YUSUF YILDIRIM (VEFA ANADOLU LİSESİ)

Bir insan düşünürken sözcüklere dikkat etmelidir; çünkü sözcükler, sahip olduklarını düşündüğümüz anlamlarının yanı sıra,  onları kullananın kişiliğini, eğilimlerini ve ilgilerini  de gösterirler. Erdemlerin ve kötülüklerin adları işte böyledir, birinin bilgelik  dediğine başka biri korkaklık; birinin vahşet dediğine başka biri adalet; birinin savurganlık dediğine başka biri eli açıklık; birinin ağırbaşlılık dediğine başka biri budalalık diyebilir.            Hobbes .Leviathan. Yapı Kredi yayınları.S.40.

    Felsefe, eski çağlardan beri bilginin diğer alanlarına oranla daha çok konuya el atmış, daha az yanıt alabilmiştir. Felsefenin genel yapısına uygun olan bu durum, felsefenin bütün dallarında; tanımlamaların sürekli olarak yenilenmesine neden olmuş, felsefe dilinde gündelik anlamlarını aşan kavramlar mutlak bir terminoloji oluşturamamıştır. Bu zaman zaman filozofların kullandıkları dilin sınırlarını kavramsal ve yapısal olarak zorlamıştır (Burada Almanca’nın tüm olanaklarını zorlamanın yanı sıra, neredeyse onun üzerine yeni bir yapı kurmaya girişmiş olan Heidegger hatırlanabilir).

   Filozofların gündelik dillerinden arındırarak kullandıkları sözcükler, yeni anlamlarını bu filozofların düşünsel etkinliğinin bütününe bağlı olarak kazanırlar. Örneğin Spinoza tümtanrıcı ve belirlenimci öğretisinin iç mantığından yola çıkarak kendi “özgürlük” tanımını ortaya koymuştur. Yalnız Spinoza’nın sözünü ettiği özgürlük kavramı, gündelik dilde daha çok “zorunluluk” ya da “belirlenmişlik” dediğimiz şeyleri karşılar. Onun özgürlük kavramına getirdiği bu yepyeni tanımlama da, akılcılıkla mistisizmin yan yana durduğu felsefesinin dar bir aynasıdır denebilir.

   Hegel felsefesinde ise başkaca bir anlam kazanır özgürlük kavramı: Ona göre özgürlük, devlet güçlerine itaat etmektir. Çünkü kendi devletine yabancılaşmış bir bireyin bilinci, yabancılaşmış bir bilinçtir. Bu da özgürlüğü olanaksızlaştırır.

   Felsefe dilinde çoğu zaman kesin bir anlam kazanamayan bazı sözcükler tarihin farklı dönemlerinde de farklı yorumlanmıştır. Özellikle, Hobbes’un da bir temsilcisi sayılabileceği “Aydınlanma felsefesi” (daha çok etik alanında) bu belirsizliği aşmayı; sözcüklere felsefe dilindeki anlamlarına kesinlik kazandırmayı amaçlamıştır sanırım.  Bu noktadan hareketle aydınlanma filozofları birçok alanda “doğal olanın” sınırlarını belirlemeye girişmiştir denebilir. Örneğin devlet ve bireyin karşılıklı konumlandırılması üzerinde  duran Hobbes, toplum hayatının her alanında ve “birbirlerinin kurdu” olan insanlar arasındaki etkileşimin düzenlenmesinde “devleti” kesin belirleyici olarak görmüş, bunu da doğal durum olarak kabul etmiştir. Yine bir aydınlanmacı olan Locke, “din” olgusunu yeniden tanımlayarak “doğal din” kavramının yaratıcısı olmuş, daha sonra “doğal hak” ve “doğal hukuk” kavramları ortaya çıkmıştır.

