NERMİ UYGUR
Dağcı
Herkesin yürüdüğü
yollarda yürümeyenlerin evrenidir dağlar.
Kendi yolunu kendi yapan kişidir dağcı.
Yalnızlığı sevmeyen dağa çıkmasın.
Yüce dağlar, dik dağlar, korkunç dağlar, kutsal
dağlar, tek dağlar, dizi dağlar, yakın dağlar, uzak
dağlar...
Çalım için dağa çıkmak, - çalım için yazıp çizmek.
Çıkılmasa da, yazılmasa da olur.
İnsan yaşamının boyutlarını zenginleştiren bir
serüvendir dağcılık. Bu olanağa sırt çeviren
dağcının süsten başka bir şey değildir sırt çantası.
İnsan biryana, dağda en önemli öğe ne taştır, ne
toprak, ne kar, ne buz, - havadır, hava.
Dağ Türküsü
Türkü söylemenin belki de en güzel, en doğal
dürtüsü, önüne geçilmez bir istekle, nasıl olduğunu
pek anlamadan, birden bir türkü tutturmak, tadını
çıkara çıkara söyleyip gitmektir, - amaç türkünün
sürmesidir, türküyü sona erdirmek değil.
Dağa tırmanmak da türkü söylemek. Doruğu ele
geçirmek için dağa çıkanlar dağdan bir şey
anlamazlar. Gerçek dağcı, dağı sözümona bitirmekten
çok dağda geçen zamanı seven kişidir. Dağcı olanca
varlığıyla dağda yaşadığı zamanı üstün tuttuğu
içindir ki dağa tırmanır. doruk ancak dağda yaşanan
zamanın bir parçası olarak önemlidir. Dağ, doruk
değildir.
Dağcı, doruk için değil kendisi için,
dağdaki-kendisi için dağa çıkar. Doruk bir bakıma,
dağ-yaşamının aracıdır. Dağa, doruğun aracı gözüyle
bakamaz dağcı. Dağcının amacı: kendini bulmak,
kendini bilmektir. Belli birşey için değil, yeniden
doğmak için çıkılır dağa.
Sevgi, dostluk, şiir, yetişim, felsefe, din,
bilgelik de öyle - ille de birşeyin aracı diye
yorumlanınca özden zehirlenirler.
Yorulup dinlenmek, görüp tanımak, bulup güçlenmek
isteyen dağcılara kuştan hafiftir sırta yüklenen
çanta.
Dağ uzaktan yükseltir: ötelerden bakarken başını
kaldırman gerek.
Dağ yakından alçaltır: tırmanırken, bakmasan bile
gözlerini ayakuçlarından ayırmamak zorundasın.
Dağa çıkmak, doğa yüzeyinde dolaşmaktan çok doğanın
içine inmektir. Dağın hakkını ne denli verirsen o
denli doğanın derinliklerine inmiş olursun.
Dağları anlamak için tepelerle yetinmeyip mağaralara
inmek gerek. Dağ ne denli yüksekse mağara o denli
derindir.
Deyince
Dağ deyince taş-toprak yığınlarının yığın yığın
üstüste yığılmasını anlamamak gerek. Dağ, toprağın
salt toprak olmayı silkip atmak için gösterdiği çaba
diye yorumlanabilir. Ne var ki dağın topraktan başka
bir dili olmadığından, amacını gerçekleştirmek için
topraktan başka bir yardımcısı da yoktur. Ozanları
andırır bu bakımdan dağlar, sözcüklerin ötesine
geçmek için sözcükleri sözcüklerle anıtlaştırmaktan
başka seçeneği olmayan ozanları.
Ozanlarda söz nasıl türküleşirse, dağlarla toprak
türküye dönüşür.
Dağ da insan: Onun da bizim gibi başı, ağzı, sırtı,
boynu, alnı var.
