13. ULUSAL FELSEFE
OLİMPİYATI (2009) İLK ON YAZI
13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Ayşe Dilek İZEK
Özel Amerikan Robert Lisesi İSTANBUL
DERECESİ : 1
“Eğer Yasalara saygı zorba olmayan bir yönetimin
özü, yasalara saygısızlık ise zorbalığın özü ise,
terör totaliter baskının özüdür.”
Hannah ARENDT, Ideology and Terror,
“BÜYÜK BİRADER”İ NEDEN YARATTIK; NASIL TUTSAĞI
OLDUK?
Anarşizmin köklerini dayandırabileceğimiz Uzakdoğulu
filozof Lao Tse’ye göre insanoğlu, doğanın yasaları
ile uyum içinde yaşadığı takdirde başka kural ve
düzenlemelere gereksinim duymayacaktır. Toplumların
ve devletlerin tarihsel gelişimlerine bakıldığında
ise görülüyor ki; insanlık bu öneriyi göz ardı
etmeyi seçmiş. Neden bireyden üstün yönetici bir
güç oluşturmayı uygun gördük? Daha da önemlisi,
nasıl bu gücün üzerimizde çeşitli şekillerde baskı
kurmasına izin verdik?
“Özgürlük Üzerine” isimli eserinde John Stuart Mill,
devlete duyulan ihtiyacı insanın kendisini koruma
içgüdüsüne dayandırır. Karmaşayı engellemek, korku
ve kaosa son vermek anlaşılabilir, doğal bir
arzudur. Bu nedenle insan toplulukları, güçlü bir
yöneticinin kendilerini iç ve dış birtakım
tehlikelere karşı korumasını, sosyal yaşamı
düzenlemesini ister. Eski toplumlarda dahi iktidarın
bir biçimde bireyselleştirilmiş olması (Duverger) bu
isteğin bir yansımasıdır. Her yöneticinin Platon’un
filozof kralları gibi bilge ve erdemli olmayacağı
(ya da olamayacağı) ise su götürmez bir gerçektir.
Yönetilen ve yönetenin çıkarları ters düştüğünde,
iktidar sahiplerinin hangisine öncelik vereceği
aşikârdır. İşte bu nedenledir ki; Liberal düşünce,
anayasa ve parlamento gibi bazı düzenleyici ve
denetleyici kurumlar oluşturmuştur; “sınırlı güçlü
iktidar” kavramını siyasi yapılanmanın vazgeçilmezi
saymıştır. Günümüz demokrasilerinin temelinde yatan
“hukukun üstünlüğü ilkesi ile de yasalara saygının
güvence altına alacağı –ve Arendt’e göre- zorba
yönetimlerin ortadan kaldırılacağı varsayılmıştır.
Böyle bir ortamda bile, Max Weber’in “devleti
yönetme gücü” olarak tanımladığı iktidarın,
demokratik yollardan, bir “zorba”nın eline
geçmeyeceğinin garantisi yoktur. Yani “yasalara
saygı, zorba olmayan bir yönetimin özü” olsa da;
yasalar zorbaların başa geçmesini engellemede
yetersiz kalabilir. Görülüyor ki; bu düzende pek çok
şey “zorba”ların tasarrufuna bırakılmıştır.
Çoğunluğun desteğiyle dahi olsa, yönetimi elde eden
kişi veya topluluk, yasaları kendi lehine yok
saymayı, farklı görüşleri bastırmayı, azınlıktakiler
üzerinde baskı kurmayı bilinçli olarak seçebilir.
Üstelik Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” fikri de
göz önüne alınırsa, “çoğunluğun tiranlığı” sadece
olası değil, aynı zamanda öngörülebilir bir
durumdur. Çoğunluğu bütünle eş tutan böyle bir
yönetim mutlak gücü elinde tutmak, yasaların
üstündeki konumunu korumak için şüphesiz her yolu
deneyecektir. Büyük olasılıkla da, geçmişteki
örneklerini takip ederek teröre yönelecektir.
Bu noktada Arendt’in terör tanımını daha yakından
incelemek gereklidir. Zira günümüzde terörün genel
geçer bir tanımı siyasi hassasiyetler dolayısıyla
yapılamamakta, terörün anlamlandırılması kimin
terörist olduğuyla ilgili tartışmalar üzerinden
yapılmaktadır.
Arendt’in “terör” sözüyle ifade etmek istediği,
doğuştan gelen temel hak ve özgürlüklerin şiddet,
korku ve baskı yoluyla kısıtlanması olarak
açıklanabilir. Bu bağlamda “terör”, Jean Jacques
Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nin devlet tarafından
ihlâli olarak da algılanabilir. Bu nedenle Arendt’in
düşüncesine göre totaliter teokratik rejimlerin
inançlarına tehdit olarak gördükleri dinsizleri
öldürmesinden, “Nasyonal Sosyalist” Nazi rejiminin
“etnik arındırma” çerçevesinde milyonlarca Yahudi’yi
yok etmesine kadar pek çok şiddet odaklı eylem,
terördür. Öte yandan açıkça şiddet içermeyen ancak
toplumsal hayatta kendini belli eden kadın-erkek
eşitsizliği, nepotizm ve xenofobi gibi olgular da
terörün farklı formları sayılabilir. Kısacası terörü
karakterize eden devlet veya din eliyle uygulanması,
belli bir ideolojinin yansıması olarak ortaya
çıkması veya şiddet içerip içermemesi değil;
totaliter, tekilci, yasaya saygı duymayan “zorba”
bir zihnin ürünü (ve özü) olmasıdır.
Totaliter rejimlerin iktidarlarını yasalara saygı
yerine teröre dayandırdığının en açık örneklerinden
birini, İngiliz yazar George Orwell “Hayvan
Çiftliği” (Animal Farm) isimli eserinde verir.
Yolsuzluğun ve çıkarcılığın kol gezdiği Sovyet
rejiminin eleştirisini yapan yazar, devrimle ortaya
çıkan “Tüm hayvanlar eşittir.” ilkesinin “Fakat bazı
hayvanlar daha eşittir.” eklentisiyle saptırıldığını
dile getirir. “Hayvan Çiftliği”ndeki totaliter rejim
öyle bir hal almıştır ki; çürümenin farkına varan
Benjamin ‘deli’ etiketi yapıştırılarak duymazdan
gelinirken, sömürülen halkı sembolize eden Boxer,
bir sabah öldürülmek üzere alınıp götürülür. İşte bu
hem pasif hem de aktif şiddet içeren formuyla terör,
tarih boyunca tüm totaliter rejimlerin dayanağı,
totaliter baskının en etkili aracı olmuştur.
Öyleyse modern insan “terör”e karşı ne yapabilir?
Kendisini ve haklarını nasıl savunabilir ve baskıdan
nasıl kurtulabilir?
Çağımızda bireyleri yakarak ‘aykırı’ düşünceleri
ortadan kaldırmanın yerini, farklılıkların tolere
edilmemesi, farklının dışlanması ve insanların
tektipleştirilmesinin aldığını söylemek yanlış
olmaz. Bir anlamda “modernleşmiş” formdaki terör
karşısında iki yol izlemek mümkündür. Bunlardan ilki
–ve şüphesiz daha kolay olanı- insanda doğuştan
varolduğu söylenen itaat güdüsüne teslim olmak ve
Kant’ın David Hume’u okumasaydı uyanamayacağını
söylediği “dogmatik uyku”nun rahatlığına boyun
eğmektir. İkinci seçenek ise belli bir farkındalığa
ulaşarak “terör”e karşı savaşmak ve “The Matrix”
filmindeki Neo karakteri gibi bize sunulan kırmızı
ve mavi haplardan gerçeği vaat edeni tercih
etmektir.
Arendt’in “totaliter baskının özü” olarak gördüğü
“terör” karşısında bilinçli bireyin tek ve en güçlü
silahı, sivil toplum yapılanmasıdır. Demokratik
hayata aktif olarak katılan, görüşlerini sonuçları
göze alarak dile getirmekten çekinmeyen –sayıları az
da olsa– bireyler, totaliter rejim karşısında
seslerini yükseltmeyi bilirlerse “zorba”lara karşı
da en dayanıklı savunma halini alacaklardır. George
Orwell’in “1984” romanındaki ‘Büyük Birader’,
-aldığı farklı formlara rağmen- bizi izlemeye devam
ediyorken yapılması gereken, Winston Smith’in
yakaladığı farkındalıktan ne olursa olsun
vazgeçmemek ve bu farkındalığın bilinçli bireye
yüklediği sorumluluklar çerçevesinde mücadeleye
devam etmektir.
13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Ozan SİSO
ODTÜGVO Özel Lisesi ANKARA
DERECESİ : 2
“Özellikle teknolojinin egemen konuma geçtiği bir
uygarlık çemberinde bilim, sanat ve hakikat
arasındaki bağ kökten etkilendiği, daha doğrusu
koptuğu için, artık bilim ve sanatın ortak zemini de
kalmamıştır.”
Hasan Ünal Nalbantoğlu
QUO VADIS ALKYONEUS
Giddens’a göre dünya tarihinde iki büyük devrim
vardır : Bunlardan biri “Aydınlanma”, diğeri ise
onun ekonomik uzantısı “Sanayi Devrimi”dir.
Aydınlanmanın temel politik sonucu, Fransız İhtilâli
ile yükselen burjuva sınıfının egemenliği, düşünsel
sonucu ise modernitedir.
Günümüz dünyası hâlâ –gerek post-modernizmin tepki
boyutundaki açılımlarıyla, gerekse modernitenin
getirdiği bozulmuş rasyonaliteyle modernitenin
etkisi altındadır. Sanatı, bilimi, hakikati
çözümlemek ve bunların ilişkisini anlamak için
aydınlanmayı irdelemek sağlıklı bir çözümleme yapmak
için zorunludur.
Aydınlanma, Anthony Giddens’a göre, insanlık
tarihindeki en büyük kırılmadır. Her ne kadar
Giddens, geleneksel olandan modern olana geçişte
kimi sürekliliklerin bulunduğunu söylese de,
Aydınlanma Devrimi’ni analiz etmek ve eleştirmek
için temeli Marksist düşünceye dayanan “süreksizlik
kuramı”nı kullanır. Süreksizlik kuramı, “evrimci”
olmaya yatkın ve genelde “Sosyal Darwinist” olmaya
yatkın filozof ve sosyologların aksine; tarihin düz
bir çizgi olmadığına işaret eder. Gelenekselden
aydınlanmaya ne değişmiştir de Aydınlanma tarihte
bir kırılma noktası olmuştur? Bu soruyu yanıtlamak
için Aydınlanmanın fikir babası Kant’a kulak
vermemiz lâzım.
Kant, “Aydınlanma Nedir ?” adlı yazısında “Sapare
Aude! Kendi aklını kullanma cesaretini göster.” der.
İşte aydınlanmanın parolası ve çıkış noktası budur.
Bu parolanın Aydınlanma filozofları tarafından
benimsenişi, ideolojik anlamda monarşinin,
teokrasinin, “gücünü Tanrıdan alan” imparatorların
(!) sonu olmuş; akıl öne çıkarken din, tüm baskıcı
kurumsallığıyla arka plana itilmiş ve laiklik
doğmuştur. Aydınlanmayla her alanda rasyonelleşme
sağlanmış, Giddens’ın dediği gibi “ Eskiden
geleneksel alanda yasalar Tanıya göre belirlenirken,
modern olanda toplum, Tanrının yerini almıştır.”
Peki, niçin Aydınlanma, Baudrillard’ın deyişiyle
önceden “Tanrı ve şeytan” karşıtlığıyla yürüyen
sistemin şimdi “tüketim ve tüketim karşıtlığı”na
dönüşerek yürütülmesinden başka bir şey olamamıştır?
Bu soru ancak, aydınlanmacı aklın nasıl
araçsallaştığını; araçsallaşarak nasıl
öznelleştiğini anlamakla, yani Aydınlanmanın
eleştirisini yapmakla yanıtlanabilir.
Marx’ın da dediği gibi üretim araçlarının ve
gücünün, üretim tarzına doğrudan doğruya etki ettiği
açıktır. Marx’a göre bir yel değirmeni insanoğlunun
eline feodaliteyi, bir ayakkabı fabrikası ise
kapitalizmi verecektir. Fransız İhtilâli’nden sonra
hâkim sınıf haline gelen burjuva, sanayi devriminin
gerçekleşmesiyle modern sanayi toplumunun kurucusu
olmuştur. Alt yapının (ekonomi) ve üst yapının
(ideoloji, bireysellik... vs) aracılığıyla hâkim
sınıf tarafından yeniden yapılandırılışı sanatın ve
bilimin hakikatle bağını koparmıştır. Bu bağın
kopuşunu çözümlemede ilk adımı, kendi
altyapı-üstyapı anlayışını ortaya koyarak Althusser
atmıştır. Althusser, DİA (devletin ideolojik
aygıtları) kavramı ile Marksizm’i yeniden yorumlamış
ve sanat ile bilimi de DİA’lar içerisine
yerleştirerek Marksizm’in “Soğuk Savaş”
konjonktüründe almış olduğu bozuk şekli
düzeltmiştir. Althusser, Genç Marx’ın 1844 el
yazmalarındaki “yabancılaşma” ve Das Kapital’in
birinci cildinin ünlü ilk bölümündeki “meta
fetişizmi” kavramlarını ve Gramsci’nin “hegemonya”
kavramını (burada “hegemonya”dan kasıt hakim sınıfın
iktidar için ezilen sınıftan salt rıza alması değil;
halkın belli kesimlerinden alınan rızanın, halka
yapılan baskıyla oluşan sentezidir) ele alarak
kapitalizmin diyalektik materyalist bir
eleştirisini sunmuştur. Althusser’in bu
çalışmasındaki eksik yan bana kalırsa ne Lukacs’ın
“hümanizm” suçlamasıyla ne de Sovyet “pollitbüro”
destekli Stalinist sözde filozofların “revizyonist”
suçlamalarıyla ilintilidir. Althusser’in eksiği
modern kapitalist sanayi toplumunu aydınlanma ve
rasyonelleşme çerçevesinde ele almamasıdır.
Bu perspektiften bakınca bilim ve sanatı; “kültürel
DİA” olarak ele almak, metalaşarak yozlaşan bir
“sanat”tan bahsetmek mümkündür. Fakat aydınlanma
nasıl olmuştur da akılcılık yolunda sanatla bilimi
katletmiştir?
