• 12. ULUSAL FELSEFE OLİMPİYATI (2008) İLK ON YAZI

     

     

    Nur Banu ÖZKUT                                                                      

    Derecesi : 1

    TEV İnanç Türkeş Lisesi  

     

     “Geleneklerin örtüsünün açılması ve gelenekle aktarılanın açığa çıkarılışı, bu çağın insanı için özel bir görevdir.”

    M. Heidegger

     

    İNSANLIĞIN GELİŞİMİ ve BİREYİN ÖZGÜRLÜĞÜ DÜŞÜNCELERİ ÜZERİNDEN GELENEĞİN ANLAŞILMASI

     

    Nietzsche’nin “Tan Kızıllığı” adlı kitabı, artık daha ileri gidemeyeceklerini düşünerek topluca bir yere tüneyen fakat aynı zamanda kendilerinden sonra gelenlerin mutlaka daha ileri ulaşacağının farkında olan bir grup kuşun ufka bakarak iç geçirmesiyle sona erer. Var olunan noktanın ötesine geçmenin, yeni ufukların keşfiyle özgürce kanat çırpmanın koşulu, her şeyden önce öncüllerinin ulaştığı noktayı tanımak, ayırt etmek ve böylece bir çift kanatın kat ettiği mesafeyi özümseyebilmektir.

     

    Heidegger, “Varlık ve Zaman” adlı kitabında “geleneklerin örtüsünün açılması”ndan söz ederken yalnızca “öncüllerden” söz etmiyor; “gelenekle”; korunan, saklanan, iletilen şeylerin tümünü kast ediyor. Öte yandan, “gelenek” sözcüğünün kendi içinde salt düşünsel süreçleri değil, birtakım davranış biçimlerini de içerdiğini hatırlamak gerekir. Kültür, sanat, bilim gibi alanlarda oluşturulan yaratıların yanı sıra, insanlarla kurduğumuz ilişkilerimizde takındığımız tavırlar, olaylar ve maddeleri değerlendirme biçimimiz hep bu “birikim ve aktarım” sürecinden nasibini almıştır. Peki “geleneğin” farkında olmak, insanlığın önünde, Heidegger’in deyimiyle “açığa çıkarıl(mayı)” bekleyen geleneği tanımak niçin “bu çağın insanı için özel bir görev”? Bu soruyu, toplumsal anlamda “gelişme” ekseninde, bireyci anlamda ise “özgürleşme” ekseninde ele alacağım.

     

    1. İnsan Topluluklarının Gelişimi Bağlamında Geleneğin Değerlendirilmesi :

     

    Karl Popper, “Bilim: Kestirimler ve Çürütmeler” adlı makalesinde bilimsel devrimlerden söz ederken önceki bilimsel bilginin anlaşılmasının ve tanınmasının önemine dikkat çeker. Popper’a göre yeni teorinin olmazsa olmaz niteliklerinden birisi, kendinden önceki teorilerin yanıtladığı bütün sorulara yanıt vermesi, bununla da kalmayıp eski teorinin yetersizliklerinin önüne geçebilmesidir. Bilim felsefesinden başka  bir isim Lakatos, bilimsel teorilerin yapısında bulunan ve onun “hard core” (temel bölüm, ana kısım) olarak nitelendirdiği, teoriden teoriye korunan bilgilerden söz eder. Kuhn’un paradigmal görüşünün aksine Lakatos, bilimsel gelişmenin varlığına inanır ve bunun da bir tür “bilimsel gelenek” olarak isimlendirebileceğimiz “hard core”larca gerçekleştirildiğini savunur.

     

    Modern çağın sosyoloji ve psikoloji bilimleriyle uğraşan tanıdık isimleri de “aktarılan” olgular üzerine bir hayli kafa yormuşlardır. Jung’un “kollektif bilinç”i de, Freud’un ruhbilimsel bilinçaltı çözümlemeleri de tüm bireylerde, bireyin farkında olduğu ya da olmadığı, aktarılan, korunan bir bilgi türünden, “gelenekten” söz eder. “Gelenek”, insan soydaşlarımızdan kalıtımla edindiğimiz birtakım bilgiler bütünü olabileceği gibi içinde yetiştiğimiz çevrenin yaşantımıza eklediği “sosyal aktarımlar”ı da içerebilir. Max Weber, insanlığın günlük olayları anlamlandırmada yaptığı en büyük hatalardan birisinin, kendi edimlerinin ardındaki gerçek nedenlerin ayırdında olmayan insanın, doğayı anlamaya çalışırken kurduğu yanlış neden-sonuç ilişkileri olduğunu söyler. Söz gelimi, estetik anlayışının oluşmasında gelenekle aktarılanın (ki bu aktarım çeşitli yollarla gerçekleşebilir, okul, aile ya da medya ile) farkında olmayan birey, dinlediği müzikte, giyim tarzında ya da okumak için seçtiği kitapta yalnızca kendi beğenileri doğrultusunda hareket ettiği yanılgısına düşecektir. Bireysel tercihlerine göre “özgür” bir seçim yaptığını düşünen kişi, doğada gördüğü olayların ardında da belli bir “istenç özgürlüğü”ne sahip bir varlığın tercihlerini görmeye çalışabilir. Oysa Spencer gibi Weber de insanlığın gelişimini aktarılanların ve bu aktarımlar sayesinde hayatta kalabilen (doğal seleksiyon) düşüncelerin ışığında görür.

     

    Heidegger’in çağının insanlarına yüklediği “geleneğin ortaya çıkarılması” amacını Alvin Toffler “Gelenek Şoku” adlı eserinde başka bir izlek üzerinden ele alır. Toffler’in “modüler insan” olarak nitelendirdiği gelecekteki insan modeli, günümüz modern insanından aşağı kalmayacak bir iletişimsizlikle karşı karşıya kalacaktır; öyleyse geleceğin eğitim sistemi geçmişle bağı tamamen kopmuş bir sistem olmalı ve bireyleri hız, üretim gibi kavramlar dışında hiçbir şeyin gelişmesine olanak tanımayan bu kayıtsız dünyaya alıştırmalıdır. Toffler’in bu görüşünde günümüz kent insanının trajik haline ilişkin bir eleştiri sezilir. Daniel de Foe’nun Robenson Crusoe’su, karaya ulaştığında hayatta kalabilmek için önce gemide kalanlarla, yani beraberinde taşıdığı gelenekle beslenmiş; sonra da yine başka türlü bir gelenekle, beceri anlamında kendine aktarılanlarla yaşamını sürdürmüştür. Oysa günümüz insanı gemiden getirdiklerini unutmuş gibidir ya da Nietzsche’nin “Tan Kızıllığı”nda örneklediğim o, gözlerini ufka dikmiş, uzaklara gidebilmeyi/gidilebilmesini uman kuşlardan farklılaşmıştır. Gelişme; gelenekten kopma, dönüşme, uygarlığın ilk gelişme amacından sapma bağlamında farklı bir boyut kazanmış; Kuçuradi’nin deyimiyle “yüzü silikleşmiş” insanlar haline gelmiştir bu çağın insanları.

     

    1. Bireyin Özgürlüğü Bağlamında Geleneğin Değerlendirilmesi .

     

    Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” adlı eserinde Zerdüşt, insanlığın gelişimini anlatırken üç temel aşamadan söz eder. Zerdüşt’e göre insanlık ilk aşamada (deve) var olanı saygı ile tanır. Var olan, Nietzsche’ye göre kültürde, sanatta gelenekle aktarılan her şeydir. Heidegger’in sözünü ettiği “gelenekle aktarılanın açığa çıkarılması” düşüncesi Nietzsche’nin aktif nihilizmine giden yolda öncelikli basamaktır. Geleneği özümseyen insanın sonraki hedefi onu yıkmak (aslan) ve ruhu ölümsüzlüğüne kavuşturmaktır (çocuk). Üst insana (übermensch) giden yolda geleneği anlamanın, geleneğin üzerindeki örtüyü kaldırabilmenin önemine dikkat çeken Nietzsche, “gelecek” sözcüğüyle kafamızda canlandırdıklarımızın daha da ötesinde bir “gelecek” resmi sunar bizlere. Mutlak gerçekliğe olan inancı da, “ahlak” adı altında benimsediğimiz tüm davranış kalıplarını da, dogmatik, dinsel öğretiyi de gelenek çatısı altında reddeder. Ünlü “Tanrı öldü” aforizması, gelenekle aktarılan insan değerlerinin ölümüdür bir bakıma. Üst insan, kendi değerlerini kendisi oluşturur, kuşkuyla parçaladığı “saygı”yı en baştan kendi kendisine oluşturduğu bir değerler sistemiyle yeniden yaratır.  Gelenekten sıyrıldıkça kendi özgürlüğüne de bir adım daha yaklaşır.

