Ebru ÖZTÜRK

Bursa Erkek Lisesi

BURSA

Drecesi:1

 

Konu:2

İYİNİN ÖTESİNDE

 

İnsan! Çağdaş bir dünya kurgulamış, kendi sınırlarını zorlamış hayata meydan okuyabilen tek varlık! Evet, insandan bahsediyorum. Çağdaşlaşırken yozlaşan, her nasılsa kendi yarattıklarının esiri olabilmeyi başaran, dünyayı güzelleştirmek yaşamı anlamlı kılabilmek adına kendini yok eden tek organizma! Kendi için yaşamda fayda sağlayabilecek ilerlemeler yaratırken, kendi yokoluş fermanını kendi elleriyle hem de hiç farkına varmadan yazan varlık!

 

İnsanın ne olduğuna ironik bir şekilde değindikten sonra asıl sorumuza dönelim. “insan soyu sürekli olarak daha iyiye doğru ilerlemekte midir?”. Bu soruyu anlayabilmek ve açıklayabilmek için öncelikle bu sözün içinde yer alan kavramları irdelememiz gerekiyor. Öncelikle Kant’ın “iyiye doğru ilerleme” olarak bahsettiği olgunun ne olduğunu, hatta daha da derine inersek “iyi”nin ne olduğu problematiğine değinmemiz gerekiyor. Bu bağlamda Nietzsche’nin “iyinin ve kötünün ötesinde yine iyi ve kötünün kendileri vardır. Kirli bir ırmaktır insan. Bu kirli ırmağı hiç bozulmadan içine alabilmesi için deniz olmalı kişi!” sözüyle yine aynı soruna değindiğini söyleyebiliriz.

 

Albert Camus “Düşüş” adlı romanında, çağdaş(!) insanı tüm derinlikleriyle ele alırken, insanın yaşamda yüz yüze kaldığı tüm çirkinlikleri ve bozuklukları gözler önüne sermiş; aynı zamanda sadece yaşamakta olan değil “insan olma bilincinde” olan, hayatın çağdaşlık(!) adı altında birtakım tabulara sınırlandırıldığı boyutlarda kendini arayan, iyiye ulaşmaya çabalayan insanın benliğinde insanlığın düşüşünü anlatmıştır. Yani Camus ‘ye göre insan iyiye gittiğini sanırken, kavram karmaşası içinde döngüsel bir düşüş yaşıyor. Bu anlamda Camus’nün iyiyle ve insandaki iyi yansımasıyla ilgili bakış açısı: “Her iyi içinde bir kötüyü, her kötü de içinde bir iyiyi barındırır” şeklindedir. Fakat Kant’ın vurguladığı iyi kavramıyla, varoluşçu bakış açısının bahsettiği iyi kavramı burada birbirinden ayrılır. Kant; net bir çizgide yoğunlaşmış, akıl yoluyla kavranabilen, tanımlaması yapıldığında beynimizde uyanan çağrışımların tek bir noktada toplandığı bir “iyi” kavramından söz ediyor.

 

Nietzsche “Zerdüşt” adlı eserinde, insanı alt edilmesi gereken bir varlık olarak görerek insanın iyiye ulaşması için öncelikle kendini alt etmesi gerektiğini insanın kendinden öte olanı bulmak adına önce bir yadsıma evresinden geçip, daha sonra yenilerek kendi”iyi”sinin sınırlarının ötesine geçmesi gerektiğini vurguluyor.

 

Kant’ın “iyiye doğru ilerleme”den kastettiği; iyi kavramının bireysel nitelikte uyandırdığı çağrışımların yanı sıra, toplumsal bazda iyiyi aramak ve iyiye yönelmektir aslında. Tabii “toplumsal iyiye” ulaşmanın mümkün olup olmadığı da ayrı bir soru olarak karşımıza çıkıyor. Bu noktada toplumun bireylerden oluştuğunu göz önünde bulundurursak; toplumsal olarak iyiye doğru bir ilerleyiş elde etmek için öncelikle bireysel “iyi” kavramını algılayabilmek gerektiği de yadsınamayacak bir gerçektir.

 

Tarihsel çağlardan bu yana baktığımızda insanlığın bilim-teknik ve teknolojik anlamda büyük aşamalardan geçerek çok önemli gelişmeler kaydettiği bir gerçektir. Fakat “bilimdeki gelişimin insanlık ve insan soyunun gelişimi ve iyiye ilerlemesine etkisi olumlu yönde mi olmuştur?” sorusunun yanıtını olumlu yönde yanıtlamak da pek mümkün olmayacaktır. İnsanın metaların esiri olduğu günümüz toplumunda salt “üretim-tüketim ilişkisinin bireyleri esiri haline getirmiş yönüyle yüz yüze bırakılan insanlık böyle bir ortamda ne kadar ilerleyebilir veya ne kadar ilerlemiştir?

 

Teknolojik gelişmelerin verdiği rahatlıkla eleştirmeden, araştırıp sorgulamadan, her şeye körü körüne inanan iğdiş edilmiş bireyler yetiştiren insanlık soyunun kendi benliğini bile tanımlayamazken iyiye doğru ilerlediğini söylemek ne kadar doğru olur?

 

Toplumsal tabuların insanları körelterek, düşünme yetilerini ellerinden aldığı, insanların “iyiyi bulmak için” düşünebilmesinin bile yadsındığı, önümüze sunulan “iyi” kavramıyla yetinmemiz istenilen günümüz çağdaş(!) toplumunda; hayatın tüm kilitlerini kırarak, kendini aşmaya çalışan bireylerin gündelik yaşamın sıradanlığında yok olup gittiği dünyamızda “iyiye yönelmek” için bence, öncelikle varolmak ve varolduğunun bilincine varmak gerekir. Aslında Kant’ın bu noktada bahsettiği sorun sadece ahlâk ve toplum sorunu değil, günümüz yaşantısının perspektifinden bakacak olursak bir varoluş sorunudur da!

 

Franz Kafka’nın “Dönüşüm” adlı romanında bahsettiği gibi insanlık artık kendi benliğini kaybetmekte, maddesel çıkarların yanılgısındaki bir dünyada kendini ararken adeta karanlık bir zindana düşmekte, toplumdaki sıradan ve kopuk ilişkilerin  yüzeyselliğinde kaybolmaktadır. Ve bu böyle devam edecek olursa, yakında insan soyu diye bir şey kalmayacak, dünyadaki insanlar (tıpkı Dönüşüm öyküsünde olduğu gibi) böcekleşecektir. Daha da kötüsü insan diye sahteleşmiş, kendi değerlerini kaybetmiş, yaşamın anlamını yitirmiş, salt biyolojik ihtiyaçlarını karşılamak adına yaşayan, ruhlarını kaybetmiş, mikroorganizmalardan farksız bireyler topluluğu ortaya çıkacaktır.

 

Kant’ın ortaya attığı bu soru bir bakıma “insanlığın yok oluş” problemidir. Çünkü iyiyi yakalayabilmek ve iyiye doğru ilerleyebilmek için öncelikle varolan bir insanlık olması gerekiyor. Zira yok olmuş bir insanlığın iyiyi bulması da imkansızdır. İnsanlık, yaşamdaki bu varoluş zincirindeki sistematikleşmiş tabuları öncelikle bir yana bırakmalıdır. Hegel’in bakış açısıyla bakacak olursak; insan, oluşturduğu tinsel yaratımlarla kendini yenilemeli, önce kötüyü aşıp, sonra iyiye yönelmelidir. Aslına bakılırsa bu, toplumsal bir süreçtir. Bana göre, insanlık kendi değerlerini kaybetmekle yüz yüze bırakılmış olsa da, hatta hayat denilen sonrası olmayan denizde kendini yitirmiş, boğulmak üzere olsa bile felsefe ve felsefi düşünmeyi kavramak, öğrenmek bizi boğulmaktan kurtaracaktır.

 

İnsanlık tarihinden bu yana devam eden iyiyi, kötüyü, benliğimizi, evreni anlayış çabamız insanlığı iyiye yöneltecektir. Descartes’in “Düşünüyorum, o halde varım” sözüyle bahsettiği gibi düşünerek, sorgulayarak, yargılayarak, hatta gerekirse *kendi kendimizin yargıcı, kendi yaşamımızın öc alıcısı* (Nietzsche’nin görüşü) olarak öncelikle bilinçli bireyler haline gelip, insanlığın bilinçlenmesi ve iyiye doğru yönelmesini, hatta iyinin ötesine geçmesini sağlayabiliriz.

 

Benim bakış açıma göre; yüzeysellikten kurtulmak için öncelikle kendimizi en derine batırıp, sonunda yalnız kalmak ve boşluğa düşmek bile olsa “Düşme”nin kökünde, özünde “Düşünmek” olduğunu varsayıp, hayatın bu karmaşık boyutuna ironik yaklaşarak, ilk önce kendimizi hayatın acımasız çıkmazından kurtarıp, böylece evrensel olarak iyiye yöneliş amacımızı gerçekleştirebiliriz.

 

Dediğim gibi iyiye doğru ilerlemek; hatta gerçeküstü bir bakış açısıyla bakacak olursak, ulaşmak istediğimiz iyi olgusu sonsuzlukta ve boşlukta olsa bile, gerçek yaşantımızda “iyi” adına en ufak “bir”şey bulunmasa bile öncelikle DÜŞÜNcemizde yarattığımız iyiyi kavramaktır! İşte budur ilerlemek!...

 

Sezen Ünlüönen

TEV Özel İnanç Türkeş Lisesi

KOCAELİ

Derecesi:2

Konu:1

KÖKLERİNİ BİLMEK VE ÖZGÜRLÜK

 

            Köklerini bilmek, özellikle Ortaçağ Avrupa’sında soyluluğun en önemli göstergelerinden birisiydi. Yaygınlaştırılmaya çalışılan, Kilise denetiminde evlilik anlayışı köylüler ve serflerce pek benimsenmediğinden, onlarda böyle bir iz sürme söz konusu olmuyordu ama asiller beş on kuşak öncesinden bile atalarının kim olduğunu bilir, soylarının şu krala ya da prense dayandığını belirlemekten övünç duyarlardı.

            Bu durum sadece Ortaçağ Avrupa’sında değil, dünyanın hemen hemen her yerinde tarih boyunca kendisini göstererek günümüze kadar devam etmiştir. Ancak Neil Postman’ın bu konuyla ilgili sözlerinin bize “köklerini bilmek” konusunda daha sağlıklı bir anlayış kazandırdığı da bir gerçektir. Yani atalarımızın ne yediğini içtiğini bilmekten çok nasıl düşünüp nelere göre hareket ettiğimizi bilmek bize “ şeylerin göreceliği içinde sabit bir nokta bulmak” (Dilthey) açısından daha faydalı olacaktır. Çünkü ancak köklerimizi bildiğimiz taktirde beslendiğimiz kaynağın sağlıklı olup olmadığını bilebiliriz. Zira insanoğlunun kendisini özgür kılma mücadelesinde gövdesinin hangi yollardan toprağa bağlandığını bilmeden bir ilerleme kaydetmesi mümkün değildir. Yani Sartre’ın dediğinin aksine insanoğlu özgürlüğe mahkum değildir, ancak bilinçli ve zorlu bir mücadelenin sonunda zararlı otları ayıklayıp dolaştığı taşlardan köklerini kurtarabilir. Belki de Sartre’ın sözünden çıkarmamız gereken insanın ancak özünün özgür kıldıktan sonra insan olduğu yani insanın tanım gereği özgür olduğudur. Eğer öyleyse, Sartre’ın bu görüşünü paylaşan pek çok isim sayabiliriz felsefe tarihinden. Sözgelişi Nietzsche’nin Übermensch’inin en önemli özelliği, kendisini tüm bağlarından sıyırarak özgür kılmış oluşudur. Kant ise “Aydınlanma Nedir?” makalesinde aydınlığa ulaşmanın yegane yolunun “kendi idrakını  başkalarının yönetme ve yönlendirmesine ihtiyaç duymadan kullanmak” yani özgür olmak olduğunu savunur. Özetle, köklerimizi bilmek  önemlidir, çünkü ancak bu sayede özgür oluruz.