Belki
Belki dağlar özlemle Tanrıya yaklaşmak isteyen taşın
toprağın göklere uzamışıdır. Ama çok geçmeden yerle
göğün birleşemeyeceğini gören dağlar dizi dizi diz
çöküp yalvarmaya başlarlar.
Dikduruş
Dağ ile dikduruş arasında gizli bir anlam
alış-verişi sezmemek elde değil: İnsan-olmada
dikduruştan önemli pekaz şey var. Ellerimizi sürünüp
emekleme aracı olmaktan kurtardığımız an beynimizi
yerde sürünmekten kurtarıp uygarlık aşamasına
girdik.
Bir bakıma, cansız denen doğa da dağlarla dikduruşa
erişti: Dağ diye bir şey olmasaydı "yüksek",
"yukarı", "üstün" sözcüklerinin ya da akrabalarının
dile getirmeye çalıştığı o eşsiz kavram-bölgesinin
insan için somut bir anlamı olmayacaktı. Yaşamanın
saygınlık gören bazı kesitleri özünü yitirecek, içi
boş birer kalıp durumuna düşecekti.
Güzel görünümlerin gerçekten tadına varmak için,
nice nice bayırlar tırmanıp yükseklere çıkmak gerek.
Uzaktan bakınca iri sorunlar gibidir dağlar, çoğun
yüreksiz kılarlar insanı. Oysa zaman yitirmeden
davranmak gerekir: - Kalk yürü
KENDİ
ANLATIMIYLA YAŞAMÖYKÜSÜ
“İçeriği herkese göre değişen
bir sözcük “yaşamöyküsü”... Öyle bir öykü ki
bu, öyküyü anlatanın tutumu, amacı uyarınca
alabildiğine değişik kılıklara bürünüyor. En küçük
bir açı değişikliği bile, hiçbir yaşamöyküsünün
vazgeçemediği anlam ağırlığını, değer kıvrımını,
gölge-ışık dengesini, renk düzenini, başarı
dağılımını değişikliklere uğratıyor. Yaşayan kendini
anlatmaya girişti mi daha da karışıyor işler.”
“15 Ocak 1925’te İstanbul'da
doğdum. Devlet memuru İbrahim Ethem ile eşi Mediha
Uygur'un oğluyum. 1936'da Büyükada İlkokulu'nu
bitirdim. 1944 haziranında Galatasaray Lisesi'nin
Latince Bölümü’nden; 1948 haziranında da İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin Felsefe
Bölümü’nden pekiyi dereceyle diploma aldım.
1948-1949 yılında yedek subay olarak askerliğimi
yaptım. 1950 ocağında, gerekli yeterlik sınavını
geçirerek, İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’ne asistan olarak
atandım. 1952 yılının mart ayında, kültür
bilimlerinin varlık yapısı ve yöntemine dayalı bir
doktora teziyle İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi'nde pekiyi dereceyle “felsefe doktoru”
unvanını aldım. 1952-1954 yıllarında, Almanya ve
Fransa'daki fenomenoloji arşivlerinde bulunan ve o
zamanlar çoğu henüz yayınlanmamış olan bilimsel
belgeleri de yorumlayıp değerlendiren bir doçentlik
tezi hazırladım. Husserl'de “Başkasının Ben'i”
sorununa ilişkin bu tezle, 1954 yılının kasım
ayında, gerekli sınavlardan sonra İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde “felsefe
doçenti” oldum. 1958
yılında değişikliklerle basılan bu çalışmayla Türk
Dil Kurumu bilim ödülünü kazandım. 1964 martında
İstanbul Üniversitesi, gerekli dil sınavına ve
analitik felsefeye ilişkin bir sunuş tezine
dayanarak bana “üniversite
profesörü” unvanını
verdi. O gün bugün bu üniversitenin Edebiyat
Fakültesi Felsefe Bölümü’nde profesör olarak görev
yapmaktayım.”
