2007 XITFO
Yazı Konuları
- “Modern teknoloji uygulamalı doğa bilimi değildir; tersine, Yeniçağ doğa bilimi, teknolojinin özünün uygulanmasıdır.”
M.Heidegger, Oruç Aruoba’nın “Heidegger, Adam, Dönüş” başlıklı yazısından, Defter, Metis Yay., Yaz 2001, Sayı 44, s.23
- “Bir çağın insanları, başka bir çağın insanları olmadıklarından, Diyojen’in adam bulamamasının nedeninin, artık var olmayan bir zamanın insanını kendi çağdaşları arasında araması olduğunu sezecektir.”
J.J.Rousseau, “ İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı”, çev. Rasih Nuri İleri, Say Yay., İstanbul 1995
- “İnsan gözdür, öte yanı deriden, etten başka bir şey değil. Gözü neyi görürse, değeri o kadardır insanın.”
Mevlâna, Mesnevi, cilt 6/810, çev. Veled Ç.İzbudak, M.E.B.Yay., Ankara 1991.
Büşra KÜÇÜK
Bursa Nuri Erbak Lisesi
2007 Türkiye 11. Felsefe Olimpiyadı Birincis
“İnsan gözdür, öte yanı deriden, etten başka bir şey değil. Gözü neyi görürse, değeri o kadardır insanın.” MevlânaANLAM KARMAŞALARINDA VARLIK PROBLEMİ
İnsan nedir? Görmek, duymak, koklamak gibi eylemlerinin yanında kendini diğer varlıklardan ayırabilen, hisseden, farkına varan, anlayan, bilinçli eylemde bulunandır insan. Yaptıklarına ve yapacaklarına dair bir fikri olan, akıl yürüten varlıktır. Sorgulayandır. Heidegger’in deyimiyle; “İnsan yalnızca var olan değildir. Aynı zamanda kendini var olan olarak algılayabilendir de.” Onu diğer canlılardan ayıran da bu algılama ve bilinçli olma durumudur. Görüp işittiklerini, duygu ve düşüncelerini dile getirmektir insanı insan yapan. Hayata kattığı yorumdur.
Evrendeki tüm canlılarda bir çeşitlilik, bir farklılık söz konusudur. İnsan basitçe farklı olmak yerine farklılığını eylemleri ve sözleriyle ortaya koyar. Ve Arendt’e göre de; “Eylemin ve konuşmanın olmadığı bir yaşam, harfiyen yaşarken ölmek demektir.”
Yaşamı anlamak, sadece bakmakla yetinmeyip görmeyi de isteyen bir göze sahip olmak, hayatı derinlemesine kavramak, bilginin ezberlenmesi ve tekrar ezberlenmesi şeklinde gelişen bir sürecin yaşandığı modern dünyada hayata anlam katmaya çalışmak bu kadar kolay mı? Dilthey anlamayı günlük yaşam formlarının anlık kavrayışlarıyla değil de, sabitleşmiş yaşam formlarının (sanat, bilim, din) derinlemesine anlaşılıp kavranılmasıyla mümkün kılmaktadır. Oysa bugün anlık kavrayışlardan ileriye gidemeyen, üstünkörü anlamlarla yetinilen bir ortamda, sığ bir yaşam sürmekteyiz. İnsan değerinin yalnız bilgi ile ölçüldüğü, tinsel olanın reddedilip akılsalın tek dayanak noktası olarak kabul edildiği bu çağda her geçen gün anlamlar biraz daha kayboluyor, kimliklerini yitiriyorlar. Baudrillard’ın da dediği gibi” Her geçen gün daha çok haber ve bilgiye karşın giderek daha az anlamın üretildiği bir evrende yaşıyoruz.” Anlamın eritildiği, insanların düşünmeden yoksun, anlam simülasyonuna1 boyun eğen bir tutum içerisine girdikleri, gerçeğin yerini göstergenin aldığı bu dönemde insanın kendisini fark edip hayata farklı bir açıdan bakması, baktıklarını görebilmesi ve gördüğü oranda değer kazanması oldukça zordur kuşkusuz.
Aydınlanma ile Ortaçağın dogmatik kurallarını ve skolâstik düşünce yapısının reddedildiği, aklın ve rasyonalist düşünce sisteminin ön plana çıkarıldığı bir çağa girildi. Ortaçağ da kendi istek ve arzularını, düşüncelerini kısacası kendi aklını başkalarının kılavuzluğuna bırakmış olan insan, Aydınlanma ile hayata kendi gözleriyle bakmayı öğrenip üzerinde baskı kurmuş olan otoriteleri reddetti. Kant bu durumu “ Aydınlanma insanın kendi suçu ile düştüğü bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır.” şeklinde açıklarken Aydınlanma’nın parolasının da “Aklını kullanma cesaretini göster.” olduğunu ileri sürüyor.
Aydınlanmadan modern döneme doğru gelindikçe aklın egemenliği her geçen gün biraz daha ağır basıyor. Pozitif bilimlerin ve teknolojinin de gelişmesiyle akıl doğaya, hayata, insana hükmetmeye başlıyor. Ve artık ‘insanın insana hükmetmesi’ evresine geçiliyor. Kierkegaard, Nietzsche, Adorno gibi düşünürler de aklın bu egemenliğini yadsıyarak insanın yaratıcı boyutunun unutulmaması gerektiğini, insanın sadece akılsal değil aynı zamanda tinsel bir varlık olduğunun da önemsenmesinin gerekliliğini savunmuşlardır.
İnsan için kendi varlığını sorgulamak, anlam karmaşalarıyla uğraşıp hayata bir yön verebilmek kitle içerisine kaçıp, kendini hayatın yapıp etmelerine bırakmaktan çok daha zordur. Arendt’e göre “Kitle toplumu hala birbiriyle ilişkisi olan ama bir zamanlar hepsi için ortak bir anlamı olan dünyayı yitirmiş insanoğulları arasında otomatik olarak ortaya çıkan bir örgütlenmiş yaşamdan başka bir şey değildir.” Kitlenin otomatikleşmiş, ezberlenmiş yaşam formunun içerisine gizlenip Heidegger’in deyimiyle bir ‘iç daralması’na girilmeden geçirilen zaman, insanın ‘öteki’lerden farklı olduğunun bilincine varamadan ve bunu dile getirmeden yitirdiği ömür, hiç yaşanmamış bir hayatla eşdeğerdir. Çünkü insan farlılıkları yoklayabildiği oranda kendini vareder. Kendini var ettiği oranda değer kazanır, kazanmalıdır. Kendi doğasıyla, kendi varlığıyla birleşip yeniden doğmalıdır
İnsan, akılsal ve tinsel değerlerin sentezlendiği bir modeldir. İnsan, yaşamı algılayan -gerçek anlamda algılanması gereken– bu algılamadan kaynaklanan farklılığını ortaya koyması gereken bir varlıktır. Heidegger’in varlığı, insan varlığıyla eşdeğer olan bir tutum sergileyerek, oluşan bu senteze ‘dasein’ adını vermesi de insan varlığının anlaşılmaması durumunda genel anlamıyla varlığın da ortadan kalkması, anlamını yitirmesi sonucunun ortaya çıkacağını vurgulamak istemesinden kaynaklanmaktadır. Ona göre ‘varlık’, insandan yola çıkılarak düşünülmesi gereken bir kavramdır. Çünkü sadece insan, varlığının farkına varabilir. Ona göre; “Yalnızca insan varlığını sorabilir. Yalnız insan var olandan- ki o kendisidir- varlığa adım atabilir.” Varlığa atılan adımla beraber görmeye, değer kazanmaya, kendi içinde var olmaya başlar. İnsanı sadece akılsal bir varlıkmış gibi algılayıp sürekli bilgi üretmesini beklemek, anlamlarını kaybedip sadece ezbere bir bilgiye endekslemek giderek anlama sırt çevirmesine neden olup, görme (fark etme) eylemini kısıtlayacak, körelmesine ortam hazırlayacaktır. Yaratıcı hayal gücü ‘Bitmeyecek Öykü’de olduğu gibi ‘hiçlik’ içerisinde kaybolurken insandan geriye makineleşmiş bir bünye, yalnızca et ve kemik kalacak. Ve varlık son bulacaktı
1. Yabancı kökenli sözcük yerine benzetim kullanılabilir.
Begüm Naz BAYIRBAŞ
VKV Koç Özel Lisesi
2007 Türkiye 11. Felsefe Olimpiyadı İkincisi
“İnsan gözdür, öte yanı deriden, etten başka bir şey değil. Gözü neyi görürse, değeri o kadardır insanın.” Mevlâna
GÖZ GÖZÜ NASIL GÖRÜR?
Göz tek başına değer belirleme işini üstlenemez. Duyuların arasında dış dünyanın en karmaşık ve en bilgilendirici niteliklerini taşıyanı olmasına rağmen gözün, elde ettiği niteliklerin “değer” kavramını anlamlandıracak hale gelmesi, öznenin nesneyle kurduğu kesinlikten uzak bir bağı gerektirir. Bu bağ duyumların algılara, nesneliğin öznelliğe, insan derisinin, etinin ruha dönüşmesidir; çünkü gözün duyum sırasında “ne” gördüğünü açıklayabilmek için, karşısındaki nesneyi/özneyi “nasıl” gördüğüne ilişkin bireyin yarattığı tasavvurlara ihtiyaç duyulur. Dolayısıyla değeri ve bu duyum süreci arasındaki bağı anlamlandırmak için bu tasavvurlar üzerinden gidilmelidir. Bu noktaya odaklanabilmek için de öncelikle “nasıl” sorusunun, “ne” görüldüğüne ve görülen şeyin değerinin ne olduğuna karar verme konusunda üstlendiği görevden dolayı merkeze konulması gerekir.
İnsan değerini açıklamada, bireyin sorduğu iki “nasıl” sorusu olduğu görülür. İlkinde insan, başkasının onun değerini yaratmasına izin verirken ikincisinde kendi değerini kendi “gözüyle” yaratır. Aslında göz, kendisini göremeyeceği ve kendi değerini açıklama konusunda daha üst bir akla ihtiyaç duyacağı için, ikisi arasındaki tek fark gözün ışığın karşısında gözünü ne kadar uzun süre açık tutabildiği (Platon/Mağara Benzetmesi), bilgiyi ve olguyu ne kadar uzun süre görebildiğiyle alakalı olacaktır. Bu da, günümüz toplumlarında, insanlığın değerinin hangi “nasıl” sorusuyla belirlenmesi gerektiğini gösterecektir.
