yazarın diğer yazıları
için
www.radikal.com.tr/yazar_arsiv.php?yazarno=127
BİZ YETER DEMEZSEK !
Daha geçen yıl İstanbul
valisi Muammer Güler,
“Türk polisinde şu an
sıfır işkence var. Bu
insan hakları
kurumlarının
raporlarıyla var. Eskisi
gibi ‘hırsızı yatır
falakaya ’ yok ” diyor
du.
Oysa İnsan Hakları
Derneği ’nin (İHD) 2006
İnsan Hakları
Bilançosu’na göre, 2006
’da saptanan 700 ’ün
üzerinde işkence ve kötü
muamele iddiası var dı.
Bunların 179 ’u
gözaltında gerçekleşmiş
ti. Üstelik 140 ’ının
Emniyet Müdürlüğü
görevlileri tarafından
gerçekleştirildiği iddia
ediliyor du. Mağdurların
da 26 ’sı çocuk tu.
Ancak işkence iddiaları
arasında önemli bir
bölümü, resmi gözaltı
yerleri dışındakiler
oluşturuyor du. İHD ’ye
göre 261 iddiadan 212
’sinde Emniyet Müdürlüğü
görevlileri var dı ve
mağdurlardan 16 ’sı
çocuk tu.
Türkiye İnsan Hakları
Vakfı Başkanı Yavuz
Önen, resmi gözaltı
yerleri dışındaki
işkencenin artışına
dikkat çek mişti; “Vali
Güler haklı . Artık
elektrik vermek, falaka,
filistin askısı gibi
vücutta iz bırakan ağır
işkence yöntemleri
kullanılmıyor. Bunların
yerine psikolojik
işkence, ruhsal etki
yapan yöntemler tercih
ediliyor. Örneğin
kişiler kaçırılıp bir
yere götürülüp sonra
orada salınıveriyor.
Karakollarda gözaltı
süreci başlatılmadan,
defterlere kayıt
düşülmeden, arabada,
meydanda, sokakta, kaba
dayaktan başlayan,
hakaretin, tehdidin
kullanıldığı vakalar
var. Kişi özgürlüğünden
alıkonulmuş statüsünde
olduğu için bunu işkence
kabul ederiz. Ama bunun
kaydı olmuyor. Şikâyet
olduğunda, olay dışarıda
gerçekleşmiş oluyor ve
karakol üzerinden işlem
yapmak zorlaşıyor.
Bir başka durum da toplu
gösterilerde,
yürüyüşlerde,
mitinglerde polisin
aşırı kuvvet
kullanmasıyla
gerçekleşiyor.
Örneğin polis beş on
kişilik bir grubu çember
altına almış ve şiddete
maruz bırakıyorsa, bu da
işkencedir. Çünkü yine
özgürlüğünden alıkonulma
statüsüne girer. Bu
başvurularda da artış
var. ”
Alın size bir yığın
rakam. Soğukkanlı bir
muhasebeci gibi size bir
yıl önce ortaya dökülen
rakamları sunarak
başlıyorum ben de
yazıma.
Ama inkâr, memleket
kayıtlarında tarihin
başından bu yana
otoritenin bir numaralı
faaliyeti olagelmiştir.
Vali de Emniyet Müdürü
de yerlerinin
sağlamlığına olan
güvenleri tam, delikanlı
adamlar.
Aslanlar gibi inkâr
ediyorlar.
Yeni girdiğimiz zulüm
dönencesinde artık her
zulmün daha fütursuzca
uygulandığını görüyoruz.
Hepimize hayırlı olsun.
Demokrasi mücahidi
gözbebeğimiz,
hükümetimiz, ‘işkenceye
sıfır tolerans’ derken
en çok inkârcı valisiyle
inkârcı emniyet müdürünü
koruyor. Hiçbirimizin
tam olarak künhüne vakıf
olamayacağı kirli
pazarlıklar sonucu
onların
dokunulmazlığının
bekçiliğini yapıyor.
Katil ve
işkencecilerinin
şerefine kefil olan
devleti mizin hukukla ve
hakikatle iliş kisi,
artık en müstehcen
kılığıyla aşikâr oluyor
yine. On yıl önce olduğu
gibi.
Trilyonluk golf
sahalarında bu milletin
doğal burjuvazisi olarak
sopa sallarken ajans
haberlerini
dinleyeme-diğini iddia
eden apoleti en revnaklı
komutanlar, yine OHAL
istiyorlar. Oraların
hali hiç buhal olmuş
gibi.
