•   NERMİ UYGUR

    Dağcı

    Herkesin yürüdüğü yollarda yürümeyenlerin evrenidir dağlar.

    Kendi yolunu kendi yapan kişidir dağcı.

    Yalnızlığı sevmeyen dağa çıkmasın.

    Yüce dağlar, dik dağlar, korkunç dağlar, kutsal dağlar, tek dağlar, dizi dağlar, yakın dağlar, uzak dağlar...

    Çalım için dağa çıkmak, - çalım için yazıp çizmek. Çıkılmasa da, yazılmasa da olur.

    İnsan yaşamının boyutlarını zenginleştiren bir serüvendir dağcılık. Bu olanağa sırt çeviren dağcının süsten başka bir şey değildir sırt çantası.

    İnsan biryana, dağda en önemli öğe ne taştır, ne toprak, ne kar, ne buz, - havadır, hava.

    Dağ Türküsü

    Türkü söylemenin belki de en güzel, en doğal dürtüsü, önüne geçilmez bir istekle, nasıl olduğunu pek anlamadan, birden bir türkü tutturmak, tadını çıkara çıkara söyleyip gitmektir, - amaç türkünün sürmesidir, türküyü sona erdirmek değil.

    Dağa tırmanmak da türkü söylemek. Doruğu ele geçirmek için dağa çıkanlar dağdan bir şey anlamazlar. Gerçek dağcı, dağı sözümona bitirmekten çok dağda geçen zamanı seven kişidir. Dağcı olanca varlığıyla dağda yaşadığı zamanı üstün tuttuğu içindir ki dağa tırmanır. doruk ancak dağda yaşanan zamanın bir parçası olarak önemlidir. Dağ, doruk değildir.

    Dağcı, doruk için değil kendisi için, dağdaki-kendisi için dağa çıkar. Doruk bir bakıma, dağ-yaşamının aracıdır. Dağa, doruğun aracı gözüyle bakamaz dağcı. Dağcının amacı: kendini bulmak, kendini bilmektir. Belli birşey için değil, yeniden doğmak için çıkılır dağa.

    Sevgi, dostluk, şiir, yetişim, felsefe, din, bilgelik de öyle - ille de birşeyin aracı diye yorumlanınca özden zehirlenirler.

    Yorulup dinlenmek, görüp tanımak, bulup güçlenmek isteyen dağcılara kuştan hafiftir sırta yüklenen çanta.

    Dağ uzaktan yükseltir: ötelerden bakarken başını kaldırman gerek.

    Dağ yakından alçaltır: tırmanırken, bakmasan bile gözlerini ayakuçlarından ayırmamak zorundasın.

    Dağa çıkmak, doğa yüzeyinde dolaşmaktan çok doğanın içine inmektir. Dağın hakkını ne denli verirsen o denli doğanın derinliklerine inmiş olursun.

    Dağları anlamak için tepelerle yetinmeyip mağaralara inmek gerek. Dağ ne denli yüksekse mağara o denli derindir.

    Deyince

    Dağ deyince taş-toprak yığınlarının yığın yığın üstüste yığılmasını anlamamak gerek. Dağ, toprağın salt toprak olmayı silkip atmak için gösterdiği çaba diye yorumlanabilir. Ne var ki dağın topraktan başka bir dili olmadığından, amacını gerçekleştirmek için topraktan başka bir yardımcısı da yoktur. Ozanları andırır bu bakımdan dağlar, sözcüklerin ötesine geçmek için sözcükleri sözcüklerle anıtlaştırmaktan başka seçeneği olmayan ozanları.

    Ozanlarda söz nasıl türküleşirse, dağlarla toprak türküye dönüşür.

    Dağ da insan: Onun da bizim gibi başı, ağzı, sırtı, boynu, alnı var.


    Belki

    Belki dağlar özlemle Tanrıya yaklaşmak isteyen taşın toprağın göklere uzamışıdır. Ama çok geçmeden yerle göğün birleşemeyeceğini gören dağlar dizi dizi diz çöküp yalvarmaya başlarlar.

    Dikduruş

    Dağ ile dikduruş arasında gizli bir anlam alış-verişi sezmemek elde değil: İnsan-olmada dikduruştan önemli pekaz şey var. Ellerimizi sürünüp emekleme aracı olmaktan kurtardığımız an beynimizi yerde sürünmekten kurtarıp uygarlık aşamasına girdik.

