýsýndan zararlý olduklarýný okuyoruz.
Fakat “Felsefe tehlikesiz bir gevezelik olmalý”, “hakikat
istenci ölüm istenci de olabilir” (Nietsche)
Bugün eðer, “tarih” adlý bir kurgunun kodlarýný
çözmek istiyorsak, yapacaðýmýz arkeolojik araþtýrmalarýn
risklerini de kabullenmelidir.
Eðer bilmek, bir bilinçaltý ürününden baþka bir
þey olmayan insan aklýyla dünyayý ve evreni yönetme
giriþimiyse, bir erdemden çok insanýn doða üzerinde
kurduðu yapay bir otoritedir. Çünkü bugün bilimsel ilerleme, doðaya
verilen zarardan baðýmsýz düþünülemez (Horkheimer
ve Adorno)
Zerdüþt yaþamla karþýlaþtýðý
her yerde güç istencini görüyordu, itaat edenin isteðinde bile
efendi olma arzusunu gördü. Bu güç (ya da bilgi) istenci, “ilerleme”,
“özgürleþme” ve “hümanizm” baþlýklarý
altýnda sürekli aklileþtirildi. Fakat, insan “her þeyin
ölçüsü” olmaktan çok, “varlýðýn bekçisidir (Heidegger).
Bir savunma: Ne zaman insanýn önüne yeni perspektifler açýlmak
istense, usluluðun bekçileri bunu yapmaya çalýþanlarý
“nihilist” ya da “yeni muhafazakar” (Habermas’ýn
Foucault’ya dediði gibi) olmakla suçluyorlar. Ama hiçbir arkeolog
nihilist deðildir; arkeoloji, dünyanýn kurgusal yapýsýný
bozarak yeni bir yaþam biçimi yaratabilme çalýþmasýdýr.
Ýnsan iktidarýnýn bilgi þeklinde aklileþtirilmesi,
dayanaklarýný hümanizmden alýr. Fakat, eðer
insan “þeylerin arasýnda bir þey” ise, ama düþünen
bir þey ( o zaman Dasein, varlýðýn bekçisi) ise hümanizmin
savunulmasý imkansýzlaþýr. Heidegger, þu
ünlü “Hümanizm Üzerine Mektup” unda, hümanizmin, insanýn
özüyle varlýk arasýndaki baðlantý sorusunu
sormadýðýný, hatta bu sorunun sorulmasýný
engellediðini savunur. Hümanizm açýkça metafizik kalmaktadýr.
Hümanist söylemler, modernite ve aydýnlanma düþüncesi, aþkýnlýklarý
sebebiyle metafizik kalýrlar ve insanýn hakikatine dair
sorularý sormayý engellerler. Bilgiyi bir iktidar aracý
olarak görerek istedikleri gibi üretirler. Acaba, bu yanýlgýlý
yapýnýn karþýsýnda, postmodern önermeler
bize yanýltýcý olmayan bir çýkýþ
gösterebiliyorlar mý?
Öncelikle, postmodernistlerin, ilerlemeye ya da özgürleþme anlamýndaki
yaygýn tarih anlayýþýna karþý
çýktýklarýný görüyoruz. O zaman, tarih
belirli bir çizgi üzerinde ilerleyen bir süreç olarak algýlanmaktadýr.
Ýkinci olarak, evrensel ve herkeste ortak çýkan akýl
(Kant) düþüncesine karþý çýkarlar; dolayýsýyla
“bilgi”, “bilgiler”e dönüþür. Burada farklýlýklarýn
üretimi söylemiyle Deleuze’ü hatýrlayalým; bu, bilginin
kaynaklarý çoðaltýlmaksýzýn mümkün deðildir.
Ýnsan bilinciyle (bilinçaltýyla) üretilmiþ bilgi
sakatlanmýþtýr. Bu sakat bilginin ve onun ürünü
olan toplumsal iliþkilerin karþýsýna, verili
durumu onaylamaya hizmet etmeyen, insansal olanaklarý yeniden deðerlendirerek
düþünceyi yanýlsamalardan kurtarmaya çalýþan
bir araþtýrmayla (postmodernizm) çýkýlmalý.
O zaman modernliði onarmaya çalýþmadan, ama dünyayý
“simüakr”lar içinde yok olmaya da býrakmayan bir düþünce...
Bilginin arkeolojisini yapmak, öyle ki, insanlarýn ayný
kelimelerin artarda geliþinden oluþan tarihi bozulsun. Çünkü,
bu kurguya karþý çýkmak bir görevdir.
|
|