Onlar golf oynasın,
arada nutuk atsın,
paranoya ve düşmanlık
teorilerine entelektüel
dokunuşlarla şıklık
katsın. Çocuklar ölsün,
ölsün, ölsün. Kan
akmasın diyenler, yine
ve ebediyen vatan haini
ilan edilsin.
Demokrasi adına atılmış
zoraki adımlar geri
alınsın, herkes her an
her türlü zulüm ve
işkenceye açık kılınsın
diye çırpınıyorlar.
Demokratik hükümetimiz
üç kuruşluk postunu
kaptırmamak için, hiçbir
zaman içtenlikle
inanmamış olduğu kimi
adımları titrek bir
duruşla yeniden
sorguluyor.
Evet, biz demokrasinin
ancak vaat olarak bir
süreliğine ruhumuza su
serpmiş olan haline de
layık değiliz.
Değilmişiz meğer.
Dolayısıyla gelsin açık
işkence. Gelsin açık
seferberlik hali. Gelsin
devlet vahşeti.
İsmail Saymaz’ın dün
gazetemizde çıkan
haberini okumuşsunuzdur.
Meltem Tekin’in
fotografını da
görmüşsünüzdür.
Hepimizin gözlerinin
içine bakıyordu.
Bir arkadaşıyla birlikte
Taksim’de evlerine
dönerken kimliklerini
soran polisle tartışınca
Beyoğlu karakoluna
götürülüp sıkı bir
dayaktan geçmiş. Gözünün
morluğu, polisin
ifadesine göre sözde
AKP’ye hakaret ederek
arkadaşıyla birlikte
kafalarını duvarlara
vurarak kendilerini
yaralamışlar. Hatta
Tekin kendini yere atıp
tokatlamaya başlamış.
Daha iyisini de birkaç
gündür okuyoruz.
Metris Cezaevi’nde
dövülerek komaya giren
Engin Ceber, Şişli Etfal
Hastanesi’nde hayatını
kaybetti. Günler sonra
Adalet Bakanlığı
tenezzül buyurup bir
açıklamada bulundu.
Müfettiş
görevlendirildiğini
bildirdi kamuoyuna.
Burada yine insanı
isyana teşvik eden ağır
bir durum var.
Şöyle ki, iddiaları
araştırmak için Bakırköy
Cumhuriyet Başsavcılığı
tarafından
görevlendirilen Savcı
Cevdet Doğan,
suçlamaların muhatabı
olan görevlilerden biri.
Yani kendisi hakkında
yapılan suçlamaların
geçerliliğini kendisi
tartacak.
Bununla da kalmıyor.
İşkenceyle Engin’in
katili olmakla suçlanan
jandarma ve infaz
memurları açığa
alınmadı.
Onlar açığa alınmadan
Engin’le aynı koğuşta
kalanların tanık olarak
ifadesi alındı.
Engin Ceber’in avukatı
Taylan Tanay itiraz
ediyor: “Çünkü, bir
idari soruşturma
başlatılsa, işkence
sorumlusu olan cezaevi
personelinin ve
müdürünün açığa alınması
gerekirdi. Oysa bu
kişiler görev
başındayken, tanıkların
korkmadan doğruyu
seylemesi mümkün
değildir. Çünkü kimse
infazını yakmak
istemeyecek, en azından
‘iyi hal’den erken
tahliye şansını
kaybetmek
istemeyecektir.”
Tanıklardan biri,
Engin’in sürekli
kustuğunu, sayımda da
ayağa kalkamadığını
söylemiş. Zorla
kaldırıldığında da yere
düşmüş. Soğanla
ayıltmaya çalışmışlar.
Engin Ceber, bir
ardakadaşının polis
tarafından vurularak
sakat bırakılmasını
protesto ederken
yakalandı. Gözaltına
alındığı İstinye
Karakolu’nda dayak yedi.
daha sonra götürüldüğü
sağlık kontrolünde
vücudunda darp izlerine
rastlandı.
Tutuklanarak cezaevine
kondu. Arkadaşlarıyla
birlikte kabul bölümünde
jandarmalar tarafından
coplarla dövüldü. Daha
sonra cezaevinde 15
infaz memuru kapı
açmakta kullanılan demir
kol, plastik sandalye ve
tekme tokatla günler
boyunca Engin ve
arkadaşlarını dövdü.
Engin, sonunda komaya
girerek taşındığı
hastanede kurtarılamadı.