    Bir bakıma, cansız denen doğa da dağlarla dikduruşa erişti: Dağ diye bir şey olmasaydı "yüksek", "yukarı", "üstün" sözcüklerinin ya da akrabalarının dile getirmeye çalıştığı o eşsiz kavram-bölgesinin insan için somut bir anlamı olmayacaktı. Yaşamanın saygınlık gören bazı kesitleri özünü yitirecek, içi boş birer kalıp durumuna düşecekti.

    Güzel görünümlerin gerçekten tadına varmak için, nice nice bayırlar tırmanıp yükseklere çıkmak gerek.

    Uzaktan bakınca iri sorunlar gibidir dağlar, çoğun yüreksiz kılarlar insanı. Oysa zaman yitirmeden davranmak gerekir: - Kalk yürü

    KENDİ ANLATIMIYLA YAŞAMÖYKÜSÜ

    “İçeriği herkese göre değişen bir sözcük “yaşamöyküsü”... Öyle bir öykü ki bu, öyküyü anlatanın tutumu, amacı uyarınca alabildiğine değişik kılıklara bürünüyor. En küçük bir açı değişikliği bile, hiçbir yaşamöyküsünün vazgeçemediği anlam ağırlığını, değer kıvrımını, gölge-ışık dengesini, renk düzenini, başarı dağılımını değişikliklere uğratıyor. Yaşayan kendini anlatmaya girişti mi daha da karışıyor işler.”

    “15 Ocak 1925’te İstanbul'da doğdum. Devlet memuru İbrahim Ethem ile eşi Mediha Uygur'un oğluyum. 1936'da Büyükada İlkokulu'nu bitirdim. 1944 haziranında Galatasaray Lisesi'nin Latince Bölümü’nden; 1948 haziranında da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin Felsefe Bölümü’nden pekiyi dereceyle diploma aldım. 1948-1949 yılında yedek subay olarak askerliğimi yaptım. 1950 ocağında, gerekli yeterlik sınavını geçirerek, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’ne asistan olarak atandım. 1952 yılının mart ayında, kültür bilimlerinin varlık yapısı ve yöntemine dayalı bir doktora teziyle İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde pekiyi dereceyle “felsefe doktoru” unvanını aldım. 1952-1954 yıllarında, Almanya ve Fransa'daki fenomenoloji arşivlerinde bulunan ve o zamanlar çoğu henüz yayınlanmamış olan bilimsel belgeleri de yorumlayıp değerlendiren bir doçentlik tezi hazırladım. Husserl'de “Başkasının Ben'i” sorununa ilişkin bu tezle, 1954 yılının kasım ayında, gerekli sınavlardan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde “felsefe doçenti” oldum. 1958 yılında değişikliklerle basılan bu çalışmayla Türk Dil Kurumu bilim ödülünü kazandım. 1964 martında İstanbul Üniversitesi, gerekli dil sınavına ve analitik felsefeye ilişkin bir sunuş tezine dayanarak bana “üniversite profesörü” unvanını verdi. O gün bugün bu üniversitenin Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde profesör olarak görev yapmaktayım.”

    “Bilgi ve görgümü artırmak üzere 1952-1954 yıllarında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nce gönderildiğim Almanya, Fransa ve Belçika'nın çeşitli üniversitelerinde araştırma ve incelemeler yaptım. Federal Almanya'daki incelemelerimi, 1960 ve 1966 yıllarında aldığım Alexander von Humboldt bursuyla sürdürdüm. 1970 yılını ise, Fransa ve İngiltere'nin çeşitli üniversite kentlerinde bilimsel araştırmalarla değerlendirdim.”

    “1954'te Brüksel'de, 1958'de Venedik'te, 1968'de Viyana’da toplanan uluslararası felsefe kongrelerine İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nce görevlendirilerek, etkin üye olarak katıldım. 1979-1981 akademik yıllarında çağrı üzerine, Federal Almanya'nın Wuppertal Üniversitesi'nde konuk profesör olarak görev aldım.”

    “Gerek İstanbul'da gerekse Wuppertal'da, genellikle Mantık, Düşünce Tarihi. Antik ve Çağdaş Felsefe Tarihi, Dil-Kültür ve Bilim Felsefesi dersleri verdim, seminerler yönettim. Hep bu konularda, Türkiye'de İstanbul ve Ankara'da, Federal Almanya'nın ise, kuzey ve güneyindeki değişik üniversitelerinde tartışmalı konferanslar verdim.”