            Peki, bu kolay bir iş midir? Bunun zor olmadığını iddia edecek kimsenin olmadığını düşünerek devam ediyorum: Günlük hayatta bize ait olduğunu düşündüğümüz fikirlerin ya da seçimlerin ne kadarı bize aittir (kökü bizde midir) ve biz bu seçimleri yaparken nasıl bir mekanizma ile hareket ettiğimizin ayırdında mıyız?

            Sözgelimi, bir ejderhanın varlığına , onu algılamadığımız için inanmayız, ama algılayamadığımız kızılötesi ışınlara, elektromanyetik dalgalara inanırız. Bu ikinci saydıklarımın varlıklarının ispat edilebilir olduğunu, oysa birincisi için böyle bir durumun söz konusu bile olmadığını söylediğinizi duyar gibiyim. Elbette ki bilim adamları elektromanyetik dalgaların, kızılötesi ışınların varlığını ispatlayacak deneyler yapmışlardır. Ama çoğumuz bunlara, o deneylerin yapılışına tanık olmadan, sırf onların bilim adamı oluşlarına güvenerek inanırız. Ama pek azımız bilir ki bizim bu güvenimiz bilim adamlarının ve felsefecilerin yıllar süren çabaları sonunda ortaya çıkmıştır. Berkeley’nin “Varlık algıdır” ilkesi uyarınca doğrudan algılayamadığımız elektrik, enerji gibi olgular ancak dolaylı yoldan (deneyler sonucunda) bizim algımız sokulduktan sonra inanılır hale gelmiştir. Okullarda verilen eğitim de bu anlayışın ürünü olduğundan temel eğitimi gereğince almış herkes doğrudan ya da dolaylı yoldan algılayamadığı hiçbir şeye inanmaz. (cadı, ejderha gibi)

            Din ve ahlak hakkındaki fikirlerimiz de yukarıda bahsettiğim “farkında olmayış” dan nasibini alır. Bu görüşlerimizin de çoğu zaman izini sürmediğimiz, köklerini araştırmadığımız için yanılgıya düşeriz. Sözgelimi herhangi bir tek tanrılı dine inananlar, bu dine mal edilen pek çok ritüel, kural ve yasağın aslında aynı coğrafyada yaşamış çok tanrılı dinlerden esinlendiğini görmek istemezler. Bu nedenler Tanrı buyruğunu yerine getirmek adı altında gayri meşru çocuk dünyaya getirmiş kadını taşlayarak öldürmekten, recm etmekten çekinmezler. Yüzyıllar öncesine ait ahlaki değerlerinin savunuculuğunu üstlenirken “Bu benim seçimim mi” diye sorgulamazlar, köklerini araştırmazlar. Bunun doğal sonucu olarak da başkalarının güdümünde yaşayıp giderler.

            Edebiyat dünyası da bu durumun sınırsız örnekleri ile doludur. George Orwell’ın 1984 adlı korku ütopyasında her şeye gücü yeten devlet neyin ahlâklı, neyin ahlaksız olduğuna da kendisi karar verir ve çıkarlarına ters düştüğü için kişilerin aşık oldukları insanlar ile evlenmelerini uygunsuz bulur. Margeret Atwood’un “Damızlık Kızın Öyküsü” adlı kitabında ise ahlâksız kabul edilen, kadınların alışverişe tek başlarına gitmeleri ya da okuma yazma öğrenmeleridir. Fahrenheit 451, Cesur Yeni Dünya, Skinner’ın Utopia’sı hepsi, birer kurgu ürünü de olsa değer yargıları ile nasıl oynanabileceği konusunda uyarı niteliği taşıyan, olasılıkları sorgulamaya iten kitaplardır.

            Güzellik, estetik anlayışımızı; tüketim alışkanlıklarımızı da kendimizin şekillendirdiğini söylemek zor. 100 yıl öncesinin etine dolgun güzellerinden; günümüzün zayıf, uzun boylu, atletik görünümlü güzellerine geçiş bize ait bilinçli bir tercihin ürünü olmadığı gibi hiçbirimiz bundan yüzyıl önce dünyaya gelmiş olsaydık yine şimdi beğendiğimiz türden insanları beğenirdik diyemiyoruz mesela.

            Özellikle Türkiye örneğinde tüm Cumhuriyet tarihi boyunca ultimate (en üst) hedef olarak görülen “Batılılaşma”, beğenilerimizin, hayata bakış açımızın nasıl şekillendirildiği konusunda bir başka örnek. 19, yüzyılın sonunda büyük bir sanayileşme yarışının içerisinde olan Avrupa devletlerinin en büyük sorunu kuşkusuz para eksikliği idi. Kapitalizmin en temel açmazı ortaya çıkmıştı. Ürettiği mallar kendisine fazla gelen Avrupa bunları dışarıya satmak zorundaydı. Bunun için de en uygun Pazar sanayileşmemiş diğer toplumlardı. Ancak bu toplumların tüketim alışkanlıkları kendi toplumlarındakinden oldukça farklıydı. Elindeki mal, potansiyel tüketiciye hitap etmiyordu. Bu durumda tek çıkar yol ürün – tüketici ikilisinden birini değiştirmekti. Tüketiciyi değiştirmeyi seçen Avrupa ve zaman içinde Amerika bunu başarmak için ne gerekiyorsa yaptı. Hedef ülkelerde okullar açtı, kendi dilini, kültürünü, edebiyatını, sanatını bu ülkelerin insanlarına öğreterek uzun soluklu bir hedef için kolları sıvadı. İletişim olanaklarının gelişip dünyanın “küçük bir köy” halini almasıyla bu değişim inanılmaz bir ivme kazandı. Bugün dünyanın hemen hemen her yerinde kot pantolon giyip kola içen insanlar var artık. Türkiye’de ise Batılılaşma zaten özenilen bir durum olduğu için bugün çoğumuz kot pantolonu, şapkayı modern; şalvarı, fesi çağdışı sayan, Divan edebiyatına burun kıvırıp Genç Werter’ın Acıları’na üzülen insanlar olarak yetiştik. Ekonomik kaygılarla yüzyıl önce başlatılan bir hareket bugün hepimizin düşünce yapısını etkileyen bir oluşum halini aldı. İşin acıklı yanı ise bu görüşlerin sorgulanmadan kendimize mal edilmesi oldu.

            Düşünce şekillendirmek, dil yoluyla da yapılabilir. Yine 1984’te bireyler sistem aleyhinde düşünceler üretmesin, üretirlerse bile dile getiremesinler diye dil sistematik bir biçimde kırpılır. Sonunda her şey good – ungood’a  “iyi – iyi değil) indirgenir. Böylece sistemden rahatsız olsanız bile bunu “sistem iyi değil”’den başka şekilde ifade edemezsiniz. Düşüncenizi açıklayamaz, kanıtlayamaz, destekleyemezsiniz. Çünkü elinizde ungood’dan başka kelime yoktur. Benzer bir durum Dil Devrimi esnasında Türkiye’de de yaşandı. Devrim adı altında dili budayanlar; taaruz’u, hücuma, tecavüzü saldırıya indirgeyenler böyle yaparak düşünceyi fakirleştirdiklerinin farkında değildiler. Dili korumak adı altında yaptıklarını sorgulamadıkları, eylemlerinin köklerini araştırmadıkları için bütün bir ulusa kötülük ettiler. Wittgenstein’ın “Dille ifade edilemeyen yoktur” sözünü kanıtlarcasına düşünceyi kısırlaştırdılar.

Sanırım buraya kadar sorgulanmamış, kötü araştırılmamış düşünce, kanı ya da seçimin kişiyi nasıl yanılgılara sürüklediğini, özgür olduğunu düşünürken ne şekillerde başkalarının güdümünde hareket ettiğini açıkladım. Bu durumda özgür, kendi gerçekleştirmiş bireyler olmanın yolu N. Postman’ın belirttiği şekilde köklerini araştırmaktan; öğrenmek, düşünmek, sorgulamaktan geçiyor. İngilizlerİgnorance is bliss” (Cahillik kutsanmışlıktır) derken yanılıyorlar. Bilmek, düşünmek; dolayısıyla özgürlük kutsanmışlıktır.

 

 

 

Çiçek İLENGİZ

Ankara Tevfik Fikret Lisesi

ANKARA

Derecesi: 3

Konu:3 

 

YÖNTEMSEL ÇOK SESLİLİK

 

   Aydınlanmayla hayatlarımızda bugünkü yerine ayak bastı bilim ve teknoloji. Palyaço imgesiyle özdeşleştirebileceğimiz bir tarihsel değişim süreci yaşayan bilim ve teknolojinin çıkış yaptığı dönemi, neleri devraldığını inceleyerek başlayacağım yazıma, günlük hayatımızın neresine dokunduğunu göstermeye çalışarak devam edeceğim. Dokunduğu yerlerin onarımı için alternatifleri sonuç bölümünde geliştireceğim.

 

 Aydınlanma çağı Orta Çağ’a vurduğu darbenin gücünü bilimden alır. Bu yüzdendir ki bilimin tarafsız, fayda getiren bir görünüşü vardır bu dönemde. Beneduct Anderson 18. yy’ı sadece bilimsel gelişmenin doğumu olarak değil, aynı zamanda dinsel yapının gün batımı olarak kabul eder ve milliyetçilik akımının dinin bıraktığı öte dünyalılığa sahip çıktığını söyler. Debray “Evet, Fransız olarak doğmam bir rastlantıdır ama Fransa’nın kendisi ebedidir.” Derken vatan için ölme duygusunun öte dünyalılıkla ilişkisini ve milliyetçiliğin rastlantısal olanı yazgıya dönüştürüşünü vurgular. O güne dek öbür dünya inancıyla yaşayan insanların bu noktadaki doyumu ulus-devlet kurma çabasıyla sağlanırken, bilim, insanların isteklerini rasyonel anlatılara döküp, herkes için “en iyiyi” isteyerek bu dünyanın tahtına kendi kriterlerini dayatarak oturmuştur. Böylece kültür öncesi tahini ((Deleuze) oluşturmaya başlamıştır.

