• YABANCILAŞMA

    Özden Öntürk

    Tevitol

     

    Yabancılaşma kavramı, kelime anlamı ile bir şeyin ya da kimsenin başka bir şeyden ya da kimseden uzaklaşması, başka bir şeyden ya da kimseden yabancı hale gelmesi ve bu duruma sebep olan eylemdir.

     

    Yabancılaşma kavramı felsefi anlamda ilk olarak Hegel tarafından incelenmiş ve tanımlanmıştır.  Hegel bilgiye giden yolu varlık üzerinden tanımlar, yani, bilginin yolunu bulup daha sonra tanımlamak yerine, önce varlığın bütününe yönelip daha sonra bilginin yolunu bulmalıdır insanoğlu. Bilmek için en tümel olanı düşünmeye yönelen Hegel, diyalektiği bulur karşısında. Diyalektik düşünce, durum-merkezli bir düşünce tarzıdır. Durumdaki eksiklikler, bizi daha doğru bir fikri benimsemeye sevkeder. (Felsefe Tarihi, 394) Tezin (yani durumun) eksiklikleri antitezi (yani başka bir durumu) oluşturur, her iki durumun da eksik yönlerinin var olması da sentez kavramını ortaya çıkışını zorunlu hale getirir. Hegel en tümel kavram olarak varlığı tanımlar, fakat bu kavramın içinin boş olduğunu, yalnız varolanın düşünüldüğünde varlık kavramının bütün niteliklerinin yok olduğunu düşünür. Eğer varlığın hiçbir içeriği kalmazsa, yokluk olacaktır. Varlığı yokluk olmaktan kurtarmanın yolu ise, ona bir içerik kazandırmaktır. Varoluş ancak varlığa içerik kazandırmakla mümkündür. Diyalektik düşünce tarzı ile varlık içinde yokluk kavramını keşfetmiştir Hegel. Hegel’in Geist kavramı ruh ile akıl arasında bir noktadır ve Hegel’e göre varoluşun özüdür. Hegel’s göre insanoğlunun ulaşabileceği en son nokta Geist kavramının kendini tanıması, kendisini tam anlamıyla tanımlayabilmesidir. Geist kendini tanıdığında ve anladığında mutlak somut gerçekliği başarmış olacaktır insanoğlu. Geist kavramının amacı, kendini bulmak, bilinç ve özgürlüğüne erişmektir. Bu amaca doğru ilerleyen insanoğlu, yabancılaşma kavramı ile karşı karşıya kalacaktır. Geist, kendisine yönelmiş özgür bir varlık, kendisini bilip tanıyan bağımsız bir gerçeklik haline gelmek için, doğadan yavaş yavaş sıyrılır Hegel, yabancılaşmanın Geist’in gelişimindeki üç basamaktan ikincisinde gerçekleştiğini savunur.

     

    Bu basamakların ilkinde Geist, kendi içinde ve kendi kendinedir. Henüz kendisini keşfetmemiş, keşfetmeye de yönelmemiştir. Sadece vardır, fakat varlığının farkına varmayan bir oluştur. Fakat kendisini tanıması, kendisini bilebilmesi için kendisine bir gerçeklik kazandırması gerekmektedir. Bu aşamada ikinci basamağa geçerek, gerçekliğini doğada arar, doğa ile ilişkisi, arayış burada başlar. Fakat kendisini doğaya taşıyan Geist, artık kendi kendisinde değildir, başkalaşmıştır, kendisinden başka bir şey olmuştur. Yabancılaşma kavramı Hegel’in düşüncesinde burada gerçekleşir. Başkalaşan geist, özüne aykırı düşmüştür, kendisine yabancılaşmıştır. Kendi özü ile çelişik bir hale gelen Geist, bu durumdan kurtulmak isteyecektir, ve bunu başardığında da somut gerçekliğine ulaşacaktır. Somut gerçekliğinde bilince, dolayısıyla da özgürlüğüne ulaşacak, kendinde kendisi için olmaya kendisini tanıyarak devam edecektir. Hegel’in sunumunda, ideal obje tez, yabancılaşma anti tez, Geist’in kendine ulaşması, somut gerçekliğini tanımlaması durumu da sentezdir. Hegel’in yabancılaşmayı tanımladığı yer doğadır, yani yabancılaşma insan doğa ilişkisi sonucu oluşmuştur. İdeal objelerin kendisinde ve kendisi için oluşu, ve doğayla ilişkisi sonucu başkalaşan Geist’in artık kendisinde ve kendisi için olamaması durumudur yabancılaşma. İdeal obje kendisiyle özdeştir, kendisi için vardır, kendisi tarafından var edilmiştir. Doğada ise varlık başkası yüzündendir. Bu yüzden doğa, geist’in özdeşliğini yitirdiği, bölündüğü, kısacası kendisine yabancılaştığı yerdir. Kavramlar kendisiyle özdeş kalabilirler, bir sayının her gün aynı olması gibi, fakat varlıklar için doğada bir süreksizlik, sürekli bir değişim vardır. Hegel’in sürekli değişim tanımlaması, kendisine diyalektik düşünceyi oluşturma yönünde malzeme oluşturmaktadır.

