SAYGIN GÜNENÇ   ( BORNOVA ANADOLU LİSESİ)

 

 

İnsan için ne bildiği şey üzerinde araştırmada bulunmak mümkündür, ne de bilmediği şey üzerinde; bilinen şey üzerinde araştırma luzumsuzdur, çünkü zaten bilinir. Bilinmeyen şeye gelince, ne araştırılacağı bilinmediği için araştırma olmaz.

                                                                                                                          Platon. Menon.80 e

BİLGİNİN OLUŞUMU ÜZERİNE BİRKAÇ GÖZLEM

      İnsanın doğuştan gelen en büyük özelliği, onu bilmeye ve araştırmaya zorlayan merak güdüsüdür. İnsanlığın özgür düşünceye, sanata, bilime sonsuz değer verebilmesi, öz bilincine kavuşabilmesi, üzerinde yükseldiği arı ussallık zeminini kurabilmesin bağlıdır. Bu oluşumun kaynağı ise meraktır. Hegel’in deyişiyle bütünlüğü içindeki evrensel insanlık ekininin, kendisine özdeş olan felsefeye gereksinmesinin kökeni “bilincin bölünmesi”dir (Entzweiung). Bölünmedir, çünkü bütün doğayı evrenselliğiyle kucaklayan Us, kendisini ancak, insana değer, anlam verebilen eğitim dizgesiyle gerçekleştirilebilir. Bu yüzdendir ki insan doğal bir istekle araştırmaya itilir. Şimdi bu araştırmanın süreçlerini incelemeye geçelim. Ancak burada bir yöntemimiz olmalıdır ki konumuz olan Usu ve onun adım adım izlediği kıpıları görebilelim. Yöntemimiz, kuramsal Usun doğal ışığı olan eytişim (diyalektik) olacaktır. Usun doğal ışığı sözünü kendisine  özgü vurguyla kullanan Descartes’tır.  Ancak Descartes eytişime karşı çıkmıştı diye itiraz edilebilir. Üstelik inceleme için eytişimi kesin bir yöntem sayarak da başlayamayız, çünkü her söylem özneldir. Buna karşı şunu söylemeliyiz: Descartes öncelikle eytişimi skolastik tasım öğretisi olarak anlıyordu, ikincil olarak felsefe tarihi boyunca  gerçek anlamda düşünen  bütün filozofların bastığı toprak, nesnellik; kullandıkları yöntem eytişimdir.1 –Bir kavramın başka bir kavrama olan zorunlu geçişini saptamak anlamında- İncelememiz aynı zamanda eytişimin kurgusal , kurgu yönteminin bir açımlaması da olacaktır. Ben bu noktada  Hegel’in yöntemini benimseyeceğim.

    Daha önce de belirtildiği gibi ilk evre istek kıpısıdır. Elde ettiğimiz ilk sonuç ise, çevremizde anlığımıza dışsal olan nesnelere karşı duyusal pekinlik olacaktır. Doğal bilinç burada kendisiyle ve evrenle ilgili her şeyi bulduğunu sanır.2 Erken bir bezginlik içinde araştırmadan kopmaya itilir. Alışkanlıklarıyla yaşamak, herkesten kuşku 

1.        Bkz  Descartes .“Usun Doğru Yönetimi İçin Kurallar”

2.        2. Platon’daki doksa basamağı, Aristoteles’te kaba duyular yoluyla bilgi

duymak  (Descartes’ın kuşkusu değil) ve bunu kalıcı olarak benimsemek kolayına gelir. Platon bu konuyla ilgili olarak Menon’da düşünen kişide ayağının altında sağlam varsaydığı zeminin kaydığı duyusu uyandığını belirtir. Öyleyse araştırmaya devam edebilmemizin tek koşulu Descartes’ın her zaman vurguladığı gibi Usa güvenmektir.

   İkinci kıpı “öz bilinç” evresidir. Burada kişi ilerlemenin verdiği güvenle kendisini ve onların başkalıklarını nesnelliği içinde tanır. Kendisini olumsuzlar. Spinoza’nın belirttiği gibi “belirleme olumsuzlamadır”; verili olan evrensel töze, ayrımlaşmış kendinde birliğine, tikel belirlenimi vermek, onu olumsuzlamak demektir. Kendisine özdeş olan ikinci kavramsal düzeye yükseltiliştir ki, insandaki görüngüsü öz bilinçtir. Bunun yadsınması Tinin Görüngübilimi’ndeki efendi-köle ilişkisine götürür. Tek-yanlı olarak bir yanın yüceltilmesi, diğerinin yok edilmesi.