1. Başkalarının gözü, insan değerini nasıl açıklar?
Gregor Samsa ekonomik güce sahip olduğundaki değerini, bir sabah böceğe dönüşüp üretime olan bu katkısı yok edildiğinde kaybeder, Kafka’nın “Dönüşüm” adlı eserinde çevresindeki herkes onu kapitalist sistemin bir parçası olaraki üretim gücüyle değerli kılınan bir kahraman olarak görür. İktidar özneyi üretimde kullanılacak bir araç olarak, “emeğiyle” kimlikleştirilmiştir çünkü (Foucoult) bu kimliğe hapsolmuş olanın, biricikliğiyle varolabilmesi ve iktidar ile olan ilişkisinde “çobanın sürüsü” rolünün dışına çıkması imkansızdır. Böylelikle iktidarın yönetimi altındaki toplum, Mevlana’nınkine benzer bir hümanist yaklaşımdan, her bir bireyin, yetenekler ve özgürlüğüyle var olmasından uzak bir yaklaşımı benimseyecektir. Birey, gözün önünde sadece ekonomik güce sahip olan kişi olarak varolduğu anda, zihin, “ne” sorusuna verdiği bu cevap karşısında, özgünlüğünü ve bireyselliği kaybeden insan, değersizleşecek, “bir böcek” ya da insan dışı bir varlık olarak kendini var edecektir. Bu, iktidarın gözüyle insan değerinin nasıl belirlendiğini göstermektedir. İnsan değeri, bazen de iktidarlar arası bir ilişki içerisinde belirlenmektedir. Örneğin, Doğu/Batı kavramıyla oluşan bir kimlik bağlamında bir Batılı gözü, Batılı ressamların resmettiği bir şark hayatı ve düşüncesi içinde algılayacaktır “Doğulu”yu. Bazen de, resimlerden görülen hayatın yüzeysel anlamlandırılışı karşısında, “neden varolurlar ki ?” gibi sorgulamamalara yönelecek, gözünün bu kadarını görmesiyle birlikte “değersizleştirecektir” kendisine benzemeyeni. Bir diğer basitleştirilmiş “kimlik” algılayışı da özne-özne arasında kurulan bağ ile belirlenen değeri açıklamaktadır. Burada, stereotipler ve ayrımcılıktan söz etmek gerekecektir. Göz, karşısındakini “simgesel”, dış görünüşe dayalı duyusal verilerle “ne” olduğu konusunda bir tanımlamaya gidecektir. Siyasal görüşü, bir “görünüş açıklaması” olarak kabul edecektir örneğin. Kendi görüşünden uzak olduğu için, karşısındakinin değerini “azaltan” tanımlar yapacaktır. Ayrımcılık konusuna gelindiğinde de, özneler, ırkçılık düşüncesinde, “ten rengi”yle; cinsiyet ayrımcılığında ise “bedeniyle” gözümüzün önünde varolacaktır. Gözün, onları bu özellikleriyle görmeye başladığı anda, “değersizleştirmesi” kolaylaşacaktır.
2. Kişi kendi gözüyle nasıl değerli olur?
Öznenin kendisini “nasıl” gördüğü sorusunun cevaplarının felsefe tarihinde, daha iyimser örnekleri olduğu görülür. Öznenin kendisiyle kurduğu “sorumluluk” ilişkisi (varoluşçuluk), bilgisinin arttıkça “fark ettiklerinin” de artmasıyla elde edeceği üstünlük düşüncesi (Bacon) ve son olarak da, inanç aktıyla varolan tasavvufi bir yorumlama, onun kendisini kendi gözünde, nasıl değerli kıldığını açıklamamıza yardımcı oacaktır. “Karamazof Kardeşler”de “insan, diğerlerine karşı sorumludur ama kendisi diğerlerinden daha fazla sorumludur” diyen kişinin insanı kendi gözünde nasıl gördüğü ve onu ne kadar değerli kıldığı anlaşılabilir. Varoluşçu da, insanı savaşlardan, atom bombasından, işlediği her türlü suçtan “sorumlu” bir varlık olarak görür. Göz burada insanı korunacak bir varlık olarak değerli kılmaya yükümlüdür. Göz ile başlayan deneyim, deneyimle artan bilgi bilgiyle artan güç ilişkisinde ise insanın insanı “değerli” olarak görmesi de gördüklerinin artmasıyla, bu şekilde mümkün kılınır. Bilgi güçtür (Bacon), diyen insan, evrende kendisini kontrol ederken bulacak ve bilgi elde edebilme yetisi nedeniyle diğer varlıklardan daha ”değerli” olduğu düşüncesine varacaktır. Benzer bir şekilde, diğer insanlarla olan ilişkilerinde de güç kıyaslamasıyla, bilgiden yoksun olanı değersiz kılacaktır. G. Orwell’in “1984” adlı eserinde bu değer ilişkisi, halkın bilgisinin kısıtlanmasıyla “değersizleştirilmesi”, insanlıktan uzaklaştırılması olarak görülür. Bilgisi olan iktidar, her zaman için, halktan daha değerlidir. Son olarak da tasavvufi açıklamaların gözünün neyi gördüğüyle, insanın değerli kılınışı açıklanabilir. “Ne olursan ol, gel” diyen Mevlana, evrendekilerin “Tanrı’nın Yansıması (Tecelli) olduğu görüşüyle insanlığı kucaklar. İnsanlar, mutasavvıfların gözünde değerli bir yansımadır çünkü. Burada, kişinin kendi değerini açıklamada daha iyimser ve daha karmaşık bir tasavvur getirdiği görülür.
3.Gözlerin Çokluğu
Günümüzün küreselleşen dünyası, kişinin gözünün “ne kadar çok şeyi” görebileceği konusunda bize bilgi vermektedir. Her deneyime kolayca ulaşılabileceği düşüncesiyle, farklı “göz”leri “deneyimleyebilen” insan, gözlerin çokluğu konusunda bir “nasıl” karmaşasına sürüklenebilmektedir. Bu çoklu görme durumu, görülen şeyleri arttıracağından bilgi ile birlikte insan değerinin de arttığı düşünülmemelidir. Burada artacak olan şey, kişinin başkalarının/diğer gözlerin onu nasıl gördüğü düşüncesinden uzaklaşma isteği olmalıdır. Kişi gözünü kamaştıracak olan “yüzeysel” kimliklere hapsolmaktan kurtulmanın en kolay yolu olarak kullanmalıdır. Farklı kültürlerle kurulacak olan ilişkilerle gözün “tek bir şey” görmekten uzaklaşabileceği, kendi kimliği ve değeri üzerinde kendi aklıyla karar verebileceği inancına sahip olmalıdır. Artık, gözlerini kapatacak olan anlayışlardan kurtulması, olgulara verdiği önemin ve elde ettiği bilgilerin artmış olması nedeniyle daha kolay olacaktır. Önemli olan “nasıl” sorusuna yönelmek, gerçeğe en yakın olanı benimsemektir.
Ogeday CELEP
Özel Saint Joseph Fr. Lisesi
2007 Türkiye 11. Felsefe Olimpiyadı üçüncüsü
“Bir çağın insanları başka bir çağın insanları olmadıklarından Diyojen’in adam bulamamasının nedeninin artık var olmayan bir insanını kendi çağdaşları arasında araması olduğunu sezecektir.”
J. J. Rousseau
ANAKRONİK HÜMANİZM
Toplum içinde sivrilen bir düşünce, marjinalleşme sürecinde toplumun uygulamaya ya da dayatmaya çalıştığı çoğu kuralı yıkmak ve böylece yeni olanı yaratmaya potansiyeli olan bir düşüncedir. “übermensch” esasen bu yaratı yetkisine sahip idealize edilmiş bir eskizdir; ancak o noktaya gelmeden önce iyi güzel olan ve de tanım dışı olandan başlamak gerekir. Michel Tournier, Le Miroir des Idées adlı eserinde beau (iyi, güzel) ve de sublime (öte olan) ayrımını yapar. İyi ve güzel olanı, beğenileni toplum belirler, dönemin estetik kriterlerine ve dönemin sosyo-ekonomik verilerine bağlı olarak değer takdir eder. Ancak “sublime” olan kendi zamanının ötesindedir, görülmemiştir, alışılmış değildir ve karşısında ne yapacağınızı şaşırırsınız.
Sivrilen düşünceye, yani kendini yaratmaya, değiştirmeye, düzenlemeye adayan düşüncenin en güzel örnekler ortaçağda engizisyonun yaktığı binlerce insanın savundukları düşünceler olabilir. Bunun dışında yirminci yüzyıla has anti-kahramanlar da örnek olarak verilebilir. Arsène Lupin bir hırsızdır, ahlaksızın tekidir, toplumla uzaktan yakından alakası yoktur. Aynı şekilde Jeanne D’arc sembolü çoğu zaman özgür düşüncenin ve de farklı olan düşüncenin ifade edilmesi olarak algılanır. Sonuçta bu androjen karakter hapislerde sürünmüş bunun yanısıra ülkesini savunmayı da bilmiştir. Anti-kahraman toplumun içinden sıyrılır, o artık kendi başınadır; çevresinde insan, yandaş, dost ya da aile arayamaz. İşte tam da bu yüzden bir kahramandır; bir başına koca bir etik değerler sistemini, devleti, dini ya da herhangi bir Leviathan’ı karşısına aldığı için. Max Stirner de görüşleriyle bir anti-kahramandır. J. D. Sallinger’in on altı yaşında şehirde otellerde kalan ve kız tavlamaya çalışan Holden Caulfield’ı da Chuck Palahniuk’in Tıkanma adlı eserindeki seks bağımlısı ahlaksız doktor da marjinaldir. Bu karakterler “normal” değildir.
Bizim herhangi bir nedenle hayal edemediğimiz ya da etmeyi reddetmeğimiz tüm olgular bize yabancı olan, bizden olmayan, başkasının olan olgulardır. Hobbes’un da bahsettiği gibi insan psikolojisi bencillik ve benmerkezcilik üzerine kuruludur. Claude-Lévi Strauss’un "Hüzünlü Dönenceler" (fr. Les tristes tropiques) adlı eserinde ise yabancı olanın, bizim olmayanın nasıl yok edildiğinin örnekleri vardır. Kiniklerden Diyojen’in elinde fenerle geceleri insan araması ve de bütün çabalar sonucu bir insan bulamadığını düşünmesi bununla alakalıdır. Benim insan olandan algıladığım benim gibi olan insandır, öyleyse Diyojen de kendisini aramaktadır. İşte anti-kahramanlığı bu noktada başlar. Anti-kahraman Diyojen yalnız kalır; çünkü düşüncesi ayrıksıdır; topluma değil Yeni olanı yaratmaya yönelen düşüncelerdir. Aslına o yaratma potansiyeli ve farklı görüşü sayesinde farklılaşmış belki adeta Kafka’nın “metamorfozunu” yaşamıştır.