Bir yanda Doğu’da “açlıktan” ölen insanlar, diğer
yanda Batı’da “çok beslenme” yüzünden protein
zehirlenmesinden, obeziteden ölen insanların aynı
dünyayı paylaştıklarını görürüz. Birinci Dünya
Savaşı’nın ardından henüz yaraları sarılmamış
Avrupa, çok daha kanlı bir İkinci Dünya Savaşı’na
tanık olmuştu. Daha sonra çift kutuplu bir dünyada
her an, herhangi bir kıvılcımla tutuşabilecek
soğuk savaş geriliminin getireceği “nükleer savaş”
korkusu ile yaşamak zorunda kalındı. İşte böyle bir
dönemde “birileri”, bir şeylerin yanlış gittiğini
ve bir kez daha Nazizm, Faşizm, Stalinizm... vs adı
altında kurulacak herhangi bir totaliter rejimin
insanlığın sonu olduğunu fısıldıyordu. Einstein’ın
dediği gibi, Birinci Dünya Savaşı’nda barut, top,
tüfek vardı; ikincisinde ise Nagazaki’ye ve
Hiroşima’ya atılan ve “Nazım Hikmet”in “ şiirlerinde
atom ölümü olarak adlandırdığı ileri teknoloji
silahları. Üçüncüsünde hangi silah kullanılır
bilinmez; fakat kesin olan oydu ki dördüncü dünya
savaşı mızrakla, kılıçla, bilekle yapılacaktı. Ya da
bu pek “Kandid”ce bir yaklaşım olur. Çünkü artık
savaşacak bir insan ya da üzerinde savaşılacak bir
dünya bile var olmayabilir.
Althusser’in “DİA”sı gibi Marksist “yabancılaşma”
üzerine kurulu olan “kültür endüstrisi” bizlerin
aydınlanmanın eleştirisi ışığında sanata, hakikate
ve bilime açıklık getirmemizi kolaylaştıracaktır.
Adorno ve Horheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği’nde
aslında bir amaç olması gereken aklın modern
kapitalist toplumlarında nasıl araçsallaşıp öznel
bir akıl haline geldiğini anlatırlar. Aydınlanmanın
sonrasında Kant’ın “aklı kullan” parolası
rasyonelleşme adına unutulmuş; bu da bir anti-teze
(akılsızlaşma) yol açmıştır. Teknolojinin bir nevi
ideolojik aygıt görevi gördüğü ileri sanayi
toplumları meta fetişizmi aracılığıyla,
aydınlanmadaki amaç değerler yok edilmiştir. Meta
fetişizmi, şeylerin yeni sıfatlar alarak
metalaşmasıdır. Bu, kapitalist sanayi toplumunun
doğal bir sonucu da olsa en güçlü ve devamlı “meta”
olan paranın varoluşundan beri süregelmektedir.
Örneğin, arabanın işlevi, insanı bir yerden bir yere
ulaştırmaktır. Buna farklı anlamlar yüklemek, onun
yabancılaşmasıdır. Eğer araba sahibi olmak, insanın
toplumda belli bir itibar sahibi olmasına neden
oluyorsa araba, artık bir metadır. Kapitalist
metalaştırma, emek gücüne ve zamana dayalıdır.
Örneğin; X ürünü beş saatte ortaya çıkarılıyorsa,
beş saatte ortaya çıkarılan bir Y ürünü ile
değiştirilebilir. Bu değiş tokuş, asıl amaçlarını
kaybeden nesnelerin, eşyaların metalaşmasıdır.
Metalaşma, sadece meta haline gelen şeyi değil,
metalar arasında sistemin ona dayattığı, pazarlanan
kapitalizm yanlısı ideolojilerin sunduğu sözde “hür”
bilinç aracılığıyla insanı belirli bir kurumda
belirli bir araç haline (kısaca “şeye”) dönüştürerek
onu yaşadığı “rutin”e ve en sonunda kendisine
yabancılaşmasına yol açar. Özne “şey”leşirken,
“şey”lerin metalaşması, insanların rasyonelleşme
uğruna Kant’ın kastettiği akıldan kopuşların temel
nedenidir. Bu, Fransız İhtilâlinin devrimci
burjuvası tarafından egemen kılınmış olan aklın
sonraları yine aynı sınıf tarafından katledilişidir.
Kültür endüstrisi, kültürün artık eğlenceyi
pazarlayan firmaların sermayesi haline gelmesi ve
egemen sınıf ideolojisinin sunumunu yapılmasıdır.
Artık estetik değerlerin içi boşaltılmıştır. Sanatın
estetiğinden ya da verdiği mesajdan ziyade birim
zamanda sermaye sahibine sunduğu azami kârdır artık
önemli olan. Adorno ve Horkheimer döneminde bu tür
endüstri firmaları MGM, Fox Productions iken
günümüzde bunlara Disney, Warner Bros gibi firmalar
eklenmiştir. Kültür endüstrisi, çelik-kimya-petrol
endüstrisinden sonra gelir ve aslında bunlara bağlı
olarak çalışır.
Kültür endüstrisi ile halka hitap edip amaçlanan
şekilde tüm kültürü metalaştırmanın yolu “kitle
kültürü”dür. Adorno ve Horkheimer’e göre kitle
kültürü, alışveriş, eğlence ve benzeri “falanca”
merkezlerinde bireyin aileden tecridi ile verilir.
Kitlenin birimi olarak varolan birey, tiyatro yerine
sinemaya gider ve hâkim olanın ona sunduğunu izler.
Artık globalleşmiş dünyada sanatın elde ediminin
“internetten download” ya da “evin yakınındaki
alışveriş merkezinden CD” alarak yalnızca dakikalar
içinde tüketilebilmesi de sanatın değerini düşürür.
Bu düşüş beraberinde Adorno’nun “entelektüel” olarak
adlandırdığı moderniteye kadar tarih boyunca yalnız
azınlığa ait olana değer veren ve popüler (yani
aslında gerçek anlamıyla toplumun) olana düşük
gözüyle bakan kültürün yok oluşudur. Artık
entelektüel kültür yoktur, herkes popüler kültürün
meyvelerini yemektedir.
Kitle kültürü gereği operaya, tiyatroya gitmek de
artık bir “zümrenin üyesi olma zorunluluğu” ya da
“starların performansı” haline gelmiştir. Bir kimse,
örneğin öğretmen, “öğretmen” sıfatını aldığı için bu
tür “yüksek kültür aktiviteleri”nde bulunmalıdır.
Burada sorun, estetik ve değerin artık bir ölçüt
olmamasıdır, sanat da artık metadır.
Sanatın, kitapçılarda paket paket pazarlanması,
müzayedelerde sanat eserlerinin birer meta olarak
satılması yalnız sanatı değil sanatçıyı da
metalaştırmıştır. Kandinsky, Rodin, Picasso gibi
sanatçıların evleri artık sahip olunabilir özel
mülklerdir. Ölümlerinden sonra bu sanatçıların
adlarına ve imzalarına belirli bir para karşılığında
herhangi bir müzayedede sahip olunabilir. Öyle ki,
günümüzde sanatçı ölmeden bile meta halini alır.
Bunu Ara Güler’in bir anısından örnekleyelim :
Ara Güler, uğraşır, didinir ve bir şekilde Salvador
Dali ile röportaj yapmanın yolunu bulur. Güler,
sanatçının kaldığı otel odasına yanında üç
gazeteciyle gider. Dali, gazetecilere sorar :
“Katranın formülü nedir? Biliyor musunuz ?”
Gazeteciler şaşkın bakınca :”Ben bu bastonu”
(bastonu işaret eder) “katrana batırsam bana elli
bin dolar verirler. Bunu siz yapsanız size deli
derler. Ayrıca bastona da yazık olur.” Bu anı,
sanatçının (bilerek ya da bilmeyerek) sanat hakkında
acı bir itirafıdır. Dahası sanatçının kendisinin bir
meta haline geldiğinin de itirafıdır.
Benzer şekilde Adorno ve Horkheimer, sanatın
işlevinin kültür endüstrisinin “azami kâr
mantığı”na hizmet etmeye dönüştüğüne dikkat çeker.
“Dikkat! Şahan çıkabilir” programı ile ün kazanan
sanatçı Şahan Gökbakar’dan da aynı sözleri
dinleyebiliriz. Şahan’a daha kaliteli işler ve
gerçek bir sanat yapabileceğini söyleyen lisedeki
müzik öğretmeni Şahan’dan “Hocam na’palım? Böylesi
tutuyor.” cevabını almıştır. Bu, sanata dair
beklentilerin nasıl değiştiğinin bir göstergesidir.
Lukacs, Camus, Fischer, Seghers gibi düşünürlerin
savunduğu biçimde sanatın bir mesaj içermesi şöyle
dursun, estetik olmasının bile beklenmediğine işaret
eder.
Bilimin politikleşip bir ideolojik aygıt haline
(DİA) geldiği ve kültür endüstrisinin sanatı
yozlaştırıp meta haline getirdiği günümüzde nasıl
bir sanat, nasıl bir bilim olmalıdır?
Modernitenin sonuçlarına haklı, fakat aşırı ve
sistemsiz bir tepki olarak ortaya çıkan
post-yapısalcılık, post-modernizm akımları,
metalaşmanın bir sonucu olarak (Lukacs’a haklı
çıkaracak biçimde) ortaya çıkan “dünyaya
fırlatılmışlık”, (dasein) bunalımı (Lukacs’ın
deyişiyle) “psikopatoloji” “absürdizm” gibi
akımların kaynağı olmuştur. Belki bu akımlar,
dönemlerinin şartları dikkate alındığında iyi
niyetli çabalar olarak anlaşılabilir fakat yararsız
ve birer umut kapısı olmaktan uzaktırlar.
Soru şudur: Hangi sanat, hangi sanatçı? Bence bu
soruya Alman düşünürü Anna Seghers’in verdiği yanıt
çok önemlidir.
Seghers, “Sanatçının sorumluluğunun büyüklüğü,
sanatın gücünü bildiğindendir,” demektedir.
Seghers’e göre sanatçı, 1945 Almanya’sında Nazizm
ile zehirlenmiş genç kuşağa ulus ve insanlık
hakkında bilgi vermelidir. O’na göre sanatçı, sudaki
balık misali halkından kopunca boğulup ölür.
Sanatçı, alnına düşen ışığı ilk duyumsayandır.
Brecht’in de dediği gibi sanat, değişimi getirir.
Albert Camus’ye göre başkaldırı olan sanat, estetik
değerlerinin yanı sıra Brecht’in epik (daha
sonraları “diyalektik” adını verecektir)
tiyatrosunda yaptığı gibi insanlara yazgıyı kırmayı,
her bireyin bir rolünün olduğu yaşamın her zaman
umutlu olduğunu anlatmayı amaçlamalıdır. Brecht,
tiyatrosunda sırf insanlarda “yazgıcı bir
karamsarlığa” neden olmamak için kötü bir sonla
biten oyununda takma bıyıklı oyuncunun bıyığını
izleyici önünde çıkararak olan bitenin yalnız
sahnede olduğunu, gerçekte olması gerekmediğini ve
değiştirilebileceğini vurgular.
Günümüz Türkiye’sinde ve dünyasında popüler kültür
yoluyla dağıtılan ideolojik bir meta olarak sanat,
Marcusse’nin dediği gibi “varolanla birdir” ve fakat
yine Marcusse’nin dediği gibi “yalnız sanattır
varolana karşı konuşan. Bu durumda ”Seghers’in de
dediği gibi sanatı “demokrasinin en ön saflarında”
yer alarak tekrar “sanat” haline getirebilecek olan
yine sanatçıdır. (Burada “Demokrasi” ile anlatılmak
istenen kesinlikle takiyeci bir siyasi anlayış
değildir.)
Yunan mitosunda Alkyoneus adlı tanrılardan olma bir
dev vardır. Bu dev, gücünü topraktan alır. Bir gün
Herakles ile karşı karşıya gelen bu dev, ne zaman
yaralansa toprağa temas edince ile iyileşir.
Herakles, devin bu özelliğini fark edince onu havaya
kaldırır ve boğar. Toprak olan anası olmadan
ölümlüleşen Alkyoneus, can vererek savaşı kaybeder.
Günümüzde sanatçı, halkından koparsa Alkyoneus gibi
can vereceğini ve bir aydınlanmanın diyalektik
sonucu olarak, akılsızlaşmış, politikleşmiş ve de
ideolojik bir aygıt olmuş bilimi de yine
kendisinin düzeltebileceğini anlamalıdır.
Cem Yılmaz şovlarının başında “ çok güleceksiniz ama
şov bitince neye, neden güldüğünüzü
hatırlamayacaksınız” der. Oysa sanatçı izleyicisine
(okuyucu, dinleyici… vs) bir şeyler verme, her
şeyden önce bir mesaj iletme kaygısına düşmeli,
topluma daha iyiye giden ışığı göstermelidir.
Sanat, Ernest Fischer’in dikkat çektiği gibi topluma
değişim güçlerini gösterip (Plehanovca sanat
kıvamında ya da sosyo-realizmde olduğu gibi) toplumu
uyandırdığı sürece “güzel”dir. Charlie Chaplin’in
“büyük diktatör”lere ya da George Orwell’ın, Hayvan
Çiftliği’nde “İki ayak üzerinde duran domuz
Napoleon”a, 1984’de yaptığı gibi geleceğin olası
totaliter devletlerine dikkat çektiği gibi ise
estetik bir beğeni yaratabilir. Örneğin, Marx ve
Engel’se göre Charles Dickens’ın “İki Şehrin
Hikayesi” ya da Balzac’ın “Köylüler”i bu çeşit
beğeniyi yaratan eserlerdendir. Değişim güçlerini
Brecht’çe bir şekilde gerek uyarı gerek umutla
topluma gösteren yazar, dikkatli de olmalıdır; çünkü
Solohov’un dediği gibi bir seferde basılan eser
binlerce yanlışı yayma tehlikesine her zaman
sahiptir. Bu nedenle sanatçı, argümanlarını hayatın
içinden (yine Solohov’un dediği gibi) yaşayarak
–birincil dereceden deneyimlerle kazanarak- seçmeli
ve çizgisine sahip çıkmalıdır. Estetik değer, ancak
bunlarla birlikte sanat eserinin taşıyacağı ruhun
sentezidir.
