|
SAYGIN
GÜNENÇ ( BORNOVA
ANADOLU LİSESİ)
İnsan
için ne bildiği şey üzerinde araştırmada bulunmak mümkündür, ne
de bilmediği şey üzerinde; bilinen şey üzerinde araştırma
luzumsuzdur, çünkü zaten bilinir. Bilinmeyen şeye gelince, ne araştırılacağı
bilinmediği için araştırma olmaz.
Platon.
Menon.80
e BİLGİNİN
OLUŞUMU ÜZERİNE BİRKAÇ GÖZLEM
Daha önce de belirtildiği gibi ilk evre istek kıpısıdır. Elde
ettiğimiz ilk sonuç ise, çevremizde anlığımıza dışsal olan
nesnelere karşı duyusal pekinlik olacaktır. Doğal bilinç burada
kendisiyle ve evrenle ilgili her şeyi bulduğunu sanır.2 Erken bir
bezginlik içinde araştırmadan kopmaya itilir. Alışkanlıklarıyla yaşamak,
herkesten kuşku
1.
Bkz
Descartes .“Usun Doğru Yönetimi İçin Kurallar” 2.
2.
Platon’daki doksa basamağı, Aristoteles’te kaba duyular yoluyla
bilgi duymak
(Descartes’ın kuşkusu değil) ve bunu kalıcı olarak
benimsemek kolayına gelir. Platon bu konuyla ilgili olarak Menon’da düşünen
kişide ayağının altında sağlam varsaydığı zeminin kaydığı
duyusu uyandığını belirtir. Öyleyse araştırmaya devam edebilmemizin
tek koşulu Descartes’ın her zaman vurguladığı gibi Usa güvenmektir.
İkinci kıpı “öz bilinç” evresidir. Burada kişi
ilerlemenin verdiği güvenle kendisini ve onların başkalıklarını
nesnelliği içinde tanır. Kendisini olumsuzlar. Spinoza’nın belirttiği
gibi “belirleme olumsuzlamadır”; verili olan evrensel töze, ayrımlaşmış
kendinde birliğine, tikel belirlenimi vermek, onu olumsuzlamak demektir.
Kendisine özdeş olan ikinci kavramsal düzeye yükseltiliştir ki,
insandaki görüngüsü öz bilinçtir. Bunun yadsınması Tinin Görüngübilimi’ndeki
efendi-köle ilişkisine götürür. Tek-yanlı olarak bir yanın yüceltilmesi,
diğerinin yok edilmesi.
Üçüncü kıpı ilk iki kıpının bireşimi olan “Us”
evresidir. Bu aşamada birey bütün öznelliğinden sıyrılıp
Usu bütün insanlarda eşit verilmiş kabul ederek, kendisini
evrenselliğiyle tanıtlar. Usun kuramsal yöntemli doğasını öz bilinçle
izleyebilir; “İdea böylelikle başka bir ideaya geçmeye karar verir.”1
Evreni ve kendisini, nesnelliği ve öznelliği bire yoğurur. Çünkü
bilir ki kendinde ve kendisi yoluyla anlaşılan sonsuz töz, sonsuz yüklemleriyle
öznedir. Saltık İdea’nın,Tinin
kendine geri dönüşü ve insanlığın kendisini öznellik ve
nesnellik olarak görüşüdür. Kuramsal, evrensel Us kendisini değerbilirlikle
ileriye taşır. Bir yandan bunu Tarihte, sanatı, ekini yönetim biçimiyle,
diğer yandan bilim ve felsefesiyle evreni, doğayı anlayarak gerçekleştirir.
Bilincin görüngübiliminin kısaca sunuluşu budur. İnsanlık saltık
idea’ya ulaşır. Şimdi incelememizin diğer bir bölümüne , yöntemin
çözümlenişine geçelim.
Avrupa’da bilincin de yöntemin de ne olduğunu ilk kez Descartes
tarafından incelenmiştir. Çünkü batı, çağlar boyunca özellikle
Ortaçağda felsefenin ne olduğunu unutmuş,
Descartes’a kadar Aristoteles’i biraz olsun anlayamamıştır.