     

                Kısaca, Hegel’in tanımlamasıyla yabancılaşma, kendisinde kendisi için olan ideal objenin, kendisini tanıyabilmek ve özgürleşebilmek için kendisini doğaya taşıyarak girdiği arayışta, farklılaşması, başkalaşması ve başkasında bir ben olmasıdır. Kendini keşfetmeye çalışırken, kendinden uzaklaşan birey, Hegel’in sentezi olan üçüncü basamakta, teklikten çokluğa geçen geist’in topluluk içinde bilincini derinleştirerek kendini bulması ile somut gerçekliğine ulaşacaktır.

     

                Hegel’in yabancılaşma konusundaki öğretilerini benimseyen Karl Marks, yabancılaşmanın sebebini ruhsal veya akılsal değil, materyale dayalı olduğunu savunmuştur. Marks Hegel’in diyalektik, sürekli değişim, yabancılaşma, ve kendini keşfetmenin somut gerçeklik oluşu ile ilgili bütün düşüncelerine katılmasına rağmen, yabancılaşma konusunda geist’i değil, materyali, yani manevi değil maddi varlıkları ele almıştır. Hegel’in idealistliğinin aksine, Marks materyalist olduğunu savunmaktadır. İki düşünürün yabancılaşmaya farklı yaklaşımlarının sebebi, felsefeye farklı yaklaşmalarıdır. Hegel dünyayı sadece yorumlarken, Marks ise felsefeye dünyayı değiştirme gibi bir görev de yüklemektedir. Bu yüzden Marks’in yabancılaşma konusundaki hareket noktası yaşam biçiminin farklı yönlerini eleştirmek olacaktır. Marks, sosyalizm düşüncesini oluştururken, burjuva ekonomisini, devlet olgusunu ve din olgusunu eleştirmektedir, ve bu eleştirilerin her birinden yola çıkarak üç farklı yabancılaşma çeşidi tanımlamaktadır. Bunlar ekonomik yabancılaşma, politik yabancılaşma ve dinsel yabancılaşmadır.

     

    Marks’ın ekonomik yabancılaşma kavramı, insanoğlunun temel etkinliği olarak işi tanımlamasından gelmektedir. Marks’a göre:

     

    “İnsanları bilinç, din ya da başka herhangi bir şey ile hayvanlardan ayırmak mümkündür. Onların kendileri ise, geçim araçlarını üretmeye giriştikleri andan başlayarak kendilerini hayvanlardan ayırırlar. Bu adımı atmak onların bedensel donanımına bağlıdır. İnsanlar yaşam araçlarını üretirken dolaylı olarak kendi maddi yaşamlarını da üretirler.”