    “Kimi yurtiçinde kimi yurtdışında çeşitli ülkelerde çıkan bilimsel yazı ve kitaplarım yanında, başlıca konularını dil. insan, sanat, toplum, ahlâk, uygarlık ile Türk ve Avrupa edebiyatından alan deneme yazılarım, deneme yapıtlarım yayınlandı. Konuşup yazacak ve bilimsel araştırma yapacak nitelikte Fransızca, İngilizce ve Almanca bilmekteyim.”

    “P.E.N. Kulüp (Dünya Yazarlar Derneği), Türk Dil Kurumu ve Türk Fizik Derneği üyesiyim.”

    “Evliyim; bir kızım var.”

    “Yaşamöykümün şimdi yapabildiğim özeti işte bu.”

    “Bakıyorum da yaşamımla ilgili bazı önemli şeyler yok bu özet denemesinde. Kim özyaşamını bir çırpıda dile getirebilir? Ana akış kadar ayrıntıların da önemi var; ayrıntılarsa bir bakıma sonsuz.”

    “Felsefe okumama gelince, kesin diye nitelenen bir “karar” ve beni bu karara götüren “nedenler” konusunda düpedüz bir açıklamam olduğu söylenebilir mi, bilmiyorum. Daha ilkokul günlerimi anımsıyorum da, soru-yumağı gibi bir şeyim ben. Kendimi bildim bileli (Hoş, ne zaman tam bildim kendimi?) sürekli bir arayış ortasındayım. Tez davranıp “bilimsel” damgası vurulabilecek bir arayış değil ama. Daha doğrusu, günlük yaşamda beliren, gene de günübirlik ıvır-zıvırı aşan, “bilim-öncesi” bir koşuşturma. Derslikte, toplantıda, evde, sokakta, hangi aşamada, nerde olursam olayım, örtük-açık bana takılan bir ad var, hani çoğumuzun vardır ya, benim de bir ek-adım var: Sorucu.”

    “Sorularla dolu yaşama gündemim... en ilkin kendime sorduğum sorularla... Kanımca, beni felsefe okumaya götüren de bu sorular... Daha ortaokuldayken, sorularımın çok kez “felsefe” diye geri çevrildiği oluyordu. Sonra sonra, “İlerde felsefe okuyunca göreceksin, bütün bu soruların aydınlanacak.” dedi, çoğu kez öğretmenlerim. İlk felsefe hocam Rene Laroumets yeniliklere açık, ufku olan bir insandı. Ne var ki, felsefe dersleriyle, sorularım azalacağına arttı. Zamanla Latince. Matematik. (Türkçe olsun Fransızca olsun) Edebiyat derslerini birbirinden ayıramaz oldum. Manach, Delors ve Bergeaud (Hepsini ne denli sevgi ve saygıyla ansam yeridir.) yeni yeni evrenler serdi önüme: Seneca, Montaigne, Pascal, Descartes, Voltaire, Rousseau, Balzac, Galilei, Newton, Leibniz... Daha lisedeyken açıktan açığa “felsefe” diye nitelemesem de yoğun bir felsefe ortamında soluk alıp veriyordum. Çok geçmeden ayık bir biçimde adını koymayı öğrendim bu havanın. Birey olarak, öğrenci olarak yöneldiğim her şey felsefeye dönüşüyor, ergeç felsefece sorularla bezeniyordu. Bir de baktım ki lise bitivermiş. Seçme sıkıntısı türünden bir zorluğum olmadı benim. Felsefeden başka bir uğraş tasarlamıyordum kendime. 40 yıl önceydi, ekim başlarında güneşli bir gün, Pendik'ten kalkan ilk vapura bindim; Karaköy'de yolu sora sora Fındıklı'ya gittim. Giriş sınavı falan yoktu. Beş-on dakikada olup bitti her şey. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin Felsefe Bölümü'ne yazıldım. Benim için dünyanın en doğal şeyini yaptım.”