Örneğin Aquino’lu Thomas “hiçbir şey yoktur ki, daha önce
duyularda olmamış olsun” diyerek Aristoteles’i ne düzeyde anladığını
göstermiştir. Diğer skolastiklerde de durum farklı değildir. Hıristiyanlıklarıyla
felsefeden uzak kalmayı başarmışlardır. Eski Yunan ekini ise başkalaşmışlığı
içindeki Tin olmaktan kurtulup varlığın özünün evrenseller olduğunu
anlamışlardı. İlk kez Anaxagoras ile, Nous ile, felsefe kendi öz
bilincine varmıştır. Logos’un ne olduğu enginliğiyle anlaşılmıştır.1 1.
G.W:HEGEL. Mantık Bilimi.-Saltık İdea
Bölümü
Yöntem nedir? Yöntem biçimdir. Kavramların birinden diğerine
olan deviniminin bilimidir. Evrensel işleyiş devimleridir. İlk olarak
verili herhangi bir evrensel, idea, tekilliği içinde
ele alınmaya çalışılır. Oysa başından beri
tanıtlamaya çabaladığımız, varlığın salt kendinde bir
kavram olduğudur. Bu ise bütünlük, dizgesellik içinde anlaşılabilir.
Öyleyse tekilciliği içindeki varlık yalnızca bir görüngüdür, onu
kendinde yapan kavramlarından soyutlanmıştır. Varlık ise kavramları
yoluyla anlaşılır. Kendinde ve kendi içindir. Bu başlangıç kıpısında
kişiyi tedirginliğe iten, onun nereden başlayacağını bilememesidir.
Oysa yapması gereken kavramın kendisine özdeş olan karşıtını
saptamasıdır. Örneğin varlık, salt varlık imi olarak alındığında
anlamsızdır. Ancak Varlık olarak olumsuzlanmasıyla (Yokluk ile)
belirli duruma getirilebilir. Ancak Yokluk ile Varlık bizi daha ileriye sürükler
ve kendisini “Oluş” olarak gösterir. Bu devimde saltık olan ise
evrensel olan kavramlardır. Bunu Aristoteles’ten bir örnekle genişletelim.
Aristoteles Fizik’te “yer”, “zaman”, “devim”
kavramlarını incelerken, devimin, zaman kategorisi olmadan bilinemeyeceğini
çok iyi bilmektedir. İlk kararı devimin,zamanın ve yerin, kendinde değerleri
yoluyla bilinmesi ve daha sonra sonsuzluğun eytişimiyle bütünlüğe
aktarılmasıdır. Bu daha sonra Hegel’e ve Farabi’ye geçecek, her
ikisi de yer kategorisinin, zaman kategorisini getirdiğini söyleyeceklerdi.
Bu yolla Aristoteles zamanın süreklilik olduğu sonucuna varır. Çünkü
devim ve yer göreli olmasına karşın, evrensel bir karşılaştırma
noktası gerekir. “Gökyüzü üzerine” adlı çalışmasında bundan
yararlanır. Örneğin “doğal devim” ya da ivmeli devim açıktır ki
süreksizdir, ama zaman süreklidir, böylelikle devim saltık ve göreli
olarak ayrılabilir. Bunların da incelenmesi üstteki yöntem yoluyladır.
Başka bir örneği de Rönesans’ın
bir felsefeci ve bilimcisinden verebiliriz: Cusa’lı
Nicholas’tan
söz ediyorum. Cusa’lı
Nicholas yeryüzünün evrenin
ya da
göksel kürelerin özeğinde yer almadığını tanıtlamaya çabalarken,
ilk adımı sonsuz küçüklüğü ve büyüklüğü incelemek olmuştur.
Çünkü ne kadar küçük çaplı bir dairesel bir devim alınırsa alınsın,
daha küçüğü tasarlanabilir, kuşkusuz daha büyüğü de. O zaman
yeryüzü özekte (merkez) olamaz. Aynı zamanda yıldızların
devimlerinin açıklanması
göksel kürelerle olsa bile yine de yeryüzünün özekte olmasını
sonsuz küçüklük kavramı engelleyecektir. Nicholas eytişim yoluyla
evrendeki üç bütüncül öğeyi kapsar: Edimsellik, gizillik ve bağıntılayıcı
devim.1 Diğer tarihsel örnekler de
1.Aristoteles bu araştırmada hem dayanılan hem eleştirilen kişidir. Pascal
ve Leibniz olacaktır. Pascal evrenin
sonsuzluğunu arı kavramlar yoluyla düşünmüş , Leibniz ise
matematikte sonsuz küçüklük ve büyüklük hesabını bulmuştur.
