•  

    Tarih Öncesi İnsan ve Düşüncenin Ortaya çıkışı

     
    Umutcan Çatalyürek / Konak Anadolu Lisesi

     

    İnsanı tarih sahnesinde ilk gördüğümüz an zaman’ı ve yazıyı icat ettiği andır. Geçmişimize baktığımızda sürekli olarak yazılı belgeler ararız. Fakat insanlık tarihi yazıdan ve uygarlıktan çok öncelere dayanmaktadır. Eski insan bugünkü modern toplumun bakış açısıyla hayal edilemeyecek bir toplum düzenine sahipti. Bugün burada inceleyeceğimiz konu da insanın medeniyetten önceki medeniyeti, tarih öncesindeki gelecek ve bugün her şeyin temelinde yatan düşüncenin ortaya çıkışı.

    İnsanın tarihte var olması çok geçmiş bir zamana; zamanın olmadığı bir geçmişe, günümüzden milyonlarca yıl öncesine dayanmakta. İnsanı, tarihten önceki yaşayışını ve o dönemde tarihi ortaya çıkaran düşüncenin oluşumunu ele alacağız.

    Oluşan ilk insanın iki ayağı üzerinde durmaya başlamasından itibaren yaklaşık 4 milyon yıl geçti. İnsanın düşünmeye başlaması onun çok uzun bir zaman süren ilkel yaşamında ortaya çıktı. Avcı-toplayıcı bir yaşam süren insan yüz binlerce yıl boyunca komün halinde doğanın bir parçası olarak yaşadı. Bugünün modern toplum anlayışına göre ilkel bir yaşam süren insan toplumunda bugün bulamadığımız; cinsler arası eşitlik ve sınırlandırılmamış bir özgürlük hakimdi. Kadın’ın ve erkeğin tamamen eşit şartlar altında yaşayıp eşit iş paylaşımı yaptığı, eşlerin serbest seçildiği ve egemenliğin olmadığı bir toplum yapısına sahiptiler. Yakın tarihimize kadar avcı-toplayıcı düzen içinde teknoloji’nin nüfuz edemediği komünal düzende yaşamış olan kabileler üzerinde yapılan incelemelerde; modern egemen bakışın bize yansıttığı vahşilik ve yamyamlık kültünün aksine, bu insanların birçok hastalığa karşı doğal bir bağışıklıkla doğanın efendisi olmak yerine onun bir parçası olmayı tercih ederek yaşadığı anlaşıldı.

    İnsan da her canlı gibi doğanın bir parçasıdır ve onu da her canlı gibi iyi kötü ayırımına sokmamak gerekir. Çünkü “iyi” ve “kötü” yine insanın kötü olanı icat ederek yarattığı bir kavramdır. İnsanı özünden uzaklaştıran değerler yazılı tarihten daha önce karşılaşmadığı rekabet, otorite, sahip olma ve düşüncelerin peşinden sürüklenmek gibi atalarımızın milyonlarca yıllık tarihiyle karşılaştırıldığında yeni ortaya çıkmış kavramlardır. Özünde iyi olan insan uygarlaşma yolunda özündeki iyilikten uzaklaşmıştır. Ve insan bu süreçte düşüncelerini geliştirmeye, kavramlarını oluşturmaya başladı. İnsan düşündükçe içinde bulunduğu doğayı ve doğa olaylarını efsaneleştirerek mitolojiyi oluşturdu.

    Bilimin kavramlarını tarihsel süreçte geriye doğru götürdüğümüzde felsefenin kavramlarını; felsefenin kavramlarını geriye götürdüğümüzde dinin kavramlarını, dinin kavramlarını geriye götürdüğümüzde efsanelerin kavramlarını ya da Mithos dediğimiz kavramları buluyoruz. 

    Mithos, bireyde dış dünyanın simgeleriyle nesneye yansıtılmış simgeler ve daha sonra da sanat örneği olan anlatımlarla kendini ifade eder. Ancak Mithosdan yola çıkan bir bilinç kendi özüne ulaşamadıkça, kendi farkına varamaz. Bu tür bir bilinç ancak kendisine sunulanla yetinen, kendinden uzak bir bilinç türüdür. Bir anlamda da bilinçsizce yaşamakla eşdeğerdir.

    Oysa mythosdan kendinin üzerine katlanıp, kendini yeniden üretebilen bilinç yapısı ise,  özbilinçtir, etkindir.İnsan kendi yarattığı mithosla bu mücadelesinde ilk filozoflarını da doğurmaya başladı.

    İnsan mitleri yaşarken, kutsal olmayan ve kronolojik özellikteki zamanın dışına çıkıp, nitelik açısından farklı bir zamana, hem en eski, hem de sonsuza dek yakalanabilecek olan kutsal bir zamana açılıp, kendi kendinin kökenine dönebilmelidir.

    Düşünmeyi yeni keşfetmiş insan kendini açıklayamadığı birçok doğa olayının karşısında bulduğu zaman kafası karıştı. Bunları birçok yüce güce bağladı ve açıklayamadığı bu dünya karşısında kafasında yarattığı “mit”lere ve “tabu”lara tapınmaya başladı. Doğanın yerini ilahi bir egemenliğin almasıyla birlikte insanın olaylara bakış açısı değişmeye başladı. İnsanın karşısında bulduğu her olguyu bir üstün güce bağlaması sonucu insanlık kendine en büyük zararı vermeye başladı. Düşünmeyi ve sorgulamayı bir kenara bırakan insan karşısına geçecek her gücün emrine girmeye meyilli hale geldi. Uygarlık tarihinin her aşamasında, insanın kendi yarattığı mithosla mücadelesinde olduğu gibi, yaratılan yeni tabular ve bunlara karşı çıkmalara dayanan düşünce sistemleri gelişti. Yani çok genel bir bakışla felsefe her zaman insanın özündeki iyinin kendi yarattığı kötüyle mücadelesinden doğdu gelişti. Mithoslardan bu yana bu çekişmede sayısız felsefe kavramları birbirini doğurdu. Felsefe modernleşmenin ezici ağırlığına karşın her zaman doğanın yavrusu olan kendi atasının o saf ve masum özünü aramaktan yılmadı.

    İnsanlığın yazılı tarihini incelediğimizde tarihin her noktasına işlemiş egemenlik ilişkilerine rastlarız. Bugünkü modern toplumun temelinde bu egemenlik ilişkilerini ve bunların ortaya çıkardığı sınıflı toplum yapısını buluruz. İnsanın tarımla başlayan modernleşme aşaması sonucu bugünkü modern toplum tasvirine ulaşmış bulunuyoruz. Ulaştığımız bu tasvirde ise modern insan hem kendisiyle hem de doğayla kavgalı, her ikisini de yok etmeye çalışıyor. Bütün felsefi kavramlar bu modern vahşiliğin puslu ve kafa karıştıran ortamında silikleşiyor. Modern toplumun bireyi bu puslu ortamda, kendi özünü felsefenin özüyle bağdaştıramıyor. İnsan aklının en saf isteğini kendisine yabancı olarak görüyor. Kendi aklının en saf isteği olan felsefeye uzak kalan insan bu gününü öz bilinciyle algılayamadığı için geleceğine de karamsar bakıyor.

    Gelecek ütopyalarımızı kurarken insanın değil doğanın düzeni altında yaşamanın ne olduğunu anlamamız; vahşi atalarımızın masumiyetini hatırlamamız ve felsefeyi özümüzün bir çağrısı olarak sevebilmemiz dileğiyle sözü diğer arkadaşlarıma bırakıyorum…