     

    Marks’a göre insan ürettiği için insandır. Marks tarih boyunca insanoğlunun üç üretiminden bahseder: ilki yaşamak için gerekli araçların sağlanmasına yöneliktir. Birincil dereceden ihtiyaçlarını elde edebilmek için bazı araçlar üretmek zorunda kalmıştır insanoğlu. İkinci evre ise birincil ihtiyaçları karşılanan insanın, doğası gereği “başka ihtiyaçlar” üretmesidir. Üçüncüsü ise, başka insanlar yaratmak, neslini devam ettirmek için üremesidir. Bu açıdan insan, iş ile kendi dünyasını yaratan, doğal gereksinimlerini karşılayabilmek için çalışan, bu evrede bazı araçlar üretir. Ürettiği araçlara bağlı olarak bir üretim mekanizması geliştirir ve bu mekanizma sonucu kendi ihtiyaçlarını karşılarken, ürettiği nesneler kendisinin yeni nesnelere ihtiyaç duymasını sağlar. Bu yüzden insan aslında, ürettiğinin hem efendisi, hem kölesidir. Çünkü bir süre sonra hayatını ürettikleri belirlemektedir. Üretim mekanizmasının değişmesi, insan hayatının bütün evrelerinin değişmesini sağlayacaktır. Bu yüzden Marks için tinsel yapı değil, ekonomi esastır. Marksın diyalektik materyalizmine göre ekonomik yapı, yani altyapı, üstyapıyı belirlemektedir. Bütün toplumsal yapıyı iş üzerine belirleyen Marks, yabancılaşma kuramında da iş kavramını anahtar olarak kullanmaktadır. Marks’a göre, “insansal ürünlerin insanı boyunduruğu altına alan karşıt güçler haline gelmeleri ve bunun sonucu olarak da insanı insan olmayana dönüştürmeleri süreci”dir yabancılaşma.

     

    Marks yabancılaşma için şöyle demektedir:

     

    “Emek yalnız meta üretmez, kendini ve bir meta olarak işçiyi de üretir – ve bunu meta ürettiği oranda gerçekleştirir. Bu olgu göstermektedir ki, emeğin ürettiği nesne – emeğin ürünü – kendini üretenden bağımsız bir güç olarak dikilir. İşçi kendi emeğinin ürününe yabancı bir nesneyleymiş gibi bir ilişkidedir. Bu öncülden bakılınca açıkça görülür ki, işçi kendini ne kadar harcarsa, karşısında yarattığı yabancı, nesnel dünya da o derece güçlenir, iç dünyası ne kadar yoksullaşırsa kendine ait şeyler de o kadar azalır. İşçi hayatını nesneye koyar, ama artık hayatı kendine değil, nesneye aittir. Emeğinin ürünü kendisi değildir. Onun için bu ürün ne kadar büyükse, kendisi o kadar küçüktür. Bu durum, emeğin onun dışında, karşısına dikilen bağımsız bir güç olduğu anlamına da gelir.”  

     

                Marks yabancılaşma olgusunun üretim edimi sırasında da belirdiğini savunur. Bu durumda nesne değil, iş yok edici, uzaklaştırıcı konumundadır. Çalışma işçinin dışında gerçekleşen bir olgudur. Yani bireyin öz varlığına ait değildir. Çalışırken emeğini ve zihinsel varlığını tüketen birey, mutsuz ve kopuktur. İşten uzaklaşma, yabancılaşma yoluna gider.

     

                Marksın yabancılaşma kavramında bahsedilebilecek iki başka konu da özel mülkiyet ve iş bölümü kavramlarıdır. Özel mülkiyet, üretim mekanizmalarına sahip olan burjuvanın el koyduğu artı değerdir. Marks’a göre, işçi üretim aşmasında yabancılaşırken, yabancının ürettiği ürünü yabancıya sunar, yani hem işçi hem de üretim araçlarının sahibi kendi içine yabancılaşmakta, hem de bu ilişki iki yabancılaşmış sınıf arasındaki bir alışverişe dönüşmektedir. Bu durumda özel mülkiyet, hem yabancılaşmanın sebebi hem de yabancılaşmanın ürettiği başka bir yabancılaşmadır. Bu durumun bir üst basamağı olarak da, sınıflar arası yabancılaşma  sonucu, sınıfsal farklılıklar sınıflar arası bir çatışmaya dönüşmektedir. Marks’a göre yabancılaşmanın bir başka önemli sebebi de iş bölümüdür. İş bölümünden kastedilen, tarihsel süreç içerisinde toplumun farklı bölümlerine farklı sorumlulukların yüklenmesidir. Bu işbölümü, Marks’ın gerçek iş bölümü olarak tanımladığı el ve kafa çalışmasının kesin çizgilerle ayrılıp, üretim biçiminin son derece karmaşık bir yapıya ulaşmasıyla beliren iş bölümüdür. Bu iş bölümü kavramından, “işçinin kendi hareketini bir otomatın yeknesak ve devamlı hareketine uydurmasını gerektiren ““işçinin iş aracını değil, iş aracının işçiyi kullandığı modern fabrika” aşamasına geçildiği ortam doğmaktadır. Kapitalist sistem içerisinde üretilmesi gerekende oluşan artış ile ortaya seri üretim kavramı çıkmıştır. Bu sistemde işçi, ürettiği nesneden uzaklaşmakta, tezgahın başında ürünün sadece bir parçası ile ilgilenmektedir. Modern zamanlar’da da görüldüğü gibi işçinin hareketleri mekanikleşmekte, işçi ürettiği nesne ile birlikte kendi hareketlerine ve doğasına da yabancılaşmaktadır.