Cezaevleri hakkında
neler neler yazdık. Bu
memlekette hak
ihlallerinin en sık
yaşandığı yerler,
cezaevleri. Millet
olarak utanmadan
‘Geceyarısı Ekpresi’
filmi tarafından hakkı
yenmiş numarasıyla
batıya atıp tutarken
cezaevlerinde işkence,
dayak ve bin bir çeşit
zulüm hüküm sürüyordu.
Polis şiddeti almış
yürümüşken İstanbul
Emniyet Müdürü Cerrah’ın
yeri sarsılacak mı?
Hayır. Türkiye
Cumhuriyeti devletinin
emniyet, dirlik
düzenlik, asayiş
kavramlarının
cisimleşmiş hali olarak
bakmak zorundayız bu pos
bıyıklı beyefendiye.
Özellikle devletinin
örtbas etme refleksinin
uçbeyidir kendileri.
Nitekim Hrant’ın
katledilmesinin üstünden
üç gün geçmeden “Örgütle
bağlantısı yok,
milliyetçi duygularla
işlenmiş bir cinayettir”
açıklamasıyla olayı
çözmüştü bile.
Nitekim Hrant’ın
katledilmesi davasının
vatansever hakimleri de
İstanbul emniyetinin
sorgulanmasını gerekçe
bile göstermeden
gereksiz bulmadı mı?
Vali efendi, İçişleri
Bakanı, Adalet Bakanı,
Başbakan ve bilumum
bakan eşhas, acaba bu
yaşananlardan biraz
olsun hicap duyuyor mu?
Hayır. Çünkü Engin gibi
vurulan arkadaşının
hesabını soranları,
Meltem gibi gece gezen
kızları, Esmeray gibi
travestileri, daha
nicelerini, daha
nicelerini şöyle bir
güzel dayaktan geçirmek
gerektiği konusunda en
ufak bir kuşkuları
olduğunu sanmıyorum.
Sadece kimi nefretle
eğitilmiş yoksul ve ruhu
paralanmış hasta
beceriksiz memurun
dayağı fazla kaçırıp
ölümlere neden
olmasından
hoşlanmıyorlardır elbet.
Vatandaşlarım, insan
kardeşlerim, halkım;
gücüm olsa da sizi
isyana teşvik edebilsem.
Analar, babalar,
kardeşler, arkadaşlar;
isyan etmek zorundayız.
Pos bıyıklıların emrinde
hayata kast ediyor
coplu, apoletli,
üniformalı vahşiler.
Ölümden başka gerçeğimiz
olmayacak mı?
RADİKAL / 13.10.2008
Bu savaşa hayır diyelim
Artık yazacak yeni bir
şeyler bulmalı.
Ben bulamıyorum.
Şimdiye dek yazdıklarıma
bakıyorum. Döne döne
aynı şeyleri, kimileyin
usulca kimileyin
haykırarak yazmışım.
Artık yazacak yeni bir
şeyim yok.
Şimdi, yine topluca
şehit edebiyatının
gecekondu duyarlığında
konaklamamız isteniyor.
Halimiz kalmadı. Yine
savaş muhibbi delikanlı
kalemşorlar, yiğitlik
naraları atıyor.
Özkök, bulunduğu bir
cenazede imamın duasını,
“Onlar sayesinde bu
camide huzur içinde
namazımızı
kılabiliyoruz”
sözleriyle bitirdiğini
yazmış.
Orada onlarca çocuk
öldüler diye mi huzur
içinde kılıyorsunuz
namazınızı?
Huzurunuzun diyeti bu
kadar ağır mı?
Bu diyeti canlarıyla
ödeyenler, Teşvikiye’nin
yolunu biliyor muydu?
Sağlık Bakanı Recep
Akdağ, Jandarma Uzman
Çavuş Cahit Yıldırım’ın
cenazesine katılmak için
Erzurum’a gitmiş. Vali
Vekili’nin makamında
Cahit’in babası Nurettin
Yıldırım’la bir araya
gelip bir de nutuk
atıvermiş: “Bu
canilerle, bu gözü
dönmüş vatan
düşmanlarıyla
mücadelemiz devam
edecek. Şehrimizin
251’inci şehidini
uğurluyacağız. Şehit
olan tüm kardeşlerimize
Allah’tan rahmet
diliyoruz, ailelerine
sabırlar istiyoruz.
Şehit olan kardeşlerimiz
Allah katında çok yüksek
bir mertebeye erişti.
