|
NEVŞİN
MENGÜ
ÇAĞIMIZ İNSANI İÇİN “BAŞKASI” KİM
Fransız
devrimiyle ortaya çıkan ve önem kazanan “milliyetçilik” akımı, günümüzde
eski önemini yitirmiş gibi. Belki de o dönemde, milliyetçilik insanlar
için tutunacak bir dal görevini görmüştü. Insanlık, İngiltere’de
patlak veren sanayi devriminden çok umutluydu. Teknoloji dünyadaki eşitsizliği
ve adaletsizliği ortadan kaldırarak, sömürücü aristokratları tarihe
karıştıracaktı. Aristokrat sınıfı tarihe karıştı ama insanlığın
eşitlik, özgürlük hayalleri gerçekleşemedi. Sanayi seri üretimi, üretimin
artarak devam etmesi için artı değer ihtiyacını doğurdu. Sömüren
aristokratlar gitti, sömüren burjuvalar geldi. Ekonomik refahın tam
tersine, insanlık sürekli
ekonomik krizlerle karşılaştı. Belki de bu dönemde, umduğunuı
bulamayan halklar ulusçuluğa ister istemez yöneldi.
İlkçağlarda insanın saygı duyduğu, önem verdiği kırallarıydı,
ortaçağda din adamları, XX.yüz yıl başlarında ise ulusları, Peki günümüzde
insanlığın değer verdiği kavram nedir?
“Değer vermek” nedir? Saygı duymak mı? Değer verdiğimiz şey
olmadığında mutsuz olmak mı? “Değerli dediklerimiz, bizim için önemli
olan şeylerin listesini yaparken, ilk sıralara koyduklarımız mıdır?
Bizim için “iyi” olan mıdır? Yararımıza olan mıdır? Sanırım,
kastettiğimiz “değer” kavramı bunların hepsini kapsar. Peki nedir
günümüz insanının değer verdiği şey?
Sanayi devriminin, patlak verdiği sıralarda
İngiltere’de bir banka memuru olarak çalışan Adam Smith’in
o dönemin “değer” anlayışı için parlak fikirleri vardı. Adam
Smith’e göre kişinin şahsı için iyi olan, dolaylı olarak topkum için
de yararlı olacaktır. Bu anlamda, toplumsal menfaat, bireysel menfaatlar
üzerine kuruludur. Amerika’lı filozof William James’e göre ise iyi
olan yararlı olandır. Aslında William James’in düşünce sistemi de
içinde bireyselliği barındırır, çünkü
temel olan William James’e göre bireysel yarardır.
Adam Smith de William James de çağımızın ekonomik ve siyasal
yapısının oluşmasında önemli etkileri olan düşünürlerdir, tıpkı
John Locke gibi. John Lpocke’un düşünceleri, Amerika Birleşik
Devleti anayasasının felsefi temelini oluşturmuştur. Locke, tüm
insanlar için geçerli olan, bir insan yapısından söz eder. Locke’a
göre tüm insanlarda mülk edinme, rekabet etme gibi güdüler vardır.
İnsanlar bu güdüleri gereği kendi bireysel menfaatleri için çalışırlar.
Görünen o ki, çağımıza damgasını vurmuş olan filozoflar, düşünce
sistemlerini bireysellik üzerine oturtmuş olan filozoflardır. Acaba çağımızda
değerli olan “ben” mi? Yoksa “ben” kavramından daha farklı olan
kavramlar mı
var?
Etik konusunda, filozoflar mevcut etik anlayışının tahlilinden
başka, toplumdaki etik anlayışının nasıl olması gerektiği üzerinde
de durmuşlardır. Bu anlayışlarını ütopyalarına yansıtmışlardır.
Sözgelimi Platon ütopyasını erdem anlayışı üstüne kurmuş,
kendileri için değil de toplumları için çalışan erdemli bireylerden
kurulu bir toplum yaratmıştır düşüncesinde. Platon’un ütopyasında
toplum içinde bir iş bölümü yapılmış, insanlar kimi zihinsel, kimi
fiziksel faaliyetlerle, tıpkı tek bir vücut için çalışan çeşitli
organlar gibi, toplum için çalışmaktadırlar. Çağımıza daha yakın
bir tarihte yaşamış olan Thomas Moore’un ütopyasında da benzer bir
iş bölümü görülmekte. Tüm bireyler toplum için üretmekte ve hazzı
topluma yararlı olarak sağlamakta. Robert Owen ise bir adım daha öteye
giderek, toplumsal dayanışma ve eşitlik kavramları üzerine kurmuş
olduğu ütopyasını, sahip olduğu fabrikada gerçekleştirmeye çalışmıştır.