     

    John Stuart Mill, “Kadının Köleleştirilmesi” (On the Subjection of Women) adlı eserinde “kadının yaradılışına ait olumsuz tüm yargılarımızın deneyimler sonucu değil geleneğin dayatması sonucu” oluşan kanaatler olduğunu söyler. Öyleyse geleneğin anlaşılması, kuşaklar boyunca aktarılan önyargıların da ayırt edilmesi anlamını taşır. Düşünsel yeterlilikler anlamında kadınların erkeklerden daha arka planda kaldığı düşüncesi, gözlük takanların fazlasıyla çalışkan, sarışınların aptal, Yahudilerin ticarette her milletten daha kurnaz olduğu düşünceleri gibi hiçbir deneye dayanmayan (a posteriori olmayan), kişide önyargıdan öte hiçbir kazanıma olanak vermeyen bir düşüncedir. Popper, “Bilimsel Devrimlerin Rasyonalitesi (Rationality of Scientific Revolutions) adlı makalesinde insanların hiçbir dayanağı olmayan bilgilere, öykülere, mitlere inanmasının nedenini insanlardaki “olayları ya da olguları açıklayan ve en az düzeyde karmaşıklık içeren bilgilere inanma eğilimiyle” açıklar. Konuya oryantalizm/oksidentalizm perspektifinden baktığımızda, Irak Savaşı’nın Ortadoğu’da bir “dinler savaşı” olarak algılanması da bu nedenle anlaşılabilir bir durumdur. Gelenek, en az karmaşık olanı aktarmıştır bu topraklarda; dolayısıyla özgürlük düşüncesi geleneğin örtüsüyle tamamen örtülü kalmıştır.

     

    Buraya kadar insanlığın gelişimi ve bireyin özgürlüğü olguları üzerinden ele aldığım gelenekle ilgili düşüncelerimi Fichte ile sonlandırmak istiyorum. Fichte “Tarih, belli bir ereğe göre mi ilerler?” sorusuna yanıt ararken bireyin “ben”ine ulaşma çabası ve özgürlük anlayışını kendisine başlama noktası kabul eder. İnsanlığın gelişimi bir ölçüde bu erek üzerinden, “geleneğin” farkına varan, onu değerlendiren ya da büsbütün yıkıp yepyeni bir değerler sistemi yaratan insanın çabaları üzerinden gerçekleşir. Camus’nün “(insanlığın önünde beklediği) aşılmaz duvar” ile sembolleştirdiği gelişmeyi gerçekleştirecek olan da, geleneğin zincirlerinden kurtulup mağara duvarındaki yansımalardan gerçekliğe, özgürlüğe kavuşacak olanlar da bu çağın insanları olacaktır. Bu, hepimiz için yitirdiğimiz “yüzümüzü” yeniden kazanmak adına yerine getirmemiz gereken “özel bir görev”dir çünkü.

     

     

     

     

     

     

    Mehveş UNGAN                                                                                

    Derecesi : 2

    Kadıköy Anadolu Lisesi - İSTANBUL

     

     

    “Geleneklerin örtüsünün açılması ve gelenekle aktarılanın açığa çıkarılışı, bu çağın insanı için özel bir görevdir.”

    M.. HEIDEGGER

     

    “Das Suchen nach seinem Heim ist seine Heimsuchung für Mensch” (Yurdu aramak insan için felakettir.) (Nietzsche’deki kelime oyununa gönderme) Kendi Karanlığını Elde Etme Uğruna Yuvayı (Geleneği) Yıkma Cesaretini Gösterme...

      

    İoanna Kuçuradi kitabı Nietzsche ve İnsan’da, Nietzsche’nin diğer filozofları yoksun, yetersiz bulduğu noktanın “ tarih bilinci “ olduğunu belirtir. Şimdiki zaman geçmiş zamanın etkisinde şekillenmiştir. Böylelikle filozof, yapıtlarında güçlü bir tarihsellikle geçmişi de etkileyebilir. Nietzsche’nin deyimiyle geçmiş – belki de – henüz bilinmemektedir. Kanımca, bu tam da Heidegger’in bu çağın insanı için özel bir görev olarak belirlediği geleneğin örtüsünün açılması, gelenekle aktarılanın açığa çıkarılışına işaret eder.

     

    Ne yazık! Antik Yunan’daki “ nasıl yaşamalı? “ sorusunu kendine yöneltebilecek kudrette olan çok azdır günümüzde. Zira çok katı geleneklerin içine doğuyor, öznenin kendi celladı haline geldiği içselleştirilmiş iktidarlarla baş etmek durumunda kalıyor insan.Yaşamak istediği şekli ve erdemleri yaratabilecek “ hafiflikte olmak”tan ziyade sorabileceği en cesur soru “ bu erdem gerçekten bana mı ait? “ halini alıyor. Nietzsche’nin çok tartışılan bir kavramı olan “ kölelik”in de geçtiği Şen Bilim’in bir bölümünde o, yaşamına anlam arayana değinir; düşünmeden, sorgulamadan geçen bir hayatı kabul edemeyen Yunan filozofu kadar köle olup olmadığını sorgulayan başka bir insanın yokluğuna dikkat çeker; zira artık bir kölelik anlayışı kalmamıştır. Başkaları için, devlet için çok çalışma övülmektedir ve çoğu zaman “ bireysel ahlaka “ hakim anlayış egemendir.

     

    Vicdanı ele alalım, vicdan muhasebeleri değil midir genel kanıca insanı diğer canlılardan farklı kılan? Eylemlerini sorgulayan, sonuçlarını üstlenen varlık olarak yüceltilen insan değil midir? İnsanın ne denli genelin değerlerini yüklenip kendi değerlerini yaratma cesaretini gösteremediğine dair çarpıcı bir örnek 2004 yapımı “Makinist” filmi: Film ana karakterin uykusuzluk sıkıntısı çekmesini gözler önüne sererek başlar. Aylardır uyuyamamakta, güçten düşmektedir. Yaşamını çekilmez kılan asıl nedense bir türlü anlam veremediği halüsinasyonlardır; parça parça görüntülerle şaşkına dönmekte ve filmin atmosferi giderek kararmaktadır. Filmin sonunda bir kıza arabasıyla çarparak öldürdüğünü, oluşan suçluluk duygusuyla beyninin kendisine oyunlar oynadığını fark eder, “adalete teslim olur”. Bütün düğüm çözülür, film biter. Beyne oyun oynatacak kadar güçlü bir duygunun polise teslim olmakla ortadan kalkması, insanın kendi eylemlerini bir merceğe tabii kılması insanın ürkütücü derecede kendini geleneğe teslim ettiğinin göstergesidir kanımca.

       

    Bu noktada Heidegger’in çağımız insanına yüklediği görev bana Wittgenstein’in “Yan Değiniler”deki yüreklilikle ilgili kavramını anımsatıyor. Değerli ve değersiz düşünceler vardır evet, peki düşüncelere değerini nasıl ödeyebiliriz :yüreklilikle. Bu Nietzsche’nin dürüstlük istemine yakın bir yaklaşımdır. Birebir olmasa da bende kalan şairane şekliyle kelimeleri bir araya getirmeli. “Bir kafa ne denli hakikat* taşır, ne denli hakikatlere korkusuzca atılır. Benim için günden güne değerlenen budur” der Nietzsche. (* Can Alkor doğruluk olarak çevirmiştir.)

       

    Fakat gerçekten de insanın geleneğe değil baş kaldırması onu sorgulaması bile güçtür. Büyük bir cesaret, acı verebilecek bir “yalnızlığa kaçış” ister. Foucault eseri “ Kendini Bilmek” de insanın nasıl Hıristiyanlıkla kendine yabancılaştırıldığına dikkat çeker. İlk dönemlerde Yunanlı gence Alkibiades diyaloğu önerilir. Platon’un ilk diyaloglarından biri olan bu diyalogta insanın kendisiyle ilgilenmesinin bedeniyle değil, ruhuyla ilgilenmesi olduğu ileri sürülür. Ve buradan hareketle gelişen kendini bilme kavramı Antik Yunan’da kişinin eylemlerini düşünerek gerçekleştirmesi, eylemlerini oluşturan temeli sorgulaması anlamına gelir. Fakat Antik Yunan’da insanın en büyük hazinesi kabul edilen usu, Hıristiyanlıkla gelen anlayışla onu günahkâr kılmaya başlar.