Yaratıcının dönemin entellektüel normları dışına çıkması (le surménage intellectuel) iki şekilde gerçekleşir. Birincisi geçmişe yönelik, retrogade adını verebileceğimiz eskinin yeniden kullanılmasıdır. Tıpkı Antik Yunan mitlerinin yirminci yüzyılda dramaturglar (örnek olarak Jean Anouilh - Antigone) ve filozoflar (örnek olarak Le Mythe de Sisyphe - Albert Camus) tarafından daha derin anlamlar yüklenerek yeniden yaratılması bu norm dışına çıkışa verilen örneklerdir. Deleuze’ün (Guattari ile birlikte) L'anti-oedipe adlı eseri, Freud’un Oedipe, Elektra karakterlerini yeniden kullanmasına da aynı kapsamda değinmek mümkündür. Aynı şekilde Herakleitos’un diyalektiği Hegel’de, Platon dualizmi Descartes’da yeniden karşımıza çıkar. Bunun dışında güncel pazarlama taktikleri arasında "elde kalanı değerlendirme" düşüncesi sürekli olarak geçmişin moda ürünlerinin tekrar tekrar kullanılmasına sebep olur. İkinci anakronik sanat anlayışı ise geleceğe yönelik olandır. Öncelikle Rousseau’nun döneminde egemen olan aydınlanma, klasizm, determinizm ve de kısmen rasyonalizm yazarın görüşleriyle bağdaşmazken bir yüzyıl sonra ortaya atılacak, bir yüzyıl sonra benimsenecek olan sanat akımı romantizm Rousseau’yu bir öncü yapacaktır. Ne yazık ki bir avant-gardiste, bir öncü olan Rousseau gerek Voltaire ve Diderot gibi yazarların tepkilerini gerekse de halkın nefretini üzerine çekmiştir. Marjinal bireyin izole olmaya, soyutlanmaya zorlanması anlaşılmamasından dolayıdır, Rousseau işte tam olarak bu yüzden hayatının son yıllarını dağda yazarak geçirir zaten. Diderot arkasından “sadece kötü insan yalnızdır” (fr. "seul l’homme méchant vit seul") yazacaktır. Marquis de Sade’ın cinsel içerikli eserleri dönemin hatta ve hatta bizim dönemimizin dahi dışındadır, Pier Paolo Passolini’nin Salo adlı eseri hala yasaklıdır. Öbür yandan Jean Genet’nin hiçbir kitabı Türkiye’ye gelmemiştir; çünkü bu üreticiler, yaratıcılar bizim yaşadığımız dönemin ilerisinde eserler vermişlerdir. Cins ve cinsiyet kavramları hala bir tabu olmakla kalmayıp özellikle Türkiye bu alanda kendini bir gelenekselliğe teslim etmiştir, haliyle bünyesinden bu alanda sivrileni dışarı itmektedir.
Günümüze bakarsak zaten parçalanmış bir toplum içerisinde birçok altkültür oluştuğunu ve her birinin de kendi içerisinde bir kozmos (Orlanda Patterson) oluşturduğunu görebilmek mümkündür. Sivrilen düşünceye en güzel örnek LGBTT (Lesbian Gay Bisexual Travestite Transsexual) kurumsallaşma hareketleriyle dönemin, patriarkal cinsiyet ve rol dağılımının aynı zamanda da biyolojik cinsiyet determinasyonunun ortadan kaldırılmaya çalışmasıdır. Çağlardan beri patolojizasyon savunmasıyla tıp lugatında fiziksel (fizyolojik) bir hastalık, psikolojizasyon savunmasıyla ruhsal bir hastalık, din savunmasıyla ahlak dışı olarak tanımlanan eşcinsellik düşüncesi korkulan bir kavram olarak ele alınır. Hitler’in nazizmi eşcinselleri kamplarda toplayıp pembe üçgenlerle damgalayarak ölüme mahkum ederken sanırım çoğu insan sadece medyanın yansıttığı antisemitik yanını gördü İkinci Dünya Savaşı’nın. Ben neysem öteki de o olmalıdır temelli bir düşünce yıllar yılı ırkçılığa, ezilmeye, ayrımcılığa ve bölünmeye sebep olmuştur. Bir zenci savunucusu Aimé Césaire olsun ya da rölativizm yanlısı Claude-Levi Strauss her koşulda bize öğütlenen ve yirmi birinci yüzyılda da umutlanmamızı sağlayan hümanizm felsefesi olacaktır. Pic de la Mirandole “De Dignitate Humanis” eseriyle ortaçağda daha sonraları Grotius, Auguste Comte, Rabelais gibi başka bir sürü ismin de verilebileceği hümanist görüşün temeli Protagoras’ta yatar; “Herşeyin ölçüsü insandır”. Yirminci yüzyılın savaşları, ölümleri ve de neden olduğu zarar giderilemeyecek ölçüde büyüktür, bu yüzden umutsuzluk içerisinde olan birey umudunu kendini adeta bir dinle özdeşleştiren hümanizmde bulmaktadır. UNESCO dahilinde çalışan Federico Mayor bu konu üzerine yazdığı makalesinde (fr. recréer l'homme) yeni nesil hümanizminin yeni bir pedagoji anlayışıyla oturtulabileceğini belirtirken bu felsefe güdülerinin toplumun hoşgörü, anlayış, eşitlik gibi bize utopik gelen düşüncelerden ibaret (düşüncenin, bu düşüncelerin egemen olduğu toplumlar) olduğunu savunur. Yeni hümanizm küreselleşme kapsamında etkiden kaçınmalıdır, yeni hümanizm insanların evren vatandaşı yani kozmopolit olmalarını öngörmektedir. Ancak kozmopolitanizm düşüncesinden farklı olarak hümanizm daha çok soyut alanlarda kalır, bir din öğretisine dönüşmeye en yakın doktrinlerden biridir hümanizm. Bu görüş İslam felsefesinde tasavvuf görüşünün hedeflediği ve Mevlana’nın “kim olursan ol gel!” sözüyle özetlediği teorinin uyarlanmasını görmeyi aynı istekle bekleyen bir görüştür. Açıkçası bir Voltaire’in Eldorado utopyasından ya da Rabelais’nin Thélème ütopyasından farkı yoktur bu düşüncelerin diyebilirisiniz. Yalnız bu sefer hümanizmin güçlü bir yandaşı da var: kuantum felsefesi. İnsanın ellerine tanrısal güç veren bu düşünce sistemi ile kozmos içerisindeki tanrısal öneminin ve de devliğinin (Rabelais Pentagruel ve Gargantua devlerinin öyküsünü yazar) yeniden farkına varabilir. Varoluşçular da bunu haykırmaktaydı. Albert Camus “Noces a Tipasa” adlı eserinde “Tanrılar Tipasa’da oturur.” ifadesiyle insana sahip olduğu gücü göstermek istiyordu. Simone de Beauvoir "Le Deuxième Sexe" eseriyle toplumsal cinsiyete savaş açtı ve kadınlara, kör bir fatalizm düşüncesine bağlı kalmamak, değişmek gerektiğini gösterdi. Etrafımızda o kadar çok devrim ve yenilik gerçekleşirken her bireyin kendini aktifleştirip bir düşünceyi savunması gelişme, ilerleme ve de büyüme için önemlidir. Apaçık olan ise bu gelişimin hümanistik, kuantik, egzistansiyalist ya da teolojik olsun her zaman insan üzerinden mümkün olduğudur. Yaratanın ya da üretenin yani verenin yaptığı her ne olursa olsun, eserin yüzde kaçı anlaşılırsa anlaşılsın, ne kadar beğenilirse beğenilsin yaratılmış eserin (düşünce, yazı, heykel, Spinoza'ya göre insan, Descartes'a göre şeytan) varlığı “ben buradayım peki ya siz neredesiniz?” sorusunu yöneltmek gibi algılanabilir. Lambda kuruluşu onur yürüyüşlerine (ing. gay pride) çıkarken ve yıllar yılı beyoğlu-cihangir kesimindeki travestileri topluma kazandırabilmek için çalışırken emin olun bir başkası gecenin bir yarısı rakı şişesiyle o travestiye saldırabiliyor. Önemli olan anlaşılmak, yararlı olmak ya da verilenin niceliği/niteliği değil, bu kavramlar çok öznel olmakla beraber değişkenler. Ancak iyiliğin, yardımseverliğin, toleransın ve de hoşgörünün insan içinde uyandırdığı his belli bir çağa ait değildir. Boris Cyrulnik'un da dediği gibi “insan yoktur, insanlık vardır.”
Feridun Arda KARA
İstanbul Özel Amerikan Robert Lisesi
Türkiye 11.Felsefe Olimpiyatı Dördüncüsü
“Modern teknoloji uygulamalı doğa bilimi değildir; tersine, yeniçağ doğa bilimi teknolojinin özünün uygulanmasıdır.”
M. Heidegger
DOĞALDAN ÇIKAN TEKNOLOJİNİN DOĞAL DÖNGÜSÜ ÜZERİNE
Akıllı tasarım ya da üstün yaradılış teoremi, ortaya çıkışının yarattığı tartışmalardan uzak, önyargılardan arınmış kimi düşünürlere göre boynuzun kulağı geçişinin; insanın, yaratıcısı olan doğaya tepeden bakmaya başlamasının bir manifestosudur. Binyıllarca gözlemlemek ve korkmaktan öteye gidilemeyen doğal dinamikleri, sınırsız güçlü muammalardan, “üstün” kelimesine indirgeyen bu akım, insanı içgüdüsel olarak sınırlayan doğanın ulaşılmaz tutarlılığı ve karşı konulamaz gücü tabularının da yıkılmasına önayak olmuştur. Teolojik ve psikolojik sınırlamaların yoksunluğunda doğal “yaratıkları”, kendi yarattıklarıyla; doğayı yaratanı da kendiyle alt alta, belki bazen yan yana koymaktan çekinmeyen insanoğlu, gözlem ve yorumlama ağırlıklı ilmi rotasını da; deney, planlama ve yaratmaya çevirmiştir. Bu düzeltme/sapma sürecinin öğeleri, neden ve sonuçları, aynı modern fizikte mutlak hareketsizlikte bulunan bir cismin varlığının kanıtlanamaması, ancak mutlak hareketsizliğin yokluğunun (Heisenberg, Einstein) kanıtlanması gibi, perspektife dayalı ve bu perspektifin yalnızca gözlemi değil, fenomenin kendisini de belirlediği etkenlerdir. Bu noktada, yalnızca öznelliğe karşı bir tutum ışığında yapılacak sorgulamalar, zamanda bulunduğunuz noktadan ileride ve geride fark edilebileceklerin menzilini oluşturmaktadır.
