14. ULUSAL FELSEFE
OLİMPİYATI (2010) İLK ON YAZI
14.
Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Fırat AKOVA
Özel
Eyüboğlu Lisesi İSTANBUL
DERECESİ : 1
“Eğer birisi çoğunluğun anlaştığı şeye katılmamız
gerektiğini söylerse, bunun yararsız olduğunu
söylemeliyiz. Çünkü öncelikle ‘doğru olan’, şüphesiz
ki nadir olandır ve bu nedenle bir kişinin
çoğunluktan akıllı olması mümkündür.”
Sextus Empiricus, Pironizmin Ana Hatları, Kitap II,
çev. Örsan K. Öymen, Yeditepe’de
Felsefe, sayı 2, İstanbul 2003, s. 10
ÖZERK BENLİĞİN DÜŞÜŞÜ VE MASKELİ BALO
Birçoğumuzun tiksindiği örümcek,
nasıl kendi yuvasında sımsıkı bir ağ örüp esenliksiz
şöleni için görkemli bir tuzak hazırlıyorsa,
toplumun ya da sürüleşmiş öznelerin oluşturduğu
deliryum hastalığına yakalanmış bir dünya da, pek
sahiplendiği vahşetini tüm çıplaklığı ile yaşamak
için doğruyu seçer. Yanlışı kutsama ve doğruya
yabancılaşma ekseninde taklalar attırılan özne,
çoğunluğun egemenliğindeki bir anlamlar evrenine
girdiği andan itibaren yanlışın doğruya çevrilmesi
için misyonerliğe soyunur; bu nedenle yanlışın doğru
olarak etiketlenmesi kümülatif olarak artar. Söz
konusu fenomen ise, bu durumda, genelleştiği ölçüde
otoriter, tehlikeli, özneyi nesneleştirici ve
bağımsız iradeyi parçalayan bir silüete bürünür.
Sosyal psikolojinin kült
deneylerinden Asch Deneyi,
Solomon
Asch’in 1950’lerde yaptığı bir dizi uyum deneyidir.
Bu deneylerde bir kağıt üzerinde
A, B ve C olarak işaretlenen
çizgilerin hangisinin, onlardan ayrı olan X
çizgisiyle aynı olduğunun belirlenmesi istenir.
Deney için farklı sayıda gruplar oluşturulur ve bu
grupların içine çoğunluğu oluşturacak sayıda sahte
denekler yerleştirilir. Gerçek denekler her zaman
için azınlıkta olmakla beraber,
bir göz testinde olduklarına
inandırılırlar; sahte denekler ise önceden
kararlaştırılan yanlış bir cevabı söylerler.
Örneğin; B çizgisi X çizgisinin aynısıysa, sahte
denekler A cevabını; o an, o grup içinde ve yüksek
sesle
söyleyeceklerdir.
Profesör Asch, gerçek denekleri hep
sona saklar ve söz birliği eden sahte deneklere
önceliği verir. Merakla beklenen asıl soru, gerçek
deneklerin doğru cevabı söyleyip
söylemeyecekleridir. Farklı gruplarla onca kez
tekrarlanan deneyin sonuçları can yakıcıdır: Gerçek
denekler, doğruyu yanlış olarak dillendiren bir
grubun içinde, yüzde yetmişleri aşan bir oranda,
onlara uyum sağlayarak kendi iradelerini
rule of majority ya da çoğunluğun
egemenliği ilkesine dayanarak
pazara çıkarmışlardır;
yanlışın doğruyu götürmesi mantığıyla, gerçekten de
kişisel tutum, konformizmin duvarları arasında
nefessiz kalmıştır. Bu deney, uyumculuğun
hücrelerini anlamaktan öte, inkar edilemez küçük bir
yanlışın bile, hangi oranda doğru kabul
edilebileceğinin de ipuçlarını verir.
Komünist teorinin öncülerinden Alman
filozof Karl Marx, devlet aygıtlarının egemen
sınıfın yetkinleşmiş baskısı için çalıştığını ve o
sınıfın kendi doğrularını, aşağısındaki sınıflara da
doğru olarak kabul ettirmeye çalıştığını anlatır.
Resmi tarihin, ahlakın, kültürün, sanatın ve hatta
bilimin bir bütün olarak doğruluğun yanlışlığına
yolculuk etmesi, doğrunun eriyişine tanıklık eder.
20. yüzyıl düşünürlerinden Michel Foucault; bu
saptamayı daha da derinleştirerek herhangi bir
iktidar gücünün, hakimiyetindekilere öğrettiği bir
negatif değeri,
görünürde
pozitifleştirilmeye çalışılacağı öngörüsünde
bulunur. Söyleşilerinin toplandığı
Özne ve İktidar isimli yapıtta
Foucault; denetim çağında yaşayan bizlerin, içi
doldurulan heykeller olduğumuzda ısrarcıdır. O’na
göre toplumsal yapının temeli, yanlışların
sarmalındadır; ama öyle ki illüzyonun en büyüğü
yaşanıyordur: Doğruların mezarı kazılmış ve
çoğunluk, doğrunun mezarı başında yanlışın
ilahilerini söylüyordur.