     

    Artık “kendini bilme” kavramı “kendini ifşa etme” halini almıştır. İnsan, tüm düşüncelerini rahibe açmalıdır, üstelik Hıristiyan Tanrısı insanın içinden geçenleri bilebildiğinden sürekli bir gözetleyici eşliğinde eylemektedir. Bu uygulamanın en korkutucu yanıysa dile getirilemeyen her şeyin “günah” haline gelmesidir. Gözetlenme ve içselleştirilmiş Hıristiyanlık öğretisi bağlamında Zerdüst’ün IV. Bölümünde daha yüce insanlardan biri olan “en çirkin insan”a değinmek istiyorum. En çirkin insan, Tanrının katilidir. Tanrının onu her yerde izlemesine, derinlerine inmek istemesine dayanamayıp Tanrıyı öldürmüştür. Böyle bir tanık ortadan kaldırılmalıydı der Zerdüst’e. Onun merhametine daha fazla dayanamamaktadır. Bu en çirkin insanı, bu tanrının katilini bile suçluluk ve gizli utançla dolu bulur Zerdüst. Ona tanrıyı öldürten “doğacak tan kızıllıkları” ihtimali yahut “daha uzağa uçacak kuşlar”ın kanat sesleri değildir zira. Üst insanın taşıyacağı hafif ayaklara ulaşacak güçte değildir, “yaratılan en güçlü şey”i öldürme cesaretinde bulunmuş bu insan bile.

     

    Peki nasıl olmuştur da insanın kendini var etme sürecinde yapıp etmeleriyle oluşan kültür onu güçten düşürür hale gelmiş, kendini bilme istenciyle oluşturduğu ilkeler katı bir geleneğe dönüşmüştür. Bu soruya yanıt ararken insanın diğer canlılardan hangi noktada ayrıldığının düşünüldüğünü ve güç istenci olarak yaşamı anlamlandırma isteğinin hangi süreçler sonrasında yaşamı olumsuzlayan hale geldiğini soruşturmak istiyorum. İnsanın neliğiyle ilgili araştırmaların çoğunda –problematik olmakla birlikte- hayvanla insan karşılaştırmasına gidilir. Örneğin; Cassirer “İnsan Üstüne Bir Deneme”de dirimbilimci Uexküll’ün araştırmalarına yer verir. Tüm canlılarda bir algı dizgesi(Merknetz) ve etki dizgesi (Wirknetz) bulunur. Cassirer’e göre insan bu dizgelerin yanı sıra üçüncü bir ağ, nesnelerle arasına bir mesafe koyarak başka bir anlayış edinir. İnsan yalnızca fiziksel evrene değil, semboller evrenine de aittir artık ve kültürün oluşumunu bu düşünce temelinde inceler. Oysa Arnold Gehler, insanın içgüdü yoksunluğundan kaynaklanan ereğe yönelik olmaması dolayısıyla algı fazlalığı olarak nitelendirdiği yanı sayesinde kaybettiği gücü yeniden kazandığını ve bu yolla doğaya hükmettiğini söyler. Bu yaklaşım bilgi-iktidar sorununu da içerdiğinden önem arz eder.

     

    Bu iki görüşün de uzlaştığı nokta, insan dışındaki canlıların taşıdıkları içgüdüler sayesinde varlık şartlarını temin etmelerine yetecek becerilere sahip olduğu kanısıdır. Ben bunu Spinoza’daki cennatus(gücü koruma) kavramıyla bağdaştırıyorum İnsansa kendini var etmek ve gücü istemek durumundadır. Ve bu güç istencinin kan pompaladığı varlığıyla –Cassirer’in kavramını ödünç alacağım- semboller üretmeye başlar. Kendine sıcak bir yuva yaratmak istemindedir. Örneğin; Din:  İlk dinler, yaşamın sürekliliğine duyulan inançla ölümü yadsıyabilecek bir “evet”tir yaşama. Cassirer’in belirttiği gibi ilk dinler belki de insanlık tarihinde yaşama sunulan en güçlü olumlamadır. Fakat Hıristiyanlığa gelindiğinde tüm yaşamın kurallara dayandırıldığı, öte dünya adına yaşamın yalanlandığı ve tüm bunlara ışık tuttuğumuzda “dünyevilik” kavramını ortaya atanların öte dünyada “dünyevi zevkler” vaat ettiği bir ikiyüzlülükle karşılaşılır. Fakat hiçlik istenci de olsa (buna öte dünya, kurtuluş veya Nirvana da derler-Nietzsche) istenç, istenç olarak kalır. Spinoza ise “kederli tutku” der buna. Yaşam, iyilik-kötülük, ödül-ceza gibi kavramlarla zehirlenmiştir. O denli ki insan kendini suçlu bulmakta (ilk günah) kendine kin duymaktadır.

     

    Din eleştirisi ortaya koyduktan sonra geleneğin el uzatıp kirlettiği cinselliğe, daha doğrusu bu gelenekten doğan “bekaret” kavramının tarihçesine göz atalım. Ülkemizde hala bu anlayışlardan kadınlar öldürülmektedir. W.Reich, kitabı “Cinsel Ahlakın Boy Göstermesi”nde çeşitli kabilelerde yaptığı araştırmalar sonucu bekaretin önemsenmesini şu nedenlere bağlar : Gelinlerden geçen çeyiz “evlilik”i ticaretleştirmekte ve topluluk içinde önemini arttırmaktadır. Ve babalar,bir zamanlar kızlarının cinselliklerini özgürce yaşayabilmeleri amacıyla kulübeler inşa ederken, cinselliklerini yaşayanların tek eşliliğe ve evliliğe uyum sağlayamadığının gözlenmesi sonucu evlilik kurumunun devamlılığı adına insanı kendine yabancılaştıran bir cinsel ahlak boy göstermiştir.

     

    Tüm bunlar gösteriyor ki, insan yüreklilikle yaptığı incelemelerde sorgulanmadan yüklenilen pek çok değerin temelde ne denli çürümüş olduğunu görecektir. Foucault’nun araştırmasına değinirken belirtmeye çalıştığım gibi bu değerler içine işlenmiş olsa bile. “Ölümü merhametiyle hazırlayan” tanrıdan ibret aldım, merhametli olmayacağım. Nietzsche’nin de dile getirdiği gibi yanılgı sebebi korkaklıktır.

     

    Rilke’nin bir dizesindeki gibi “Neden içimizdeki ateşi söndürmek istiyoruz?”Doğduğu toplumun değerleri yüklenen, sürü insanıdır. (İoanna Kuçuradi) Tüm duyargaları kapalı, sürüye dahil ederek elde ettiği güçle, geleneğin örtüsünü “yırtmış” olan güçlüye kin dolu...

     

    Oysa Deleuze’ün “Organsız Bedeni”ni düşleyelim, yaşamın getirdiklerini hep deneyimlemeye açık. Kierkegaard önerisi gibi ya da varoluş nedir sorusunu yaşamınla cevaplamak... Nasıl aynı notaları kullanarak Bach kendi tarzını, Mozart kendi tarzını oluşturuyorsa varoluş tarzları üretmek...

     

    Fakat bu yüksekliklere ulaşabilmek için, yaratıcı hafiflik için yapılması gereken temizlik güçtür; çok fazla su ve uçurumun derinliğine bakabilmeyi ister, üstinsanı çığlıklarıyla çağıran Zerdüşt bile (aslanın yelesine ellerini atar) (Zerdüşt aslandır- Deleuze) değerlerle sonuna dek yüzleşmiş fakat henüz “çocuk”laşamamıştır.

     

    Çağımız insanı “istiyorum” diyebilmek için –ve felsefede giderek önemi artan cosmopolitanizmi tüm kimliklerden kurtulma isteği olarak algılarsak- kendini yurdundan yerleştiği kültürden soyutlamayı bilmeli, nehrin üstüne evini kurmadan önce karada elinden çekici eksik etmemelidir. Geleneğin üzerindeki etkisini açımlayıp, bunlardan arınan kişiler tekrar varoluşu olumlayabilecektir.

     

    Dipnot : Nietzsche’den devşirdiğim kavramları tırnak işareti içinde yazmaya çalıştım.Gereksiz isim tekrarından kaçınmak için.            

     

     

     

     

     

    Ezgi Bereketli

    Amerikan Robert Lisesi

    Derecesi 3

     

     

     “Söylenmemiş olanı söylemek için, dilde önceden söylenmiş olanı işitmek gerek.”

