SELÇUK TOP ( EDİRNE LİSESİ)

 

YIKIM VE GETİRİLERİ

    Hegel temelin “ruh”a dayandığını, maddenin kendi iç çelişkileri sonucunda bir gelişme gösterdiğini ve değişerek yeni bir hal aldığını söyler. İnsan -ister varoluşunun başlangıcında  öz olsun, isterse öz varoluştan sonra gelsin- bu çelişkileri içinde en fazla yaşatan, dolayısıyla en fazla değişen ve gelişen varlıktır. İçinde birçok çelişkiyi yaratan insanın, diğer insanlarla da arasında göze çarpan fikir ayrılıkları vardır. Bu ayrılıklar, insanlar arasındaki çatışmaların temel kaynağıdır.

   İnsanlar düşünür. Descartes, “Düşünüyorum, öyleyse varım” derken , kendisini ve onun gibi düşünenleri tatmin ediyordu. Oysa yarattığı sadece “insanın düşündüğü için mi varolduğu, yoksa varolduğu için mi düşündüğü” kısır döngüsüydü. O kendisine bir çıkar yol buldu. Oysa insan var olduğu için düşünür, İnsan önce de vardı, ama hayvanlardan farksızdı; çünkü düşünemiyordu. Sonra evrim sırasında varolduğu bu dünyaya daha rahat ayak uydurabilmek , bu dünyada daha uzun süre varolabilmek için, düşünme yetisini de geliştirdi. Artık doğa insanın değil, insan doğanın efendisiydi.

   İnsan, bu evrimi sırasında, vahşi yaşamdaki tek başına hayatından kurtularak, toplumsal hayata geçti. Bu pragmatik bir davranıştı. Doğaya başkaldırmanın ve ona karşı koymanın tek yolu olduğu için insanlar biraraya geldiler. Ancak herşey bundan sonra başladı ve herkese yaraması gereken bu durum ancak bazılarına yaradı. Daha fazla toprağa, daha fazla hayvana sahip olma hırsı, sınıf farklılıkları yarattı. Bir hakim sınıf ve bir de sömürülen sınıfın ortaya çıkması çok gecikmedi. Hakim sınıflar giderek güçlendi ve gücünü kaybetme korkusundan olsa greek, kendisinde “kural” koyma yetkisini gördü. Kurallar koydukça daha güçlendi, güçlendikçe başka yeni kurallar koydu. Nietzsche, yaratmadıkça, yıkan insandan hiç hoşlanmadığından; ama yeni birşeyler yapmak için de birşeylerin yıkılması gerektiğinden söz eder. İşte hakim sınıfın yaptığı baskılar, hükmedilenlerin baş kaldırmasına, mevcut sistemi yıkıp yerine yenisini kurmasına neden olur, ama bu hep böyle sürer.

    Bu durumda hakim olanın yapabileceği tek şey, insanların başkaldırısını önlemek için, ortaya çeşitli yalanlar atmaktır. Bu yalanlar, İsa’nın babası, Meryem’in kocası ve Muhammed’in (cinsellik dahil)  her konuda danışmanı olan “Tanrı”nın , diğer dünyada bu insanları ödüllendireceği, “cennet” te  bu dünyada yoksun kaldıkları herşeye sahip olacakları  gibi yalanlardır. Ama insanın bu ödülleri kazanması için bu dünyada yapması gereken şeyler vardır. Bu dünyayı unutup diğer dünyaya yatırım yapan insan hakim sınıf için çalışmalı, onlara para kazandırmalı veya bu sınıfın hakim olduğu devletin sınırlarını, yani vatanı, ve onun üstünde yaşayan insanları, yani milleti korumak adına  hakim sınıfın çıkarının bekçiliğini yapmalıdır. Ama bu yalanlar onlara “milliyetçilik “ olarak anlatılır ve onlara kendi ulusunun-ırkının- en üstün ulus olduğu afyonunu zorla yutturulur. Milliyetçiliğin ırkçılık olup olmadığı tartışılır; ancak üstün ırk ve zayıf ırk ayrımı insanları savaşa sürükler. Hitler buna bir örnektir. Milletini en üstün ırk olarak görür; ona göre başka hiç bir ırka saygı duymaya gerek yoktur; çünkü “Germen” ırkı  dünyaya hakim olmalıdır. Bu düşünce Nietzsche’nin üstteki düşüncesine aykırıdır; çünkü sadece yıkıcıdır. Bu düşünce dünyaya at  (çıkarların) gözlüğüyle bakan bir insanın düşüncesidir.