   Üçüncü kıpı ilk iki kıpının bireşimi olan “Us” evresidir. Bu aşamada birey bütün öznelliğinden sıyrılıp  Usu bütün insanlarda eşit verilmiş kabul ederek, kendisini evrenselliğiyle tanıtlar. Usun kuramsal yöntemli doğasını öz bilinçle izleyebilir; “İdea böylelikle başka bir ideaya geçmeye karar verir.”1 Evreni ve kendisini, nesnelliği ve öznelliği bire yoğurur. Çünkü bilir ki kendinde ve kendisi yoluyla anlaşılan sonsuz töz, sonsuz yüklemleriyle öznedir. Saltık İdea’nın,Tinin  kendine geri dönüşü ve insanlığın kendisini öznellik ve nesnellik olarak görüşüdür. Kuramsal, evrensel Us kendisini değerbilirlikle ileriye taşır. Bir yandan bunu Tarihte, sanatı, ekini yönetim biçimiyle, diğer yandan bilim ve felsefesiyle evreni, doğayı anlayarak gerçekleştirir. Bilincin görüngübiliminin kısaca sunuluşu budur. İnsanlık saltık idea’ya ulaşır. Şimdi incelememizin diğer bir bölümüne , yöntemin çözümlenişine geçelim.

   Avrupa’da bilincin de yöntemin de ne olduğunu ilk kez Descartes tarafından incelenmiştir. Çünkü batı, çağlar boyunca özellikle Ortaçağda felsefenin ne olduğunu unutmuş,  Descartes’a kadar Aristoteles’i biraz olsun anlayamamıştır. Örneğin Aquino’lu Thomas “hiçbir şey yoktur ki, daha önce duyularda olmamış olsun” diyerek Aristoteles’i ne düzeyde anladığını göstermiştir. Diğer skolastiklerde de durum farklı değildir. Hıristiyanlıklarıyla felsefeden uzak kalmayı başarmışlardır. Eski Yunan ekini ise başkalaşmışlığı içindeki Tin olmaktan kurtulup varlığın özünün evrenseller olduğunu anlamışlardı. İlk kez Anaxagoras ile, Nous ile, felsefe kendi öz bilincine varmıştır. Logos’un ne olduğu enginliğiyle anlaşılmıştır.1

1. G.W:HEGEL. Mantık Bilimi.-Saltık İdea  Bölümü

   Yöntem nedir? Yöntem biçimdir. Kavramların birinden diğerine olan deviniminin bilimidir. Evrensel işleyiş devimleridir. İlk olarak verili herhangi bir evrensel, idea, tekilliği içinde  ele alınmaya çalışılır. Oysa başından beri  tanıtlamaya çabaladığımız, varlığın salt kendinde bir kavram olduğudur. Bu ise bütünlük, dizgesellik içinde anlaşılabilir. Öyleyse tekilciliği içindeki varlık yalnızca bir görüngüdür, onu kendinde yapan kavramlarından soyutlanmıştır. Varlık ise kavramları yoluyla anlaşılır. Kendinde ve kendi içindir. Bu başlangıç kıpısında kişiyi tedirginliğe iten, onun nereden başlayacağını bilememesidir. Oysa yapması gereken kavramın kendisine özdeş olan karşıtını saptamasıdır. Örneğin varlık, salt varlık imi olarak alındığında anlamsızdır. Ancak Varlık olarak olumsuzlanmasıyla (Yokluk ile) belirli duruma getirilebilir. Ancak Yokluk ile Varlık bizi daha ileriye sürükler ve kendisini “Oluş” olarak gösterir. Bu devimde saltık olan ise evrensel olan kavramlardır. Bunu Aristoteles’ten bir örnekle genişletelim.

   Aristoteles Fizik’te “yer”, “zaman”, “devim” kavramlarını incelerken, devimin, zaman kategorisi olmadan bilinemeyeceğini çok iyi bilmektedir. İlk kararı devimin,zamanın ve yerin, kendinde değerleri yoluyla bilinmesi ve daha sonra sonsuzluğun eytişimiyle bütünlüğe aktarılmasıdır. Bu daha sonra Hegel’e ve Farabi’ye geçecek, her ikisi de yer kategorisinin, zaman kategorisini getirdiğini söyleyeceklerdi. Bu yolla Aristoteles zamanın süreklilik olduğu sonucuna varır. Çünkü devim ve yer göreli olmasına karşın, evrensel bir karşılaştırma noktası gerekir. “Gökyüzü üzerine” adlı çalışmasında bundan yararlanır. Örneğin “doğal devim” ya da ivmeli devim açıktır ki süreksizdir, ama zaman süreklidir, böylelikle devim saltık ve göreli olarak ayrılabilir. Bunların da incelenmesi üstteki yöntem yoluyladır.

