• 13. ULUSAL FELSEFE OLİMPİYATI (2009) İLK ON YAZI

     

     

    13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Ayşe Dilek İZEK

    Özel Amerikan Robert Lisesi İSTANBUL

    DERECESİ : 1

     

    “Eğer Yasalara saygı zorba olmayan bir yönetimin özü, yasalara saygısızlık ise zorbalığın özü ise, terör totaliter baskının özüdür.”

     

    Hannah ARENDT, Ideology and Terror,

     

    “BÜYÜK BİRADER”İ NEDEN YARATTIK; NASIL TUTSAĞI OLDUK?

     

    Anarşizmin köklerini dayandırabileceğimiz Uzakdoğulu filozof Lao Tse’ye göre insanoğlu, doğanın yasaları ile uyum içinde yaşadığı takdirde başka kural ve düzenlemelere gereksinim duymayacaktır. Toplumların ve devletlerin tarihsel gelişimlerine bakıldığında ise görülüyor ki; insanlık bu öneriyi göz ardı etmeyi seçmiş.  Neden bireyden üstün yönetici bir güç oluşturmayı uygun gördük? Daha da önemlisi, nasıl bu gücün üzerimizde çeşitli şekillerde baskı kurmasına izin verdik?

     

    “Özgürlük Üzerine” isimli eserinde John Stuart Mill, devlete duyulan ihtiyacı insanın kendisini koruma içgüdüsüne dayandırır. Karmaşayı engellemek, korku ve kaosa son vermek anlaşılabilir, doğal bir arzudur. Bu nedenle insan toplulukları, güçlü bir yöneticinin kendilerini iç ve dış birtakım tehlikelere karşı korumasını, sosyal yaşamı düzenlemesini ister. Eski toplumlarda dahi iktidarın bir biçimde bireyselleştirilmiş olması (Duverger) bu isteğin bir yansımasıdır. Her yöneticinin Platon’un filozof kralları gibi bilge ve erdemli olmayacağı (ya da olamayacağı) ise su götürmez bir gerçektir. Yönetilen ve yönetenin çıkarları ters düştüğünde, iktidar sahiplerinin hangisine öncelik vereceği aşikârdır. İşte bu nedenledir ki; Liberal düşünce, anayasa ve parlamento gibi bazı düzenleyici ve denetleyici kurumlar oluşturmuştur; “sınırlı güçlü iktidar” kavramını siyasi yapılanmanın vazgeçilmezi saymıştır. Günümüz demokrasilerinin temelinde yatan “hukukun üstünlüğü  ilkesi ile de yasalara saygının güvence altına alacağı –ve Arendt’e göre- zorba yönetimlerin ortadan kaldırılacağı varsayılmıştır.

     

    Böyle bir ortamda bile, Max Weber’in “devleti yönetme gücü” olarak tanımladığı iktidarın, demokratik yollardan, bir “zorba”nın eline geçmeyeceğinin garantisi yoktur. Yani “yasalara saygı, zorba olmayan bir yönetimin özü” olsa da; yasalar zorbaların başa geçmesini engellemede yetersiz kalabilir. Görülüyor ki; bu düzende pek çok şey “zorba”ların tasarrufuna bırakılmıştır. Çoğunluğun desteğiyle dahi olsa, yönetimi elde eden kişi veya topluluk, yasaları kendi lehine yok saymayı, farklı görüşleri bastırmayı, azınlıktakiler üzerinde baskı kurmayı bilinçli olarak seçebilir. Üstelik Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” fikri de göz önüne alınırsa, “çoğunluğun tiranlığı” sadece olası değil, aynı zamanda öngörülebilir bir durumdur. Çoğunluğu bütünle eş tutan böyle bir yönetim mutlak gücü elinde tutmak, yasaların üstündeki konumunu korumak için şüphesiz her yolu deneyecektir. Büyük olasılıkla da, geçmişteki örneklerini takip ederek teröre yönelecektir.

     

    Bu noktada Arendt’in terör tanımını daha yakından incelemek gereklidir. Zira günümüzde terörün genel geçer bir tanımı siyasi hassasiyetler dolayısıyla yapılamamakta, terörün anlamlandırılması kimin terörist olduğuyla ilgili tartışmalar üzerinden yapılmaktadır.

     

    Arendt’in “terör” sözüyle ifade etmek istediği, doğuştan gelen temel hak ve özgürlüklerin şiddet, korku ve baskı yoluyla kısıtlanması olarak açıklanabilir. Bu bağlamda “terör”, Jean Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nin devlet tarafından ihlâli olarak da algılanabilir. Bu nedenle Arendt’in düşüncesine göre totaliter teokratik rejimlerin inançlarına tehdit  olarak gördükleri dinsizleri öldürmesinden, “Nasyonal Sosyalist” Nazi rejiminin “etnik arındırma” çerçevesinde milyonlarca Yahudi’yi yok etmesine kadar pek çok şiddet odaklı eylem, terördür. Öte yandan açıkça şiddet içermeyen ancak toplumsal hayatta kendini belli eden kadın-erkek eşitsizliği, nepotizm ve xenofobi gibi olgular da terörün farklı formları sayılabilir. Kısacası terörü karakterize eden devlet veya din eliyle uygulanması, belli bir ideolojinin yansıması olarak ortaya çıkması veya şiddet içerip içermemesi değil; totaliter, tekilci, yasaya saygı duymayan “zorba” bir zihnin ürünü (ve özü) olmasıdır.

     

    Totaliter rejimlerin iktidarlarını yasalara saygı yerine teröre dayandırdığının en açık örneklerinden birini, İngiliz yazar George Orwell “Hayvan Çiftliği” (Animal Farm) isimli eserinde verir. Yolsuzluğun ve çıkarcılığın kol gezdiği Sovyet rejiminin eleştirisini yapan yazar, devrimle ortaya çıkan “Tüm hayvanlar eşittir.” ilkesinin “Fakat bazı hayvanlar daha eşittir.” eklentisiyle saptırıldığını dile getirir. “Hayvan Çiftliği”ndeki totaliter rejim öyle bir hal almıştır ki; çürümenin farkına varan Benjamin ‘deli’ etiketi yapıştırılarak duymazdan gelinirken, sömürülen halkı sembolize eden Boxer, bir sabah öldürülmek üzere alınıp götürülür. İşte bu hem pasif hem de aktif şiddet içeren formuyla terör, tarih boyunca tüm totaliter rejimlerin dayanağı, totaliter baskının en etkili aracı olmuştur.

     

    Öyleyse modern insan “terör”e karşı ne yapabilir? Kendisini ve haklarını nasıl savunabilir ve baskıdan nasıl kurtulabilir?

     

    Çağımızda bireyleri yakarak ‘aykırı’ düşünceleri ortadan kaldırmanın yerini, farklılıkların tolere edilmemesi, farklının dışlanması ve insanların tektipleştirilmesinin aldığını söylemek yanlış olmaz. Bir anlamda “modernleşmiş”  formdaki terör karşısında iki yol izlemek mümkündür. Bunlardan ilki –ve şüphesiz daha kolay olanı- insanda doğuştan varolduğu söylenen itaat güdüsüne teslim olmak ve Kant’ın David Hume’u okumasaydı uyanamayacağını söylediği “dogmatik uyku”nun rahatlığına boyun eğmektir. İkinci seçenek ise belli bir farkındalığa ulaşarak “terör”e karşı savaşmak ve “The Matrix” filmindeki Neo karakteri gibi bize sunulan kırmızı ve mavi haplardan gerçeği vaat edeni tercih etmektir.

     

    Arendt’in “totaliter baskının özü” olarak gördüğü “terör” karşısında bilinçli bireyin tek ve en güçlü silahı, sivil toplum yapılanmasıdır. Demokratik hayata aktif olarak katılan, görüşlerini sonuçları göze alarak dile getirmekten çekinmeyen –sayıları az da olsa– bireyler, totaliter rejim karşısında seslerini yükseltmeyi bilirlerse “zorba”lara karşı da en dayanıklı savunma halini alacaklardır. George Orwell’in “1984” romanındaki ‘Büyük Birader’, -aldığı farklı formlara rağmen- bizi izlemeye devam ediyorken yapılması gereken, Winston Smith’in yakaladığı farkındalıktan ne olursa olsun vazgeçmemek ve bu farkındalığın bilinçli bireye yüklediği sorumluluklar çerçevesinde mücadeleye devam etmektir.

     

     

     

    13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Ozan SİSO

    ODTÜGVO Özel Lisesi ANKARA

    DERECESİ : 2

     

    “Özellikle teknolojinin egemen konuma geçtiği bir uygarlık çemberinde bilim, sanat ve hakikat arasındaki bağ kökten etkilendiği, daha doğrusu koptuğu için, artık bilim ve sanatın ortak zemini de kalmamıştır.”

     

                                                    Hasan Ünal Nalbantoğlu   

     

    QUO VADIS ALKYONEUS

     

    Giddens’a göre dünya tarihinde iki büyük devrim vardır : Bunlardan biri “Aydınlanma”, diğeri ise onun ekonomik uzantısı “Sanayi Devrimi”dir. Aydınlanmanın temel politik sonucu, Fransız İhtilâli ile yükselen burjuva sınıfının egemenliği, düşünsel sonucu ise modernitedir.

     

    Günümüz dünyası hâlâ –gerek post-modernizmin tepki boyutundaki açılımlarıyla, gerekse modernitenin getirdiği bozulmuş rasyonaliteyle modernitenin etkisi altındadır. Sanatı, bilimi,  hakikati çözümlemek ve bunların ilişkisini anlamak için aydınlanmayı irdelemek sağlıklı bir çözümleme yapmak için zorunludur.

     

    Aydınlanma, Anthony Giddens’a göre, insanlık tarihindeki en büyük kırılmadır. Her ne kadar Giddens, geleneksel olandan modern olana geçişte kimi sürekliliklerin bulunduğunu söylese de, Aydınlanma Devrimi’ni analiz etmek ve eleştirmek için temeli Marksist düşünceye dayanan “süreksizlik kuramı”nı kullanır. Süreksizlik kuramı, “evrimci” olmaya yatkın ve genelde “Sosyal Darwinist” olmaya yatkın filozof ve sosyologların aksine; tarihin düz bir çizgi olmadığına işaret eder. Gelenekselden aydınlanmaya ne değişmiştir de Aydınlanma tarihte bir kırılma noktası olmuştur? Bu soruyu yanıtlamak için Aydınlanmanın fikir babası Kant’a kulak vermemiz lâzım.

     

    Kant, “Aydınlanma Nedir ?” adlı yazısında “Sapare Aude! Kendi aklını kullanma cesaretini göster.” der. İşte aydınlanmanın parolası ve çıkış noktası budur. Bu parolanın Aydınlanma filozofları tarafından benimsenişi, ideolojik anlamda monarşinin, teokrasinin, “gücünü Tanrıdan alan” imparatorların (!) sonu olmuş; akıl öne çıkarken din, tüm baskıcı kurumsallığıyla arka plana itilmiş ve laiklik doğmuştur. Aydınlanmayla her alanda rasyonelleşme sağlanmış, Giddens’ın dediği gibi “ Eskiden geleneksel alanda yasalar Tanıya göre belirlenirken, modern olanda toplum, Tanrının yerini almıştır.”

     

    Peki,  niçin Aydınlanma, Baudrillard’ın deyişiyle  önceden “Tanrı ve şeytan” karşıtlığıyla yürüyen sistemin şimdi “tüketim ve tüketim karşıtlığı”na dönüşerek yürütülmesinden başka bir şey olamamıştır? Bu soru ancak, aydınlanmacı aklın nasıl araçsallaştığını; araçsallaşarak nasıl öznelleştiğini anlamakla, yani Aydınlanmanın eleştirisini yapmakla yanıtlanabilir.

     

    Marx’ın da dediği gibi üretim araçlarının ve gücünün, üretim tarzına doğrudan doğruya etki ettiği açıktır. Marx’a göre bir yel değirmeni insanoğlunun eline feodaliteyi, bir ayakkabı fabrikası ise kapitalizmi verecektir. Fransız İhtilâli’nden sonra hâkim sınıf haline gelen burjuva, sanayi devriminin gerçekleşmesiyle modern sanayi toplumunun kurucusu olmuştur.  Alt yapının (ekonomi)  ve üst yapının (ideoloji, bireysellik... vs)  aracılığıyla  hâkim sınıf tarafından yeniden yapılandırılışı sanatın ve bilimin hakikatle bağını koparmıştır. Bu bağın kopuşunu çözümlemede ilk adımı, kendi altyapı-üstyapı anlayışını ortaya koyarak Althusser atmıştır. Althusser, DİA (devletin ideolojik aygıtları) kavramı ile Marksizm’i yeniden yorumlamış ve sanat ile bilimi de DİA’lar içerisine yerleştirerek Marksizm’in “Soğuk Savaş” konjonktüründe almış olduğu bozuk şekli düzeltmiştir. Althusser, Genç Marx’ın 1844 el yazmalarındaki “yabancılaşma” ve Das Kapital’in birinci cildinin ünlü ilk bölümündeki “meta fetişizmi” kavramlarını ve Gramsci’nin  “hegemonya” kavramını (burada “hegemonya”dan kasıt hakim sınıfın iktidar için ezilen sınıftan salt rıza alması değil;  halkın belli kesimlerinden alınan rızanın, halka yapılan baskıyla oluşan sentezidir)  ele alarak kapitalizmin  diyalektik materyalist bir eleştirisini sunmuştur. Althusser’in bu çalışmasındaki eksik yan bana kalırsa ne Lukacs’ın “hümanizm” suçlamasıyla ne de Sovyet “pollitbüro” destekli Stalinist sözde filozofların “revizyonist” suçlamalarıyla ilintilidir. Althusser’in eksiği modern kapitalist sanayi toplumunu aydınlanma ve rasyonelleşme çerçevesinde ele almamasıdır.

     

    Bu perspektiften bakınca bilim ve sanatı; “kültürel DİA” olarak ele almak, metalaşarak yozlaşan bir “sanat”tan bahsetmek mümkündür.  Fakat aydınlanma nasıl olmuştur da akılcılık yolunda sanatla bilimi katletmiştir?