    Taylan Altuğ

     

    DİNLERKEN YAŞAMIN MÜZİĞİNİ

     

                Melodi seli adeta hayat, tarih mirasının şefliğinde harikalar yaratan bir orkestra. Dinlemek, algıya açık kulaklar, keşfe hazır zihinle. Armoni  kurallarını kendi yaratan bir nota dizisi olur aktarılan yaşanmışlık. İşitmek isteyenlere sunulan bir müzik ziyafetidir görkemli geçmiş, şair John Keats’in ‘sazların müziği ‘ diye isimlendirdiği ortak yaşam mirasını insanlığa sunmayı bekleyen. Anlaması gerekir insanın söylenmemişe giden yolun söylenmişten geçtiğini, yeninin eskinin küllerinden doğacak bir anka kuşu olduğunu. Dinlemesi gerekir, büyüleyici notaların yol göstericiliğini. İşte, yeniden başlıyor iz bırakanların senfonisi…

     

                 “Karanlıkta bir kadın şarkı söylüyordu / geçmiş yılların manzarasına götürüyordu beni / ancak orada göreceğim.” dizeleriyle başlar  D.H. Lawrence’ın  “Piyano” şiiri. Geleceği keşfetmek için geçmişi ziyaret etmemiz gerektiği gerçeği insanlık tarihinin ortak ve tekrar eden temalarından biridir. Platon, kendi yaratım mağarasında geçmişin gölgelerini görmüş, olgusal durağanlık zincirlerinden kurtulmak için daha önceden söylenmiş olana kulak vermiştir. Aristoteles ise rasyonel felsefeye sistematiği getiren yöntem ve fikirlerini oluşturmadan önce Milet’li doğa filozoflarının öğretilerini yakından incelemiş, kendi gerçekliğini geçmişin fragmanları üzerinde yapılandırmıştır. Diğer ilk çağ filozofları da kendilerinden önce yaşamış uygarlıkları yakından incelemiş, mitolojik kaynaklardan ve çok tanrılı inanç tinselliğinden beslenmişlerdir. Herakleitos, sürekli değişme ve değiştirme döngüsü içinde olan yer ve zaman kavramlarını incelerken hiçbir şeyin yoktan varolamayacağını özellikle vurgulamıştır. Geçmişin ve söylenmişin henüz söylenecek olan için bir yaşam pınarı olduğunun farkında olan filozoflar, yeniyi eskinin üzerinde yapılandırmışlardır. “Her yeni felsefi ifade eskiye düşülmüş bir dipnottur.” yargısıyla bu fikre aydınlatıcı bir ışık tutan Whitehead de söylenmiş olanın melodisinin ruhsal besleyiciliğini algılamıştır.

     

                   “Felsefi keşif geçmiş zamanın filozoflarıyla yapılan bir konuşmadır” ifadesiyle geçmiş-gelecek birleşiğine yeni bir boyut getirir Macit Gökberk. Keşfetmenin yolunun eskiyi yakından tanımaktan geçtiğinin farkındalığı, insanı daha çok okumaya, kendini kültür mirasımızın zenginlikleriyle donatmaya yönlendirecektir. “Söylenmemişi söylemek” ise ancak bu donanımla mümkün olacaktır. Bu uğraş bize daha geniş bir bakış açısı vereceği gibi, aynı zamanda, geçmişin melodisini başkalarıyla paylaşma konusunda da cesaretlendirecektir. Beethoven’in görme engelli bir kızın “bana ay ışığını gösterir misin?” ricası üzerine bestelediği Ayışığı Sonatı insanlığın kulaklarında ebediyete ulaşmış tınılar bırakmıştır. Söylenmişin besleyeceği yaratıcılık yeniyi doğuracak, o da insanlığı yeni ‘söylenmişler’ üretmeye götürecek olan ilham ve isteği yaratacaktır. Edip Cansever’in de dediği gibi “derken karanfil elden ele…”

                     Nobel ödüllü Amerikalı yazar Toni Morrison, Beloved (Sevgili) adlı kitabında kişisel geçmişin toplumsal değerinin toplumsal geçmişin kişisel besleyiciliğiyle ayrılmaz bütünlüğünü işlemiştir. İç savaşın ve uzun yıllar sürmüş acılı kölelik tarihinin etkilerinden arınmak için geçmişten kaçmak yerine onunla yüzleşmek gerektiği mesajını veren Morrison, kitabın ana karakterinin ağzından bu konudaki fikirlerini dile getirir. Sethe “hiçbir hatıra ölmez, hepsi geri gelir. Geri gelen her şey acı verir ama önemli olan yaşanmıştan öğrenip yaşanacağı aydınlatmaktır.” Sözlerini fısıldarken kızının kulağına, onu ileri götürecek anahtarı da sunmaktadır. Nobel konuşmasında da aynı temayı vurgulamak için anka kuşu sembolünden faydalanırken geçmiş kültürlerin geleceği şekillendirmede oynadığı rolü de değişik açılardan değerlendirir. Zamanın değerlendirmesini yaptığı olgusal tartısı ise bir sonuca varmıştır: Geçmişin şekillendiriciliğinin kabulü inkarına her zaman ağır basacaktır.

     

                      Yapılmışın yapılmamış yönünde açtığı yol sadece felsefe ve edebiyat alanında değil, aynı zamanda sanatın diğer alanlarında ve toplumsal evrimde de geçerli olmuştur.  Neoklasisizm döneminin en önemli ressamlarından olan Panini’nin Roma sanatına olan hayranlığını ortaya koyduğu tabloları yol gösterme konusunda geçmişe yönelmenin aşırılığını örneklendirir. Roma kültürünün başyapıtlarının reprodüksiyonlarıyla dolu bir odada sanat tarihiyle bütünleşmenin mutluluğunu yaşayan bir adamı resmeden Panini, bir ünlem oluşturur kafamızda. Geçmişiyle fazla övünen ülkelerin yaratma sıkıntısı çekmesi bize bir uyarı müziği taşır belki de. Söylenmişi dinlerken kendimizi kaptırmak, söylenmemişe gitmesi gereken yolda bizi taklit çıkmazına sürükleyecektir. Modern toplumun psikolojik incelemesinde ‘Hamlet sendromu ‘ olarak nitelendirilen geçmiş saplantısının yaratamama bataklığı, Taylan Altuğ’un sözünde ifade etmek istediğinin yanlış anlaşılmasının istenmeyen sonucudur. “Olmak ya da olmamak” varoluşçuluğundan yapıcı bir sonuç çıkarmak için geçmişi nereye koymamız gerektiği paradoksuna bir çözüm getirmeliyiz. Bu konuda Hegel’in diyalektiği bizi aydınlatacak ve geçmişten gelen sayısız melodiyi çok sesli müzik armonisinde bir araya getirmemizi sağlayacaktır. ‘Söylenmişin’ ‘söylenmemişi’ yaratma gücünün teziyle, onu durağanlığa ve taklide sürükleyebileceği antitezinin sentezini oluşturmak hem kişisel, hem toplumsal bir sorumluluktur.

     

                      Söylenmişle söylenmemiş arasında köprü kurmanın en etkili yolunun ‘dil’ olduğu yargısı tarihin değişik evrelerinde tekrar tekrar dile getirilmiştir. Dilin kültürleri birbirinden ayırırken, onların ortak noktalarını ortaya çıkarma gücü vardır. Etimolojik incelemeler birbirinden uzak olarak düşünülen kültürler arasında bile bağlantılar olduğunu açığa çıkarmıştır. Carl Jung, ortak, kolektif  bilinçaltı teorisini (collective unconscious) açıklarken kelime köklerindeki benzerliklerin altını çizmiş, etkileşimin dil haritasını çıkarmıştır. Benzer bir konuyu çocuk psikolojisi açısından değerlendiren Piaget ise çocuk gelişiminin ilk dönemlerinde önemli bir oynayan ‘iç ses’in dikkatli dinlenilmesinin daha sağlıklı bir yetişkinliğe giden yol olduğunu vurgulamıştır.

     

                       Taylan Altuğ, söylenmemiş olanı söylemek için söylenmişi dinlemekten daha da önemli olanın onu işitmek olduğunu da alt anlam olarak ifade etmiştir. Modern dünyanın ses karmaşası içinde kulağımızı geçmişten gelen yapılandırıcı melodileri işitmek konusunda eğitmeliyiz. Her söylenmiş söylenmemişe işaret etmeyecektir, önemli olan doğruyu seçmek, doğru bağlantıları kurmak ve esinlenme- yaratıcılık sentezini ustalıkla yapmaktır.

                       

    Théophile Gautier, Balzac’ın Paris’teki evini betimlerken “ilk kata varmak için, üç kat aşağı inmek gerekiyordu” ifadesini kullanmıştır. Bu tanımı insanlık tarihinin etkileşim gerçeğine uygularsak, söylenmemişin ilk katına ulaşmanın, söylenmişin katlarını teker teker inmek ile mümkün olacağı yargısına varırız. “Ağır ağır ineceğiz bu merdivenlerden,” yaşam çok sesli senfonisini çalarken… Dikkatli dinlememiz lazım, şimdi ise iz bırakacakların solosu başlıyor…    

     

     

     

     

     

     

    Alican Çamcı                                                                                                            

    Amerikan Robert Lisesi

    Derecesi : 4

     

     

    “Söylenmemiş olanı söylemek için, dilde önceden söylenmiş olanı işitmek gerek.”