Burada sormamız gereken bir 12 Eylül döneminde bile
siyasi hiciv özelliğini yitirmemiş sanatçının
(dolayısıyla sanatın) şimdi nerede olduğudur.
Tarsuslu Pol, dönemin Roma İmparatoru Neron’un
emriyle cezalandırılan Hıristiyan azınlığın bir
lideri olarak Roma’dan kaçma kararı alır. Yanında
Hıristiyanlığa inanmışlardan bir genç, Roma’dan
kaçmak için yola çıkar. Roma’nın dışına daha
çıkmamışken havari ve yoldaşı çölün ortasında bir
ağacın altına uzanıp yatarlar. Bir süre sonra bir
sesle uyanan Tarsuslu Pol, güneşten ona alçalmış
gibi görünen gökyüzünde asılı bir gölge görür. Bu
gölge yavaş yavaş yaklaşır, yaklaştıkça
belirginleşir. Sonunda Tarsuslu Pol, bunun İsa
olduğunu görür. İsa, ona görünecek kadar
yaklaştıktan sonra tekrar güneşe doğru uzaklaşmaya
başlar. Tarsuslu Pol, endişelenip “Quo Vadis?”
(nereye gidiyorsun ?) diye sorar. Bu soruya İsa,
“Roma’ya, senin terk ettiğin halkına” cevabını verir
ve kaybolur. Pol, hemen yoldaşını uyandırır ve
Roma’ya dönmek için yola çıkarlar.
Bugün sanatçı, sanatına aynı soruyu sormalıdır. Bu
durumda düşünürün görevi de sanatçının sanatına
sorması gereken soruyu sanatçıya sormaktır: Quo
Vadis Alkyoneus ?
13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Işıl KURNAZ
Ankara Üniversitesi Geliştirme Vakfı Okulları Özel
Lisesi ANKARA
DERECESİ : 3
“Eğer Yasalara saygı zorba olmayan bir yönetimin
özü, yasalara saygısızlık ise zorbalığın özü ise,
terör totaliter baskının özüdür.”
Hannah ARENDT, Ideology and Terror
TOTALİTER REJİMLERİN OLUŞUMUNA ÖZÜNDEN YAKLAŞMAK
Ergun Özbudun’un “Türkiye’de Otoriter ve Totaliter
Rejimler” adlı kitabına ayrıntılı olarak
baktığımızda, otoriter ve totaliter rejimlerin –ki
bu rejimler zorbaca hazırlanmış omnipotent idelerin
birer ürünüdürler- insan beyni üzerinde kolektif
dalgalanmalar yarattığını görürüz. Öyle ki bu
rejimler, çağımızın kilit kavramı “demokrasi”ye
bütünüyle karşı ve egalitarianism (eşitçilik)
kavramına taban tabana zıt olan ideolojilerin
yaratılarıdır. Her ne kadar Ergun Özbudun
“totalitarizm” ve “otoritarianism” konusunu sadece
Türkiye bağlamında akademik olarak incelemişse de
herkesin fikir birliği içinde olması gereken konu
zorba yönetimlerin “liberte” kavramına her ülke ve
insan topluluğu için aynı biçimde karşı çıktığıdır.
Dolayısıyla bu çalışmaya Türkiye üzerinden bakarak
küresel bir tespit yapmak mümkündür.
Şimdi, fenomenden yola çıkarak konunun özüne inmeye
çalışacağız:
I. Demokrasi, Yasa, Saygı, Zorba, Terör, Totaliter
Kavramlarının Özüne Tanık Olmak
Hannah Arendt’in “İdeoloji ve Terör” adlı kitabından
alınan, terörün yapısına ve özüne değinen bu söze
baktığımızda, Arendt’in yasa ile saygı; zorba,
terör, totaliter ile saygısızlık kavramlarını aynı
cümlede kullandığını görürüz. Öyle ki birbirine
“sözde ve özde” zıt olan bu kavramların aynı
bağlamda kullanılması, sosyal kanunların oluşturduğu
kavramların “zıtdaşları” olmadan anlaşılamayacağını
gösteriyor.
Tam da bu noktada Arendt’in sözlerini anlayabilmek
için terörün ve totalitarizmin zıtdaşı olan
demokrasi, saygının zıtdaşı olan saygısızlık ve
yasanın karşıtı “kural tanımazlık” kavramlarını
irdeleyeceğiz :
Demokrasi, demos ve kratos kavramlarının birlikte
ele alınması ile oluşmuş bulunan ve çağımızın en
güvenli, en özgürlükçü, en eşitlikçi yönetim
biçimidir. Demos, “halk”, kratos kelimesinin
“iktidar” anlamına geldiğini biliyoruz. “Halk
iktidarı” olan demokrasi, totalitarizmin bütünüyle
karşı çıktığı ve gözden düşürmeye çalıştığı
“eşitlik” ve özgürlük kavramlarıyla birlikte
düşünülür.
Totaliter rejimlerin, terörle yola çıkarken obsesif
(takıntılı, saplantılı) bir amacı vardır. Bu amaç:
Demokrasi kavramını ve iktidarın, asıl kaynağının
halk olduğunu unutturmaktır. Amaçları eşitlik ve
özgürlük kavramlarını hem teorik hem de pratik
olarak gözden düşürmektir. Zira zaten totaliter
rejimin olduğu yerde demokrasinin pratik olarak
barınması mümkün olmayacaktır.
Dünyanın en büyük sosyalisti olduğunu iddia eden ama
uygulamada faşist olan Adolf Hitler kadar acımasız
olan Stalin’in şu sözlerine bakalım : “Eşitçilik,
dünyadan el etek çekmiş ilkel bir tarikata uygun
düşen bir yönetim biçimi (biçemi)dir.” Totaliter
rejimin ve beraberinde terör kavramının dünyadaki
acımasız kurucularından biri olan Stalin,
totalitarizm ve otoriterizmle eşitliğin ve
demokrasinin aynı ortamda barınamayacağını hem
“teorik” hem de “pratik” olarak bize gösteriyor.
II. Yasa Kavramını Kuramsal Eksende “Zorba ve Zorba
Olmayan”ı İnceleyerek İrdeleme
Zorba olmayan yönetimler, demokratik yönetimlerdir.
Bu yönetimler, kafa ve beden sağlığının devlet
tarafından sağlandığı “sosyal devlet” anlayışına
örnek teşkil edebilecek bir yönetim yapısına
sahiptir. Zorbalığın ideoloji olarak benimsenmediği
toplumlar, “Devlet ve siyasal sistemler halk
içindir” anlayışıyla yola çıkarlar. Ancak ve ancak
bunun zıtdaşı olan zorba yönetimler, bireyin ve
toplumun kolektif bir bütün olarak oluşturulduğu,
çoğulcu olmayan ve bireyin ruh ve beden sağlığını
bir çırpıda yok edebilecek yönetimlerdir. Bu güç
onlara halk tarafından verilmez; zorbalık onu
halktan kendi eliyle ve “zorbaca” alır. Bu yüzdendir
ki totaliter rejimler, asla ve asla zorbalığı ve
terörü yadsıyamaz. Bu rejimler terörü ana kaynak
olarak kabul etmiş ve karşıt düşünceleri idam
sehpasına kadar götürmeyi meşru saymıştır. Bu
meşruiyet ona kendisi tarafından ve yalnız kendisi
için verilmiştir. Bu yüzden de zorba ve baskıcı
rejimler için tek bir ideyi doğru saymak uygundur :
“Halk, totaliter bir bütündür ve devlet içindir.
Halk, yalnız ve ancak devlet içindir.”
Totaliter ve otoriter rejimler terörist rejimlerdir.
Bu uygulamalar, “başka bir düşünce” ye yer açmaz.
Özgür düşünceden korkar. Çünkü bu rejimlerin oluşumu
“ötekilerin” yalnızlaştırılmasına dayanır.
“Totalite”nin dışında kalan “Öteki”ler
yalnızlaştırıldığında her şey için artık çok geç
kalınmıştır. “Ötekiler”in sesini duyan totaliter
rejimin başı çareyi alıştığı baskı yöntemini
uygulamakta bulur ve “öteki”nin başını ezer, yok
eder. Konjonktürü yaratanlar ise sadece bu katliamı
seyreder; hatta belki de seyretmeyi bile hak
ettiğini sanır.
Levi-Strauss, “Herkesin bir şeyi doğru kabul etmesi,
onu doğru yapmaz. Dünya’da daima karşıt fikirlere
ihtiyaç vardır” derken de totaliter rejimin baskıcı
ideolojisine ve saplantısına karşı çıkmıştır.
Totaliter rejimlerin yasa uygulayışına daha doğrusu
yasa uygulayamayışına bakalım: Dünyada hangi zorba
ideoloji yoktur ki, iş başına gelirken yararlandığı
yasaları fırlatıp atmasın.
Halkın iktidarını, halkın elinden halk için aldığını
iddia eden totalite, iktidarını, halkın
“öteki”lerden oluşan parçasını öldürmekte kullanır.
Böyle bir ideolojinin yasaları uygulayabileceğini
düşünmekse, Thomas More’un ütopyasına yapılan bir
katkıdır sadece. Çünkü totaliter rejimler, Arendt’in
ifade ettiği gibi yasa tanımazlar, yasaya saygı
duymazlar. Bu ideolojiler, zorbalık ekseninde onları
bağlayıcı her türlü unsuru, alt edilmesi gereken bir
düşman gibi görürler. Bu saygısızlık sadece yasa
değildir; bu saygısızlık, her türlü “öteki”ne
karşıdır. Tam da bu noktada yasa dediğimiz şey de
onlar için bir “öteki”dir. Zorbalık, bırakın yasaya
saygı duymayı, Arendt’den daha da ileriye gidecek
olursak, yasayı yok etmek üzerine kurulmuştur. Hatta
şunu söylemekte bir yarar görüyoruz ki Arendt
burada, zorbalığın gücünü yeteri kadar
tanımlayamamıştır. Çünkü zorba iktidarı ele geçirip,
muktedir olduktan sonra kendisine sınır çizen bir
düşman olan yasayı ortadan bütünüyle kaldırır. Zorba
bu nedenle yasaya saygısızlık yapmaz; çünkü o,
ortada saygısızlık yapacağı bir yasa bırakmaz.
Zorba, omnipotenttir, yani her şeye gücü yeten ve
her şeye kadirdir. Zorbanın omnipotentliği, ona
halkın edilgenliği ve kendi egosunun saldırganlığı
tarafından verilir. Diğer bir deyişle zorba
yönetim önce kendiyle savaşır, bu “tek taraflı”
savaştan galip çıkar ve omnipotent olur. Bunu da
artık kendi idesinin bir kalkanı olarak görür,
zorbalığına devam eder ve dur durak bilmeden karşı
olanı katleder. Artık zorbaya dur diyen bir unsurda
kalmadığına göre zorba, her şey için ve herkes için
“tek doğru”dur.
Zorba yönetimler, çift mekanizmalı olarak işlerler.
Terörle, zorbalıkla, halk tarafından ve halk için
seçilmemiş bir otoriteyle yola çıkar ve aynı
zamanda egosantrizm ve etnosantirizmi birlikte
yürütür. Benmerkezci olan zorbayla ve onun egosuyla
yaşarken, bu “ben”i merkeze yerleştirir, bir yandan
ise kitlesel olarak bir ırkı merkeze yerleştirir.
Totalite ve otorite artık hem benmerkezci hem de
ırkmezkezci olmuştur. Bu ırkın sadece etnik anlam
taşıyan bir ırk olması gerekmez, bu ırk zorbanın ve
totalitenin oluşturmuş olduğu prototip, diğer
ifadeyle tek tip bir insan paradigmasıdır. Bu insan
değişmez, konuşmaz, zorbaya karşı gelmez, “öteki”
olmaz, “kendi ben”ini hayatının merkezine koymaz,
otoriter ve totaliter rejimin seyircisidir. Bu
seyirci, zorbaya hiç karşı gelmez, çünkü o,
zorbalığın etnosantrik kolunun oluşturduğu bir
modeldir. Sadece alkışlayan ve “koyun sürüsü”nün
içinde hiç bir fark yaratmadan ilerleyen. Bunun
şöyle tanımlanması mümkündür: Totaliter ve otoriter
rejimler, insanları konformistleştirir. Şimdi zorba
yönetimlerin konformistleştirdiği insan ve o insanın
oluşturmuş olduğu topluluğun totaliter rejimin hız
kazanmasında oynadığı “destekleyici” rolü
inceleyelim :
Konformist, düzen adamıdır. Tam anlamıyla
totalitenin oluşturduğu ve “hayır” demekten yoksun
bir insan profilidir. Konformistleşmek, toplumun ya
da otoritenin koyduğu kuralları irdelemeden kafa
sallamaktır. O, tehlikeye girmeyi sevmez, tam
anlamıyla kolaycıdır, özgürlüğün tadını hiç
tatmadığı için cesaretin tehlikesini bilir tadını
bilmez. Totaliter rejimin ivmeyle yoluna devam
etmesini sağlayacak konjoktürü konformist yaratır.
Konformist, zorba iktidara gelene kadar onun önünde
yürüyen bir koruyucu iken, zorba iktidarı ondan
zorla alınca, onun arkasına gitmeyi hatta belki de
onun ardında ezilmeyi kendine bir görev bilir.
Zorba düzenin, konformistleştirdiği insan tipine
örneğimiz ise İran’daki şeriat düzeninin kurucusu
ve totaliter rejimin savunucusu olarak tanımlanan
Ayetullah Humeyni’den gelecek.
Humeyni, İran’da Şah Rıza Pehlevi’ye karşı olan
bütün İranlıları önüne katmıştı. “İran Devrim”i
adına sahaya çıkarken, önünde eşcinsellerden tutun
da sıkı komünistlere ve solculara kadar herkes
vardı. Her grubun temsilcisi olan bu bireylerin
Humeyni’yi siper olması ise Rıza Pehlevi’nin baskıcı
yönetiminin sonucudur. Humeyni, hemen ardından zorba
bir yönetim kuracak ve miting meydanlarında
eşcinselleri, komünistleri idam edecek, bütün
İranlıları totaliter bir rejime sadık bir kitle
haline dönüştürecekti. Bütün zorbalar gibi o da
“öteki”ni yok edecekti. Yasalar ise her dönemde
olduğu gibi zorbayı engellemeyecekti.