“Bilgi ve görgümü artırmak
üzere 1952-1954 yıllarında İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi'nce gönderildiğim Almanya, Fransa
ve Belçika'nın çeşitli üniversitelerinde araştırma
ve incelemeler yaptım. Federal Almanya'daki
incelemelerimi, 1960 ve 1966 yıllarında aldığım
Alexander von Humboldt bursuyla sürdürdüm. 1970
yılını ise, Fransa ve İngiltere'nin çeşitli
üniversite kentlerinde bilimsel araştırmalarla
değerlendirdim.”
“1954'te Brüksel'de, 1958'de
Venedik'te, 1968'de Viyana’da toplanan uluslararası
felsefe kongrelerine İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi’nce görevlendirilerek, etkin üye olarak
katıldım. 1979-1981 akademik yıllarında çağrı
üzerine, Federal Almanya'nın Wuppertal
Üniversitesi'nde konuk profesör olarak görev aldım.”
“Gerek İstanbul'da gerekse
Wuppertal'da, genellikle Mantık, Düşünce Tarihi.
Antik ve Çağdaş Felsefe Tarihi, Dil-Kültür ve Bilim
Felsefesi dersleri verdim, seminerler yönettim. Hep
bu konularda, Türkiye'de İstanbul ve Ankara'da,
Federal Almanya'nın ise, kuzey ve güneyindeki
değişik üniversitelerinde tartışmalı konferanslar
verdim.”
“Kimi yurtiçinde kimi
yurtdışında çeşitli ülkelerde çıkan bilimsel yazı ve
kitaplarım yanında, başlıca konularını dil. insan,
sanat, toplum, ahlâk, uygarlık ile Türk ve Avrupa
edebiyatından alan deneme yazılarım, deneme
yapıtlarım yayınlandı. Konuşup yazacak ve bilimsel
araştırma yapacak nitelikte Fransızca, İngilizce ve
Almanca bilmekteyim.”
“P.E.N. Kulüp (Dünya Yazarlar
Derneği), Türk Dil Kurumu ve Türk Fizik Derneği
üyesiyim.”
“Evliyim; bir kızım var.”
“Yaşamöykümün şimdi
yapabildiğim özeti işte bu.”
“Bakıyorum da yaşamımla ilgili
bazı önemli şeyler yok bu özet denemesinde. Kim
özyaşamını bir çırpıda dile getirebilir? Ana akış
kadar ayrıntıların da önemi var; ayrıntılarsa bir
bakıma sonsuz.”
“Felsefe okumama gelince, kesin diye nitelenen bir “karar”
ve beni bu karara götüren “nedenler”
konusunda düpedüz bir açıklamam olduğu söylenebilir
mi, bilmiyorum. Daha ilkokul günlerimi anımsıyorum
da, soru-yumağı gibi bir şeyim ben. Kendimi bildim
bileli (Hoş, ne zaman tam bildim kendimi?) sürekli
bir arayış ortasındayım. Tez davranıp “
bilimsel”
damgası vurulabilecek bir arayış değil ama. Daha
doğrusu, günlük yaşamda beliren, gene de günübirlik
ıvır-zıvırı aşan, “bilim-öncesi”
bir koşuşturma. Derslikte, toplantıda, evde,
sokakta, hangi aşamada, nerde olursam olayım,
örtük-açık bana takılan bir ad var, hani çoğumuzun
vardır ya, benim de bir ek-adım var:
Sorucu.”
“Sorularla dolu yaşama
gündemim... en ilkin kendime sorduğum sorularla...
Kanımca, beni felsefe okumaya götüren de bu
sorular... Daha ortaokuldayken, sorularımın çok kez
“felsefe”
diye geri çevrildiği oluyordu. Sonra sonra, “İlerde
felsefe okuyunca göreceksin, bütün bu soruların
aydınlanacak.” dedi, çoğu kez öğretmenlerim. İlk
felsefe hocam Rene Laroumets yeniliklere açık, ufku
olan bir insandı. Ne var ki, felsefe dersleriyle,
sorularım azalacağına arttı. Zamanla Latince.