İnsan arkheyi ateş, hava, hatta atom olarak belirlediği zamanlarda bile onun objesi olmayı kabullenmiş bir noktadadır. Doğanın tekelinde, insanın bu rakibine karşı en tezahürat edilen temsilcisi sayılabilecek doğa filozofları ile, bugünün doğa açıklamalarını, taklitlerini ve hatta geliştirmelerini kıyaslamak bir çok edebi maceraya da kaynak sağlamıştır. Değiştiremeyeceği, yaptırımlarına karşı koyamayacağı kuralların boyunduruğundan çıkıp; dünyasını, hatta bu sözcüğün varsaydığı engellemelerden de kurtularak, “realm”ini; yardımsız, öncüsüz, kendi şekillendirme şansı bulunan sektlerin betimlemeleri de benzer şekilde tamamen özgür olarak yapılabilmektedir. Fiziksel ve metafiziksel değişmezlerden, dogma çivilerinden yoksun bu ortamların çelişen portreleri, zengin inceleme odakları olarak karşımıza çıkmaktadır. George Orwell insanın eline verilen bu koşulsuz “teknolojik” gücün en büyük sonucunun onu kaybetme korkusundan doğan psikolojik sorunsallar olduğuna dikkat çekerken (1984), dönem İngiltere’sine yaptığı derinlemesine göndermesinde, Thomas More, insan elinden çıkmış, böylesine özgürce tasarlanmış bir düzenin, görece iyileştirici etkilerine dikkat çekmiştir hilal ve yıldızında. Ancak insanın mutlak kontrolüne duyulan kötümser güvensizlik, aksi görüşün kalesi olan bu eserin kapağında bile karşımıza çıkmaktadır. “Eu” ve “O” prefikslerinin bir karmasından oluşturulan “Utopia” kelimesi, yapıtaşlarının anlamları gibi “güzel” ve “yok”tur. İlk bakışta umut verici olsa da, “yok” bir “güzel”liğin parodisi olmaktan kurtulamayan ve latin/romans dillerinde de yerini buna göre alan sözcük; kitlelerin, doğayı baskılayan insana temkinli yaklaşmasına bir sebep daha sunmuştur.
Doğayı bir standart olmaktan alıkoyan insanın izleyeceği yolun yanısıra, ulaştığı noktadan dönüp baktığında doğayı ne olarak göreceği, ya da hatırlayacağı, bir başka sorgulanması gereken noktadır, ve burada da parçalayıcı(dekonstrüktivist) düşünceye söz hakkı tanınmalıdır. Çünkü konvansiyonel düşünce, istisnai durumlar hariç yalnızca sentezlerdeki usu takdir edebilse de, doğanın “üstün”lüğü gözlemsel boyut skalasının her iki yönünde de karşımıza çıkmaktadır. Görece büyük sentezsel oluşumların varlık ve hareketlerini açıklayan bilim adamlarının bu “üstün yaradılış” üzerinde hegemonyasını ilan etmeden önce, küçüklerin, “kayda değer olmayanların” ortamındaki harikaların sırlarına inmeleri gerekmekteydi. Hala bitmemiş olan bu yolculuk, doğanın belki de hiç bir zaman entelektüel olarak aşılıp, üzerine inşa edileceklere, kıdemsiz bir temel oluşturamayacağını, her geçen gün, yayımlanan her makale ile, gözler önüne sermeye devam etmektedir. Planck’ın, kendi adını taşıyan ölçeğe indiğimizde karşımıza çıkanlara dair önermeleri; geçmişin, belki biraz da kendimizi üstün görmemize sebep olan doğa bilinmezliğinin, üstesinden gelinen bir şey olamama ihtimalini sunmaktadır. Bu ortamda, insan tahminlerinin görece çaresizliği, ve kuantum düzensizliğinin makro skaladaki yansıması olarak bağlantı kurulabilen entropi teorileri, küçüğün içeriksel büyüklüğüne somut kanıtlardır. Bu, insanlığın hala hayranlıkla gözlemlediği dünyadaki, pratik mantığa kafa kafaya ters oluşum ve davranışlar, doğanın “teknolojinin özünün uygulanması” seviyesine gerilemesinin zamana ihtiyacını göstermektedir. Alana yabancı bireyin, güneş tutulması sırasında yaptıkları savaşı durduran toplumlardan farksız bir tepki sergileyebileceği; yoktan var olmalar vardan yok olmalar, zamanı yavaşlatan hızlar gibi makro ölçekte eşsiz gözlemler ele alındığında normal karşılanmalıdır. Bu, basit ve yüzeysel şekilde, insan toplumunun, doğanın belirleyiciliğinden uzaklaşıp, bu bağlamda “über-mensch”e ulaşması için teknoloji tarafındaki beklentilerini vurgulayan örnek, çok yakın zamanda yasal satış ve dağıtımı açıklanan ilk kuantum bilgisayar örneği ile herşeyi kapsayan bilgi zirvesine tırmanışın devam ettiğini, Heidegger’in sözünü hakkıyla tekrar edebileceğiniz günlere yaklaşmayı göstermektedir. Bu gelişme, kimya denklemlerinin, moleküler gözlemlerin ve dolayısıyla hormon etkileşimlerinin kognitif bilimin toplum incelemelerindeki elemanlarından birini oluşturması paraleli bir seviyeye ulaştığında doğal dinamikler, insan bilgi ve yaratma gücünün bir alt kümesi, insan da çevre ve dolayısıyla kendisinin efendisi olmaya bir adım daha yaklaşacaktır. Bu bilgi birikimi karşısındaki insan, Hermann Hesse’nin Siddhartha’sına paralel bir yol takip edecektir. Sarayın rahatlığında, bizim durumumuzda tüm doğayı çözmüş olma illüzyonunun eylemsizliğindeki insanlık, sokaktaki adamın zihninden geçenlere, yani kuantum dünyasının alışılmadık ve sebep/amaçsız davranışlarına şahit olduğundaki bocalaması kaçınılmazdır. Umut verici nokta ise, Siddhartha’nın koşulsuz sandığı gerçekleri kırarak, metafiziksel mistisizmin bir boyutta yokluk gibi gözükebilecek çok boyutlu varlığını, veya insanlığın kuantum belirginsizliğini, yapıcı bir biçimde sorgulayarak hazmetmesi ve dogmatik standartların yokluğunda sınırların da yok olmasını, buharlaşmasını fark etmesinden doğan, stoik nirvanasıdır.
Bu, bahsettiğimiz durumda belki biraz fantastik olarak nitelendirilebilecek rahatlık, artifaktın, yani insanın elinden çıkanın “doğal” olduğu bir mantıksal düzlem ortaya çıkartmaktadır. (Unutulmamalıdır ki teknoloji, “tekhne”den, yani insan elinın sanatından çıkmakta, doğal ise “natura”dan, evrenin belirlenen yönünden, kutsal yaratıcıdan gelmektedir. Bu iki niteliğin birliği durumundaki sonuçlar bahis konusudur.) Alfred Nobel’in insanlığa “armağan ettiği” barut gibi, Albert Einstein’ın ışık tuttuğu relativistik zaman kaymaları, doğanın bir başka kolonunun daha manipule edilmezliğini, hatta sağlamlığını yadsımaktadır. Salvador Dali’nin kayalar üzerinde eriyip kıvrılan saatlerinin gerçekliğe yaklaşması, hatta bu şekillenmenin insan elinden çıkması burada üzerinde durulması gereken noktadır. Yine unutulmamalıdır ki, doğa düzenden, düzensizliğe doğru eğimli bir yol üzerinde, eylemsizliğini korumaya çalışan bir çember gibidir. Bu entropik eğride, ona yapılacak her türlü müdahale, kaçınılmaz olarak düzensizliğe doğru etkisini gösterecektir. Elbette ki düzensizlik, bu bağlamda dildeki kötümser çağrışımlardan bağımsız değerlendirilmelidir, ancak kaosa giden yol en azından gözaltında tutulması gereken daha fazla değişken, ve kontrol altında tutulması gereken aynı oranda etkileşimi beraberinde getirir. William Faulkner gibi, insanın düzensizliğini ambalajlamadan sunan bir yazarın karakterinin zamana kendi yorumlarını getirmeye başladıkları ve bu yorumları zamana kabul ettirdikleri anda başlayan dağılma süreci, ya da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öznelleştirilmiş saatler sorunsalından yola çıkarak, insanın bu gücünün nihayetini, olmayanları varedip değerlendirebilen edebiyatın ışığında gözlemleyebiliriz.
Bu noktada sorunsalımız kendini, (ona verilen sınırlı beynin bile küçük bir bölümünü kullanan) insanın determinizminin boyutu olarak yeniden tanımlamaktadır. Kariyerinin başlangıcından dolayı, filolojik birikimi azımsanamayacak Friedrich Nietzsche’nin, Herakleitos’un sürekli akan nehrinden, kaya parçalarının ve hatta iki taraftaki kıyının da atılmış halini, tanrının “ölmesi” olarak nitelerken düşünmüş olabilecekleri, var olana yön veren, sınırları belirsiz iradeli insanın sonuçlarıdır. “Cesur Yeni Dünya” istenen bir durum mudur? Yoksa, tanımlanan bir durumda mağara duvarındaki gölgelerle yetinmek aslında o gölgeleri oluşturan mağaranın dışının varlığı için şart mıdır? Belki, Aristoteles’in “her şeyden kararınca” pusulası her denizde kullanılması gerekendir. Bu öneriler değerlendirilirken, ne kadar çaplıca düşünülürse düşünülsün, “doğal olan” yine etkisini hissettirmektedir. Psikolojik olarak, en rahat hayata sahip insanın, diğerlerine kıyasla etkisiz sorunu, onun en büyük sorunu olması durumunda, diğerlerini çok daha büyük sorunların üzeceği kadar üzebileceği gibi, antropolojik olarak da güç ve özgürlük her zaman insanın bu değerlerde bulunduğu pozisyonun bir üst aşaması olarak göreceli bir şekilde kendini tanımlayacaktır. Doğalı kapsayabilen insanın, bu kapsama sürecinde “teknoloji” olarak nitelendirdiği, akabinde “doğal” olacak; kimilerine göre doğa zaten bu sonuçları doğurması için var olacak, kimilerine göre de ondan doğan bu sonuçlar bir tecavüz sayılacaktır.
Coşan ÇAĞLAYAN
Tevfik Fikret Lisesi Anlara
2007 Türkiye 11. Felsefe Olimpiyadı Beşincisi
“Modern teknoloji uygulamalı doğa bilimi değildir; tersine, yeniçağ doğa bilimi teknolojinin özünün uygulanmasıdır.”
M. Heidegger
Newton kendisini başarılarıyla ilgili kutlayanlara şu sözü söyler: “Kendimi bir okyanusun kıyısında deniz kabuklarıyla oyalanan bir çocuk gibi hissediyorum, oysa önümüzde koca bir okyanus var.” Newton ve ondan sonra gelenlerin doğayı keşfetmedeki isteği, doğayı özümseme ve çözümleme arzusu acaba yerini Heidegger’in belirttiği gibi teknolojik, yani pratiğe yönelik kaygılara mı bırakmıştır? Modern bilim, teknolojik (pratik) kökenlere mi dayanmaktadır yoksa Aydınlanma’dan kendine miras kalan doğayı keşfetme çabasıyla mı devam etmektedir? Bilimin özü, başlangıçtan beri değişmemiş, sürekli pratik kaygılarla kurulmuş da olabilir. Heidegger’in sözü, bize bilimin temel mantığı ve ilerleyişi üzerine sorular sordurmakla beraber, günümüz biliminin, bilimin özünden farklılaştığını ve artık pratik kaygılar üzerine temellendirildiğini belirtiyor. Kanımca bu problemin özünü anlayabilmemiz için yukarıda yazdığım sorulara ek olarak, bilimin temel mantığı nedir? “Bilim nasıl çalışır?” “Bilim nasıl ilerler?” “Bilimsel olan ile bilimsel olmayanın ayrımı nasıl yapılır? Modern bilim’in farklı noktaları nelerdir, hangi ilkelere dayanır?” gibi sorulara da cevap vermemiz gerekiyor. Ben önce bilimin tarihsel gelişimini ve süreçlerini Heidegger’ın düşüncesi bağlamında yorumlayıp, oradan modern çağ biliminin doğuşuna ve temel mantığına geçeceğim. Daha sonra bu iki süreci karşılaştırıp, yine Heidegger’ın sözü bağlamında yorumlayacağım. Son iki bölümde modern bilimin bize getirdiklerini ve ona karşı yapılan entelektüel eleştirileri dile getirecek, sonrasında günümüz bilim çevrelerinin çalışmalarını ve işleyişlerini sorgulayacağım. Sonuç olarak genel bir karşılaştırmaya giderek Heidegger’ın düşüncesinin doğruluk payını ortaya koyacağım.
