HAKAN YÜCEFER   (ÖZEL FRANSIZ SAİNT BENOİT LİSESİ)

GİRİŞ

  “ Bir insan düşünürken sözcüklere dikkat etmelidir; çünkü sözcükler, sahip oldukları anlamlarının yanı sıra, onları kullananın kişiliğini, eğilimlerini ve ilgilerini de gösterirler. Erdemlerin ve  kötülüklerin adları işte böyledir; birinin bilgelik dediğine başka biri korkaklık, birinin vahşet dediğine başka biri eli açıklık, birinin ağırbaşlılık dediğine başka biri budalalık diyebilir” diyor Hobbes ve kavramların tek ve belirgin anlamları olmadığına, tersine anlamların kişiden kişiye değiştiğine işaret edip, bize sözcükleri kullanırken dikkatli olmayı öğütlüyor.

   Gerçekten de kavramlar, kişiden kişiye, toplumdan topluma, bir çağdan diğer çağa yeni görünümler, yeni anlamlar kazanıyorlar. Antik Yunan’ın demokrasi anlayışıyla, günümüz insanının demokrasi anlayışı; günümüzde de söz gelişi, bir Fransız’la  bir Rus’un demokrasi anlayışı birbirlerini tutmayabiliyor. Öte yandan, matematik, geometri gibi alanlara ilişkin kavramlarda benzer değişikliklere pek de rastlayamıyoruz. Antik Yunan’da üçgen adı verilen geometrik şekil, bugün de aynı sözcükle anılıyor. Belki de anlam değişikliklerinin en çok görüldüğü sözcüklerin başında, değerler dünyasına ait kavramlar geliyor. Hobbes’un işaret ettiği gibi, bilgelikle korkaklık, vahşetle adalet, savurganlıkla eli açıklık, ağırbaşlılıkla budalalık birbirleriyle karıştırılırken, üçgenle daire tartışmasız biçimde ayırt edilebiliyor. (Spinoza’nın etiği geometrik yöntemle kurması, belki de onu anlam değişikliklerinden korumak içindi.) Bu sorun, - kavramların anlamı sorunu- filozofların da gündeminde yer alıyor. Kimi filozoflar bu sorundan yola çıkarak dil felsefesine yönelirken, diğerleri de en azından ilgilendikleri alanın gerektirdiği biçimde bu sorunla yüzleşiyorlar. En eski filozoflar bile kavramların anlamıyla uğraşıp durmuşlar. Şimdi ele alacağımız Platon da, sanırım, tartışmamıza yön verebilecek olan bu filozofların en önde gelenlerinden biri.

I

   Yukarıdaki girişe uygun olarak, anlam sorunun izlerini sürmek amacıyla Platon’un diyaloglarına yönelelim: Menon diyalogunda , Sokrates, kendisine erdemin öğretilip öğretilemeyeceğini  soran Menon’u  “Ben daha erdemin ne olduğunu bilmiyorum ki onun öğretilip öğretilemeyeceğini   bileyim “ diye yanıtlar. Bu yanıt üzerine  Menon’un sıraladığı farklı farklı  erdem tanımları ise erdemi ararken erdemlerle karşılaştığını söyleyen  Sokrates tarafından bir yana bırakılır. Çünkü Sokrates, devlet adamına, kadına, erkeğe... ait erdemin değil, erdemin kendisinin peşindedir. Böylece, diyalog boyunca sürdürülen araştırma, “erdem” kavramına ilişkin genel-geçer bir tanıma varılamadan, belirsizlikler içinde son bulur. Bilgi, doğruluk, mutluluk... gibi daha çok değerler dünyasına ait kavramların tartışıldığı diğer sokratik diyaloglarda da benzer belirsizliklerle karşılaşıldığı, ele alınan kavramın kesin tanımının verilemediği görülür.

    Sokrates’in, tek bildiğinin bilgisizliği olduğunu dile getiren ünlü sözü de, sanıyorum, onun görececiliği benimseyen sofistleri karşısına alarak, kavramların özüne işaret eden, kesin tanımlar getirme amacıyla yürüttüğü araştırmasında içine düştüğü yetersizliğin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. İşte tam bu noktada, sofistlerin tutumuna yakın gözüken Hobbes’un sözleri, Sokrates’e yöneltilmiş bir eleştiri olarak yeniden okunabilir: “ Sözcükler, sahip oldukları anlamlarının yanı sıra, onların kişiliğini, eğilimlerini ve ilgilerini de gösterirler. (...) Birinin bilgelik dediğine başka biri korkalık, (...) diyebilir.” Öyleyse Sokrates’in kavramların kendisini bilme yolundaki çabası tümüyle boşunadır; Yunanlı filozof, insanların kavramlar üzerine edinebilecekleri bilginin tümüne sahiptir aslında.        ( Delphoi tapınağının büyücüsü onu Atina’nın en bilge kişisi ilan etmemiş miydi?) Menon’un “Erdem nedir?” sorusuna getirdiği farklı yanıtlar da, Hobbes’un sözü göz önünde tutulduğunda, bu türden sorulara getirilebilecek en belirgin yanıtlar olarak düşünülmelidir.