 

   Server Tanilli’nin yaptığı tehdit vurgusunun “en iyiyi” belirleyip tüm kardeşleri için “en iyiyi” isteme “iyi niyetinin” yarattığı savaşlara yönelik olduğunu düşünüyorum. Amerika’nın Irak işgalini bir fizik profesörü olan Gediz Akdeniz’in yaklaşımıyla analiz etmek mümkün. Gediz Akdeniz; Galileo düşüncesinin bir olayda düzensizlik yaratan unsurların olaydan elimine edilmesine dayandığını, bu yaklaşımın da modernizmin temel hatlarını oluşturduğunu söyler. “Özgür” Amerika için Irak bireysel özgürlükten nasibini alamamış, kurtarılmayı  yani elimine edilmeyi bekleyen bir unsurdur. Habermas, önemli olanın ırkçı tolerans değil ırkçılığı yok etmek olduğunu dile getirirken Aydınlanmanın en sorunlu kavram algılayış biçimi olan ırk, din, dil merkezli duruşuna eleştiride bulunmuştur.

 

   Medeniyetler savaşı (“gelişmiş” ile “az gelişmişin” savaşı) sadece cephede verilmez. Dışlayıp karşısına oturtma eğilimli Batı bilimi, foton tedavisi, alternatifin tıp, kuantum teorisi gibi yaklaşımlara kurumsal alanda yer tanımaz. Feyerabend Batı bilimini oluşturan teorilerin saygınlığını mantıksal sağlamlığından değil, egemen söylemin destekçisi olmalarından aldığını belirtir. Bilim de bu saygınlığa layık olmak adına egemen söylemi besler. Baudrillard, sistemin meşruluğunu koruyabilmek için düşmanlarıyla gerçeklik zemininde karşılaşması, çarpışması gerektiğini söylerken; bilim de farkı disiplinlerden birçok teoriyle savaş kaçınılmazlığı vurgusu yapar.

 

   Freud destrudo kuramıyla savaşın doğal bir süreç olduğunu ve kaçınılmazlığını vurgular. Oedipus kompleksi analizi kadın-erkek karşıtlığını güçlendirir ve aralarındaki güç ilişkilerini yeniden üreterek (Guattari) bir çarpışma zemini oluşturur. Sartre’ın insan doğası olmadığı söylemiyle savaşın kültürel bir olgu olduğu göz ardı edilemez hale gelir fakat savaş teknolojisi durmak bilmez. Bilimin militarizme hizmet eder bir hale dönüşümünün en açık örnekleri 3.Selim’in Batıya gönderdiği adamlardan beklentisinin daha iyi top yapımı olması ve Kuhn’un 50lerde bilimin militarizme hizmetini protesto edişi yüzünden bilim çevresinden uzaklaştırılmasıdır.

 

   Server Tanilli’nin bilinçsiz vurgusunun bu bahsettiğim durumdan çok (kapitalizmin bilimi kendi aracı haline getirirken karşı çıkılamaz bir kutsallığa bulanması) atom bombasının icadı gibi nelere sebep olabileceği çok da kestirilemeyen bir duruma oturacağını düşünüyorum. Eğitimle gelecek olan bir bilinçlenmenin karşıtı olan bilinçsiz vurguyu yapmış ise S.Tanilli; bunun da totalleştirici bir yaklaşımdan kaynak aldığını düşündüğüm için reddedeceğim. Sokrates’in iyiliği hatırlatma yöntemi olarak kullandığı eğitimin günümüzde Foucault’nun biyo-iktidar kavramının bir numaralı oluşturucusu olarak görmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Bireylerin arzu ve isteklerini oluşturan, kendisini açığa çıkartmaya değil, onu baştan oluşturmaya çalışan bir eğitim sisteminin bilinçlenmeyi sağlayacağına inanmıyorum. Bu yüzden Aydınlanma kavramlarının çeşitlendirilip yeniden okunmasıyla bilimin ve hayatımızın her alanına sızan etkilerinin yön değiştirebilmesi mümkün olabilir diye düşünüyorum.

 

   Deleuze minör müziği tonların yeniden ele alınması ve yeni ses yaratımı olarak görür. Bu yeniden okunması ve yaratılması gereken kavramların metaforu gibidir. Ernesto Laclau’ın demokratik toplum anlayışını demokrasinin yeniden ele alınışı olarak görebiliriz. Laclau demokratik toplumu “en iyi”nin karşılıksızca hüküm sürmesi olarak değil; her oluşumun kendine yer bulabileceği, kendisini tam olarak tanımlamamış, bu yüzden her an karşı koyma imkanını kendinde barındıran bir toplum olarak açıklar. Feyerabend ‘in yöntemsel ve kuramsal çoğulculuk yaklaşımı Laclau’ın demokrasisinde bilimin oturabileceği zemini açıklar niteliktedir. Feyerabend doğruluğunu, kesinliğini kanıtlayacak verilere sahip olmadığımız için tüm kuram ve teorilere yaşama şansı bırakmanın en güvenli yol olduğunu söyler. Bu sayede bilimin oluşturduğu üst anlatılar (“en iyi” gibi) ortadan kalkacak, bilim bize hükmeden yapısından sıyrılıp bir araç olacaktır (Feyerabend).

 

   “Ve” kullanımı bu noktada işlev kazanır. Doğu-Batı kullanımıyla Doğu ve Batı kullanımı arasındaki fark, ötekileştirip karşısına oturtma ve iç içe sokup aynılaştırma arasında yer alır. Karşıtlık ilişkilerinin barındırdığı hiyerarşinin (Derrida) çözünülmesi, bilime Kuantum teorisiyle olasılık anlayışının dahil edilmesine tekabül eder. Batı Bilimiyle Doğu Biliminin beraber ilerleme tavrı yararından çok zararı bulunan ilaç sektöründen, bireyin doktor karşısındaki ne kadar hastaysa o kadar iyi konumuna bir değişimi beraberinde getirebilir.

 

   Yazımda kullandığım söylemin “ütopik” duruşunu Nietzsche’nin Alacakaranlığından bir sözüyle açıklayarak sonlandıracağım: “Sistemin arzularla çarpışmak için kendine seçtiği yöntem arzuların yok edilmesidir.”

 

 

 

 

Burak BAYSUN

Hasan Sabriye Gümüş Anadolu Lisesi

Silivri-İSTANBUL

Derecesi:4

Konu:1

 

DEKONSTRÜKTİVİZMDEN POST  TEORİLERE

KÖKLERİN BİLGİSİ VE ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK ÜZERİNE

 

Derrida, “metin” sözcüğünü semiyolojideki kullanımına yakın bir biçimde “genişletilmiş söylem” olarak ele alıyor ve “anlam” ile birlikte “diğer bütün anlatım biçimleri”ni bu sözcüğün içine dahil ediyor.

 

Öncül olarak böylesi bir başlangıç ile iki olguya işaret etmek istiyorum. Kökenin, köklerin kendisine bağlı olarak taşıdığı tüm ahlâki, estetik duyuş ve düşünüş biçimlerinin –az ya da çok fakat mutlak- bir oran dahilinde, eleştirel, yıkıcı ya da yapıcı pratiklere sızdığı gerçeği bunlardan ilkidir. İkincisi ise hangi biçimde ya da hangi oranda olursa olsun sızıntının –bilerek ya da bilmeyerek- metin yaratı sürecine ve bu sürecin sonrasına olan etkisidir. Ayrıca bu süreç, aynı zamanda özsel duyuş ve düşünüş biçimlerinin kökenin, köklerin üzerindeki tozu silerek yüzleşme cesaretini gösterdiği bir süreçtir. Sonrası ise, tıpkı alınan ve verilen her nefesin, nefes alan özneyle olan ilişkisi gibi yani özne için yaşamsal bir değer taşımasının yanı sıra özne dışındaki canlı-cansız objelere, dolayısıyla tüm olgu ve oluşlara yansımasıyla kaotik sonsuzluğa akışını; bir ‘şey’i, hem de büyük bir ‘şey’i işaret eder.

 

Daha açık bir üslupla ifade etmek gerekirse Derrida’nın “metin üzerine olan yaklaşımında belirttiği üzere “anlam” ile birlikte “diğer tüm anlatım biçimleri” olarak ifade ettiği iki ucu açık söylemin kaynağını, dile bağlı ve dilden bağımsız kültürel aktarım olarak gördüğü kanısındayım. Ya da ben böyle yorumluyorum. Çünkü “dekonstrüktivizmin babası” olarak nitelenen düşün adamının bu konuyla bağlantılı tüm “metin”lerinde kaleminin, dilin temelinde yatan ve zamanla daha da keskinleşecek tahakkümün biricik kaynağı haline gelen oluşun eleştirisinden kalktığını biliyoruz. Ayrıca bir anekdot olarak belirtmek gerekirse dilbilimci, göstergebilimci ve düşünür olan Roland Barthes da dilin en keskin tahakküm kaynaklarından biri olarak öne çıktığı “uygar”, “medeni” dünyaya olumsuzlayan bir eleştirel perspektifle yaklaşarak geleneğe belki de diğer birçok coğrafyaya oranla daha bağlı atfedilebilecek Uzak Doğu coğrafyasına, özellikle Japon kültürüne dikkat çekiyor. Ve bu kültürel yapının sanıldığı üzere ve bilindik biçimde kapalı bir “kültür” tanımı içerisine alınamayacağını – modernite eleştirisini modernizmin içerisinden yapan diğer düşünürler gibi- vurguluyor.

 

Şimdi burada, dil ve kültür üzerine olan yaklaşımımı  biraz olsun ifade ettikten sonra bahsini açarak bu noktadaki söylemlerine –modernizmin tabiri caizse ağır toplarından biri ve çılgınca yapısalcı olmalarına karşın- katıldığım düşünürlere post-modernist ve post yapısalcı olmalarına karşın- katıldığım düşünürlere post-modernist ve post-yapısalcı bir eleştirellikle yaklaşarak köklerin farkındalığı, farkındalığın sınırı gibi konuları ele almaya çalışacağım.

 

Bu noktadan sonra “metin” kendini “anlam” ile birlikte diğer tüm anlatım biçimlerinin flûlaştığı  bir kolaj haline getirmeye çalışacak ve deneysel bir üslup takınacaktır. Peki bu, söz konusu felsefî bir “metin ise doğru mudur? Hemen cevaplıyorum en az dekonstruktivizm kadar doğrudur, evet.

 

Köklerin Farkındalık, Geleneğin eleştirisi ve  Primitivist Yıkım Projeleri: Ambarın oluşumu ile kök salan iktidar olgusunun içsel ve dışsal yansımaları, insanoğlunun “zamanın sonu”, “tarihin sonu”, “gerçekliğin sonrası” ya da kusursuz bir sonrasızlığın devingen istencini duymasıyla şekilleniyor. Bu noktada “son”ların sonrasında ne olduğu yolunda süreğen ve sürekli olarak büyüyen bir çığlığın içerisine sürüklenen insanoğlu, egemen sömürü odakları tarafından üretilen ve pazarlanan felaket tellallığı saplantısına bulanabiliyor. Bırakınız ilkelliğin mıknatısı yıllarca hapsettiğimiz  benliğimizi versin yine bize desek de parçalanmış bir benlik ve üst üste gelen, hiç dinmeyen “bellek yitim”*leri ardından primitivist yıkım projelerinin imkansızlığıyla başbaşayız. Neden sonra elde bulunan şey, aslında post-teorisyenlerin, özellikle post-anarşistlerin (Todd May, Saul Newman vb) alıntıladdığı ve adeta onun “Beni ancak yüzyıl sonra anlayacaksınız”(1) deyişini haklı çıkarırcasına vurgulanan “İnsanın kendi olmasının yegâne koşulu kim olduğunu hiçbir şekilde bilmemesidir” (2) söylemi aslında. Çaba sarf etmeden nice “bellek yitim”leri ardından ulaştık bulunduğumuz noktaya; kanla...