   Başka bir örneği de Rönesans’ın  bir felsefeci ve bilimcisinden verebiliriz: Cusa’lı Nicholas’tan  söz ediyorum. Cusa’lı  Nicholas yeryüzünün evrenin  ya da  göksel kürelerin özeğinde yer almadığını tanıtlamaya çabalarken, ilk adımı sonsuz küçüklüğü ve büyüklüğü incelemek olmuştur. Çünkü ne kadar küçük çaplı bir dairesel bir devim alınırsa alınsın, daha küçüğü tasarlanabilir, kuşkusuz daha büyüğü de. O zaman yeryüzü özekte (merkez) olamaz. Aynı zamanda yıldızların devimlerinin açıklanması  göksel kürelerle olsa bile yine de yeryüzünün özekte olmasını sonsuz küçüklük kavramı engelleyecektir. Nicholas eytişim yoluyla evrendeki üç bütüncül öğeyi kapsar: Edimsellik, gizillik ve bağıntılayıcı devim.1 Diğer tarihsel örnekler de

   1.Aristoteles bu araştırmada hem dayanılan hem eleştirilen kişidir.

Pascal ve Leibniz olacaktır. Pascal evrenin  sonsuzluğunu arı kavramlar yoluyla düşünmüş , Leibniz ise  matematikte sonsuz küçüklük ve büyüklük hesabını bulmuştur. Bunu görelim:

   Pascal, geometri üzerine adlı betiğinin bir bölümünde sonsuzluk kavramını inceler. İlk sorun sınır ve sınırsızlığa ilişkindir. Pascal burada usun arı işleyişini kullanarak gerek sınırlılığı, gerekse sınırsızlığı tek yanlı olarak ele almaz. Açıkça bildirdiği gibi gök cisimleri  küresel ve sonludurlar. Ama bu devimlerinden dolayıdır. Evren için geçerli olamaz. Çünkü ne kadar küçük ya da büyük düşünülsün, her zaman daha küçük ya da daha büyük düşünülebilir. Sınır konulamaz, öyleyse evren sonsuzdur.

   Leibniz ise, Antik Yunan’ın uğraştığı teğetler problemini yeniden incelemişti. dy/dx

Oranını sonsuz küçüklüğü incelemişti. Bu oran belirli niceliklerin oranını değil ama varolan ve yok olan niceliklerin varolmaya başladıkları ve yok oldukları sonsuzluğun oranıdır. Böylelikle 0/0 oranı belirsizlik değildir. Çünkü söz ettiğimiz oluş durumundadır. O halde yeni bir nicelik varolacaktır ki dy/dx olacaktır. Sonsuzla, sonlu arasında orantı yoktur.

   Bilimdeki bu sonsuzluğu kavramış olan Goethe ve ve Schiller yarattıkları sanatta da bunu göstermişlerdi. Ve bu evrensel yöntemi insanlık ekininin bütün alanlarına uygulamışlardı.

   Şimdi başa dönelim ve yeni bir konuyu ele alalım ve kendimize şu soruyu soralım:

Yöntem, bilimsel araştırma duyularla mı ilgilidir, yoksa arı usun kendisini edimselleştirmesi midir? Buna Aristoteles ve Farabi yanıt verebilirler.

   Aristoteles Metafizik’te üç tür töz ayırt eder: duyulur bengi, duyulur sonlu, duyulmayan bengi tözler. Aristoteles’in bildirdiği gibi gerek bilim, gerekse felsefe evrenselin bilgisidir. Böylelikle özeğinde incelenen duyulmayan bengi tözlerdir. Ya da Aristoteles başka bir ayrım yapar ve tözü birincil ve ikincil olmak üzere ikiye ayırır. En yüksekte duran ikincil tözlerdir. Ama başlangıç olarak birinci tözü alır. Bu varlığın dışsal, ilineksel yüklemlerini oluşturur. İkincil tözler ise onu kendinde yapan kavramlardır., evrenseller (Biçim-Form) dir. Buradan yola çıkarak Aristoteles Fizik’te temele duyulur cismi yerleştirir. Ama bu tekilliği içinde görüngüdür, ve varlığın anlaşılabilmesi ikincil tözler yoluyladır. Kavramlar varlığın sonsal nedenini oluştururlar. Öyleyse bilim ve felsefe duyulur bireysellerle değil, sonsuz etkenliği içinde evrensellerle ilgilenir. Cisimlerin devimi incelenirken, doğa felsefesinin ana sorunları incelenirken (zaman, yer, uzay) asıl olan ikincil tözlerdir. Kuşkusuz Aristoteles’in doğa anlayışında yanlışlıklar olabilir, ama ne olursa bir dizgenin çürütülmesi, onun eksikliklerinin giderilmesidir. Ayrımlamış dünya anlayışının yerine evrenin sonsuzluğu düşüncesinin geçirilmesi, bu insanlık tarihine yayılan eytişimsel yöntem yoluyla gerçekleştirmesidir.

