• Modernizm, Modernleşme 

    Yasemin Duru

     

    Biz hepimiz şu ya da bu şekilde moderniz…

    Üstümdeki giysiler, sizler, şu an yapmakta olduğumuz felsefe toplantısı ve şurdaki saat kulesi…

    Modern hayat artık yeni bir toplum demek. Ve yeni toplumla ortaya çıkan yeni  insan da modern insan.

    Peki, modernizm ne demek?

    Modernleşme ne demek?

    Modernizm ve modernleşme birbiriyle bağlantılı, hatta birbiri yerine kullanılıyor ama farklı kavramlar.

    Moderleşme öncelikle bir maddi süreç ki biz onu kapitalistleşmeyle aynı anlamda kullanıyoruz.

    Modernizm ise sanatta ve düşüncede yansımalarıyla bir kültürel hareket. Yani modernleşmenin düşünsel boyutu.

    Modernizm geleneksel kültürlerin ortadan kalktığı, her şeyin değiştiği, ilerlediği bir dönem olarak ortaya çıktı. Bu dönemde bireysel kahramanlıklar yerini akılcı tutumlara bıraktı. Rekabet ve başkalarını yönetme endişeleri ön plana çıktı.

     

    Modernite doğası gereği zıtlıkların, çelişkilerin, çatışmaların ve bunalımların içiçe olduğu bir düzen. Modernizmi  ilk resmeden şairlerden olan Baudelaire,  modern şehirlerden  Paris’i anlatırken bu zıtlığı çok güzel ortaya koyar: Bulvarlar;  kalabalıkları, devingenliği ve kozmopolitliği ile metropollerin sembolüdür.  Ve bu bulvarlar yüzyıllardır varlığını sürdüren mahalleleri ortadan kaldırmıştır. Ama aynı zamanda şehrin tümünü tarihte ilk kez tüm sakinlerine açmıştır.  Metropol, modern gündelik hayat kültürünün merkezi olarak yeme, içme, giyim, kuşam, moda ve lüksün vitrinlerin, sahnelerin, barların, sergilerin parıltılı ve ışıltılı süslemelerin mekanıdır.

     

    Kalabalıkların sürekli devinimidir. Orada zaman çok hızlı akar.

     

    Sonuç olarak Baudelaire modernliği kentte arar. Kent, özellikle Paris, karmaşasıyla ve devingenliğiyle modern hayatın kaynağı, merkezidir. Modern toplumun kalbinin attığı yerdir. Orada birbirine zıt süreçler aynı anda yaşanır. Orada herkes sıkıştırılmış mekanlar ve ilişkiler içinde yaşarlar; ama yine de kendileri için bir dünya kurma şansı bulurlar. Onlar modern bireyler olarak modern hayatın kahramanlarıdır.

     

    Modernliğin en temel kavramlarından biri düzen.

    Düzen kaos olmayan şeydir; kaos ise düzenli olmayan şeydir.. Modernlik, düzen üzerinde düşünülen bir zamana aittir.

    Kafka filminde gördük hep birlikte. Bir hukuk bürosu... Son derece sistematik bir biçimde düzenlenmiş, o koca ofiste masalar eşit aralıklarla dizilmiş, çalışanlar daktilolarının başında seri bir şekilde çalışıyorlar... Dosya ve evrakları düzenli bir biçimde el arabasıyla taşıyan bir ofisboy görüyoruz.. 

    Arkaya arşive geçiyoruz. Aslında orası da sıkı bir düzen oluşturacak şekilde raflardan ve bölmelerden yapılmış ancak yine de yere yığılmış eski kalın defterler ve iple bağlanmış evraklar, bölmelerden sarkan dosyalar, kaotik bir görüntü meydana çıkıyor. Kafka yanlışlıkla üstüste yığılmış evrak yığınlarından birine çarpıyor, birden o düzenin içinde saklı olan kaosun uykusundan uyanmış kara büyücü gibi başını uzattığını görüyoruz. Söylemek istediğim düzen ve kaos modern ikizlerdir

     

    Düzen kavramı bilinçte, düzen sorunuyla aynı anda çıktı. Biz modern insanların düzene bir tasarım meselesi olarak bakmamız, modernlik öncesi dünyanın tasarıma karşı kaygısız olduğu, düzenin kendiliğinden oluşmasını ve hiçbir yardım almadan sürüp gitmesini beklediği anlamına gelmez. O dünya böyle bir alternatiften yoksun yaşıyordu. Bauman’ın burada söylediği bir şey var:

    “Varoluş, düzen ve kaos olarak çatallaştığı ölçüde moderndir.” Diyor ve ekliyor : “Varoluş , tasarım, manipülasyon, yönetim ve mühendisliğin etkisi altında olduğu ve bunlar tarafından sürdürüldüğü ölçüde moderndir.”