 

Burada ve bu süreğen puslu hava içerisinde, köklerin farkındalık, her zamankinden daha güç fakat daha gereklidir. Bu gereklilik uygar dünyanın dikte ettiği doğrultuda geleneğin yağlı urganına baş eğmek olmamalıdır kuşkusuz. Tek kültürlü sömürü politikalarının yerini çok kültürlü sömürü pratiklerine bıraktığı 20.yüzyılın ikinci yarısından bu yana alternatif özgürlükçü siyaset felsefeleri, modernist başkaldırı teorilerinin reddiyle ve yalnızca yapısalcılığın gözünden yapılan bir kültürel çözümlemenin yanlış ve etkisiz kaldığı kanısıyla açılımlanmaktadır. Kökler yalnız ve yalın bir etnik unsuru ifade etmez. Uygar insanın göremeyeceği bir biçimde tüm ahlâki ve estetik duyarlıkların kardeşçe, barışla ve anlayışla içselleştiği bir koca düğümle bağlıdır birbirine. Şüphesiz yerin altında; uygar insanın görememesi bundandır, evet. Peki ya düşüne gönül vermiş ve iflah olmaz bir ayrıksılıkla kendini kemiren insan, o da mı görmez bu koca ilmeği? Ya neden kısıktır sesi?

 

Cevabı herhalde içerisinde yürüdüğümüz puslu havada gizli. Köklerin bilgisi, “son” söylemlerinin ortasında yeniden değerlendirilecekse eğer, çokkültürlü, alternatif, özgürlükçü siyaset felsefelerini temellendirbilecek biçimde, duyarlı ve tüm ayrılıksılıkları bir renk olarak niteleyen çok parçalı bir biçimde yorumlanmalıdır.

 

 

*Bellek yitimi, post-modernist düşünürler tarafından sıkça kullanılır ve bilhassa Auschwitsz toplama kampındaki soykırıma benzer kitlesel imha süreçlerini ifade eder.

1.        ve 2. F. Nietzsche

 

 

 

Murat Nedim SELÇUK

İzmir Fen Lisesi

İZMİR

Derecesi: 5

Konu:1 

TOPRAĞIN “ALTINDAN” – TOPRAĞIN “ÜSTÜNDEN”

  

Baskıcı toplumlara özgü bir ilkellik ve özdeşlikle bireyselleş(eme)miş kişinin ilk ilkesi:”Ben de dedemin ırkının savaşçısıyım!” Daha doğmadan tinine işlemiş, sıkı sıkıya sahiplendirilmiş yoz ve içi boş bir hınç yahut aksi kof bir gurur..

 

  Şiddetin ve yaşanmışlıkların metalaştırılması sürecinin de yadsınamaz etkisini hesaba katınca bireyin can evinden vuruluşu anlamına gelir geçmiş bilinci. Üç bin yıllık hayatın bilgeliğinin kalıtlarının izi olmaktan çokça uzak sorgusuz bir sahiplenme ve kurgulama bilinci.

 

   Nietzsche’ye özgü bir hiççiliğin çözümleyemediği, bireyin monad ruhunun bunalımıyla sonuçlanan bir köksüzlük de tarihsel bir yanılsamaya ulaşır; toplumsal eleştirel mekanizmalar geliştirmeyi gölgeleyerek.

 

   Özdeş-olmayanın yaratılmasına tahammülü olan toplumlarda da gözlenen kökten esinleme ve kökü üzerine kurulma bireyin özgür bilinci üzerinde daima etki mekanizmasını kurmuş, bireysel gel-gitlerin ikircikli bunalımlarının dışavurumu olarak “özgün olmayan radikal”i türetmiştir. Radikal olma bilinci yüklenmiş olsa da devingenliğin sürdürülmesi paradoksuna bağlanan bu süreçsel gelişimin yegane sonucu da post kavramlaştırmalar olarak görülüyor. Sentezlenince “toplumsallaşmış kimliksizlik” ve “bireyselleşmiş yalnızlık” ikileminin bunalımındaki bireyin serzeniş dolu tepkisinin haykırışı gittikçe güdükleşmekte.

 

   Bu tepki üzerinden beslenen kutuplaşmış kültür bireyi bu kutuplar üzerinden kimliklendirilmekte. Bu noktaya ulaşılmasının sorumluluğunu üstlenecek olgu da kültürel aktarım mekanizmalarıdır. Mekanizmanın varlığı bireyin ne topluma entegre edilebilmesini sağlıyor ne de onun büsbütün kendinden farklı olmasını..

 

   Bunun temelinde yatan da uygarlık anlayışındaki temelsizlik. Neler üretildiğinin değil, neler yıkıldığının saygıdeğer bulunuşu. Soyluluğun ve değer biçicililiğin savaşçılıkla, zaferle eş anlamlandırılışı bu aktarımın haklılığını savunur. Ne var ki bu yıkıma zemin oluşturan çatışmanın bilincinin sorgulanışındaki eksiklik bu haksız soyluluğu peydahlar. Estetik değerlerin şekillenişi ve bugüne yansıyışındaki süreçsel gelişimin zemini oluşturan olguların, ahlaki yorumlamaların ve temellendirmelerin birey üzerindeki etkilerinin gelişimi; bunların aktarılışı ve güncellenişi tamamıyla bu aktarım mekanizmasının alanının dışındadır.

 

   Nasıl ki kültür kendini oluşturanın ürünüdür; nasıl ki ikisinin ayrılışı ikisini de temelsiz kılar; bu durumda bireyin yabancılaşması bireyin kültüründen kopmasının ürünüdür. Üretim mekanizmalarının temelinde de köksüzleşmiş ya da kökleriyle özdeşlenişi otoritenin arzu ettiği türden birey olunca, otoritenin iradesinden çıkamayan, pazarın tüketicisi, ilkesinin savunucusu kitle yaratılmış olur.

 

   Mekanizmanın işlerliği aynı zamanda bireyin tepkiselliğinin sindirilmesi gereğince kurulur. Geçmişin olanca acısıyla, yıkımıyla bastırılan; bu bastırılmışlığın yanı sıra kesintisiz bir ajitasyona maruz bırakılan kitle tam da otoritenin sesiyle konuşan, duyumsayan, hisseden çoğul yokluklar zincirine halka olur.

 

   Uslamlanan Big Brother’lar dünyasının zaferine ortak olmamak felsefenin ve insan düşünüşünün zenginliğine ve çağrısına bağlı. Temelini insan kültürünün yıkımından ve o köhne zaferlerinden değil, düşünsel, sanatsal, bilimsel üretimlerin zenginliğinden alan bilinç bireyin “toplumsallaşmış kimliksizlik” veya “bireyselleşmiş yalnızlık” çıkmazında boğulmasına olası bir alternatif sunar. Toplumsal bütünlük, bireysel varlık dahilinde. O alternatifin savunucusu tinime toprağımın altından yahut üstünden yapılmadığını; toprağın altındaki kalıtların birikimlerinin beni oluşturduğunu, benimse sürecin üstteki bir halkası olduğumu savunacaktır.

 

 

 

  

Onur OKŞAN

İzmir Saint Joseph Lisesi

İZMİR

Konu:1                                                                                                                             Derecesi:6

 

VAKİT GELDİ

 

 

            Kökler, tarihin sonlarına, öznenin Geist’ın kendine yabancılaşması sonucu yarattığı tarihsel durakların son kulvarına girdiği günümüzde Derrida’nın deyişiyle otoyollar çağında kapitalizm etkisiyle şizofrenik uykuya dalmış (1) durumda. Bırakın tarihsel serüvenini –köklerini- dününü bile hatırlayamıyor. Kitle iletişim silahlarının tahakkümü altında her gün bilgi bombardımanına tutuluyor. Durumu ne diye sorarsanız övgüler düzdüğü,alkışladığı uygarlık “ki Rousseau insanı barbarlaştırdığını söyler” ve bilim, dünyayı aydınlatmış bir durumda ancak dünya Dasein (2) durumunda olan felaketin ışıklarını saçıyor. (3) Her geçen gün insanoğlunun kumdan kaleleri olan simülasyonlara bir yenisi daha eklenerek eski değerler, duyarlılıklar unutuluyor.

            Peki tablo gerçekten bu kadar karanlık mı? Köşede belirecek güneşe ne oldu? “Umut kalmadı mı? “Yapılacak tek şey dünyaya açılan tek penceremizin perdelerini kapatarak yabancılaşmalı mıyız?” diye sorarken, gün ışığında fenerle yolu ararken köklerim aklıma geliyor, zihnimin engin denizinde eskiye çok eskiye bir yolculuk yapıyorum. Trajik çağa dönüyor, yeni doğmuş(!) isteme ile öz bilincine vararak (4) hayatı,evreni sorgulamasını ve kendi ifade etme isteğiyle başlayan sanatı düşünüyorum. Gerçekçiliğe ve tekniğe kurban edilmemiş,”otoyolların” keskin virajında (5) mağlup olmamış sanatı, sihirli küreyi ve onun serüvenini

            Her şey theoria’nın praxis üstünde yükselmesiyle başladı. Doğa ve mitoloji karşısında esir düşmüş öznenin kendi zihnini geride bırakmasıyla (6), ilk olarak o dönemde gelişmek için acı çekmeyi göze alan (7) Nietzche’nin deyimiyle “akademik ihtiyarla” başladı. Acı bilinci beraberinde getirdi bilinç duruşu duruş da sanatı... Ve yalnız gezen bilgiçe (8) İonia’ya sordu sanatı, onlara davalarından sıyrılmalarını ve özgür düşünmelerini öğütledi. Çünkü o ancak iyinin güzel olduğunu düşünüyordu ve bu iyiyi diyaloglarıyla davalarla kundaklanmış(!) Atina halkından çıkartmaya çalıştı ve bu doğum başlangıcı sanatın yaratma süreci kadar acılı oldu ve insanların erdeme ulaşmasını sağlayan ot sineğine (9) baldıran zehrini tattırdı. İnsanın ve ifadesinin kendini konumlama çabası Platon’la devam etti ancak serüven çok daha çetinleşti. Mağaraya zincirlenmiş ve idealara arkasını dönmüş insanın bu yansımaların yansımalarını yaratmasını usdışı olarak nitelendirdi Platon ve Polite’osına feda etti. İçindeki Dioynsosçu öğeyi çıkartarak güzeli ve yaratıcısını mekanizmanın uyumlu bir parçası haline getirdi.