    “Felsefeye yazılmakla geçim yönünden son derece sıkıntılı bir dört-yılın beni beklediğini nerden bilebilirdim? Sürüp gidiyordu, İkinci Dünya Savaşı. Yeniden askere alınmıştı, babam. Trakya'da bir yerde, atlı takım komutanıydı. O yaz tatilini çadırda geçirdik, evcek. Ekmek karneye bağlanmıştı; geceleri karartma vardı. Kız kardeşimle beni doğru dürüst okutmak için akla karayı seçiyordu babam. Bunca emekten sonra istediği, adam gibi bir iş tutmamdı. Kimya mühendisi olabilirdim, örneğin. Lisede kimyam çok iyiydi. (Zorunluydu bu. Hep yüksek notlar almak zorundaydım. Yatılı olamazdım yoksa.) Sağa sola başvurup kimya okumamı kolaylaştırdı babam. Yurt dışına, İngiltere’ye gönderilmem söz konusuydu. Haftalarca belgeler düzenlendi; uçağın kalkacağı günü beklemeye başladık. Gündüz sıcakta, gece ayazda, “Kimyadan bana ne, felsefeden başka şey olmaz.” deyip durdum Gelip geçici bir heves gözüyle baktılar söylediklerime. Akılsız değildim onlarca. Kesinlikle durumun gerektirdiğini yapacaktım. Tüm aile için devlet kuşuydu İngiltere’de Kimya. Felsefe denen neyse, ona da zaman ayırabilirdim ilerde, öyle diyorlardı hep. Birden ağır bir hastalık baş gösterdi babamda. Bense kalkıp felsefeye yazılmıştım. Haber evde duyulur duyulmaz kıyamet koptu. Başka şeyler de araya girince babam bana (annemle de arası açılmıştı), bizlere yardımı kesti. Çabalarını, umutlarını boşa çıkarmıştım onun. Bursa'ya göçtü. Kardeşim okuldan çıkıp işe girdi. Çalışma olanaklarından yoksundu annem. İş bana düşüyordu. Oysa ben... Neyse ki amcalarımın en büyüğü yardım elini uzattı. Devlet memurluğundan emekliye ayrıldı; ek iş buldu; var gücüyle bize kol kanat açtı. Fırsat buldukça ben de eve katkıda bulunmaya çalıştım. Gene de amcam olmasaydı zor okurdum felsefe.”

    “Dört başı bayındır bir geçim düzeyimiz varmış gibi felsefeye, edebiyata, dillere verdim kendimi. Her şeye karşın eşine az rastlanır bir dört yıldı bu. Dersten derse, seminerden seminere, okumadan geziye koştum; tatla, sevinçle, tutkuyla: Aster, Kranz, Fricke, Bean, Auerbach, Davies, Dietz, Gökberk, Tanpınar...”

    “Fakülteyi bitirdiğim günlerdeydi. Bir iş için kaleme gelmiştim. Babamı görmeyeyim mi! Yıllarca karşılaşmamıştık. Beni arıyormuş. Elindeki yepyeni çantayı bana uzattı: “Geç kaldım... Felsefenin böyle ciddi olduğunu bilseydim... İyi yaptın... Al bu senin... Hadi gel gidelim.” dedi. Çok acı çekmişti... çok acı çekmiştik, tüm tatlara karşın, ben de... Sesi titriyordu, oysa hiç titremezdi. Yolda koluma girerken, “Söyle bakalım şimdi, şu felsefe dediğin şey de ne demek?” diye sordu.”

    “Çağrı üzerine, 1979-1981 yıllarında dört yarıyıl süreyle Federal Almanya'nın Wuppertal Üniversitesinde değişik felsefe konularında ders verip seminerler yaptım. Adı geçen üniversitenin yıllık ana kitabı niteliğindeki Personal und Vorlesungsverzeichnis'lerin Wintersemester 1979-1980, Sommersemester 1980, Wintersemester 1980/81 ve Sommersemester 1981 adlı kitaplarda, yine bu dönemlere ilişkin Kommentiertes Verzeichnis der Lehrveranstaltungen adlı dört yapıt ve Beratungsführer'ler ile Taetigkeitsbericht'lere de yansıdığına göre: 1979-1980 kış yarıyılında haftada ikişer saatten Philosophie des Kon-Kreten im 20. Jahrhundert (20. Yüzyılda Somut Felsefe) Metaphysik im Wissenschaftlichen Zeitalter (Bilim Çağında Metafizik) adlı seminerleri yaptım. Ayrıca, on beş günde bir, dört saatlik bir fenomenoloji kollokyumu düzenledim Philosophie der Intersubjektivitaet im Zwanzingsten Jahrhundert (20. Yüzyıl Başkasının Ben'i Felsefesi). Bu kollokyuma Almanya, Fransa, Amerika ve Venezüella’dan üniversite felsefe hocaları ve doçent adayları katıldı.”