Matematik. (Türkçe olsun Fransızca olsun) Edebiyat
derslerini birbirinden ayıramaz oldum. Manach,
Delors ve Bergeaud (Hepsini ne denli sevgi ve
saygıyla ansam yeridir.)
yeni yeni evrenler serdi önüme: Seneca, Montaigne,
Pascal, Descartes, Voltaire, Rousseau, Balzac,
Galilei, Newton, Leibniz... Daha lisedeyken açıktan
açığa “felsefe”
diye nitelemesem de yoğun bir felsefe ortamında
soluk alıp veriyordum. Çok geçmeden ayık bir biçimde
adını koymayı öğrendim bu havanın. Birey olarak,
öğrenci olarak yöneldiğim her şey felsefeye
dönüşüyor, ergeç felsefece sorularla bezeniyordu.
Bir de baktım ki lise bitivermiş. Seçme sıkıntısı
türünden bir zorluğum olmadı benim. Felsefeden başka
bir uğraş tasarlamıyordum kendime. 40 yıl önceydi,
ekim başlarında güneşli bir gün, Pendik'ten kalkan
ilk vapura bindim; Karaköy'de yolu sora sora
Fındıklı'ya gittim. Giriş sınavı falan yoktu. Beş-on
dakikada olup bitti her şey. İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi'nin Felsefe Bölümü'ne yazıldım.
Benim için dünyanın en doğal şeyini yaptım.”
“Felsefeye yazılmakla geçim
yönünden son derece sıkıntılı bir dört-yılın beni
beklediğini nerden bilebilirdim? Sürüp gidiyordu,
İkinci Dünya Savaşı. Yeniden askere alınmıştı,
babam. Trakya'da bir yerde, atlı takım komutanıydı.
O yaz tatilini çadırda geçirdik, evcek. Ekmek
karneye bağlanmıştı; geceleri karartma vardı. Kız
kardeşimle beni doğru dürüst okutmak için akla
karayı seçiyordu babam. Bunca emekten sonra
istediği, adam gibi bir iş tutmamdı. Kimya mühendisi
olabilirdim, örneğin. Lisede kimyam çok iyiydi.
(Zorunluydu bu. Hep yüksek notlar almak zorundaydım.
Yatılı olamazdım yoksa.) Sağa sola başvurup kimya
okumamı kolaylaştırdı babam. Yurt dışına,
İngiltere’ye gönderilmem söz konusuydu. Haftalarca
belgeler düzenlendi; uçağın kalkacağı günü beklemeye
başladık. Gündüz sıcakta, gece ayazda, “Kimyadan
bana ne, felsefeden başka şey olmaz.” deyip
durdum Gelip geçici bir heves gözüyle baktılar
söylediklerime. Akılsız değildim onlarca. Kesinlikle
durumun gerektirdiğini yapacaktım. Tüm aile için
devlet kuşuydu İngiltere’de Kimya. Felsefe denen
neyse, ona da zaman ayırabilirdim ilerde, öyle
diyorlardı hep. Birden ağır bir hastalık baş
gösterdi babamda. Bense kalkıp felsefeye
yazılmıştım. Haber evde duyulur duyulmaz kıyamet
koptu. Başka şeyler de araya girince babam bana
(annemle de arası açılmıştı), bizlere yardımı kesti.
Çabalarını, umutlarını boşa çıkarmıştım onun.
Bursa'ya göçtü. Kardeşim okuldan çıkıp işe girdi.
Çalışma olanaklarından yoksundu annem. İş bana
düşüyordu. Oysa ben... Neyse ki amcalarımın en
büyüğü yardım elini uzattı. Devlet memurluğundan
emekliye ayrıldı; ek iş buldu; var gücüyle bize kol
kanat açtı. Fırsat buldukça ben de eve katkıda
bulunmaya çalıştım. Gene de amcam olmasaydı zor
okurdum felsefe.”
