ÜRKEK VE ÖZGÜR
Hrant Dink
Başlarken bir not:
Hiç işlemediğim 'Türklüğü aşağılamak' suçundan altı aya
mahkûm oldum. Şimdi artık son çare olarak Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi'ne gidiyorum. 17 Ocak tarihine kadar
avukatlarım başvuruyu gerçekleştirecekler ve benden
başvuruya eklemek için olayların gelişimini anlatan bir
yazı istediler.
Ben de dosyaya konacak bu yazıyı kamuoyuyla paylaşmayı
uygun gördüm. Çünkü benim için AİHM'nin kararı kadar,
hatta ondan daha fazla Türkiye toplumunun vicdani kararı
önemli. Birkaç hafta sürecek bu yazı dizisindeki bazı
bilgileri ve ruh halimi muhtemelen AİHM'ye başvurmak
mecburiyetinde kalmasaydım ilelebet kendime de
saklayabilirdim.
Ama madem ki iş bu noktaya kadar geldi olan biten her
şeyi paylaşmak galiba en iyisi...
Sadece benim değil, sadece Ermenilerin de değil... Tüm
kamuoyunun merak ettiği ve sormaktan kendini alamadığı
soru şu: 'Türklüğü aşağılamak suçlamasıyla 301'den
soruşturma ya da dava açılan hemen herkes için bir
biçimiyle teknik ya da hukuki çözüm bulundu ve dava
mahkûmiyete varmadan daha ilk celselerde sonuçlandı da,
Hrant Dink niye altı aya mahkûm oldu?'
Hafif atlatılanlar
Bu aslında yanlış bir tespit ya da gereksiz bir soru
değil. Anımsanırsa, Orhan Pamuk için dava celsesi
başlamadan daha, "Ne yapılabilir de dava düşürülebilir?"
diye az takla atılmadı. Kimine göre Adalet Bakanlığı'nın
yargılama için izin vermesi gerekiyordu, dolayısıyla
oraya sormak gerekirdi. Nitekim öyle de yapıldı.
Topun kendisine atıldığını gören Adalet Bakanı ise
sıkışmışlığın arasında bir yandan Pamuk'a ateş püskürdü,
bir yandan da ortaya çıkıp "Ben böyle bir şey demedim"
demesi için çağrılarda bulundu.
Sonuçta 'Pamuk davası'nın ilk celsesi gerçekleşti ve bu
ilk duruşma esnasında yaşanan vandalist saldırılarla
Türkiye dünyaya rezil olunca, davanın ikinci celsesi
aynı şekilde yaşanmasın diye de ikinci celsenin
yapılmasına bile gerek kalmadan dava düşürüldü ve
Pamuk'un 301 macerası teknik bir çözümle sona erdirilmiş
oldu.
Benzer sürecin daha hafifi ise Elif Şafak davasında
yaşandı. Öncesinde hayli patırtısı koparılan dava daha
ilk celsesinde, Şafak'ın mahkemeye görünmesine bile
gerek kalmadan, sona erdirildi. Bu teknik çözümden
herkes memnundu. Başbakan Tayyip Erdoğan dahi Şafak'a
telefon açıp geçmiş olsun dileğinde bulundu.
Benzer 'hafif atlatmaları' Ermeni Konferansı sonrasında
yazdıkları nedeniyle haklarında 'Türklüğü aşağılamak'
suçlamasıyla dava açılan gazeteci ve akademisyen
arkadaşlar da yaşadı.
Cevaplanamayan...
Bu davaların bu şekilde hafif atlatılmasını kıskandığım
sanılmasın. Aksine bu davaların ya da soruşturmaların
açılmış olması dahi mağdurları açısından çok ağır bir
bedeldir ve tüm bu davalardan yargılanan arkadaşların
yaşamış oldukları haksızlığın ne gibi bir ağırlık
taşıdığını en iyi bilenlerdenim ve paylaşanlardanım.
Benim derdim onların davalarında gösterilen kaygı ve
telaşın, Hrant Dink davasında niçin gösterilmediğini
sorgulayıp cevaplamak.
