MUTLU YETKİN ( ANTALYA MAHMUT C. ÜNAL LİSESİ)

KÜRKLER İÇİNDEKİ VENÜS

   Şükürler olsun ki ağlaması durdu Venüs’ün. Sonunda ismini hatırlamaya başladı. İnsancıklar onun 22. Hatta 23-24 yüzyıldan beri , bilinçlerine doğuştan işlenen, algı kapılarına yaratılıştan yazılan bu ismi, ne yazık ki görmezden geldiler hep. Sabah Yıldızı  hiç aldırmamıştı en başta, hatta kendi simgelediği anlamların insancıklara yerleştiğini, yüreklerin bir seçim yapma yetisi daha sonra insancıkların “Erdemler tarafından kırbaçlanmayı” seçmesi Sabah Yıldızı’nı yasa boğdu. Yüzlerce yıl gözyaşları yeryüzünü yıkadı, yeryüzü nimetlerine ihanet eden “akıl” parçalarını istemeye istemeye alevlere yolladı, ikonlar, putlar, kitabeler için yaşayanları bağışlamak istedi, ama yapamadı. Ama şimdi insancıkları tutan devasa prangada ilk çatlaklar beliriyor, iki bin yıllık göksel hücre duvarlarının tuzla buz edilmesi, eski ve asil taçların tekrar giyilmesi, Sabah Yıldızının insancıklardan tek beklentisi, aynı işkence başlamadan önceki arınmış ve yaşanır dünya gibi.

   Fakat kimseyi yanıltmasın bu arınış müjdesi, imanlıların beklediği “Nasıral’lı Jesus”un dönüşü değil bu, ne de takvimlerdeki rakamları inanç haline getirmişlerin “kehanet kaynaklı korkularının” gerçek oluşu. Bir “Diriliş” oysa da asla “Uyanış” değil, kazanılacak değerler yok, yalnızca gömülen elmasların çıkarılması; uğruna yaşam harcanacak erdemler, cennet yolculuk tarifeleri de vaatler arasında değil. Bu yeni “kurtuluş”un havarileri de beklentiler ötesinde pasaklı, kendini beğenmiş, tanrıtanımaz ve zevk düşkünü “Devrim” neferleri. Bir cüzamlılar ordusu, istilacı barbarlar, veya yüz sene öncesini yaşayan manastır müdavimleri kadar ürkütücü. Ama perdeler açık, gerçek hepimizin gözleri önünde! Bir çekirge yığını; tanrısal ellerden, derin uslamlamalarla yorulan beyinlerden, hatta yaşamın kendisinden bile daha güçlü olabiliyorlar. Tarihin süslü sayfalarında övgülerle donatılmak “kurtarıcı”ların  umurunda değil. Çünkü Venüs, ipeksi dünya zevklerini geri verirse canlılara, gözyaşları  bütünüyle susarsa, isimlerin tarih denilen hikaye kitabını aşıp, kutsal katlardan yükseklere bir yere yazılacağını biliyorlar. Ve yakıcı seslerle durağan bir dans sergileyen bir makine gibi, “kitlesel öfke” gibi içi boş kavramlardan uzak bir savaşımla, tarihin “ölü doğan” değerleri; “Erdem, Ahlâk ve Ödev” i ; yaşam bulduğu ve şu an boğazına kadar batık olduğu çamur denizinde boğmayı amaçlıyorlar. Çocuksu ütopyaların anlattıklarıyla ilgisiz, eski şölenlerin geri geldiği bir dünya, isimleri sayıklamayı unutmuş, ama tanrısal şarabın, tensel arzunun ve sanatın zevkine varmış bir insan. Sözcükleri, ne çatık kaşlarla, ne de kahkahalarla karşılayan, sözcüklerin kutsiyetinden çok, kendi algı geçitlerinin tarifsiz renklerine inanan;belki “FRATERNİTE, EQUALITE, LIBERTE” yi “LIBERTE,LIBERTE,LIBERTE” ye çevirmekle kendi sonunu hazırlayacak olan, ama yine de totemler önünde toprağı öperek can vermektense, zevklerin dayanılmazlığı ile uyuşup sonsuz bir özgürlükte “Hiç” için ölmenin onuruna inanan bir insan.

    İNTİKAM?

   Hayır, karşılık veriş olmalı bu. Tokat yiyen insanın diğer yanağını döndürmemesi, gecikmiş bir vuruş bu. Yüzlerce yıl boyunca Venüs hıçkırıklar arasında nefes de aldı. Kara kalabalığın arasından kovulan Zerdüştler, bir süre sonra kan dökmek ,için bir sakatlar müfrezesiyle geri döndüklerinde  Venüs gülümsüyordu. Yine de kısa sürdü bu. Müfrezenin bayrağına kızıl, kara,beyaz ve yeşil renkler karıştı, amaçları “kişinin insan olmama, kişinin sınırsız özgürlük hakkı, kişinin doğasıyla barışık olma hakkı”ndan saptı, “kitlelerin kaynaşma ve çürüme” hakkına dönüştü, kof duygusallık ufuklarını kararttı, “algı kapılarının dilediğince algılaması gereken sözcüklere kilitler vuruldu, marşlarla, türkülerle, ağıtlarla dökülen kan , insanlığa yine eski “Erdem ve Ahlâk prangalarını sundu. Venüs için hıçkırıklara geri dönmekten başka yapacak bir şey yoktu. Bir hümanizma anıtı yaratmaya çalıştı., hayır gerçek insan doğasını her şekliyle yansıtan bir anıt. “Yeniden Doğuş”un pembe uçuklukları gibi belli sözlere hapsedilmiş bir anlayış değil. Anıtın son parçasını ekledikten sonra tüm emeklerini boşa çıkartan bir yanlış yaptı: Bu eserine “Şeytan” dedi. “Biraz imrenin,zevk alın, keşfedin ve yaşayın” olmalıydı ismi. İşte bu yanlış etiket; öfke üzerine öfke çekti, sonunda çarpık ellerce boynuzlu ve kuyruklu olarak tasvir edilip taşlar altında ezildi, kötülendi. Venüs’ün  katına geri yollandı.