     

    Marks’ın dinsel yabancılaşma kavramı ise insanın tanrı tanımlaması üzerine şekillenmektedir. Din Marks’a göre toplumların afyonudur. Kendi gerçekliğini bulamayan insan, bunu hayali olarak gerçekleştirmek istemektedir.  Marks’ın din eleştirisi üç aşamalıdır. İlk aşamada insanlar uyum içinde yaşamaktadır. İkincisinde ise Tanrı’nın bir suretini yaparlar, fakat tanrı’nın insan eliyle yapıldığını unuturlar. Tanrıyı kendilerinden farklı bir güç olarak algılamaya başlarlar. Fakat aslında Marks’a göre, bunun sebebi insanın kendini ararkenki bölünmüşlüğüydü. Yani insan bir kısmını Tanrı kavramına katarak kendisine sunmuştu. Bu bölünmüşlüğü yabancılaşma olarak adlandırmaktadır Karl Marks. Yani artık Tanrı güçlü kendileri güçsüzdür, ve ulaşamadıkları içsel dünyaları bir baskı organı olarak karşılarına çıkmıştır. Marks’ın bu tarz yabancılaşmaya çözüm olarak önerdiği ise insanların Tanrı’yı kendilerinin yarattıklarını anımsamalarıdır. Marks’a göre din bir eksiklik sonucu ortaya çıkmıştır, Marks bu konuda söyle demektedir:

     

    “İnsanın dünyevi engellerini yok etmek için dini sınırlılığı ortadan kaldırmayı değil, insanın, dünyevi engelleri yok eder etmez dini sınırlılığı ortadan kaldıracağını düşünüyoruz.”   

     

    Fakat Marks’a göre dini yabancılaşmanın temel sebebi yine ekonomik yabancılaşmadır. İnsanlar tahammül edilemez maddi koşullar altında yaşamaları nedeniyle dinin sağladığı huzura ihtiyaç duydukları sürece hiçbir kuramsal argüman dini yabancılaşmanın ve din kavramının var olmasının üstesinden gelemeyecektir. Kısacası, dini yabancılaşma, ekonomik yabancılaşmanın sosyal hayata yansımalarından sadece biridir.

     

    Marks’ın politik yabancılaşma kavramı ise, devletin toplumsal hayata entegre oluşuyla alakalıdır. Devlet insan elinden çıkan bir yapı olmasına rağmen, insanı belirleyen, insanı yöneten bir kavram haline dönüştüğü için yabancılaşmanın sebebidir. Marks’a göre devlet, özelin çıkarı ile genelin çıkarının çatışmasından doğmuştur. Devletin varlığı köleliğin varlığı ile ayrılamaz. Birey, ücretli emeğin, kendisini ve başkalarının doğal gereksinmelerinin, dolayısıyla da üretenin, yani herkesin kölesidir. Marks’a göre modern devlet eleştirisi, ekonomik ilişkiler sırasında doğan yabancılaşmanın bir ürünüdür. Ekonomik ilişkiler yani üretim mekanizmaları bireyin yabancılaşmasına yol açmayacak biçimde düzenlendiğinde hem sınıflı toplum yapısı, hem de devlet kavramı kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

     

    Kısacası Marks’ın yabancılaşma kavramı, toplumsal ilişkilerini belirleyen üretim mekanizmalarından kaynaklanmaktadır. Ürettiğine yabancılaşan birey, kendisine yabancılaşmakta, ürettiği tarafından üretilmektedir. Ekonomik yabancılaşma birçok yönde yabancılaşmayı da beraberinde getirmektedir. 