Bunu biliyoruz ve böyle
durumlarda acımızı bir
nebze olsun hafifleten
de budur. Vatan
toprağını, sınırlarımızı
savunurken yüce bir
mertebeye ulaştılar.”
Bunun üstüne baba da
sözü alıp:
“Biraz ihmal mi var?
Nasıl oluyorsa bu
karakol, kaçıncı kez
basıldı? Niye tedbir
alınamıyor?
Bir şey diyemiyorum
yani” deyince, üzgün
Bakan sessiz kalmış.
Şehri, tam 251’inci
şehidi için
kutlayacakken ağzının
tadı kaçmış.
Hepimizin çok dikkatli
olması gerekiyor. Bu
hamasi gözyaşı
tüccarlığı, bu yüksek
mertebelerden dem
vurmalar, huzur için ‘bu
vatanın şehit verecek
çok evladı vardır’
muhabbetlerinden bir an
evvel vazgeçin. Bu
korkunç dille ölümü ve
savaşı kutsamak dışında
hiçbir şey yapmış
olmuyorsunuz.
Anadolu’nun özellikle
Kürt göçü almış
yerleşimlerinde vahşi
bir ırkçılık, soykırım
hayalleri hortladı bile.
Kürtleri fütursuzca
hedef gösterenler fikir
özgürlüğünden
yararlanıyor. Bölünmeyen
vatanımızda benzersiz ve
hepimizin sonunu
getirecek bir düşmanlık
dalgası yayılıyor.
Akan kanın ardında
çıkarları olanlara
dikelim topluca
gözlerimizi. Ve hep
birlikte HAYIR diyelim.
Önemli oyun yazarı, şair
ve öykücü Wolfgang
Borchert 1947’de 26
yaşında öldüğünde,
ardında bir de ‘Sonra
Yapılacak Tek Şey Var’
şiirini bırakmıştı.
Askere alınıp
gönderildiği Rus
cephesinde 1942’de ağır
yaralanmış, daha sonra
da Nazizme karşı
yazdıkları nedeniyle
hapislerde çürümüştü.
Ancak 1945’te ordudan
kaçabildi. O şiiri Celal
Üster çevirisinden bir
kez daha birlikte
okuyalım:
“SONRA YAPILACAK TEK
ŞEY VAR
Sen. Makinenin
başındaki adam,
atölyedeki adam. Yarın
sana su boruları ve
yemek kapları yapmayı
bırakıp miğferler ve
mitralyözler yapmanı
emrederlerse, yapacağın
bir tek şey var: HAYIR
de!
Sen. Tezgâhı ardındaki
kız ve büroda çalışan
kız. Yarın sana el
bombalarını doldurmanı
ve keskin nişancı
tüfeklerine dürbün
takmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey
var: HAYIR de!
Sen. Fabrika sahibi.
Yarın sana talk pudrası
ve kakao yerine barut
satmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey
var: HAYIR de!
Sen. Laboratuardaki
araştırmacı. Yarın sana
eski yaşamı yok edecek
yeni bir ölüm keşfetmeni
emrederlerse, yapacağın
bir tek şey var:
HAYIR de!
Sen. Odasındaki şair.
Yarın sana aşk
şarkılarını bir yana
bırakıp nefret şarkıları
söylemeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey
var:
HAYIR de!
Sen. Hastasının
başındaki hekim. Yarın
sana cepheye
gönderilecekler için
sağlam raporu yazmanı
emrederlerse, yapacağın
bir tek şey var: HAYIR
de!
Sen. Kürsüdeki rahip.
Yarın sana cinayeti
kutsamanı ve savaşa
övgüler yağdırmanı
emrederlerse, yapacağın
bir tek şey var: HAYIR
de!
Sen. Gemideki kaptan.
Yarın sana buğday
taşımayı bırakıp tank ve
top taşımanı
emrederlerse, yapacağın
bir tek şey var: HAYIR
de!
Sen. Havaalanındaki
pilot. Yarın sana
kentlerin tepesine yakıp
yok eden bombalar
yağdırmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey
var: HAYIR de!
Sen. Dikiş masası
başındaki terzi. Yarın
sana asker üniformaları
dikmeye başlamanı
emrederlerse, yapacağın
bir tek şey var: HAYIR
de!
Sen. Cübbesinin içindeki
yargıç. Yarın sana
askeri mahkemeye gitmeni
emrederlerse, yapacağın
bir tek şey var: HAYIR
de!
