|
SELÇUK TOP ( EDİRNE LİSESİ)
YIKIM
VE GETİRİLERİ
İnsanlar düşünür.
Descartes, “Düşünüyorum, öyleyse varım” derken , kendisini ve
onun gibi düşünenleri tatmin ediyordu. Oysa yarattığı sadece
“insanın düşündüğü için mi varolduğu, yoksa varolduğu için mi
düşündüğü” kısır döngüsüydü. O kendisine bir çıkar yol
buldu. Oysa insan var olduğu için düşünür, İnsan önce de vardı,
ama hayvanlardan farksızdı; çünkü düşünemiyordu. Sonra evrim sırasında
varolduğu bu dünyaya daha rahat ayak uydurabilmek , bu dünyada daha
uzun süre varolabilmek için, düşünme yetisini de geliştirdi. Artık
doğa insanın değil, insan doğanın efendisiydi.
İnsan, bu
evrimi sırasında, vahşi yaşamdaki tek başına hayatından kurtularak,
toplumsal hayata geçti. Bu pragmatik bir davranıştı. Doğaya başkaldırmanın
ve ona karşı koymanın tek yolu olduğu için insanlar biraraya geldiler.
Ancak herşey bundan sonra başladı ve herkese yaraması gereken bu durum
ancak bazılarına yaradı. Daha fazla toprağa, daha fazla hayvana sahip
olma hırsı, sınıf farklılıkları yarattı. Bir hakim sınıf ve bir
de sömürülen sınıfın ortaya çıkması çok gecikmedi. Hakim sınıflar
giderek güçlendi ve gücünü kaybetme korkusundan olsa greek,
kendisinde “kural” koyma yetkisini gördü. Kurallar koydukça daha güçlendi,
güçlendikçe başka yeni kurallar koydu. Nietzsche, yaratmadıkça, yıkan
insandan hiç hoşlanmadığından; ama yeni birşeyler yapmak için de
birşeylerin yıkılması gerektiğinden söz eder. İşte hakim sınıfın
yaptığı baskılar, hükmedilenlerin baş kaldırmasına, mevcut sistemi
yıkıp yerine yenisini kurmasına neden olur, ama bu hep böyle sürer.
Bu durumda hakim
olanın yapabileceği tek şey, insanların başkaldırısını önlemek için,
ortaya çeşitli yalanlar atmaktır. Bu yalanlar, İsa’nın babası,
Meryem’in kocası ve Muhammed’in (cinsellik dahil)
her konuda danışmanı olan “Tanrı”nın , diğer dünyada bu
insanları ödüllendireceği, “cennet” te
bu dünyada yoksun kaldıkları herşeye sahip olacakları
gibi yalanlardır. Ama insanın bu ödülleri kazanması için bu dünyada
yapması gereken şeyler vardır. Bu dünyayı unutup diğer dünyaya yatırım
yapan insan hakim sınıf için çalışmalı, onlara para kazandırmalı
veya bu sınıfın hakim olduğu devletin sınırlarını, yani vatanı,
ve onun üstünde yaşayan insanları, yani milleti korumak adına
hakim sınıfın çıkarının bekçiliğini yapmalıdır. Ama bu
yalanlar onlara “milliyetçilik “ olarak anlatılır ve onlara kendi
ulusunun-ırkının- en üstün ulus olduğu afyonunu zorla yutturulur.
Milliyetçiliğin ırkçılık olup olmadığı tartışılır; ancak üstün
ırk ve zayıf ırk ayrımı insanları savaşa sürükler. Hitler buna
bir örnektir. Milletini en üstün ırk olarak görür; ona göre başka
hiç bir ırka saygı duymaya gerek yoktur; çünkü “Germen” ırkı
dünyaya hakim olmalıdır. Bu düşünce Nietzsche’nin üstteki
düşüncesine aykırıdır; çünkü sadece yıkıcıdır. Bu düşünce
dünyaya at (çıkarların) gözlüğüyle
bakan bir insanın düşüncesidir.
Oysa felsefe hem
yapıcı, hem de bütünleştiricidir. Çünkü- genel – olarak felsefe
için renk ya da ırk değil insanın kendisi önemlidir. İnsan, insan
olduğu için felsefenin konusu hatta amacıdır. Bu düşünceden yola çıkan
birçok filozof- örneğin Sokrates, örneğin Nietzsche, felsefesinin
merkezine “insan”ı alır ve kendi ahlâk öğretisini kurar. Bu
filozofların diğer insanlardan farkı, en büyük özgürlükleri
olan düşünme yetilerini onlaradan daha iyi kullanabilmelidir.
Insanın birçok
erdemleri vardır. Bunlar kimine göre korkaklığın ya da düşüncesizce
bir salaklığın yerine cesaret, kimine göre ise çalışmak, kimine göre
yönetmektir. Ama insanın en büyük erdemi insan olmayı becerebilmek ve
evrensel mutluluk için çaba göstermektir. Evrensel bir mutluluğu
yakalayabilmek insanın saygı gösterme yeteneğine bağlıdır. Bu saygı
din, dil,ırk farkı gözetmeksizin gösterilmelidir. Ancak bu şekilde sözde
mutluluklardan-gerçek mutluluğa ulaşabilir.
Yalnız tüm
insanlara saygı göstermek yeterli değildir. Asıl gerekli olan, insanın
kendi kendisine saygı gösterebilmesidir. Sartre “Başkaları
Cehennemdir” derken belki biraz abartmıştır, ama anlatmaya çalıştığı
bu gerekliliktir. Çünkü insanın başkalarına saygı göstermesi ancak
kendisine saygı göstermesi ile gerçekleşir. Oysa insan kendisine saygı
duymadan, diğerlerine saygı duyar; yani kendisi olmadan başkası olmaya
çalışırsa yanılgıya ve umutsuzluğa düşer. Umutsuzluk ise Camus için,
can çekişme, mezar taşı ya da uçurumdan farksızdır. İnsanın bu uçurumdan
düşmemesi için , geçmişten gelen hiçbir kuralı tanımaması, bunları
yıkması ve bu kalıntıların üzerinde kendi kurallarının bütününü
oluşturması gerekir. Heraklit’in nehrinde en fazla yol alan, en fazla
değişen ve gelişen insanın geçmişten kalma birtakım kurallara –ne
kadar iyi olurlarsa olsunlar, insan
değişimine ayak uyduramadıkları için- yönetilmesi mümkün değildir.
Çünkü geçmişte kalan bu kurallar içinde bulunulan zamanda insan
isteklerini karşılamada yetersiz oldukları gibi, insanı da kısıtlar.
Kısıtlanan insan, sütten kesilmiş bir “koyun” gibidir; üretemez,
verimsizdir. Oysa hiçbir kurala bağlı olmadan yaşamak, insan üzerindeki
baskıyı kaldırır ve insanın kendisi olmasını sağlar. Kendisi olmayı
becerebilen, kendisini tanıyan insan, evrensel mutluluğu hak eder. Bunu
tüm insanlar başardığında, yani kuralların yıkmayı ve kendisini
tanımayı becerdiğinde, insanlar arasındaki bütünlük, ahlâk öğretilerinin
temeli olan “evrensel mutluluk” sağlanmış olur.
|