O dönemde gelişmekte olan liberal ekonomiden izole, bir üretim biçimini
küçük bir çapta gerçekleştirmeye çalışmıştır. Kanımca,
Platon’un ütopyası, baskıcı Roma imparatorluğuna, Thomas Moore ve
Owen’in ütopyaları ise batı kapitalizmine bir allternatif sunuyor.
Thomas Moore ve Robert Owen gibi ütopyacıların, bir ürünü polarak değerlendirilen sosyalist
düşünceyi
bir felsefi sisteme oturtan Karl Marx ise kapitalist toplumlarda
en önemli değer olarak paranın ve üzerinden kâr sağlanan mal
olan metanın görüldüğüne işaret etmiş. Marx ve ardıllarına göre,
toplumun ahlâk anlayışının oluşmasını sağlayan, toplumda mevcut
olan ekonomi ilişkileridir. Kapitalist ekonomi ilkelerine göre temel amaç
kâr sağlamak , daha fazla artı değer yaratmak olduğuna göre,
kapitalist toplumlarda temel değer paradır. –Biz de kapitalist üretim
ilişkilerinin birer ürünü olduğumuza göre, bizim için de temel ve
en önemli değer “para” mı acaba? Çağımızda insanların
hayallerini süsleyen “köşeyi dönme”, kısa yoldan
zengin olma özlemleri, Marx’ı
haklı mı çıkarıyor yoksa?
Marx, sosyalizmi ve daha sonra komünizmi, kapitalizmin nihai
sonucu olarak görür. Kapitalist toplumda egemen olan ben-merkezcilik,
tekelleşme çözülemeyen krizlere
yol açacak , sosyalist devrimi doğuracaktır. Marx sunduğu
alternatif sistemle, alternatif bir ahlâk anlayışı da geliştirmiştir.
Sosyalist toplum, toplum için üreten, toplum için emek verip ihtiyacı
kadar alan bireylerden oluşacaktır. Sınıfsız ve eşit bir toplumu düzenleyen
ise devlet kurumudur.Bir sonraki aşama olan komünizm de ise sosyalist
toplumun yetiştirmiş olduğu erdemli bireyler devlet kurtumuna ihtiyaç
duymayacak, eşiit paylaşımı toplum kendi kendine sağlayacaktır. Komünist
toplum “emek” ve ”paylaşım” değerleri üzerine kurulu
olacaktır.
Bu anlayış, çağımız insanına bir hayli yabancı , hatta ütopik
gelmektedir. Ne de olsa yüz yılımızın insanı, çağının bir gereği
olan bireyci sistem “büyük balık küçük balığı yutar”
ilkesinin geçerli olduğu bir dünya içinde şekillenmiştir. “Paylaşım”
yüzyılımızın insanlara oldukça uzak bir kavram. Kim kısa yoldan
kazandığı servetini paylaşmak ister ki?
Belki de Nietzsche, bu yüzyılda yaşasaydı çok daha mutlu olur,
intihar yolunu seçmezdi. Nietzsche’nin tanrısı erkti. Yani onun için
belirleyici olan güçtü. Toplumlar zihinsel anlamda gücü olan
bireylerce koyun gibi güdülmeliydi. Günümüzde de çağımızın
“erk”i olan paraya sahip olan bireylerce, halklar yönlendirilmekte.
Tam Nietzsche’nin söylediği gibi, bir ortamda gücü olmayanın yaşam
hakkı da yok. Belki de çağımızda yaşasaydı, bu sisteme uyum sağlayamayarak
umutsuzluğa kapılan ve intihar eden Marx olurdu. Zaten kişisel olarak
benim şaştığım nokta da bu çılgın rekabet ortamına dayanarak nasıl
topluca intihar etmediğimiz?
“Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez “ demiş Sokrates.