            Peki theorisch mench’in kendisi gibi sanat teorik mi? Güzel ve sanat Herakleitos’un iddia ettiğinin tersi bir biçimde uyumlu ve statik olabilir mi? Bir ereğe hizmet edebilir mi? Sanatın en önemli konularından biri olan ereksellik konusunda İmmanuel Kant, sanatın ereksel olmaması her türlü dolaşım ve çağrışımlardan uzak tutması gerektiğini eleştirisinde söylerken Bamgarten’le başlayan sanatı anlama çabası içinde sanatta sentetik apriori olup olmadığını sorguluyor ve sanatı rasyonelleştirme çabası içine giriyor.

            Hegel ise tüm bu tartışmanın dışına çıkarak Geist’in dışavurumunun bir ürünü olan sanatın öldüğünü iddia ediyor. Maksimum tinselliğe ulaşan sanatın daha fazla var olamayacağını söylüyor. Marx ile tekrar dirilen sanat “renaissance’ın” getirdiği ereksellik yükünü sırtlanıyor ve tekrar teorikleşerek tümelin tikelle arasındaki bir köprüsü haline geliyor.

            Öyleyse şu soru önem kazanıyor. Önemli olan sihirli kürenin sihri,özgür dolayımsız, kaosa teşvikçi yaratımı mı yoksa düzen ve onun sağlamlığı mı? Bu noktada estetik olgu ahlaki bir sorgulayışa dönüşüyor ve özgürlük kavramı ameliyat masasına yatıyor. (10) Nasıl bir özgürlük? Hegel’in dediği gibi düzene uymasıyla oluşan mı yoksa varoluşçuların dediği gibi kendi özünü yaratan insanın özgürlüğü mü? Belki de Platon çok önceden gördü insanın özgürlüğüyle geldiği sorumluluğunu taşıyamayacağını ve özgürlük ifadesi olan sanatın,”Apollan_Dioynsos” çatışmasının düzeni bozacağını ve çatışmayı her yerde aktaracağını...

            Ne olursa olsun güzeli ve estetik duyarlılığımızı asla kaybetmemeliyiz belki de yabancılaşma pahasına aklın ve otoritenin tahakkümünden kurtulmalı, Nietzche’nin yaptığı gibi ahlakın ahlaklılığını sorgulamalı Kant’ın, Hume sayesinde uyandığı dogmatik uykusundan bizler de uyanmalıyız. Herkesin yürüdüğü yoldan değil de siyah atın (11) bize gösterdiği yolda yürümeli (12), şizofrenik halimizden kurtularak tekrar öz bilincimize kavuşmalıyız ve totaliter rejimlerin baskılarına boyun eğmeyerek, anonimleşmeyerek eskileri – köklerimizi –hatırlamalı, duyarlılıklarımızı unutmamalıyız. Güzelin isyankar çağrısını dinlemeli, sihirli kürenin sihrine kapılmamalıyız. Dostoyevski çünkü şöyle der “Dünyayı kurtaracak olan güzeldir.” ve güzeli yaratan biz insanlar da Simourg efsanesindeki gibi asıl olanın çözümün bilincimiz olduğunu unutmamalı,mağaranın zincirlerinden kurtularak,uyanmalıyız çünkü vakit geldi.

 

1 Bkz. Deleuze

2 Bkz. Heiddegger (olma durumu)

3 Bkz. Adorno

4 Bkz. Hegel Tin’in  Görüngübilimi

5 Bkz. Adorno

6.Bkz.  Plotinus “Zihnin en büyük başarısı kendini geride bırakmasıdır.”

7 Theodore Jung, dersler iki yol var “acı çekmemek için gelişmemek ; gelişmek için acı çekmek.”

8 Nietzche

9 Sokrates

10 Nietzche

11 Platon’un şölen adlı diyaloğunda geçer

                     Siyah at daima arayışı tatmin olmayışı

                     Beyaz at memnuniyeti

12 Karl Jaspers     


 

 

 

 

 

Gözde  ATASAYAN
Gebze Anadolu Lisesi
KOCAELİ

                                                                                                    Derecesi:7

Konu:1

KUM  SAATİ


"Dipsiz bir kuyuya baktığınızda o da size bakar." der Nietszche. Asıl olan, belki başımızı o kuyuya uzattığımızda geçmişin, kavgaların ardında halka halka biriken, iç içe geçmiş milyonlarca inişli çıkışlı basamağı sadece seyretmekle kalmayıp, insanlığın kurşuni gözleriyle buluşmak, onun da bize baktığını anlayıp onu sorgulamaktır. Asıl olan, insanlığın öyküsünün küçücük bir noktasına dahil olduğunu bilip, bunun karşısında kocaman bir öykü dillendirme cesaretini göstermek ve geride yok olup giden maddeye ve doğanın formüle edilen tüm gerçekliğine inat, Hegel' in de dediði "Tarihe direnen şeyleri bulmak" ya da tarihe direnen şey olmak; yüzyıllardır söylenegelen
masalların büyüsünü dize getirmek: Ölümsüzleşmek...Öyleyse, gelin değerleri sorgulamadan önce, onları oluşturan temel yapı taşlarını, bu taşları oluşturan düşünceye ve maddeye şekil veren olayları ve insanı ele alalım, onun kocaman öyküsünde küçük bir gezintiye çıkarak. Her şeyden öte bir birikimdir insan. Çünkü "Her şey akar." Diyen bazı Antik Yunan düşünürlerinin ötesinde "Her şey birikir" derim ben. Tüm insanlık, hatta insanın kendisi baştan başa bir emek, baştan sona bir kavga ve sorgulama, hayal etme ve hayallerini gerçek yapabilme birikimidir. Burada, tarihe sıkıştırılmış sıradan bilgilerin ötesinde, satır aralarına da bakmak ve Spinoza' nın da dediği gibi evreni "sonsuzluğun" penceresinden izlemek gerekir.

 

Acaba İlk Çağ' da mağaralara avladığı hayvanların resimlerini yapan insanla, bugün bilgisayar tuşlarında parmaklarını gezdiren insan arasında hangi yollar vardı, görünmez kavşaklarla onları aynı köşe başlarında birleştiren? Neler değişmişti tarihin altın sayfalarından bugüne? Sorulan sorular cevaplarını bulabilmişler miydi? Yoksa büyüyen bir çığ gibi her soru, bir başka soruya mı gebeydi? Darwin' in öne sürdüğü evrim, gerçekten sona ermiş miydi? Yoksa bir zig zag teoremi içinde insan yok olacak ve onun yerine daha üstün, daha gelişmiş bir canlı daha ortaya çıkacak mıydı? Şüphesiz ki değişen yargılar ve birikenlerin ötesinde insanın özünde hiç değişmeyen o merak sürüp gidiyordu "dar zamanlara" inat. Ya da hala doğaya karşı verdiği kendini ispatlama mücadelesi, kendini onunla kıyaslayışı, belki de kendi kendini sorgulayışı.

 