Zorba olmayan ideolojiler ise, yasayı devlet ve
birey için bir sınır görecek “hukuk devleti”
kavramına bağlı kalacak “öteki”lerin haklarına her
zaman saygı duyarak ve baskı kurmayacaktır.
Demokratik olan yani zorba olmayan yönetim, en
azından teoride bile olsa yasa ihlâllerine karşı
duracak, bireysel özgürlüğü sistemin hammaddesi
haline getirecektir. Onun için uyulması gereken şey,
totaliter rejimin totaliter kuralları değil,
demokratik toplumun toplumcu ve eşitlikçi
yasalarıdır. Zorba olmayan yönetim, gücünün
kaynağını bireyden alır, bu da onun “kökten”
insancıl yaklaşımı benimsediğini gösterir. Terörü
ortadan kaldırır; en azından kaldırmaya çalışır.
Gündüz Vassaf’ın “Cehenneme Övgü” adlı kitabında ele
aldığı düşünceyi bir kez daha hatırlayalım :
“Totaliter ve otoriter rejimlerden kurtulmak için
kahramanlara ihtiyaç vardır. Kahramanlara ihtiyacı
olan toplumlara ne yazık!
III. Terör Olaylarını Totaliter Baskının İzdüşümü
Olarak İnceleme
“Tehlikede olduğunuz sürece özgürsünüzdür.” der
Gündüz Vassaf. Peki bu tehlike, terörden kaynaklanan
bir tehlike midir? Yoksa bireyci eksende “özgür
düşünmek, yok edicilerin hışmına karşı her an
tetikte olmayı gerektirir” düşüncesinin bir ürünü
müdür?
Terörün, bireylerin özgürleşmenin sonucu oluşan bir
tehlike olduğunun düşünülmesi zorba ve totaliter
rejimlerin baskı ve devlet terörünü meşru ilan
etmesine neden olmuştur. Ancak doğru olan terörün,
özgürleşmeden doğan bir tehlike değil, tehlikenin
toplumsal olarak özgürleşmesine engel olduğudur.
Terör, totaliter rejimlerin en büyük savunma silahı
haline gelmiştir. Otoriter rejimler, baskıcı
uygulamalarını beraberlerinde getirdikleri terörle
meşruiyet kazandırarak devam ettirirler. ASALA, PKK,
El-Kaide gibi kitlesel terör örgütleri,
oluşturuldukları baskı ideolojisinin bir izdüşümüdür
ve bireyci terör de toplumlarda her zaman varolan
ötekilere baskı yapma ideolojinin yansımasıdır.
13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Ceren Burçak DAĞ
FMV Özel Işık Lisesi İSTANBUL
DERECESİ : 4
“Eğitimle kişilerde aydınlanmanın temelini atmak
kolaydır; ne var ki genç insanları böyle düşünmeye
erkenden alıştırmak gerekir. Buna karşın tüm bir
dönemi aydınlatmak uzun bir zaman gerektirir; çünkü
böyle bir eğitime engel olan ya da onu zorlaştıran
bir sürü dış engel vardır.”
Immanuel KANT, Was heißt : sich im Denken
orientiren? 1786
EĞİTİMDE ENGELLER ve ENGELLERİN EVRİMİ
“Bir saat televizyon dersi, bir saat basketbol
dersi, bir saat tarih dersi, sonra yine bir saat
resim dersi” Hiçbir şey sormuyoruz; en azından
çoğumuz sormuyor. “Onlar” gerekli bulduklarını
söyleyip duruyorlar. “Birg big birg...” Yüzyıla
adını duyurmuş distopya romanlarından biri olan
Fahrenheit 451’deki Clarisse adlı karakter böyle
söyler. (Fahrenheit451, Ray Bradbury, orijinal basım
Harper Collins Publishers st. 30) Kendini asıl
geliştirecek ve eğitecek olanın kaynağının doğa
olduğunu; arkadaşları gibi sürekli televizyon
karşısında oturmak ya da arabayla sürat yapmak
yerine ormanlarda dolaşmayı, kelebek toplamayı,
yağmurun tadını duyumsamayı savunur Clarisse. Fakat
içinde yaşadığı toplumun diğer üyeleri tarafından
psikiyatriste gitmeye zorlanır. Ray Bradbury’nin bu
yüksek teknoloji toplumundaki eğitim anlayışı
Clarisse’in kendi gelişimi için bir engel
oluşturmakta ve onu itilmeye zorlamaktadır. Bu
örneğin genel yapısından da anlaşıldığı gibi,
makalenin ileriki kısımlarında öncelikle filozoflar
gözünden eğitimdeki dış engelleri inceleyeceğiz;
ardından eğitimin gelişimi konusundaki engeller
üzerinde durup, yaşadığımız çağın eğitim anlayışına
değineceğiz. Siz ve ben bütün yazı boyunca farklı
kişilerle cisimlenip, aynı Clarisse gibi bir at
sineği olacağız ve dış engellerin ötesini görmeye
çalışacağız.
I. Eğitimde Dış Engeller
Özellikle günümüzde eğitim teorisyenleri genel
anlamda eğitimin (alt başlıklarda bilimde eğitim,
sanatta eğitim...vs) nasıl olması ve eğitimde
reformların neler olması gerektiği konusunda sürekli
ve yoğun bir biçimde tartışmaktadırlar. (TÜBA,
Türkiye Bilimler Akademisi konuyla ilgili
çalıştayları farklı illerimizde uzun bir süredir
öğretmenlerle buluşarak gerçekleştirmektedir.) Antik
Yunan’dan beri insanlığın en yoğun tartışmalarını
üzerine çekmiş olan “eğitim”, Platon’un da söylediği
gibi “toplumu ilgilendiren en önemli konulardan biri
olarak devletin özellikle ilgilenmesi gereken bir
alandır.” Peki, tarih boyunca eğitimde karşılaşılan
zorluklar nelerdir?
Bertrand Russell “Eğitimde Özgürlük ve Otorite” adlı
incelemesinde, eğitimde birey üzerinde geliştirilen
dış engelleri dört ana başlıkta incelemiştir.
“Devlet ve kilise, bireyin eğitiminde kısıtlayıcı
faktörlerdir.” sözünde olduğu gibi Russell’ın
öncelikle ele aldığı iki engel, devlet ve kilise
olmuştur. Devletin kendi yaşamı adına, sorgulayan
birey yetiştirmediğini, aksine körü körüne inanan ve
bağlanan, bu şekilde de tam bir devlet
destekleyicisi olan insanları ortaya çıkarttığını
düşünen Russell, devletin insanın kişisel
gelişiminde kısıtlayıcı faktörlerin başında
geldiğini makalesinde sık sık dile getirir. Devletin
kendi çıkarlarını, yurttaşların çıkarlarının üstünde
tutup bireyin ihtiyacı olan eğitimi engellediği
Sokrates’in Savunması’nda da görürüz. Öte yandan
kilisenin de, kendi kurumunu destekleyici insan
yetiştirdiğini ve bu nedenle tek yönlü eğitim verme
konusunda devletle aynı kefede olduğunu
söyleyebiliriz. İnsanlık tarihi boyunca Batı
eğitiminde rolü büyük olan kilisenin özellikle
Ortaçağ döneminde en etkin kurum olduğu
bilinmektedir. Ancak dönemlerinin amaçladığı insan
tipine aykırı örnekler de her zaman vardır. Filozof
Abelard, bir rahip olmasına rağmen kilisenin dünya
görüşüne uymayan görüşleri savunan özgür düşünceli
biriydi. Ancak amaçları değişen kilise (engizisyon
vs) Aydınlanma çağında ise Russell’ın da belirttiği
gibi eğitenlerin çok zaman sorgulamaya kapalı bir
eğitim yaptıkları görülmüştür. Ona göre “ Babalar
çocuklarının iyi ve erdemli olmasını pek önemsemez,
tek istedikleri maddi başarıdır.” Russell, birey
eğitimi ve gelişimini kısıtlayıcı faktörler arasına
açık bir şekilde aileyi de koymaktadır ve ailelerin
çocuklarının oluşturduğu başarılarla övünmenin
ötesine gitmediğini belirtmektedir. Bu görüş,
baba-çocuk arasında sevgi bağının yerine çıkar
ilişkisini getirmekte ve geleneksel anlayışta
çalkalanmalara yol açmaktadır. J.J. Rousseau’ya göre
ise, Söz“Baba ve çocuğu arasında, hükümdar ve
vatandaşı arasındaki gibi hükmetme-hükmedilme
ilişkisi yoktur. Baba çocuğuna sevgiyle bakar.
Zamanımızda ailenin çocuk üzerinde oluşturduğu
psikolojik baskı ve özellikle giderek artan rekabet
ortamında bireylerin koşu atına dönüştürülmesi
olgusu, bireyin içsel-düşünsel gelişimini
etkilemektedir ve bu düşünülmesi gereken bir önemli
bir konudur.
Russell ‘a göre bireyin eğitimine engel olan diğer
bir faktör de ekonomik sıkıntılardır. “Bir işçi,
çocuğunun eğitimi konusunda serbest meslek sahibiyle
aynı düşünemeyecektir. Ayağına dolaşmaması için
olabildiğince okula erken başlamasını, eve daha
çabuk para getirmesi içinse okulu olabildiğince
erken bırakmasını isteyecektir.” Kısacası birey,
daha doğmadan kaderi para kazanmak olan bir hayata
atılacak ve bu koşuşturma içersinde hayata
tutunabilmek için eğitimini göz ardı edecektir. Bu
noktada eşitlik deyip, “eğitim herkesin hakkı”
olduğunu savunan büyük devletlerin ideolojileriyle
uygulamalarının arasındaki farkı görürüz. (Atilla
İlhan, Hangi Batı, İş Bankası yayınları)
Eğitimde karşımıza çıkan bu engeller, kişinin
düşünsel-zihinsel gelişiminde peki nasıl
görünmektedir ?
II. Eğitimde Engellerin Gelişim-Odaklı İncelenmesi
“Gelişim” tarih boyunca, felsefeden bilime kadar
birçok ayrı disiplinde incelenmiştir. Kant’ın “tüm
bir dönemi aydınlatmak uzun zaman gerektirir”
yargısı, bilimin en can alıcı bir noktasından
kendisine bir destekleyici bulabilmektedir. Bilimsel
teorilerden olan Evrim ve Seçim kuramları,
insanların gelişimi açısından açıklayıcı olabilir.
“Doğanın en mükemmele ulaşabilmek adına, güçsüz
olanı elemesi ve güçlü olanın soyunu devam
ettirmesini sağlaması” sonucuna indirgenebilecek
olan doğal seleksiyon, Darwin’in Türlerin Kökeni
adlı eserinde tohumlarını attığı bir teoridir. “Bir
yapının kendisine ya da bir başkasına, bir canlının
diğerine uyum sağlaması nasıl olmuş da bu kadar
mükemmel sonuçlar verebilmiş? (Türlerin Kökeni,
Seçilim Düşüncesi, Charles Darwin) Bu giderek
mükemmelleşme kavramı ile ilerleyen doğa, evrimleşen
türleri doğurmuştur; ancak Darwin eserinin yanı sıra
diğer birçok bilimsel makalesinde de “evrimin uzun
yıllar içerisinde yavaşça gerçekleştiğini”
belirtmiştir. (“Aydınlanma uzun süreç içerisinde
gerçekleşir düşüncesine gönderme)
“Devletin bittiği noktaya bakın kardeşlerim; işte
orada göreceksiniz ebemkuşağını ve köprülerini
üst-insanın” ve “Devletin bittiği nokta –işte orada
başlar lüzumsuz olmayan insan” diyen Friedrich
Nietzsche devleti, insanın gelişiminde en büyük
engellerden biri olarak görür. Böyle Buyurdu Zerdüşt
adlı eserinde “Yeni Put” kavramıyla özdeşleştirdiği
“devlet” de aynı “kilise” gibi toplum için
sorgulanmayanlar listesine girmiş ve Nietzsche’nin
“Bilim Hakkında” adlı denemesinde bilime de attığı
taşı, toplumun “özgür olduğunu düşünenlere de
atmıştır : “Siz bir de kendinize özgür ruhlarız biz
diyorsunuz. Nerede sizin özgür ruhluluğunuz?”
Kiliseyi insanın doğal-doğasal gelişimine büyük bir
tehlike olarak görür ve doğadaki asıl gelişime
götüren seçilim düşüncesine aykırı gelen
Hristiyanlığı “Acımak, merhamet –işte budur yarası
modern insanın. Burada hâkim olmak, burada neşter
kullanmak –bize aittir bu.” der. Russell’ın “Devlet
de kilise hakkındaki düşüncelerine benzer
düşüncelerdir bunlar..Sorgulamadan kabul eden insan
en uygunudur hepsi için” Russell da Nietzsche de
aynı fikri paylaşmaktadır.
Albert Einstein, 50’li yaşlarındayken, kendisinden
otobiyografisini yazmasını isteyen meslektaşlarını
kırmaz ve anahatlarıyla yaşamını yazıya aktarır.
Einstein, burada yerleşik eğitim sisteminin kendi
gelişimini nasıl engellediğini ve bu nedenden dolayı
üniversitede akademisyen olarak kalmadığını
belirtir. Eğitiminde bir dış engel haline gelen
kurallar onun, Görelilik Teorisine İsviçre’deki bir
patent bürosunda ulaşmasına neden olur/sağlar (!)
Eğitim ve gelişimde farklı filozofların bakış
açılarından kısıtlayıcı- dış faktörlere baktıktan
sonra, durumu bir de yaşadığımız dönem içinde
incelememiz uygun gözükmektedir.
III. Dış Engellerin Dönüşümü ve Modernitenin Bakış
Açısı
İnsanlık tarihinde erken eğitim ve anaokullarının
açılmasından ilk bahseden filozof Platon’dur.
Kant’ın “erkenden alıştırma” fikri bu noktada
anaokulları kavramıyla bir Antik Yunan düşünüründen
gelmektedir. Günümüzde yerleşmiş bir olgu olan
anaokulları, gerçekten erken gelişimi
başlatabilmektedir. Anaokullarındaki çoğu uygulama;
tanıma-tanılama, yer değiştirme, algılama, sentez
etme gibi kavramları da yanında getirmektedir.
Sorgulama kapsamlı eğitim çalışmaları,
akademisyenler tarafından sürdürülmektedir.