    “1980'in yaz yarıyılında, haftada ikişer saatten: Wesen und Funktion der Philosophie in unserer Zeit (Günümüzde Felsefenin Özü ve İşlevi), dersi ile Das 'Cogito' des Descartes im Licht der Gegenwaertigen Kritik (Çağdaş Eleştiri Işığında Descartes'in 'Düşünüyorum'u) adlı semineri yaptım 1980-1981 kış yarıyılında; Gmndbegriffe der wis-Senschaftlichen Philosophie (Bilim Felsefesinin Ana Kavramları) ile Philosophie des Dialogischen im 20. Jahrhundert (20. Yüzyılda Diyalog Felsefesi) başlığını taşıyan seminerler yaptım. Bu seminerlerin her biri haftada ikişer saatlikti. 1981'in yaz yarıyılında: haftada iki saat: Logik des Wissens (Bilme Mantığı) başlıklı dersler verdim. Ayrıca 1980 yılının kış yarıyılıyla birlikte, tüm üniversite fakülteleri için düzenlenen “Ringvorlesung”lar çerçevesinde belli aralıklarla dil-kültür felsefesi dersleri verdim. 1980 yılının kış ve yaz yarıyılında, Eğitimbilim Bölümü ilerlemiş öğrencileri için. eğitimin felsefece arka planı niteliğinde dil-kültür ilişkisi seminerleri yaptım.”

    “Beni en çok sevindiren: özellikle gençler. arasında felsefeye ilginin gittikçe yoğunlaşması; yazarlar arasında asıl uğraşı felsefe olmayanların, felsefe sorunlarına içten yakınlık duymaları. Felsefe geniş mi geniş bir alan; hem uzmanlık ister, hem sevenlere açıktır. İşin başındayken diploma cakasından, unvan sapıklığından kesinlikle kurtulmalıyız. Özellikle bizimki gibi felsefe etkinlikleri pek olmayan ülkelerde, felsefe-severlerin sağlayabileceği çeşitli düzeydeki katkıları da selâmlamak gerek.”

    www.felsefeekibi.com dan alınnmıştır.

    NERMİ UYGUR KAYNAKÇASI

    Kitapları

    Edmund Husserl'de Başkasının Ben’i Sorunu, 1958, TDK 1959 Bilim Ödülü; 1997.

    Dilin Gücü, 1962, 1984, 1997.

    Felsefenin Çağrısı, 1962, 1971, 1995.

    Dünya Görüşü, 1963.

    İnsan Açısından Edebiyat, 1969, 1977.

    Güneşle, 1969 1997.

    Türk Felsefesinin Boyutları, 1974.

    Kuram-Eylem Bağlamı: Çözümleyici Bir Felsefe Denemesi, 1979, 1996.

    Dil Yönünden Fizik Felsefesi, 1979.

    Philosophie der Türkischen Sprache (Türk Dilinin Felsefesi), 1980.

    Yaşama Felsefesi, 1981, 1984.

    Kültür Kuramı. 1984, 1996.

    Bunalımdan Yaşama Kültürü, 1989, 1997.

    Çağdaş ortamda Teknik, 1989.

    İçi Dışıyla Batı’nın Kültür Dünyası, 1992

    Tadı Damağımda: Bir Okur-Yazarın Kitap Okuma Serüvenleri, 1995, 1996; TürkiyeGazeteciler Cemiyeti 1995 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü.

    Yazıları

    Montaigne ve Pascal'ın Bir Yanlışı / 1946, Felsefe Arşivi, cilt I.,sayı 2-3.

    Tarih Felsefesinin Yolu / 1957, Felsefe Arşivi, cilt III, sayı 2.

    Dilthey Sosyoloji Düşmanı mıdır? / 1959, Felsefe Arşivi, cilt III, sayı 3.

    Die Phaenomenologie Husserls und die Gemeinschaft / 1959, Kant Studien (dergi), cilt 50, sayı 4.

    Bir Felsefe Sorusu: Nedir? / 1960, Felsefe Arşivi, cilt III, sayı 4

    Felsefede Temellendirme / 1961, Felsefe Arşivi, sayı 12.

    Atom, “Seele.Monade” / 1961, Felsefe Arşivi, sayı 12.

    Felsefe ve Tarihi / 1962, Felsefe Arşivi, sayı 13.

    Eğretileme (metafor) Problemi / 1962, Felsefe Arşivi, sayı 13.

    Deney / 1962, Felsefe Arşivi, sayı 13.

    Bertrand Russel'ın Felsefedeki Gelişmesi / 1962, Felsefe Arşivi, sayı 14.

    Felsefe Dünyasından / 1962, Felsefe Arşivi, sayı 13.

    Bertrand Russel'in Doğruluk Anlayışı / 1963, Felsefe Arşivi, sayı 14.

    J.L. Austin ve Algı / 1963, Felsefe Arşivi, sayı 14.