    Modernizmin odağındaki bir başka kavram da ‘zaman’ kavramı. Zaman da en az düzen kadar modernzimin olmazsa olmazlarından. Zaten modern toplumda zaman ve düzen içiçe, bunlar birbirini tamamlıyorlar.  Yoksa bu kadar muazzam ölçüde bir ilerlemeye de ulaşamazdı modern toplum.

    Ama bu ne kadar iyi bir şey?

    Geleneksel toplumdaki insanlar zamanı kendileri belirliyorlar ve daha özgürler ve belki de daha mutlular.

    Hem bireyleşen hem de mekanikleşen  modern insan ne kadar mutlu?

    Modern Zamanlar filminde gördük hep birlikte, CC üretim bandında iken bir an koltuğunu kaşımaya kalkıyor ve olan oluyor, vidaları sıkmaya bir an ara verdiği için hemen düzen de bozuluyor. Saniyenin çok daha altında bir zaman kesitinde olup bitiyor bunlar. Modern insanın eğer fabrikada çalışıyorsa koltuğunu kaşımaya vakti yok. Zaten filmin ilk sahnesi modern bir duvar saatiyle başlıyor.  Akreple yelkovanın üzerinde gezinen saniye oku bize zamanın hızını işaret ediyor. Film boyunca saat metaforu sık sık karşımıza çıkıyor.

     

    Keza Kafka filminde de benzer şeyleri görüyoruz, yani sadece fabrika değil ofis ortamı da aynı, daktiloların şıkırtıları arasında akıp giden zaman zil sesiyle kesiliyor ve ofis çalışanları hep birlikte merdivenlerden inerek öğle tatiline çıkıyorlar. Babasına göre normal bir hayat süren ve boş yere kaygılanan Kafka şöyle diyor bir ara: “Nadir boş zamanlarımda yazarım”.  Büyük modern yapıtların yaratıcısı Kafka başlangıçta boş zamanlarında yazıyormuş, o bir avukat olarak babasının hukuk bürosunda çalışmak zorunda ve ancak boş zamanlarında yazmak durumunda.

    Modern toplumda insan ciddi anlamda zaman baskısı altında. Zaten onu makinenin bir dişlisi konumuna getiren en önemli faktörlerden biri de kendine ayıracak zamanının çok az olması nerdeyse tüm zamanlarının toplum denen makina tarafından zapdedilmesi.

    Aslında bugün de öyle değil mi? Hatta belki gittikçe daha fazla belirleyici oldu zaman. Çünkü artık herşey ‘hız’ üzerine kurulmuş durumda. Hergün daha hızlı arabalar, daha hızlı makinalar sürülüyor piyasaya. Alice’in hep “geç kaldım” diyerek bir yerlere yetişmeye çalışan köstekli beyaz tavşanı gibiyiz.

     

    Modern kentin en önemli sembollerinden biri saat kuleleri. Yeniçağda Avrupa’da saat kuleleri öylesine önem kazanmıştı, ünlü kent tarihçisi Mumford, “Modern çağları belirleyen teknolojinin, sanıldığı gibi buhar makinesi değil, saat olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmişti.

    Kentin merkezinin merkezindeki bu saat kuleleri akıp giden zamanı gösterir. Yanından insanlar gelip geçer. Kentin karmaşasında kendi sessizliklerine, yalnızlıklarına gömülmüş bireyler... Onların sessizliği sözün en gerçek kipidir.

     

     “Modernite” sözcüğünü bugünkü şekliyle ilk kullanan kişi J.J. Rousseau.  Nostaljik düşlemler, demokrasi ve modern geleneklerimizin çoğu onu tartışmalarından kaynaklanmaktadır.

    Rousseau’nun Romantik tarzda yazdığı ‘Yeni Heloise’ adlı romanının genç kahramanı Saint Preux kırdan şehre doğru bir keşif hamlesinde bulunur. Birkaç ay geçtikten sonra metropoldeki hayatıyla ilgili şöyle der:

    “İnsanı içine çeken bu heyecanlı, çalkantılı hayat karşısında sarhoş olduğumu hissediyorum. Gözlerimin önünden geçip duran böylesine çok sayıda nesne başımı döndürüyor.  Beni etkileyen tüm bu şeyler arasında yüreğimi saran bir tek şey bile yok. Yine de hepsi birden hislerimi sarsıyor; öyle ki ne olduğumu, neye ait olduğumu unutuyorum.”