Sen. Tren
istasyonundaki. Yarın
sana cephane ve asker
taşıyan trenlerin
kalkması için sinyal
vermeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey
var: HAYIR de!
Sen. Köydeki. Sen.
Kentteki. Yarın askere
alma belgeleriyle kapına
dikilirlerse, yapacağın
bir tek şey var: HAYIR
de!
Sen. Normandiya’daki
ana, Ukrayna’daki ana,
sen San Fransisco’daki
ve Londra’daki ana. Sen
Hoang Ho ve Missisippi
kıyılarındaki ana. Sen,
Nepal’deki ve
Hamburg’daki,
Kahire’deki ve Oslo’daki
ana; yeryüzünün dört bir
yanındaki analar,
dünyanın tüm anaları,
yarın size askeri
hastanelerde hemşirelik
yapacak, yeni savaşlarda
savaşacak çocuklar
doğurmanızı
emrederlerse,
yapacağınız bir tek şey
var: HAYIR deyin!..
Analar, HAYIR deyin!
Çünkü hayır demezseniz
analar, eğer hayır
demezseniz, işte o
zaman, Pus çökmüş,
gürültülü liman
kentlerinde iniltiler
çıkaran koca gemiler
suskunluğa bürünecekler
ve su almış dev mamut
kadavraları gibi,
rıhtımların yosun ve
midye bağlamış, ölgün,
ıssız duvarları önünde
miskin miskin
yalpalayacaklar; daha
önce ışıltılar saçan o
görkemli gövdelerden,
bir balık mezarlığı
gibi, çürük, sayrı, ölü
kokular yayılacak...
Tramvaylar, iç
karartıcı, aynalı kuş
kafesleri gibi eğrilip
bükülecekler ve
bombaların açtığı
çukurlarla kaplı, yitik
sokaklardaki damları
delik deşik barakaların
ardında, teller ve
rayların şaşkın çelik
iskeletlerinin yanı
başında, patlamış taç
yaprakları gibi öylece
uzanacaklar...
Çamur rengi, ağır,
kurşun gibi bir
sessizlik ortalıkta kol
gezecek; tüm oburluğuyla
büyüyerek, okullara,
üniversitelere,
tiyatrolara, spor
alanlarına, çocuk
bahçelerine ürkünç,
açgözlü ve önlenemez bir
biçimde çöreklenecek...
Bunların hepsi olacak...
Altın sarısı, sulu
üzümler bakımsız
yamaçlarda çürüyecek,
pirinçler kıraç
topraklarda kuruyacak,
patatesler sürülmüş
tarlalarda donacak, ölü
sığırların kaskatı
kesilmiş bacakları ters
çevrilmiş süt sağma
tabureleri gibi göğe
dikilecek....
Enstitülerde, büyük
hekimlerin dahice
buluşları çürüyüp küf
tutacak....
Son un çuvalları, son
çilek reçeli
kavanozları,
balkabakları ve vişne
suları mutfaklarda,
odalarda, kilerlerde,
soğuk hava depolarında
ve ambarlarda bozulup
heba olacak; devrilmiş
masaların altındaki,
paramparça tabaklardaki
ekmek küf bağlayacak,
erimiş tereyağlar arap
sabunu gibi kokacak;
tarlalardaki ekinler,
paslanmış sabanların
yanı başında bozguna
uğramış bir ordu gibi
boyunlarını bükecekler;
fabrikaların çimenle
örtülü tüten bacaları un
ufak olacak....
Sonra, deşilmiş
bağırsakları ve
zehirlenmiş ciğerleriyle
son insan, ışıldayan
güneşin ve yanıp sönen
takımyıldızların altında
bir başına dolanıp
duracak; bir deri bir
kemik kalmış, çılgına
dönmüş son insan uçsuz
bucaksız mezarlar, dev
beton blokların soğuk
putları ve ıssız kentler
arasında yalnız başına
bir küfür gibi
dolanırken şu korkunç
soruyu soracak: NEDEN?
Ve bu soru bozkırlarda
hiç duyulmadan yitip
gidecek,yıkıntılar
arasında sürüklenip
kiliselerin molozları
arasında yok olacak,
girilmez yer altı
sığınaklarına
çarpıp parçalanacak. Son
hayvan-insanın son
hayvansı çığlığı hiç
duyulmadan, hiç
yanıtlanmadan kan
göllerinde boğulacak....
Bunların hepsi olacak,
yarın, belki bu gece,
eğer... eğer... eğer...
HAYIR demezseniz!”
Radikal / 06.09.2008