Bunu görelim:
Pascal, geometri üzerine adlı betiğinin bir bölümünde
sonsuzluk kavramını inceler. İlk sorun sınır ve sınırsızlığa ilişkindir.
Pascal burada usun arı işleyişini kullanarak gerek sınırlılığı,
gerekse sınırsızlığı tek yanlı olarak ele almaz. Açıkça bildirdiği
gibi gök cisimleri
küresel ve sonludurlar. Ama bu devimlerinden dolayıdır. Evren için
geçerli olamaz. Çünkü ne kadar küçük ya da büyük düşünülsün,
her zaman daha küçük ya da daha büyük düşünülebilir. Sınır
konulamaz, öyleyse evren sonsuzdur.
Leibniz ise, Antik Yunan’ın uğraştığı teğetler problemini
yeniden incelemişti. dy/dx Oranını
sonsuz küçüklüğü incelemişti. Bu oran belirli niceliklerin oranını
değil ama varolan ve yok olan niceliklerin varolmaya başladıkları ve
yok oldukları sonsuzluğun oranıdır. Böylelikle 0/0 oranı belirsizlik
değildir. Çünkü söz ettiğimiz oluş durumundadır. O halde yeni bir
nicelik varolacaktır ki dy/dx olacaktır. Sonsuzla, sonlu arasında orantı
yoktur.
Bilimdeki bu sonsuzluğu kavramış olan Goethe ve ve Schiller
yarattıkları sanatta da bunu göstermişlerdi. Ve bu evrensel yöntemi
insanlık ekininin bütün alanlarına uygulamışlardı.
Şimdi başa dönelim ve yeni bir konuyu ele alalım ve kendimize
şu soruyu soralım: Yöntem,
bilimsel araştırma duyularla mı ilgilidir, yoksa arı usun kendisini
edimselleştirmesi midir? Buna Aristoteles ve Farabi yanıt verebilirler.
Aristoteles Metafizik’te üç tür töz ayırt eder: duyulur
bengi, duyulur sonlu, duyulmayan bengi tözler. Aristoteles’in bildirdiği
gibi gerek bilim, gerekse felsefe evrenselin bilgisidir. Böylelikle özeğinde
incelenen duyulmayan bengi tözlerdir. Ya da Aristoteles başka bir ayrım
yapar ve tözü birincil ve ikincil olmak üzere ikiye ayırır. En yüksekte
duran ikincil tözlerdir. Ama başlangıç olarak birinci tözü alır. Bu
varlığın dışsal, ilineksel yüklemlerini oluşturur. İkincil tözler
ise onu kendinde yapan kavramlardır., evrenseller (Biçim-Form) dir.
Buradan yola çıkarak Aristoteles Fizik’te temele duyulur cismi yerleştirir.
Ama bu tekilliği içinde görüngüdür, ve varlığın anlaşılabilmesi
ikincil tözler yoluyladır. Kavramlar varlığın sonsal nedenini oluştururlar.
Öyleyse bilim ve felsefe duyulur bireysellerle değil, sonsuz etkenliği
içinde evrensellerle ilgilenir. Cisimlerin devimi incelenirken, doğa
felsefesinin ana sorunları incelenirken (zaman, yer, uzay) asıl olan
ikincil tözlerdir. Kuşkusuz Aristoteles’in doğa anlayışında yanlışlıklar
olabilir, ama ne olursa bir dizgenin çürütülmesi, onun eksikliklerinin
giderilmesidir. Ayrımlamış dünya anlayışının yerine evrenin
sonsuzluğu düşüncesinin geçirilmesi, bu insanlık tarihine yayılan
eytişimsel yöntem yoluyla gerçekleştirmesidir.
Farabi, arı ussallığın Aristoteles’ten sonraki ikinci
kurucusudur. İnsanlığın ikinci öğretmenidir (muallim-i sani). Onun içinde
Aristoteles’te olduğu gibi temel olan ustur. Us kavramında, ya da on
akıl kuramında tanıtlamaya çalıştığı insan usunun evrenselliği
ve tekilliği içinde de olsa doğanın mantıksal dizgesinin insan da tümüyle
varolduğudur. O, insanda üç çeşit yeti ayrımsamıştı:Nebati,
hayvani ve batıni melekeler. Bitkisel yeti yalnızca varolmakla, hayvani
yeti devinmek ve gereksinmelerin giderilmesiyle, batıni yetiler ise insanın
düşünce kullanma ve nesnelliğini çözümleyebilme yetileridir. En üstte
yer alan Ustur.
