Romantizm
Sarp Yavuz
Modern
insanın yükselişini ele alırken romantizmi es
geçmemek lazım. Romantizm kente özgü bir olgu olarak
19. yy’ın ilk yarısında ilkin Almanya’da ortaya
çıktı, sonra diğer Avrupa kentlerine yayıldı.
Edebiyatın, müziğin felsefenin görünümünü köklü bir
şekilde değiştirdi. İlk kuşak romantikler 1800’lü
yılların gençliğiydi. Bu yüzden romantizmi
Avrupa’nın ilk gençlik ayaklanması olarak da
adlandırabiliriz. Romantizm Aydınlanma Çağının
mekanik evrenine bir karşı çıkıştı herşeyden önce. 19.
yüzyıl tam bir bunalım, huzursuzluk ve çöküntü
çağıydı, Çalkantılı bir dönemde uluslar kimliklerini
bulmaya çalışıyordu. Evet sanayi devrimi, bilim ve
teknikteki gelişmeler modern toplumda çok büyük bir
ilerlemeler sağlamıştı ama bunun yanı sıra geleceğe
karşı, korku ve umutsuzluk da hakimdi. Çağın insanı
karmaşa içinde kendi yerini bulmaya çalışıyordu.
Böyle bir ortamda melankoliklerin olması kaçınılmaz
bir durumdur. İşte tam da bu sırada varolana karşı
hoşnutsuzluk, düzen içinde sıkıntı duyan romantik
filozof ve sanatçılar, yapıtlarında kutsallığa,
sonsuzluğa ve doğaya karşı duydukları sevgi ve
özlemi dile getirmeye başladılar.
Romantikler uzak ve
ulaşılamaz olanın özlemi içindeydiler. Bu özlem
geçmişe yönelik olabileceği gibi uzak doğu
kültürlerine de duyulabiliyordu. Romantikleri gece,
alacakaranlık, düşler, doğa, eski uygarlıklardan
kalıntılar ve doğaüstü şeyler de çekiyordu.
Varolanın karanlık yanıyla, kasvetli, gizemli,
esrarengiz ve gizemli olana ilgi gösteriyorlardı.
Onların gerçeklikten kaçma eğilimleri; düş
dünyasına, geçmişe ve mistik alanlara sığınmalarına
yol açıyordu. Duygular ile gerçek dünya
arasındaki fark büyüktür. Romantiklerde içe
yönelme, duygular, sezgiler ve düşler önem
taşıyordu. Bütün bu özelliklerden dolayı
romantiklerin pek çoğu melankolikti ve genç yaşta
genellikle veremden öldüler.
“En iyi kural kuralsızlıktır”
diyen romantikler insanı düzeltmenin toplumu
düzeltmekle mümkün olabileceğini savunuyorlardı.
İnsanın yaratma özgürlüğünün önündeki herşeye karşı
durdular. Genç romantiklerden Novalis “Dünya
hayal olur, hayal gerçek” diyordu. Kendisi genç
yaşta ölenlerden biriydi, öldüğünde 29 yaşındaydı.
Öldüğünde yarım kalan romanında, rüyasında gördüğü
mavi bir çiçeği arayan birini anlatıyordu. Novalis'e
göre gizemli yol içe açılandır. Doğa uçsuz
bucaksız bir simgedir. Evren insanın içindedir ve
insan evrenin sırlarını çözmek için kendine
yönelmelidir.
Doğa tutkusu
ve doğa gizemciliğiydi romantiklerin birçoğunda
görülen bir eğilimdi. Onlar doğayı bir bütün
olarak görüyorlardı. Schelling ‘ruh’ ile ‘madde’
arasındaki ayrımı kaldırmaya çalıştı. Ona göre
tüm doğa ve insan tek bir Tanrı’nın ‘evrensel
ruh’un ifadesiydi. Yani doğa da insan
bilinci de aynı şeyin ifadesiydi. Doğa ölü bir
mekanizma değil, ‘evrensel ruh’tu.
19. yüzyılın bir başka
melankoliği olan Van Gogh’un resimlerinde hüzün
vardır, keder vardır ama neşe ve sevinç de
vardır. Bu duygular bir aradadır ve
birbirlerinin içinden çıkarlar. O çevresinde
gördüğü her şeyin resmini yaparak neşe ve sevinç
uyandırmaya çalışır. Yaşama sevincini de resimde
bulur.
Romantik şair ve düşünürlerin en
melankoliklerinden biri de Hölderlin'dir. Onun
'Hyperion' adlı eseri Alman idealizminin romanı
sayılmıştır. Deliliğin Arifesinde yer alan
şiirlerinde doğaya övgü ve doğanın insanı içinde
bulunduğu kuşkulardan, çaresizlik hissinden
kurtaracağı vurgulanmıştır. Hölderlin'in küçük
yaşta babasını kaybetmesi, annesiyle sürekli
tartışmaları ve en sonunda evli bir kadınla
birlikteliğinden dolayı annesinin onu dışlaması,
yanındayken hayatının en mutlu anlarını yaşadığı
sevdiği kadının ölümü sonucu içine düştüğü
boşluk, aşırı duyarlılığının ve çaresizliğinin
artması, annesiyle olan ilişkilerinin kopması,
hayatının belli dönemlerinde çökkünlük, öfke
krizleri, hüzünlenme, melankoli, depresyon gibi
rahatsızlıklar geçirmesine neden olmuştur. Ancak
bu dönemlerinde bile yazınsal üretimlerini
sürdürmüş, pek çok şiir, roman, trajedi yazmış
ve Antik Yunan klasiklerini Almancaya
çevirmiştir. Hölderlin ruhsal durumu yüzünden
pek çok kez tedavi görmüştür. Hastalığına
melankoli, sinir rahatsızlığı, psikoz, şizofreni
tanıları konmuştur. Hölderlin evine dönmek
istediğinde annesi ve kardeşlerinin katı ve
olumsuz tutumlarıyla karşılaşmıştır. Bu ise
ruhsal durumunun daha da kötüye gitmesine neden
olmuş ve onu içinden çıkılamaz bir hale
getirmiştir. 1806 yılında zorla Tübingen
üniversitesi kliniğine yatırılmış ve tek kişilik
hücreye kapatılmıştır. 6 ay sonra tedavisi
olanaksız bulunarak klinikten çıkarılan
Hölderlin için mutlu bir olay bu sırada
gerçekleşmiştir. Kitaplarını okuyan bir marangoz
onun bakımını üstlenmiştir. Hölderlin 36 yıl
marangozun evindeki bir odada yaşamıştır. 36 yıl
boyunca güvendiği, bakımını üstlenen Zimmer
ailesi dışında hiç kimseyle konuşmamıştır.
Hüznünü suskunluğuyla açığa vuran Hölderlin 1843
yılında ölmüştür.
Heidegger
Hölderlinin toplumdan dışlanmış, varlığı yok
sayılmış anlamında deli çılgın olduğunu
belirtmiştir. O bütün olağanüstü eserler yaratan
melankolik sanatçılar gibi sıradan melankoli ve
depresyon belirtileri gösterenlerden ayrılır
tabii ki.
Sonuç olarak romantikler içinde
bulundukları ortama uyum sağlayamadıklarından,
gerçekler onları hayal kırıklığına uğrattığından
akla ve eleştirel düşünceye tepki olarak
imgelemin, duygunun ve sezginin rolünü
yücelttiler.