Birinci
Emperyalist Paylaşım
Savaşı’nı izleyen bunalım yılları, sosyal kimlik
krizleriyle ve
postmodern olarak adlandırılan
genişletilmiş kapitalizmin makyajlanmış yüzünde
ifadesini bulur. Savaş sonrası toplumdan geriye
kalan yıkıntıların ardından, doğrunun ne olduğu ve
buna nasıl ulaşılabileceği daha dikkatli bir şekilde
ele alınmaya başlanmıştır. Frankfurt Okulu’nun
temsilcilerinden Theodor Adorno, İkinci Dünya
Savaşı’nın bir tanığı ve Avrupa’daki kitlelerin
histerikleşmesinin bir gözlemcisi olarak şunu ilan
etmiştir: Yanlış yaşam, doğru yaşanmaz. Yaşamın
yanlışlar üzerine kurulduğu, çoğunluk sayesinde
bunun düzlemleştirildiği ve doğrunun
imkansızlaştırılmasına paralel olarak Adorno'ya
göre, yaşam büsbütün doğrudan yoksundur ve yanlış,
bir yaşamı kaplayacak ölçüde serpilip gelişmiştir.
Adorno, çoğunluk ile yanlışın ilişkisinin
damarlarından birini kültür endüstrisi olarak ortaya
koyar. Kültür endüstrisi; yanlışın paradigması
tarafından araçsallaştırılan toplumsal bir kurum
olarak, çoğunluğu antenleriyle etkilemekte ve onları
yönlendirmektedir. Kirli bir ahlakın,
paspal
bir düzeneğin çürümüşlüğünü örter; genelleştirilmiş
yanlış bir algının payandası olur. Çünkü yıldızlı
reklamlar ve göz alıcı yapaylıklar, bir
kitle kültürünü de beraberinde
getirir; yanlış, yeniden toplumun üzerine
çöreklenmiştir. Buna baş kaldırmaya çalışan sözde
özerk özne ise siner ve yerine oturur. Araştırmacı
Serdar Kaya;
sineni şimdi de
"sindirmenin”, çoğunluğun birleştiği tabanlardan
biri olan eğitimle mümkün olduğunu ileri sürer.
İngilizce’de
indoctrination olarak geçen
endoktrinasyon kavramına göre
düşünce kalıpları,
aktarılan kişinin özgürlüğü kaldırılacak şekilde
onlara verilir.
Kaya ise bu tanıma bağlı kalarak, eğitimin eninde
sonunda bir endoktrinasyon olduğuna ve kendi amacına
uygun olarak doğruyu ve yanlışını ayırdığına dikkat
çeker. Ne var ki bu noktada, doğru ve yanlışın
içerikleri yer değiştirmiş ama isimleri aynı
kalmıştır.
Bürokratik diktatörlüklerin
eleştirisini yapan George Orwell, 1984 isimli
yapıtında özgürlük köleliktir sloganının şemsiyesi
altında barınan bir toplum yapısının öyküsünü kaleme
alır. Devlet aygıtının, insanların bilinçlerine
dahil her yere kazıdığı bu cümle, kavramların iç içe
geçirilmesi sayesinde, dilsel bağlamın yeniden
yapılandırılması sonucunu doğurur: Özgürlük, kölelik
olarak yaşanacaktır, dolayısıyla analitik bir
metodolojiyle bir değer (özgürlük), doğası gereği
kendi içinde olamayacak zıt bir değerle (kölelik)
eşleştirilmiştir. İşte tam bu nedenledir ki doğru,
yanlışın sosuna bulanmıştır, üstelik de Orwell’in
kurgusunda bir gün önceki doğruları ikinci gün
yanlış olarak benimseyen özneler yığını ile
karşılaşılır; daha dün savaşılan
Avrasya ya da Doğu Avrupa,
bugün
ebedi dost sıfatıyla sunuluyordur.
1984 aslında tüm doğruların ve dolayısıyla
bireylerin kendilerinin yanlışlandığı hastalıklı bir
yapıyı sergiler.
Yanlışların içselleştirilmesi,
Amerikalı yazar Arthur Miller’in Cadı Kazanı adlı
yapıtında, cadıların varlığına duyulan sapılmaz
inanç ve cadı avlarının rasyonelleştirilmeye
çalışıldığı bir paradigma bütünlüğü üzerinden
verilir. Lucifer olarak adlandırılan bir yaratığa,
yani Şeytan'a hizmet ettiği iddiasıyla mahkeme önüne
çıkartılan bir sanık, cadı olmadığını söylediği
zaman, çoğunluğun algısını temsil eden bir yanıtla
karşılaşacaktır. Mahkeme başkanı ona şunu sorar:
"Cadı değilsen, cadı olmadığını nereden biliyorsun?"
Cadılarla ilgili masallar fısıldayan her kimsenin
hikayesi, doğru olarak kodlanmış ve suçlamalar
altında kalan ya da bu mistik zırvalıkların yanlış
olduğunu söyleyen kişiler, yapıtta doğruyu
simgeleyen John Proctor gibi asılırlar. Aslında
Proctor'ın asılması, tüm kalıplarıyla, yanlışa
susamış bir yapının doğruyu intihara zorlamasıdır.