     

    20. yy’a geldiğimizde, varoluşçuluk ve saçma felsefesi ile karşılaşıyoruz. Kapitalist üretim sisteminin büyük bunalımını yaşadığı 1930’larda gelişen bu düşünce, reddediş ve anlamsızlık üzerine şekillenmektedir. Dönemin tarihi gelişmeleri göz önünde bulundurulduğunda, ülkeler arasındaki politik ilişkilerin ve yaşanan kıyımların, savaşların insanların anlam duygusunu yitirmeye başlamasına ve arayış içerisinde olmalarına etkisi yadsınamaz. Varoluşçulara göre, varoluş özden önce gelir, ve özünü kendisi oluşturan insan özünden sorumludur. İnsan dünyaya fırlatılmıştır, ve dünyaya geldiğinde sadece boş bilinci vardır. (Tabula Rasa). Özünü oluşturma evresinde insan yabancılaşır, çünkü kendini tanımlamak için farklılaşacak, başkalaşarak kendisini bulacaktır. Varoluşçuluk üzerinden başka bir düşünce sistemi tanımlayan Albert Camus, insan ve evrenin uyumsuz olduğunu iddia eder. Uyumsuzluğun doğurduğu bir çatışma ortamında kendisini bulan insan, ancak kendi algısı boyutunda tanımlayabildiği dünyaya yabancılaşır. Varoluşçuluk hem edebiyat hem de felsefe alanında etkisini göstermiştir bu dönemde. Saçma felsefesini temsilcilerinden Albert Camus, Yabancı adlı eserinde toplumla yaşadığı çatışma sonucu toplumdan yabancılaşan bir bireyin hikayesini anlatır. Başkarakter Mersault, kendisine idam cezası verildiğinde dahi buna karşı gelmez, hiçbir tepki vermez, çünkü olan bitene anlam veremez. Anlayamadığı dünyayı değiştirme gücünü de kendisinde bulamadığı için teslim olur. Hegel’in yabancılaşma için tanımladığı ikinci basamağı aşamayan bir bireydir Mersault, ynai somut gerçeğine ulaşamayan. Albert Camus’un insan evren çatışması için iki öngörüsü vardır. Bu saçmalık, uyumsuzluk ve kurulu düzenin dünyaya fırlatılan kişinin boş bilincini doldurma çabası karşısında, kişinin iki seçeneği vardır: Ya düzenin bir yansıması olarak özünden uzaklaşıp kaybolacak; ya da kendisine dayatılana karşı bir direnişte bulunacaktır. İki durumda da yabancılaşma gerçekleşecektir. İlkinde kendisi dışında bir özneye dönüşen insan, ikinci durumda da yabancılaşmayı en alt seviyede tutabilmek için çaba gösterirken, kendini keşfetme kendini gerçekleştirme konusunda engellenecektir.

     

    Varoluşçuluğa getirilen karamsarlık yönündeki eleştirilerin aksine, Albert Camus, yok oluşu değil, var olmaya devam etmeyi savunan bir düşünürdür.

     

    “Dünyaya bakıyoruz, onu yüzyıllardan beri, kendi verdiğimiz biçimlerle, çizgilerle görmeye alışmışız. Bu yapmacıklığı sürdürmeye gücümüzün yetmediği ya da bu oyunun artık bize bıkkınlık verdiği bir anda bir ağacın, bir taşın bize ne kadar uzak, bizden ne kadar habersiz ve bizim için ne kadar kavranılmaz olduğunu sezinleriz. Hele bu sezginin üzerine, ölmek rezilliği de eklenirse soru bütün gücüyle karşımıza dikilir. Öyleyse ne yapabiliriz? Yapabileceğimiz tek şey var: Yaşamak.”