Belki de sorgulamadığımız için ters giden bazı şeyler bizi rahatsız
etmiyor. Galiba tüm bu karmaşanın, hengamenin içinde sorgulamaya bile
vakit bulamıyoruz. Doğduğumuz andan itibaren bir maratonun içindeyiz
ve ayakta kalabilmek için sürekli başkalarını geçmeye çalışıyoruz.
“Öyleyse yaşadığımıza değiyor mu?” Mutlu ve özgür bireyler
miyiz? Özgürlük derken nihilist bir anlayışa kayıp salt sınırsız
özgürlük durumunu kastetmiyorum. Sözünü etmek istediğim üzerimizdse
baskı ve zorlama olup olmayışı. Sorgulamamızı engelleyen nesnel koşullar,
meşru olmayan baskılar olabilir mi? Hepimiz düşünmekte özgür olmamıza
rağmen, değiştirmekte özgür değiliz. Yanlış olduğunu bildiğimiz
koışulları değiştirme olanağımız bile kısıtlı. Çünkü başkasının
özgürlüğünün başladığı yerde benimki biter, Öyleyse kimin özgürlüğü?
Nereye kadar? Özgür olmayan bir toplum içinde özgür bir birey olmak mümkün
mü?
İnsan düşüncesine sınırlar koyamayız, düşünceler soyuttur.
Bir başkası düşüncemi dile getirmediğim takdirde ne düşündüğümü
bilemez. Öyleyse düşüncede salt özgürlük mümkün müdür? Bu
soruyu yanıtlamak için kanımca ilkönce usumuzun belirleyicileri üzerinde
durmalıyız. Platon’a göre düşüncelerimizi doğuştan getiririz. Öğrenme
dediğimiz “bidiklerimizin hatırlanmasından” ibarettir. Platon’un
Menon diyaloğunda, Sokrates’in doğurtma metoduyla bir köleye geometri
teoremini çözdürmeye çalışması buna bir örnektir. Oysa John
Locke’a göre zihnimiz doğuştan boş bir levha gibidir, edindiğimiz
deneyimlerle bilgiye ulaşırız. Yani zihnimizi şekillendiren dışsal
koşullardır. Örneğin bir Afrika yerlisi
yağmur
olayını kabilesinde kabul gören mitlerle açıklarken, bir batılı
bunu bilimsel açıklamasını okulda öğrenir. Demek ki düşüncelerimizi
şekillendiren deneyimlerimiz içinde yaşadığımız koşullarla
belirlenir. Öyleyse düşüncelerimiz de herşeyden bağımsız değildir.
Demek kiş bir çiftçi, çiftçi gibi düşündüğü için çiftçi
olmamıştır; çiftçi olduğu için çiftçi gibi düşünmektedir. Bu
durumda us yapımızı belirleyen dış dünyadır. Öyleyse yine sorumuza
dönelim: Toplumsal özgürlük olmadan bireysel özgürlük olur mu?
Sanat eserleri, nesnel koşullarca şekillenmiş insan usunun,
somut bir dışavurumu olarak değerlendirilebilir. Yani özgür düşünce
tarzı, kendisini sanat eserlerinde ortaya koyar. Öyleyse Nazi
Almanya’sının baskı döneminde değerli sanat eserlerinin ortaya çıkmaması
gerekir.
Bana göre “Özgür koşullar içinde değilsek, özgür düşünceler
üretememiz de normaldir” yargısına varabiliriz. Sanırım bu da
yoplumsal özgürlük olmadan bireysel özgürlük olamayacağını gösterir
bize.
Aristoteles “İnsan sosyal bir hayvandır” demiş. Normları
olan bir toplumsal yaşamı gerçekleştirebilmiş tek hayvan insandır.
Yani bir anlamda birey, toplumsal olduğu ölçüde insan, bencil olduğu
ölçüde insanlıktan uzaktır. Bireysel mutluluğumuz toplumsal
mutlulukla geliyor, her ne kadar günümüzde bunun tam tersi olsa da.
Ancak biliyorum ki, gelecek nesiller bu yazıyı okuduklarınada gülecek
ve hallerine şükredecekler. Çünkü onlar hep beraber üretip yeteri
kadar tüketiyor, mutlu bir toplumda düşünceşlerini özgürce ifade
ediyor olabilecekler. Onlar bu yazıya gülecekler çünkü kim bilir daha
ne çözümler üretecekler.
|