Farabi için insan dünyayı, tüm özüyle bilebilir. Politik yöntemi
konutlar. İçerik mantık biliminin kavramları, biçim ise yöntemdir.
Burada, Farabi
bürhan nazariyesini kullanır. Kavramın, kendi içinden, kendine
özdeş başka bir kavramı zorunlu olarak, karşıtını üretmesini
inceler. Buradan bilgiyle ya da kavramla ilgili çıkardığımız sonuç
iki tür varlığın olabileceğidir: a) olumsal varlıklar b) zorunlu
varlıklar. Olumsal varlıklar geçicidir ve kavramlarından, ideadan pay
alırlar ve özlerine evrenselleriyle çatıştıklarında yakalarlar. Ama
doğadaki olumsallıkların anlaşılması bile belirli evrensel, zorunlu
kavramlar yoluyladır. Zorunlu varlık ise ilk, Tanrı, sonra Tanrının
doğada ve insada
özsel olarak belirişiyle evrensel Ustur.
Us doğayı anlamaya çalışırken kategorileri kullanır ve anlığın
kategorileri, dışsal olgusallığın kategorileridir. Eğer herhangi bir
duyulur nesnenin varolduğunu söylersek, daha şimdiden onun, varlık,
uzam ya da zaman kategorilerine iye olduğunu söylemiş oluruz. Bu
nedenle değerli bilimci Maxwell’in deyişiyle “bilimsel araştırma
anlığın iç yüzeyinin bir genleşmesi, kimi zamanda olguların ussal
bir eşlemi olarak gösterir, öyleyse doğayla insan anlığı arasında
olgusal bir andırım buluruz.”
Spinoza etiğinde açıkça görüleceği gibi insanı tözün
olumsuzlaması olarak gösterir. Onun
deyişiyle insan anlığı bengidir, sonsuz tözün yüklemlerini taşıyarak,
bireysel varlığın sonlu belirişine karşıt olarak erim yeteneği
sonsuzdur. Ancak Spinoza’nın ikinci bölümde tözden insanın töreselliğine
geçişi dışsaldır. Tözün, öz ayrımlaşması olarak değil, ama
zorunluluktan, özgürlüğe, dışsal değişkisi olarak görünür Erdem.
Ussalcı anlayışın göz alıcı güzelliğine, biçemine karşıt
olarak kuşkucu, eskimiş sofist anlayışları görürüz. Onlara göre
insan ne kendini ne de doğayı bilmeye yetenekli, değildir. Bu kuşkucu
kişiye ilk söylenmesi gereken, eğer bir şey biliyorsa, bunu nasıl
elde ettiğinin gösterilmesidir. Örneğin Kant insanın bilme yetisini
yalnızca öznel görüngülerle sınırlamış, doğayı kaba ansal tasarımlar
olarak görmüştü. Ama Us ideal doğasını bir kuşkucu da bile
sergiler. Kant’ın kuşkuculuğu onun insan usunun evrenselliğini görmesini,
onu nesnel olarak izlemesini engellemişti belki ama onun farkında
olmadan bulduğu gerçekler, ondan sonraki idealist Tin tarafından kullanılmıştı.
İncelememizi sonuca bağlarsak, ilk bulduğumuzun, sonu yazgıladığıdır.
Us nesneldir, evrenseldir. İnsanlığın insanca yaşaması, yaşamın
anlamlı olması, ussal olanın gerçek, gerçek olanın ussal olduğunun
doğal devim yoluyla bilinmesi, Usun saltık özgürlüğüdür. Felsefe
insanı bu parlak geleceğe taşır,insanın saltık gerçeklik olduğunu
gösterir. Buna karşı çıkanlar ise yaşamın olumsallıklarında yok
olacaklardır. Schiller’in dediği gibi
“Zincirler içinde doğsa dahi, hür yaratmış yaradan, her
zaman hürdür insan.” |