     

     

    Varoluşçulardan Sartre, kimlik bunalımı konusunda Hegel’in düşüncelerinden etkilenmiştir. Sartre özgürlük bağımlılık arasında değişik bir ilişki kurmuştur. Sartre’a göre, insan özgürlüğüne mahkumdur. Yani özgürlüğünü gerçekleştirmek zorunda hisseder kendini. Sartre, diyalektik materyalizmin çağımızın aşılamaz felsefesi olduğunu savunur ve aslında Marksizm ile varoluşçuluk arasında bağlantı kurarak, varoluşçu marksim kavramını atmıştır ortaya. 

     

    Günümüzde insanın kendisiyle, doğayla ve diğer insanlarla daha zengin bir ilişki kurabilmesini sağlayacak araçlar üstün seviyede geliştirilmiş olduğu göz önünde tutulursa eğer, kişinin kendisini bütünlüğüyle var kılması, özüne inebilmesi, kendini keşfetmesi beklenirken, hızla küçüldüğü, değerlerinden uzaklaştığı ve anlamsızlığa sürüklendiği görülmektedir. İletişim alanındaki gelişmeler, küreselleşme kavramı ile birbirine yakınlaşması beklenen insanoğlu, aksine hem kendi özünden hem de toplumdan uzaklaşmaktadır.  Çağımız, insan başarılarının ulaşmış olduğu baş döndürücü hız, buna karşılık insan ilişkilerinde gözlenen tehdit edici ve ürpertici suskunluğun bürünmüş olduğu  boyut ile tarihteki yerini almak üzeredir. Bunun bir kanıtı, insan başarısı kabul edilebilecek bir kavramın, insanı tehdit eder boyuta gelmiş olmasıdır: teknoloji.

     

    Günümüzde insanın yabancılaşması onun varlık yapısının birliğinin bozguna uğramasıdır.  Kapitalist sistemde toplumsal mekanizmaların temeline ana değer olarak insan yerleştirilmediği için insanın kendine aykırı bir yapıya bürünmesi, insani değerlerinden uzaklaşması normaldir. Çağdaş insan Georg Trakl’ın Batı adlı şiirinde betimlenen bir dünya içerisinde kendisini var etmeye çalışmakta, fakat tamamen başarılı olamamaktadır.

     

     

     

     

    BATI

     

    Ey büyük kentler

    Taş üstüne taş yığılarak ovaya kurulan kentler!

    Karanlık düşmüş alnıyla

    Yurtsuzun biri dilsiz gidiyor ardı sıra rüzgarın

    Tepedeki çıplak ağaçlara

    Ey upuzun batan güne karışan nehirler!

    Tüyler ürpertici akşam kızıllığı

    Amansızca dehşet saçıyor fırtına bulutlarında.

    Ey ölüp giden halklar!

    Gecenin kıyısına çarpıp dağılan

    Solgun dalgalar

    Düşen yıldızlar.

     

    Modern insanın yabancılaşma problemi iki durumda ortaya çıkmaktadır. Birincisi Heidegger’in Das Man kavramıyla anlattığı çevresiyle kurduğu ilişkilerin yüzeyselliğini fark eden bireyin yaşadığı yabancılaşma, ikincisi ise belli bir etkinlik çevresinde yoğunlaşan insanların, bilim adamı, bir düşünceye fanatik anlamda bağlanan insanlar, yaşayabileceği yabancılaşma.

     

     

    KAYNAKÇA

     

    Camus, Albert. Yabancı, İstanbul: Can Yayınları; 2006.

    Hançerlioğlu, Orhan. Düşünce Tarihi, Ankara: Remzi Kitabevi, 1993.

    Kızıltan, Savaş Güven. Günümüzde Yabancılaşma Sorunu, İstanbul:Metis Yayınları, 1986.

    Gökberk, Macit. Felsefe Tarihi, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1990.

    Sartre, Jean Paul. Bulantı, İstanbul: Can Yayınları, 2005.

    Magee, Bryan. The Story of Philosophy, London: Dorling Kindersley, 2003.

    Law, Stephen. Philosophy, London: Dorling Kindersley, 2000.

    Skirbekk, G., Gilje, N. Antik Yunan’dan Modern Döneme Felsefe Tarihi: İstanbul. Kesit Yayınları, 2006.