“Dört başı bayındır bir geçim
düzeyimiz varmış gibi felsefeye, edebiyata, dillere
verdim kendimi. Her şeye karşın eşine az rastlanır
bir dört yıldı bu. Dersten derse, seminerden
seminere, okumadan geziye koştum; tatla, sevinçle,
tutkuyla: Aster, Kranz, Fricke, Bean, Auerbach,
Davies, Dietz, Gökberk, Tanpınar...”
“Fakülteyi bitirdiğim
günlerdeydi. Bir iş için kaleme gelmiştim. Babamı
görmeyeyim mi! Yıllarca karşılaşmamıştık. Beni
arıyormuş. Elindeki yepyeni çantayı bana uzattı: “Geç
kaldım... Felsefenin böyle ciddi olduğunu
bilseydim... İyi yaptın... Al bu senin... Hadi gel
gidelim.” dedi. Çok acı çekmişti... çok acı
çekmiştik, tüm tatlara karşın, ben de... Sesi
titriyordu, oysa hiç titremezdi. Yolda koluma
girerken, “Söyle bakalım şimdi, şu felsefe
dediğin şey de ne demek?” diye sordu.”
“Çağrı üzerine, 1979-1981 yıllarında dört yarıyıl
süreyle Federal Almanya'nın Wuppertal
Üniversitesinde değişik felsefe konularında ders
verip seminerler yaptım. Adı geçen üniversitenin
yıllık ana kitabı niteliğindeki Personal und
Vorlesungsverzeichnis'lerin Wintersemester
1979-1980, Sommersemester 1980, Wintersemester
1980/81 ve Sommersemester 1981 adlı kitaplarda, yine
bu dönemlere ilişkin Kommentiertes Verzeichnis der
Lehrveranstaltungen adlı dört yapıt ve
Beratungsführer'ler ile Taetigkeitsbericht'lere de
yansıdığına göre: 1979-1980 kış yarıyılında haftada
ikişer saatten Philosophie des Kon-Kreten im 20.
Jahrhundert (20. Yüzyılda Somut Felsefe) Metaphysik
im Wissenschaftlichen Zeitalter (Bilim Çağında
Metafizik) adlı seminerleri yaptım. Ayrıca, on beş
günde bir, dört saatlik bir fenomenoloji kollokyumu
düzenledim Philosophie der Intersubjektivitaet im
Zwanzingsten Jahrhundert (20. Yüzyıl Başkasının
Ben'i Felsefesi). Bu kollokyuma Almanya, Fransa,
Amerika ve Venezüella’dan üniversite felsefe
hocaları ve doçent adayları katıldı.”
“1980'in yaz yarıyılında,
haftada ikişer saatten: Wesen und Funktion der
Philosophie in unserer Zeit (Günümüzde Felsefenin
Özü ve İşlevi), dersi ile Das 'Cogito' des Descartes
im Licht der Gegenwaertigen Kritik (Çağdaş Eleştiri
Işığında Descartes'in 'Düşünüyorum'u) adlı semineri
yaptım 1980-1981 kış yarıyılında; Gmndbegriffe der
wis-Senschaftlichen Philosophie (Bilim Felsefesinin
Ana Kavramları) ile Philosophie des Dialogischen im
20. Jahrhundert (20. Yüzyılda Diyalog Felsefesi)
başlığını taşıyan seminerler yaptım. Bu seminerlerin
her biri haftada ikişer saatlikti. 1981'in yaz
yarıyılında: haftada iki saat: Logik des Wissens
(Bilme Mantığı) başlıklı dersler verdim. Ayrıca 1980
yılının kış yarıyılıyla birlikte, tüm üniversite
fakülteleri için düzenlenen “Ringvorlesung”lar
çerçevesinde belli aralıklarla dil-kültür felsefesi
dersleri verdim. 1980 yılının kış ve yaz
yarıyılında, Eğitimbilim Bölümü ilerlemiş
öğrencileri için. eğitimin felsefece arka planı
niteliğinde dil-kültür ilişkisi seminerleri yaptım.”