Nitekim gördük ki, bu hafif atlatmalar hükümete bir tür
opsiyon verdi ve 301'in kaldırılmasını isteyen AB'nin
baskısı karşısında, 'sonuçları güzel' bu uygulamalar
örnek olarak gösterilebildi. Hükümetin 301'e ilişkin
elinin kolunun bağlı kaldığı ve AB yetkililerine
herhangi bir cevap yetiştiremediği tek örnek ise Hrant
Dink'in mahkûmiyet almış olmasıydı. Konu o davaya
geldiğinde diller kilitlendi.
Sahi, 'Türklüğü aşağılamak suçlamasıyla 301'den
soruşturma ya da dava açılan hemen herkes için bir
biçimiyle teknik ya da hukuki çözüm bulundu ve dava
mahkûmiyete varmadan daha ilk celselerde sonuçlandı da,
Hrant Dink, üstelik de hiç suç işlemediği bir yazısında,
niçin altı aya mahkûm oldu?'
Ermeni olmamın rolü
Evet, cevaba hepimizin ihtiyacı var! Özellikle de benim.
Sonuçta bu ülkenin bir yurttaşıyım ve ısrarla herkesle
eşit olmak istiyorum.
Ermeni olduğum için kuşkusuz bundan önce birçok olumsuz
ayrımcılıklar yaşadım. Sözgelimi 1986 yılında Denizli
12. Piyade Alayı'na kısa dönem askerlik (8 aylık) için
gittiğimde, devremdeki tüm arkadaşlarıma yemin
töreninden sonra erbaş rütbesi taktılar ve bir tek beni
ayırıp er olarak bıraktılar. İki çocuk sahibi koca bir
adamdım, umursamamam gerekiyordu belki. Üstelik bir tür
rahatlık dahi sağlamıştı. Nöbet ya da daha zorlu
görevler de verilmeyecekti. Amma velakin fena koymuştu
bu ayrımcılık. Tören sonrasında herkes ailesiyle
mutluluğunu paylaşırken, teneke barakanın arkasında, tek
başıma iki saat boyunca ağladığımı hiç unutamıyorum.
Alay komutanımın odasına çağırıp, "Üzülme, bir sorunun
olursa gel bana" deyişi hâlâ belleğimde bir yara.
301'den yargılanış, aklanış ya da mahkûm oluş bir rütbe
takdimi değil hiç kuşkusuz.
Dolayısıyla 'Onlara verilmediğine göre bana da
verilmemeliydi', hele hele de 'Bana verdiklerine göre
onlara da verilmeliydi' arayışında asla olamam. Ama
ayrımcılığa uğramanın tecrübeleriyle pişmiş biri olarak
ussal refleksimin şu soruyu sormaktan da hiç geri
durmadığını itiraf etmeliyim: 'Benim Ermeni olmamın bu
sonuçta bir rolü oldu mu?'
Bildiklerim ve sezdiklerim
Bu soruya karşılık, bildiklerimi ve sezdiklerimi yan
yana getirdiğimde verebileceğim bir cevap var elbet.
Özeti şu: Birileri karar verdi ve 'Bu Hrant Dink artık
çok olmaya başladı... Ona haddini bildirmek gerek' diye
harekete geçti...
Kabul ediyorum, kendimi ve Ermeni kimliğimi çok merkeze
alan bir iddia bu. Abarttığım öne sürülebilir. Ne var ki
benim ruhsal algılamam bu... Elimdeki veriler ve
yaşadıklarım bana bu iddiam dışında seçenek bırakmıyor.
İyisi mi şimdi tüm yaşadıklarımı ve sezgilerimi sizlere
aktarayım. Sonrası sizin bileceğiniz iş.
Haddimin bildirilmesi
Öncelikle Hrant Dink'in 'çok olmasına' biraz açıklık
getireyim.
Dink zaten epeyi bir süredir dikkatlerini çekiyor,
canlarını sıkıyordu. 1996 yılıyla birlikte, AGOS'u
çıkardığından beri Ermeni toplumunun sorunlarını dile
getirirken, haklarını talep ederken ya da tarihin
konuşulmasına ilişkin Türk resmi tezinin hoşuna gitmeyen
kendi duruşunu sergilerken, arada bir çizmeyi aştığı
olmuyor değildi ancak asıl bardağı taşıran damla 6 Şubat
2004 tarihinde AGOS'ta yayımlanan 'Sabiha Gökçen'le
igili haber oldu.