   Oysa felsefe hem yapıcı, hem de bütünleştiricidir. Çünkü- genel – olarak felsefe için renk ya da ırk değil insanın kendisi önemlidir. İnsan, insan olduğu için felsefenin konusu hatta amacıdır. Bu düşünceden yola çıkan birçok filozof- örneğin Sokrates, örneğin Nietzsche, felsefesinin merkezine “insan”ı alır ve kendi ahlâk öğretisini kurar. Bu filozofların diğer insanlardan farkı, en büyük özgürlükleri  olan düşünme yetilerini onlaradan daha iyi kullanabilmelidir.

   Insanın birçok erdemleri vardır. Bunlar kimine göre korkaklığın ya da düşüncesizce bir salaklığın yerine cesaret, kimine göre ise çalışmak, kimine göre yönetmektir. Ama insanın en büyük erdemi insan olmayı becerebilmek ve evrensel mutluluk için çaba göstermektir. Evrensel bir mutluluğu yakalayabilmek insanın saygı gösterme yeteneğine bağlıdır. Bu saygı din, dil,ırk farkı gözetmeksizin gösterilmelidir. Ancak bu şekilde sözde mutluluklardan-gerçek mutluluğa ulaşabilir.

   Yalnız tüm insanlara saygı göstermek yeterli değildir. Asıl gerekli olan, insanın kendi kendisine saygı gösterebilmesidir. Sartre “Başkaları Cehennemdir” derken belki biraz abartmıştır, ama anlatmaya çalıştığı bu gerekliliktir. Çünkü insanın başkalarına saygı göstermesi ancak kendisine saygı göstermesi ile gerçekleşir. Oysa insan kendisine saygı duymadan, diğerlerine saygı duyar; yani kendisi olmadan başkası olmaya çalışırsa yanılgıya ve umutsuzluğa düşer. Umutsuzluk ise Camus için, can çekişme, mezar taşı ya da uçurumdan farksızdır. İnsanın bu uçurumdan düşmemesi için , geçmişten gelen hiçbir kuralı tanımaması, bunları yıkması ve bu kalıntıların üzerinde kendi kurallarının bütününü oluşturması gerekir. Heraklit’in nehrinde en fazla yol alan, en fazla değişen ve gelişen insanın geçmişten kalma birtakım kurallara –ne kadar iyi olurlarsa olsunlar,  insan değişimine ayak uyduramadıkları için- yönetilmesi mümkün değildir. Çünkü geçmişte kalan bu kurallar içinde bulunulan zamanda insan isteklerini karşılamada yetersiz oldukları gibi, insanı da kısıtlar. Kısıtlanan insan, sütten kesilmiş bir “koyun” gibidir; üretemez, verimsizdir. Oysa hiçbir kurala bağlı olmadan yaşamak, insan üzerindeki baskıyı kaldırır ve insanın kendisi olmasını sağlar. Kendisi olmayı becerebilen, kendisini tanıyan insan, evrensel mutluluğu hak eder. Bunu tüm insanlar başardığında, yani kuralların yıkmayı ve kendisini tanımayı becerdiğinde, insanlar arasındaki bütünlük, ahlâk öğretilerinin temeli olan “evrensel mutluluk” sağlanmış olur.