     

    Bir yanda Doğu’da “açlıktan” ölen insanlar, diğer yanda Batı’da “çok beslenme” yüzünden protein zehirlenmesinden, obeziteden ölen insanların aynı dünyayı paylaştıklarını görürüz. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından henüz yaraları sarılmamış Avrupa,  çok daha kanlı bir İkinci Dünya Savaşı’na tanık olmuştu. Daha sonra çift kutuplu bir dünyada her an, herhangi bir kıvılcımla tutuşabilecek   soğuk savaş geriliminin getireceği “nükleer savaş” korkusu ile yaşamak zorunda kalındı.  İşte böyle bir  dönemde “birileri”, bir şeylerin yanlış gittiğini ve bir kez daha Nazizm, Faşizm, Stalinizm... vs adı altında kurulacak herhangi bir totaliter rejimin insanlığın sonu olduğunu fısıldıyordu. Einstein’ın dediği gibi, Birinci Dünya Savaşı’nda barut, top, tüfek vardı; ikincisinde ise Nagazaki’ye ve Hiroşima’ya atılan ve “Nazım Hikmet”in “ şiirlerinde atom ölümü olarak adlandırdığı ileri teknoloji silahları. Üçüncüsünde hangi silah kullanılır bilinmez; fakat kesin olan oydu ki dördüncü dünya savaşı mızrakla, kılıçla, bilekle yapılacaktı. Ya da bu pek “Kandid”ce bir yaklaşım olur. Çünkü artık savaşacak bir insan ya da üzerinde savaşılacak bir dünya bile var olmayabilir.

     

    Althusser’in “DİA”sı gibi Marksist “yabancılaşma” üzerine kurulu olan “kültür endüstrisi” bizlerin aydınlanmanın eleştirisi ışığında sanata, hakikate ve bilime açıklık getirmemizi kolaylaştıracaktır.

     

    Adorno ve Horheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği’nde aslında bir amaç olması gereken aklın modern kapitalist toplumlarında nasıl araçsallaşıp öznel bir akıl haline geldiğini anlatırlar. Aydınlanmanın sonrasında Kant’ın “aklı kullan” parolası rasyonelleşme adına unutulmuş; bu da bir anti-teze (akılsızlaşma) yol açmıştır. Teknolojinin bir nevi ideolojik aygıt görevi gördüğü ileri sanayi toplumları meta fetişizmi aracılığıyla, aydınlanmadaki amaç değerler yok edilmiştir. Meta fetişizmi, şeylerin yeni sıfatlar alarak metalaşmasıdır. Bu, kapitalist sanayi toplumunun doğal bir sonucu da olsa en güçlü ve devamlı “meta” olan paranın varoluşundan beri süregelmektedir. Örneğin, arabanın işlevi, insanı bir yerden bir yere ulaştırmaktır. Buna farklı anlamlar yüklemek, onun yabancılaşmasıdır. Eğer araba sahibi olmak, insanın toplumda belli bir itibar sahibi olmasına neden oluyorsa araba, artık bir metadır. Kapitalist metalaştırma, emek gücüne ve zamana dayalıdır. Örneğin; X ürünü beş saatte ortaya çıkarılıyorsa, beş saatte ortaya çıkarılan bir Y ürünü ile değiştirilebilir. Bu değiş tokuş, asıl amaçlarını kaybeden nesnelerin, eşyaların  metalaşmasıdır.  Metalaşma, sadece meta haline gelen şeyi değil, metalar arasında sistemin ona dayattığı, pazarlanan kapitalizm yanlısı ideolojilerin sunduğu sözde “hür” bilinç aracılığıyla insanı belirli bir kurumda belirli bir araç haline (kısaca “şeye”) dönüştürerek onu yaşadığı “rutin”e ve en sonunda kendisine yabancılaşmasına yol açar. Özne “şey”leşirken, “şey”lerin metalaşması, insanların rasyonelleşme uğruna Kant’ın kastettiği akıldan kopuşların temel nedenidir. Bu, Fransız İhtilâlinin devrimci burjuvası tarafından egemen kılınmış olan aklın sonraları yine aynı sınıf tarafından katledilişidir.

     

    Kültür endüstrisi, kültürün artık eğlenceyi pazarlayan firmaların sermayesi haline gelmesi ve egemen sınıf ideolojisinin sunumunu yapılmasıdır. Artık estetik değerlerin içi boşaltılmıştır. Sanatın estetiğinden ya da verdiği mesajdan ziyade birim zamanda sermaye sahibine sunduğu azami kârdır artık önemli olan. Adorno ve Horkheimer döneminde bu tür endüstri firmaları MGM, Fox Productions iken günümüzde bunlara Disney, Warner Bros gibi firmalar eklenmiştir. Kültür endüstrisi, çelik-kimya-petrol endüstrisinden sonra gelir ve aslında bunlara bağlı olarak çalışır.

     

    Kültür endüstrisi ile halka hitap edip amaçlanan şekilde tüm kültürü metalaştırmanın yolu “kitle kültürü”dür.  Adorno ve Horkheimer’e göre kitle kültürü, alışveriş, eğlence ve benzeri “falanca” merkezlerinde bireyin aileden tecridi ile verilir. Kitlenin birimi olarak varolan birey, tiyatro yerine sinemaya gider ve hâkim olanın ona sunduğunu izler. Artık globalleşmiş dünyada sanatın elde ediminin “internetten download” ya da “evin yakınındaki alışveriş merkezinden CD” alarak yalnızca dakikalar içinde tüketilebilmesi de sanatın değerini düşürür. Bu düşüş beraberinde Adorno’nun “entelektüel” olarak adlandırdığı moderniteye kadar tarih boyunca yalnız azınlığa ait olana değer veren ve popüler (yani aslında gerçek anlamıyla toplumun) olana düşük gözüyle bakan kültürün yok oluşudur. Artık entelektüel kültür yoktur, herkes popüler kültürün meyvelerini yemektedir.

     

    Kitle kültürü gereği operaya, tiyatroya gitmek de artık bir “zümrenin üyesi olma zorunluluğu” ya da “starların performansı” haline gelmiştir. Bir kimse, örneğin öğretmen, “öğretmen” sıfatını aldığı için bu tür “yüksek kültür aktiviteleri”nde bulunmalıdır. Burada sorun, estetik ve değerin artık bir ölçüt olmamasıdır, sanat da artık metadır.

     

    Sanatın, kitapçılarda paket paket pazarlanması, müzayedelerde sanat eserlerinin birer meta olarak satılması yalnız sanatı değil sanatçıyı da metalaştırmıştır. Kandinsky, Rodin, Picasso gibi sanatçıların evleri artık sahip olunabilir özel mülklerdir. Ölümlerinden sonra bu sanatçıların adlarına ve imzalarına belirli bir para karşılığında herhangi bir müzayedede sahip olunabilir. Öyle ki, günümüzde sanatçı ölmeden bile meta halini alır. Bunu Ara Güler’in bir anısından örnekleyelim :

     

    Ara Güler, uğraşır, didinir ve bir şekilde Salvador Dali ile röportaj yapmanın yolunu bulur. Güler, sanatçının kaldığı otel odasına  yanında üç gazeteciyle gider. Dali, gazetecilere sorar : “Katranın formülü nedir? Biliyor musunuz ?” Gazeteciler şaşkın bakınca :”Ben bu bastonu”  (bastonu işaret eder) “katrana batırsam bana elli bin dolar verirler. Bunu siz yapsanız size deli derler. Ayrıca bastona da yazık olur.” Bu anı, sanatçının (bilerek ya da bilmeyerek) sanat hakkında acı bir itirafıdır. Dahası sanatçının kendisinin bir meta haline geldiğinin de itirafıdır.

     

    Benzer şekilde Adorno ve Horkheimer, sanatın işlevinin kültür endüstrisinin  “azami kâr mantığı”na hizmet etmeye dönüştüğüne dikkat çeker.  “Dikkat! Şahan çıkabilir” programı ile ün kazanan sanatçı Şahan Gökbakar’dan da aynı sözleri dinleyebiliriz. Şahan’a daha kaliteli işler ve gerçek bir sanat yapabileceğini söyleyen lisedeki müzik öğretmeni Şahan’dan “Hocam na’palım? Böylesi tutuyor.” cevabını almıştır. Bu, sanata dair beklentilerin nasıl değiştiğinin bir göstergesidir. Lukacs, Camus, Fischer, Seghers gibi düşünürlerin savunduğu biçimde sanatın bir mesaj içermesi şöyle dursun, estetik olmasının bile beklenmediğine işaret eder.

     

     

    Bilimin politikleşip bir ideolojik aygıt haline (DİA) geldiği ve kültür endüstrisinin sanatı yozlaştırıp meta haline getirdiği günümüzde nasıl bir sanat, nasıl bir bilim olmalıdır?

     

     

     

    Modernitenin sonuçlarına haklı, fakat aşırı ve sistemsiz bir tepki olarak ortaya çıkan post-yapısalcılık, post-modernizm akımları, metalaşmanın bir sonucu olarak (Lukacs’a haklı çıkaracak biçimde) ortaya çıkan “dünyaya fırlatılmışlık”, (dasein) bunalımı (Lukacs’ın deyişiyle) “psikopatoloji”  “absürdizm” gibi akımların kaynağı olmuştur. Belki bu akımlar, dönemlerinin şartları dikkate alındığında iyi niyetli çabalar olarak anlaşılabilir fakat yararsız ve birer umut kapısı olmaktan uzaktırlar.

     

    Soru şudur: Hangi sanat, hangi sanatçı? Bence bu soruya Alman düşünürü Anna Seghers’in verdiği yanıt çok önemlidir.

     

    Seghers, “Sanatçının sorumluluğunun büyüklüğü, sanatın gücünü bildiğindendir,” demektedir. Seghers’e göre sanatçı, 1945 Almanya’sında Nazizm ile zehirlenmiş genç kuşağa ulus ve insanlık hakkında bilgi vermelidir. O’na göre sanatçı, sudaki balık misali halkından kopunca boğulup ölür. Sanatçı, alnına düşen ışığı ilk duyumsayandır.

     

    Brecht’in de dediği gibi sanat, değişimi getirir. Albert Camus’ye göre başkaldırı olan sanat, estetik değerlerinin yanı sıra Brecht’in epik (daha sonraları “diyalektik” adını verecektir) tiyatrosunda yaptığı gibi insanlara yazgıyı kırmayı, her bireyin bir rolünün olduğu yaşamın her zaman umutlu olduğunu anlatmayı amaçlamalıdır. Brecht, tiyatrosunda sırf insanlarda “yazgıcı bir karamsarlığa” neden olmamak için kötü bir sonla biten oyununda takma bıyıklı oyuncunun bıyığını izleyici önünde çıkararak olan bitenin yalnız sahnede olduğunu, gerçekte olması gerekmediğini ve değiştirilebileceğini vurgular.

     

    Günümüz Türkiye’sinde ve dünyasında popüler kültür yoluyla dağıtılan ideolojik bir meta olarak sanat, Marcusse’nin dediği gibi “varolanla birdir” ve fakat yine Marcusse’nin dediği gibi “yalnız sanattır varolana karşı konuşan. Bu durumda ”Seghers’in de dediği gibi sanatı “demokrasinin en ön saflarında” yer alarak tekrar “sanat” haline getirebilecek olan yine sanatçıdır. (Burada “Demokrasi” ile anlatılmak istenen kesinlikle takiyeci bir siyasi anlayış değildir.)

     

     

    Yunan mitosunda Alkyoneus adlı tanrılardan olma bir dev vardır. Bu dev, gücünü topraktan alır. Bir gün Herakles ile karşı karşıya gelen bu dev, ne zaman yaralansa toprağa temas edince ile iyileşir. Herakles, devin bu özelliğini fark edince onu havaya kaldırır ve boğar. Toprak olan anası olmadan ölümlüleşen Alkyoneus,  can vererek savaşı kaybeder.

     

    Günümüzde sanatçı, halkından koparsa Alkyoneus gibi can vereceğini ve bir aydınlanmanın diyalektik sonucu olarak,  akılsızlaşmış,  politikleşmiş ve de ideolojik bir aygıt olmuş bilimi de yine   kendisinin düzeltebileceğini anlamalıdır.

     

    Cem Yılmaz şovlarının başında “ çok güleceksiniz ama şov bitince neye, neden güldüğünüzü hatırlamayacaksınız” der. Oysa sanatçı izleyicisine (okuyucu, dinleyici… vs) bir şeyler verme, her şeyden önce bir mesaj iletme kaygısına düşmeli, topluma daha iyiye giden ışığı göstermelidir.

     

    Sanat, Ernest Fischer’in dikkat çektiği gibi topluma değişim güçlerini gösterip (Plehanovca sanat kıvamında ya da sosyo-realizmde olduğu gibi) toplumu uyandırdığı sürece “güzel”dir. Charlie Chaplin’in “büyük diktatör”lere ya da George Orwell’ın, Hayvan Çiftliği’nde “İki ayak üzerinde duran domuz Napoleon”a, 1984’de yaptığı gibi geleceğin olası totaliter devletlerine dikkat çektiği gibi ise estetik bir beğeni yaratabilir. Örneğin, Marx ve Engel’se göre Charles Dickens’ın “İki Şehrin Hikayesi” ya da Balzac’ın “Köylüler”i bu çeşit beğeniyi yaratan eserlerdendir. Değişim güçlerini Brecht’çe bir şekilde gerek uyarı gerek umutla topluma gösteren yazar, dikkatli de olmalıdır; çünkü Solohov’un dediği gibi bir seferde basılan eser binlerce yanlışı yayma tehlikesine her zaman sahiptir. Bu nedenle sanatçı, argümanlarını hayatın içinden (yine Solohov’un dediği gibi) yaşayarak –birincil dereceden deneyimlerle kazanarak- seçmeli ve çizgisine sahip çıkmalıdır. Estetik değer, ancak bunlarla birlikte sanat eserinin taşıyacağı ruhun sentezidir.