Bunun tarihsel bir görünümü de Sokrates’e verilen
ölüm cezasında bulunabilir. Gerçeğin bilgece bir
arayışını yapan Sokrates, içinde yaşadığı uzamın
körlüğünü onlara anlatmaya çabalamış, ancak sonu
baldıran zehiriyle bitmiştir. Toplumun doğruyu ne
büyük bir özenle koflaştırdığını ve yanlışları
göklere çıkardığını, mahkemede olan savunmasında da
aktaran filozofun sonu da çoğunluğun gözünde doğru
bir son olur.
Bireylere dayatılan ve çoğunluğa daha
önceden ayıklanmış olarak verilen doğru ve yanlışın
başka bir çatışması da, yine yüksek bir imge ve
sistemin keskin bir kılıcı olarak, Albert Camus’nün
Yabancı adlı eserinde bir izlek olarak kabul
edilebilecek olan mahkemede anlaşılabilir. Jean-Paul
Sartre’ın köktenci özgürlük anlayışından ve bireyin
kendi benliğinin üzerine hakimiyet kurarak doğru ve
yanlışı ayıracak niteliğine vurgu yapmasından
etkilenen Camus, yarattığı Bay Mersault
karekteriyle, yanlış ve doğrunun belirlenişinin bir
iskeletini çıkarır. İki fellahı öldürdükten sonra
yargıcın önünde, kimleri nasıl öldürdüğünden çok;
annesinin tabutu önünde sütlü kahve içmesinden,
cenaze sonrası sevgilisiyle gezmesinden ve dış
dünyaya karşı olan vurdumduymazlığından dolayı
eleştirilen Mersault, doğruyu belirleyen çoğunluğun
gözünde bu hareketleriyle yanlışa olanak tanıdığı
için idama mahkûm edilir. Ancak ironiktir ki mahkeme
kayıtlarına suçu, “adam öldürmek” olarak geçecektir.
Uyuşturulmuş bireylerin kurtuluşunun
ve üstün insanı yaratacak yolun haritasını çizen
Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı
eserinde, doğru sanılan yanlışların maymundan üstün
insana olan evrimin yolunu tıkayıcı bir unsur olarak
görür. Eserde odak figürlüğü sahiplenen Zerdüşt,
doğrunun bilgeliğini temsil eden Güneş’e; okuyucuya,
kendi varlığını duyumsatacak şekilde şöyle seslenir:
“Aydınlattıkların olmasaydı, bahtın nice olurdu!” Ve
Zerdüşt’ün yazgısı; öğretilerinin, yanlışlarla
bulantılar geçiren sıradan kimselerin ayaklarıyla
çiğnenmesi eğrisiyle çizilmiştir. Radikalliğiyle ve
gülünçleştirilen sözleriyle toplumda genel kabul
gören Nietzsche, çoğunluğun algı spektrumunu çoktan
décadence olarak damgalamıştır.
Yanlışın binbir şarlatanlıkla doğru
biçimine geçişi ve doğrunun içinin deşilmesiyle
değersizleştirilmesi, çoğunluğun jüri olduğu
sonsuzlaşmış bir sistemde çok doğal olarak
görülebilir. Hatta ve hatta bunların öznelerin
bilinçlerine çakıldığı bir ortamda, yanılgının daha
da arttığı söylenmelidir. Yanlışlara doğru olarak
tapınıldığı bir zamanda yaşamamıza rağmen, edilgen
kılınan öznenin yetkesi, nerede olursa olsun,
kendini aşma ihtiyacını duyuyor. Şüphesiz ki
iplerini koparıp doğruyu kabul edecek cesarete sahip
olan ve yanlışı
kabul etmeyi
ya da gerçekleştirmeyi reddedecek özne, çoğunluğun
kokuşmuşluğu ve zavallılılığı içinde aranamaz.
Şeyleşmiş bilincin ya da protez
akılın düzenlediği bir maskeli baloda, maskelerin
arkasındakileri bilmek oldukça güçtür; güç olduğu
kadar da altın değerinde.
Birçoklarının yaptığı gibi; doğru
yönü yanlış, yanlış yönü doğru olarak gösteren bir
pusulaya sahip olan bir gemiye binmemelidir insan.
Suya atlamalı ve ışığa doğru gitmek için, tüm
alacakaranlığı geride bırakarak
ad
astra (Latince, yıldızlara doğru)
diye haykırmalıdır, varlığının yüksek gücüyle.
14.
Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Hakan KIZILKUM
Özel
Amerikan Robert Lisesi
DERECESİ : 2
“Eğer birisi çoğunluğun anlaştığı şeye katılmamız
gerektiğini söylerse, bunun yararsız olduğunu
söylemeliyiz. Çünkü öncelikle ‘doğru olan’, şüphesiz
ki nadir olandır ve bu nedenle bir kişinin
çoğunluktan akıllı olması mümkündür.”
Sextus Empiricus, Pironizmin Ana
Hatları, Kitap II,
çev.