Dink imzasıyla ve 'Sabiha Hatun'un sırrı' başlığıyla
verilen haberde Gökçen'in Ermenistanlı akrabaları
konuşuyor ve Atatürk'ün manevi kızının aslında
yetimhaneden alınmış bir Ermeni yetim olduğunu iddia
ediyorlardı.
Bu haber, Türkiye'nin en çok satan gazetesi Hürriyet'te
21 Şubat 2004 tarihinde AGOS'tan alıntılanarak manşetten
verilince olanlar oldu ve Türkiye'de yer yerinden
oynadı. 15 günü aşkın bir süre tüm köşe yazarları habere
ilişkin olumlu, olumsuz yorumlarda bulundu, değişik
kesimlerden değişik beyanatlar verildi.
Tüm bunların en önemlisi Genelkurmay Başkanlığı'nın
yazılı açıklamasıydı. Genelkurmay bu haberi yapanlara
karşı "Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun
tartışmaya açmak, milli bütünlüğe ve toplumsal barışa
karşı bir cürümdür" açıklamasıyla tepki koyuyordu.
Onlara göre bu haberi yapanlar art niyetmiydi. Türk
kadınını miti ve sbembolü haline dönüştürülmüş bir
kişinin Türklüğünü birdenbire üstünden çekerek o
kimlikte deprem yaratmaya çalışıyorlardı. Kimdi buu
densizler, kimdi bu Hrant Dink? Ona haddi
bildirilmeliydi.
Resmi sohbete davet
Genelkurmay bildirisi 22 Şubat Pazar günü yayımlandı.
Evimde, televizyon haberlerinden dinledim uzun
bildiriyi. O gece çok rahat değildim. Ertesi gün
muhakkak bir şeyler olacağını seziyordum. Tecrübe ve
sezgilerim beni yanıltmadı. Ertesi gün sabahın erken
saatinde çaldı telefonum. İstanbul vali yardımcılarından
biri arıyordu. Sert bir tonla, habere ilişkin elimdeki
belgelerle valiliğe beklediğini bildirdi.
'Bu çağrının hangi amaçla yapıldığını' sorduğumda ise
"Sohbet etmek ve elinizdeki belgeleri görmek' yanıtı
verildi.
Tecrübeli gazeteci dostlarımı aradım, bu çağrının hangi
anlama geldiğini sordum. 'Bu tür sohbetlerin gelenekten
olmadığı gibi bunun yasal bir prosedür de olmadığını,
ancak elimdeki belgelerle davete icabet etmemin doğru
olacağını' telkin ettiler.
Dikkatli olmalıydım
Tavsiyeye uydum ve elimdeki belgelerle birlikte Vali
Yardımcısı'nın yanına gittim.
Hayli nazikti Vali Yardımcısı. İçeri buyur ettiğinde,
odasında biri bayan iki kişi daha oturuyordu. Nazikçe
'Onların kendisinin yakınları olduğunu, sohbetimizde
hazır bulunmalarında bir mahzur görüp görmediğimi'
sordu.
'Bir mahzur görmediğimi' söyleyip oturduğumda zaten
ortamın nazikliğini kavramıştım.
Hiç beklemeden girişi yaptı Vali Yardımcısı. "Hrant bey"
diyordu, "Siz, tecrübeli bir gazetecisiniz. Daha
dikkatli haber yapmanız gerekmez mi? Sonra böyle
haberlere ne gerek var? Bakın ortalık nasıl allak bullak
oldu. Hayır, biz sizi biliyoruz ama sokaktaki adam ne
bilsin? Bu tür haberleri başka bir niyetle yapıyorsunuz
sanabilir. Bakın şu elimdeki evrakı görüyor musunuz?
Ermeni Patriği'nin bir başvurusu vardı, bazı internet
sitelerinde Ermeni toplumunun bazı kurumlarına yönelik
bazı densizler terör sayılabilecek girişimlerde
bulunmaya çalışıyorlarmış. Biz de onları arayıp Bursa'da
bulduk, sonunda adalete teslim ettik. Ama işte sokaklar
ne gibi insanlarla dolu. Bu tür haberlere daha dikkat
etmek gerekmez mi?"