  II

 

   Demokritos, atomculuk öğretisini kurmanın yanı sıra, kaynağını maddi dünyanın verilerinden alacak bir ahlâk öğretisini de temellendirmek amacındaydı. Fakat “aşkın” öğelerle desteklenmemiş, “maddeci” bir ahlâk kurmanın zorlukları karşısında, Demokritos’un çabaları yetersiz kaldı. Sofistler ise, genel-geçer ahlâk yasalarının peşine düşmektense, Pratogoras’ın insanı her şeyin ölçüsü ilan etmesinden güç alarak, tam bir görececiliğe yöneldiler. (Hava üşüyen için soğuk, terleyen için sıcaktır.)

   İşte böyle bir ortamda, genel-geçer bir ahlâk kurma fikrini yeniden ele alan Platon, bu kez Demokritos gibi maddeci bir tutumla değil, fakat kendisine sofistler karşısında direnmek için dayanak olacak idealar öğretisiyle yola çıkıyordu. Yukarıda sözünü ettiğimiz sokratik diyaloglarda yürütülen araştırmaların belirsizlikle sonlanması, Platon’a sağlam bir ahlâkın ancak idealar öğretisi gibi bir aşkın dayanakla mümkün kılınabileceğini göstermişti. Bu dayanaktan yoksun kaldığında, ahlâk yerini “ahlâklara” bırakacak, Demokritos’un düştüğü tuzağa düşülecekti. Öte yandan, idealar öğretisi, Platon’a yalnızca ahlâk konusunda değil, epistemoloji alanında da sağlam bir ölçüt sağlayacaktı. “İyi ile kötü, doğru ile yanlış” bu öğretinin getireceği kolaylıkla, kesin sınırlarla ayrılabilir hale gelecekti; iyi, doğru... gibi değerlerin “uzlaşımsal” kavramlardan ibaret olduğu yolundaki savlarıyla Platon’un karşısında yer alan sofistler böylece alt edilecekti.

   İlk bakışta, Hobbes’un sözlerinden bir hayli uzaklaşmış gibi görünsek de, genel-geçer bir ahlâkın ancak tek-anlamlı sözcüklerle kurulabileceğini düşündüğümüzde

– yoksa sofistlerin itirazlarıyla karşılaşırdık- yeniden kavramların anlamları sorununa döneriz. Nitekim, Platon, Kratylos diyalogunda, sözcüklerin kaynağını araştırırken, idealar öğretisini –ve dolayısıyla tek-anlamlı ahlâksal kavramların varlığını- haklı çıkartacak bir dil kuramı ortaya koyar (yansıtıcı uyumla sözcükler yapma öğretisi). Bu kurama göre, tüm sözcükler, -zaman içinde bir takım bozulmalara uğramışlarsa da- işaret ettikleri nesnelerin durumları, sesleri kullanarak taklit etme yoluyla türetilirler. Bu savı sonuna kadar götürürsek, her sözcüğün tek bir anlama sahip olması da kuramın zorunlu bir sonucu sayılacaktır. Öyleyse Hobbes’un sözünü ettiği bilgelikle korkaklığın, vahşetle adaletin, savurganlıkla eli açıklığın, ağırbaşlılıkla budalalığın karıştırıldığı durum, aşılması gereken, “doğal” olmayan bir durumdur. (Platon’un “Devlet”i de , bu kargaşanın aşıldığı, yaşamın tek-anlamlı kavramlarla yeniden düzenlendiği bir “ütopya” değil mi?)

  III

 

   Bir insanı düşünürken sözcükleri dikkatle kullanmaya zorlayan, çok-anlamlı kavramların varlığını sürdürdüğü dil alanı, Platon’un savunduğu gibi, tek-anlamlı bir ütopya hedeflenerek aşılması gereken bir alan mıdır, yoksa bu çok-anlamlılık içinde, herkesin özgürce, (ama dikkatle) hareket edebileceği belirlenemez bir alan mı?

   Bu soruya vereceğimiz yanıtlar, kuşkusuz, bizim epistemolojik tutumuzla belirlenecek: Dünya, genel-geçer yasalar uyarınca işleyen bir düzen midir, yoksa genel-“geçmez” yasalarla, o da ancak “şimdilik” açıklanabilen bir karmaşıklık mı? Eğer benim de yakın durduğum ikinci savın gerektirdiği biçimde hareket edeceksek, kesin anlamları bir yana bırakıp, “çok anlamlı ütopyalar” - (ütopya sözcüğünü burada kullanmak ne ölçüde doğru?)- peşinde koşacağız demektir.