     

    Burada sormamız gereken bir 12 Eylül döneminde bile siyasi hiciv özelliğini yitirmemiş sanatçının (dolayısıyla sanatın) şimdi nerede olduğudur. Tarsuslu Pol, dönemin Roma İmparatoru Neron’un emriyle cezalandırılan Hıristiyan azınlığın bir lideri olarak Roma’dan kaçma kararı alır. Yanında Hıristiyanlığa inanmışlardan bir genç, Roma’dan kaçmak için yola çıkar. Roma’nın dışına daha çıkmamışken havari ve yoldaşı çölün ortasında bir ağacın altına uzanıp yatarlar. Bir süre sonra bir sesle uyanan Tarsuslu Pol, güneşten ona alçalmış gibi görünen gökyüzünde asılı bir gölge görür. Bu gölge yavaş yavaş yaklaşır, yaklaştıkça belirginleşir. Sonunda Tarsuslu Pol, bunun İsa olduğunu görür. İsa, ona görünecek kadar yaklaştıktan sonra tekrar güneşe doğru uzaklaşmaya başlar. Tarsuslu Pol, endişelenip “Quo Vadis?” (nereye gidiyorsun ?) diye sorar. Bu soruya İsa, “Roma’ya, senin terk ettiğin halkına” cevabını verir ve kaybolur. Pol, hemen yoldaşını uyandırır ve Roma’ya dönmek için yola çıkarlar.

     

    Bugün sanatçı, sanatına aynı soruyu sormalıdır.  Bu durumda düşünürün görevi de sanatçının sanatına sorması gereken soruyu sanatçıya sormaktır: Quo Vadis Alkyoneus ?

     

     

     

    13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Işıl KURNAZ

    Ankara Üniversitesi Geliştirme Vakfı Okulları Özel Lisesi  ANKARA

    DERECESİ : 3

     

    “Eğer Yasalara saygı zorba olmayan bir yönetimin özü, yasalara saygısızlık ise zorbalığın özü ise, terör totaliter baskının özüdür.”

     

    Hannah ARENDT, Ideology and Terror

     

     

    TOTALİTER REJİMLERİN OLUŞUMUNA ÖZÜNDEN YAKLAŞMAK

     

    Ergun Özbudun’un “Türkiye’de Otoriter ve Totaliter Rejimler” adlı kitabına ayrıntılı olarak baktığımızda, otoriter ve totaliter rejimlerin –ki bu rejimler zorbaca hazırlanmış omnipotent idelerin birer ürünüdürler- insan beyni üzerinde kolektif dalgalanmalar yarattığını görürüz. Öyle ki bu rejimler, çağımızın kilit kavramı “demokrasi”ye bütünüyle karşı ve egalitarianism  (eşitçilik) kavramına taban tabana zıt olan ideolojilerin yaratılarıdır. Her ne kadar Ergun Özbudun “totalitarizm” ve “otoritarianism” konusunu sadece Türkiye bağlamında akademik olarak incelemişse de herkesin fikir birliği içinde olması gereken konu zorba yönetimlerin “liberte” kavramına her ülke ve insan topluluğu için aynı biçimde karşı çıktığıdır. Dolayısıyla bu çalışmaya Türkiye üzerinden bakarak küresel bir tespit yapmak mümkündür.

     

    Şimdi, fenomenden yola çıkarak konunun özüne inmeye çalışacağız:

     

    I. Demokrasi, Yasa, Saygı, Zorba, Terör, Totaliter Kavramlarının Özüne Tanık Olmak

     

    Hannah Arendt’in “İdeoloji ve Terör” adlı kitabından alınan,  terörün yapısına ve özüne değinen bu söze baktığımızda, Arendt’in yasa ile saygı; zorba, terör, totaliter ile saygısızlık kavramlarını aynı cümlede kullandığını görürüz. Öyle ki birbirine “sözde ve özde” zıt olan bu kavramların aynı bağlamda kullanılması, sosyal kanunların oluşturduğu kavramların “zıtdaşları” olmadan anlaşılamayacağını gösteriyor.

     

    Tam da bu noktada Arendt’in sözlerini anlayabilmek için terörün ve totalitarizmin zıtdaşı olan demokrasi, saygının zıtdaşı olan saygısızlık ve yasanın karşıtı “kural tanımazlık” kavramlarını irdeleyeceğiz :

     

    Demokrasi, demos ve kratos kavramlarının birlikte ele alınması ile oluşmuş bulunan ve çağımızın en güvenli, en özgürlükçü, en eşitlikçi yönetim biçimidir. Demos, “halk”, kratos kelimesinin “iktidar” anlamına geldiğini biliyoruz. “Halk iktidarı” olan demokrasi, totalitarizmin bütünüyle karşı çıktığı ve gözden düşürmeye çalıştığı “eşitlik”  ve özgürlük kavramlarıyla birlikte düşünülür.

     

    Totaliter rejimlerin, terörle yola çıkarken obsesif (takıntılı, saplantılı) bir amacı vardır.  Bu amaç: Demokrasi kavramını ve iktidarın, asıl kaynağının halk olduğunu unutturmaktır.  Amaçları eşitlik ve özgürlük kavramlarını hem teorik hem de pratik olarak gözden düşürmektir. Zira zaten totaliter rejimin olduğu yerde demokrasinin pratik olarak barınması mümkün olmayacaktır.

     

    Dünyanın en büyük sosyalisti olduğunu iddia eden ama uygulamada faşist olan Adolf Hitler kadar acımasız olan Stalin’in şu sözlerine bakalım : “Eşitçilik, dünyadan el etek çekmiş ilkel bir tarikata uygun düşen bir yönetim biçimi (biçemi)dir.” Totaliter rejimin ve beraberinde terör kavramının dünyadaki acımasız kurucularından biri olan Stalin, totalitarizm ve otoriterizmle eşitliğin ve demokrasinin aynı ortamda barınamayacağını hem “teorik” hem de “pratik” olarak bize gösteriyor.

     

    II. Yasa Kavramını Kuramsal Eksende “Zorba ve Zorba Olmayan”ı İnceleyerek İrdeleme

     

    Zorba olmayan yönetimler, demokratik yönetimlerdir. Bu yönetimler, kafa ve beden sağlığının devlet tarafından sağlandığı “sosyal devlet” anlayışına örnek teşkil edebilecek bir yönetim yapısına sahiptir. Zorbalığın ideoloji olarak benimsenmediği toplumlar, “Devlet ve siyasal sistemler halk içindir” anlayışıyla yola çıkarlar. Ancak ve ancak bunun zıtdaşı olan zorba yönetimler, bireyin ve toplumun kolektif bir bütün olarak oluşturulduğu, çoğulcu olmayan ve bireyin ruh ve beden sağlığını bir çırpıda yok edebilecek yönetimlerdir. Bu güç onlara halk tarafından verilmez; zorbalık onu halktan kendi eliyle ve “zorbaca” alır. Bu yüzdendir ki totaliter rejimler, asla ve asla zorbalığı ve terörü yadsıyamaz. Bu rejimler terörü ana kaynak olarak kabul etmiş ve karşıt düşünceleri idam sehpasına kadar götürmeyi meşru saymıştır. Bu meşruiyet ona kendisi tarafından ve yalnız kendisi için verilmiştir. Bu yüzden de zorba ve baskıcı rejimler için tek bir ideyi doğru saymak uygundur : “Halk, totaliter bir bütündür ve devlet içindir. Halk, yalnız ve ancak devlet içindir.”

     

    Totaliter ve otoriter rejimler terörist rejimlerdir. Bu uygulamalar, “başka bir düşünce” ye yer açmaz. Özgür düşünceden korkar. Çünkü bu rejimlerin oluşumu “ötekilerin”  yalnızlaştırılmasına dayanır. “Totalite”nin dışında kalan “Öteki”ler yalnızlaştırıldığında her şey için artık çok geç kalınmıştır.  “Ötekiler”in sesini duyan totaliter rejimin başı çareyi alıştığı baskı yöntemini uygulamakta bulur ve “öteki”nin başını ezer, yok eder. Konjonktürü yaratanlar ise sadece bu katliamı seyreder; hatta belki de seyretmeyi bile hak ettiğini sanır.

     

    Levi-Strauss, “Herkesin bir şeyi doğru kabul etmesi, onu doğru yapmaz. Dünya’da daima karşıt fikirlere ihtiyaç vardır” derken de totaliter rejimin baskıcı ideolojisine ve saplantısına karşı çıkmıştır.

     

    Totaliter rejimlerin yasa uygulayışına daha doğrusu yasa uygulayamayışına bakalım: Dünyada hangi zorba ideoloji yoktur ki, iş başına gelirken yararlandığı yasaları fırlatıp atmasın.

     

    Halkın iktidarını, halkın elinden halk için aldığını iddia eden totalite, iktidarını, halkın “öteki”lerden oluşan parçasını öldürmekte kullanır. Böyle bir ideolojinin yasaları uygulayabileceğini düşünmekse, Thomas More’un ütopyasına yapılan bir katkıdır sadece. Çünkü totaliter rejimler, Arendt’in ifade ettiği gibi yasa tanımazlar, yasaya saygı duymazlar. Bu ideolojiler, zorbalık ekseninde onları bağlayıcı her türlü unsuru, alt edilmesi gereken bir düşman gibi görürler. Bu saygısızlık sadece yasa değildir;  bu saygısızlık, her türlü “öteki”ne karşıdır. Tam da bu noktada yasa dediğimiz şey de onlar için bir “öteki”dir. Zorbalık, bırakın yasaya saygı duymayı, Arendt’den daha da ileriye gidecek olursak, yasayı yok etmek üzerine kurulmuştur. Hatta şunu söylemekte bir yarar görüyoruz ki Arendt burada, zorbalığın gücünü yeteri kadar tanımlayamamıştır. Çünkü zorba iktidarı ele geçirip, muktedir olduktan sonra kendisine sınır çizen bir düşman olan yasayı ortadan bütünüyle kaldırır. Zorba bu nedenle yasaya saygısızlık yapmaz; çünkü o, ortada saygısızlık yapacağı bir yasa bırakmaz.

     

    Zorba, omnipotenttir, yani her şeye gücü yeten ve her şeye kadirdir. Zorbanın omnipotentliği, ona halkın edilgenliği ve kendi egosunun saldırganlığı tarafından verilir.  Diğer bir deyişle zorba   yönetim önce kendiyle savaşır, bu “tek taraflı” savaştan galip çıkar ve omnipotent olur. Bunu da artık kendi idesinin bir kalkanı olarak görür, zorbalığına devam eder ve dur durak bilmeden karşı olanı  katleder. Artık zorbaya dur diyen bir unsurda kalmadığına göre zorba, her şey için ve herkes için “tek doğru”dur.

     

    Zorba yönetimler, çift mekanizmalı olarak işlerler. Terörle, zorbalıkla, halk tarafından ve halk için seçilmemiş bir otoriteyle yola çıkar  ve aynı zamanda egosantrizm ve etnosantirizmi birlikte yürütür. Benmerkezci olan zorbayla ve onun egosuyla yaşarken, bu “ben”i merkeze yerleştirir, bir yandan ise kitlesel olarak bir ırkı merkeze yerleştirir.

     

    Totalite ve otorite artık hem benmerkezci hem de ırkmezkezci olmuştur. Bu ırkın sadece etnik anlam taşıyan bir ırk olması gerekmez, bu ırk zorbanın ve totalitenin oluşturmuş olduğu prototip, diğer ifadeyle tek tip bir insan paradigmasıdır. Bu insan değişmez, konuşmaz, zorbaya karşı gelmez, “öteki” olmaz, “kendi ben”ini hayatının merkezine koymaz, otoriter ve totaliter rejimin seyircisidir. Bu seyirci, zorbaya hiç karşı gelmez, çünkü o, zorbalığın etnosantrik kolunun oluşturduğu bir modeldir. Sadece alkışlayan ve “koyun sürüsü”nün içinde hiç bir fark yaratmadan ilerleyen. Bunun şöyle tanımlanması mümkündür: Totaliter ve otoriter rejimler, insanları konformistleştirir. Şimdi zorba yönetimlerin konformistleştirdiği insan ve o insanın oluşturmuş olduğu topluluğun totaliter rejimin hız kazanmasında oynadığı “destekleyici” rolü inceleyelim :

     

    Konformist, düzen adamıdır. Tam anlamıyla totalitenin oluşturduğu ve “hayır” demekten yoksun bir insan profilidir. Konformistleşmek, toplumun ya da otoritenin koyduğu kuralları irdelemeden kafa sallamaktır. O, tehlikeye girmeyi sevmez, tam anlamıyla kolaycıdır, özgürlüğün tadını hiç tatmadığı için cesaretin tehlikesini bilir tadını bilmez. Totaliter rejimin ivmeyle yoluna devam etmesini sağlayacak konjoktürü konformist yaratır.

     

    Konformist, zorba iktidara gelene kadar onun önünde yürüyen bir koruyucu iken, zorba iktidarı ondan zorla alınca, onun arkasına gitmeyi hatta belki de onun ardında ezilmeyi kendine bir görev bilir.

     

    Zorba düzenin, konformistleştirdiği insan tipine örneğimiz ise İran’daki şeriat düzeninin  kurucusu ve  totaliter rejimin savunucusu olarak tanımlanan Ayetullah Humeyni’den gelecek.

     

    Humeyni, İran’da Şah Rıza Pehlevi’ye karşı olan bütün İranlıları önüne katmıştı. “İran Devrim”i adına sahaya çıkarken, önünde eşcinsellerden tutun da sıkı komünistlere ve solculara kadar herkes vardı. Her grubun temsilcisi olan bu bireylerin Humeyni’yi siper olması ise Rıza Pehlevi’nin baskıcı yönetiminin sonucudur. Humeyni, hemen ardından zorba bir yönetim kuracak ve miting meydanlarında eşcinselleri, komünistleri idam edecek, bütün İranlıları totaliter bir rejime sadık bir kitle haline dönüştürecekti. Bütün zorbalar gibi o da “öteki”ni yok edecekti. Yasalar ise her dönemde olduğu gibi zorbayı engellemeyecekti.

