BEN, ÖTEKİ VE DİYALOG
özgür ozan demirel – burcu kömürcü (İzmir Anadolu Lisesi)
“Kimdir öteki olan, ben mi, biz mi yoksa sen mi, siz mi? Peki, ben ötekiysem bana göre sen öteki değil misin? Öyleyse sana göre de ben mi ötekiyim? Nedir öteki? Nedir bireyi öteki kılan, kıldıran şey? Etnik kimlikler mi, din mi, mezhep mi, coğrafya mı, yoksa ekonomik koşullar mı?”
“Öteki” kavramı basittir. Öteden beri, ta çocukluğumuzdan beri ayırmayı öğrettiler bize, elmaları ve armutları aynı sepete koymamayı. Toplayabilmek için ayırırdık önce. Oysaki toplam hep aynıydı: 2 elma + 3 armut = 5
Sonra elma elma, armut da armut kimliğinin ayırdına vardı, kardeş kardeş yaşarlarken sepette, elma birden armut için, armut da elma için “öteki” oluverdi. Elmalar ve armutlar yüzlerce yıllık kardeşliği, birbirlerini öldürür oldular. Peki bu nasıl oldu?
Cevabı açık: Her şey “Paşa” ve onun gibilerin Kürt diye bir millet olmadığı, zaten Kürt adının da Doğu Anadolu’nun dağlarındaki vatandaşlarımızın dağda yürürken postallarının karla temasından oluşan “kart kurt” seslerinden geldiği fikri ve bu fikrin; düşünen, konuşan, söyleşen tüm insanlarımızın maruz kaldığı muameledeki yansımalarıyla başladı. Onlara göre Kürt ya da herhangi başka bir “azınlık”olamazdı, herkes Türk’tü ya da Türk olacaktı. İşte bu düşünce hemen ilerleyen yıllarda Türkiye’nin başına “PKK belası”nı açtı. Türkiye’de yaşayan Kürt’ler kendi milli benliklerinin ayırdına vardılar. Sonuç: binlerce ölü, binlerce acılı yuva…
İnsanların öteki kavramını oluşturması, fark edilme çabasındandır. Bu çabanın altında toplumsal yaralar vardır. Ezilen, hor görülen ve görmezden gelinen halkın da fark edilme çabası olur. Nasıl çocuklar dinlenmedikleri zaman ilgi çekmeye çalışırlarsa, halklar da öyledir. Eğer bir halk, bir halka “Sen yoksun!” derse, o da “Ben varım!” der.
Peki ya ulus nedir? Gerçekten ulus diye bir kavram var mıdır yoksa “ulus”, ötekileştirilmişlikten ya da ötekileştirmek için mi ortaya çıkmıştır? Bu soruları soruyorum çünkü görüyorum ki insanların ulusları –ki bu çok saçma olurdu- kan tahlilleri ya da DNA testleriyle belirlenmiyor. Birileri ulus kavramını “Burda yaşayanlar bu ulusa, şurda yaşayanlar şu ulusa ait olsun!” diyerek belirlemiş ve biz de o çook yıllar önceki yazısız kurallara tabi olmuşuz.
Aslında şimdi ötekiyle diyalog kurmaktaki güçlüğümüzün asıl sebebi çocukluğumuzda annemizin babamızın bizi Kürt’e, Çingene’ye, polise vermekle korkutmasıdır. Çingeneler çocuk keserdi, Kürt’lerin üç kolu beş bacağı vardı, polisler malum… Korkmamak elde mi?
Türkiye öteki kavramının en kuvvetli ve en çeşitli olduğu ülkelerden birisi çünkü yüzyıllar boyu onlarca kültür ve uygarlığa ev sahipliği yapmış olan Anadolu, günümüzde de bu çokkültürlülüğü –çok kültürlülüğe dönüştürememekle beraber- ve çokkimlikliğini sürdürüyor. Bu durum sanata ve bilime fayda sağlarken öte yandan da çoğunluğa sahip olan Türkler’in diğer etnik grupları/ulusları/halkları yok sayan tavrı bu çokkültürlülüğü çok kanlılığa dönüştürmüştür.
İşte tam da bu noktada ötekiyle diyaloğun ne kadar zor -ve aslında- ne kadar kolay ve zorluk ya da kolaylıktan daha da önemlisi ne kadar önemli olduğu anlaşılıyor. Oysaki insanlar öteki diye adlandırdıkları insanlarla diyalog kursalar, anlaşmaya çalışsalar aslında o “öteki”nin bizim kafamızda kurduğumuz “öteki” olmadığını aksine biz olduğunu, bizim gibi konuştuğunu, onun da iki kolu, iki gözü ve belki de bizimkinden daha büyük bir beyni olduğunu anlayacaklar.