Vali Yardımcısı'nın bu girişle başladığı sohbete,
odadaki misafirlerden erkek olan da katıldı ve ondan
sonra da zaten sözü bir daha başkasına bırakmadı. Vali
Yardımcısı'nın sözlerini daha da net bir üslupla bu kez
o yineledi. Dikkatli olmamı, ülkeyi ve ortamı gerecek
girişimlerden kaçınmamı telkin ediyordu:
"Sizin yazdığınız bazı yazılardan, her ne kadar
üslubunuza katılmasak da, niyetinizin kötü olmadığını
anlayabiliyoruz, ancak herkes bunu böyle anlamayabilir
ve toplumun tepkisini üzerinize çekebilirsiniz" diyerek
de beni kerelerce uyarıyordu.
Ben ise haberi hangi niyetle yaptığımı anlatmakla
yetindim. Birincisi ben gazeteciydim ve bu bir
gazeteciyi heyecanlandıracak bir haberdi. İkincisi de,
Ermeni sorununu hep ölenler üzerinden konuşmak yerine
biraz da kalanlar ve yaşayanlar üzerinden konuşmayı
denemek istiyordum. Ama görüyordum ki kalanlar üzerinden
konuşmak daha zordu!
Odadan ayrılacaktım ki götürdüğüm belgeleri görmek ya da
almak için ısrar bile etmediklerini fark ettim.
Belgeleri isteyip istemediklerini onlara ben anımsattım
ve verdim.
Zaten konuşmaların içeriğinden, beni hangi amaçla oraya
çağırdıkları belliydi.
Haddimi bilmeliydim... Dikkatli olmalıydım... Yoksa iyi
olmazdı!
Artık hedefteydim
Hakikaten de sonrası iyi olmadı.
Valiliğe çağrıldığımın ertesi gününden itibaren birçok
gazetede birçok köşe yazarı Ermeni kimliği üzerine
yazmış olduğum deneme serisinin içinde geçen 'Türk'ten
boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan,
Ermenilerin Ermenistan'la kuracağı asil damarında
mevcuttur' cümlesini cımbızlayarak, bununla Türk
düşmanlığı yaptığımı ortak bir kampanyayla dile
getirmeye başladılar.
Bu yayınların ardından 26 Şubat günü İstanbul Ülkü
Ocakları İl Başkanı Levent Temiz'in başını çektiği bir
grup ülkücü, AGOS'un kapısına gelerek aleyhimde
sloganlar attı ve tehditlerde bulundu. Polis gösterinin
olacağını önceden haber almıştı. AGOS içinde ve
kapısında gereken önlemleri aldı.
Tüm televizyon kanalları ve gazeteler de haberdar
edilmişlerdi, hepsi AGOS'un önündeydi. Grubun kullandığı
sloganlar çok netti: 'Ya sev ya terk et', 'Kahrolsun
ASALA', 'Bir gece ansızın gelebiliriz.'
Grubun lideri Levent Temiz'in yaptığı konuşmada hedef
açık ve seçikti: "Hrant Dink, bundan sonra bütün
öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir."
Grup gösterisini yapıp dağıldı. Ama ne hikmetse o gün ve
ertesi gün herhangi bir televizyon kanalında (Kanal 7
hariç), herhangi bir gazetede (Özgür Gündem hariç) haber
geçilmedi. Belli ki Ülkücü grubu AGOS'un kapısına
yönlendiren güç, basını ve medyayı da o olumsuz görüntü
ve sloganların ardından blokaj altına -bir iki fireyle-
almayı başarmıştı.
Tehlikenin eşiğinde
AGOS'un önünde benzer bir gösteri de birkaç gün sonra
kendilerini 'Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele
Federasyonu' olarak adlandıran grup tarafından yapıldı.
Ardından da devreye o güne değin hiçbir popülaritesi
olmayan Av. Kemal Kerinçsiz ve başkanlığını yaptığı
Büyük Hukukçular Birliği girdi. Kerinçsiz ve arkadaşları
Şişli Cumhuriyet Savcılığı'na giderek, hakkımda suç
duyurusunda bulundu. Bu başvuruyla birlikte, Türkiye'nin
itibarını bütünüyle zedeleyen 301 davalarına da hız
verilmiş oldu. Benimle ilgili ise yeni ve tehlikeli bir
süreç başlıyordu.