    Taylan Altuğ

     

     

    BENZER HERKES BAKTIĞINA*

    *Bejan Matur’un ‘Allahın Çocukluğu’ şiirinden bir dize

     

    I.

     

    ‘İkinci Yeni’ şiiri –topyekûn bir şekilde olmasa da- Türk şiirinde bir ‘anlatı devrimi’ne yol açtı. Şiirlerinin politikasının şiiri anlamdan uzaklaştırmak ve us dışılığa kaydırmak oluşu; bu şairleri şiir dilinde önemli bozum, parçalama ve yeniden yapma eylemlerine itti. Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi; şüphesiz Ece Ayhan şiiridir. ‘Bakışsız Bir Kedi Kara’ ile Ayhan; dilin mevcut yapılanmasına söz dizimini kırarak (yapısöküme uğratarak bir bakıma) saldırıyordu. Bu bağlamda Ece Ayhan şiiri; Derrida’nın ‘şiir bir kirpidir’ önermesine iyi bir örnek teşkil eder. Kirpi-şiir; okuyucudan kaçan, yakalanmaya yakın büzülüp dikenlerini çıkartan, teslim olmaya niyetli olmayan ve anlamdan imkân buldukça kaçan bir şiirdir. Fakat yine de akılda tutulmalıdır ki, bu yapısöküm yine dilin sınırları dahilinde; onun tayin ettiği şekilde, yani; önceden söylenenin işitilmesine bağlı olarak gerçekleştirilebiliyordu.

     

                Peki dilde böylesi bir yapısöküm projesinin amaçladığı şey ne idi? Sanıyoruz ki bu noktada dilin nasıl yapılandığı ve ne tür amaçlara hizmet ettiğini söylemek isabetli olacaktır. Dil, öncelikle bir iletişim aracıdır, ben ile öteki arasında bir bağdır ve bu iletişim de aslında bir ifadeler toplamından başka bir şey değildir. Fakat dil hiçbir zaman  sadece bir iletişim aracı değildir. Bunun da en güzel örneğini Foucault, ‘söylem’ üzerinde dururken veriyor. Söylem; aslında dil ile oluşturulan bir ifadeler toplamıdır. Ancak söylemin önemi; dil ve iktidar ilişkileri incelendiğinde belirginleşir. Söylem sayesinde; yani yüzyıllardır işitme ve belirtmelerimizle şekillenmiş bir dile bağlı olarak; iktidar özneleri üzerinden varlığını tanımlayabilmektedir. Yani iktidarın ve öznenin epistemolojik varlığı; söylemin kendisine bağlıdır.

     

                İşte bu dil-iktidar-söylem üçgeninden kaçmanın yegâne yolu; mevcut dilin sınırlarını zorlayarak, bir anlamda onu yersiz yurtsuzlaştırarak (Deleuze) egemen söylemin dışına çıkabilmektir. Zira başat iletişim aracının önce dile getirilenin işitilerek tekrarına dayalı kısır bir sistem olduğu göz önüne alınırsa; Ece Ayhan’ın şiirinin adının neden ‘Bakışsız, kara bir kedi’ olmadığı da anlaşılacaktır. Bu kısır üretimin tekerine yer yer çomaklar sokarak; egemen söylemin dışına çıkmak mümkündür. Yine Derrida’nın deyimiyle ‘kopuklukları’ oluşturmak yahut iktidarın eseri olan ‘dilsel mitolojileri’ çözmek (Barthes) böylelikle sağlanmış olur. Bu, iktidar karşısında kopuşları sağlayıp buralardan dışarı sızan bir ‘gerilla’ taktiğidir.

     

    II.

     

                Psikanalizin temel prensiplerinden bir tanesi bir ifade aracı olarak dilin (hatta ana dilin) vazgeçilmezliğidir. Zira kişisel düzeyde söylemimizi şekillendiren aslında arzularımızdan başka bir şey değildir (Lacan). Dilin böylesi temel bir rol üstlenmesi 18 ve 19. yüzyıllarda göstergebilim ve dilbilim gibi disiplinlerin kurulmasına da vesile olmuştu. Hatta Lacan’cı psikanalizin dilin bir arzu hadisesi olduğu savı, Deleuze ve Guattari tarafından iyice uçlara çekilerek varoluşumuzun temel prensibi hâline getirilmiştir. Örneğin; epistemoloji; aslında bilme arzusunun ve bu arzunun doğasının inceleme alanıdır. ‘Felsefe’ sözcüğünü oluşturan ve bilme karşısında biraz hakir görülen ‘sevmek’ (filia, philia); aslında Platon’un da belirttiği üzere ‘bilginin peşinde aşık gibi koşma’, ‘sevgiliye gider gibi bilgiye yönelme’nin; yani arzunun bir ifadesidir.

     

                Arzunun temel motivasyon olduğu bir sistemde; iktidarın da arzu tarafından şekillendiğini söyleyebiliriz. İşte böylesi bir ortamda iktidarın arzusunun ve toplumsal bilinçdışının (Deleuze) arzularının çatışması ve çarpışmasından söz edebiliriz. Yani özne ve iktidar arasındaki temel sorun; bir arzu çatışmasıdır; buna binaen de dil-söylem de bu çatışmanın sesli (fonetik) ve yazılı şekilde ifade edildiği bir göstergeler sistemidir. Yani iletişim, temelde bir arzu mekanizmasıdır; dil ise bunun bir alt kolu.

     

                İktidarın kendini kabul ettirebilmesi de, büyük oranda arzuların, dolayısıyla toplumun rasyonalizasyonuna bağlıdır. Spinoza’nın söylediği biçimde; iktidar, toplumun ‘üzüntüsü’ ile var olur: üzüntü de arzulara ket vurulmasıdır. Kant’ın Aydınlanma modeli de işte bu tür bir arzuya ket vurma sonucu sağlanacak ‘özgürlüktür’. Bu özgürlük tanımlaması ironiktir, çünkü bireyin özgürleşmesi yine bireyin arzularını ve dürtülerini sınırlamasına bağlıdır (Nietzsche’nin Kant’ta en çok eleştirdiği nokta). Böylesi bir özgürlük; iktidarın işine gelecektir ve bunu sağlamanın yolu da egemen söylemin devamından geçer. Bu söylemde kodlanan iktidar arzuları, bireyin özgürleşeceği savıyla onun arzularını sınırlar, Spinoza’nın deyimi ile ‘onda üzüntüye neden olur.’ Dil-söylem-arzu-iktidar böylesine bağlantılı işleyen bir tamamlayıcı mekanizmadır.

     

    III.

     

    Dil ve iktidar üzerine konuşurken Baudrillard; iktidara yapılacak karşı hareketin mevcut dili kullanması hâlinde başarılı olamayacağını, bu yüzden başkaldırının mevcut Saussure’cü semiyolojik sistemden (gösteren-gösterilenàgösterge) ayrı bir şekilde yapılandırılması gerektiğini söyler. Çünkü bu sistem; söylenmemişi ifade etmek için hep işitilerek yapılanan dili kullanmıştır, bu da iktidarın egemen söyleminin buraya hakim olduğunu göstermektedir. Bizce bu tür bir karşı-koyuş pek olanaklı değildir; zira karşı koyma da ben ve ötekinin içeren bir eylemdir; ve bunda da iletişim aracı olarak dile ihtiyaç vardır.   

     

    Bu yüzden Ece Ayhan; bu iletişim yolunu başka şekilde iktidarın söyleminden koparmayı seçmiş, buna bağlı olarak da serbest çağrışımı anlama tercih etmiştir. Benzer şekilde Derrida da felsefesini dili vasıtasıyla anlaşılmayana, metafiziğe kaydırmış; ve belki böylelikle söylemden kaçarak onun yapısökümüne başlayabilmiştir. Filvâki; dili kullanan bu iki figür; egemen söylem dışından arzu ifadesinin mümkün olabildiğini göstermişlerdir.

     

    “Dili değiştirmeden toplumu değiştirmek mümkün değildir” der Irigaray. Arzularımızı değişik ifade yolları ile egemen söylemden çekip çıkarabildiğimiz takdirde; söylenmemiş olanı gerçekten ifade yolunu bulabildiğimizde; arzularımızın ve gerçek özgürlüğümüzün yolu da açılmıştır. Bu kopuşu gerçekleştirmek demek, işitmenin edilgen rolünü tersine çevirerek etkin konuma gelmek ve söylenmemişi yapılandırabilmek demektir. Şimdilik bunun önündeki engel, iktidar ve özne arasında şekillenen arzu çatışmasından beslenen egemen söylemdir. Yine bir Ece Ayhan şiiri “Meçhul Öğrenci Anıtı” da bundan dem vurur ya: “Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şu idi / Maveraünnehir nereye dökülür?”

