|
YUSUF YILDIRIM Bir
insan düşünürken sözcüklere dikkat etmelidir; çünkü sözcükler,
sahip olduklarını düşündüğümüz anlamlarının yanı sıra,
onları kullananın kişiliğini, eğilimlerini ve ilgilerini
de gösterirler. Erdemlerin ve kötülüklerin adları işte böyledir,
birinin bilgelik dediğine başka biri korkaklık;
birinin vahşet dediğine başka
biri adalet; birinin savurganlık dediğine başka biri eli
açıklık; birinin ağırbaşlılık
dediğine başka biri budalalık diyebilir.
Felsefe, eski çağlardan beri bilginin diğer alanlarına oranla daha çok
konuya el atmış, daha az yanıt alabilmiştir. Felsefenin genel yapısına
uygun olan bu durum, felsefenin bütün dallarında; tanımlamaların sürekli
olarak yenilenmesine neden olmuş, felsefe dilinde gündelik anlamlarını
aşan kavramlar mutlak bir terminoloji oluşturamamıştır. Bu zaman
zaman filozofların kullandıkları dilin sınırlarını kavramsal ve yapısal
olarak zorlamıştır (Burada Almanca’nın tüm olanaklarını zorlamanın
yanı sıra, neredeyse onun üzerine yeni bir yapı kurmaya girişmiş
olan Heidegger hatırlanabilir).
Filozofların
gündelik dillerinden arındırarak kullandıkları sözcükler, yeni
anlamlarını bu filozofların düşünsel etkinliğinin bütününe bağlı
olarak kazanırlar. Örneğin Spinoza tümtanrıcı ve belirlenimci öğretisinin
iç mantığından yola çıkarak kendi “özgürlük” tanımını
ortaya koymuştur. Yalnız Spinoza’nın sözünü ettiği özgürlük
kavramı, gündelik dilde daha çok “zorunluluk” ya da “belirlenmişlik”
dediğimiz şeyleri karşılar. Onun özgürlük kavramına getirdiği bu
yepyeni tanımlama da, akılcılıkla mistisizmin yan yana durduğu
felsefesinin dar bir aynasıdır denebilir.
Hegel felsefesinde ise başkaca bir
anlam kazanır özgürlük kavramı: Ona göre özgürlük, devlet güçlerine
itaat etmektir. Çünkü kendi devletine yabancılaşmış bir bireyin
bilinci, yabancılaşmış bir bilinçtir. Bu da özgürlüğü olanaksızlaştırır.
Felsefe dilinde çoğu zaman kesin bir
anlam kazanamayan bazı sözcükler tarihin farklı dönemlerinde de farklı
yorumlanmıştır. Özellikle, Hobbes’un da bir temsilcisi sayılabileceği
“Aydınlanma felsefesi” (daha çok etik alanında) bu belirsizliği aşmayı;
sözcüklere felsefe dilindeki anlamlarına kesinlik kazandırmayı amaçlamıştır
sanırım.
Aydınlanma bu sözcüklere felsefe
dilindeki kesin anlamını kazandırmaya girişirken, çoklukla Antikçağa
yönelmiş, yaklaşık yedi yüz yıl boyunca, aklın yolunun önüne geçen
Ortaçağdan bütünüyle sıyrılmayı amaçlayarak, akılsal olanı
yeniden canlandırmayı amaçlamıştır. Yalnız bu yoğun
çaba sırasında Aydınlanma, bir konu üzerinde doğruya ulaşmada
tek ölçütün, o konu üzerindeki bilgimiz olmadığı saptamasını
yapmış, o dönemin “gözde” felsefi sorunu olan yöntem sorununu ele
almıştır. Bacon’la başlayan bu büyük değişim, Hobbes, Descartes,
Spinoza ve Leibniz ile en büyük olgunluğuna erişmiştir. Öyle ki;
Spinoza ahlâklılığın kurallarını geometrik yöntemle belirlemeye çalışmış,
Leibniz ise –Descartes’ın deyimiyle muhteşem bir yapı olan matematiğin
olgusal kesinliğini mantıkla bütünleştirerek evrensel bir dil yaratma
çabasına girişmiştir. Bu yeni mantık diliyle, artık sözcüklerin
kesin anlamları belirlenerek simgeselleştirilecek , böylelikle iki
filozofun tartışması, iki matematikçinin tartışmasından farksız
olacaktı. Spinoza ise “Geometrik Yöntemle Kanıtlanmış Etik” adlı
eserinin her bölümünün başında, kendi felsefesinin kuramsal içeriğine
girmeden önce kendi tanımlarını ortaya koyar, ardından önermeler ve
belitlerle devam eder. Öyle sanıyorum ki bu tanımlamalardan yola çıkılarak
varılabilecek en iyi noktaya varmıştır Spinoza. Ne var ki Spinoza’nın
erdem dediği şey yıllar sonra “budalalık” olarak adlandırılacaktır
Nietzsche tarafından. Çünkü Nietzsche Tanrıyı çoktan öldürmüş,
doğayı ise her türlü belirlenimcilikten kurtarmıştır. Spinoza’nın
yanılgı dediği özgürlük, Nietzsche’nin
başlıca ereğidir.
Nietzsche ile başlayan yenilenme özellikle
ahlak alanında –Kant’ın deyimine uyarlarsak- Copernicus’çu bir
devrimdi. Bu devrim günümüzde, Aydınlanmanın mirası olan birçok
kavramın yeniden ele alınıp sorgulanmasına dek vardırıldı sanıyorum.
Aydınlanma: doğruya ulaşmada, istenilen yöntemin öneminin kavrandığı
bir çağdı; bizim çağımız ise sözcüklerin çok anlamlılığından
öte “anlamın anlamının” sorgulandığı bir çağ olarak görülebilir.
Bu nedenle çağımız filozoflarının çoğu, bildik sorular üstünde
bildik tanımlamalar yapmak yerine "felsefe nedir?" sorusu üzerine
kuruyorlar felsefelerini (Betül Çotuksöken’in deyimiyle “felsefe üzerinde
felsefe yapılıyor günümüzde”). Öyle ki Heidegger’in felsefeyi
ele alırken “felsefe nedir?” diye sormak yerine, tümcesini “Nedir
bu felsefe?” diye düzenlemesi, onun güç anlaşılır felsefesini
anlayabilmek için bir kapı aralıyor önümüze. Artık “doğal olan
“ ne varsa yeniden ele alınıyor ya da yok oluyor. Özne, nesne, zaman
gibi kavramlar “doğal olan” sınırlarını aşarak yepyeni bir yapının
ön basamakları oluveriyorlar. Modern felsefenin yapıbozumuna girişirken
dili de yeniden yapılandırmaya kalkıyor Heidegger. Aydınlanmanın başlarında
bir felsefe dili olarak yetersiz görülen Almanca (Leibniz),
Heidegger’de felsefenin iki anadilinden biri gibi görülüyor artık.
Öyle sanıyorum ki XX. yüzyıl
boyunca felsefede ortaya çıkan yeni yapılanmaların kaynağı
yeni tanımlamalar ya da tanımlamaların bütününe karşı duruşlardır.
Bu noktada ise, içine tekrar düşülen soru şu oluyor: Felsefe Nedir?
|