   İnsan EGO’sunun ve ZEVK anlayışının sürgün yılları boyunca, kalıpçılıkla yaratılan sığ beyinlerin ürünü olan eserler artık “KURTULUŞ” çağının ilham kaynakları. Yeni arınışçılar, eski yanlış anlaşılma  kurbanı özgürlükçülerin aksine, Engizisyon’un  karanlığını ışıltılı bir saraya yerleştirmeyi; işkence aletlerini meydanlarda sergilemeyi; kötülük sembollerini alınlarına kazımayı tercih ediyorlar.  Çünkü yeni “KURTULUŞ”, yeni “ARINIŞ” bir “AKIL ÇAĞI” değil, hiç olmadığı kadar şatafatlı olması gerek, hiç anlaşılmayacak kadar karışık. İnsanlar arasındaki fiziksel sınırların yok olması, ruhsal sınırların sonsuzla çarpılması demek. Her insanın, yemekten içmekten, üremekten ve boşalmaktan kısacası canlı olmaktan ileri gelen beş para etmez “değer”inin hiçe sayılması, bireyin kendi şatosunun sahibi olması. Ama durağan bir evrim değil, hiçbir zaman karlar arasında saplanıp kalmak olmayacak. Doksanların insanının “ÇÜRÜME” dediği “Şiddet, seks, ahlâksızlık, nefret, kan, dinsizlik cinayet, uyuşturucular,pislik, arka sokaklar” oluşan bütünün, kutsiyet’in pek değer verdiği “toprak, emek,insan, aşk, aile, kural, devlet, sadakat” tan oluşan bütünle karıştırılmasını da içerecek. Daha ileri gidildikçe kavram kargaşası, anlamsızlık ve çok renklilik yerini nasıl olsa bir zevkler evrenine, kesin ve mutlak Hiç’e gizli insan doğasının hükmüne bırakacak. Sözcükler arasındaki bariyerlerin kaldırılması, her insanın bir yıldız olarak parlamasına öncülük edecekse  ilk arınış kıvılcımı SANAT’ta atılacak. Kavram kargaşası, sarmal anlamsızlık ancak müzikten notaların atılmasıyla, resimde renklerin karartılmasıyla, sinemada görüntünün sıfırlanmasıyla, tiyatroda oyuncuların seyirci koltuklarına  kurulmasıyla , kısaca SANAT’ın anlamını ve mesajlarını ayaklar altına alarak, SANAT’ın yok edilmesiyle  gerçek olacak. Yeni kapılar, SANAT sözcüğünün kültürel, entelektüel ve incelikli olmaktan çıkıp  insanlığın derin boşluğunun her titreyişine verilen isim olmasıyla oluşacak. Bir mektup zarfını Rafael’e, anlamsız dizilen sözcükleri Shakespeare’e, dadaizmin çırpınmaz evrenini, klasizmin  dramalarına tercih ettiği zaman alevi canlandırabilir, uzun yılların yorgunluğunu atıp yeni baştan yıkmak üzere bir varlık yaratabilir insanoğlu.

   DARAĞACI

   Yüzde yüz aklanmış doğrular ve yüzde yüz karalanmış yanlışların birleşimlerine bayılıyor. XX. yüzyıl. Bir insanın düşünürken sözcüklere dikkat etmesini öngören kuralcı ağız, ardışık cümlesinde Venüs’ün arzularını, yeryüzünün anlamını, kavram karmaşasının gerekliliğini (belki de istemeden) vurguluyor, (belki hiç değer vermediği)  bireyciliği, algının  zig-zaglarının, değişkenliğin ortaya çıkardığı  çeşitliliği (belki de istemeden) övüyor. Efendi ahlâkı ve köle ahlâkını karşılaştırıyor, eğilim, ilgi, kişilik sözcükleriyle, mutlak eşitsizlik ve ayrılık için yaratılmış olan insanın bir portresini çiziyor. Belki de 1960’ların Rock and Roll tanrısı Lou Reed gibi arzuyla, belki de Notre Dame’ın kötü papazı gibi bilinçsizce kürkler içindeki Venüs’ün önünde eğiliyor, bir paragrafla, bir sözcükle, bir düşünsel şimşekle,... en başta “insan” oluşuyla.

   İşte 1969 da teneke  gitarıyla ünlü olmaya çalışan Lou Reed , 30-40 sene öncesinin “yeni çağ peygamberi” E.A.Crowley ile aynı şeyi söylüyor, aynı tutkuyu övüyordu, dağlardaki mağarasında maddeye ve nimetlere bağlılık yeminleri eden Zerdüşt, belki tanısa nefret edeceği Crowley ile aynı nedene bağlıydı. Basitçe, Zerdüşt’ün “Zevk” dediğine Crowley “Arzu” dedi. Lou Reed’in Mistress (Sahibe) olarak adlandırdığı dişiliğe Crowley 30 sene önce “Isis” adını takmıştı. Tüm adanın çocukları, buhranları damıtıp mavi gökler yaratanlar için Venüs’ün veya Lilith’in ismi ne olursa olsun, Erzebeth’in, Clarisse’in, Kibele’nin, Afrodit’in ayakları altında kalmak, insanın gerçek doğasının ürünü olan felaketler tarafından kamçılanmak, İlahi Erdemler’in, Köle Ahlâkı’nın uzun süren işkencesinden kat kat daha zevkliydi.