Her şey bir soruyla başlamıştı, insanın şu mavi kadifede bir yaldız zerresi olduğu evreni, o evrendeki büyük sırları, onun kendi içinde barındırdığı mekanizmasını ve bu mekanizma içindeki yerini anlamak için çabalamasıyla. Kendi binasını yapmaya Antik Yunan'da başladı. Önceleri kendi kendine yarattığı mitosların duvarlarını yıkarak insanlığın temeline harç attı, doğayı gözlemledi ve onun sırlarını araştırdı. Sonralarıysa başka basamakta Tanrı' dan, sonra bilimden, daha sonra ise insandan yola çıkarak devam edecekti yoluna. Hani, biz hep geçmişe bakarız ya, çoğu kez onun şartlarını, toplumun o dönemdeki değer yargılarını hesaba katmadan. Acaba geçmişteki insanlar da geleceğe uzansaydı, ellerinde öylesine bir teleskopla baksalardı doğanın hayranlık uyandırdığı uyumuna, formüllerle ifade edilebilen düzenine karşın bugün kocaman kara deliklerinde gömüldüğü insanlığın ruhundaki kaosu, karmaşıklığı, onun kusurlarını ve hayatın oyunbozanlığını görebilirler ve bu kez ona hayranlık duymazlar mıydı? Ve de yüksek sesle kahkaha atmazlar mıydı onun kendi kendini hapsettiği özgürlüğü, kendi yarattığı kavramlara yabancılaştığını görüp de kendi kendini düşürdüğü trajediye? Hani her şeyin tek bir maddeden oluştuğunu öne süren ve atomu keşfeden Demokritos, bugün tek madde olarak savunduğu toprakların çoğu kez kanla ve cesetlerle ayrılmış
sınırlarını görse ne derdi sizce? Felsefe, dümdüz bir yol değildir, tıpkı insanlık tarihi gibi. İki ileri, bir geri, bazen koşarak, bazen mola vererek ve bazen de küçücük adımlarla. Geçmişten günümüze bir selam gönderdikten sonra dönelim öyküye kaldığımız yerden. Kuşkusuz ki aslında bu kelimeyi kullanmak bir filozof için ne kadar doğru insanlığın yolculuğu sırasında etkili olan tek şey içindeki merak değildi. Ona yardımcı olan tarihi olaylar doğada meydana gelen değişimler ve elbette
içindeki değişimler. Her devrin kendi sorunları vardı ve sorular bu problemlerin ekseninde cevaplarını aradı. Deneyimler, tecrübeler, akımlar, araştırmalar, çoğu "mutlak" denen nice düşünceyi ve boş inanışı çürüttü. Bunun bir başka yardımcısı da "susmak" tı. Çünkü insan, düşündüklerini somutlaştırmak ve kendi düzenini kurmasında yardımcı olmak istiyordu. Bugün bile hala sorguladığımız "devlet, adalet, özgürlük" gibi kavramların temeli daha çok önceden atılmıştı. Platon, nereden bilebilirdi ki bir gün eserinden etkilenen Hitler adında birinin yüz binlerce insanı yok edecek bir vahşeti gerçekleştireceğini? O, bu kavramı nasıl oluşturmuştu, kendi çağındaki hangi aksaklığı çözümlemek istemişti? Filozofları yetkin kişiler olarak görmüş ve
sonsuz bir özgürlüğün de mutlak bir diktatörlüğü doğuracağını gözlemlemişti. Belki Hitler'in ve bizim yapmayı unuttuğumuz şey buydu. Ya da Aristo etiğini oluştururken neleri kıstas almıştı, geçmişten bugüne uzanan iki ucu aynalı bir köprüydü. İhmal ettiklerimizse aynadan aşağı bakmaktadır.Elbette sadece toplumun içinde bulunduğu konum, yaşam tarzı da değildi bugün hâlâ tartışılan "evrensel ahlak yasaları", ya da normlar ve kavramlar. Savaşlar, eserler, isyanlar, sanat akımları ve hatta dinler. Bugün bile hâlâ bir çok geleneğin ardında bunların etkisi görülmektedir. "Orta Çağ", karanlığı dediğimiz dönemde doğayı henüz yeni keşfetmeye başlayan insanoğluna İncil "Dur!" diyordu. "Her şey Kutsal Kitap' ta yazılı." İnsanlar, katı kurallarla dogmaların içine gömüldü. Dönemin teoloji uzmanları düşüncelerini sadece İncil' i desteklemek için oluşturdular.
Günümüzün "mistisizm" denilen düşünce akımları oluştu. Oldukça uzun süren bu dönem yine zincirini kıran ve susmayan insanlar tarafından parçalandı. Tabi, yine tarih bir düşünceyi yıkarken yerine yeni düşünceler doğuyordu. Galileo, "Dünya dönüyor." Diyordu. Tıpkı Sokrates gibi onun da çığlığını kesmek isteyenlere tarih, hesabını soracaktı. Dinin dogmalarını tarihsel süreçte bilim aldı. Bacon, "Bilgi güçtür" diyordu. Kutsal Kitap' ın arkasında pasifize edilen insanlık, bastırdığı
doğaya egemen olma düşlerini yeniden gün yüzüne çıkarıyor ve bu kez de bilimin getirdiği düşünceler deney ve gözlem gücüyle gelişerek sahneye her şeyin akla değil de deneye dayandığını söyleyen "Empiristler" çıkıyordu. Onlar, usçulara meydan okuyor, tez, anti-tezini yaratıyor ve ortaya Descartes ile sentez çıkıyordu. Acaba, bilginin güç olduğunu söyleyen Bacon, bugün bilimin hangi emeller uğruna kullanıldığını görse saçını başını yolmaz mıydı? Atom bombasının yakıp yıktığı Hiroşima'yı nükleer silahların ardından kabuk bağlamayan yaralarıyla dünyayı görseydi lanet okumaz mıydı insanlığın hırs tutkusuna, "güç" tutkusuna! Bu, ne bilimin, ne makinelerin suçuydu oysa. Gerçek gücün insanlığı yok etmek değil, insanlığın binasına küçücük bir katkı sağlamak
olduğunu bilmeyen, bu kez bencilliğinin zindanlarına hapsolmuş biz insanların suçuydu! Geri   bir basamak daha. Bu kez de Hindistan'daki "Kast Sistemi"ni andıran sınıflı Fransa'ya çevirelim rotamızı. Kuşkusuz bugün demokrasinin doğuşu da Marie Antoinette' in "Ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler!" sözlerine tepki veren halkın çıkardığı isyan bayrağıdır, özgürlük uğruna söylenen zafer türkülerinin kaynağıdır. Kanlı devrim sayfalarıdır bugünün aydınlık, huzur dolu günlerine kavuşmamızı sağlayan. Etajenario meclisinde, güçsüz olan köylülerle burjuvalar solda, asiller ve rahipler sağ tarafta yer alarak, ileride başımıza bela olacak (?) sağ-sol kavramlarını doğurmuştur.
Demokrasiyi anlamak ve onun önemini kavramak için halkın çektiği acıları,
eşitsizliği sorgulamak gerekir önce. Kum saati hızla ilerlemeye devam ettiği an, Sanayi Devrimi ve onun düşünce üzerindeki etkileri de göz ardı edilemez. Fransız İhtilali'nin getirdiği demokrasi, eşitlik olmadan nasıl korunabilirdi? Fabrikalarda makinelerin yarattığı işçi sınıfı ile zenginler arasındaki uçurum derinleştikçe nasıl adaletten söz edilebilirdi? Oluşan işçi sınıfının da bir temsilcisi olacaktı elbette. Marx, düşüncelerini hep başkaları adına çalışan, bu yüzden gittikçe
kendine yabancılaşan işçiler üzerine temellendirir. Asıl olan dünyayı anlamak değil, onu değiştirmek olduğunu söyler, bunun adı "devrim"dir. Tabi, hayat klikler oyunu olduğundan yaşamak ölmekle, yalan gerçekle, başlayan bitenle iç içedir. Tez, yine anti-tezini doğurdu ve Marx'ýn
karşısına Kierkagaard dikildi, toplumun tersine bireyin tüm kendine has özelliklerini ortaya çıkararak. Kim bilir belki sert devrim yumuşayarak "sosyal devlet"e dönüşecek, bireycilik de canavarlaşarak katı Kapitalizm de kılık değiştirecekti. Bir dönemin akımları diğer dönemleri de etkileyecekti. Düşünce akımlarının sonu yok, daha doğrusu düşünmenin. Ben ise bakışımı siyasi birliğini sonradan tamamlayan Almanya'ya çeviriyorum son kez. Bugün bile hâlâ çok tartışılan Kant'a ve Nietszche' ye. Kant' ın sözünü ettiği "insanın karşısındakileri çıkarları doğrultusunda kullanmak istediği bir araç değil de amaç olarak görmesi "hızla mekanikleşen ve küreselleşen dünyamızın önemli bir sorunu. Onunla aynı ülküyü paylaşıyoruz. BM fikrinin de ondan çıktığını ve "içimdeki ahlak yasası" deyişiyle günümüzün normlarının fikir babasının o olduğunu biliyoruz. Ancak, onun kastettiği şey küreselleşme değildi elbette. Burada korkunç bir anlam kargaşası var. O, süper bir gücün tüm dünyayı ele geçirmesini değil de, her ülkenin, her insanın eşit haklara sahip olduğu bir insanlık bahçesini düşler. Evrensellik, gerçekleşemeyecek bir ütopya değil, sadece bizim bunu fark etmemiz yeterli. Ahlak kurallarının evrenselliği konusunda da içimizdeki
duygulara ve vicdanımıza yönelmemiz mümkün. Çünkü insanların derisi, teni ne renk olursa olsun göz yaşları aynı renktir; renksizliğin renginde. O halde ne için bekliyoruz ki dünyanın yaralarını sormak için? Ahlak yasalarıyla elbette bugün kastedilen insanın insana koyduğu yasaklar değildir. Ahlak, Kant'a göre yasaklama değil, bilakis "özgürleşme" dir. Küçük çocuklardan yetişkin insanlara dek söylenen "Onu yapma, bunu yapma, sorgulama, alış, diğerleri gibi ol!" buyurganlığının sona ermesi, başkalarının sorumlulukları üzerine değil, kendimize ve hayata karşı olan sorumluluklarımız adına yaşamaktır esas olan; dünyaya alışmak değil, onun hâlâ her gün yeniden keşfedilmesi gereken bir yanılsamalar rüyası olduğunu fark etmektir görünen görevlerimizin yanında görünmeyen amaçlarımız.

 

Son durak Nietszche. Onu bilerek en sona bıraktım, bana en ilginç gelen, en sevdiğim filozof olduğu için. Onun düşüncelerini oluşturduğu "Nihilizm"de insanın bir tepkisi değil midir? Koskoca dünya savaşlarının ardından gelen, insanın insana ettiğini gören filozoflar her şeyin anlamsız ve bomboş olduğunu ileri sürerler elbette. Tutkularının esiri olan, hırslarının pençesindeki her varlık, yıkıcı dış kuvvetler gibi yok olmaya, iç kuvvetlerce yutulmaya mahkumdur çünkü. O, şöyle seslendi büyük insana, onun hırslarını olaya alırcasına: "Ey, büyük insan! Atının eğerinden inip kendi boyuna geldiğin an sendeletecekti insanı. Belki de "insanın içindeki küçük insan ölmeli" diyen Valery' nin aksine insan, önce içindeki büyümeyen, meraklı küçük insanla tanışmalıydı yeniden. Kendi içinde doğurduğu hayatlarının kuklası değil, gerçek efendisi olmalıydı, güne her daim kendi düşleriyle başlayarak. Kim bilir, belki de şöyle seslenirdi Nietszche, araba kornaları, çalar saatinin gürültüsü arasında kendi içinde sessizleşen, duygularının içine sıkıştırıveren, kalabalıklaşan yalnızlığa, düşüncesizliğe, hazırcılığa tutsak, Antik Çað' ın Epikurosçuları ve kinikleri arasında bocalayıp, acıdan kaçan, acıdan korkan, Sartre' ın de dediği gibi kendi özgürlüğüne tutsak, değerlerin ve kavramların boşluğunda bocalayan günümüz insanına: "Başını kaldır oradan büyük insan! Git ve kendini sorgula, karış evrenin sonsuz doğurganlığına, birikimlerin ışığına..."Sonu yok dipsiz kuyuların, insanlığın öyküsünün. Benim dillendirmeye çalıştığım insanın kendi öyküsünü ancak insanlığın sonsuz öyküsünde bulabileceğidir. Nietszche' nin dediği gibi: "Kum saati dolduran sonsuz dakikaların içindedir insan. O, anın içinde acılar, göz yaşları, kederler gizlidir. İnsanlığın kum saati parlamaya devam edecektir ve insan o sonsuz anlarda yaşayacaktır. Tüm insanlar için öğle vakti olacaktır."


 

 

Ezgi TABOĞLU

Sainte Pulchérie FransızLisesi

İSTANBUL

Derecesi: 8

Konu:2

Amiplerden Meditasyona Kısa Bir Dünya Tarihi

 

            İyi nedir? Nerede başlar? İlerleme nedir? Kime ve neye göre varolur? İkisine de öylesine sübjektif açıklamalar getirilebilir ki.. Hele konu “insan soyu” olunca iyice zorlaşıyor kavramları kalıplara yerleştirmek.. Her soru bir yenisini doğuruyor, her sorgulama konuyu bulanıklaştırıyor.. En iyisi kavramlara silik de olsa bir “sınır” çizmeye çalışmak, ardından da geçmişten yararlanarak soruların götürdüğü yere gitmek olacak sanırım... Öncelikle “iyi”nin ne olduğuna (ya da olabileceğine) göz atalım.. Platon’a göre bu dünyada (cosmos sensibilis) ancak gölgesini bulabildiğimiz, fakat felsefe yapmanın amacı, “İdealar evreni”nin Güneş’i olan kavram o.. Kant’a göre ise sadece “iyi isteme” ile bu dünyada var olan - çıkar gütmeden, sonuca aldırmadan-.Belki de kötünün varolmama durumu. Ya da bir hiçlik?

 

            İlerleme.. Parmenides tarafından bakarsak bu konuda bir ilerleme (!) kaydedemeyiz – çünkü ona göre değişim yoktur. Herakleitos’a bakarsak “Her şey akar, bir nehirde iki kez yıkanılamaz”. Bu görüşün bizi bir sonuca götürme ihtimali daha yüksek olduğuna göre şimdi de insan kavramına geçelim.

  

Önce Adem varoldu, ardından onun kaburgasından yaratılan Havva.. Yasak elmayı yiyene kadar cennette mutlu mesut yaşıyorlardı, sonra ceza olarak yeryüzüne gönderildiler. Biz de hala bu mahkumiyetten kurtulup o cennete “geri” dönmeye çalışıyoruz. Bunun için ateşi bulduk, yazıyı, parayı icat ettik, dünyayı keşfettik.. Akla yöneldik, sorguladık.. Yaşama bir anlam, bir amaç katma çabası içinde... İlk insanlardan daha uzun yaşadığımız ve daha “otonom” olduğumuz kesin.. Peki bu bir ilerleme mi?

 

 Ne yaparsak yapalım içgüdülerimizle, primitif isteklerimizle hareket ediyoruz. Bilinçaltımızda hep şiddet ve cinsellik bizi yöneten (Freud). Haliyle ilerlememiz de hep bu noktalardan çıkışla oluyor. Bilim ve teknoloji de şiddet için varoldu (tersini düşünmek saflık olur) ve hayatımızın her anına girdi.