     

    Zorba olmayan ideolojiler ise, yasayı devlet ve birey için bir sınır görecek “hukuk devleti” kavramına bağlı kalacak  “öteki”lerin haklarına her zaman saygı duyarak ve baskı kurmayacaktır. Demokratik olan yani zorba olmayan yönetim, en azından teoride bile olsa yasa ihlâllerine karşı duracak, bireysel özgürlüğü sistemin hammaddesi haline getirecektir. Onun için uyulması gereken şey, totaliter rejimin totaliter kuralları değil, demokratik toplumun toplumcu ve eşitlikçi yasalarıdır. Zorba olmayan yönetim, gücünün kaynağını bireyden alır, bu da onun “kökten” insancıl yaklaşımı benimsediğini gösterir. Terörü ortadan kaldırır; en azından kaldırmaya çalışır.

     

    Gündüz Vassaf’ın “Cehenneme Övgü” adlı kitabında ele aldığı düşünceyi bir kez daha hatırlayalım : “Totaliter ve otoriter rejimlerden kurtulmak için kahramanlara ihtiyaç vardır. Kahramanlara ihtiyacı olan toplumlara ne yazık!

     

    III. Terör Olaylarını Totaliter Baskının İzdüşümü Olarak İnceleme

     

    “Tehlikede olduğunuz sürece özgürsünüzdür.” der Gündüz Vassaf. Peki bu tehlike, terörden kaynaklanan bir tehlike midir? Yoksa bireyci eksende “özgür düşünmek, yok edicilerin hışmına karşı her an tetikte olmayı gerektirir” düşüncesinin bir ürünü müdür?

     

    Terörün, bireylerin özgürleşmenin sonucu oluşan bir tehlike olduğunun düşünülmesi zorba ve totaliter rejimlerin baskı ve devlet terörünü meşru ilan etmesine neden olmuştur. Ancak doğru olan terörün, özgürleşmeden doğan bir tehlike değil, tehlikenin toplumsal olarak özgürleşmesine engel olduğudur. Terör, totaliter rejimlerin en büyük savunma silahı haline gelmiştir. Otoriter rejimler, baskıcı uygulamalarını beraberlerinde getirdikleri terörle meşruiyet kazandırarak devam ettirirler. ASALA, PKK, El-Kaide gibi kitlesel terör örgütleri, oluşturuldukları baskı ideolojisinin bir izdüşümüdür ve bireyci terör de toplumlarda her zaman varolan ötekilere baskı yapma ideolojinin yansımasıdır.

     

                             

     

     

     

     

    13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Ceren Burçak DAĞ

    FMV Özel Işık Lisesi İSTANBUL

    DERECESİ : 4

     

    “Eğitimle kişilerde aydınlanmanın temelini atmak kolaydır; ne var ki genç insanları böyle düşünmeye erkenden alıştırmak gerekir. Buna karşın tüm bir dönemi aydınlatmak uzun bir zaman gerektirir; çünkü böyle bir eğitime engel olan ya da onu zorlaştıran bir sürü dış engel vardır.”

     

    Immanuel KANT, Was heißt : sich im Denken orientiren? 1786

     

     

    EĞİTİMDE ENGELLER ve ENGELLERİN EVRİMİ

     

     “Bir saat televizyon dersi, bir saat basketbol dersi, bir saat tarih dersi, sonra yine bir saat resim dersi” Hiçbir şey sormuyoruz; en azından çoğumuz sormuyor. “Onlar” gerekli bulduklarını söyleyip duruyorlar. “Birg big birg...” Yüzyıla adını duyurmuş distopya romanlarından biri olan Fahrenheit 451’deki Clarisse adlı karakter böyle söyler. (Fahrenheit451, Ray Bradbury, orijinal basım Harper Collins Publishers st. 30) Kendini asıl geliştirecek ve eğitecek olanın kaynağının doğa olduğunu; arkadaşları gibi sürekli televizyon karşısında oturmak ya da arabayla sürat yapmak yerine ormanlarda dolaşmayı, kelebek toplamayı, yağmurun tadını duyumsamayı savunur Clarisse. Fakat içinde yaşadığı toplumun diğer üyeleri tarafından psikiyatriste gitmeye zorlanır. Ray Bradbury’nin bu yüksek teknoloji toplumundaki eğitim anlayışı Clarisse’in kendi gelişimi için bir engel oluşturmakta ve onu itilmeye zorlamaktadır. Bu örneğin genel yapısından da anlaşıldığı gibi, makalenin ileriki kısımlarında öncelikle filozoflar gözünden eğitimdeki dış engelleri inceleyeceğiz; ardından eğitimin gelişimi konusundaki engeller üzerinde durup, yaşadığımız çağın eğitim anlayışına değineceğiz. Siz ve ben bütün yazı boyunca farklı kişilerle cisimlenip, aynı Clarisse gibi bir at sineği olacağız ve dış engellerin ötesini görmeye çalışacağız.

     

    I. Eğitimde Dış Engeller

     

    Özellikle günümüzde eğitim teorisyenleri genel anlamda eğitimin (alt başlıklarda bilimde eğitim, sanatta eğitim...vs) nasıl olması ve eğitimde reformların neler olması gerektiği konusunda sürekli ve yoğun bir biçimde tartışmaktadırlar. (TÜBA, Türkiye Bilimler Akademisi konuyla ilgili çalıştayları farklı illerimizde uzun bir süredir öğretmenlerle buluşarak gerçekleştirmektedir.) Antik Yunan’dan beri insanlığın en yoğun tartışmalarını üzerine çekmiş olan “eğitim”, Platon’un da söylediği gibi “toplumu ilgilendiren en önemli konulardan biri olarak devletin özellikle ilgilenmesi gereken bir alandır.”  Peki, tarih boyunca eğitimde karşılaşılan zorluklar nelerdir?

     

    Bertrand Russell “Eğitimde Özgürlük ve Otorite” adlı incelemesinde, eğitimde birey üzerinde geliştirilen dış engelleri dört ana başlıkta incelemiştir. “Devlet ve kilise, bireyin eğitiminde kısıtlayıcı faktörlerdir.” sözünde olduğu gibi Russell’ın öncelikle ele aldığı iki engel, devlet ve kilise olmuştur. Devletin kendi yaşamı adına, sorgulayan birey yetiştirmediğini, aksine körü körüne inanan ve bağlanan, bu şekilde de tam bir devlet destekleyicisi olan insanları ortaya çıkarttığını düşünen Russell, devletin insanın kişisel gelişiminde kısıtlayıcı faktörlerin başında geldiğini makalesinde sık sık dile getirir. Devletin kendi çıkarlarını, yurttaşların çıkarlarının üstünde tutup bireyin ihtiyacı olan eğitimi engellediği Sokrates’in Savunması’nda da görürüz. Öte yandan kilisenin de, kendi kurumunu destekleyici insan yetiştirdiğini ve bu nedenle tek yönlü eğitim verme konusunda devletle aynı kefede olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlık tarihi boyunca Batı eğitiminde rolü büyük olan kilisenin özellikle Ortaçağ döneminde en etkin kurum olduğu bilinmektedir. Ancak dönemlerinin amaçladığı insan tipine aykırı  örnekler de her zaman vardır. Filozof Abelard,  bir rahip olmasına rağmen kilisenin dünya görüşüne uymayan görüşleri savunan özgür düşünceli biriydi.  Ancak amaçları değişen kilise (engizisyon vs) Aydınlanma çağında ise Russell’ın da belirttiği gibi eğitenlerin çok zaman sorgulamaya kapalı bir eğitim yaptıkları görülmüştür. Ona göre “ Babalar çocuklarının iyi ve erdemli olmasını pek önemsemez, tek istedikleri maddi başarıdır.” Russell, birey eğitimi ve gelişimini kısıtlayıcı faktörler arasına açık bir şekilde aileyi de koymaktadır ve ailelerin çocuklarının oluşturduğu başarılarla övünmenin ötesine gitmediğini belirtmektedir. Bu görüş, baba-çocuk arasında sevgi bağının yerine çıkar ilişkisini getirmekte ve geleneksel anlayışta çalkalanmalara yol açmaktadır. J.J. Rousseau’ya göre ise, Söz“Baba ve çocuğu arasında, hükümdar ve vatandaşı arasındaki gibi hükmetme-hükmedilme ilişkisi yoktur. Baba çocuğuna sevgiyle bakar. Zamanımızda ailenin çocuk üzerinde oluşturduğu psikolojik baskı ve özellikle  giderek artan rekabet ortamında bireylerin koşu atına dönüştürülmesi olgusu, bireyin içsel-düşünsel gelişimini etkilemektedir ve bu düşünülmesi gereken bir önemli bir konudur.

     

    Russell ‘a göre bireyin eğitimine engel olan diğer bir faktör de ekonomik sıkıntılardır. “Bir işçi, çocuğunun eğitimi konusunda serbest meslek sahibiyle aynı düşünemeyecektir. Ayağına dolaşmaması için olabildiğince okula erken başlamasını, eve daha çabuk para getirmesi içinse okulu olabildiğince erken bırakmasını isteyecektir.” Kısacası birey, daha doğmadan kaderi para kazanmak olan bir hayata atılacak ve bu koşuşturma içersinde hayata tutunabilmek için eğitimini göz ardı edecektir. Bu noktada eşitlik deyip, “eğitim herkesin hakkı” olduğunu savunan büyük devletlerin ideolojileriyle uygulamalarının arasındaki farkı görürüz. (Atilla İlhan, Hangi Batı, İş Bankası yayınları)

     

    Eğitimde karşımıza çıkan bu engeller, kişinin düşünsel-zihinsel gelişiminde peki nasıl  görünmektedir ?

     

    II. Eğitimde Engellerin Gelişim-Odaklı İncelenmesi

     

    “Gelişim” tarih boyunca, felsefeden bilime kadar birçok ayrı disiplinde incelenmiştir.  Kant’ın “tüm bir dönemi aydınlatmak uzun zaman gerektirir” yargısı, bilimin en can alıcı bir noktasından kendisine bir destekleyici bulabilmektedir. Bilimsel teorilerden olan Evrim ve Seçim kuramları, insanların gelişimi açısından açıklayıcı olabilir. “Doğanın en mükemmele ulaşabilmek adına, güçsüz olanı elemesi ve güçlü olanın soyunu devam ettirmesini sağlaması” sonucuna indirgenebilecek olan doğal seleksiyon, Darwin’in Türlerin Kökeni adlı eserinde tohumlarını attığı bir teoridir. “Bir yapının kendisine ya da bir başkasına, bir canlının diğerine uyum sağlaması nasıl olmuş da bu kadar mükemmel sonuçlar verebilmiş? (Türlerin Kökeni, Seçilim Düşüncesi, Charles Darwin) Bu giderek mükemmelleşme kavramı ile ilerleyen doğa, evrimleşen türleri doğurmuştur; ancak Darwin eserinin yanı sıra diğer birçok bilimsel makalesinde de “evrimin uzun yıllar içerisinde yavaşça gerçekleştiğini” belirtmiştir. (“Aydınlanma uzun süreç içerisinde gerçekleşir düşüncesine gönderme)

     

    “Devletin bittiği noktaya bakın kardeşlerim; işte orada göreceksiniz ebemkuşağını ve köprülerini üst-insanın” ve “Devletin bittiği nokta –işte orada başlar lüzumsuz olmayan insan” diyen Friedrich Nietzsche devleti, insanın gelişiminde en büyük engellerden biri olarak görür. Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı eserinde “Yeni Put” kavramıyla özdeşleştirdiği “devlet” de aynı “kilise” gibi toplum için sorgulanmayanlar listesine girmiş ve Nietzsche’nin “Bilim Hakkında” adlı denemesinde bilime de attığı taşı, toplumun “özgür olduğunu düşünenlere de atmıştır : “Siz bir de kendinize özgür ruhlarız biz diyorsunuz. Nerede sizin özgür ruhluluğunuz?” Kiliseyi insanın doğal-doğasal gelişimine büyük bir tehlike olarak görür ve doğadaki asıl gelişime götüren seçilim düşüncesine aykırı gelen Hristiyanlığı “Acımak, merhamet –işte budur yarası modern insanın. Burada hâkim olmak, burada neşter kullanmak –bize aittir bu.” der. Russell’ın “Devlet de kilise hakkındaki düşüncelerine benzer düşüncelerdir bunlar..Sorgulamadan kabul eden insan en uygunudur hepsi için” Russell da Nietzsche de aynı fikri paylaşmaktadır.

     

    Albert Einstein, 50’li yaşlarındayken, kendisinden otobiyografisini yazmasını isteyen meslektaşlarını kırmaz ve anahatlarıyla yaşamını yazıya aktarır. Einstein, burada yerleşik eğitim sisteminin kendi gelişimini nasıl engellediğini ve bu nedenden dolayı üniversitede akademisyen olarak kalmadığını belirtir. Eğitiminde bir dış engel haline gelen kurallar onun, Görelilik Teorisine İsviçre’deki bir patent bürosunda ulaşmasına neden olur/sağlar (!)

     

    Eğitim ve gelişimde farklı filozofların bakış açılarından kısıtlayıcı- dış faktörlere baktıktan sonra, durumu bir de yaşadığımız dönem içinde incelememiz uygun gözükmektedir.