Örsan K. Öymen, Yeditepe’de Felsefe, sayı 2,
İstanbul 2003, s. 10
“YABANCILAŞTIRMAYA YABANCILAŞMAYAN BİREYİN DURUMU”
Doğru nedir? Doğruya, doğru bilgiye
ulaşmak mümkün müdür? Başka bir deyişle herkesin
üzerinde uzlaştığı bir doğrudan söz edebilmenin
gerçek hayata olan yansıması ne kadar gerçekçidir?
Eğer, farklı düzlemlerde olsa bile doğruya ulaşmak
mümkün ise bunun ölçütünü hangi koşullar belirler?
Çoğunluğun tek tipleştirdiği, kendi bireysel alanı
daralan, özgürlüklerinin sınırı keskin çizgilerle
çizilmiş birey mi yoksa var olana karşı gelen
ve çoğu kez toplum dinamikleri içerisinde
“yabancılaştırılmaya” mahkûm bırakılan
kişinin durumu mu bize doğru yolu göstermede
yardımcı olur? Ya da “Herkesin doğrusu
kendinedir” deyip “doğru” kalıbını
doğrudan kırmak mıdır ihtiyaç duyulan?
Doğrunun, doğru bilginin varlığını
açığa çıkarabilmeyi karşıtından hareketle
tanımlayabiliriz. Herakleitos’un ifadesiyle
“karşıtıyla birlikte var olur her şey” ve
karşıtı sınırlarını çizer esas incelenenin. Bu
bağlamda, doğruya “şüphe” yaklaşımını kendine
düstur edinen Septikleri ele almamız gerek. Üzerinde
mutlak bir uzlaşı sağlanabilecek doğrunun varlığına
tam karşı cephede duran Septiklerin isimleriyle
özdeşleşen “amaçsal şüpheci” yaklaşımları,
yüzyıllar sonrasındaki Aydınlanma Dönemi
düşünürlerine ışığını yansıtabilmiştir. Bu açıdan
değerlendirildiğinde “eldekine, var olana”
şüpheci yaklaşım - doğrunun var olduğu ön kabulüyle
beraber- doğrunun, karşıtından yani doğru olmayandan
ayrılabilmesi noktasında “sorgulama” tekniğinin baş
tacı edilişiyle önem kazanacaktır.
Tarih boyunca süregelen bilgi
türlerini genel bir bakışla incelediğimizde “felsefi
bilgi” türünün bahsedilen bu sorgulamacı mantığa
göre hareket ettiğini görürüz. “Mantıksal akıl
yürütmenin” basamaklarını bir bir inerken doğruya
ulaşma pahasına, sorularla küçülen; ancak paradoksal
bir biçimde bir o kadar da genişleyen bir durumla
karşılaşırız. “Nadir olan” doğruya ulaşmanın
temel öncülü, “öteki”leri elemekten geçer. Bu
kapsamda bahsedilen ötekiler çoğunlukla somut
olmadığından mantıksal bir uzlaşı çerçevesi
oluşturmak da güçleşir. Bu durum da “düşünsel
doğru” seçeneklerini çoklaştırır diğer bir
yandan. Bununla beraber köklerini gözlem ve deneye
dayandırmış bilimsel bilgi ise daha somut veriler
üzerinden hareket ederek yaklaşır doğru olgusuna.
Çoğunluğun uzlaşısına daha açık olan bu bilgi
türünün yolundaki en önemli engel, benzer metotlarla
elde edilmiş yeni bilgilerdir; başlangıçta
“nadir” olan ve haklılık payı bulunması
dâhilinde gün geçtikçe daha çok kabul gören,
standartlaşan bilgiler. Son bilgi türü olarak ise
“inanç doğrusundan” yani doğrunun varlığını,
netliğini bile tartışmamıza izin vermeyen
“kalıplaşmış doğrulardan” (dogma) oluşan dini
bilgiden söz edilebilir. Tüm bunlar
değerlendirildiğinde bahsedilen “doğru olanın” hangi
temel alana ait olduğunu saptamak ve ona uygun bir
inceleme tekniği geliştirmek gerekir.