  

İnsanlık tarihine bakarsak ilk baştaki gelişmeler çok uzun periyotlara yayılmış ancak 20.yy’a geldiğimizde icatlar öylesine sıklaşmış ki adeta zaman hızlanmış. Ve ilginç olan şu ki bu sıklaşmayla savaşların artışı paralel!

 

   Eskiden insanlar doğayla savaşırlardı. Doğaya egemen oldukları illüzyonu iyice güçlenince Tanrı adına birbirleriyle savaştılar. Bu savaş sonunda birbirlerini öldürmekle kalmayıp Tanrı’yı da öldürdüler (Nietzsche). Daha sonra sadece doğaya değil tüm dünyaya hakim olmak istediler. Ve Dünya Savaşları ortaya çıktı. 50 yol içinde iki savaş birden. Soykırımlar... Önceden varolmayan kavramlar dilimizin (dolayısıyla düşüncemizin – Wittgenstein) sınırlarını genişletti ve bizi yaşadığımızı korkunçluğu sorgulamaya itti. Bir baktık ki Dogville’deki Kidman gibi, boynumuzda zincir, kıpırdayamıyoruz bile.. Akıl hastanelerine, hapisanelere tıkmışız birbirimizi, etiket yapıştırmışız “bu deli,bu suçlu” diye, özgürlüğümüzü kısıtlamışız. Kadın-erkek iş bölümünde eşitken, (kutsal!) aile kavramını oluşturup kadını ikinci plana atmışız. Oysa insanın özgürlüğünden başka nesi var ki? İnsanı masadan ayıran bu değil mi, varlığının özünden önce gelmesine (Sartre) neyle dayanabilir başka türlü? Kendi çıkarımız için hürriyeti bile yok ettiğimiz bir dünyada iyilikten bahsetmek olanaksız. Bu kelimeyi çıkarıp “ilerlemekte miyiz?” ile yola devam edelim.

Thomas More’un Utopia’sına ulaşmaya çalışırken Lynch filmleri kadar absürd bir dünyada bulduk kendimizi. Hayalle gerçeği ayırt etmek güç. Sanki oradaki Şato’da bize işaret ediliyor, ama biz bir türlü gidemiyormuşuz gibi (Kafka) sürekli yeni yollar deniyoruz. Örneğin aşırı milliyetçilikten sonra şimdi globalleşmeyi deniyoruz, amaç daha güzel bir dünya yaratmak-mış. Sınırları kaldırmak daha “ileri” yapar mı bizi? Yoksa Orwell’in 1984’üne mi götürür? Bunu düşünmeden gidiyoruz. Medyanın üstümüzdeki baskısı öyle ağır ki, zaten hiçbir fikre hayır diyemiyoruz, sürüleşmiş, standardize edilmiş bir toplumun üyeleriyiz. Bir yap-bozun parçaları... (G.Perec) parçalardan biri olduğumuz için bütünü göremiyoruz, ne kadar “insan”ca yaşamak istiyorsak o kadar “hayvan”laşıyoruz (Orwell). Tanrı (hala yaşıyorsa) bu yap-bozu görüp, yarattığı Frankenstein’lar için üzülüyordur herhalde..

 

İnsan daha önce hiç olmadığı kadar yalnızlığına gömülü. Süskind’in “Güvercin”indeki gibi “öteki”ni kendi “özeli”ne sokmaktan ölesiye korkuyor. Bu yalnızlık onu paranoyaya ittikçe de hayat iyice içinden çıkılmaz hale geliyor. “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”nin (Kundera) altında öylesine eziliyor ki, yine “Ne umabilirim?” (Kant) sorusuna yanıt aramaya başladı. Herkes özüne dönme çabası içinde, herhalde hiçbir dönemde “Antioksidan, sağlıklı yaşamın 1001 yolu” gibi klişeler bu kadar sık kullanılmamış, “yoga, meditasyon, anti-aging”e ilgi bu kadar fazla olmamıştı. Bu bende Comte’un pozitivist döneminden metafizik dönemine “geri” dönmeye başladığımız izlenimi yaratıyor. Yine de, bunda bile başarılı olamıyoruz. Ne yaparsak yapalım, birer trajedi seyircisiyiz; diğerlerinin acılarını izleyip içimizi rahatlatıyoruz (Katharsis), hatta bundan sadistçe bir zevk bile alıyoruz. Ancak bu sırada gerçekten uzaklaşıp gerçeğin taklidinde yaşamaya başlıyoruz.(mimesis) Eğer zaman Dali’nin saatleri gibiyse, gerçeğe ne kadar yakınsak o kadar uzağız.

 

Dünyanın bizim gördüğümüz gibi olmadığını anlayamadık henüz (Kant) Akıl yolu da, “gönül gözü”  de (Gazali) açılmıyor. Hangimiz aklımızı kullanma cesaretini gösteriyoruz?(Kant) Kim yıldızlara baktığında gülünün oralarda bir yerde olduğunu bilerek gülümsemek cesaretinde?(Küçük Prens) Bunların kaybolduğu bir dünyada ilerlemeden söz edilebilir mi?

  

“Amiplerden beri ilerleme kaydedildiği söyleniyor. Ancak amiplerin bu konudaki yorumunu bilemiyoruz.” (Russell)

 

 

 

 

 

 

Çetin ÖZBAŞ

Amerikan Robert Lisesi

İSTANBUL

Derecesi:9

Konu:1

VARLIK VE BİLİNÇ*

 

            Ne olduğunu biliyor musun? Bilmiyorum. Nereden geldiğini biliyor musun? Bilmiyorum. Kendinin çok mu az mı olduğunu biliyor musun? Bilmiyorum. Düşünüyor musun? Düşünüyorum. Augustinus’un  öne sürdüğü bu ide, Descartes’ın coqitosuna öncülük eder. Fenomonolojinin savunucusu Husserl’in felsefi görüşünün temelini oluşturur. Ne olduğumuzu bilmeden neye yeterli olduğumuzu bilemeyiz fikri Batı uygarlığının kökenini araştırarak, yaşantıları ve nesneleri neden şimdiki gibi algıladığımızın sebeplerini araştırır; insanın evrilme sürecinde coqito düşüncesine nasıl ulaştığını da konu edinir.

 

            Darwin, insanların evrimini incelemiş ve “Seksüel Seçme” isimli yazısında algıladıklarımızla ahlâki sistemler arasında yakın bir bağlantı olduğunu ileri sürer. Maymunların dört ayak üzerinde yürüdükleri için yere baktıklarını, insanoğlunun belini doğrulttuktan sonra etrafını daha geniş bir perspektiften algılayabildiğini  ve bu perspektifin tanrı düşüncesinin ve insanın şu anki sorgulama düzeyine gelmesinde büyük rol oynadığını söyler. Darwin’in insanlığa katkısı, yalnızca evrim teorisini ortaya atması değildir -çünkü evrim teorisi Antik Yunanda da vardır- O, insanlığa ne olduğunu en iyi anlatan düşünürdür.

 

            Heidegger, insanın dünyaya bırakılmışlığından ve fırlatılmışlığından söz eder.  Sartre, insanoğlu bu fırlatılmışlığının farkına varınca iç daralması ve kaygı yaşayacağını ileri sürer. Nietzsche’ye göre insanoğlu Kopernik’ten beri merkezin dışına itilmektedir. Hıristiyanlık değerleri değersizleşmiştir; insanoğlu bir evrimin eseridir ve şu anda aklını en üst düzeye çıkarabilmesi için atalarından aldığı dogmatik inanç sistemlerini, toplum yapılarını ve diğer tüm değerleri nihilistçe reddetmelidir. İnsanoğlu şu eski değerlerin değersizliğini anlayınca –Sartre ve Heidegger’in ileri sürdüğü gibi varlığının yaşamıyla sınırlı olduğunu anlayacak- Heidegger’in kaygısına ve iç daralmasına benzer bir kötümserlik içine düşecektir. Bu nihilizm üstün-insanın doğuşunu getirecektir. Nietzsche, Yunan uygarlığı ile yakından ilgilenir ve Hıristiyanlığı Batı uygarlığını gerileten bir düşünce sistemi olarak görür. Ona göre Hıristiyanlığın üç ana öğesi inanç, sevgi ve saçmadır. İnsanoğlu umutsuz, kötümser, mantıksız ve amaçsızdır. Bireyi oluşturan evrimsel sürecin Hıristiyanlık episodunu yok sayarak gelişeceğini sanarak yanılır.

 

            Varoluşçuluğun kurucusu Kierkegaard üç aşamadan söz eder: 1)Estetik 2) Etik 3) Dinsel. Estetik aşamada gerçeklikten uzak istekler söz konusudur. Etik aşamada gerçeklik; dinsel aşamada evrende var olan bir güce bağlı gerçeklik söz konusudur. Hıristiyanlığın kurumsal yapısının, İsa’nın değil monarkların veya toplumu idare eden bir azınlığın sürülerinin yarattığını savunur. Protestan bir anlayışı benimseyip Hıristiyanlığın evrilmesinin yanlışlığını ve Tanrı ile insan arasına hiç kimsenin girmemesi gerektiğini söyler. Ona göre Hıristiyanlık kulu kul etmeyi değil, etik aşamadan sonraki evresinde bireyde evrensel bir gücün varlığının bilincini  geliştirmeyi amaç edinmelidir. Kiekegaard’ın felsefesi Hıristiyanlığı öz olarak kabul eder. Sartre, Camus, Merleau Ponty ve Heidegger, Kiekegaard’ın varoluşçuluk felsefesini Hıristiyanlıktan bağımsız olarak ele alarak insanın  birey oluşunun evrimsel sürecini daha nesnel  bir temele dayandırmaya çalışırlar.

(....)

           

Kant, insanı baskı altında tutan doğanın zorunluluğuyla  özgür olma istemi arasındaki çatışmadan bahseder. Kafka ve Sartre da bu savaşta insandan yanadırlar. Kafka, “Dünya ile insanın savaşında insanın yanındayım derken, Sartre “Özgürlüğe mahkumuz”der. Guattari ve Deleuze kapitalist sistemin insanoğlunun yaşadığı en büyük arzuları bastırma hareketi olduğunu söyler. Oysa Freud’a göre insan arzudur; arzularıyla vardır. Arzuların bastırılması insan varlığını yok etme sürecidir.

(...)

Heidegger “Dil varlığın evidir” der. gibi. Dilin varlığa değil, varlığın dile bağlı olduğunu savunur. Filozof insan ve yarı-insan atalarının yaşamlarını bir arkeolog titizliğiyle inceleyip neyi ifade etmeye ihtiyaç duyduklarını yazıtlarından ve mağara resimlerinden incelemelidir. Böylece insanoğlu, evrimini daha iyi kavrayabilecek, Merlau Ponty’nin deyimiyle Descartes’ın coqitosunu ”Dünyaya  aitken kendime de aitim”e çevirebilecektir.

 

Doğa ve insan arasında, her zaman bir ilişki vardır. Dewey sadece doğanın insanın evrimleşmesine yol açtığını düşünmez, aynı zamanda insanın da doğayı evrimleştirdiğini savunur. (...) Sadece insana odaklanarak insanın evrimsel sürecini incelemek günümüz insanın değer ve inanç sistemlerini anlamak için yeterli olmaz. Doğanın nasıl bir süreç yaşadığını da anlamalıyız. Doğanın ve  insanın evrimini birlikte anlamalıyız.