I- Bilimin ortaya çıkışının kesin tarihi bilinmemekle birlikte, kökenin Çin ve Mısır uygarlıklarına dayandığı söylenmektedir. Bu uygarlıklar öncelikle geometri ve matematik bilimlerinin temellerini atmışlardır. Bunun sebebi pratik durumlarla ilişkilendirilebilir; Çin’de kaynak yönetimi ve hesaplamaların; Mısır’da piramit tasarımları ve tarla bölüşüm hesaplarına (Nil Nehrinin her yıl taşması sonucu ortaya çıkan bir problem) olan ihtiyaç, bu bilimlerin doğuşu olmuştur. Yani pratik kaygılarla doğmuşlardır; ancak daha sonra, Antik Yunan’ın bu medeniyetlerle kaynaşması, bilimin esas kökenini ortaya çıkarmıştır. İlk yunan filozofları doğanın işleyişine ve özüne merak salmışlar, onu bir şekilde açıklamayı kendilerine görev edinmişlerdir. En önemlisi, bu çabalar pratik kaygılar taşımamaktadır. Yalnızca insanın merakı sonucu ortaya çıkmışlardır. Örneğin Demokritos, çağının çok ilerisinde bir tahmin yapmış, atom kuramını ortaya koymuştur. Veya Pythagoras evrenin temelinin sayılar olduğunu söylemiştir. Tekrar belirtelim, esas doğuşunu Antik Yunan’dan alan bilim, daha önceki kökleriyle pratik kaygılar taşısa da bu temelden ayrılmış ve uzun bir süre doğayı anlamak için yapılmıştır. Ancak bu noktada, aslında teknolojinin bilimden önce ortaya çıktığını söylemek zorundayız; zaten bilim- teknoloji ikiliği ilk uygarlıklarla doğmuş ve süregelmiştir. (Tartıştığımız konu “Modern bilim tamamen teknoloji odaklı mı oldu? sorunu). Roma uygarlığında, teknoloji ön planda tutulmuştur. Antik Yunan bilimi, yani az önce bahsettiğimiz doğayı anlama çabası, Roma uygarlığında pek uygulanmamıştır. Bunun sebebi, bilimsel bir temelde doğan felsefenin, süreç içersinde doğa felsefesinden ayrılarak insana yönelmesi, insan kaynaklı sorunları ele almaya başlamasıdır. Bu çerçevede doğa da insan üzerinden çözümlenmeye çalışılmış ancak bir süre sonra Aristoteles’le bilim, felsefeden yavaş yavaş kopmaya başlamıştır. Bilimlerin bu aşamada teknolojiye kaynaklık edememesi, Roma uygarlığında direkt olarak teknolojinin göz önünde tutulmasına sebep olmuştur. (Kaygılar yine pratiktir: amaç fetih yapmak, düşmanı yenmek olduğu için doğal olarak askeri teknikler geliştirilmiştir, aynı zamanda şehircilik, inşaat mühendisliği gibi dallarda da pratik kaygılar sonucu gelişme gözlenmiştir.) Roma’nın mirası, Ortaçağ Avrupası’nda katedraller inşa etmek için kullanılmıştır. Roma döneminin inşaat bilgileri üzerine Arap – İslam biliminin bilgileri eklenince, Milan Katedrali, Rouen Katedrali gibi teknolojik ve mimari şaheserler ortaya çıkmıştır. Arap-İslam dünyasına geçmeden bir özet yapmak istersek, bilim önce teknolojiyle doğmuş, daha sonra Antik Yunan’da felsefeyle birleşip, teknolojik kökeninden ayrılmıştır. Tarihsel şartlar içinde teknolojik bilgi öne geçmiş ve sorgulayıcı bilim, Arap-İslam bilimine kadar bir adım geride kalmıştır. Antik yunan mirasının üzerine kurulan Arap-İslam uygarlığında bilimler, doğayı çözümleme amaçlı çalışmıştır. Kimya, Matematik, Astronomi gibi alanlarda birçok bilgin temel eserler vermiştir. Matematik dalında Euklides’in kitapları yeniden yorumlanmış, sayılar üzerine çalışılmış, trigonometri keşfedilmiş (Horasanlı bir Türk tarafından), kimya dalında malzemeler ve elementler üzerine kitaplar yazılmış, Astronomi biliminin temelleri atılmıştır. Bu çalışmaların tümünün temelinde öncelikle doğayı anlamak yatar. Rönesans, bu anlamda bilimin ve Roma’dan kalan teknolojinin birleşmesiyle ortaya çıkmıştır. Daha doğrusu, bilimin en kesin yöntemi olan matematiksel fiziğin doğuşuyla pratik kaygı taşıyan teknoloji ile Antik Yunan’dan gelen merak için yapılan bilim birleşmiştir. Bu noktadan sonra bilim ve teknolojiyi ayırmak imkansızdır; çünkü doğayı anlamaya çalışan bilim, matematiksel fizik yönteminin bulunuşu ile doğayı kavramayı becerirken, onu teknolojinin amaçladığı gibi dönüştürmeyi de başarmıştır. Bu birleşmenin en belirgin örneği Leonardo Da Vinci’nin ürünlerinde gözlemlenebilir. Da Vinci, matematiksel fizik yöntemini tasarımlarına başarıyla uygulamıştır. Daha sonra astronomi dalında Galileo ve Kepler, matematiksel fizik yöntemini sağlamlaştırmış ve fizikte devrim niteliği taşıyacak sonuçlara ulaştırmıştır. (Önemli not 1: Genelde matematiksel fiziğin Galileo tarafından bulunduğu söylenir, ancak benzer bir ifadeyi Da Vinci için de kullanabiliriz.). Daha sonra, Newton, bu yöntemi temele alarak “hareket”in doğasını incelemiş ve bu hesaplarını yine kendi keşfettiği türev ile kanıtlamıştır. Şu anda tam olarak bir ayrımda durmaktayız. Bu noktadan ileride, bilim, temele matematiği alarak ilerlemiştir. Bu noktadan önce bilim daha çok metafizik kuramlarla açıklanıyor. Örneğin Aristo, yerçekimi ivmesini nesnelerin yere olan arzusuyla açıklıyordu; dolayısıyla bu süreçte bilimin sekteye uğraması doğaldı. Sonrasında Arap-İslam dünyasının Antik Yunanı yeniden yorumlamasıyla ayağa kalkan bilim; pratik kaygılarla doğan bilim dalları olan ve o dönemde teknoloji için kullanılan matematik ve geometriyle birleşince esas kaynağını buldu. (Önemli not 2: Bilimin yeni ve sağlam kökeni olan matematik, önceleri pratik amaçlar için kullanılıyordu. Dinamik ve statik bilimleri ve geometri de buna dahildir; bunlara “bilim” demek, bizi temel bir yanılgıya ve başta yaptığımız ayrımla çelişmeye götürür. Bu “bilim”ler Rönesans’a kadar teknolojiden ibaret sayılabilir, yani matematik, dinamik, statik bu dönemde bir teknolojinin adıdır, öz olarak doğayı anlama ve koruma çabasında olan bilimden farklıdır.) André le Nôtre, Vaux-le Vicomte bahçelerinin tasarımında matematiğin bilimler için olan önemini vurgulamıştır. Gerçekten de Aydınlanma döneminin bilimcileri, doğanın en ufak parçasında bile matematiğin geçerli olduğunu görmüşlerdi. En önemlisi, matematik, teknolojinin bilimle kaynaşmasına olanak veriyor ve bilimleri metafizik açıklamalarla kurtararak doğayı betimleme gücü veriyordu. Bu noktada doğa bilimlerinin temel mantığının matematik üzerine kurulu olduğunu belirtelim. Matematik, teknoloji ile bilimsel özü birleştirmekle kalmamış, güvenilir bir bilimsellik ölçütü haline gelmiştir. Sonuç olarak, teknolojik kaygı ile bilimsel öz aydınlanma ile birleşmiştir.
II- Newton’un fizik kanunları ve dünya tasarımı, 19. y.y.’ın sonlarına kadar başarıyla uygulanmış ve geliştirilmiştir. Bu yıllarda Euklides’in 5. aksiyomunun kanıtlanması için yapılan çalışmalar bilimin özünün belirginleşerek tekrar bir ayrılma noktasına gelmesine sebep olmuştur: Riemann adlı bir matematikçi tarafından keşfedilen yeni geometri, bilim adamlarına Newton’un dünyasından farklı bir dünyanın kapılarını açar. Aynı dönemde, kuantum fiziği de keşfedilmiş ve çeşitli kuramlar geliştirilmiştir; kuantum fiziği, aydınlanma biliminin kalesi olan matematiksel fiziği sekteye uğratmış ve elektron hareketlerinin olasılığa bağlı olduğunu ortaya koymuştur. Bu diyalektik, matematiksel fiziğin olasılıkla birleşmiş halinin uygulanmasını doğurmuş ve elektronun hareketleri bu sayede kısıtlı ölçüde hesaplanabilmiştir. Ancak bahsettiğimiz bu iki kavramın, yani kuantum ve Riemann geometrisinin asıl önemi, Prof. Nejat Bozkurt’un Bilimler Tarihi ve Felsefesi kitabında belirttiği gibi bilimsel teorilerin deneysel gerçekliğe bağlı kalma zorunluluğunu yıkmalarıdır. Bu iki bilimsel kuram, doğanın bilinmezliğini vurgulamakla beraber, Popper’in hep taşıdığı bir kaygıyı da hatırlamamızı sağlar. Belki bütün bu bildiklerimiz, bir gün gerçeğe daha yakın teorilerle ortaya konacak ve bildiklerimizin aslında toptan yanlış olduğunu göreceğiz. Bu noktada bilimin özü yine teknolojiden ayrılarak göze çarpar: doğayı betimlemek tamamen ve özgür olarak bilimin elindedir. Her geçen gün doğanın sırrı daha farklı açılardan aydınlanabilmekte ve bilim matematiği kullanarak bu aydınlanmayı gerçekleştirebilmektedir. Kuantum mekaniği ışığın doğasının sorgulanmasını doğurmuş, dalga-parça ikiliği tartışmalarından sonra Louis De Broglie sağlam bir bilimsel yanıtla ikisini kaynaştırmayı başarmıştır. Kanımca, bu yıllara kadar teknoloji ile birleştiğinden ötürü yavaşlayan bilim, 19. y.y.’ın sonuna doğru yine zincirlerini koparmış ve yine matematiği kullanarak özüne dönmüştür. (Tabii ki kendi özünde bir takım ilerlemeler de yaşamıştır.) Bu tamamen doğal bir diyalektiğin sonucudur. Bilim, doğayı anlama çabası içersinde önce makro-evreni keşfetmiş, (bu noktada teknoloji ile birleşmiş) sonra atomun içyapısını yani evrenin temel taşlarını keşfedebilmek için mikro-evren*¹ boyutuna inmiştir. Dolayısıyla bilim sürekli özünü ortaya koyarak ilerlemekte ve teknolojik boyutlarla kesişip bir senteze gitmektedir. Kuantum ve Riemann geometrisiyle başlayan “öz” ayaklanması, Einstein’in senteziyle teknolojik boyutlara indirgenmiştir. Daha doğrusu, deneysel gerçeklik ile sınanabilecek hale gelmiştir; öyle ki Einstein, Riemann geometrisini relativist evren tasarımında uygulamış, kuantum mekaniğinde ise bugün birçok nükleer teknolojinin başlangıç noktası olan hesaplamaları yapmıştır. Bilimin özü, Popper’ın da söylediği gibi sürekli yanlışlaşıp, gerçeklerden uzak kalan ve bu yüzden hep daha ötesini bilmeye çalışan bir silsiledir. Newton, Einstein gibi bilimde paradigmalar oluşturmuş bilim adamları ve diğer çoğu bilimci, kavramlarını bozmayı ve yenilemeyi çok arzu etmezler, bu çok doğaldır; çünkü onlar için büyük çaba sarf etmişlerdir; ancak bilimin özü, ileriye gidebilmek için sürekli eksiklerin ve yanlışların üzerine gitmek zorundadır.