Örneğin, Ogün Samast’a, Hrant Dink’in katli sonrası, Dink’i nerden ve ne kadar tanıdığı sorulduğunda Samast’ın verdiği “İnternete girdim, ‘Türk kanı pis kandır.’ dediğini okudum ve öldürmeye karar verdim” cevabına bakılırsa –ki bu cevap her ne kadar arkasında kimse olmadığı, katlin bireysel bir eylem olduğu fikrini uyandırmak için verilmiş olsa da- Samast’ın, Dink hakkında aslında kayda değer hiçbir şey bilmediğini görür, bir insanın başka bir insanı, hem de hiç tanımadan, oturup konuşmadan, anlaşmaya çalışmadan nasıl öldürmek isteyebileceğine şaşarız. (Bu tür durumlara Sivas Katliamı da iyi bir örnektir.)
Şimdi tekrar öteki kavramının ve diyalogsuzluğun Türkiye’deki yansımalarına değinmek istiyorum:
Türkiye’deki çokulusluluğun doğurduğu ayrımın il il bile çok büyük olduğu görülmektedir. Hatta ülkemiz seksen bir şehir devletinden ibaret gibidir. Hemşehriliğin öneminin en fazla olduğu ülke sanırım Türkiye’dir. Çok hoş görünen bu sahiplenme, futbol maçlarına “Ölmeye geldik!” şeklinde yansımıştır. Elazığspor-Malatyaspor maçında Elazığlılar’ın Malatyalılar’a “Ermeni Malatya!”, Malatyalılar’ın da Elazığlılar’a “PKK’li Elazığ!” diye bağırmaları bu durumun en net örneğidir.
Meseleye biraz da psikolojik açıdan bakalım. İnsanlar kendi yaptıklarını meşru, doğru, güzel kılmak için diğerlerinin yaptıklarını gayrimeşru, yanlış, çirkin kılarlar. Bu durumda insan bir açıdan haklıdır elbet.
Ruh sağlığını bozan etmenler, çeşitli savunma mekanizmaları geliştirmemize sebep olur. Bunlardan biri de “yansıtma”dır. Yaptığımız ve toplum tarafından beğenilmeyen davranışları, başkalarına yükleyerek anlatmamıza verilen isim olan “yansıtma”, “öteki”ne ihtiyaç duymamızı sağlar ve her zaman kendimizden uzak tuttuğumuz, yabancıladığımız, küçümsediğimiz “öteki” hemen en yakımız olur, “ben” olur, “biz” olur. “Öteki”yi izin bile almadan aramıza alırız, içimize sokarız.
“Öteki”yi “ben” yapmak çok kolaydır. Çünkü zaten “öteki” bizim aklımızın ürünüdür. Burada “ben” ve “öteki” kavram ayrı ayrı çok sevimsiz sonuçlara yol açabilirler. Bu nedenle bu iki kavramın kullanımı çok önemlidir. Elbette herkes “ben” değildir fakat herkesin “öteki” olaran algılanması, herkesin “ben” olarak algılanmasından daha tehlikelidir. Burda yapmamız gereken “öteki”nin içindeki “ben”i ortaya çıkarıp “öteki”yi kendimize yakın hissetmek ve en önemlisi, “öteki”nin içindek saf “öteki”den daha iyi bir “ben” yaratmaktır.
İşte “biz” olabilmenin de tek çaresi “ben” ve “öteki”nin sentezidir. Bu da ancak diyalogla mümkün olur. “Ben ve öteki” olarak kalmak, “biz” olamamak değil midir bizim yaşımızdaki birinin, bizim gibi burda “ötekiyle diyalog”u tartışmak yerine hiç tanımadığı birini sadece farklı olduğu için, sadece Ermeni olduğu için, sadece “öteki” olduğu için öldürebilmesinin sebebi? Oysa “Söylediklerinizin hiçbirinde sizinle aynı düşüncede değilim fakat onları söylemek hakkınızı ölene kadar savunacağım.” demesi gerekmez miydi?
* Bu yazı Mehmet Seyfi Eraltay Lisesi’nin düzenlediği “dilalog” konulu felsefe oturumunda, İzmir Anadolu Lisesi’ni temsilen yapılmış sunumun metnidir.