     

    III. Dış Engellerin Dönüşümü ve Modernitenin Bakış Açısı

     

    İnsanlık tarihinde erken eğitim ve anaokullarının açılmasından ilk bahseden filozof Platon’dur. Kant’ın “erkenden alıştırma” fikri bu noktada anaokulları kavramıyla bir Antik Yunan düşünüründen gelmektedir. Günümüzde yerleşmiş bir olgu olan anaokulları, gerçekten erken gelişimi başlatabilmektedir. Anaokullarındaki çoğu uygulama; tanıma-tanılama, yer değiştirme, algılama, sentez etme gibi kavramları da yanında getirmektedir. Sorgulama kapsamlı eğitim çalışmaları, akademisyenler tarafından sürdürülmektedir. (Sorgulama tabanlı bilim eğitimi) Fakat günümüzde eğitim anlayışı, karmaşıklaşan insanlık ve dünya düzeni gibi de her geçen gün daha kompleks bir yapıya bürünmektedir. Bir önceki yüzyılların dış engelleri, günümüz insanı için büyük engelleyiciler sıfatını kaybedip-kaybetmeme arasında giderken, aslında yaşanan bilgi çağıyla insan, yapısal-fonksiyonel ve daha birçok anlamda karmaşıklaşıyor ve bu durumda, birbirinin içine girmiş olanlar bir engel ifade etmeye başlıyor. (TÜBİTAK Bilim Teknik Dergisi, Temmuz 2008 sayısı, Karmaşıklaşan Toplum) Bireyin eğitimindeki faktörler, ironik bir şekilde kontrol edilemez bir hal alıyor ve bunun sonucunda tahlil etme aşamasındaki günümüz insanı için sorun haline geliyor. “Devlet, kişiden yönetimi yüceltmesini; kilise, rahipleri yüceltmesini; ebeveynler, aileyi yüceltmesini; okulda öğretmen, okulu yüceltmesini bekler. Tüm bu baskılar içinde bireyin kendine dönüp, ne istediğini sorması mümkün bile değil” derken Russell, biz karşımızda tüm bu dış engellerin bir dış engele dönüştüğünü görüyoruz. TÜBA’nın yaptığı çalıştaylarda eğitimin, tüm faktörlerle karmaşık hale geldiğini gösteren Bozkurt Güvenç, aslında bir anlamda da karmaşıklaşma iç engelinin oluşumunu göstermiştir. Bilimsel (fiziksel) teorilerden biri olan Termodinamiğin İkinci Kanunu, Entropi yasası sonuçsal anlamda tam anlamıyla bir kompleksleşmenin olduğunu kanıtlamaktadır. Günümüzde yine oldukça tartışılan Kaos Teorisi de, bu sonuçları içermekte ve aslında karmaşıklaşmaya doğasal-bilimsel bir taban sunmaktadır.

     

    Toparlamak gerekirse; modernitenin gelmesiyle insan, sadece eğitimde de değil, diğer birçok alandaki dış engelleri yok etmemekte, yalnızca dönüştürmektedir. “İlerleme, sandığımız gibi yükselme, gelişme değildir. İlerleme, modern bir düşüncedir, yani yanlış bir düşünce” diyen Nietzsche’ye modern dünyanın, ilerleme ve sorunlardan kurtulma konusundaki bakış arasındaki eleştirisine kulak asmamız gerekebilir. Fiziksel bir gerçeklik olan “dönüştürme”, dış engelleri dönüştürmek adı altında eğitimde gerçekten karşımıza çıkabilir ve ötesinde doğasal bir referans olmasından ötürü üzerinde düşünülmesi gereken bir meseledir. (Enerji-madde dönüşürlüğü / enerjinin kaybolamama ilkesi) Dolayısıyla insan sorgulamaya yönelik erken bir eğitime ne kadar sahip olursa olsun süreç, bu amaca giden patikada engeller çıkartmaktadır. Dikkat edilmesi gereken nokta, engellerin hiçbir zaman sıfırlanamayacağı ve sürekli olarak dönüştürüleceğidir.

     

    Sonuç olarak; sorgulayan insan, özgür-sorgulaması adına her daim bir savaş verecektir.

     

     

     

    13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Doğuhan SÜNDAL

    Kılıçoğlu Anadolu Lisesi  ESKİŞEHİR

    DERECESİ : 5

     

    “Eğer Yasalara saygı zorba olmayan bir yönetimin özü, yasalara saygısızlık ise zorbalığın özü ise, terör totaliter baskının özüdür.”

     

    Hannah ARENDT, Ideology and Terror, Ch.13, A Harvest Book, Harcourt Brace & Company, San Diego, New York, London, 1975, p. 464

     

     

    21. YÜZYIL ÖZNESİ ve PARADİGMALARI

     

    I. İLKEL İNSANDAN İTİBAREN BİR MEDENİYET AÇILIMI

     

    İnsan varlığını, nasıl temellendirdiğimiz, yasanın konumunu ve “hayatiliğini” anlamamız yönünde atılacak en önemli adımdır. Zira insanın varlığı konusunda çağımızda yasanın önemi reddedilemez. 21. Yüzyıl insanı, kendisine tanınan vatandaş kimliği içerisinde varlığını sürdürürken, biz bu kimliğin özgür bir birey olma yolunda da bir engel olup olmayacağı iddiasını da gözden geçirebiliriz. Bu doğrultuda insan varlığını iktisadi süreçler ve zamansallık olarak ele alacağız.

     

    I.1. İktisadi Süreçler İçerisinde İnsan Varlığı

     

    Bu başlık altında en büyük dayanak noktalarımız, Ted Kaczynski ve Louis Althusser. Ted Kaczynski’nin çizdiği Amerika’nın kuruluşu sürecinde oluşan insan, iktisadi dalgalanmanın insan benliğine ilişkin etkisini anlamak adına oldukça iyi bir örnek teşkil etmekte. Buna göre insanlar, ekonomik edimlerini endüstrileşmemiş bir toplumda, tarlada gerçekleştirdiklerinde düzensiz çalışma saatleri, bahsi geçmeyen sosyal güvenlik ve işçi hakları söz konusudur. Ancak endüstriyel toplumlarda işçi, emeğini fabrikada ortaya koyar ve bu beraberinde düzenli çalışma saatleri, sosyal güvenlik, sendikal haklar ve en önemlisi sosyal alanda tüketici olma hakkı sağlar. İşçiler belli saatlerde çalışır ve aldıkları ücretle dönecek bir hizmet sektörü onları bekler. Eğlence, sağlık, eğitim gibi sektörler, işçinin sahip olduğu parayı artık içinde bulunduğu tüketici-vatandaş kimliğine sunulan tüketme olanakları doğrultusunda, hizmet karşılığında alır. Tüketici, kendini meta ile tanımlar, dolayısıyla dinamiktir. Burada endüstrileşmiş Batı toplumlarının yanı sıra görmezlikten gelinen, cemaat etkisinin görüldüğü, endüstrileşmekte olan Doğu toplumları da inceleme alanını kapsar.

     

    Bireyden, özneye geçen insanımızı tekrar gözden geçirirsek, endüstrileşmemiş toplumlar, ‘antropolojik kalıntılarını’ üzerlerinde taşırken, endüstri toplumu daima diğerine göre tek kültürlü, dolayısıyla tek tiptir. Dirimsel farklılıklar ne olursa olsun sunulan ideal özne, tektir. Vatandaş, beyaz erkek, mümin, mürit vs. Vs. Bu özneler ile ilgili en önemli özellik, kolektif oluşlarıdır. Althusser’in ortaya koyduğu ideolojik aygıtlarla devlet “özgür edimler” içerisindeki bireylere belirli sınırlarla hareket alanı sağlar ama konservatif ekonomi ya da serbest piyasada bu alanlar kolektif şekillenmektedir. Dolayısıyla bu tek tip varlık, üzerinde uzlaşıya varılmış bir niteliktedir. Otoritenin varlığı, ötekileştirdiği gruplara dayanır. Merkezi devletin varlığını güçlendirmesi, rasyonel düşüncenin kendi varlığını hissettirmesiyle eş zamanlıdır ki Faucault’nun çok doğru bir biçimde belirttiği gibi “Klinik hastayı kendiliğinde bir varlık olarak tanımaz; onu anlamlandırır ve çözümler.” Rasyonel düşünce insan benliğinin, sadece kolektif bir alanı ile yani metalar ile sınırlandırılması değil daha çok ontolojik temellerde yükselir.

    I.2. Hegel İdealizmi

     

    Bu başlık altında, Heidegger’in kapsamlı varoluş çalışmaları ve Sartre’ın “kaçak burjuva varoluşçuluğu” doğrultusunda ‘töz’ü değerlendireceğiz.

     

    Bu noktaya kadar paradigmaların şekillendirici tutumu ortada idi. Şimdi, kolektivizmin ontolojik temelleri iddiamızı töz doğrultusunda bir daha ele alacağız. Hegel’in devletinde, insan özgürlüğü en üst düzeyine ulaşır. Devlet, insana davranış ve etkinliklerini, edimleştirme ve doyuma ulaştırma  imkânı tanır. Ancak benim burada görüşüm, her bireyin kendisine “öznelik” göndermesinde bulunduğudur. Bu edimin faili belli bir grup veya yapılanma olmalı ki bu da terördür.

     

    Hegel, ‘Tarihte Akıl’ adlı eserinde, demokrasi ile ilgili milyonlarca insanın bir meclise doluşamayacağı fikrini dolayısıyla temsili demokrasinin sunduğu cumhuriyetleri savunduysa da demokrasinin gelişimi sürecinde açıkça görüyoruz ki, benlik iktisadi bir istenci temsil ettiğinde devlet nazarında vardır. Temsili demokrasinin varlığı, sayısal zorluklara değil devlet istencinin “özgür” benliğine olan kayıtsızlığına dayanır.

     

    II. ÖZGÜR BENLİK

     

    Benlik kendini nasıl tanımlar? Tarihsel sürece bakışımız daima iktisadi öğeleri gören, determinist adacıklardan ibarettir. Bu tarihsellik, benliğin anlamlandırılması adına işlevsizdir. İnsan için anlamlandırma, büyük sinemacı Andrey Tarkovski’nin zamanın mühürlemek teriminde can buluyor. Zamansallık, “dasein”ın varlık imkânıdır. Anlamlandırmak, öğeleri ile zihinde şekillenen süreci mühürlemek teriminde can buluyor. Zamansallık, “dasein”ın varlık imkânıdır. Anlamlandırmak, öğeleri ile zihinde şekillenen süreci mühürlemek ve ortaya varlığı çıkartmaktır. Bütün bu sürecin bize toplum konusunda verdiği ipucu şudur: İnsan varoluşu, ancak ve ancak ihtimam-gösterme ile mümkün ve söz konusudur. İnsan kendini sıraladığı bir dizi öğe ile temellendirir. İnsan varlığı, içinde bulunduğu dil oyunları ile determinist adacıklardan ibarettir. Nitekim varlığın anlamı da budur.

     

    II.1. Anlam Kirliliği

     

    İçinde bulunduğu kamusallığın anlamı ile kesin bağlarla ilişkisi bulunmayan özne, 21. yüzyılın en korkunç fenomenlerinden birisidir. Hegel’in idealizmi burada yeniden can buluyor, öznenin tinini ifade etmesi, anlam kirliliği ile engellenirse 21. yüzyıl kişisinin bunalımları ortaya çıkar. Bu iddianın dayanak noktasındaki çürüklük, bunalımın da netleşmesini sağlıyor ki, anlam kirliliği tüketim kirliliğinden kaynaklanmakta. İnsan benliği, menfi-zamansallığı yitirdi ve bir herkes benliği içerisinde sürekli bir şimdiki zaman içerisinde yaşıyor. Kafka’nın Dönüşüm’ü bunu ortaya koyan bir başyapıttır. 21. yüzyıl bireyi, herkes benliğini (Dönüşüm’de böceklik olarak karşımıza çıkan) üzerinden atıp menfi-zamansallığa kaçamıyor. Hukuk devletinin ve hukukun üstünlüğünün gelişmeleri ile benliklerimiz bir herkes benliği içerisinde gün geçtikçe daha çok eriyor. Bir diğer yandan üst anlatılar, kuvvetlerini tahakküm kabiliyetlerini yitirmiş olsalar da tarihsel verilerle şekillendirilmiş anlam adacıkları, insanlar için geçmiştekinden daha da kapsayıcı. Bu özne kabuğu, daha da kırılmaz ve Orwell’ın belirttiği gibi gönüllü bir oluşum. İnsanın karşısındaki büyük bunalım her yerde kendini gördüğü veya dışına çıkınca zamansallığı yitirdiği veya sürekli bir anlam adacıklarında dolaşırken anlam kirliliğine uğradığı varlığın bizatihi kendisidir.

     

    III. TOTALİTERLİK

     

    Burada bütün sunduklarım, hukukun üstünlüğü ile totaliterliğin çöktüğü iddiasına olan güvensizlikten ileri gelmekte. Konservativ ekonominin yani iktisadi yaşamın devletin tekelinde olduğu toplumların, kişi için sunduğu varolma imkânı herkesçe bilinmekte.  Ancak, bu toplumlarda etkin olan paradigmaları ideolojik kabul edip bir kenara koyduktan sonra, Modern Batı Toplumu’nun bunalımlarını düşünce özgürlüğü (1) ile ele almak sonuçsuz ve fazlasıyla kör bir çalışma olur. Totaliter devlet, elinde bulundurduğu meta üretimi tekeli, propaganda endüstrisi ile insan benliğinden saldırgan bir özne elde edebilir. Ancak, yasalara saygı ile doğan “huzur” ve yasalara saygısızlıktan doğan zorbalık en geniş ideoloji olan medeniyette birer edimdir. Dolayısıyla dasein, kendini bu medeniyet sürecinde temellendiremez. Kamu, bütün gerçeklikte dasein, hâkim olana kadar genişleyecek. Varlığa mahkûm oluş, kendini bu şekilde ifade edecektir. Bütün bunların yanında, 20. yüzyıla kadar süren merkezi devlet anlayışı, bireylere propaganda endüstrisi ile kendilerine göndertmede bulundurtur. Ancak Lyotard’ın Post-modern Durum’da belirttiği gibi, insan varlığının amacı için bu artık heyecan verici değildir. Totaliter baskı söylemi, çağımızda hukukun üstünlüğünü benimsemiş ve hukuk devleti olmayı benimsemiş devletlerce çokça kullanılıyor. Zira bu devletler, iktidar aygıtlarına inisiyatif tanımamakla övünç duyarlar. Ancak Nazi Almanya’sının Avrupa’da var olduğu sürece ırkçılığa varan antisemitizm, enternasyonal bir sorundu. Çağımızda, bireylere uygulanan baskı en büyük terördür. Devletin özü tahakküm, tahakkümün özü ise imlemektir. Dolayısıyla, -doğası gereği- imleyen bir yönetimin özü terörizmdir. Devletin sürerliği tıpkı terörizm gibi ontolojik kaygılar gütmeyen bir rasyonalite, bir mekanizm ile mümkündür. Devlet, ideolojik aygıtları ile benliği ve hareket alanını tekeline almıştır. Tahakkümsüz bir özneleştirme süreci söz konusu olamaz, medeniyet dirimsel etkenleri de tekeline alan en geniş ideolojidir.  Eski tahakkümcü rejimlerin ideolojileri, bugün yine öznelere benliklerini temellendirmeleri için sunulmakta. Ancak varolan tahakkümcü rejimler ve geçmişte varolmuş olanlar hiç bir zaman iktisadi alanda tamamıyla denetleyici olmadı. Dolayısıyla totaliter devlet, başka bir totaliter devletin varlığını sürdürebilmek için halkına propaganda ile sunduğu bir söylemdir. Yönetimin niteliği, tek tek bireyler kendilerine “halk” dediğinde belirlenmiş olur ve totaliterlik ortaya çıkar. Kitleler, içlerinde bulundukları anlam açlığı ile bir söyleme yönelirler. Devlet dinamizmi, elbette totaliterliği de barındırır ve etkileri kendini canlı bir biçimde gösterir. Tataliterliğin özü, terörizm iken; totaliter rejimlerin içindeki muhalifler devletin bu yönünü ortadan kaldırmaya uğraşır. Totaliterlik, devlette karmaşa dönemlerinde belirginleşir. Terörizm, totaliterliğin mekânının ana unsurdur.