     

     

    -SON-

     

     

     

     

    Ozan Giray ŞAHİN                                                                            

    Derecesi : 5

    Antalya Anadolu Lisesi

     

     

     

    “Söylenmemiş olanı söylemek için, dilde önceden söylenmiş olanı işitmek gerek.”

    Taylan Altuğ

     

     

    Angelus Novus

     

    I

    Angelus Novus :Tarih meleği Paul Klee’nin geriye bakarak sonsuzluğa ilerleyen hayal kahramanıydı. Evet geriye bakıyordu ve bu bakış W. Benjamin’i sormaya iteliyordu. “Tarih Meleği neden geriye bakıyor?” Geriye bakarak ne yapıyordu tarih meleği, tarihi doğruluyor muydu; yoksa onun kendinden evrilme iddiasını paralıyacak şekilde varlığını tarihsel dilin düzleminden başka bir düzleme mi taşıyordu? Tarih meleği tam da Benjamin’in durağan diyalektik olarak tanımladığı eylemin öznesi konumundaydı o sırada. Geriye bakıyor ve sürece dahil olmadan anımsıyordu. Çünkü Benjamin de biliyordu ki Aslı Odman’ın da deyişiyle “tarih bir inşa” idi. Ve durağan diyalektiğin öznesi olan tarih meleği bulunduğu noktada tarihsel olan sözden kopuyor ve sürece bağımlı olmayan “dil”e (Saussure) yaklaşıyordu. İşte bu noktada, söylenmemiş olanı söylemek ancak Tarih Meleği’ne özgü bir eylem olacaktı. Çünkü o dilde önceden söylenmiş olanın bir adım ötesine geçmeyi başarabilmiş olandı. Dilde önceden söylenenleri ve onların içlerinde bulundukları tahakküm ve biçimlendirme doktrini olan tarih’i aşıyordu. Tarih meleğinin yaptığı önceden söylenmiş olanları değil söylenmemiş acıları, söylenmemiş tutkuları anımsamak ve böylece tarih yazımının dışladıklarından (Foucault), tarihin kustuklarından yola çıkarak tarihin yani tarihin şekillendirdikleri olarak bizim hiç söylemediklerimizi, hiç söylenmemiş olanı söylemekti. Deyim yerindeyse “tarihten kopmak”tı. Belki de bu bizim de aramamız gereken “hiç söylenmemiş olanı söyleyebilmek için tarihsel olan sözü (Barthes, Saussure) aşıp ‘dil’e ulaşmak ve daha önce söylenmiş olanları değil söylemin dışarıya ittiklerini, dıştaladıklarını (Foucault) söylemek.” Derrida’nın deyimiyle “hayalet olmamak”. Peki neden? Neden söylenmemiş olanın söylenmesi tarihin dışında olmayı gerektiriyor? Neden hayalet olmamak gerekiyor? İşte şimdi değineceğim nokta, bu kopma durumu. Ama bizi biz yapan dilden ve kültürden bir kopma değil bu tarihsel olarak biçimlenmiş ben’den kopmak. Aynının tutsaklığında hepimiz için tekilleştirilmiş “ben”in (Levinas) dışında konumlamak kendimizi...

     

    Yukarıda da bahsettiğim gibi söylenmemiş olanı söylemenin ilk koşulu tarihin söylemediklerini , “söz”ün söylemediklerini işitmekten geçiyor. Fark ettiğiniz gibi burada “dil” kelimesini özellikle kullanmadım. Çünkü dil için söylenmemiş olan diye bir özellik yoktur. Dil, kendinde olan ve Pierre Clastres’in deyişiyle “yerel” (ama bu yerellik coğrafi bir tanım değil) yani ne kendi içinde ne de kendi dışındaki diğer anlam dizgelerine bilimsel veya tarihsel bir söylem uygulamayan, onlar üzerinde otorite kurmaya çalışmayandır. Zaten Saussure de “dil”in bu özelliğini “tarihsel olmayan” vurgusu ile tanımlıyordu. Öyleyse şöyle diyebiliriz: Söylenmemiş olanı söylemek için “söz”ün “dil”i formüle ederek ve yeniden biçimlendirip inşa ederek söylevinin dışında bıraktıklarını söylemek gerekir. Çünkü ancak “söz” dışarıda bırakılabilir: tarihsel olan “söz”dür.

     

    II

    Sözün Tarihselliği

     

    Dışlayan, dıstalayan “söz”dür; “söz” tarihseldir ve Foucault’nun belirttiği gibi, tarih bir uyruklaştırma ve dıştalama sistemidir. “Söz” düzleminde gerçekleşen hiçbir şey önceden söylenmemiş değildir. Söz düzleminin içindeki her söylev çoktan biçimlendirilmiş ve ekonomik, siyasi ve tarihsel olarak formüle edilmiştir. Söylenmeyenler ise bilakis “söz” düzleminin dışındadır. “Söz”ün reddettikleridir onlar. Bu ise “söz”ün enstrümanı olduğu tarihsel “anlatı”nın bir özelliğidir. Peki ne yapar tarihsel anlatı? Dıştalar ve hayaletleştirir.

     

    Tarihsel anlatı dıştalar (söylenmemiş olan nesneyi yaratır.) Çünkü bu onun bir otorite biçimi ve enstrümanı olarak varlığının nedenidir. Tarih düzleminde bilgisi oluşturulan her nesne bir sürece tıkıştırılır. Bu süreç o bilgiye bir önce bir sonra ekler ve onu tarihin biçimi olan savaş ve çatışma mitlerinde bir taraf olarak nitelendirir. Bu noktadan sonra ise  anlam kaydırması tekniğiyle (Foucault) tarih  bilgiyi içinde bulduğu “taraf” halinin yapaylığına ve “ersatz” durumuna karşı uyandırılabilecek olan belli bilgileri dıştalar, yani söylenmemiş kılar.

     

    Hayalet ise bu oluşturulan sürecin içinde biçimlenir. Söylenmemiş olanlar onun için “yok”tur. Söylenmemiş olma durumları bile çoğu zaman belleğinde belirgin değildir. Belki de bu nedenle hayalet için söylenmemiş olan bir şey yoktur. O çoktan söylenmiş olandır diyor Derrida. Zaten bu nedenle adı hayalettir. O, çoktan söylenmiş ve bitmiş yani oluşu geçmişte son bulmuş bir özne olarak içinde bulunduğumuz zamanda bulunup bitme anının ötesindedir; yani hayalettir.

     

    İşte “söz”ün düzleminde, tarihsel olan düzlemde yani bunlar cereyan etmektedir. Görüldüğü gibi söylenmemiş olanlar “söz” içinde vardır fakat onların söylenmesi “söz” içinde gerçekleşemez. Sözün süreci içinde gerçekleşen her şey tarihsel olana dahil olacak ve hayalete doğru ilerleyecektir. Söz’ün dışında bulunabilecek olan ise dildir. O, söylenmemiş olan anları sürecin içinden çekip çıkaracaktır. Bu nedenle o, önceden söylenmiş olanı işitmek yerine söylenmemiş olanı sadece “o” haliyle yani sürecinden bağımsız olarak anımsayacaktır.

     

    III

    Angelus Nous’un Eylemi ve Hiç Söylenmemiş Olanın Alegorik Hali

     

    İşte tam da bu noktada Angelus Novus tekrar devreye girer. W. Benjamin, Tarih Meleği’nin yöntemini durağan diyalektik olarak adlandırmaktadır. Bizim bildiğimiz anlamdaki diyalektikten farklıdır bu bilinen kartezyen diyalektiğin o ilerleme, ilerleme kisvesi altındaki avunma anlarını yaşamaz. Bilinen diyalektik için süreç bir “amnezi” bir travmanın oluşturulmasıdır. Bu travma ile birlikte bilinç, yapılan tüm katliamları, vahşeti ve tarihin kendi içinde taşıdığı şiddeti görmezden gelir. Üstelik de bu, bu gerçeklerin saklanmasıyla değil süreç içinde sürekli tekrarlanıp anlamlarının içlerinin boşaltılmasıyla yani Debord’un deyişiyle, “Gösteriye Dahil Olma”sıyla oluşur. Bu anlam değersizleşmesiyle birlikte ilerlemekte olan tarih için şiddet : Normalleştirilmiştir. Soykırım : Normalleştirilmiştir. Ve hepsi tarih tarafından geride bırakılabilir hale gelmiştir.