   Aydınlanma bu sözcüklere felsefe dilindeki kesin anlamını kazandırmaya girişirken, çoklukla Antikçağa yönelmiş, yaklaşık yedi yüz yıl boyunca, aklın yolunun önüne geçen Ortaçağdan bütünüyle sıyrılmayı amaçlayarak, akılsal olanı yeniden canlandırmayı amaçlamıştır. Yalnız bu yoğun  çaba sırasında Aydınlanma, bir konu üzerinde doğruya ulaşmada tek ölçütün, o konu üzerindeki bilgimiz olmadığı saptamasını yapmış, o dönemin “gözde” felsefi sorunu olan yöntem sorununu ele almıştır. Bacon’la başlayan bu büyük değişim, Hobbes, Descartes, Spinoza ve Leibniz ile en büyük olgunluğuna erişmiştir. Öyle ki; Spinoza ahlâklılığın kurallarını geometrik yöntemle belirlemeye çalışmış, Leibniz ise –Descartes’ın deyimiyle muhteşem bir yapı olan matematiğin olgusal kesinliğini mantıkla bütünleştirerek evrensel bir dil yaratma çabasına girişmiştir. Bu yeni mantık diliyle, artık sözcüklerin kesin anlamları belirlenerek simgeselleştirilecek , böylelikle iki filozofun tartışması, iki matematikçinin tartışmasından farksız olacaktı. Spinoza ise “Geometrik Yöntemle Kanıtlanmış Etik” adlı eserinin her bölümünün başında, kendi felsefesinin kuramsal içeriğine girmeden önce kendi tanımlarını ortaya koyar, ardından önermeler ve belitlerle devam eder. Öyle sanıyorum ki bu tanımlamalardan yola çıkılarak varılabilecek en iyi noktaya varmıştır Spinoza. Ne var ki Spinoza’nın erdem dediği şey yıllar sonra “budalalık” olarak adlandırılacaktır Nietzsche tarafından. Çünkü Nietzsche Tanrıyı çoktan öldürmüş, doğayı ise her türlü belirlenimcilikten kurtarmıştır. Spinoza’nın yanılgı dediği özgürlük, Nietzsche’nin  başlıca ereğidir.

   Nietzsche ile başlayan yenilenme özellikle ahlak alanında –Kant’ın deyimine uyarlarsak- Copernicus’çu bir devrimdi. Bu devrim günümüzde, Aydınlanmanın mirası olan birçok kavramın yeniden ele alınıp sorgulanmasına dek vardırıldı sanıyorum. Aydınlanma: doğruya ulaşmada, istenilen yöntemin öneminin kavrandığı bir çağdı; bizim çağımız ise sözcüklerin çok anlamlılığından öte “anlamın anlamının” sorgulandığı bir çağ olarak görülebilir. Bu nedenle çağımız filozoflarının çoğu, bildik sorular üstünde bildik tanımlamalar yapmak yerine "felsefe nedir?" sorusu üzerine kuruyorlar felsefelerini (Betül Çotuksöken’in deyimiyle “felsefe üzerinde felsefe yapılıyor günümüzde”). Öyle ki Heidegger’in felsefeyi ele alırken “felsefe nedir?” diye sormak yerine, tümcesini “Nedir bu felsefe?” diye düzenlemesi, onun güç anlaşılır felsefesini anlayabilmek için bir kapı aralıyor önümüze. Artık “doğal olan “ ne varsa yeniden ele alınıyor ya da yok oluyor. Özne, nesne, zaman gibi kavramlar “doğal olan” sınırlarını aşarak yepyeni bir yapının ön basamakları oluveriyorlar. Modern felsefenin yapıbozumuna girişirken dili de yeniden yapılandırmaya kalkıyor Heidegger. Aydınlanmanın başlarında bir felsefe dili olarak yetersiz görülen Almanca (Leibniz), Heidegger’de felsefenin iki anadilinden biri gibi görülüyor artık.

   Öyle sanıyorum ki XX. yüzyıl  boyunca felsefede ortaya çıkan yeni yapılanmaların kaynağı yeni tanımlamalar ya da tanımlamaların bütününe karşı duruşlardır. Bu noktada ise, içine tekrar düşülen soru şu oluyor: Felsefe Nedir?