     

     

     

     

     

    13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Begüm ERDOĞAN

    Özel Amerikan Robert Lisesi İSTANBUL

    DERECESİ : 6

     

    “Eğer Yasalara saygı zorba olmayan bir yönetimin özü, yasalara saygısızlık ise zorbalığın özü ise, terör totaliter baskının özüdür.”

     

    Hannah ARENDT, Ideology and Terror,

     

    TOTALİTER YÖNETİMLERDE BASKI

     

    Fransız Devrimi’nin büyük umutları ve milliyetçi ruhu sadece birkaç sene gibi kısa bir zamanda yok olmuş, yerini “Terör Rejimi” denilen totaliter, baskıcı ve demokratik sistemden olabildiğince uzak bir anlayışa bırakmıştı. 18. yüzyılın sonlarına yaklaşırken, sadece Fransız halkının değil, bütün dünyanın kafasını karıştıran bir soru vardı : “Baskıcı yönetim ve terör rejimi Fransız halkını nereye kadar götürebilir?” İşte tarihin eski sayfalarında kalmış olan bu soru, aslında bugün insanlığın savaştığı terörün niteliğinin ne olduğu, yasalara ve alışılagelmiş yönetim biçimlerine göre nerede durduğudur.

     

    Bu soruya cevap aramadan önce, bazı kavramları daha açık hale getirmek gerekebilir. Terör, bugünkü kullanımıyla oldukça küçük bir çerçeveye hapsedilmiş, olması gerekenden daha dar bir kalıbın içine sokulmuştur. Terör sadece devletin bütünlüğünü bozmaya çalışan yasadışı aktiviteler ya da silahlı bir takım insanların yasadışı faaliyetleri değildir. Terör ayrıca, insanın doğuştan kısıtlanamaz haklarını kısıtlamak, bireyin yaşamına, düşüncelerine ve haklarına baskı ve zorbalıkla müdahale etmektir. İşte bundan iki yüz yıl önce Fransa’da yapılan da buydu : Vatandaşların basın özgürlüğü ve bazı temel hakları ellerinden alınmış, baskıcı bir rejim hakim olmuştu.

     

    Hannah Arendt’in terörü “totaliter baskının özü” olarak nitelendirmesi başta Fransız Devrimi olmak üzere pek çok şekilde vücut bulmuştur. Emre Kongar demokratik, otoriter ve totaliter yönetimleri karşılaştırdığı bir yazısında özetle şöyle der : Demokrasilerde yasalar insanlar içindir; ama yasalar, vatandaşların fikirleriyle şekillendirilir, çünkü onların mücadelesiyle kazanılmıştır. Otoriter rejimlerde halkın düşüncelerine kulak verilir, ama sonunda yönetimin istediği olur. Totaliter yönetimlerde ise herhangi bir yasaya karşı en ufak bir itiraz bile kabul edilemez, ceza ve baskıyla susturulur, sonunda sadece ve sadece yönetimin istediği olur. Hiç şüphesiz, yasalara saygı kavramı da bu bağlamda işin içine girer. Demokrasilerde kendisine söz verilen halk, kendi kanıyla kazandığı anayasaya yürekten bağlı ve saygılıdır; en ufak bir sorunda çözüm arayışına girer. Otoriter anlayışta ise her zaman susturulması gereken “çatlak sesler” vardır ki, bu sesler halkın yasalar üstünde hiçbir yaptırımının olmadığının ve yönetimin gizli baskısının sonuna kadar farkındadır. Totaliter rejimler ise baskıya ve terör yönetimine itaat bekler, ama bu rejimin ortaya çıkardığı tek şey kendisine karşı olan başka bir terör anlayışıdır. Totaliter yönetimin yerle bir ettiği haklar ve özgürlükleri yeniden kurmak, bu sefer halkın içinden çıkacak olan baskıya karşı isyan, teröre karşı terör anlayışına bağlanır.

     

    Terörü totaliter rejimin özü kılan en önemli unsurlardan biri, belki de George Orwell’in dile getirdiği gibi, “bazılarının diğer insanlardan daha eşit olduğu” gerçeğidir. Sorun en basite indirgendiğinde büyük bir eşitsizlik olarak da görülebilir. Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi”nde de dile getirdiği gibi, yönetim hakkı bir üstünlük değil, sadece halkın yöneticiye verdiği bir haktır ve insanların ellerinden alınması mümkün olmayan hakları vardır. Ama totaliter rejimin öngördükleri bu düşünceyle taban tabana zıttır. Yönetim halktan “daha eşit” ve haklı pozisyondadır; halkın hak ve özgürlüklerine el koyarken bir açıklama yapma gereği hissetmez. Bunun karşılığında, vatandaşın da başvuracağı yol baskıya baskıyla cevap vermek, terör rejiminden yeni bir terör yaratman ve bölücü bir çalışmanın içine girmektir.

     

    Sözü edilen bu başkaldırı, sadece tarihte değil, edebiyatta da yankı bulmuştur. Ünlü yazar Ray Bradbury’nin en önemli eseri “Fahrenheit 451” de de benzer bir durum sayfalara dökülmüştür. Kitapta resmedilen yönetimin baskıcı niteliği özellikle vurgulanmıştır. Bu toplumda insanların kitap okuması yasaklanmış, bulunan kitapların yakılması ve kitap okuyanların cezalandırılması kararlaştırılmıştır. Her yakılan kitapla beraber, romanın başkahramanı baskıyı daha da açık bir biçimde görmeye başlar ve ısrarla kitap okumaya devam eder. Bu noktada düşünülmesi gereken bir başka sorun, terör ve totaliter baskı arasındaki ilişkinin tam olarak nasıl geliştiğidir. Totaliter baskının yasaları bir kenara itip yaptırımlarda bulunması başlı başına bir “terör rejimi” olarak adlandırılabilirken, bu baskının ortaya çıkardığı davranış biçimi de terörün ta kendisidir. Aynı ilişki, hiç şüphesiz demokratik ve otoriter sistemlerde de kendini gösterir. “Yasalara saygı” veya “saygısızlık” olarak adlandırılan aslında hem sistemin kendisini hem de ondan etkilenenleri kapsar. Örneğin, bir demokrasinin demokrasi olabilmesi için hem yönetenin hem de yönetilenin yasalara sonuna kadar saygılı olması gerekir. Bu sağlıklı ilişkinin bozulmaya başladığı devrede otoriter sistem, ilişkinin tamamen bozulduğu noktada ise totaliter sistem hâkimdir.

     

    21. yüzyılda, her ne kadar bu ilişkinin farkına varılmış olsa da, baskıcı anlayışın demokratik sistemlere karıştırılması henüz engellenememiştir. Günümüz dünyasında baskı ve terör artık sadece totaliter sistemin özü değil, diğer bazı sistemlerin de bir parçası haline gelmiştir. Bunun ilerleyen zamanlarda kavram karışıklıklarına yol açabileceği unutulmamalı, demokrasi, otoriter ve totaliter yönetimlerin arasındaki farklar kalın çizgilerle çizilmelidir. Elbette, bu noktada en önemli rolü oynayacak aktör eğitimdir. Çünkü vatandaş ancak eğitimle kendine sunulanın özünü ve aslında yapılması gerekenin ne olduğunu kavrayabilir.

     

     

     

     

     

     

    13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Deniz GÜRSOY

    Atatürk Lisesi ANKARA

    DERECESİ : 7

     

    “Eğer Yasalara saygı zorba olmayan bir yönetimin özü, yasalara saygısızlık ise zorbalığın özü ise, terör totaliter baskının özüdür.”

     

    Hannah ARENDT, Ideology and Terror,

     

    “Nicht alles was glönzt ist Gold.” (Alman Halk deyişi)

    “PARILDAYAN HER ŞEY ALTIN DEĞİLDİR”

    Yasaların ve Otoritenin Değerinin İncelenmesi

     

    Yasalara saygı ve zorbalık... Arendt’in sözünü ettiği bu ilişki, esasen epistemolojik bir inceleme olmayıp bilgi-güç ilişkisini ifade eder. Bu anlamda insanın her türlü zihinsel etkinliğini ve bu etkinlik sonucunda –zihinsel etkinliğin malzemesine ileride değineceğim- oluşturduğu ontolojik değerleri göz önünde bulundurarak, insanın tarih sahnesine çıkışını (felsefi düşünüş anlamında) ve bin yıllar ile ölçülen serüvenini incelemeliyiz :

     

    İnsan, bizondan farkını ortaya ilkin düşünme yetisini kullanarak koymuştur. Aristoteles’in “Metafizik”te belirttiği üzere insan doğal olarak bilme arzusunda ise (kaldı ki Aristoteles bunun böyle olduğunu, insanın duyularını kullanmaktan aldığı hazzı vurgulayarak kanıtlamaya çalışır) bu arzusunu bir duyuş, anlayış ve kavrayış yöntemi ile doyurabilecektir. Bu kavrayış yöntemi, zihinsel etkinlik sırasında zihinsel malzemenin -bu malzemenin kaynağı konusunda ciddi görüş ayrılıkları olmakla birlikte oluşturacağı değerler bakımından zihinsel etkinlik esnasında genel hatları ile biçimlendiği bir gerçektir- bilinçli bir soruşturmaya tabi tutulmasını gerektirir. (Burada bilinç, her türlü girdisiyle soruşturmayı gerçekleştirecek özne olarak kullanılır.)

     

    Sözü edilen süreç sonrası insanın ortaya koyduğu değerler, genel olarak öznenin temel fizyolojik ihtiyaçlarından bağımsız düşünülmeyecek öğeler içerir. Toplumsal ve politik bir hayvan” olan insan rahat yaşamak için kolektif bir işbölümüne gitmek zorundadır. “, ilkçağ Yunan rasyonalistlerine göre insanın bu amaçla kurumsallaştırdığı ilişkilerinin temelinde ahlaki değerlerin oluşumu yatar. Bundan hareketle oluşturulan yaratıların (Malraux’un sanat yapıtı için yaptığı benzetme) “bir karşı yazgı” olduğunu iddia edersek, Sofistler’in yapay olan-doğal olan ayrımına varırız. İnsanlığın, Marksist terminoloji ile “ilkel komünal toplum” evresinden, kendine birtakım sınırlamalar getirerek bir otoriteye bazı haklarını devretmesi Kynikler’in  meyvelerini yararsız ve hatta giderek zararlı saydıkları “uygarlığa geçiş”, bazılarınca devletin ortaya çıkışı olarak algılanmaktadır. (Epiküros’un “siyasal egemenlik” hazzını insanın üçüncül hazlarından –insan doğasına aykırı ve yararsız- saydığını anımsamakta yarar var.)

     

    Ancak, devletin oluşumunu böylesi geniş bir nedene bağlamaktansa, terim olarak “devlet”iniçeriğine bakmalı. Egemenlik, halk, iktidar, ülke gibi kavramları içeren devlet, aslında Avrupa’da “kapalı tarım ekonomileri”nin yıkılması ve “ulusal birliktelikler”in güçlenmesi ile oluşmuştur demek sanırım çok iddialı olmaz.

     

     Descartes’ın solipsizm’e düşme tehlikesini göze alarak önce öznenin bundan sonra tanrının varlığının kanıtlanması ile, “insan” ve onun üretkenliği  merkezi olan  düşünme evreniyle oeraçağ düşüncesi büyük yara almıştır. Egemenliğin” kaynağı konusu tartışmaya açılmıştır.

     

    İnsanın doğal halindeki durumu ve hakları, bu hakların bir kısmından vazgeçişi (bir otoriteye devri); Rousseau’yu totaliter bir demokrasi anlayışını öngörmez. Çünkü ona göre devlet, bireylerden teşekkül ettiği için halkın isteklerine karşıt bir talebi veya çıkarı olamaz.  Bu kabul Rousseau’yu, kötülüğün kaynağının uygarlık olduğu sonucuna götürmüştür. Fakat insanlığın oluşturduğu ilk topluluklardan, kavimsel yaşamının başlamasından bu yana savaştığı, ve beklentilerinin farklı olduğu görülmüştür. Bu durumda uygarlığa böyle bir değer yüklemede Roussau aldığı geni ne kadar haklı olur?