Antik Yunan döneminin tabir-i caizse
“babası” olarak kabul edilen Sokrates’in o
meşhur “savunmasını”, daha doğrusu Sokrates’i o
duruma götüren koşulları ele alalım. “Çoğunluğun
üzerinde anlaştığının” dışında bir doğrunun var
olabilme ihtimalini, çoğunluk uzlaşısının yanıltıcı
olabileceği gerçeğini yüksek sesle dile getirmek,
“nadir olana” arayışın şüphesiz en önemli
örneklerindendir. Kendi deyimiyle “herkesin
bahsedilen konuda uzlaşı sağlaması” doğruya
ulaşmanın zorlu yolunda asla bir ölçüt olarak
değerlendirilemez. Temel ölçüt; doğru olana
inanılandan sapmaya yol açacak dayanaksız temelleri
yıkmak olmalıdır ve bu dayanaksız temellerden en
belirgini de “çoğunluğun tek tipleştirilen
sesidir.” Özellikle günümüz modernitesinde
çokça rastladığımız bu durumun sadece şu an değil;
Sokrates örneği başta olmak üzere tarihte pek çok
örneği vardır. Toplumun dejenere hale gelmiş
değerlerinin arasında doğurtma (maiotic)
yöntemiyle bireylere kendi öz doğrularını
kendilerinin akıl yürütmeleriyle buldurmaya çalışan
Sokrates, çoğunluğa karşı gelmenin bedelini en ağır
şekilde ödemekten kurtulamamıştır. Dile getirdikleri
“düşünsel tabanda” olduğundan mutlak doğruyu
tespit etmek pek mümkün, elle tutulur olmasa da bu
durumun tersi de “doğru” olana ulaşma yolunun
güvenilir ve algılanıp anlaşılabilen bir yol
olduğunu kanıtlamaz bize. Sokrates’ten yıllar sonra
bu kez “bilimsel” bilgisiyle yola çıkan Galileo, öne
sürdüğü Güneş Sistemi teorisi ve Dünya’nın -o
ana kadar sanıldığı gibi- durağan olmadığı
gerçeğiyle çoğunluğun doğrusuna “bilimsel” bir
saldırı gerçekleştirmiş ve Sokrates’le aynı hazin
sonu yaşamaktan kurtulamamıştır; çağlar sonra,
bilimsel bir alanda olsa bile. Temel bilgi türleri
üzerinden gittiğimizde ortaya çıkan “inanç bilgisi”
konusunda da mümkün olan mantıksal doğruya ulaşmak
için gösterilen çabaların kendi döneminde
anlaşılabildiğinden söz edilemez. Tarihin akışını
değiştiren “Reform” hareketleri, dinsel özgürlüğü
getirebilme anlamında ancak yüzyıllar sonra -kısmen-
başarıya ulaşmış ve kendi döneminde en yoğun
suçlamaların mağduru olmuştur “nadir olan adil
doğru olarak.” Bu örneklerin tümünü
incelediğimizde ortaya çıkan “ortak” engel,
çoğunluğun sesi ile birlikte -ve belki de daha da
önemlisi- “iktidar” olarak adlandırılan ve
gücü elinde tutan oluşumun varlığıdır.
Bilgi güçtür (Francis Bacon). Bu
saptamadan yola çıkarak gücü elinde bulunduranların
tarih dizgesi boyunca neler yaptıklarını
anlamlandırmak çok daha mantıklı olacaktır.
Hâlihazırda üzerinde uzlaşı sağlanmış doğruları
sarsmak, aynı zamanda bu otoritelerin -ister halkın
genel kanısı ve doğrudan demokrasideki güç, ister
Kilise’nin inanç temelli gücü- de yerlerinden
alaşağı edilmesine sebep olacaktır. Bu noktadan
hareketle iki seçenek karşımıza çıkar: Birincisi,
herkesin inanabileceği bir doğru oluşturmak ve bu
doğruyu çeşitli yöntemler vasıtasıyla beslemek.
İkincisi ise yepyeni bir doğruyu “sıfırdan”
bu yeni gerçekliğe herkesi -otorite sıfatıyla
kendileri de dâhil- inandırarak bireyleri “özden
uzaklaştırmak”. Bu noktada, bireyin kendisine
“sunulan” doğruya yönelmesi yeterli olacaktır; çünkü
birey kişiliğini yitirerek “pasif” konuma geçecek ve
baskının önce kölesi, kısa bir süre sonra da en
büyük destekçisi olacaktır. İlk seçenekten hareket
edersek gelenek ve inançların aktif rolüyle karşı
karşıya buluruz kendimizi. Geçmişten gelen değerlere
duyulan saygı ve “kendi özel kafesindeki”
inanç konusu, muhtemel bir karşı gelişin önünü
tıkar. Sorgulamadan yola devam etmek ve bir çığ gibi
bu duruma herkesi inandırmak bireyin aslî görevi
haline dönüşüverir. Eugène Ionesco’nun kitabına konu
olan sembolüyle “gergedanlaşmak” tek çare
olur artık tüm toplum için. Alışkanlıklar haline
dönüşen doğrular, toplumların ilerleyişinden çok
onların sabit konumunu destekler. Belli bir
“kaide” vardır ve “istisnalar” göz ardı
edilir; çünkü uzlaşılan doğruya inanç tamdır. Ya da
“onuncu köyler” kurulur istemli ya da
istemsiz yabancılaştırılan bireyler için. İşte bu
noktada kendi doğrularını tamamı ile kendi oluşturan
ikinci seçenek devreye girer. “Bilinmeyenin”
üzerine muhtemel bir hikâye yazılır ve herkesin
-bilinmeyenin kendisinin bile- desteği alınır.
Edward Said’in deyimiyle “Batı’nın işi olarak
Doğu” bunun en güzel örneğidir. Oryantalist
bakış açısı, bize bir masalın sırlarını verir ve o
kadar sürükleyicidir ki; gerçeğe bizzat şahit
olanlar bile bu “hem coğrafi hem bilgisel
karmaşada”, masala inanmayı tercih eder;
kendisini o şekilde sunmaktan gurur bile duyar.
“Nadir olan doğruya” ulaşmanın tıkanmış yolu,
tek tipleştirilmiş hâli hiçbir sorun teşkil etmez
büyük çoğunluk için. Yabancılaştırılan bireyin hem
toplumdan hem de “doğru”dan yabancılaşmasıdır
bu aslında.