(...)

 

Dünya oluşum ve dönüşümdür. Bireyler bir devrimin ya da evrimin parçalarıdır. İnsanoğlunun  ortak bir geçmişi olduğu ve algılarının diğer canlılara göre daha fazla benzerlik gösterdiği bilinmektedir. İnsan diğer canlıları ve doğayı da nesnel bir biçimde inceleyerek ne olduğunu, neye niçin inandığını öğrenmek zorundadır. Marx’ın deyimiyle “Varlığımızı oluşturan bilincimiz değildir, bilincimizi oluşturan toplumsal varlığımızdır. Varlığını oluşturan  sosyolojik, psikolojik, etik, dinsel, felsefi, fiziksel ve metafiziksel süreçleri bilmeyen bireyler bilinçsizdirler.

 

 

*Kısaltılmıştır.

 

 

 

 

 

Necip TUNÇ

Ankara Atatürk Anadolu Lisesi

Konu:2                                                                                                                                ANKARA

Derecesi:10

İnsan soyu sürekli daha iyiye doğru ilerlemekte midir?

I.KANT

 

            Bu kapsamlı soruya birçok açıdan cevap verilebilirse de ben önemli gördüğüm iki nokta üzerine yaklaşacağım:

 

-Tarihte genel durum açısından ilerleme mümkün müdür?Başka bir deyişle tarih döngüsel midir, çizgisel midir?

-Tarihte üzerinden iyi-kötü muhasebesi yapabileceğimiz bir amaçtan bahsedilebilir mi?

 

            İlkçağ filozofları, tarihçileri genel olarak ilerlemeye inanmıyorlardı. Örneğin Platon ve Aristo’ya göre siyasal tarih çevrimsel bir süreçtir. Demokrasi kendi iç çelişkileri sonucu imparatorluğa tiranlığa dönüşecek,tiranlık yerini cumhuriyete bırakacak ve böyle böyle devlet ve hükümdarın isimleri ve sıfatları değişmesine rağmen pek de büyük bir değişiklik gerçekleşmiş olmayacaktı.

            Dönemin tarih yazıcılığında da buna benzer bir mantığın izlerine rastlamak mümkündür. Burada tarih en saf haliyle tekerrürden ibarettir. Nihai bir amaç, soyut da olsa doyurucu bir hedef de olmadığından olaylar neden-sonuç ilişkisinin dışında, kişilere yazılmış destanlar masallar şeklinde kayda geçirilir.

            Aydınlanma Çağı’nın yıldızı Kant’ın evrensel tarih yazma çağrısına cevap Hegel’den geldi. Hegel diyalektik tarih algılayışıyla tüm olay ve olguları tez,antitez,sentez şemasına yerleştirip bunların arasındaki çatışmanın ilerlemenin motoru olduğunu iddia etti. Tez ve antitez çarpışıp sentezi yaratacaktı. “Sentez” elbette ki tez ve antitezden daha kuvvetli, yararlı,sağlam bir şey olacaktı ve ilerleme gerçekleşecekti. Ama sentez de birtakım çelişkileri bünyesinde barındırdığından başka bir antitezle kapışır ve bu mutlak doğruya kadar sürer.

            Medeniyetimizin ruhuna yönelik bu iki bakış açısını alegorik yoldan şöyle anlatabiliriz.Birinci algılayış biçimine göre medeniyetimiz bir merkezden savrulurken genel çekim kuvvetiyle merkeze çekilir ve dolayısıyla dairesel bir hareket yapar. Aynen Dünya’nın Güneş’ten kopup yine güneşin eksenine girmesi gibi. Buna göre insan doğanın otomat işleyişinden kopmuştur. Fakat hayvani yönelimleri zayıflamış da olsa varlığını sürdürür. Ruhun üç bölümünden (Platon – Arzu, akıl, thymos) arzu ve akıl doğa kanunlarına tabidir. Fizyolojik kökenli gereksinimlerimiz arzudur, bunları elde etmede (belki daha fazla elde etmede ya da daha kolay elde etmede) kullandığımız meleke de akıldır. Thymos bunların yanında gayet gereksiz görünür. Ama insanı insan yapan şey de yine thymostur. “Nietzche’ci bir okumayla thymos şeylere değer biçen yanımızdır,tanrısal kuvvetimizdir.”(Fukuyama) Dostoyevski “Suç ve Ceza”sını timotik arzularına kulak verdiği için yazdı. Matisse tablolarını be nedenle yaptı. Thymos üstünlük talep eden sesimizin soluğudur. Mozart sefalet içerisindedir fakat konçerto bestelemeye son sürat devam eder. Dönüşteki yörüngemiz timotik etkiler sonucu genişler. Robespierre ve Jakobenler halkın, Lenin ve Bolşevikler proleteryanın özgürlüğü için canlarını ortaya koydu.Tüm bu olaylar doğa kanunlarından kopup kendi kurallarımızı koymamıza bir nebze yaramıştır. Dairemizin çapını büyüterek,zaman zaman savrulma kuvveti artar ve yörünge düzlemi değişir. Fakat tarihin genel mantığı pek değişmez. Bolşevik öncü partinin bir bürokrat egemen sınıf yaratması ve yine toplumda efendi-uşak ilişkisinin görülmesi (ısrarla şahıslara bağlanmayacak olursa) devrimin tam bir sıyrılışa yaramadığı görülecektir. Sovyet İhtilali liberal kapitalist ülkelerin acımasız tarzlarından vazgeçerek sosyal devlete sığınmalarını kuşkusuz tetiklemiştir. Komünizm soğuk savaşı kazanamamış olsa da dünyaya kazanımlar miras bırakmıştır. Savrulma ve çekim yasasına bağlı tarihsel gidişimize bu güncel durum örnek verilebilir.

            İkinci algılayış biçimi ise medeniyetimizi bir inşaat olarak görür. Zaman içerisinde katlar yükselir ve gerçek bir değişim oluşur. İnşaatı yapılan bina köy evinden köşke,köşkten apartmana, apartmandan gökdelene, gökdelenden ... şeklinde sürekli bir gelişim içerisindedir. Bugün hala karnımız acıkıyor olabilir ama bugün hala avcı toplayıcı atalarımız gibi beslenmiyoruz. Bilim ve teknoloji her geçen gün ilerliyor. Özetle bir günümüz öbür günümüze benzemiyor.

            Birinci düşünüş şekli ruhunu felsefenin yığılan yapısından, ikincisinin de modern doğa bilimlerinin birikimli ilerlemesinden aldığını söyleyebiliriz. Tam da burada ikinci soruya yaklaşıyoruz. Çünkü Hegel’in diyalektik sistemi de pozitif doğa bilimi de sürecin neden ve sonuçlar silsilesinin bir nihai amaca, hakikate çıktığını iddia eder. İnşaatımız Babil kulesidir. Medeniyette amaç tanrıya merdiven dayamaktır. Tüm gerçeklerin öğrenilmesi ve her şeyin efendisi olmak. Bu açıdan değerlendirildiğinde Alexander’ın seferi, bir kahramanlık hikayesinden çok daha fazla bir şey ifade eder. Kozmopolit bir kültüre giden yolda bir önemli adımdır. Hatalar,yanlışlıklar hatta savaşlar ve felaketler bile bu büyük puzzle’ın parçalarıdır. Her şey birbirine bağlı ve gereklidir.

            Bu amaç, baştaki soruda da belirttiğim gibi (eğer varsa) edimlerimizin değerlerini ortaya çıkaracak mihenk taşıdır. Eğer evreni Nietzche’nin yorumladığı gibi görürsek iyinin ve kötünün ötesine geçeriz çünkü bu trajedi ülkesinde amaç yoktur. Gücün kayıtsızlığı vardır. Yükselmeler, alçalmalar, savrulmalar ve durgunluk öylesine gerçekleşir. Güç her şeyin üzerindedir, kimseye hesap vermez, neredeyse evrenin arche’sidir: Güç istenci... Kendi kendini aşmak ve yok etmek akışın dinamikleridir. Belirgin bir amaç olmadığı gibi sonrasız bir döngü vardır. Çünkü çemberde baş son birdir. (Herakleitos)

            İnsan davranışları belirlenemez niteliklerdir. Aklın ve arzunun kesin talimatlarına uymayabilir. Saçma sapan bir üstünlük mücadelesinde yaşama istencini bile bastırır. (Hegel) Determinizmin işleyiş yasaları bu bölgede iş görmeyebilir. Hiçbir eksikliği olmayan sistem,sıkılan insanların ayakları altında ezilebilir.

            Tarih boyunca döngüselcilerin hep daha çok kanıtı olagelmiştir. Nazizm çılgınlığı dünyanın en eğitimli toplumlarından birisi olan Almanlardan çıktı. Aydınlanma’nın barışçı söylemleriyle yıkanan bir çağda Birinci Dünya Savaşı yaşandı. Fukuyama’nın tarihin sonu çığlığından, medeniyet vaatlerinden on sene sonra ülkesi işgalci pozisyonda. Hegel’e de Marx’a da Kojevé’e de inanmak için pek bir nedenimiz yok. Güneşin altında değişen bir şey olmuyor.

            Günümüz işçi sınıfı elli sene öncesinden, kölelerden ya da serflerden çok daha iyi şartlarda yaşıyor olabilir. Ama işçiler kendilerini kölelerle kıyaslamazlar, hiç köle görmemişlerdir zaten. Onlar kendilerini zamanlarının burjuvazisiyle kıyaslarlar. Sokakta kimse bir işçiye köle değil diye saygı duymaz; işçi olduğu için küçümser tersine. İşçi buna kızıp devrim de yapsa olan olmaya devam eder. İlerlemeden anladığımız şey konformizmle bağlantılı ise kesinlikle ilerliyoruz. Buna itiraz eden kimse yok. Ama ilerlemeyle bahsettiğimiz kafaların tümden değişmesi ise sürekli ilerlemenin varlığı örneklendirilemez bir önermedir. Avcı toplayıcılarla aynı şekilde beslenmiyoruz ama modern sanayi toplumlarında bile borsalardan tröstlere tüm ekonomik faaliyetlerimizde canavarca birbirimizi kemirerek köklerimizden o kadar da kopamadığımızı gösteriyoruz. Ormanın yumruğunun yerine yüz dolarlık banknotların geçmesi; Romalılar’ın grejuvalarının yerine nükleer silahların geçmesi ilerleme sayılabilirse elbette sürekli ilerliyoruz. Fakat bunlar bile başlı başına düzensizliğin, kaotik durumun resimleridir. Bir ilk neden olmadığı gibi son neden de yok. Daha önce söylediğim “hataların bile önemli olması” savaşların bile hoş görülebilmesi öyle bir rahatlama sağlar ki ilerleme tanrısı kendiliğinden yaratılır. Neden sürekli ilerleme fikrine bu kadar yatkınız; cevabı bu işte. Bir tür günah çıkartma bu: daha önemli bir şeyin parçası olmak. Son insanın yılışıklığına bile katlanılır bu uğurda.