(Sorgulama tabanlı bilim eğitimi) Fakat günümüzde
eğitim anlayışı, karmaşıklaşan insanlık ve dünya
düzeni gibi de her geçen gün daha kompleks bir
yapıya bürünmektedir. Bir önceki yüzyılların dış
engelleri, günümüz insanı için büyük engelleyiciler
sıfatını kaybedip-kaybetmeme arasında giderken,
aslında yaşanan bilgi çağıyla insan,
yapısal-fonksiyonel ve daha birçok anlamda
karmaşıklaşıyor ve bu durumda, birbirinin içine
girmiş olanlar bir engel ifade etmeye başlıyor.
(TÜBİTAK Bilim Teknik Dergisi, Temmuz 2008 sayısı,
Karmaşıklaşan Toplum) Bireyin eğitimindeki
faktörler, ironik bir şekilde kontrol edilemez bir
hal alıyor ve bunun sonucunda tahlil etme
aşamasındaki günümüz insanı için sorun haline
geliyor. “Devlet, kişiden yönetimi yüceltmesini;
kilise, rahipleri yüceltmesini; ebeveynler, aileyi
yüceltmesini; okulda öğretmen, okulu yüceltmesini
bekler. Tüm bu baskılar içinde bireyin kendine
dönüp, ne istediğini sorması mümkün bile değil”
derken Russell, biz karşımızda tüm bu dış engellerin
bir dış engele dönüştüğünü görüyoruz. TÜBA’nın
yaptığı çalıştaylarda eğitimin, tüm faktörlerle
karmaşık hale geldiğini gösteren Bozkurt Güvenç,
aslında bir anlamda da karmaşıklaşma iç engelinin
oluşumunu göstermiştir. Bilimsel (fiziksel)
teorilerden biri olan Termodinamiğin İkinci Kanunu,
Entropi yasası sonuçsal anlamda tam anlamıyla bir
kompleksleşmenin olduğunu kanıtlamaktadır. Günümüzde
yine oldukça tartışılan Kaos Teorisi de, bu
sonuçları içermekte ve aslında karmaşıklaşmaya
doğasal-bilimsel bir taban sunmaktadır.
Toparlamak gerekirse; modernitenin gelmesiyle insan,
sadece eğitimde de değil, diğer birçok alandaki dış
engelleri yok etmemekte, yalnızca dönüştürmektedir.
“İlerleme, sandığımız gibi yükselme, gelişme
değildir. İlerleme, modern bir düşüncedir, yani
yanlış bir düşünce” diyen Nietzsche’ye modern
dünyanın, ilerleme ve sorunlardan kurtulma
konusundaki bakış arasındaki eleştirisine kulak
asmamız gerekebilir. Fiziksel bir gerçeklik olan
“dönüştürme”, dış engelleri dönüştürmek adı altında
eğitimde gerçekten karşımıza çıkabilir ve ötesinde
doğasal bir referans olmasından ötürü üzerinde
düşünülmesi gereken bir meseledir. (Enerji-madde
dönüşürlüğü / enerjinin kaybolamama ilkesi)
Dolayısıyla insan sorgulamaya yönelik erken bir
eğitime ne kadar sahip olursa olsun süreç, bu amaca
giden patikada engeller çıkartmaktadır. Dikkat
edilmesi gereken nokta, engellerin hiçbir zaman
sıfırlanamayacağı ve sürekli olarak
dönüştürüleceğidir.
Sonuç olarak; sorgulayan insan, özgür-sorgulaması
adına her daim bir savaş verecektir.
13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Doğuhan SÜNDAL
Kılıçoğlu Anadolu Lisesi ESKİŞEHİR
DERECESİ : 5
“Eğer Yasalara saygı zorba olmayan bir yönetimin
özü, yasalara saygısızlık ise zorbalığın özü ise,
terör totaliter baskının özüdür.”
Hannah ARENDT, Ideology and Terror, Ch.13, A Harvest
Book, Harcourt Brace & Company, San Diego, New York,
London, 1975, p. 464
21. YÜZYIL ÖZNESİ ve PARADİGMALARI
I. İLKEL İNSANDAN İTİBAREN BİR MEDENİYET AÇILIMI
İnsan varlığını, nasıl temellendirdiğimiz, yasanın
konumunu ve “hayatiliğini” anlamamız yönünde
atılacak en önemli adımdır. Zira insanın varlığı
konusunda çağımızda yasanın önemi reddedilemez. 21.
Yüzyıl insanı, kendisine tanınan vatandaş kimliği
içerisinde varlığını sürdürürken, biz bu kimliğin
özgür bir birey olma yolunda da bir engel olup
olmayacağı iddiasını da gözden geçirebiliriz. Bu
doğrultuda insan varlığını iktisadi süreçler ve
zamansallık olarak ele alacağız.
I.1. İktisadi Süreçler İçerisinde İnsan Varlığı
Bu başlık altında en büyük dayanak noktalarımız, Ted
Kaczynski ve Louis Althusser. Ted Kaczynski’nin
çizdiği Amerika’nın kuruluşu sürecinde oluşan insan,
iktisadi dalgalanmanın insan benliğine ilişkin
etkisini anlamak adına oldukça iyi bir örnek teşkil
etmekte. Buna göre insanlar, ekonomik edimlerini
endüstrileşmemiş bir toplumda, tarlada
gerçekleştirdiklerinde düzensiz çalışma saatleri,
bahsi geçmeyen sosyal güvenlik ve işçi hakları söz
konusudur. Ancak endüstriyel toplumlarda işçi,
emeğini fabrikada ortaya koyar ve bu beraberinde
düzenli çalışma saatleri, sosyal güvenlik, sendikal
haklar ve en önemlisi sosyal alanda tüketici olma
hakkı sağlar. İşçiler belli saatlerde çalışır ve
aldıkları ücretle dönecek bir hizmet sektörü onları
bekler. Eğlence, sağlık, eğitim gibi sektörler,
işçinin sahip olduğu parayı artık içinde bulunduğu
tüketici-vatandaş kimliğine sunulan tüketme
olanakları doğrultusunda, hizmet karşılığında alır.
Tüketici, kendini meta ile tanımlar, dolayısıyla
dinamiktir. Burada endüstrileşmiş Batı toplumlarının
yanı sıra görmezlikten gelinen, cemaat etkisinin
görüldüğü, endüstrileşmekte olan Doğu toplumları da
inceleme alanını kapsar.
Bireyden, özneye geçen insanımızı tekrar gözden
geçirirsek, endüstrileşmemiş toplumlar,
‘antropolojik kalıntılarını’ üzerlerinde taşırken,
endüstri toplumu daima diğerine göre tek kültürlü,
dolayısıyla tek tiptir. Dirimsel farklılıklar ne
olursa olsun sunulan ideal özne, tektir. Vatandaş,
beyaz erkek, mümin, mürit vs. Vs. Bu özneler ile
ilgili en önemli özellik, kolektif oluşlarıdır.
Althusser’in ortaya koyduğu ideolojik aygıtlarla
devlet “özgür edimler” içerisindeki bireylere
belirli sınırlarla hareket alanı sağlar ama
konservatif ekonomi ya da serbest piyasada bu
alanlar kolektif şekillenmektedir. Dolayısıyla bu
tek tip varlık, üzerinde uzlaşıya varılmış bir
niteliktedir. Otoritenin varlığı, ötekileştirdiği
gruplara dayanır. Merkezi devletin varlığını
güçlendirmesi, rasyonel düşüncenin kendi varlığını
hissettirmesiyle eş zamanlıdır ki Faucault’nun çok
doğru bir biçimde belirttiği gibi “Klinik hastayı
kendiliğinde bir varlık olarak tanımaz; onu
anlamlandırır ve çözümler.” Rasyonel düşünce insan
benliğinin, sadece kolektif bir alanı ile yani
metalar ile sınırlandırılması değil daha çok
ontolojik temellerde yükselir.
I.2. Hegel İdealizmi
Bu başlık altında, Heidegger’in kapsamlı varoluş
çalışmaları ve Sartre’ın “kaçak burjuva
varoluşçuluğu” doğrultusunda ‘töz’ü
değerlendireceğiz.
Bu noktaya kadar paradigmaların şekillendirici
tutumu ortada idi. Şimdi, kolektivizmin ontolojik
temelleri iddiamızı töz doğrultusunda bir daha ele
alacağız. Hegel’in devletinde, insan özgürlüğü en
üst düzeyine ulaşır. Devlet, insana davranış ve
etkinliklerini, edimleştirme ve doyuma ulaştırma
imkânı tanır. Ancak benim burada görüşüm, her
bireyin kendisine “öznelik” göndermesinde
bulunduğudur. Bu edimin faili belli bir grup veya
yapılanma olmalı ki bu da terördür.
Hegel, ‘Tarihte Akıl’ adlı eserinde, demokrasi ile
ilgili milyonlarca insanın bir meclise
doluşamayacağı fikrini dolayısıyla temsili
demokrasinin sunduğu cumhuriyetleri savunduysa da
demokrasinin gelişimi sürecinde açıkça görüyoruz ki,
benlik iktisadi bir istenci temsil ettiğinde devlet
nazarında vardır. Temsili demokrasinin varlığı,
sayısal zorluklara değil devlet istencinin “özgür”
benliğine olan kayıtsızlığına dayanır.
II. ÖZGÜR BENLİK
Benlik kendini nasıl tanımlar? Tarihsel sürece
bakışımız daima iktisadi öğeleri gören, determinist
adacıklardan ibarettir. Bu tarihsellik, benliğin
anlamlandırılması adına işlevsizdir. İnsan için
anlamlandırma, büyük sinemacı Andrey Tarkovski’nin
zamanın mühürlemek teriminde can buluyor.
Zamansallık, “dasein”ın varlık imkânıdır.
Anlamlandırmak, öğeleri ile zihinde şekillenen
süreci mühürlemek teriminde can buluyor.
Zamansallık, “dasein”ın varlık imkânıdır.
Anlamlandırmak, öğeleri ile zihinde şekillenen
süreci mühürlemek ve ortaya varlığı çıkartmaktır.
Bütün bu sürecin bize toplum konusunda verdiği ipucu
şudur: İnsan varoluşu, ancak ve ancak
ihtimam-gösterme ile mümkün ve söz konusudur. İnsan
kendini sıraladığı bir dizi öğe ile temellendirir.
İnsan varlığı, içinde bulunduğu dil oyunları ile
determinist adacıklardan ibarettir. Nitekim varlığın
anlamı da budur.
II.1. Anlam Kirliliği
İçinde bulunduğu kamusallığın anlamı ile kesin
bağlarla ilişkisi bulunmayan özne, 21. yüzyılın en
korkunç fenomenlerinden birisidir. Hegel’in
idealizmi burada yeniden can buluyor, öznenin tinini
ifade etmesi, anlam kirliliği ile engellenirse 21.
yüzyıl kişisinin bunalımları ortaya çıkar. Bu
iddianın dayanak noktasındaki çürüklük, bunalımın da
netleşmesini sağlıyor ki, anlam kirliliği tüketim
kirliliğinden kaynaklanmakta. İnsan benliği,
menfi-zamansallığı yitirdi ve bir herkes benliği
içerisinde sürekli bir şimdiki zaman içerisinde
yaşıyor. Kafka’nın Dönüşüm’ü bunu ortaya koyan bir
başyapıttır. 21. yüzyıl bireyi, herkes benliğini
(Dönüşüm’de böceklik olarak karşımıza çıkan)
üzerinden atıp menfi-zamansallığa kaçamıyor. Hukuk
devletinin ve hukukun üstünlüğünün gelişmeleri ile
benliklerimiz bir herkes benliği içerisinde gün
geçtikçe daha çok eriyor. Bir diğer yandan üst
anlatılar, kuvvetlerini tahakküm kabiliyetlerini
yitirmiş olsalar da tarihsel verilerle
şekillendirilmiş anlam adacıkları, insanlar için
geçmiştekinden daha da kapsayıcı. Bu özne kabuğu,
daha da kırılmaz ve Orwell’ın belirttiği gibi
gönüllü bir oluşum. İnsanın karşısındaki büyük
bunalım her yerde kendini gördüğü veya dışına
çıkınca zamansallığı yitirdiği veya sürekli bir
anlam adacıklarında dolaşırken anlam kirliliğine
uğradığı varlığın bizatihi kendisidir.
III. TOTALİTERLİK
Burada bütün sunduklarım, hukukun üstünlüğü ile
totaliterliğin çöktüğü iddiasına olan güvensizlikten
ileri gelmekte. Konservativ ekonominin yani iktisadi
yaşamın devletin tekelinde olduğu toplumların, kişi
için sunduğu varolma imkânı herkesçe bilinmekte.
Ancak, bu toplumlarda etkin olan paradigmaları
ideolojik kabul edip bir kenara koyduktan sonra,
Modern Batı Toplumu’nun bunalımlarını düşünce
özgürlüğü (1) ile ele almak sonuçsuz ve fazlasıyla
kör bir çalışma olur. Totaliter devlet, elinde
bulundurduğu meta üretimi tekeli, propaganda
endüstrisi ile insan benliğinden saldırgan bir özne
elde edebilir. Ancak, yasalara saygı ile doğan
“huzur” ve yasalara saygısızlıktan doğan zorbalık en
geniş ideoloji olan medeniyette birer edimdir.
Dolayısıyla dasein, kendini bu medeniyet sürecinde
temellendiremez. Kamu, bütün gerçeklikte dasein,
hâkim olana kadar genişleyecek. Varlığa mahkûm oluş,
kendini bu şekilde ifade edecektir. Bütün bunların
yanında, 20. yüzyıla kadar süren merkezi devlet
anlayışı, bireylere propaganda endüstrisi ile
kendilerine göndertmede bulundurtur. Ancak
Lyotard’ın Post-modern Durum’da belirttiği gibi,
insan varlığının amacı için bu artık heyecan verici
değildir. Totaliter baskı söylemi, çağımızda hukukun
üstünlüğünü benimsemiş ve hukuk devleti olmayı
benimsemiş devletlerce çokça kullanılıyor. Zira bu
devletler, iktidar aygıtlarına inisiyatif
tanımamakla övünç duyarlar. Ancak Nazi Almanya’sının
Avrupa’da var olduğu sürece ırkçılığa varan
antisemitizm, enternasyonal bir sorundu. Çağımızda,
bireylere uygulanan baskı en büyük terördür.
