NE KADAR BİZ KALDIK?  /  SIRMA ALTUN

Akrep gibisin kardeşim

Korkak bir karanlık içindesin, akrep gibi

Serçe gibisin kardeşim

Serçenin telaşı içindesin.

Midye gibisin kardeşim

Midye gibi kapalı, rahat.

Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun kardeşim.

Bir değil, beş değil, milyonlarlasın maalesef.

Koyun gibisin kardeşim.

Gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıverirsin hemen.

Ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye.

Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,

Hani şu derya içre olup

Deryayı bilmeyen balıklardan da tuhaf.

Ve bu dünyada zulüm senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek eğer,

Ve hala şarabımızı vermek için bir üzüm gibi eziliyorsak

Kabahat senin

-demeğe dilim varmıyor ama-

kabahatin çoğu senin canım kardeşim.

                                                NAZIM HİKMET

 

                Bir koşuşturmadır tutturmuşuz gidiyoruz. Bir yerlere yetişmek, bir şeylere ulaşmak, ve efendisi olmak sahip olduklarımızın yegane amacımız olmuş. Bu koşuşturmanın içinde ne durup soluklanmaya, ne yaptıklarımızın anlamı üzerinde düşünmeye vaktimiz var. Kimliğimizi kaybetmişiz belki, bir birey olduğumuzu bile çoktan unutmuşuz. Bizi yeryüzündeki diğer canlılardan ayıran düşünme yetimizi o kadar sınırlı işler için kullanmışız ki, bizim için sıradanlığın bir parçası olmuş artık.

                Neden böyle oldu, onu da bilmiyoruz aslında. Sadece dilimizin ucunda hep hazırda tuttuğumuz bir bahanemiz var. Bunların hepsi daha iyi bir gelecek için diyoruz ve kendimizi avutuyoruz. Bir an için dursak ve çevremizde olup bitenlere baksak içimize bir şeylerden geri kalma, trenleri kaçırma korkusu düşüyor. Bu yüzden de hızlı yaşamaya elverişli, ayrıntılardan arınmış bir hayatı tercih etmişiz biz de. Bedelinin boş bakan gözler ve programlanmış beyinler olduğunu bilmeden hem de.

                Bir gün daha bizi yorarak, sorunlarını sırtımız yükleyerek çekip gidiyor hayatımızdan. Biz de koltuğumuza yaslanıp sevgili televizyonumuzun ayağımıza kadar getirdiği süslü yalanları sorgulamadan kabul ediyoruz. Kaçımızın içinde yeni bir kitap okuma, hiç bilmediğimiz, popüler kültür tarafından henüz başımıza kakılmamış bir sanatçıyı tanıma isteği var? Hangimizin kendini günlük hayatın stresinden uzaklaştıran uğraşları, hobileri var? Kaçımız hırslarını bir yana koyup, korkmadan ve sabırla kendini tanımaya ve anlamaya çalışıyor? “Neden” leri, “niçin”leri hayatımıza ne kadar sokabiliyoruz?

                Aklımıza ilk geleni yaptığımız günleri çoktan geride bırakmışız ya da hiç yaşamamışız belki. Kendi elimizle ördüğümüz duvarlar arasında, bizi boğsa da uymak zorunda olduğumuz planlarımız var çünkü. Ama gözden kaçırdığımız bir şey var. Bütün bunların arasında her geçen gün eriyoruz ve bir robottan farksızlaşıyoruz. Ki robotlar kendilerine verilen emirleri yerine getirmekle yükümlüdürler yalnızca.

                Bir düşünün sokaklarda yürüyen diğer insanlardan bir farkınız kaldı mı?yoksa siz de onlar gibi sürünün içinde bir kafa olma yarışını gelecek mi sandınız?

                Ne yazık ki yönlendirilmesi kolay, nereye çekersen oraya gelen toplumlar haline gelmişiz. Durun böyle olunca da insan hakları, düşünce özgürlüğü gibi kavramlar bizim için arada sırada hatırlanan, üzerinde çözümsüz tartışmalar yapılan ve bir süre sonra yine unutulmaya bırakılan özlemler olmuş. Oysa bunları elde edebilmek için ne mücadeleler verilmişti tarihte. Magna Carta’ nın ilk heyecanından, Amerika Filadelfiya kongresinde ilan edilen İnsan Hakları Bildirisi’nin tazeliğinden, ve nihayet Fransız Devrimi’nin kitleleri harekete geçiren büyüsünden eser kalmamış şimdi. O günlerin coşkulu kalabalıkları yerini tek tük kahramanlara bırakmış. Bizse onların önüne engeller sermişiz. Kraldan çok kralcı olmayı meziyet saymışız. Belki de bütün bunları kendimizi gerçekliğine inandırdığımız oyunumuzu yıkacağından korktuğumuz için yapmışız.

                Neden ne olursa olsun, kahramanlarımız, birşeyleri değiştirme ümidiyle çıktıkları yolu, hayal kırıklıkları ve kapanması zor yaralarla yarıda bırakmak zorunda kalmışlar. Bizse birkaç gece yataklarımızda uykusuz kaldıktan sonra çabuk değişen gündemlerimize bir yenisini ekleyerek yeniden derin uykulara dalmışız.

                Biz duyarsızlaştıkça sürekli peşinden koştuğumuz gelecek hayallerimiz kirlenmiş, çürümeye başlamış. Biz birşeyler yapmayı erteledikçe meydanı boş bulanlar ( ki aslında bize bu hayatı sunanlardı onlar ) çıkarları doğrultusunda kirlenmeyi hızlandıran etmenler olmuşlar.

                Bütün bu kirlenmişliğin yaşamımızın bir parçası olduğunu kabul etmemiz olanaksız. Ama şu an burada bunları “dilimiz varmadan” da olsa söyleyebiliyorsak, bu bir şeylerin değişebileceğine olan inancımı artıyor benim.

Çünkü biliyorum ki,

                Herşey önce şaşırmakla başlar güneşin doğuşuna

                Ve önümüzdeki günün dünden daha iyi olacağına

                İnanmak gelir ardından..................