III- II. Dünya Savaşı’nı yeni bir diyalektik sürecin başlangıcı olarak alabiliriz. Tarihsel süreç içerisinde, bilim ve teknolojinin diyalektiği, sentezlerle sonuçlanmış ve bu sentezler hep teknolojik uygulamalar doğurmuştur. (I ve II. Paragraflarda anlatıldığı gibi.) Bu uygulamaların büyük çoğunluğu, askeri ve sanayi alanında gerçekleştirilmiştir. Açıkçası, savaşları daha büyük ölçütlü, üretimi daha geniş boyutlu hale getirmiştir. Bu süreci Toffler’in ikinci dalgası olarak tanımlayabiliriz. II. Paragrafta bahsettiğim Einstein’ın sentezlediği diyalektik, II. Dünya Savaşı ile birleşince, bilim ve teknoloji bir daha asla ayrılamayacak şekilde birbiriyle kenetlenmiştir. Toffler’ın 3. dalgası olarak adlandırılan ve 1940’lardan günümüze gelen dönemde bilim, teknolojiyle birleşmiş, önce atom bombasını, sonra seri üretimi gerçekleştirerek özünden ayrılmıştır. Artık tamamen üretim ve savaş teknolojilerinin elinde olan bilimin amacı, doğayı çözümlemek değil onu dönüştürmektir. (Marx’ın sözündeki felsefecileri bilim adamları ile değiştirelim. Bilim adamları bugüne kadar doğayı anlamaya çalıştılar; ancak önemli olan onu dönüştürmektir.) Bu yine, doğal bir diyalektiğin sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilim, doğada anlayabileceği limit noktasına geldiği için teknoloji ile birleşmek zorunda kalmıştır. Bu, keşfedilecek her şeyin keşfedildiği anlamına gelmez; tam tersine aynı Antik Yunan’da felsefenin yaptığı gibi insan üzerine yoğunlaştığı anlamına gelir yani yeni keşifler, insan pratik çıkarlar göz önünde tutularak yapılacaktır. Bu anlayışı eleştirmek, lüks şehir hayatından 10 dakikalık elektrik kesintisi ile dahi ayrılmaktan hoşnutsuz olan insanların yapabileceği bir şey değildir. Bilim, bu yeni karakteri altında insan hayatına çok büyük ve önemli yenilikler katarak hayatı kolaylaştırmış ve aydınlanmanın hedeflediği;ancak iktisadi olarak ortaya konduğu üzere başarılı olamadığı projeyi gerçekleştirebilmede azımsanmayacak bir yol almıştır. Bilimin özünden bu şekilde ayrılması, postmodern yaklaşımlarla ortaya çıkan anti-bilim gibi akımlara sebep olmuştur; anti-bilimcilerin bilime getirdiği eleştirilerin temelinde kapitalizm düzeninin birileri ezilmeden yürüyemeyeceğinin anlaşılması ve bilimin yanlış kullanımları sonucu oluşan ciddi yan etkiler yatar. (Örn. Küresel ısınma, türlerin yok olması.) Bir noktaya kadar anti-bilimciler haklıdır, bilim özünden ayrılmış ve temel mantığından kopmuştur; ancak bu yeni mantığının (teknolojik) kazandığı avantajlar ve insana yaptığı katkılar göz ardı edilemez. Bilimin doğayı dönüştürme yolunda başarısız olduğunu, aslında her şeyin akış halinde ve kendi yolunda ilerlediğini savunan (Feyerabend) ve bilimin bu doğal akışa müdahalesinin kötü amaçlar doğurduğunu düşünen anti-bilimciler bu noktada haksızlardır; ancak gerçekten bilim, özünü değiştirmiş ve Heidegger’ın belirttiği gibi teknolojinin özüne dönmüştür.
IV- Sonuç paragrafı: Bilimsel ilerleme, önceki paragraflarda özetlendiği gibi Hegel diyalektiği ile açıklanabilen bir kavramdır. Bilimin birikerek ilerlemesi konvansiyonalist bilim felsefeleri tarafından da kabul edilmemekle beraber, onlar bilimin birbirinden bağımsız paradigmalardan oluştuğunu ve böylelikle ilerlediğini belirtir. (Kuhn, Toulmin). Öyle ki bu bilim felsefesi, II. Dünya savaşı sonrası dönemde en tutulan felsefe olmuştur ve gerçekten de bunu hak etmektedir. Bu uygulamaya ek olarak Kuhn’un konvansiyonalist bilim felsefesi, bilim çevrelerinde sıkça benimsemiştir; bunun sebebi, bilimin yeni özünün destekleyici olan kapitalist ekonominin dayattığı “insan için bilim-teknoloji-üretim” prensibinin temellendirilebilmesidir. Bilimin paradigmal çok yönlülüğü hayatın her alanına farklı şekilde uygulanarak bilim toplumun işleyişinin merkezi haline getirilmiştir.*² (Aslında bu süreç 1600’lerde İngiltere Royal Society’nin kurulmasıyla başlar.). Açıkçası, bu durum, insan hayatını kolaylaştırdığı ve ona zarar vermediği ölçüde çok yararlı ve gereklidir. (Etik tartışmalara bu makalede girilmeyecektir.) Bunun aksi uygulamalarda bilim ancak bir kurbandır, suçlu değildir. Bilimin diyalektik ilerleyiş sürecinin önce kapitalizm sonra da 3. Dalga (Toffler) ve “üretim-savaş” ekseninde gelişen teknolojiler uğruna kullanılması tamamen doğal bir süreçtir. (Bu noktada tarihsel bakışımızı Hegel’in özgürleşme yolunda ilerleyen Geist İde’si ile bağdaştırabiliriz ancak bu daha farklı bir işleyiş mantığıdır.)*³ Nilüfer Kuyaş, Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı kitabin çevirisine yazdığı önsözde bize sonuç için gerekli bir çok argüman sağlar: Yeni bilim çevreleri, ödenekler alabilmek ve varolabilmek için insan, savaş veya üretim teknolojilerinden biri üzerine çalışmalıdır. Öyle ki bilimin özünün farklılaşması bu sebepledir. Kanımca bunu bir negatiflik içerisinde algılamak yanlıştır. Bilimin teknolojik özü sayesinde birçok hastalığa çare bulunmuş, hayat kolaylaştırılmış, açlıkla mücadele edilmiş ve daha nice hayata dair buluşlar yapıla gelmiştir. Bu pozitif yön, aynı mantığın ve özün insanlara acı çektirmek üzere ayrılan savaş teknolojisi bütçelerini göz önünden kaldırmaz. Aksine, bize bir filozof titizliğiyle bu ikisini birbirinden ayırmayı ve iyi olanın destekleyicisi haline gelmeyi gösterir. Bilimin yeni özünü tamamen reddedip yere batırmak veya onu hiç sorgulamadan kabul etmek dogmatiklik durumudur. Dogma olanın “felsefesel” olma imkanı pek azdır. Bu duyarlılığı en güzel Bertrand Russell’da gözlemleyebiliriz. Russell, bir yandan bilimin eski özünü sürdürebilmeye çabalarken, yeni özünü yadsımamış ancak yeni özünün yarattığı negatif etkenlerin sürekli karşısında olmuştur.
Sonuç olarak, Heidegger yaptığı tespitte büyük ölçüde haklıdır. Nilüfer Kuyaş’ın belirttiği gibi bilimsel çevrelerin kapitalistlik ilişkilerinin olması ve bilimin toplumsal işleyişinin merkezinde kurumsallaştırılması, onun özünü değiştirmiş ve ona teknolojik bir öz katmıştır. Ancak halen bilimin eski özünde ilerleyen çevreler mevcuttur. Bilimin diyalektiğinin bu sürece girmesini, Kant’ın bahsettiği akılsal sınırlardan Kaynaklandığını düşünmek yanlış olmamakla beraber, eski özle ilerleyen çevreler birer Don Kişot edasıyla bilinmezliğe karşı savaşmaktadır. Biz bugün, bilimin yeni özüne daha sık maruz kalıyor ve ekonomik kaynaklarımızı oraya aktarıyoruz; bu durumu bilimin diyalektik içkinliğinde kabullenmek aynı zamanda yanlış ve zararlı uygulamaları titizlikle ayıklamak zorundayız. Eski özle yeni özün ayrıldığı temel nokta yeni özün insanın pratik, duygusal ve düşünsel kaygılarını birlikte içermesi ve sanat ve felsefe ile daha iyi kaynaşmasıdır. (Salvador Dali, Newton’a Biat eserinde bunu vurgular.) Yeni özü titizlikle eleştirmek ise bu makalenin devamına yazılacak yeni bir makalenin konusudur.
*¹ Bohr tarafından ortaya konan kavramlardır.
Zeynep Tuğçe BAYAT
Yusuf Kalkavan Anadolu Lisesi
2007 Türkiye 11. Felsefe Olimpiyadı Altıncısı
“Bir çağın insanları başka bir çağın insanları olmadıklarından Diyojen’in adam bulamamasının nedeninin artık var olmayan bir insanını kendi çağdaşları arasında araması olduğunu sezecektir.”