Devletin özü tahakküm, tahakkümün özü ise
imlemektir. Dolayısıyla, -doğası gereği- imleyen bir
yönetimin özü terörizmdir. Devletin sürerliği tıpkı
terörizm gibi ontolojik kaygılar gütmeyen bir
rasyonalite, bir mekanizm ile mümkündür. Devlet,
ideolojik aygıtları ile benliği ve hareket alanını
tekeline almıştır. Tahakkümsüz bir özneleştirme
süreci söz konusu olamaz, medeniyet dirimsel
etkenleri de tekeline alan en geniş ideolojidir.
Eski tahakkümcü rejimlerin ideolojileri, bugün yine
öznelere benliklerini temellendirmeleri için
sunulmakta. Ancak varolan tahakkümcü rejimler ve
geçmişte varolmuş olanlar hiç bir zaman iktisadi
alanda tamamıyla denetleyici olmadı. Dolayısıyla
totaliter devlet, başka bir totaliter devletin
varlığını sürdürebilmek için halkına propaganda ile
sunduğu bir söylemdir. Yönetimin niteliği, tek tek
bireyler kendilerine “halk” dediğinde belirlenmiş
olur ve totaliterlik ortaya çıkar. Kitleler,
içlerinde bulundukları anlam açlığı ile bir söyleme
yönelirler. Devlet dinamizmi, elbette totaliterliği
de barındırır ve etkileri kendini canlı bir biçimde
gösterir. Tataliterliğin özü, terörizm iken;
totaliter rejimlerin içindeki muhalifler devletin bu
yönünü ortadan kaldırmaya uğraşır. Totaliterlik,
devlette karmaşa dönemlerinde belirginleşir.
Terörizm, totaliterliğin mekânının ana unsurdur.
13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Begüm ERDOĞAN
Özel Amerikan Robert Lisesi İSTANBUL
DERECESİ : 6
“Eğer Yasalara saygı zorba olmayan bir yönetimin
özü, yasalara saygısızlık ise zorbalığın özü ise,
terör totaliter baskının özüdür.”
Hannah ARENDT, Ideology and Terror,
TOTALİTER YÖNETİMLERDE BASKI
Fransız Devrimi’nin büyük umutları ve milliyetçi
ruhu sadece birkaç sene gibi kısa bir zamanda yok
olmuş, yerini “Terör Rejimi” denilen totaliter,
baskıcı ve demokratik sistemden olabildiğince uzak
bir anlayışa bırakmıştı. 18. yüzyılın sonlarına
yaklaşırken, sadece Fransız halkının değil, bütün
dünyanın kafasını karıştıran bir soru vardı :
“Baskıcı yönetim ve terör rejimi Fransız halkını
nereye kadar götürebilir?” İşte tarihin eski
sayfalarında kalmış olan bu soru, aslında bugün
insanlığın savaştığı terörün niteliğinin ne olduğu,
yasalara ve alışılagelmiş yönetim biçimlerine göre
nerede durduğudur.
Bu soruya cevap aramadan önce, bazı kavramları daha
açık hale getirmek gerekebilir. Terör, bugünkü
kullanımıyla oldukça küçük bir çerçeveye
hapsedilmiş, olması gerekenden daha dar bir kalıbın
içine sokulmuştur. Terör sadece devletin bütünlüğünü
bozmaya çalışan yasadışı aktiviteler ya da silahlı
bir takım insanların yasadışı faaliyetleri değildir.
Terör ayrıca, insanın doğuştan kısıtlanamaz
haklarını kısıtlamak, bireyin yaşamına,
düşüncelerine ve haklarına baskı ve zorbalıkla
müdahale etmektir. İşte bundan iki yüz yıl önce
Fransa’da yapılan da buydu : Vatandaşların basın
özgürlüğü ve bazı temel hakları ellerinden alınmış,
baskıcı bir rejim hakim olmuştu.
Hannah Arendt’in terörü “totaliter baskının özü”
olarak nitelendirmesi başta Fransız Devrimi olmak
üzere pek çok şekilde vücut bulmuştur. Emre Kongar
demokratik, otoriter ve totaliter yönetimleri
karşılaştırdığı bir yazısında özetle şöyle der :
Demokrasilerde yasalar insanlar içindir; ama
yasalar, vatandaşların fikirleriyle şekillendirilir,
çünkü onların mücadelesiyle kazanılmıştır. Otoriter
rejimlerde halkın düşüncelerine kulak verilir, ama
sonunda yönetimin istediği olur. Totaliter
yönetimlerde ise herhangi bir yasaya karşı en ufak
bir itiraz bile kabul edilemez, ceza ve baskıyla
susturulur, sonunda sadece ve sadece yönetimin
istediği olur. Hiç şüphesiz, yasalara saygı kavramı
da bu bağlamda işin içine girer. Demokrasilerde
kendisine söz verilen halk, kendi kanıyla kazandığı
anayasaya yürekten bağlı ve saygılıdır; en ufak bir
sorunda çözüm arayışına girer. Otoriter anlayışta
ise her zaman susturulması gereken “çatlak sesler”
vardır ki, bu sesler halkın yasalar üstünde hiçbir
yaptırımının olmadığının ve yönetimin gizli
baskısının sonuna kadar farkındadır. Totaliter
rejimler ise baskıya ve terör yönetimine itaat
bekler, ama bu rejimin ortaya çıkardığı tek şey
kendisine karşı olan başka bir terör anlayışıdır.
Totaliter yönetimin yerle bir ettiği haklar ve
özgürlükleri yeniden kurmak, bu sefer halkın içinden
çıkacak olan baskıya karşı isyan, teröre karşı terör
anlayışına bağlanır.
Terörü totaliter rejimin özü kılan en önemli
unsurlardan biri, belki de George Orwell’in dile
getirdiği gibi, “bazılarının diğer insanlardan daha
eşit olduğu” gerçeğidir. Sorun en basite
indirgendiğinde büyük bir eşitsizlik olarak da
görülebilir. Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi”nde de
dile getirdiği gibi, yönetim hakkı bir üstünlük
değil, sadece halkın yöneticiye verdiği bir haktır
ve insanların ellerinden alınması mümkün olmayan
hakları vardır. Ama totaliter rejimin öngördükleri
bu düşünceyle taban tabana zıttır. Yönetim halktan
“daha eşit” ve haklı pozisyondadır; halkın hak ve
özgürlüklerine el koyarken bir açıklama yapma gereği
hissetmez. Bunun karşılığında, vatandaşın da
başvuracağı yol baskıya baskıyla cevap vermek, terör
rejiminden yeni bir terör yaratman ve bölücü bir
çalışmanın içine girmektir.
Sözü edilen bu başkaldırı, sadece tarihte değil,
edebiyatta da yankı bulmuştur. Ünlü yazar Ray
Bradbury’nin en önemli eseri “Fahrenheit 451” de de
benzer bir durum sayfalara dökülmüştür. Kitapta
resmedilen yönetimin baskıcı niteliği özellikle
vurgulanmıştır. Bu toplumda insanların kitap okuması
yasaklanmış, bulunan kitapların yakılması ve kitap
okuyanların cezalandırılması kararlaştırılmıştır.
Her yakılan kitapla beraber, romanın başkahramanı
baskıyı daha da açık bir biçimde görmeye başlar ve
ısrarla kitap okumaya devam eder. Bu noktada
düşünülmesi gereken bir başka sorun, terör ve
totaliter baskı arasındaki ilişkinin tam olarak
nasıl geliştiğidir. Totaliter baskının yasaları bir
kenara itip yaptırımlarda bulunması başlı başına bir
“terör rejimi” olarak adlandırılabilirken, bu
baskının ortaya çıkardığı davranış biçimi de terörün
ta kendisidir. Aynı ilişki, hiç şüphesiz demokratik
ve otoriter sistemlerde de kendini gösterir.
“Yasalara saygı” veya “saygısızlık” olarak
adlandırılan aslında hem sistemin kendisini hem de
ondan etkilenenleri kapsar. Örneğin, bir
demokrasinin demokrasi olabilmesi için hem yönetenin
hem de yönetilenin yasalara sonuna kadar saygılı
olması gerekir. Bu sağlıklı ilişkinin bozulmaya
başladığı devrede otoriter sistem, ilişkinin tamamen
bozulduğu noktada ise totaliter sistem hâkimdir.
21. yüzyılda, her ne kadar bu ilişkinin farkına
varılmış olsa da, baskıcı anlayışın demokratik
sistemlere karıştırılması henüz engellenememiştir.
Günümüz dünyasında baskı ve terör artık sadece
totaliter sistemin özü değil, diğer bazı sistemlerin
de bir parçası haline gelmiştir. Bunun ilerleyen
zamanlarda kavram karışıklıklarına yol açabileceği
unutulmamalı, demokrasi, otoriter ve totaliter
yönetimlerin arasındaki farklar kalın çizgilerle
çizilmelidir. Elbette, bu noktada en önemli rolü
oynayacak aktör eğitimdir. Çünkü vatandaş ancak
eğitimle kendine sunulanın özünü ve aslında
yapılması gerekenin ne olduğunu kavrayabilir.
13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Deniz GÜRSOY
Atatürk Lisesi ANKARA
DERECESİ : 7
“Eğer Yasalara saygı zorba olmayan bir yönetimin
özü, yasalara saygısızlık ise zorbalığın özü ise,
terör totaliter baskının özüdür.”
Hannah ARENDT, Ideology and Terror,
“Nicht alles was glönzt ist Gold.” (Alman Halk
deyişi)
“PARILDAYAN HER ŞEY ALTIN DEĞİLDİR”
Yasaların ve Otoritenin Değerinin İncelenmesi
Yasalara saygı ve zorbalık... Arendt’in sözünü
ettiği bu ilişki, esasen epistemolojik bir inceleme
olmayıp bilgi-güç ilişkisini ifade eder. Bu anlamda
insanın her türlü zihinsel etkinliğini ve bu
etkinlik sonucunda –zihinsel etkinliğin malzemesine
ileride değineceğim- oluşturduğu ontolojik değerleri
göz önünde bulundurarak, insanın tarih sahnesine
çıkışını (felsefi düşünüş anlamında) ve bin yıllar
ile ölçülen serüvenini incelemeliyiz :
İnsan, bizondan farkını ortaya ilkin düşünme
yetisini kullanarak koymuştur. Aristoteles’in
“Metafizik”te belirttiği üzere insan doğal olarak
bilme arzusunda ise (kaldı ki Aristoteles bunun
böyle olduğunu, insanın duyularını kullanmaktan
aldığı hazzı vurgulayarak kanıtlamaya çalışır) bu
arzusunu bir duyuş, anlayış ve kavrayış yöntemi ile
doyurabilecektir. Bu kavrayış yöntemi, zihinsel
etkinlik sırasında zihinsel malzemenin -bu
malzemenin kaynağı konusunda ciddi görüş ayrılıkları
olmakla birlikte oluşturacağı değerler bakımından
zihinsel etkinlik esnasında genel hatları ile
biçimlendiği bir gerçektir- bilinçli bir
soruşturmaya tabi tutulmasını gerektirir. (Burada
bilinç, her türlü girdisiyle soruşturmayı
gerçekleştirecek özne olarak kullanılır.)
Sözü edilen süreç sonrası insanın ortaya koyduğu
değerler, genel olarak öznenin temel fizyolojik
ihtiyaçlarından bağımsız düşünülmeyecek öğeler
içerir. Toplumsal ve politik bir hayvan” olan insan
rahat yaşamak için kolektif bir işbölümüne gitmek
zorundadır. “, ilkçağ Yunan rasyonalistlerine göre
insanın bu amaçla kurumsallaştırdığı ilişkilerinin
temelinde ahlaki değerlerin oluşumu yatar. Bundan
hareketle oluşturulan yaratıların (Malraux’un sanat
yapıtı için yaptığı benzetme) “bir karşı yazgı”
olduğunu iddia edersek, Sofistler’in yapay
olan-doğal olan ayrımına varırız. İnsanlığın,
Marksist terminoloji ile “ilkel komünal toplum”
evresinden, kendine birtakım sınırlamalar getirerek
bir otoriteye bazı haklarını devretmesi Kynikler’in
meyvelerini yararsız ve hatta giderek zararlı
saydıkları “uygarlığa geçiş”, bazılarınca devletin
ortaya çıkışı olarak algılanmaktadır. (Epiküros’un
“siyasal egemenlik” hazzını insanın üçüncül
hazlarından –insan doğasına aykırı ve yararsız-
saydığını anımsamakta yarar var.)
Ancak, devletin oluşumunu böylesi geniş bir nedene
bağlamaktansa, terim olarak “devlet”iniçeriğine
bakmalı. Egemenlik, halk, iktidar, ülke gibi
kavramları içeren devlet, aslında Avrupa’da “kapalı
tarım ekonomileri”nin yıkılması ve “ulusal
birliktelikler”in güçlenmesi ile oluşmuştur demek
sanırım çok iddialı olmaz.
Descartes’ın solipsizm’e düşme tehlikesini göze
alarak önce öznenin bundan sonra tanrının varlığının
kanıtlanması ile, “insan” ve onun üretkenliği
merkezi olan düşünme evreniyle oeraçağ düşüncesi
büyük yara almıştır. Egemenliğin” kaynağı konusu
tartışmaya açılmıştır.
İnsanın doğal halindeki durumu ve hakları, bu
hakların bir kısmından vazgeçişi (bir otoriteye
devri); Rousseau’yu totaliter bir demokrasi
anlayışını öngörmez. Çünkü ona göre devlet,
bireylerden teşekkül ettiği için halkın isteklerine
karşıt bir talebi veya çıkarı olamaz. Bu kabul
Rousseau’yu, kötülüğün kaynağının uygarlık olduğu
sonucuna götürmüştür. Fakat insanlığın oluşturduğu
ilk topluluklardan, kavimsel yaşamının başlamasından
bu yana savaştığı, ve beklentilerinin farklı olduğu
görülmüştür. Bu durumda uygarlığa böyle bir değer
yüklemede Roussau aldığı geni ne kadar haklı olur?