“Beni en çok sevindiren:
özellikle gençler. arasında felsefeye ilginin
gittikçe yoğunlaşması; yazarlar arasında asıl uğraşı
felsefe olmayanların, felsefe sorunlarına içten
yakınlık duymaları. Felsefe geniş mi geniş bir alan;
hem uzmanlık ister, hem sevenlere açıktır. İşin
başındayken diploma cakasından, unvan sapıklığından
kesinlikle kurtulmalıyız. Özellikle bizimki gibi
felsefe etkinlikleri pek olmayan ülkelerde,
felsefe-severlerin sağlayabileceği çeşitli düzeydeki
katkıları da selâmlamak gerek.”
www.felsefeekibi.com dan alınnmıştır.
NERMİ
UYGUR KAYNAKÇASI
Kitapları
Edmund Husserl'de Başkasının
Ben’i Sorunu, 1958, TDK 1959 Bilim Ödülü; 1997.
Dilin Gücü, 1962, 1984, 1997.
Felsefenin Çağrısı, 1962, 1971,
1995.
Dünya Görüşü, 1963.
İnsan Açısından Edebiyat, 1969,
1977.
Güneşle, 1969 1997.
Türk Felsefesinin Boyutları,
1974.
Kuram-Eylem Bağlamı:
Çözümleyici Bir Felsefe Denemesi, 1979, 1996.
Dil Yönünden Fizik Felsefesi, 1979.
Philosophie der Türkischen Sprache (Türk Dilinin
Felsefesi), 1980.
Yaşama Felsefesi, 1981, 1984.
Kültür Kuramı. 1984, 1996.
Bunalımdan Yaşama Kültürü,
1989, 1997.
Çağdaş ortamda Teknik, 1989.
İçi Dışıyla Batı’nın Kültür
Dünyası, 1992
Tadı Damağımda: Bir
Okur-Yazarın Kitap Okuma Serüvenleri, 1995, 1996;
TürkiyeGazeteciler Cemiyeti 1995 Sedat Simavi
Edebiyat Ödülü.
Yazıları
Montaigne ve Pascal'ın Bir
Yanlışı / 1946, Felsefe Arşivi, cilt I.,sayı 2-3.
Tarih Felsefesinin Yolu / 1957,
Felsefe Arşivi, cilt III, sayı 2.
Dilthey Sosyoloji Düşmanı
mıdır? / 1959, Felsefe Arşivi, cilt III, sayı 3.
Die Phaenomenologie Husserls
und die Gemeinschaft / 1959, Kant Studien (dergi),
cilt 50, sayı 4.
Bir Felsefe Sorusu: Nedir? / 1960, Felsefe Arşivi,
cilt III, sayı 4
Felsefede Temellendirme / 1961,
Felsefe Arşivi, sayı 12.
Atom, “Seele.Monade” / 1961,
Felsefe Arşivi, sayı 12.
Felsefe ve Tarihi / 1962,
Felsefe Arşivi, sayı 13.
Eğretileme (metafor) Problemi /
1962, Felsefe Arşivi, sayı 13.
Deney / 1962, Felsefe Arşivi,
sayı 13.
Bertrand Russel'ın Felsefedeki
Gelişmesi / 1962, Felsefe Arşivi, sayı 14.
Felsefe Dünyasından / 1962,
Felsefe Arşivi, sayı 13.
Bertrand Russel'in Doğruluk
Anlayışı / 1963, Felsefe Arşivi, sayı 14.
J.L. Austin ve Algı / 1963,
Felsefe Arşivi, sayı 14.
Das Problem der “Ergrundung in
der Philosophie” / 1964, Zeits-chrift fur
Phüosophische Forschung, cilt XVIII, sayı 2.
Ahlâk öğretilerinin Eleştirisi
/ 1965, Felsefe Arşivi, sayı 15.