J. J. Rousseau
TOPLUMSALLAŞMA SÜRECİNDE DEĞİŞİM, İNSANIN BEN KABUĞUNDAN SIYRILMASI
İnsan duygusal bir varlıktır. İnsanın aynı zamanda toplumsal bir varlık olması kendisini toplumsallaşmanın kucağına bırakmasına neden olmuştur. Toplumsallaşma sürecinde insan benliği ne derece etkilidir? İnsanın benliği toplumsallaşma önünde bir engel midir?
1
İnsan istencinin var olmasıyla insanda BEN kavramı oluşmuştur. Ben kavramı insanın doğası gereği insandan ayrı düşünülemez. İlk akla gelen şekilde bu kavramın toplumsallaşma önünde bir engel oluşturacağı düşünülebilir. Fakat toplumsallaşmanın ilk adımı ben düşüncesidir. Ben düşüncesine her ne kadar farklı perspektiflerden bakılsa da doğuştan ya da sonradan kazanılmış bir ben düşüncesinin olduğu-insan istencine bağlı olarak- söylenebilir. Öyle ki Hobbes da içgüdüsel olan BEN , Fichte de düşünceleri tasavvur eden evrenin gerçeklerini belirleyen BEN dir.
a-Ben kendisini sınırlar mı?
b-Bu sınırlamada insan istencinin rolü nedir?
2
İnsan istenci insanın özgür bir varlık olmasını gerektirir. Buna rağmen insanın özgürlüğü J.Paul Sartre’daki gibi kayıtsız-şartsız bir özgürlük olamaz. Çünkü daha önceden belirttiğim gibi insan toplumsal bir varlıktır ve kendi benini sınırlamak zorundadır. Bu sınırlama belgesiz, gizli ‘toplumsal bir sözleşmedir (J.J.Rousseau). Toplumsal sözleşmelerde en az rolü insan istenci üstlenir. Toplumun çizdiği çizgileri zaman zaman zorlayarak ortak bir toplum bilinci oluşturmak’
Toplum bilinci J.J.Rousseau’nun söylemeye çalıştığı gibi çağa özgüdür. Toplumun sürekli gelişme veya değişme içinde olduğundan bu ‘çağa özgü’lük kaçınılmazdır. Diyojen’i çağdaşlarından ayıran şey onun bazı yönleriyle toplumun hatta cağın bazı değişimlerini yok saymaya çalışmasıdır. Diyojen çağdaşları arasında kendine benzeyen birini bulamıyorsa kendisi ya eski çağlardan kalmıştır ya da çağdaşlarından çok daha ileride bir çağın insanıdır. Öyleyse Diyojen’in değişime ayak uyduramaması ya da değişime kafa tutması Auguste Comte un ‘zeka ile toplumlaşma’ sözünün tam karşısında duruyor. Çünkü değişim toplumu iyiye götürüyorsa bu toplum için yararlıdır. Değişimde toplum söz konusu olduğunda birey BEN kabuğundan sıyrılarak toplumun yararına olacak gelişimin çağına uygun kısımlarını alarak yeniyi benimsemeleridir.
c-Gerçekten ’bireysel yarar’,’toplumsal yarar’ a dönüşebilir mi?
d-Dönüşebilirse bunun ölçütü nedir?
3
İnsanın bireyselliği ikinci plana atıp toplumu öne çıkarmasını insanın doğasına bağlayan ve ortak toplumsal bir yarar olabileceğini söyleyen S.Mill ve J.Bentham bu konuda nesnel bir yasa bulduklarını kabul ederler. Bu yasanın ölçütünün de toplumu hazza götüren ve toplumu acıdan uzaklaştıran olaylar olması kaçınılmazdır.
Marx’ın ele aldığı değişim, zıtların birliği ve çatışması, toplumun değişimi üzerindeki etkisini sürdürür. Zıtların birliği ve çatışması insanların değişmesine dolayısıyla da çağın da değişmesine yardımcı olur. İnsanların zaman zaman değişimin olmadığı sanısına kapılması değişimin kuralsız değil belli bir ölçü ve yasaya göre olmasındandır. Toplum ne kadar değişirse değişsin bu değişimi sağlayan temel yasa her zaman aynıdır.bu yasaya ‘Logos’ diyor Herakleitos, logosu bilen tanıyan toplum gelişimini bu yönde sürdürecek ve toplumsal yarar a bu şekilde ulaşacaktır.
Toplumların ve cağların değişimlerinde aralarında diyalektik bir bağ kuran hazzın ve acının anlamları toplumu iyiye götüren ve toplumu kötüye götürendir. Bu balgamda aynı koşulu öne süren Epikuros’a göre ‘aç kalmamak, üşümemek, susamamak’ insana (buna bağlı olarak topluma)yeter de artar bile.
Cağların gelişme sürecinde Epikuros gelişimi ve bu gelişimden doğacak yeni ihtiyaçları –tıpkı Diyojen gibi-hesaba katmamıştır. Fakat gelişen toplumun temel ihtiyaçları yanında farklı ihtiyaçları da olabilir. Bu ihtiyaçlar sınırsız; kaynaklar sınırlı olduğuna göre de ortak-toplumsal bir bilinç şarttır.
İnsanların ‘toplumun iyiliğini bir araç olarak değil; bir amaç olarak görmeleri(Immanuel Kant)’toplumun gelişimini etkileyecektir.
İnsanın toplumsal bir varlık olması, ortak-toplumsal bilinci yaratması,gelişmeye açık olmasını gerektirir. Günümüzde gelişime açık olmayan insanlar, benliklerini kaybetmek uğruna verdikleri bu savaşın bedelini, kendilerine ve doğalarına ‘yabancılaşarak ’(Marx) ödemektedirler. Teknoloji, iletişim olanakları insanın robotlaşması için değil, insanın daha iyi yaşaması için gelişmektedir. Eğer gelişimi kendi yaşamımıza uygularken olumsuz etkileniyorsak bu çağın gelişiminin değil; insanın gelişime bilinçli bir şekilde ayak uyduramamasının bir sonucudur. Burada insana üstüne düşen görev gelişime karşı çıkmadan gelişimi kendi toplumsal bilincine göre yönlendirmektir.
Ceren SEVİNÇ
2007 Türkiye 11. Felsefe Olimpiyat’ı Yedincisi
İstanbul Özel MEF Lisesi
“Modern teknoloji uygulamalı doğa bilimi değildir; tersine, yeniçağ doğa bilimi teknolojinin özünün uygulanmasıdır.”
M. Heidegger
İNSAN-DOĞA İLİŞKİSİ ÜZERİNE BİR DENEME
Doğayı anlamak deyince, Shakespeare’in “Nasıl Hoşunuza Giderse” adlı eserinde yazdıklarını düşünürüm: “Bu ormanlar kıskanç bir saraydan daha güvenli değil mi? Burada yalnızca Adem’in sıkıntılarını, mevsimlerin değişimlerini, buzların yırtıcı tırnaklarını, kış rüzgarının katı dokunuşlarını yaşıyorum. Kış rüzgârı yenimi ısırışlarıyla ve soluğuyla acıtırken ben titreye titreye gülümsüyorum ve haykırıyorum: Burada dalkavuklar yok, bu öğütler beni inandırıyor ve kim olduğumu bana katı bir biçimde anlatıyor. Kötülükler bana birçok yarar sağlıyor, başının üzerinde bir mücevher taşıyan korkunç ve zehirli bir yengeç gibi. İnsanların ellerinden kurtulmuş olan yaşamım; ağaçların konuşmalarını dinle, coşkun ırmakların öğütlerini dinle, taşların söylevlerini dinle ve her şeyde bir iyilik yakala”. Buna göre, Shakespear’de doğayla insan karşı karşıya konulmuştur. Bu ikiliği daha iyi örneklemek için Sokrates’ten bahsetmek istiyorum. Platon’un diyaloglarından birinde, Sokrates’in öğrencisi ile yaptığı bir konuşma anlatılmaktadır. Öğrencisi Sokrates’e “Sınırı hiç aştığınız olmaz mı?” diye sorar. Sokrates şöyle cevap verir: “Çok haklısın sevgili dostum, ama nedenimi dinleyince bana pek hak vereceksin, ben bilgi dostuyum. Öğretmenlerim ise ağaçlar ya da kırlar değil, sitedeki insanlardır”. Kimine göre insanın doğayla olan ilişkisi, insanın insandan kaçarak kendisini doğada bulmasıyla, kimine göre ise insanın insanla olan ilişkisi, insanın kendisini araştırmasıyla gerçekleşir. İnsanın kendini tanıması ancak bu döngü içersinde mümkün olacaktır.
İnsanın felsefe ve bilim üretmesinin temelinde, insanın kendisini ve içinde bulunduğu evreni tanımak istemesi bulunmaktadır. Bu isteğin altında ise merak ve bilinmeyen bir öğrenme dürtüsü yer almaktadır. İnsan doğayı etkileyen ve doğadaki olaylardan etkilenen bir varlıktır. İnsanın da ilk tavrı doğanın kendisinden hareket ederek kendini tanımak olmuştur. İlkçağ insanları, doğayla bütünleşmeyi sağladıkları için öncelikle doğayı anlamaya çalışmış ve doğa felsefesi üzerine çalışmalar yapmıştır. Evrenin özünü bulmayı en temel soru olarak görmüştür. İlkçağ dönemini bu etkinlikler için bir başlangıç noktası olarak alırsak, felsefede üretilen ilk soru da evrenin arkesinin ne olduğu olmuştur. Bu sorunun önemi, o zamana kadar yapılmış doğaüstü ve mitolojik açıklamalardan farklı bir bakış açısıyla insanın kendi aklıyla “neden” sorusunu sormuş olmasıdır. Böylelikle felsefenin temelleri atılmıştır. Peki insanın doğayı anlama çalışmalarında ve felsefenin başlangıcında hangi süreçlerden geçilmiştir? Nasıl bir yol izlenmiştir? Bu konuda kabaca bir tespit yapmak istiyorum.
Aristotales’ten önceki filozoflar, evrenin kaynağını tek bir nedende aramıştır. Bu tek neden ya da ilkeye, Thales su, Anaksimandros sonsuz, Anaksimenes hava, Herakleites ateş, Parmenides bir varlık, Pisagor sayılar, Demoktrites atom diyordu. M.Ö. 6. yüzyıldan yani Yunan Felsefesi’nin kuruluş yüzyılından, M.S. 16. yüyyıla yani Rönesans’a kadar bilimin tarihi, somut düşünceden soyut düşünceye geçişin tarihi olmuştur. Somut olan gerçekle dolaysız gerçeklikle ilgilenir. Soyut olan ise gerçeğin bir anlamı ya da bir anlatımı olmak üzere gerçeklikten getirilmiştir. Somut gerçeğin kendisi, soyutsa gerçeğin bir anlatımıdır diyebiliriz. Soyutlama insan zihninin bir ürünüdür. Eski çağ uygarlıkları zorunlu olarak gerçekçiydi, somutun dünyasında yaşıyordu. Usu o döneme kadar yapılmış soyutlamaların üst düzey yorumlamalarını yapacak kadar gelişmemişti. Usun soyutlamaya geçişi mitolojiden felsefeye geçişle başlamıştır ya da mitolojiden felsefeye geçiş koşullarında ortaya çıkmıştır. Soyutlama insan zihninin yetkinliğinin bir belirtisidir. Yerleşik hayatın başlamasıyla ve tarım etkinliklerinin başlamasıyla belirginleşen nedenselliğe dikey nedensellik denir. Buna göre her doğal ve insani oluşum, yukarıdan aşağıya doğaüstünden doğaya inen bir etkiyle gerçekleştirilmiştir. Mitolojiden felsefeye geçişte ise yatay nedensellikle ön plana çıkmıştır. Edilgin doğa kavrayışından etkin doğa kavrayışına geçilmiştir.