Öte yandan genel anlamda uygarlığı, özel anlamda
“egemenlik ve yasalar”ı incelemek, insan doğası
üzerinde düşünmeyi gerektirir. Ortaçağ skolastiği ve
dogmatizmi devletin mutlak varlığını tanrısal güçle
desteklemeye çalışırken, İbn-i Haldun, “Mukaddime”
adlı eserinde, toplumların ilişkilerinin
gidişlerinin değişmeyen bir çizgide ve aynı şekilde
kalamayacağını yazar. (Bir çok çağdaş siyaset
bilimcinin Marx’a, Vico’ya, Montesquieu’ya uzanan
düşünce çizgisinin başında İbn-i Haldun’u görmesi de
buradan temellenir.)
İlk semavi dinlerin, dogmatizme düşmeden önce bir
başkaldırıyı ifade ettiği kabul edilirse ve bu
durumun insanın özgürleşmek (bazılarına göre kendine
dönmek) için yaptığı bir atılım olduğu söylenirse,
temellendirmeye gidilirken üzerinde durulması
gereken bazı uğraklar vardır. Arendt’in sözünü
ettiği “totaliter baskı”nın terörle ilişkisi ve
doğuracağı sonuçlar konusunda, en baskıcı bir şeriat
içinden çıkıp yöntem belirleme safhasında
incelenmesi gereken biri de Bedrettin’dir. Varidat
(gelirler) adlı eserinde, ekonomik sorunlar ve
ekonomi politiğin (ileride Marx’da tüm eleştirisi
ile karşımıza çıkacak olan) temelde eşitsizlik
üzerinde yoğunlaştığından hareketle insanın canlılar
arasında diyalektik çarpışmanın en çok yaşandığı bir
alan olduğunu söyler. (Her şey zıddıyla kaimdir.)
Konuya siyasal sistem açısından bakacak olursak;
birey, sistemin her türlü dayatmasına karşı (çünkü
uygarlığı oluşturan etkenlerin en önemlisi olan
insanın yaratıcı düşüncesi artık karşı konulamaz
derecede aktif hale gelmiştir) bir tepki ortaya
koyabilmelidir. David Easton’un siyasal sistem
analizinde belirttiği gibi siyasal toplumun farklı
kesimlerinin siyasal otoriteden istedikleri,
paylaşım beklentileri (Easton, bunların tümüne
“girdiler” der), otorite tarafından algılanmak
zorundadır. sırada (burada bu tepkilerin ve
mücadelenin yasalara uygun olduğunu, sınırları
aşmadığını belirtmek gerekir.) Arendt’in bahsettiği
ilişkiyi böyle bir bilgi-güç ekseninde
inceleyebiliriz :
Easton’un deyimiyle “girdiler”i alımlayacak siyasal
otoritenin niteliği, yönetimdeki becerisi oldukça
önemlidir. Örneğin, St. Simon’un tasvir ettiği
politikacı, pratik düşünebilen, akılcı, gerçekçi
kararlar verebilen bir “toplum mühendisi”dir. Bu
görüşünün doğrultusunda St. Simon’un siyaset
felsefesinin keskin sorunlarından biri olan
“havas-avam” problematiğinde “avam”ı yönetim erkinin
hak sahibi olarak gördüğü anlaşılır. Bazı hususlarda
güçlü eleştiriler yöneltilebilecek dahi olsa, havas
(halk)ın birçok temel hakkının yanında siyasal
iradesini de kullanabilmesi, bir takım durumlarda
aydın önderliğini zorunlu kılar. (Burada Lenin ile
Roza Luksemburg arasındaki yöntem tartışmasının
politbüro-proleterya ilişkisi temelinde
gerçekleştiğini belirtmekte kanımca yarar var.)
Öte yandan toplumun değişken yapısı, insanın
oluşturduğu kurumlar çerçevesinde, tarihte yarattığı
korkma, dengesizlik ve dehşet verici algı
farklılaşması, beni bir felsefeci için fazla cesur;
adeta bir ideolog edası ile birtakım görüşler öne
sürmekten alıkoyuyor. (burada “cesur” kelimesini ilk
çağrıştırdığı anlamdan ziyade kesin, değişmesi çok
zor anlamında kullanıyorum.) Günümüzde etkilerinin
(genel anlamıyla) halen sürmesi nedeniyle fazlasıyla
etkilendiğim bir örneği buraya uygun düşeceği için
aktarmalıyım: Osmanlı İmparatorluğu devrinin
yenilikçi padişahlarından II. Mahmut, devlet
dairelerinde memurların başlarına festen başka bir
şey takmalarını yasakladığında bazı çevrelerce
kıyasıya eleştirilmiş; hatta kimilerince mülhid
(dinsiz) sayılmıştır. Devrimleri ile genç
Cumhuriyet’in temel prensiplerini belirleyen Kemal
Atatürk ise, medeni inkılâpları çerçevesinde yaptığı
şapka inkılâbı ile fes ve benzeri biçimleri
toplumsal hayattan tasfiye ettiğinde yine aynı
tepkiye maruz kalmıştır.
O halde tüm bu saydığımız durumlar göz önünde
bulundurulduğunda, bir “yönetimin zorbalığı”
kavramından anlaşılacak olanın buyurganlığı,
yaptırım gücünün fazlalığı olmadığını
söyleyebiliriz. Zorbalığın; daha ziyade bireyin,
insan olarak yapabilirliğini, doğasına uygun olarak
üretkenlik isteğini dizginlemeye çalışmak olarak
incelersek ulaşacağımız sentezde yer vermemiz
gereken bir kavram da “yabancılaşma”dır. İnsanın bu
yabancılaşmadan kurtulması da öncelikle Hegel’in,
Tin’in gerçekleştiği yer olarak kabul ettiği
devletin (bu devlet Hegel’de özel olarak Prusya’dır)
yasalarını sorgulamaktan geçer.
Hegel diyalektiğini “ayakları üzerine kaldıran”
Marx, en önemli yapıtı “Das Kapital”de ve
“Kapitalist Öncesi Üretimler” (Formen die der
Kapitalistischen Produktion Vorhergehn) adlı
yapıtında ekonomi politiğin eleştirisini yaparken,
“artı değer”in zamanla insanı kendi ürettiği
nesnelerin kölesi haline getirdiğini, insanın kendi
doğasına yabancılaştığını söyler. Marx’ın
takipçilerinden Macar düşünür Lukacs ise “Tarih ve
Sınıf Bilinci” (Geschichte und Klassenbewustsein)
adlı eserinde “yabancılaşma” kavramını “şeyleşme”
olarak kullanır.
Öyleyse ne yapmalı insanoğlu?
Öncelikle bireysel değer nazarında (çünkü Sartre’a
göre Marx, bireysel varlık alanına yeterince
eğilmemiş; bireyi, içinde bulunduğu sınıfın edilgen
bir parçası olarak görmüştür) bize sunulacak her
çeşit toplumsal ve siyasal kurumun, değerin insan
yaratısı olduğunu unutmamalı, gerektiğince
sorgulamalı ve gerektiğinde müdahale etmeliyiz.
Bireysel anlamda bu duyarlıkta olan toplum,
birey-devlet ilişkisini de hassas bir şekilde
dengelemelidir. Yasa koyucular, (idealize ederek
halkın temsilcileri de diyebiliriz) bireyin temel
haklarını, hassasiyetini gözeterek; insanın
yabancılaşmasını engelleyerek temellendirecekleri
siyasal düzeni, saydığımız tüm hususları dikkate
alarak uygulamalı; gerektiğinde siyasal rejimin
diğer güç odakları ile uyumlu bir işbirliğine
gitmelidir. (Marx’ın kavramlarından hareketle
“praksis felsefesi” oluşturmaya çabalayan Labriola
ve Gramsci gibi düşünürler ile Frankfurt Okulu’nun
eleştirel teorisini de unutmamak gerekir.)
Kısacası çağdaş insanın ödevi, şairin bahsettiği o
“ilk insan elinin mağaraya ilk bizonu çizmesinden
beri akan ulu ırmak”ın coşkun bir çığırı olmaktır.
13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Mehmet Ali DURGAY
Saruhanlı Anadolu Lisesi MANİSA
DERECESİ : 8
“Eğer Yasalara saygı zorba olmayan bir yönetimin
özü, yasalara saygısızlık ise zorbalığın özü ise,
terör totaliter baskının özüdür.”
Hannah ARENDT, Ideology and Terror,
I
İyilik ve kötülük üzerinde güçlü bir etkisi olduğu
için ahlâk, insan yaşamında ele alınıp irdelenmesi
zorunlu bir alan haline gelmiştir. Ahlâk, evrensel
bir değer taşıyan ortak bir iradedir. Toplumun
geneline göre mutluluğu en fazla oluşturacak yasa,
ahlâklıdır. Yasaların ahlâktan yoksun olması,
toplumda yerini farklı seslere bırakır. Bu sesler,
ifade özgürlüğünün haykırışlarıdır. Her ne kadar
toplumsal kurallara göre yönetildiğimiz söylense de,
bireysel açıdan insanı tatmin etmeyecek bir yasanın
varlığı, onun günün birinde sonunun gelmesi
demektir. Ahlâkın öznelleştirilmesi egoistçe bir
tavırdır. Bu egoizm, insanı sürü bilincinden
ayırdığından pozitif bir tutumdur. “Objektif”
bakıldığında ütopyaya ulaşılmaya yardımcı farklı bir
renk... Dünyayı, fikirleri, insanları, olguları
olumlamaya yardımcıdır. Farklı seslerin varlığı,
ortak amaca ulaşmada dolaylı faydası olan bir
durumdur. Bu araçsız, ortak amaca ulaşılması istemi,
zoru göz göre göre seçmek demektir ki asıl kolay
olan, zor olanı seçmektir.
II
Seçme hürriyetini ancak farklı durumlarla
karşılaştığınızda kullanabilirsiniz. Olguları
anlamlandırmaya çalışmak, farklılığın gizil halini
çözmeye çalışmak, insanı “üst insan”a daha yakın
hale getirir. Nietzsche, “Böyle Buyurdu Zerdüşt”
adlı eserinde insanın solucandan evrimleştiğini ama
bu değişime rağmen hala solucan tepkileri verdiğini
yazmıştır. Farklı renklerden, seslerden, farklardan
rahatsız olmak, bütünüyle bir basit canlı tepkisi!
III
Özgüllük, insan bazında saygıya dayanır. Sizin
diğerlerinden farkınız, elbetteki kendinize
gösterdiğiniz saygı ile özdeştir. En fazla sayıda
insana mutluluğu tattırmak saygı ve yasalarla
mümkündür. Bertrand Russell, “Aylaklığa Övgü” adlı
eserinde böceklerle insanları karşılaştırır.
Böceklerin sayıca üstün ama zayıf donanımlarıyla;
insanların ise daha etkin ve araçsal imgelerle
yaşantısını düzenleyebilen varlıklar olduğundan söz
eder. Topluma gelince, homojen olmayan bir insan
grubunda yasalara direnecek “insanlar” çıkması
muhtemeldir. “İnsancık” olmaktansa böceklere karşı
savaşmak “daha insan” olmaya değer bir tavırdır.
Böcekler tarafından yenilseniz dahi bunun
sorumluluğu, çoğunluğun başını çokça ağrıtacaktır.
Terör işte bu çatışkıda başlar.
IV
Saygı ve saygısızlık, ahlâkın alt kümesidir. O
açıdan ahlâkı derinlemesine açarak terörün
varlığının ne olduğunu anlayabiliriz. Adam Ferguson,
“insan doğası gereği ahlâk sistemini
iyileştireceğine yozlaştırır” derken “Salt ahlâkın”
bile değişebilir olduğunu görememiştir. Terör, bu
salt temeli dayanak göstererek doğmuş ve
çıkarsamalarda bulunmuştur. Terörün ereği, bir başka
oluşumun tohumudur. Süregelen değişimlerin oturması
için bir sebep, bir kıvılcım umududur. Terör ve
terörün zorbalık yaptığı kitle, sürekli olarak
evirtim içerisindedir. Her yeni yönetim, bir sonraki
yeninin terörünü meydana getirir. Asıl gereklilik
ise bu dönüşümlülükte toplumun genelini ortak
paydada bilinçlendirerek toplamaktır. Ortak bir
değerde bulunabilmek, erdemi yaşamaktır. Herkes
erdemli olmayınca hiç kimse tümüyle erdemli olamaz.
Erdem, ahlâk gibi kavramlar statik değildir. Tecrübe
ile elde edilebilir ki; totaliter baskının özüne
bakmak bu tecrübeyi elde etmemizi sağlayabilir.
V
Ana çelişki, insanı unutup bağnazlığa girmektir.
Yasalara saygı, insanı daha özgür yapar. Ancak her
insanın farklı bir fikir dünyası ve yasaları olduğu
ihmal edilirse, ne iyi bir yönetim ne de saygıya
değer bir kavram kalır. Sistemin merkezinde insan
olması, çokluk ve tekliklerin neler olduğunu rahat
algılamamızı sağlar. Her kavram, bir türden değil
midir? terörde, iyi yönetimde ideolojilerin tamamı
da kendi totaliterliklerini oluşturmak için bir
gayret içerisindeler. Hepsinin de arayışları, kendi
zihinlerindeki terörü yıkmaya endeksli.
VI
Ahlâk, saygı, adalet,.... hepsi temelden bir “kriz”
ile karşı karşıyadır. Bu krize karşı sadece
sözleşmecilik makul çözümler getirebilir. Bir
içkinlik söz konusudur. İyi ahlâk için yasalar
gereklidir. Yasalar da iyi ahlâk olmadan korunamaz.
“Öz”, iyi nerede ise onu bulmak için zihnimizdeki
terörle mücadeleye devam... Öteki türlüsü kime göre
iyi?
13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Ezgi GÜL
Antalya Anadolu Lisesi ANTALYA
DERECESİ : 9
“Eğitimle kişilerde aydınlanmanın temelini atmak
kolaydır; ne var ki genç insanları böyle düşünmeye
erkenden alıştırmak gerekir. Buna karşın tüm bir
dönemi aydınlatmak uzun bir zaman gerektirir; çünkü
böyle bir eğitime engel olan ya da onu zorlaştıran
bir sürü dış engel vardır.”
Immanuel KANT, Was heißt : sich im Denken
orientiren?