Senin Yerinde Olsam / 1965,
Felsefe Arşivi, sayı 15.
Felsefe Dünyasından: Eduard
Spranger Öldü / 1965, Felsefe Arşivi, sayı 15.
What is a Philosophical Qucstion? / 1964, Mind
(dergi) vol. LXXIII, No. 289.
La
Metaphysique du Point de Vue du Prophane / 1964, Aut
Aut (dergi), No. 83.
Rheinland Sehnsucht / 1970, Neues Rheinland (dergi),
Transkulturelle Betracchtungen Über die
Menschlich-Gesel-Ischaftliche Eigenschaften der
Türkischen Sprache / 1982, “Aufvvaschsen im fremdon
Land: Probleme und Pespekti-ve der
Auslanderpedagogik” adlı kitabın içinde, Peter Lang
Verlag, Frankfurt.
Çeviri
kitapları
Erich Rothacker, Tarihte
Gelişme ve Krizler, 1955.
(İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Felsefe Bölümü'nde 1951'de verilen bu beş
konferanstan ilk ikisini Dr. H. Batuhan, son üçünü
Dr. Nermi Uygur çevirmiştir.) Heimsoeth, Heinz,
Ahlâk Denen Bilmece, 1957, beş konferans, (2. baskı
1978).
Çeviri yazılar
Worringer, Sanat Eserlerinin Açıklaması, 1947,
Felsefe Arşivi, cilt II, sayı 1.
H. Metzger, Güney Anadolu'ya
Yapılan Bir Geziden Notlar, 1947, Felsefe Arşivi,
cilt II.
E. Spranger, Yeryüzü
Çocuklarına, En Yüce Mutluluğun Yalnız Kişilik
Olduğu, 1950, «Goethe'yi Anma Yazıları» adlı kitabın
içinde.
W. Sitache, Yeter Sebep tikesi,
1952, Felsefe Arşivi. cilt II
H. Heimsoeth, Nicolai
Hartmann'ın ölümü Münasebetiyle, 1952, Felsefe
Arşivi, cilt III, sayı 1.
H. Heimsoeth, Filozof Olarak
Descartes, 1957, Felsefe Arşivi, cilt III, sayı 3.
R. König, Müşahade ve ilmi
Tecrübe (Gözlem ve Bilimsel Deney), 1958, «Geri
Kalmış Alanların Sosyolojisine Giriş» adlı kitabın
içinde.
Nermi Uygur
İçin Yazılan Türkçe Yazılar
Adnan Binyazar, İnsan Açısından
Edebiyat, 1970, Varlık Yıllığı.
Adnan Binyazar, Güneşle, 1970. Varlık Yıllığı.
Hilmi Yavuz, İnsan Açısından
Edebiyat, 1970, Cumhuriyet (gazete), 8. Ocak.
Zeki Ömer Defne, Nermi Uygur'un
Denemeleri, 1970, Türk Dili (dergi) Ağustos.
Muzaffer Uyguner, Türk
Felsefesinin Boyutları, 1974. Türk Ehli, Aralık.
Melih Cevdet Anday, Kolay ile
Zor, 1977, Cumhuriyet, 2 Aralık.
Erdal İnönü, Dil Yönünden Fizik
Felsefesi, Çağdaş Fizik (dergi), 1980, sayı 9.
Atilla Birkiye, Yaşama
Felsefesi Üstüne Bir Değinme. 1982. Yazko Edebiyat,
Temmuz sayısı.
Ahmet Oktay, Felsefeciye Saygı, 1982, Yazko Felsefe
Yazıları 3. Kitap.
Cengiz Gündoğdu, Yaşama
Felsefesi Üstüne. 1982, Dönemeç (dergi), Ekim
sayısı.
Nermi Uygurla Bir Konuşma
Nermi Uygur Yaşama Felsefesini
Anlatıyor, 1982. Varlık (dergi), sayı 893.