“Doğru olanın ölçütünü doğru
olmayan(lar)ı elemek” olarak nitelendirebiliriz
Popper’in deyimiyle. Bu anlamda, uç noktada olanın
doğruya ulaşmadaki “mümkünlüğüne” kulak
vermemiz gerekiyor. Mümkünlük… Bu durum tabii ki
doğruluğun “koşulsuz olarak” nadir olanda olacağı
gerçeğini çıkarabilme lüksünü sağlamıyor. Mümkünlük
ifadesi, “dağın zirvesine” çıkmak ve olan
biteni bir de oradan görebilmek için davetiyesini
iletiyor yalnızca. İktidar sahiplerinin belirlediği
“koşullu ve belirlenmiş” doğrulardan kaçıp
düşünülmeyeni düşünmeye, yapılmayanı yapmaya
yönlendirir bizi “dağın zirvesi”, gerek Antik Çağ’da
(Sokrates) gerekse günümüz dünyasına daha yakın
zamanlarda -Galileo’dan itibaren- da pek çok kez
olduğu gibi. Doğru bilginin en önemli ölçütünün
farklılıklardan yola çıkmak ve “-mış gibi yapmış
olmanın önüne set çekmek” olduğu vurgulanıyor
esasen; çünkü istenilen, baskıdan doğan doğrular
değil “akıl ve tutarlılık” doğrusudur geniş
bir perspektifte. Birey, özdeki imkânlılığına
ulaşmak ister toplum içi yabancılaşmaya
yabancılaşarak ama fikirlerindeki “farklılık”
olan yabancılaşmayı serbest bırakarak.
14.
Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Oğuzhan Mehmet ŞAHİN
Antalya Anadolu Lisesi ANTALYA
DERECESİ : 3
“Şiir,
insan olmanın/ varolmanın en yüksek açılımıdır,
insanın insana açılmasıdır.”
Sevgi İyi, “Dünya Sorunları
Karşısında Şiir”,
Hürriyet Gösteri, sayı 263, Ekim
2004, s. 42-43
“NE GELİR ELİMİZDEN İNSAN OLMAKTAN BAŞKA”
“Ne gelir elimizden insan olmaktan
başka” diye başlar Edip Cansever bir şiirine. Şair
olmayı böyle anlamlandırır belki de, şaire en büyük
ve en zor görevi yükler. Şair olan kişi insan
olmalıdır aynı zamanda; büsbütün bir insan; yani
duygularıyla, düşünceleriyle, yaşantılarıyla, neşesi
ve hüznüyle. Çünkü şiir yazabilmek, insan
olabilmektir.
Şair, varoluşunun en uç noktasında
yaşıyordur, kendini ve hayatı anlatarak. Yazacak bir
şeyler her zaman vardır. Asıl güç, bunları ortaya
çıkarabilmektir. Kişi bunları yazabildiği,
anlatabildiği zaman gerçekten insan olacaktır.
Hayatın bütün zorluklarına rağmen ve üzerindeki
bütün baskılara karşı kalemini bir kılıç gibi
kınından çektiği zaman büyük bir savaş veriyordur
şair. Bu savaş, bir insan olma savaşıdır. Herşeyin
ötesinde kendini, bütün dramları ve komedisiyle
hayatı hiçbir kısıtlamaya tabi kalmadan anlatma
savaşı. “Yazmak özgürleşmektir.” Der Jean Poul
Sartre “Edebiyat nedir ?” adlı eserinde. Haklıdır;
yazmak özgürleşmektir ve insan olmak, özgür
olmaktır.
İnsan olmak, özgür olmaktır. Toplum,
aile, devlet, din ve dahi her şeyin omuzlarına
yüklediği görevi ve sorumluluklara rağmen kendin
gibi yaşayabilmektir; kendin olmak ve insan olmak
için. İnsan olmanın yolu, sistemin ve gerçekliğin
bütün baskısına direnerek kendini korumaktan geçer.
Şair de bunu yapar işte. Düşüncelerini, duygularını,
hayatını ve tüm mücadelesini sözcüklere, cümlelere
ve dizelere çevirerek onları ölümsüz hale getirir.
Bedeni toprağın altında çürüyüp gittiğinde bile
şiirleri hâlâ salonlarda yüksek sesle
okunabilecektir. Örneğin; bugün Nazım Hikmet’in,
Federico Gorcia Lorco’ nın, Luis Aragon’un, Charles
Baudlaire’in ya da öldükleri halde hâlâ yaşıyor olan
tüm şairlerin bu yaşıyor olma durumuna sahip
olabilmeleri bundandır. Onlar hayatı anlamışlar ve
kendilerini ölümsüzleştirmişlerdir. Varolmanın en uç
noktasında insan olmayı başarabilmişlerdir. Şiir
kişinin kendisine tuttuğu bir aynadır. Aslında
yazmak eyleminin her türlü hali genel olarak
böyledir. O yüzdendir ki Schopenhauer okumanın
“kişinin kendi kafası yerine başkasının kafasıyla
düşünmesi” olduğunu söyler. Çünkü yazılanlarda
öncelikli olarak bulunan yazan kişinin kendisi; onun
zihni, onun kalbi ve onun hayatıdır. Şair şiirine
kendi yaşantısını da koymadan rahat edemez. Cemal
Süreyya: “Beni öp sonra doğur beni” dediğine göre
işte budur. Çocuk yaşta kaybettiği annesine duyduğu
özlem, karşısındaki kadına olan sevgisiyle
karışmıştır. O artık bilinçaltı, bilinci ve
bilinçüstü bir bütün olarak hareket eden, kendini
ortaya koymuş gerçek bir insandır. Kelimelerin
ardındaki trajedi onun trajedisidir ve bu trajedi
tek başına kaldıramayacağı kadar ağırdır artık. O
yüzden bir başkasına anlatma ihtiyacı duymuştur. Bu
andan sonra da tüm yapabileceği anlatmaktır.