Gerçi ben hayatım boyunca hep tehlikelerin etrafında
dolaşmıştım. Ya tehlikeler beni çok sevmişti, ya ben
tehlikeleri...
Ve işte yine uçurumun kıyısındaydım. Peşimde tekrar
birileri vardı. Onları seziyordum. Ve onların Kerinçsiz
ekibiyle sınırlı ve salt onlardan oluşacak denli sıradan
ve görünür olmadıklarını çok iyi biliyordum.
Okuyan anlayacaktı
Başlangıcında, 'Türklüğü aşağılamak' suçlamasıyla Şişli
Cumhuriyet Savcılığı'nca hakkımda başlatılan
soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi.
Benzer bir davaya zaten Urfa'dan aşinaydım. 2002'de
Urfa'da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada
'Türk olmadığımı... Türkiyeli ve Ermeni olduğumu'
söylediğim için 'Türklüğü aşağılamak' suçlamasıyla üç
yıldan beri yargılanıyordum. Duruşmaların gidişatından
dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa'dan avukat
arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri.
Şişli Savcısı'na gidip ifade verdiğimde de hayli
umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime
güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiçbir şey
anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü
değerlendirdiğinde, benim 'Türklüğü aşağılamak' gibi bir
niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu
komedi de bitecekti.
Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle
bakıyordum.
Ama hayret işte! Dava açılmıştı.
Kendimden emindim
Yine de iyimserliğimi kaybetmedim. O kadar ki bir
televizyon programında beni suçlayan Kerinçsiz'e 'Çok
heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza
yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk
edeceğimi' dahi dile getirdim. Kendimden emindim,
yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım
-hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar
bunu net olarak anlayacaktı.
Nitekim, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul
Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik
heyetin mahkemeye sunduğu rapor da bunun böyle olduğunu
gösteriyordu. Endişelenmem için sebep yoktu, davanın şu
ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.
'Ya sabır' çeke çeke...
Ama dönülmedi... Savcı, bilirkişi raporuna rağmen
cezalandırılmamı istedi. Ardından da hâkim altı ay
mahkûmiyetime karar verdi.
Mahkûmiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi
boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında
buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had
safhadaydı.
'Şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu
konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman
olacaksınız' diye dayanmıştım günlerce, aylarca. Davanın
her celsesinde 'Türk'ün kanı zehirlidir' dediğim dile
getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında,
televizyon programlarında. Her seferinde 'Türk düşmanı'
olarak biraz daha meşhur ediliyordum.
Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler,
ırkçı küfürlerle. Pankartlarla hakaretler
yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan
telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz
daha artıyordu.
Tüm bunlara 'Ya sabır' çekip, beraat kararını bekleyerek
dayanıyordum. Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek
ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından
utanacaklardı.
Tek silahım samimiyetim
Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı.
Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım.
Hâkim 'Türk Milleti' adına karar vermişti ve benim
'Türklüğü aşağıladığımı' hukuken tescillemişti... Her
şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.
Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı
insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı
nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir
yanı olamazdı.
İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve 'daha
önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğimi'
teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu
açıklamada bulundum: "Avukatlarıma danışacağım.
Yargıtay'da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi'ne de gideceğim. Bu süreçlerden
herhangi birinden aklanamazsam ülkemi o zaman terk
edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkûm olmuş birinin
benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte
yaşamaya hakkı yoktur."
Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi
duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.
Kara mizah
Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde
yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan
derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de
yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı.
Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama
onların gözüne batan ille de AGOS'takiydi.
AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten
yargılanır olduk.
'Kara mizah' dedikleri bu olsa gerek.
Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı
etkileme hakkı olabilir ki? Ama bakın şu komikliğe ki
sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan
yargılanıyor.
'Türk devleti adına'
İtiraf etmeliyim ki ülkemdeki 'adalet sistemi'ne ve
'hukuk' kavramına güvenim fazlasıyla sarsılmıştı. Demek
ki, bu ülkenin yargısı birçok devlet adamının ve
siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi
bağımsız değil. Yargı yurttaşı değil, devleti koruyordu.
Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen
kararda da her ne kadar millet adına deniyor olsa da, şu
çok açık ki millet adına değil, devlet adına verilmiş
bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay'a
başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar
vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının
garantisi neydi?
Hem sonra zaten, Yargıtay'dan hep doğru kararlar mı
çıkıyordu? Azınlık Vakıfları'nın mülklerini elllerinden
alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?
Başsavcının çabasına rağmen
Nitekim başvuruda bulunduk da ne oldu?
Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu
gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi
istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu. Ben
yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o
kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz
etti ve davayı Genel Kurul'a taşıdı.
Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş ve
muhtemelen davamın her kademesinde bilemeyeceğim
yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, yine
perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul'da da oy
çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.
Güvercin gibi
Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve
savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince
muratlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları
kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink'i artık
'Türklüğü aşağılayan' biri olarak gören ve sayısı hiç de
az olmayan önemli bir kesim oluşturdular.
Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki
yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu
satırlarla yüklü.
(Bu mektuplardan birinin Bursa'dan postalandığını ve
yakın tehlike arz etmesi açısından da hayli kaygı verici
bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı'na teslim
etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç
alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.)
Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı?
Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil. Benim için
asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime
yaşadığım psikolojik işkence. 'Bu insanlar şimdi benim
hakkımda ne düşünüyor' sorusu asıl beynimi kemiren. Ne
yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve
insanların 'A bak, bu o Ermeni değil mi' diye bakış
fırlattığını daha fazla hissediyorum. Ve refleks olarak
da başlıyorum kendi kendime işkenceye.
Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik. Bir
yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.
Tıpkı bir güvercin gibiyim...
Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış
durumdayım.
Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli
de süratli.
İşte size bedel
Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu
Adalet Bakanı Cemil Çiçek? 'Canım, 301'in bu kadar da
abartılacak bir yanı yok. Mahkûm olmuş hapse girmiş biri
var mı?'
Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi... İşte
size bedel... İşte size bedel...
İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel
olduğunu bilir misiniz siz ey bakanlar?.. Bilir
misiniz?..
Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?
Ölüm kalım dedikleri
Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece
yaşadıklarımız. Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip
uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.
Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında... O
noktada hep çaresiz kaldım.
'Ölüm kalım' dedikleri bu olsa gerek.
Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir
yakınımın yaşamını tehlikeye atmaya hakkım yoktu.
Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı,
herhangi bir başkasını tehlikeye atarak yiğitlik yapmak
hakkına sahip olamazdım.
İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı
toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de
onlardan aldım. Bana güveniyorlardı. Ben nerede olursam
onlar da orada olacaktı. 'Gidelim' dersem geleceklerdi,
'Kalalım' dersem kalacaklardı.
Kalmak ve direnmek
İyi de, gidersek nereye gidecektik? Ermenistan'a mı?
Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki
haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha
büyük belalara girmeyecek miydi?
Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.
Şunun şurasında üç gün Batı'ya gitsem, dördüncü gün
'Artık bitse de dönsem' diye sıkıntıdan kıvranan ve
ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?
Rahat bana batardı! 'Kaynayan cehennemler'i bırakıp,
'hazır cennetler'e kaçmak her şeyden önce benim yapıma
uygun değildi.
Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip
insanlardandık.
Türkiye'de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem
Türkiye'de demokrasi mücadelesi veren, bize destek
çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza saygımızın
gereğiydi.
Kalacaktık ve direnecektik.
Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı
1915'teki gibi çıkacaktık yola...
Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden...
Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi,
yaşayarak ıstırabı...
Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve
gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın
götürdüğü yere.
Her neresiyse...
Ürkek ve özgür
Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak
mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla
umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten.
Şimdi AİHM'ye başvuruyorum. Dava kaç yıl sürer, bilemem.
Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç
olmazsa dava bitene kadar Türkiye'de yaşamaya devam
edeceğim.
Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha
sevineceğim. Bu demektir ki ülkemi terk etmek zorunda
kalmayacağım.
Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl
olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kim
bilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya
kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem
sayacağım:
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde
görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar
güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında
dahi yaşamını sürdürür...
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.
Radikal