1786’DAN 1984’E, ORADAN 2009’A: BÜYÜK BİRADER HÂLÂ
BİZİ GÖZETLİYOR
Günümüzün sözde uygar dünyası durdurulmalarla,
içinden çıkılamaz (aslında düşünebilenin “kolayca”
çıkabileceği, ama bunun olumsuz koşulunu da
çoğunluğa “kolayca” bir yaptırım olarak
uygulayabildikleri için pek de fark etmediği)
durumlarla doludur. Her şeye, bütün bu girdaplara ve
engellere rağmen birilerinin “yolda olması”, aynı
zamanda “yolu bilmesi”, yani onu açması gerekir.
(Aruoba :Yolu, yürüyen bilmez, açan bilir.) Yoksa
insanın evrimin son basamağında “duruyor”
bulunmasının sebebi ve sahip olduğu en önemli şey
olan aklına, yine insanın hayvan yanına ait olan
bedeni hâkim olur. Bu da aklımızı salt hayvanların
içgüdülerini kullanma sebepleri için kullanmaya
başlayacağımız anlamına gelir.
Bizi “tektip”leştiriyorlar ve bunu yapma şekilleri o
kadar komik ki. Çaresizliği öğretiyorlar, bu uğurda
sanatı, teknolojiyi, bilimi kullanıyorlar.
Anlamlandıramamızı sağlayarak farklı olma hakkımızı
elimizden alıyorlar; peki nasıl? Aklı ile yobazlığa,
şiddete, savaşa engel olabilecek olan insan, hangi
şartlarda, nasıl edilgen, engel olunan olarak
kalabiliyor? Aydınlanmamız neden istenmiyor?
Kılgısal usun eleştirisini irade ile temellendiren
Immanuel Kant bile insan için “bu eğri odundan
dümdüz hiçbir şey yontulamaz.” demiştir. Lakin Kant
bunu söylerken varoluşçuluğun ereksizliğinin
ortasında olduğunun anlaşılmasının aksine,
irademizin (Volonté) ikinci planda akla dönüştüğünü
söyleyen de O’dur. Hem bu söylediğim hem de “ebedi
barış idesi” üstünde düşünerek Kant’ın o sözle ne
demek istediğini kolayca anlayabiliriz.
Önümüze çözümü salt akılla, aydınlanmayla mümkün
olan bir bulmaca koyuluyor ve bunu çözmek zorunlu
kılınıyor, önümüze engel koyanlar ise, bulmacayı
çözmeyi zorunlu kılanlar ne tezat ! Neden ve erek,
aynı, işte tehlike ! Peki kim bunlar?
(Belki de Stinner’in hakkı var bireyci bir anarşist
olmakta.) Egoist, ama “bana dokunmayan yılan bin
yaşasın” tarzında bir egoizm değil bu; “çıkarım
için kitle imha ederim” diyen bir egoizm, yanlış
yönlendirmeler sonucu yanlış yönlendiren, yani
düşünmemizi engelleyen, ruhumuzu kullanan herkes,
her aygıt, ilim irfan yuvası dedikleri “okul”
kavramı bile onlar arasında.
Aydınlanmamızı nasıl, ne kullanarak engelliyorlar?
Ellerinde ne var? Totaliter rejimlerin ellerinde
olan her şey var. Otorite eşittir korku, sindirme,
susturma politikası ve şiddet. Arendt, şiddet
araçlarının bu günkü dünyada kullanım şekillerinden
yakınırken hapisteydi örneğin. Bizi umutsuzluğa
sürüklemesi gereken bu değil ama olmamalı. Ne kadar
uğraşırlarsa uğraşsınlar “düşünme özgürlüğü”nü
(Bkz. Düşündüğünü söyleme değil düşünme) alamazlar
beyin kabuğumuzun elinden. Orwel’in distopyası
1984’deki gibi lafta kalır ancak.
Danimarkalı varoluşçu Kierkegaard’ın insan tanımı,
eğitim gerekliliğini de beraberinde getiriyor :
Algılayabilmek için doğru bilmek gerekir çünkü.
(“İnsan sadece varolan değildir, aynı zamanda
kendisini varolan olarak da algılayabilendir.”
derken haklı.) Bilgileri doğru anlamak da tamamen
eğitimle ilgilidir. (Kant ne dese haklı)
Biraz önce kim olduklarını söylediğim dış
engellerin, ellerindeki kozlardan biri korku
politikasıdır demiştim. İçimizde çok fazla
yaşıyoruz. Dolayısıyla kendimizden bile korkuyoruz,
hatta en çok kendimizden korkuyoruz. (Iris Murdoch)
Bu korku politikasından aklımızla kurtulmayı
başardığımızda da onların silahlarından biriyle
(hatta ikisiyle) karşılaşıyoruz: Yalnızlaştırma ve
ötekileştirme. “Kendinden kaçmayı bıraktığında
başlayacak sanrı, yalnızlık ağrısı o zaman
saplanacak göğsüne” diyor Bilge Karasu, çözümün
nerede olduğunu biliyormuş gibi. “Sen bir hiçsin, ve
ne güzel ki gülümseyebiliyorsun” diyor. Zaman
akıyor, hayatımızın en mutlu dönemi diye bir şey yok
aslında tüm mutluluklar ve üzüntüler Aristo’nun
“Fizik”indeki anlardan ibaret, zamanı onların
birleşimi olarak aldığı.
İnsan ömrü o kadar kısadır ki, bu yüzden düşünebilme
başladığı andan itibaren eğitim de başlamalıdır.
“Zaman kaybetmek, insan kaybetmekle eşdeğerdir” der
Tanpınar. “Ayarı insandır ne de olsa saatin.” Evet,
ağızdan “ben” kelimesi çıktıktan sonra (ki bu
düşünmeye başlamakla eşzamanlıdır – yine Kant)
dönemi aydınlanmaya götürebilir nitelikte bir eğitim
başlamalı, çaresizliği öğrendiğimiz
kurum-kuruluş-aygıt-hatta insanlar süper egolarından
kurtulmalı öğretici konumundan çıkıp öğrenen
konumuna geçip şunu beceremeseler de anlamlandırmaya
çalışmalıdırlar. Eğer kendin için bir şey yapmak
istiyorsan, önce başkaları için yapmalısın. (Seneca)
Düzelmeye en yakın haline gelene kadar yontulmalı
eğri odun.
SONUÇ: Kanımca öğrenilmiş olması gereken çaresizlik
değil, çaredir. Çare de özgürlüktür, erkenden ve
kahramanca öğrenilen özgürlük. İnsanoğlu, kendi
seçmediği halde sahip olduğu akılla gururlanmayı
bıraktığı an aradığı iyiliğin (Camus) kendi aklında
kendiliğinden ‘varolduğunu’ anlayacaktır.
13. Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Can ŞENEL
Üsküdar Amerikan Lisesi İSTANBUL
DERECESİ : 10
“Özellikle teknolojinin egemen konuma geçtiği bir
uygarlık çemberinde bilim, sanat ve hakikat
arasındaki bağ kökten etkilendiği, daha doğrusu
koptuğu için, artık bilim ve sanatın ortak zemini de
kalmamıştır.”
Hasan Ünal Nalbantoğlu
NE ELMAYMIŞ BE !
Confucius “El hombre que mueve montanasempiera
aportordo piedrecitas”, (Dağları yerinden oynatan
adam küçük taşları ayıklayarak başlar) söylemini
söylerken belki de Newton’u öngörmüştür. Taş yerine
elma olsa da Cambridge’deki bu elma, zaten
ilerlemekte olan bilimin patlamasına ve
Aristoteles’in paradigmasının yerine Newton’unkinin
geçmesini sağlamıştır. Kuhn’un bilimin devrimci
gelişimi düşüncesi Newton örneğinde hem paradigma
hem de dünya görüşü olarak görülür. Zaten gerisi
tarih kitaplarının da söyleyeceği gibi kiliseye
duyulan güvenin azalmasına ve halkın kilisenin
hakikat üzerinde egemenlik kuramamasına neden
olmuştur. Artık elma, Genesis’teki gibi insanın
açgözlülüğünü değil ama öğrenimi ve eğitimi temsil
etmeye başlamıştır.
Peki Newton’un elması sanatı etkilememiş midir? Evet
naturalistler Antik Yunan’daki Atina Akademisi’ni
resmederken arka plana “artık” masum olan elmayı
eklemeye başladılar. (Tabii sadece simbiyotik bir
değişime neden olmadı bu elma.) Sanatın destekçisi
olan kilisenin prestij, para ve saygınlığını
kaybetmesiyle sanat kendine daha özgür bir yol
çizmeye başlamıştır. Daha sonra gelecek Eugene
Delacroix’lar Fransız İhtilali’nin getirdiği
devrimci, Liberté, fraternité ve egalité diye
bağıran Avrupalılar’ın ruhlarındaki Fransızlar’ın
“bouleversement” diyeceği çalkantıyı
resmetmişlerdir. Bilimle sanat arasındaki ilk
birleşim ve ayrılma yeri de Newton’un elması ile
olmuştur. Sanat da bilim de kiliseden ayrı ve özgür
olmuşlardır ama sanat, insanla (ve onun duyguları
ile) bilim de hakikatle uğraşmaya başlamıştır.
Bilim hızla Confucius’un taşlarını ayıklarken
felsefe de epistemolojik olarak hızla gelişen bilime
ayak uydurmaya çalışmıştır. Kant’ın varlığı numenle
fenomene ayırmasından sonra Auguste Comte’un numeni
bir yana bırakması ve felsefenin de sadece bilimle
uğraşması gerektiğini düşünmesi aslında –o dönemde-
bilime egemen olan batılıların bir mikrokosmosu
muydu? Eğer gerçeği, hakikati ve dünyanın gizemini
çözecekse sadece bilim önemliydi; gerisi numendi ve
bu da Comte’un dediği gibi içinden çıkılamaz bir
çıkmaz sokaktı; anlamsızdı.
İnsanların bu düşüncesi bilimin gittikçe hızlanan
buluşları ile destekleniyordu. Mitoloji, din ya da
kısaca bilim dışında şeylere inanan insanlar
“primitiv” ve “acınası canlılar” olmuştu Avrupalılar
için. Hastalıklara çare, havanın nasıl olacağı gibi
bilgiler veren ile bilim her şeyin çaresi olmuştu.
Bu yeni kazanılmış güç, bilimin gururlanmasına neden
oldu. Louis XIV.’ın “L’etat c’est moi” (devlet
benim) demesi gibi bilim de hakikatin kendisi
olduğunu söylemeye başladı. Bu gururlanmada tabii ki
Nietzsche’nin mutluluk tanımı da etkili oldu;
bilimin (ve bilime inananların) mutluluğu, bilimin
gelişmesi ve önündeki engelleri aşması idi. Bu
mutluluğun kaynağı da, daha önce “gereken” zor
günleri geçirmede yardımcı olan tanrı inancı ve
insan duygularını ilgilendiren sanattı. Bir elma
tarafından birleştirilen sanat ve bilim arasında bir
çatışma başlamıştı. Bilim nasıl kendinin bütün
sorunlara çare olabileceğini düşünmüştü ki?
Sanat, bilimden aldığı bu darbe ile kendinin sadece
estetikle ilgilenen ve duyulara hitap eden bir
araçtan daha fazlası olduğunu kanıtlama peşindeydi.
Birinci Dünya Savaşı sırasında tepki olarak tarafsız
İsviçre’de kurulan Dadaizm akımı, sanatın bir tepki
olduğunu ve sadece duyulara değil aynı zamanda akla,
fikirlere ve felsefi görüşlere de hitap ettiğini
ortaya koydu. O ana kadar sanatın tüm normlarını
reddeden Dadaistler, sanatın bir lavabo, bir klozet
ya da kandan yapılan bir büst de olabileceğini iddia
ettiler.
Dadaizm’in bu tepkisi sadece Avrupa’da süregelen
savaşa değildi. Dadaistler, insan ruhunun
derinliklerine inip orada bulduklarını göstermek
istiyorlardı. Bilime de eşit ölçüde tepki
gösteriyorlardı. Eğer bilim, insanların her
problemine cevap verebiliyorsa neden savaş çıkmıştı
ve milyonlarca masum insan niçin ölüyordu? Dadaizm,
diğer sanat akımları gibi insanla ilgili olmuştur.
Her ne kadar içine kapanık bir akım olsa da konusu
insan olduğu için sanatçılar düşüncelerini kolayca
yayabiliyorlardı. Bilim ve sanat, ne kadar ayrı
olursa olsunlar ikisinin de ortak özelliği, kendi
içlerine kapalı gruplar olmalarıydı.
Bilim, sanatın tersine çoğu insanın anlayamayacağı
bir biçimde ve gittikçe hızlanarak gelişmeye
başlamıştır. Artık “normal” vatandaşlar bilimin
insandan kopuk, anlaşılmaz ve soğukluğundan
uzaklaşıyorlar ve Comte’un yıllar önce reddettiği
mistisizme geri dönüyorlardı. Şu an bile Kabala
bileziklerinin moda olduğu ve genel olarak mistisizm
ve doğu dinlerinin revaçta olduğu dönemde bilimin
her ne kadar insan hayatına yön verse de insanlarla
olan bağının giderek eridiğini görebildik.
Sanatta da Dadaizm’den sonra gelen sürrealizm,
modernizm, post-modernizm ve avant-garde akımlarıyla
da sanat-insan kopukluğu gözlemlenebilir. Piss
Christ gibi insanları şok eden eserlerle getirilmeye
ve ulaşılmaya çalışılan yeni bir anlayış André
Breton’un “yeni yer keşfetme” olarak ulaşmaya
çalıştığı hakikattir. “Yeni yerler kıtalar keşfeden
deniz kıyısından ayrılmadan bunu yapamaz.” Yeni
sanat akımlarına mensup sanatçılardan da bugüne
kadar alışılmış olan normları bırakmasının sebebi
de, bulmayı umdukları yeni yerleri bulma isteğidir.
Bilim de bu konuda, özellikle Quantum fiziği ile
sanatın yeni yerler bulma macerasında ona eşlik
eder. Her ne kadar elma düştüğünde, birleştiğinden
beri büyük ayrılıklar içinde olsa da bilim ve
sanatın eski kıtadan sonra aradığı yeni kıta
(hakikat), bilim ve sanat arasında hâlâ sıkı olan
bir bağın bulunduğunun kanıtıdır. Bu bağ, yeni bir
elma keşfedilinceye kadar devam edecektir ve bu yeni
elma yeni toprak ve yeni hakikat ile de sanat ve
bilim ikinci kez birleşecektir.