   Farabi, arı ussallığın Aristoteles’ten sonraki ikinci kurucusudur. İnsanlığın ikinci öğretmenidir (muallim-i sani). Onun içinde Aristoteles’te olduğu gibi temel olan ustur. Us kavramında, ya da on akıl kuramında tanıtlamaya çalıştığı insan usunun evrenselliği ve tekilliği içinde de olsa doğanın mantıksal dizgesinin insan da tümüyle varolduğudur. O, insanda üç çeşit yeti ayrımsamıştı:Nebati, hayvani ve batıni melekeler. Bitkisel yeti yalnızca varolmakla, hayvani yeti devinmek ve gereksinmelerin giderilmesiyle, batıni yetiler ise insanın düşünce kullanma ve nesnelliğini çözümleyebilme yetileridir. En üstte yer alan Ustur.  Farabi için insan dünyayı, tüm özüyle bilebilir. Politik yöntemi konutlar. İçerik mantık biliminin kavramları, biçim ise yöntemdir. Burada, Farabi  bürhan nazariyesini kullanır. Kavramın, kendi içinden, kendine özdeş başka bir kavramı zorunlu olarak, karşıtını üretmesini inceler. Buradan bilgiyle ya da kavramla ilgili çıkardığımız sonuç iki tür varlığın olabileceğidir: a) olumsal varlıklar b) zorunlu varlıklar. Olumsal varlıklar geçicidir ve kavramlarından, ideadan pay alırlar ve özlerine evrenselleriyle çatıştıklarında yakalarlar. Ama doğadaki olumsallıkların anlaşılması bile belirli evrensel, zorunlu kavramlar yoluyladır. Zorunlu varlık ise ilk, Tanrı, sonra Tanrının doğada ve insada  özsel olarak belirişiyle evrensel Ustur.

   Us doğayı anlamaya çalışırken kategorileri kullanır ve anlığın kategorileri, dışsal olgusallığın kategorileridir. Eğer herhangi bir duyulur nesnenin varolduğunu söylersek, daha şimdiden onun, varlık, uzam ya da zaman kategorilerine iye olduğunu söylemiş oluruz. Bu nedenle değerli bilimci Maxwell’in deyişiyle “bilimsel araştırma anlığın iç yüzeyinin bir genleşmesi, kimi zamanda olguların ussal bir eşlemi olarak gösterir, öyleyse doğayla insan anlığı arasında olgusal bir andırım buluruz.”

   Spinoza etiğinde açıkça görüleceği gibi insanı tözün olumsuzlaması olarak gösterir.

Onun deyişiyle insan anlığı bengidir, sonsuz tözün yüklemlerini taşıyarak, bireysel varlığın sonlu belirişine karşıt olarak erim yeteneği sonsuzdur. Ancak Spinoza’nın ikinci bölümde tözden insanın töreselliğine geçişi dışsaldır. Tözün, öz ayrımlaşması olarak değil, ama zorunluluktan, özgürlüğe, dışsal değişkisi olarak görünür Erdem.

   Ussalcı anlayışın göz alıcı güzelliğine, biçemine karşıt olarak kuşkucu, eskimiş sofist anlayışları görürüz. Onlara göre insan ne kendini ne de doğayı bilmeye yetenekli, değildir. Bu kuşkucu kişiye ilk söylenmesi gereken, eğer bir şey biliyorsa, bunu nasıl elde ettiğinin gösterilmesidir. Örneğin Kant insanın bilme yetisini yalnızca öznel görüngülerle sınırlamış, doğayı kaba ansal tasarımlar olarak görmüştü. Ama Us ideal doğasını bir kuşkucu da bile sergiler. Kant’ın kuşkuculuğu onun insan usunun evrenselliğini görmesini, onu nesnel olarak izlemesini engellemişti belki ama onun farkında olmadan bulduğu gerçekler, ondan sonraki idealist Tin tarafından kullanılmıştı.

    İncelememizi sonuca bağlarsak, ilk bulduğumuzun, sonu yazgıladığıdır. Us nesneldir, evrenseldir. İnsanlığın insanca yaşaması, yaşamın anlamlı olması, ussal olanın gerçek, gerçek olanın ussal olduğunun doğal devim yoluyla bilinmesi, Usun saltık özgürlüğüdür. Felsefe insanı bu parlak geleceğe taşır,insanın saltık gerçeklik olduğunu gösterir. Buna karşı çıkanlar ise yaşamın olumsallıklarında yok olacaklardır. Schiller’in dediği gibi  “Zincirler içinde doğsa dahi, hür yaratmış yaradan, her zaman hürdür insan.”