     

    Durağan diyalektiğin asıl vasfı ise anımsamaktır. O, anımsar yani Taylan Altuğ’un deyişiyle “işitir”; fakat işittikleri söylenmemiş olanlardır. Tarih meleği ve onun durağan diyalektiğini bu denli özel kılan şey ise bu anımsamanın sürece dahil olmamasıdır. Tarih meleği anları, sadece o anlar olarak anımsar ve onları söyler. Bu söyleme esnasında ise onları tarihselleştirmeyerek onların “şimdi ve burada olmanın biricikliği” hallerindeki oluşlarını korur. Onları üzerlerine yüklenen ideolojik ve tarihsel-ekonomik kisveler olmadan “gerçekten işitir” olmuş fakat söylenmemiş olanı “işitir”, “duyumsar”, “hatırlar”.

    Onun burada kullandığı yöntem ise alegoridir. Anımsamak, eylemin ve düşünce süreçlerinin alegorik halidir.

     

    Peki anımsamak neden alegoriktir ? Ancak böyle sürecin dışında kalabilir tarih meleği. Alegorik anlatının en temel özelliği fragmanlara dayalı ve birleştirmede özgür bırakıcı olmasıdır. Bu ise onun biçiminin tarihsellikten kurtulmasına yardım eder. Anlatı ancak alegori halinde “dil” olabilir. İşitme ancak o zaman bizim tarafımızdan gerçekleştirilebilir. Bu durumun nedeni ise “dil”  ya da “anlatı enstrümanları”nın bir gösterge olmanın ötesinde biçimlerinde de bir değer taşımasıdır. (Barthes, Saussure, Hjemslev) Yani bir anlatı tarihselliğe karşı olma iddiasında ise ilerlememeli, biçimini de tarihsellikten arındırmalıdır. Çünkü alegorik olmayan (lineer) anlatı ilerleme durumunun bir enstrümanı olarak kendisi de ilerlemeye tabidir.

     

    Bu yöntemin en güzel örneklerinden bazıları Lanzmann’ın SHOAH filmi ve Kazimir Malevich’in “Siyah Kare” tablosudur. İkisi de birer durağan diyalektik ifadesidir. SHOAH’ın fragmansal anımsatmaları izleyiciye gerçekten işitme imkanı verir ve izleyeni gerçekten “kendi buradalığının biricikliği”nde bir halde soykırımın vahşeti ile yüzleştirir. Hem de hiç bir tarih yazımsal imge kullanmadan. Malevich’in Siyah Karesi ise içerdiği o “non-figüratif karartma” da figürleri ve figürlerin statü ve rollerini (Max Weber) dışlar. Geriye kalan simsiyah boyalı yüzey ise bize barbarlığımızın ve ilerlemenin, yoksunluğun, hayalet olduğumuzun yüzümüze söylenmesinin en açık ifadelerinden biridir.

     

    IV

    Hiç Söylenmemiş Olanın Söylenmesi ve Bu Söylemin Bize Aitliği

     

    Söylenmemiş olan nasıl söylenebilir? Taylan Altuğ buna daha önce söylenenleri işiterek yanıtını veriyor. Oysa daha önce söylenenleri işitmek ilerlemenin oluş halinden başka bir şey değildir. Ve görünenin aksine bir ait olma durumunu dışlar. Tam bir kopuş eylemidir, anımsamaz. Bizi çoğunluk içindeki ben hallerimizden koparır, söylenenleri işiterek hep hayaleti anlatır. Anlatamadıkları ise söylenmemiş olarak kalır. Üstelik böyle bir lineer tarihsel anlatı bizi kendimizle ve başkayla olan yüz yüze ilişkiden alıkoyar. Tüm şiddet biçimlerini normalleştirir. Zaten söyleneni işiten özne hep şiddeti söyleyecektir. Bunun nedeni ise işittiği kaynağın yani tarih yazımsal tarihin bir çatışma ve savaş mitleri bütünü olmasıdır.

     

    Oysa Benjamin’in meleği gerçekten hiç söylenmemiş olanı söyleyebilir, onu anımsayarak söyler. Meleğin söylemiyle ilişkisi katı bir epistemoloji içerisinde değildir. Melek onu hisseder. Belki de söylediğinin biricikliğinin nedeni de budur. Meleğin hiç söylenmemişi söylemesinin nedeni, tarihsel olmamasıdır. Onun söylemi bir simularkum değildir. Tarihin dıştaladığıdır. (Hiç söylenmemiş olan  da bu dıştalananlardır.) Bu yok sayılanların en önemli özelliği ise bize ait olmaları, “bize dair” olmalarıdır. İçinde bulunduğumuz hayalet-oluş durumunun bizi kopardığıdır onlar. Bizim tarihsel olmadan önce ait olduklarımızdır onlar.

     

    Demek ki hiç söylenmeyeni söylemek yani “ben” olmak ancak tarihsel olanın “söz” ün dışında olarak söyleneni değil söylenmeyeni işiterek mümkündür. Bu söylem, insan olanın, başka ile yüzyüze iletişim içinde olabilenin (Levinas) kültürel olarak yerel olabilenin (Clastres) devam ederek değişen, değişerek devam edenin (A. Hamdi Tanpınar) , fakat bu devam ve değişme döngüsü arasında ilerlemenin bize unutturduklarını, acılarımızı, vahşetimizi söyleyebilmenin, itiraf edebilmenin söylemidir.

     

     

     

     

    Ömer KÜLHANCI                                                                           

    Derecesi : 6

    Antalya Anadolu Lisesi

     

     

    “Geleneklerin örtüsünün açılması ve gelenekle aktarılanın açığa çıkarılışı, bu çağın insanı için özel bir görevdir.”

    M. HEIDEGGER

     

     

    FLANEUR’DAN MEKTUP : MODERN DÜNYADA ÇİZGİSEL KUTSALLIK

     

    İnşa halindeki zamanın kutsal bekçisi gelenek, artık araçsallaştırılmış olmaktan, kullanılmaktan ve yönlendirilmekten kurtulamamaktadır. Kurtulamıyor çünkü özünün, zamanın ölçümüne indirilip tarihin ereksel olarak kullanımına hizmet ettiriliyor. Peki geleneğin doğanın ardıllığı içerisinde varlığı yokken nasıl oldu da hegomonik tarih yazımının bir parçası haline gelip kutupların yaratılması sağlattırıldı? Ya da bahsedilen geleneğin örtüsü neden zamanın çizgiselleştirildiği gerçeğini örtüyor, örttürülüyor? Nedeninden öte gelenek, her şeyden bağımsız olarak, farklılık istencinin, amnezi tuzaklarının ve yabancılaştırmanın oyuncağı haline gelmesinin sorumlusu kimdir? Yaşayan çağ mı yoksa mirası bırakanlar mı?

     

    Geleneğin şablonunu birazcık ortaya koymak bu soruların ve geleneğin sunduğu tüm hallerin anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Fakat gelenek kavram olarak şimdiye kadar iktidar sahiplerince adlandırıldı. Bu adlandırmaları dışlayarak, olumsuzlayarak, geleneğin amnezinin bir parçası olarak kalmasını engelleyebiliriz. Nasıl? Geleneğin bir tanımı şöyle: Tarihin içerisindeki hareketlerin damıtılmış hali ki bu hareketleri yapanlar iyi-kötü karşıtlığı dahilinde ezen gücün kendisidir. Bu da geleneğin nasıl yönlendirmelere maruz kaldığını gösterebilir. İkinci olumsuzlama, geleneğin zamanın bir parçası haline getirilmesi: Bu asla doğal değildir; evet, uygar olmayan diye nitelendirilen çoğu kabile, törenlerini belli zamanlarda yapmaktadırlar ki bu zaman şartlar dahilinde oluşmaktadır ve modern dünyanın ilerlemeci, kimlik kazandıran zaman kavramından uzaktır. Üçüncü olumsuzlama, geleneğin belli kavramlara indirgenmesi sorunudur. Ancak bu olumsuzlamalar sadece geleneğin yönlendirildiği yolları takip edip diyalektik dünyaya dahil olmamak içindir. Peki geleneği kullananlar nasıl kullanıyor? Toplum belleğinin şoklarla, adlandırmalarla bulandırıp gelenekle neden kimlik kazandırılmakta? Sorular, içerikleri bakımından ezen, ezilen taraflarını oluşturarak ahlak, etik ve adaletin aslında sadece bu taraftarların varlıklarının oluş biçimlerini gösterdiğini görmeliyiz. Panait Istrati’nin bir cümlesi: “Halklar, güç sahiplerinin belli sözde erdemlerinden dolayı ezilmemektedir; korkuları yüzünden boyun eğmektedirler iktidarlarına.” Korkuysa geleneğin acımasızca dönüştürülmüş bir yanıdır.