     

    Öte yandan genel anlamda uygarlığı, özel anlamda “egemenlik ve yasalar”ı incelemek, insan doğası üzerinde düşünmeyi gerektirir. Ortaçağ skolastiği ve dogmatizmi devletin mutlak varlığını tanrısal güçle desteklemeye çalışırken,  İbn-i Haldun, “Mukaddime” adlı eserinde, toplumların ilişkilerinin gidişlerinin değişmeyen bir çizgide ve aynı şekilde kalamayacağını yazar. (Bir çok çağdaş siyaset bilimcinin Marx’a, Vico’ya, Montesquieu’ya uzanan düşünce çizgisinin başında İbn-i Haldun’u görmesi de buradan temellenir.)

     

    İlk semavi dinlerin, dogmatizme düşmeden önce bir başkaldırıyı ifade ettiği kabul edilirse ve bu durumun insanın özgürleşmek (bazılarına göre kendine dönmek) için yaptığı bir atılım olduğu söylenirse, temellendirmeye gidilirken üzerinde durulması gereken bazı uğraklar vardır. Arendt’in sözünü ettiği “totaliter baskı”nın terörle ilişkisi ve doğuracağı sonuçlar konusunda, en baskıcı bir şeriat içinden çıkıp yöntem belirleme safhasında incelenmesi gereken biri de Bedrettin’dir. Varidat (gelirler) adlı eserinde, ekonomik sorunlar ve ekonomi politiğin (ileride Marx’da tüm eleştirisi ile karşımıza çıkacak olan) temelde eşitsizlik üzerinde yoğunlaştığından hareketle insanın canlılar arasında diyalektik çarpışmanın en çok yaşandığı bir alan olduğunu söyler. (Her şey zıddıyla kaimdir.)

     

    Konuya siyasal sistem açısından bakacak olursak; birey, sistemin her türlü dayatmasına karşı (çünkü uygarlığı oluşturan etkenlerin en önemlisi olan insanın yaratıcı düşüncesi artık karşı konulamaz derecede aktif hale gelmiştir) bir tepki ortaya koyabilmelidir. David Easton’un siyasal sistem analizinde belirttiği gibi siyasal toplumun farklı kesimlerinin siyasal otoriteden istedikleri, paylaşım beklentileri (Easton, bunların tümüne “girdiler” der), otorite tarafından algılanmak zorundadır.  sırada (burada bu tepkilerin ve mücadelenin yasalara uygun olduğunu, sınırları aşmadığını belirtmek gerekir.) Arendt’in bahsettiği ilişkiyi böyle bir bilgi-güç ekseninde inceleyebiliriz :

     

     Easton’un deyimiyle “girdiler”i alımlayacak siyasal otoritenin niteliği, yönetimdeki becerisi oldukça önemlidir. Örneğin, St. Simon’un tasvir ettiği politikacı, pratik düşünebilen, akılcı, gerçekçi kararlar verebilen bir “toplum mühendisi”dir. Bu görüşünün doğrultusunda  St. Simon’un siyaset felsefesinin keskin sorunlarından biri olan “havas-avam” problematiğinde “avam”ı yönetim erkinin hak sahibi olarak gördüğü anlaşılır. Bazı hususlarda güçlü eleştiriler yöneltilebilecek dahi olsa, havas (halk)ın birçok temel hakkının yanında siyasal iradesini de kullanabilmesi, bir takım durumlarda aydın önderliğini zorunlu kılar.  (Burada Lenin ile Roza Luksemburg arasındaki yöntem tartışmasının politbüro-proleterya ilişkisi temelinde gerçekleştiğini belirtmekte kanımca yarar var.)

     

    Öte yandan toplumun değişken yapısı, insanın oluşturduğu kurumlar çerçevesinde, tarihte yarattığı korkma, dengesizlik ve dehşet verici algı farklılaşması, beni bir felsefeci için fazla cesur; adeta bir ideolog edası ile birtakım görüşler öne sürmekten alıkoyuyor. (burada “cesur” kelimesini ilk çağrıştırdığı anlamdan ziyade kesin, değişmesi çok zor anlamında kullanıyorum.) Günümüzde etkilerinin (genel anlamıyla) halen sürmesi nedeniyle fazlasıyla etkilendiğim bir örneği buraya uygun düşeceği için aktarmalıyım: Osmanlı İmparatorluğu devrinin yenilikçi padişahlarından II. Mahmut, devlet dairelerinde memurların başlarına festen başka bir şey takmalarını yasakladığında bazı çevrelerce kıyasıya eleştirilmiş; hatta kimilerince mülhid (dinsiz) sayılmıştır. Devrimleri ile genç Cumhuriyet’in temel prensiplerini belirleyen Kemal Atatürk ise, medeni inkılâpları çerçevesinde yaptığı şapka inkılâbı ile fes ve benzeri biçimleri toplumsal hayattan tasfiye ettiğinde yine aynı tepkiye maruz kalmıştır.

     

    O halde tüm bu saydığımız durumlar göz önünde bulundurulduğunda, bir “yönetimin zorbalığı” kavramından anlaşılacak olanın buyurganlığı, yaptırım gücünün fazlalığı olmadığını söyleyebiliriz. Zorbalığın; daha ziyade bireyin, insan olarak yapabilirliğini, doğasına uygun olarak üretkenlik isteğini dizginlemeye çalışmak olarak incelersek ulaşacağımız sentezde yer vermemiz gereken bir kavram da “yabancılaşma”dır. İnsanın bu yabancılaşmadan kurtulması da öncelikle Hegel’in, Tin’in gerçekleştiği yer olarak kabul ettiği devletin (bu devlet Hegel’de özel olarak Prusya’dır) yasalarını sorgulamaktan geçer.

     

    Hegel diyalektiğini “ayakları üzerine kaldıran” Marx, en önemli yapıtı “Das Kapital”de ve “Kapitalist Öncesi Üretimler” (Formen die der Kapitalistischen Produktion Vorhergehn) adlı yapıtında ekonomi politiğin eleştirisini yaparken, “artı değer”in zamanla insanı kendi ürettiği nesnelerin kölesi haline getirdiğini, insanın kendi doğasına yabancılaştığını söyler. Marx’ın takipçilerinden Macar düşünür Lukacs ise “Tarih ve Sınıf Bilinci” (Geschichte und Klassenbewustsein) adlı eserinde “yabancılaşma” kavramını “şeyleşme” olarak kullanır.

     

    Öyleyse ne yapmalı insanoğlu?

     

    Öncelikle bireysel değer nazarında (çünkü Sartre’a göre Marx, bireysel varlık alanına yeterince eğilmemiş; bireyi, içinde bulunduğu sınıfın edilgen bir parçası olarak görmüştür) bize sunulacak her çeşit toplumsal ve siyasal kurumun, değerin insan yaratısı olduğunu unutmamalı, gerektiğince sorgulamalı ve gerektiğinde müdahale etmeliyiz.

     

    Bireysel anlamda bu duyarlıkta olan toplum, birey-devlet ilişkisini de hassas bir şekilde dengelemelidir. Yasa koyucular, (idealize ederek halkın temsilcileri de diyebiliriz) bireyin temel haklarını, hassasiyetini gözeterek; insanın yabancılaşmasını engelleyerek temellendirecekleri siyasal düzeni, saydığımız tüm hususları dikkate alarak uygulamalı; gerektiğinde siyasal rejimin diğer güç odakları ile uyumlu bir işbirliğine gitmelidir. (Marx’ın kavramlarından hareketle “praksis felsefesi” oluşturmaya çabalayan Labriola ve Gramsci gibi düşünürler ile Frankfurt Okulu’nun eleştirel teorisini de unutmamak gerekir.)

     

    Kısacası çağdaş insanın ödevi, şairin bahsettiği o “ilk insan elinin mağaraya ilk bizonu çizmesinden beri akan ulu ırmak”ın coşkun bir çığırı olmaktır.

     

     

     

     

    13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Mehmet Ali DURGAY

    Saruhanlı Anadolu Lisesi  MANİSA

    DERECESİ : 8

     

    “Eğer Yasalara saygı zorba olmayan bir yönetimin özü, yasalara saygısızlık ise zorbalığın özü ise, terör totaliter baskının özüdür.”

     

    Hannah ARENDT, Ideology and Terror,

    I

     

    İyilik ve kötülük üzerinde güçlü bir etkisi olduğu için ahlâk, insan yaşamında ele alınıp irdelenmesi zorunlu bir alan haline gelmiştir. Ahlâk, evrensel bir değer taşıyan ortak bir iradedir. Toplumun geneline göre mutluluğu en fazla oluşturacak yasa, ahlâklıdır. Yasaların ahlâktan yoksun olması, toplumda yerini farklı seslere bırakır. Bu sesler, ifade özgürlüğünün haykırışlarıdır. Her ne kadar toplumsal kurallara göre yönetildiğimiz söylense de, bireysel açıdan insanı tatmin etmeyecek bir yasanın varlığı, onun günün birinde sonunun gelmesi demektir. Ahlâkın öznelleştirilmesi egoistçe bir tavırdır. Bu egoizm, insanı sürü bilincinden ayırdığından pozitif bir tutumdur. “Objektif” bakıldığında ütopyaya ulaşılmaya yardımcı farklı bir renk... Dünyayı, fikirleri, insanları, olguları olumlamaya yardımcıdır. Farklı seslerin varlığı, ortak amaca ulaşmada dolaylı faydası olan bir durumdur. Bu araçsız, ortak amaca ulaşılması istemi, zoru göz göre göre seçmek demektir ki asıl kolay olan, zor olanı seçmektir.

     

    II

     

    Seçme hürriyetini ancak farklı durumlarla karşılaştığınızda kullanabilirsiniz. Olguları anlamlandırmaya çalışmak, farklılığın gizil halini çözmeye çalışmak, insanı “üst insan”a daha yakın hale getirir. Nietzsche, “Böyle Buyurdu Zerdüşt” adlı eserinde insanın solucandan evrimleştiğini ama bu değişime rağmen hala solucan tepkileri verdiğini yazmıştır. Farklı renklerden, seslerden, farklardan rahatsız olmak, bütünüyle bir basit canlı tepkisi!

     

    III

     

    Özgüllük, insan bazında saygıya dayanır. Sizin diğerlerinden farkınız, elbetteki kendinize gösterdiğiniz saygı ile özdeştir. En fazla sayıda insana mutluluğu tattırmak saygı ve yasalarla mümkündür. Bertrand Russell, “Aylaklığa Övgü” adlı eserinde böceklerle insanları karşılaştırır. Böceklerin sayıca üstün ama zayıf donanımlarıyla; insanların ise daha etkin ve araçsal imgelerle yaşantısını düzenleyebilen varlıklar olduğundan söz eder. Topluma gelince, homojen olmayan bir insan grubunda yasalara direnecek “insanlar” çıkması muhtemeldir. “İnsancık” olmaktansa böceklere karşı savaşmak “daha insan” olmaya değer bir tavırdır. Böcekler tarafından yenilseniz dahi bunun sorumluluğu, çoğunluğun başını çokça ağrıtacaktır. Terör işte bu çatışkıda başlar.

     

    IV

     

    Saygı ve saygısızlık, ahlâkın alt kümesidir. O açıdan ahlâkı derinlemesine açarak terörün varlığının ne olduğunu anlayabiliriz. Adam Ferguson, “insan doğası gereği ahlâk sistemini iyileştireceğine yozlaştırır” derken “Salt ahlâkın” bile değişebilir olduğunu görememiştir. Terör, bu salt temeli dayanak göstererek doğmuş ve çıkarsamalarda bulunmuştur. Terörün ereği, bir başka oluşumun tohumudur. Süregelen değişimlerin oturması için bir sebep, bir kıvılcım umududur. Terör ve terörün zorbalık yaptığı kitle, sürekli olarak evirtim içerisindedir. Her yeni yönetim, bir sonraki yeninin terörünü meydana getirir. Asıl gereklilik ise bu dönüşümlülükte toplumun genelini ortak paydada bilinçlendirerek toplamaktır. Ortak bir değerde bulunabilmek, erdemi yaşamaktır. Herkes erdemli olmayınca hiç kimse tümüyle erdemli olamaz. Erdem, ahlâk gibi kavramlar statik değildir. Tecrübe ile elde edilebilir ki; totaliter baskının özüne bakmak bu tecrübeyi elde etmemizi sağlayabilir.

     

    V

     

    Ana çelişki, insanı unutup bağnazlığa girmektir. Yasalara saygı, insanı daha özgür yapar. Ancak her insanın farklı bir fikir dünyası ve yasaları olduğu ihmal edilirse, ne iyi bir yönetim ne de saygıya değer bir kavram kalır. Sistemin merkezinde insan olması, çokluk ve tekliklerin neler olduğunu rahat algılamamızı sağlar. Her kavram, bir türden değil midir? terörde, iyi yönetimde ideolojilerin tamamı da kendi totaliterliklerini oluşturmak için bir gayret içerisindeler. Hepsinin de arayışları, kendi zihinlerindeki terörü yıkmaya endeksli.

     

    VI

     

    Ahlâk, saygı, adalet,.... hepsi temelden bir “kriz” ile karşı karşıyadır. Bu krize karşı sadece sözleşmecilik makul çözümler getirebilir. Bir içkinlik söz konusudur. İyi ahlâk için yasalar gereklidir. Yasalar da iyi ahlâk olmadan korunamaz. “Öz”, iyi nerede ise onu bulmak için zihnimizdeki terörle mücadeleye devam... Öteki türlüsü kime göre iyi?

     

     

     

     

     

     

    13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Ezgi GÜL

    Antalya Anadolu Lisesi ANTALYA

    DERECESİ : 9

     

    “Eğitimle kişilerde aydınlanmanın temelini atmak kolaydır; ne var ki genç insanları böyle düşünmeye erkenden alıştırmak gerekir. Buna karşın tüm bir dönemi aydınlatmak uzun bir zaman gerektirir; çünkü böyle bir eğitime engel olan ya da onu zorlaştıran bir sürü dış engel vardır.”

     

    Immanuel KANT, Was heißt : sich im Denken orientiren?