İçinde bulunduğumuz evreni yorumlayabilmek için en yetkin yorumlayıcı düşünceye sahip olmak yetmez. Soyut ve somut düşünce arasındaki ilişkiyi kavrayabilecek geniş bir bakış açısına sahip olmak gerekir. Bir başka deyişle somutlamalar yapmak da soyutlamalar yapmak kadar önemlidir. Ortaçağ felsefesi tamamıyla soyutlamacı bir çaba içersinde somutu yani içersinde bulunduğu dünyayı nerdeyse görmez hale gelmişti. Düşüncenin sürekli soyutta takılı kalması bilimin gelişmesini engelleyici bir koşuldu. Yeni bilimsel düşünce, özelden genele, genelde özele yani tekilden evrensele, evrenselden tekile gidip gelen, yöntemli bir zihnin ürünü olacaktı. Bilimin takıldığı yerden kurtulmasında, somutlamalar kadar soyutlamalara da önem veren son skolastikler oldu. Bunlardan biri Albertus Magnus diğeri de Roger Bacon’dı. Bir başka Bacon, Franscis Bacon, çağdaş bilimsel düşüncenin ilk büyük devrimini oluştururken gerçekçi bir çizgiye yerleşti ve Aristoteles felsefesinin izleyicisi oldu. Gerçeklik, düşüncenin, dolayısıyla da duyusal verileri en belirleyici güç olarak görüyordu; ancak Bacon çağdaş bir bakış açısı içinde daha çok yüzyılımızın başlarında benimsenecek bir anlayışı, deneysel veri ile ussal veri dengesini öne sürerek ilk büyük düşünce devrimini gerçekleştirmiş oldu. Bu nedenle 17. yüzyıl bir us çağı olduğu kadar bir matematik çağı oldu. Descartes felsefesinin ilkelerinde fiziğin alanında ve matematikte benimsenmiş ilkeler dışında bir ilke tanımadığını yazdı. Leibniz matematiği fiziğin gerçek mantığı diye tanımladı. 18. yüzyılda Newton, deneyi matematikselleştirerek ve doğa olaylarını matematiğe uygulayarak uzayın mekaniği tamamıyla matematiğe dayandırmış oldu. Böylece ilerleyen bilim, 20. ve 21. yüzyıllarda insanın doğayla olan ilişkisini belirleyen en önemli unsurlardan biri oldu. Tarihsel sürece baktığımızda insanın doğayla olan ilişkisinde iki temel tavır gözlenmektedir. Bunlardan ilki insanın doğayı anlamaya çalışması, ikincisi ise insanın doğaya egemen olmaya çalışmasıdır. (Bacon – Bilmek, doğaya egemen olmaktır.)
Peki, bu olaylar, insanın doğayla olan ilişkisini olumlu bir yönde etkileyerek doğanın ve insanın gelişmesini mi sağlamıştır, yoksa insan kendi elleriyle doğanın ve dolayısıyla da kendisinin sonunu mu hazırlamıştır? Bu soruya yanıt verirken, Kurtuluş Dinçer’in, “Pozitivizmi Açıklamak Anlayışı Üzerine” başlıklı yazısından bir alıntı yapmak istiyorum; şöyle ki: “Bilimsel yöntemin bilim karşısındaki zaferinden 19. yüzyılda Nietzsche söz etmişti. Nietzshe: `19 yüzyıl bilimi kökü Hıristiyanlıkta ve onun öncesinde de Platon’da yer alan hakikat kendisi için istenir olmuştu. Hakikat bir araç olmaktan çıkmış kendisi için istenir bir amaç olmuştu.` Nietzsche’ye göre düşüncelerimizin pekinsizliğine, fikirlerimizin sürekli değişmesine öyle alışmışızdır ki bilimin sonuçlarının bu denli sağlam kalışını görünce şaşkınlığa düşeriz. Bilimin karşısında eskilerin masallarına kulak asmaz olduk. `Bir kez olsun ayakları yerden kesilmek’ diyordu Nietzsche. ‘Kendisini suyun salıntısına bırakmak! Yanılmak! Delirmek! Eski çağların bir cenneti, esrikliğiydi bu.’ Nietzsche’ye göre bizim mutluluğumuz; gemisi batmış karaya çıkmış, ayakları sağlam bir toprağa basan ve kıpırdamadığına şaşıp kalan bir adamın mutluluğuna benziyor. Bunun için bilimi ayakta alkışlıyor ve ona şükrediyoruz.”
1960lar, yeryüzünün, mavi gezegenin bütünüyle, uydudan çekilmiş fotoğraflarının çoğalışına tanıklık etti. Coğrafya derslerinde kullanılan yerkürenin dönüşünü izlemiş olanlar için bile bu olağanüstüydü. O fotoğraflara bakarken şu anda üzerinde bulunduğumuz gezegenin fotoğraflarına bakıyorduk. Merleau Ponty’nin kuşbakışı düşünce ya da tanrının gözünden görme diye adlandırdığı bir bakış açısıydı bu. Bu durum gerçekleşmesi kaçınılmaz belli bir nesnelleşmenin göstergesiydi ve speküler nesnelleşmenin yabancılaşmasıyla ve hatta daha kötüsüyle özdeşleştirenlerin kaygısı, uzaydan çekilen fotoğrafların askeri amaçlı istihbaratlarda hedeflenme ve bombalamalarda kullanıldığını tarihsel olarak ilişkilendirebilseydik daha da derinleşirdi. Artık tanrılar yerine uzayda savaşlarımızı yöneten AWAC’larımız vardı.
1960larda fotoğrafları çekilen mavi gezegenimizin görüntüleri, “yeşil gezegen” beklentisiyle çakışıyordu. Ormanların tahribatı uzaydan görülebiliyordu. Gezegenimiz, ağır yaralar almış bir organizma, sıkıntılı bir Gaia gibiydi. Ozon tabakasının delinmesiyle oluşan iki sorundan birisinin gözde meydana gelen katarakt olması ayrıca ironiktir. (David Wood – İkametin içinde mesafe)
Evreni inceleyen en yetkin bilim koskoca harflerle kendini tarihe yazıyor. Bu yazılış beraberinde birçok sorunu da ortaya çıkarıyor ve daha da üzücü olan bunların üstü örtülüyor. Bu pragmatist tavır insanın pek insanca yaşamasını engelliyor. Bilim, yaptığı sentezlerin içinden çıkan antitezle çok uğraşmıyor ya da o antitezi çürütebilmek için yapacağı tez hazırlığıyla ilgilenmiyor. Her şeyden üstün tuttuğu pragmatist anlayış ile insan kendi elleriyle sonunu hazırlıyor. Dolayısıyla felsefenin yaşam alanlarındaki iletişim biçimlerini nasıl etkilediğine ilişkin tespitlerini yapıp dönüp ulusları ve uluslararası iletişimlerini irdeleyip nasıl olması gerektiğine ilişkin yorumlamalarını yapmalıdır. Sadece olanı incelemek bilimin işidir. Oysa felsefe artık bu anlamda tavrını bütünüyle ortaya koyup dilin bu empirik tavrından kurtulmalıdır.
İnsanlığın tarihsel süreç içersindeki var olma çabasını incelediğimizde Scheler’in düşüncelerine kulak vermemiz gerekir. Scheler’e göre insan doğa karşısında gerekli bilgiye sahip olup doğanın üstüne geçmelidir; ancak bunu yaparken doğaya hükmetmeye çalışmayarak insana bir yaklaşımda bulunmalıdır.
Felsefenin doğal varlık alanıyla insan arasında nasıl bir bağ bulunduğuna, doğada var olan determinasyon ilkelerinin neler olduğuna dair gerekli tespitleri yapması gerekir.
Hartman’a göre bilgi nesnelerin kavranmasıdır. Nesnelerin kavranması, nesnelerin bizim bilincimize düşmesiyle değil, tam tersine bilincin kendisini aşıp nesneleri kavramasıyla olur. Yaşanmış edimler nesnelerin kavranmasında bizlere üç geniş yol verirler. (1) Geçmişte yapılan edimler bizleri katı gerçeklikle karşılaştırır; bir şeye uğramak, bir şey yaşamak. (2) Etkin olan duygusal edimler, eyleme götürücü edimler; Karar vermek, çalışmak, eylemde bulunmak. Bu edimler bizi, bize yabancı olan dış dünyaya karşı koydurur. (3) Geleceğe yönelik edimler, planlama edimleri; Hayal kurmak, korkmak, beklemek. Bu edimlerle gerçek olan bir şeyi bekleriz. Bu edimler, bilgiyi varoluşundan daha iyi anlamamızı sağlar. Her üç edimde de ortak olan, bir özneye bir şeyin karşı koyduğudur. Yalnız bu edimlerin hepsini göz önünde bulundurabilen kimse, dış dünyanın varlığından kuşku duymaz. Scheler ile birlikte Hartman da doğanın algılanmasında, insanın bir şeye karşı duruşunu esas alır. Hartman felsefesinde dört farklı boyut üzerinde durur. Ben de özellikle dördüncü boyut üzerinde durmak istiyorum. Bu Hartman’ın varlık katmanları kuramıdır. a) Cansız varlıklar; bu katmanların temelini oluşturur. Bununla fizik ilgilenir. b) Canlı varlıklar; yaşanılan edimleri gösterir. Bununla biyoloji ilgilenir. c) Ruhsal varlıklar; yaşanılanları belirtir. Bununla ise ruhbilim ilgilenir. d) Tinsel varlıklar; demek ki insan kendi üzerinde de bilinç gösterir. Bu ise kültür felsefesinin alanına girer. Hartman’ın varlık kuramındaki birbiri üzerine dizilen basamaklar bir evin katlarına benzer. Bu katmanların her biri birbiriyle ilişkili olmak zorunda değildir; ancak bir katman bünyesinde birden çok özelliği de barındırabilir. Buna göre temeldeki katmanlar kendiliğinden varolabilir; ancak üst katmanlar var olabilmek için altındaki katmana gereksinim duymaktadır. Her katman, kendi altındaki katmana göre bir yenilik, bir novum getirmiştir. Getirdiği yenilik dolayısıyla her üst katmanın, kendinden alttaki bir katmana göre bir gücü vardır. Üstteki katmanlar, alttaki katmanlardan daha özgürdür.
İşte der ki Takiyettin