• Modern İnsanın Değerleri

    Işıl Kuntsal

     

    “Sessizlik sözün en gerçek kipidir.”

    Kierkegaard’ın betimlediği çaresiz birey kuşkularla doludur. Nietzsche ise nazizmin ufkundaki nihilizmi görür ve buna çare olarak bir supermen tablosu çizer ve onu bekler.

    Kapitalizm modern  insanı geleneksel bağlardan kurtararak  özgürlüğe kavuşturdu ,  böylece etkin ve eleştirel bir benlik  geliştirmesine  katkıda bulundu.  Bununla birlikte özgürleşen bireyin gittikçe yalnızlaşma, önemsizlikle boğuşma ve güçsüzlük duygularıyla ezilmesine de yol açtı.

    Geleneksel  feodal sistemde herkes sabit bir konuma sahipti, kapitalist ekonomi  ise modern bireyi tamamen kendi ayakları üzerinde duran kendi başarısından kendisinin sorumlu olduğu bir konuma yöneltti. Bu ilke insanın gitgide bireyselleşmesine yol açtı, onu özgürleştirdi ancak bir yandan da bireyler arasındaki bağları kopararak onu başkalarından ayırdı. Kısacası, modern insanın duyduğu yalnızlık ve güçsüzlük duygusu, diğer insanları birer araç olarak görmesine yol açarak insanca niteliğini kaybetti.  Bütün sosyal ve kişisel ilişkilerde piyasa kuralları geçerli olmaya başladı. Bu acımasız rekabet ortamında robotlaşan bireyler birbirlerini ekonomik olarak yok etme noktasına geldi. Artık kendisini bir meta olarak hisseden modern insan, kendi dışındaki dev güçlerin elinde şaşkın ve güvensiz bir araç oldu. Bu güçlere boyun eğerek koyun haline geldi. İnsan  kendi kendisinin farkında olma ve kendisini yalnız hissetme nitelikleriyle hayvandan ayrılıyor, çünkü insan toplumsal bir varlık ama eğer  toplumla bir bağ oluşturamazsa, dayanışma kuramazsa  güven duygusunu yitiriyor ve bir hayvan gibi tek başına toplum dışına itiliyor.

     

    “Bireyin kaybolup gittiği kentlerin dev boyutları, dağlar kadar yüksek binalar, radyodan yayılan sürekli bir akustik bombardıman, günde üç kez değişen ve kişiye neyin önemli olduğuna karar verme fırsatı tanımayan büyük manşetler, yüzlerce kızın saat gibi şaşmaz bir tempoyla yeteneklerini sergilediği , bireyi silip atan , düzenli çalışan güçlü bir makineye benzer  şovlar, cazın kafaya çakılan ritmi, bütün bunlar ve daha birçok ayrıntı, bireyin karşı karşıya kaldığında kendini bir zerrecik gibi hissettiği dev bir takımyıldızı gibidir. Bireyin tek yapabileceği, asker gibi ya da sonsuz imalat hattındaki işçi gibi bu tempoya ayak uydurmaktır. Eyleme geçebilir ama bağımsızlık ve önem duygusunu yitirmiştir.”

    Erich Fromm/Özgürlük Korkusu ,. S.82

    Ortalama normal insan bu yalnızlık ve güçsüzlüğünün açıkça farkında değildir. Günlük hayattaki  başarıları, sosyal hayattaki aktiviteleri bu duyguları bir şekilde örter. Ama E. Fromm’un deyişiyle “Karanlıkta ıslık çalmak aydınlığı getirmez.”  İbsen’in peer Gynt’te dile getirdiği gibi bu kişiler üzerindeki kabartması yıpranmış bir metal paraya benzerler; özlerini kaybetmiş, kimliksiz kalmışlardır, ama bu yokluğu keşfetmekten korkarlar.

    Benliğini ve bir ölçüde kimliğini yitiren modern birey  paniğini yenmek için uyum göstermek, sürekli başkalarının onayını almak zorunda kalır. Bu durumda kendiliğinden gelen birçok duygusunu bastırır, yerine yalancı duygular geliştirir. Freud özellikle cinselliğin bastırılması üzerinde durmuştur. Cinselliğin bastırılması kişinin bütün eylemlerindeki doğallığını ve canlılığını etkiler. Duygularda görülen bu sapmalar, özgün düşünce geliştirme konusunda da görülür. Okullarda özgün düşünce desteklenmez, kişilerin kafasına hazır düşünceler sokulur. Doğruları öğretmekle gerçeğin anlaşılacağı yanılgısıyla hareket edilir. Yüzlerce dağınık ve ilgisiz bilgi öğrencilerin beyinlerine yığılır. Öğrenciler zamanlarını ve enerjilerini doğru öğrenmeye harcadıkları için düşünmeye yer kalmaz.

     

     

    Sanayi toplumunda temel olan değerler mülkiyet, tüketim, toplumsal konum, eğlenme ve hoşça vakit geçirme gibi büyük bir çoğunluk için bir ideoloji haline gelmiş değerlerdir. Geleneksel toplumlarda ise temel değerler Tanrı tarafından verilen kutsallık temeline dayanıyordu. Batı’da olsun Doğu’da olsun bütün dinlerin ortak amacı kişinin hırsını yenmesi, komşusunu sevmesi, Tanrı’ya bağlı olması gibi değerlere dayanıyordu.  Ancak sanayi toplumunda Nietzsche’nin dediği gibi “Tanrı ölmüştür”, maddeleşmiş olan insan, makinanın kendisi için programladığı ilkelerle hareket ettiği için bencilleşmiş, sevgi, dayanışma gibi değerleri umursamaz hale gelmiştir. Bilimin gelişmesiyle geleneksel dinsel değerler önemini yitirmiştir. Dostoyevski’nin ünlü cümlesinde dile getirdiği gibi, “Tanrı yoksa her şey mümkündür.” Tanrı inancı ortadan kalktığında bütün ahlaksal değerlerin bozulacağını söyleyen Dostoyevski’nin tahmini kısmen gerçek olmuştur. Modern insan kendi yarattığı şeylere boyun eğmiş onların kölesi olmuştur.

    Toplumsal Darvin’cilik değerler sisteminde türlerin yaşamlarını sürdürebilmesi için rekabet ve yıkıcılığın şart olduğu anlayışı benimsenmiştir. Modern bireyler artık pazarda saldıgan, rekabetçi, hırslı kişiler haline gelmişlerdir. Başarılı olmanın ölçütleri olarak ortaya çıkan bu değerler aynı zamanda bireyin kendisini de yutmuş, metalaştırmıştır.

    Eskiden insanlar zamanlarının büyük bir çoğunu yiyecek aramak için geçiriyorlardı, bugün artık modern insanın eskisinden daha çok boş vakti var ama bu boş zamanlarında ne kadar özgür olduğu tartışılır. Günümüz insanı boş zamanlarını da gösteri izleme ve tüketme biçiminde geçiriyor. Makinalara ve uzmanlara bağlı bir yaşam sürdürüyor. Makinalar ne kadar gelişirlerse gelişsinler insanlar arasında ortaya çıkan sorunlara çare bulamazlar.

    Bugüne kadar insanın pekçok tanımı yapıldı: Homo faber, alet yapan insan. Hmo sapiens, bildiğini bilen insan ve homo ludens, oynayan insan gibi. Bu tanımlara bir başka tanımı da ekleyebiliriz: Homo esperans, yani umut eden insan. Umut etmek insan olmanın temel koşullarından biri, o yüzden insan bugünkü modern dünyada ya da gelecekte insan olarak kalacaksa umut etmeye devam edecek, sözün en gercek kipinde...