    Das Problem der “Ergrundung in der Philosophie” / 1964, Zeits-chrift fur Phüosophische Forschung, cilt XVIII, sayı 2.

    Ahlâk öğretilerinin Eleştirisi / 1965, Felsefe Arşivi, sayı 15.

    Senin Yerinde Olsam / 1965, Felsefe Arşivi, sayı 15.

    Felsefe Dünyasından: Eduard Spranger Öldü / 1965, Felsefe Arşivi, sayı 15.

    What is a Philosophical Qucstion? / 1964, Mind (dergi) vol. LXXIII, No. 289.

    La Metaphysique du Point de Vue du Prophane / 1964, Aut Aut (dergi), No. 83.

    Rheinland Sehnsucht / 1970, Neues Rheinland (dergi),

    Transkulturelle Betracchtungen Über die Menschlich-Gesel-Ischaftliche Eigenschaften der Türkischen Sprache / 1982, “Aufvvaschsen im fremdon Land: Probleme und Pespekti-ve der Auslanderpedagogik” adlı kitabın içinde, Peter Lang Verlag, Frankfurt.

     

    Çeviri kitapları

    Erich Rothacker, Tarihte Gelişme ve Krizler, 1955.

    (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde 1951'de verilen bu beş konferanstan ilk ikisini Dr. H. Batuhan, son üçünü Dr. Nermi Uygur çevirmiştir.) Heimsoeth, Heinz, Ahlâk Denen Bilmece, 1957, beş konferans, (2. baskı 1978).

    Çeviri yazılar

    Worringer, Sanat Eserlerinin Açıklaması, 1947, Felsefe Arşivi, cilt II, sayı 1.

    H. Metzger, Güney Anadolu'ya Yapılan Bir Geziden Notlar, 1947, Felsefe Arşivi, cilt II.

    E. Spranger, Yeryüzü Çocuklarına, En Yüce Mutluluğun Yalnız Kişilik Olduğu, 1950, «Goethe'yi Anma Yazıları» adlı kitabın içinde.

    W. Sitache, Yeter Sebep tikesi, 1952, Felsefe Arşivi. cilt II

    H. Heimsoeth, Nicolai Hartmann'ın ölümü Münasebetiyle, 1952, Felsefe Arşivi, cilt III, sayı 1.

    H. Heimsoeth, Filozof Olarak Descartes, 1957, Felsefe Arşivi, cilt III, sayı 3.

    R. König, Müşahade ve ilmi Tecrübe (Gözlem ve Bilimsel Deney), 1958, «Geri Kalmış Alanların Sosyolojisine Giriş» adlı kitabın içinde.

    Nermi Uygur İçin Yazılan Türkçe Yazılar

    Adnan Binyazar, İnsan Açısından Edebiyat, 1970, Varlık Yıllığı.

    Adnan Binyazar, Güneşle, 1970. Varlık Yıllığı.

    Hilmi Yavuz, İnsan Açısından Edebiyat, 1970, Cumhuriyet (gazete), 8. Ocak.

    Zeki Ömer Defne, Nermi Uygur'un Denemeleri, 1970, Türk Dili (dergi) Ağustos.

    Muzaffer Uyguner, Türk Felsefesinin Boyutları, 1974. Türk Ehli, Aralık.

    Melih Cevdet Anday, Kolay ile Zor, 1977, Cumhuriyet, 2 Aralık.

    Erdal İnönü, Dil Yönünden Fizik Felsefesi, Çağdaş Fizik (dergi), 1980, sayı 9.

    Atilla Birkiye, Yaşama Felsefesi Üstüne Bir Değinme. 1982. Yazko Edebiyat, Temmuz sayısı.

    Ahmet Oktay, Felsefeciye Saygı, 1982, Yazko Felsefe Yazıları 3. Kitap.

    Cengiz Gündoğdu, Yaşama Felsefesi Üstüne. 1982, Dönemeç (dergi), Ekim sayısı.

    Nermi Uygurla Bir Konuşma Nermi Uygur Yaşama Felsefesini Anlatıyor, 1982. Varlık (dergi), sayı 893.

    Önceki "Seviyorumlar..."
    
    Cemal Süreya
    Yıldırım Türker
    Oğuz Atay (Tutunamayanlar'dan)
    Hrant Dink (Ürkek ve Özgür)
    Can Yucel (Sevgi Duvarı)
    Edip Cansever (Masa da masaymış ha!)
    Behçet Necatigil (Kirli Soru)