Anlatmak, kendisini başkalarının zihinlerinde de var
etmek ve insan olma yolunda ilerlemek. Son noktasını
koyana kadar da devam edecektir bu yolculuk. Her şey
yazıldıktan sonra okuduğumuz, duyduğumuz ve
gördüğümüz sadece insandır. Şair artık bunu
başarmıştır; artık kendini bize açabilmiştir.
Platon şairleri devletinden kovar.
Onların gerçekler yerine gölgeler yarattığını öne
sürer. Şairler insanların hayallere kapılmalarına
neden oluyorlardır. Yaşamayı anlatırlar, insan
olmayı anlatırlar. İşte bu yüzden Platon’un baskıcı
devletinde adeta birer Persona Non Grata (istenmeyen
adamdır) onlar. Çünkü Devlet’in varlığını
sürdürebilmesi için bireylerin hayattan zevk alan,
ağlayan ya da gülen yönleriyle insan olmaları değil,
Devlet’in sürekliliğin ve toplumun refahını sağlamak
için tıkır tıkır çalışan dişliler olmaları gerekir.
Platon’un Devlet’inde insanların birer kalpleri
yoktur, sadece zihinleri vardır. Bir kalbe sahip
olup da insan olmaları istenmez. Çünkü o zaman bir
de özgür olmak isteyecektir. En büyük tehlikelerden
biridir bu yüzden şairler.
Şiir, düşünürler tarafından çokça
küçümsenmiştir tarih boyunca. Çoğu zaman mantığın
değil de duyguların, tutkuların ve heveslerin
anlatıcısı olduğu için. Oysa zaten Hume’un da dediği
gibi: “Akıl duyguların kölesidir.” İnsanın
varoluşunun büyük parçalarındandır hep sevgi, öfke,
nefret, keder ve tüm diğer duygular. Bunlara
yeterince şans tanımadıktan sonra varoluşunu
tamamlayıp gerçek bir insan olabilmek mümkün
değildir. Şair, bu şansı diğer herkesten daha çok
tanıyandır işte. İçindekileri adlandırıp sonra da bu
adları kullanarak onları ortaya döker şair. “Gülün
bir adı varsa gizemi yoktur” der Umberto Eco. Öyle
olmuştur. Bu adlandırmanın sonunda içinde uyanmak
için bekleyen “insan” ı uyandırmış ve onun üzerine
örtülen perdeyi kaldırmıştır şair. Bütün gizemleri
ortadan kaldırarak, yani kendini anlatarak sonunda
“insan”ı ortaya koymayı, insan olmayı başarmıştır.
Şair, Prometheus’ un insanlar için
çaldığı Tanrıların alevini kendisi için çalandır.
Kendi insanlığını sürdürebilmek, kendi insanlığına
ışık tutabilmek için. Ve böylece tamamen karanlık
olduğunda dahi o alevin aydınlığında bir insan
olarak kalabilecektir şair. Ateşten dizelerle
yazacaktır kendi hikâyesini.
Hep kendini anlatmaya ifade etmeye
çalışır. Anlaşılmak çok da önemli değildir şair
için. Onun tüm mücadelesi, tüm savaşı kendisinedir.
Bir şeyler yazmak, bir şeyler söyleyebilmek için.
Belki de “ben özgürüm” diye haykırarak özgürlüğünü
ilan edebilmek için. Özgür bir insan olmanın, gerçek
bir insan olmanın en büyük lükslerinden biridir
istediğini, istediği zaman ve istediği gibi
söyleyebilmek. Çünkü sözcükleri bükerek, çekerek,
kıvırarak onlara istediği ve ihtiyacı olan şekli
verebilir şair. Ve bütün o baskıcı, şiddet
uygulayan, insana boyun eğmesini ve bileklerini
kelepçeler için uzatmasını söyleyen düzen kurma
girişimlerinin, toplumsal sistemlerin, hiç birinin
egemenliği yoktur sözcükler üzerinde. Şiire şair
dışında kimse söz geçiremez. Bu yüzden şiir,
özgürlüğün ülkesidir. Ve ancak özgürlüğün ülkesinde
insan olmayı becerebiliriz; çünkü insan olmak, özgür
olmaktır. Ve zaten şiirin içine girdikten sonra
yapabileceğimiz başka şey yoktur. Tüm görevimiz, tüm
amacımız anlatmak, varoluşumuzu gözler önüne
sererek, kendimizi başkalarının zihinlerinde yeniden
ve tamamen var ederek insanlığımızı, insan
olduğumuzu ilan etmektir. Çünkü şair gerçekten çok
haklıdır: “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka?”