     

    Gelenekler ve onun çoğul hallerini örten örtüyü kaldırıp geleneklerin aktardıklarının farkındalığıyla özel görevimizi yerine getirelim.

     

    1)   Diyalektiğin dişleri arasındaki gelenek:

     

    Gelenek, karşıtlıklar dünyasına ekonomik edimlerinin yaratımı ve bu edimlerin sürekliliği uğruna belli toplum hallerini yaratmak için kullanılmıştır. Medya ve görsel öğelerin çekici anlatım şekilleri insanları bir şeye yönlendirirken, onunla ilgili bir arzu uyandırırken tüketimin sürekliliği için geleneği araç edip bunu da kutlama törenlerine dönüştürerek değerlerin, anlamsızlaşıp bir girdi olmasına neden olmuştur. Varolmak hedonistçe hallerle ilişkilendirilmiştir. Burada geleneğe sahip çıkma adına bireysel ve toplumsal olarak değerlerin hatırlanış ve işleniş biçimlerini göz önünde bulundurmalıyız. Öncelikle bellek nedir? Bellek, anı deposu değildir; daha çok düşünce tarzımızla alakalı olarak geçmiş olan şeylerin; geçmiş ve şimdi arasındaki bağla duyumun o anki etkilenimleriyle şimdiki duyumların arasında sıkışmasıyla meydana gelen fragmanlarla hatırlama biçimidir. Ve bellek bu işleyişi ile çarpıtılmaya açıktır. Birinci yol tarihin öyküleştirme, şimdiye taşınması; bu bilinen öykü yazımını da kapsar. Whig tarzı tarih yazımını da. (Whig tarzı tarih yazımı: Geçmişten şimdiye işlenen ereksel bir süreç.) İkinci yol, belleğin araçsallaştırılmasıdır. Herhangi bir güç dengesinin sürekliliği için mesela halkın gazeteciye olan ihtiyaç alanında gazeteciler olayın oluşuyla ve olayla ilgili olan görüşlerin, sebeplerin oluşumuyla ilgilenmez. Gazetecinin istediği tek şey; bellekteki olayın bilinmesi için anlatan-anlatıcı otoritesini korumaktır. Diğer tarafta ise travmatik olayların belleğe etkisidir. Böylelikle bellek, taşıdığı anının etkisi altında kalıp onun bir parçası olarak tarih sahnesinde yerini almıştır. Üçüncü yolda uzlaşımsallaştırma: Mesela 1994’teki Normandiya çıkarması ellinci yıl törenindeki konuşma 1944’teki çıkarma ile ilgili söylemle aynıdır. Bu, o zamanki şartların korunduğunu göstermek içindir. Anıtlaştırma, törenleştirme de olayların özünden uzak olarak onların kullanımını gösterir. Hatta anıtlaşan şeylerde anlam kaymaları oluşmaktadır. Bu bellek çarpıtma yollarının hiçbiri birbirinden önemli değildir. Peki gelenek bellekte nerede? Amnezidedir. Yitirilmişlerin ve elde edilemeyeceklerin varolan yokluğu, bu bellek oyunlarında oluşmuş, oluşturulmuştur. Bunlar çağımızda normatif olmayıp bir o kadar da normalleştirilmiştir ki gelenek istenci, modern çağın insanının içine düştüğü varsayılan boşluğu oluşturmaktadır. Böyle bir istençle çizgisellik ortaya çıkmakta ve doğa karşıtı bir ötekileştirme oyunu normal görünmektedir. Belleğin çarpıtılabilmesi insanın doğasından değil güç istencindendir ve bu istek, gelenekle devamlı olabilmektedir. Modernizmin yolunda tercih edilen ulus devlet yönetim biçimleri de pompalanmış olan iyi-kötü, gelişmiş-geri karşıtlığında konformist görüşlerin ürünüdür. Bu ürünler de doyum vermese de tarihin hegomonik yazımını ve doğadan kopuşa neden olan tarih yazımını normal kılmaktadır.

    .

    2)   Amnezi ürünü sanat: Geleneğin Angelus Novus’u:

     

    Eksiksiz bir sanat görüşü, bellek yitimini yadsımadan ve olmayanı harmanlayıp dünyanın türlü hallerini kendine dahil etmektir, çığlıktır boşluğa. Gelenek kavramı olmasa sanat olmazdı; çünkü gelenek varoluşuyla farklılıkları deşifre etmiş evrensel bir yaratık olan insanı kimlik yağmuruna tutup topluluklar oluşturmuştur. Geriye döndürülemez olan ise, geleneğin varoluşudur. Bundan sonra geleneğe karşı, onun varlığına karşı davranmak, insan varlığına tehdittir. Geleneğe yapılabilecek tek şey onu bağlayan, onu kategorize eden, güçsüz, yaşamayan şeylerden kurtularak onu istemekten vazgeçmektir. Bu, geleneksizlik değildir. Doğaya eğilimimizi deneyleyen güç faktöründen kurtulmaktır sadece. Geleneği istemekten vazgeçmek, varlığını normal saydığımız güç istencinden kurtulmaktır. Güç isteği, insanı siyasal bir varlık yapmıştır ki insanın özü siyasal olamayacak kadar derin ama sığ görünümlüdür. Örneğin çağımızın liberal görüşü, sanat ve şiddet, teknoloji ve yaptırım gibi kavramlar arasında sağlıksız geçişlere neden olmuştur. George Orwell’ın 1984’ü, tüm bu çarpıklıkları gözler önüne serebilir.

     

    Sanat (otoimmunity) kendi kendine bağışık şeylerin intiharı gibidir. Dasein’ın farkının kaybedilip sürekli spleen halinde olmanın yorgunluğunun bitimidir sanat. Sanatın bu bağışıklığa bir etkisi yoktur. O, sadece yabancılaşmanın normalleşmesine hatta kendi kendine yabancılaşmaya karşı verdiği tepkidir. Modern görüşün sonsuza kadar sürecekmiş gibi bir hali olsa da sanat, böyle olmadığını onun ancak tarihsel bağlamda varolabileceğini ve kendisinin yani mutlak geleneğin izdüşümü olarak kendisinin değişe değişe devam ede ede zamanı aşacağını gösteriyor. Evet, bu bağlamda varoluşçu kişiler derin bir acıyla ve “melancolia la heroica” ruhuyla yaşamaya; sanatın, devletin faşist aygıtlarına, kimliklendirmelere karşı koyacaktır. Her ne kadar şiddet öğeleriyle süslense de sanat, kuantum fiziği parçacıkları gibi zaman ve mekanı alt ederek, biricikliğini koruyarak kendisini araçsallaştıranlardan kurtulacaktır.

     

    3)   Zaman-mekan boyutunda egemen gelenek:

     

    İnsanlığın kendini türlü var etmeleriyle ilişkilendirmiş olduğu zaman ve mekan, farklı toplumların doğuşuna sebep ise bu şartlar, farklılıkların çağımızdaki gibi göze sokulmasını asla gerektirmez. Ancak oluşturulan çizgisellik ve ilerlemeci bakış, toplulukları birbirlerine yabancılaşmaya sürüklemiştir. Bu süreçte egemenliğini yaymak isteyen güçlerin, modern dünya talebini bahane ederek ortak değerler ekseninde düşünceler ortaya atılmıştır. Ancak ortak değerler etik, ahlak, hukuk, adalet gibi kavramları idealize etmiştir. Çünkü kendi öznelliklerini kendi yarattıkları tarihte var ettikleri için ve komik olarak küçük bir çocuk gibi batı yarattığı tarihin içine sadece başarılarını koydu, sığındı bunlara. Sonrasındaysa şımarıklığı faşizmin dünyayı sarmasına neden oldu. Etik ve adaletle faşizmin yayılmacılığı demokrasi adıyla haklı gösterilmeye çalışıldı. Hatta güç odakları kendilerini mağdur göstermeye gidecek kadar ağızlarından düşmeyen kavramları ifşa etmişlerdir. Kendine kendini idealize eden batı, kendi doğal geleneklerini tüm toplumlara uygulamak istedi. Ama bu hedonist, pragmatik tavır, sadece kendi değerlerinin anlamsızlaşmasına yol açtı. Bahsedilen modernlik bunalımları ise bunlardan öte değildir. Bizatihi olanı sınıflandırarak ötekileştirmeyle bu hale gelen dünya artık değerlerinin ne anlama geldiğini duyamamaktadır. Ancak ironiktir: Düştüğü hata doğayı algılamakla başlayıp onun sadece kendi içindeki iletişimini kendi dogmalarıyla birleştirdiği için anlayamay