     

     

    1786’DAN 1984’E, ORADAN 2009’A: BÜYÜK BİRADER HÂLÂ BİZİ GÖZETLİYOR

     

    Günümüzün sözde uygar dünyası durdurulmalarla, içinden çıkılamaz (aslında düşünebilenin “kolayca” çıkabileceği, ama bunun olumsuz koşulunu da çoğunluğa “kolayca” bir yaptırım olarak uygulayabildikleri için pek de fark etmediği) durumlarla doludur. Her şeye, bütün bu girdaplara ve engellere rağmen birilerinin “yolda olması”, aynı zamanda “yolu bilmesi”, yani onu açması gerekir. (Aruoba :Yolu, yürüyen bilmez, açan bilir.) Yoksa insanın evrimin son basamağında “duruyor” bulunmasının sebebi ve sahip olduğu en önemli şey olan aklına, yine insanın hayvan yanına ait olan bedeni hâkim olur. Bu da aklımızı salt hayvanların içgüdülerini kullanma sebepleri için kullanmaya başlayacağımız anlamına gelir.

     

    Bizi “tektip”leştiriyorlar ve bunu yapma şekilleri o kadar komik ki. Çaresizliği öğretiyorlar, bu uğurda sanatı, teknolojiyi, bilimi kullanıyorlar. Anlamlandıramamızı sağlayarak farklı olma hakkımızı elimizden alıyorlar; peki nasıl? Aklı ile yobazlığa, şiddete, savaşa engel olabilecek olan insan,  hangi şartlarda, nasıl edilgen, engel olunan olarak kalabiliyor? Aydınlanmamız neden istenmiyor?

     

    Kılgısal usun eleştirisini irade ile temellendiren Immanuel Kant bile insan için “bu eğri odundan dümdüz hiçbir şey yontulamaz.” demiştir. Lakin Kant bunu söylerken varoluşçuluğun ereksizliğinin ortasında olduğunun anlaşılmasının aksine, irademizin (Volonté) ikinci planda akla dönüştüğünü söyleyen de O’dur. Hem bu söylediğim hem de “ebedi barış idesi” üstünde düşünerek Kant’ın o sözle ne demek istediğini kolayca anlayabiliriz.

     

    Önümüze çözümü salt akılla, aydınlanmayla mümkün olan bir bulmaca koyuluyor ve bunu çözmek zorunlu kılınıyor, önümüze engel koyanlar ise, bulmacayı çözmeyi zorunlu kılanlar ne tezat ! Neden ve erek, aynı, işte tehlike ! Peki kim bunlar?

     

    (Belki de Stinner’in hakkı var bireyci bir anarşist olmakta.) Egoist, ama “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” tarzında bir egoizm değil bu;  “çıkarım için kitle imha ederim” diyen bir egoizm, yanlış yönlendirmeler sonucu yanlış yönlendiren, yani düşünmemizi engelleyen, ruhumuzu kullanan herkes, her aygıt, ilim irfan yuvası dedikleri “okul” kavramı bile onlar arasında.

     

    Aydınlanmamızı nasıl, ne kullanarak engelliyorlar? Ellerinde ne var? Totaliter rejimlerin ellerinde olan her şey var. Otorite eşittir korku, sindirme, susturma politikası ve şiddet. Arendt, şiddet araçlarının bu günkü dünyada kullanım şekillerinden yakınırken hapisteydi örneğin. Bizi umutsuzluğa sürüklemesi gereken bu değil ama olmamalı. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar “düşünme özgürlüğü”nü  (Bkz. Düşündüğünü söyleme değil düşünme) alamazlar beyin kabuğumuzun elinden. Orwel’in distopyası 1984’deki gibi lafta kalır ancak.

    Danimarkalı varoluşçu Kierkegaard’ın insan tanımı, eğitim gerekliliğini de beraberinde getiriyor : Algılayabilmek için doğru bilmek gerekir çünkü. (“İnsan sadece varolan değildir, aynı zamanda kendisini varolan olarak da algılayabilendir.” derken haklı.) Bilgileri doğru anlamak da tamamen eğitimle ilgilidir. (Kant ne dese haklı)

     

    Biraz önce kim olduklarını söylediğim dış engellerin, ellerindeki kozlardan biri korku politikasıdır demiştim. İçimizde çok fazla yaşıyoruz. Dolayısıyla kendimizden bile korkuyoruz, hatta en çok kendimizden korkuyoruz. (Iris Murdoch) Bu korku politikasından aklımızla kurtulmayı başardığımızda da onların silahlarından biriyle (hatta ikisiyle) karşılaşıyoruz: Yalnızlaştırma ve ötekileştirme. “Kendinden kaçmayı bıraktığında başlayacak sanrı, yalnızlık ağrısı o zaman saplanacak göğsüne” diyor Bilge Karasu, çözümün nerede olduğunu biliyormuş gibi. “Sen bir hiçsin, ve ne güzel ki gülümseyebiliyorsun” diyor. Zaman akıyor, hayatımızın en mutlu dönemi diye bir şey yok aslında tüm mutluluklar ve üzüntüler Aristo’nun “Fizik”indeki anlardan ibaret, zamanı onların birleşimi olarak aldığı.

     

    İnsan ömrü o kadar kısadır ki, bu yüzden düşünebilme başladığı andan itibaren eğitim de başlamalıdır. “Zaman kaybetmek, insan kaybetmekle eşdeğerdir” der Tanpınar. “Ayarı insandır ne de olsa saatin.” Evet, ağızdan “ben” kelimesi çıktıktan sonra (ki bu düşünmeye başlamakla eşzamanlıdır – yine Kant) dönemi aydınlanmaya götürebilir nitelikte bir eğitim başlamalı, çaresizliği öğrendiğimiz kurum-kuruluş-aygıt-hatta insanlar süper egolarından kurtulmalı öğretici konumundan çıkıp öğrenen konumuna geçip şunu beceremeseler de anlamlandırmaya çalışmalıdırlar. Eğer kendin için bir şey yapmak istiyorsan, önce başkaları için yapmalısın. (Seneca) Düzelmeye en yakın haline gelene kadar yontulmalı eğri odun.

     

    SONUÇ: Kanımca öğrenilmiş olması gereken çaresizlik değil, çaredir. Çare de özgürlüktür, erkenden ve kahramanca öğrenilen özgürlük. İnsanoğlu, kendi seçmediği halde sahip olduğu akılla gururlanmayı bıraktığı an aradığı iyiliğin (Camus) kendi aklında kendiliğinden ‘varolduğunu’ anlayacaktır. 

     

     

     

     

    13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Can ŞENEL

    Üsküdar Amerikan Lisesi İSTANBUL

    DERECESİ : 10

     

    “Özellikle teknolojinin egemen konuma geçtiği bir uygarlık çemberinde bilim, sanat ve hakikat arasındaki bağ kökten etkilendiği, daha doğrusu koptuğu için, artık bilim ve sanatın ortak zemini de kalmamıştır.”

     

                                                    Hasan Ünal Nalbantoğlu   

     

    NE ELMAYMIŞ BE !

     

    Confucius “El hombre que mueve montanasempiera aportordo piedrecitas”, (Dağları yerinden oynatan adam küçük taşları ayıklayarak başlar) söylemini söylerken belki de Newton’u öngörmüştür. Taş yerine elma olsa da Cambridge’deki bu elma, zaten ilerlemekte olan bilimin patlamasına ve Aristoteles’in paradigmasının yerine Newton’unkinin geçmesini sağlamıştır. Kuhn’un bilimin devrimci gelişimi düşüncesi Newton örneğinde hem paradigma hem de dünya görüşü olarak görülür. Zaten gerisi tarih kitaplarının da söyleyeceği gibi kiliseye duyulan güvenin azalmasına ve halkın kilisenin hakikat üzerinde egemenlik kuramamasına neden olmuştur. Artık elma, Genesis’teki gibi insanın açgözlülüğünü değil ama öğrenimi ve eğitimi temsil etmeye başlamıştır.

     

    Peki Newton’un elması sanatı etkilememiş midir? Evet naturalistler Antik Yunan’daki Atina Akademisi’ni resmederken arka plana “artık” masum olan elmayı eklemeye başladılar. (Tabii sadece simbiyotik bir değişime neden olmadı bu elma.) Sanatın destekçisi olan kilisenin prestij,  para ve saygınlığını kaybetmesiyle sanat kendine daha özgür bir yol çizmeye başlamıştır. Daha sonra gelecek Eugene Delacroix’lar Fransız İhtilali’nin getirdiği devrimci, Liberté, fraternité ve egalité diye bağıran Avrupalılar’ın ruhlarındaki Fransızlar’ın “bouleversement” diyeceği çalkantıyı resmetmişlerdir. Bilimle sanat arasındaki ilk birleşim ve ayrılma yeri de Newton’un elması ile olmuştur. Sanat da bilim de kiliseden ayrı ve özgür olmuşlardır ama sanat, insanla (ve onun duyguları ile) bilim de hakikatle uğraşmaya başlamıştır.

     

    Bilim hızla Confucius’un taşlarını ayıklarken felsefe de epistemolojik olarak hızla gelişen bilime ayak uydurmaya çalışmıştır. Kant’ın varlığı numenle fenomene ayırmasından sonra Auguste Comte’un numeni bir yana bırakması ve felsefenin de sadece bilimle uğraşması gerektiğini düşünmesi aslında –o dönemde- bilime egemen olan batılıların bir mikrokosmosu muydu? Eğer gerçeği, hakikati ve dünyanın gizemini çözecekse sadece bilim önemliydi; gerisi numendi ve bu da Comte’un dediği gibi içinden çıkılamaz bir çıkmaz sokaktı; anlamsızdı.

     

    İnsanların bu düşüncesi bilimin gittikçe hızlanan buluşları ile destekleniyordu. Mitoloji, din ya da kısaca bilim dışında şeylere inanan insanlar “primitiv” ve “acınası canlılar” olmuştu Avrupalılar için. Hastalıklara çare, havanın nasıl olacağı gibi bilgiler veren ile bilim her şeyin çaresi olmuştu. Bu yeni kazanılmış güç, bilimin gururlanmasına neden oldu. Louis XIV.’ın “L’etat c’est moi” (devlet benim) demesi gibi bilim de hakikatin kendisi olduğunu söylemeye başladı. Bu gururlanmada tabii ki Nietzsche’nin mutluluk tanımı da etkili oldu; bilimin (ve bilime inananların) mutluluğu, bilimin gelişmesi ve önündeki engelleri aşması idi. Bu mutluluğun kaynağı da, daha önce “gereken” zor günleri geçirmede yardımcı olan tanrı inancı ve insan duygularını ilgilendiren sanattı. Bir elma tarafından birleştirilen sanat ve bilim arasında bir çatışma başlamıştı. Bilim nasıl kendinin bütün sorunlara çare olabileceğini düşünmüştü ki?

     

    Sanat, bilimden aldığı bu darbe ile kendinin sadece estetikle ilgilenen ve duyulara hitap eden bir araçtan daha fazlası olduğunu kanıtlama peşindeydi. Birinci Dünya Savaşı sırasında tepki olarak tarafsız İsviçre’de kurulan Dadaizm akımı, sanatın bir tepki olduğunu ve sadece duyulara değil aynı zamanda akla, fikirlere ve felsefi görüşlere de hitap ettiğini ortaya koydu. O ana kadar sanatın tüm normlarını reddeden Dadaistler, sanatın bir lavabo, bir klozet ya da kandan yapılan bir büst de olabileceğini iddia ettiler.

     

    Dadaizm’in bu tepkisi sadece Avrupa’da süregelen savaşa değildi. Dadaistler, insan ruhunun derinliklerine inip orada bulduklarını göstermek istiyorlardı.  Bilime de eşit ölçüde tepki gösteriyorlardı.  Eğer bilim, insanların her problemine cevap verebiliyorsa neden savaş çıkmıştı ve milyonlarca masum insan niçin ölüyordu? Dadaizm, diğer sanat akımları gibi insanla ilgili olmuştur. Her ne kadar içine kapanık bir akım olsa da konusu insan olduğu için sanatçılar düşüncelerini kolayca yayabiliyorlardı. Bilim ve sanat,  ne kadar ayrı olursa olsunlar ikisinin de ortak özelliği, kendi içlerine kapalı gruplar olmalarıydı.

     

    Bilim, sanatın tersine çoğu insanın anlayamayacağı bir biçimde ve gittikçe hızlanarak gelişmeye başlamıştır. Artık “normal” vatandaşlar bilimin insandan kopuk, anlaşılmaz ve soğukluğundan uzaklaşıyorlar ve Comte’un yıllar önce reddettiği mistisizme geri dönüyorlardı. Şu an bile Kabala bileziklerinin moda olduğu ve genel olarak mistisizm ve doğu dinlerinin revaçta olduğu dönemde bilimin her ne kadar insan hayatına yön verse de insanlarla olan bağının giderek eridiğini görebildik.

     

    Sanatta da Dadaizm’den sonra gelen sürrealizm, modernizm, post-modernizm ve avant-garde akımlarıyla da sanat-insan kopukluğu gözlemlenebilir. Piss Christ gibi insanları şok eden eserlerle getirilmeye ve ulaşılmaya çalışılan yeni bir anlayış André Breton’un “yeni yer keşfetme” olarak ulaşmaya çalıştığı hakikattir. “Yeni yerler kıtalar keşfeden deniz kıyısından ayrılmadan bunu yapamaz.” Yeni sanat akımlarına mensup sanatçılardan da bugüne kadar alışılmış olan normları bırakmasının sebebi de, bulmayı umdukları yeni yerleri bulma isteğidir.

     

    Bilim de bu konuda, özellikle Quantum fiziği ile sanatın yeni yerler bulma macerasında ona eşlik eder. Her ne kadar elma düştüğünde, birleştiğinden beri büyük ayrılıklar içinde olsa da bilim ve sanatın eski kıtadan sonra aradığı yeni kıta (hakikat), bilim ve sanat arasında hâlâ sıkı olan bir bağın bulunduğunun kanıtıdır. Bu bağ, yeni bir elma keşfedilinceye kadar devam edecektir ve bu yeni elma yeni toprak ve yeni hakikat ile de sanat ve bilim ikinci kez birleşecektir.