14.
Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Özgün SAK
Özel
Amerikan Robert Lisesi İSTANBUL
DERECESİ : 4
“Eğer birisi çoğunluğun anlaştığı şeye katılmamız
gerektiğini söylerse, bunun yararsız olduğunu
söylemeliyiz. Çünkü öncelikle ‘doğru olan’, şüphesiz
ki nadir olandır ve bu nedenle bir kişinin
çoğunluktan akıllı olması mümkündür.”
Sextus Empiricus, Pironizmin Ana
Hatları, Kitap II,
çev.
Örsan K. Öymen, Yeditepe’de Felsefe, sayı 2,
İstanbul 2003, s. 10
GLOBAL DÜNYADA EPİSTEMOLOJİK SORUNSAL ÜZERİNE
“Şüphe eden insan ilkin hüküm
vermekten kurtulur, sonra da sıkıntıdan” der
Pyrrhon. O çağlarda bilinen dünyanın neredeyse
tamamını fetheden Büyük İskender’in askerlerinden
biri olan, septisizmin kurucusu Pyrrhon katıldığı
seferler boyunca yüzlerce farklı kentte, binlerce
insanla tanışmış ve birçok farklı düşünce ile
karşılaşmıştır. Hepsi mantıksal gözükse de
birbirlerinden çok farklı düşünce olduğuna göre
“doğru olan”ın ne olduğunu sormadan önce doğru
bilginin olabilirliğini sorgulamak gerekir.
Doğru nedir? Bu soru, felsefe tarihi
boyunca özellikle dünya globalleşme yolunda önemli
adımlar attığı sırada karşımıza çıkmaktadır. Büyük
İskender’in orduları tarafından bir “kozmopolis”
(evrensel kent) oluşturulduğu yıllarda sorulan bu
soru, MÖ VI. yy’da evrenin ana maddesinin ne olduğu
sorusuna çok farklı yanıtlar veren doğa
filozoflarını örnek gösteren sofistler tarafından da
sorulmuştur. İnsanoğlu, XXI. yy’ın teknolojik
avantajlarından yararlanarak farklı görüşlere
saniyenin milyonda biri kadar bir sürede ulaştığına
göre, bu sorunun son yıllarda daha sık duyulur
olması pek doğaldır.
Karşıtların bir bütün olduğunu
savunan Herakleitos’a göre, gidiş yolu ile dönüş
yolu aslında aynıdır. “Bardağın yarısı boş” diyen
ile “Bardağın yarısı dolu” diyen aynı gerçeği dile
getirdiğine göre, “bir şey ya vardır ya da yoktur.”
Diyebiliriz. Dolayısıyla bu konuda doğruya ulaşmak
için o tespiti doğrulamaya değil, yanlışlamaya
çabalamalıyız. Nitekim bir bilginin desteklenmesi
onun doğruluğunu ortaya koymaz, bunun için
yanlışlama denemelerinin boşa çıkması gerekir. Bir
başka deyişle “Tüm insanlar ölümlüdür.” hükmünü
doğrulamak için ne kadar ölümlü insan bulursak
bulalım, bu iddiamızı kesinleştirmeye yetmez. Ancak
tek bir ölümsüz insanın varlığı bu hükmü tümden çöpe
atmaya yetecektir. Farklı olaylardan yola çıkarak
tek bir sonuca varmaya çalıştığımıza göre buna
“olgusal kanıtlama” diyebiliriz.
Doğruluğun çelişkisi de burada
yatıyor, nitekim bir bilginin bilimsel doğruluğuna
ancak onu yanlışlayarak ulaşabiliriz. Ancak bunu
yaptığımızda da artık o bilgi doğruluğunu
yitirmiştir. Aksi takdirde bir bilginin doğruluğunu
bilimsel yöntemlerle yanlışlayamıyorsak; o bilgi
zaten bilim alanının konusu değildir. Örneğin,
Tanrı’nın varlığı kanıtlanamadığı gibi yanlışlanamaz
da, dolayısıyla bilimdışıdır. Bir bilginin
doğruluğundan onu yanlışlayana kadar emin
olamayacağımıza göre doğru bilgi yoktur. Uzun
yıllar, insanın kesin olarak kanıtlayabileceği tek
bilginin matematiksel ve mantıksal bilgi olduğu
düşünülmüştür. Descartes, matematiğin kesinliğini
diğer bilimlere analitik geometri yolu ile
uyarlamaya çabaladı. Oysa, matematiksel bilginin
doğruluğu da önceden doğru saydıklarımızın tahminî
doğruluğuna dayalı bir varsayımdan ibarettir.
Kısacası kesin değildir. Nitekim “2x2=4” bilgisinin
dayanağı, güvenilirliği en fazla bu bilginin
güvenilirliği kadar olan bir başka bilginin, “2+2=4”
bilgisinin sonucudur.
Her bilginin deney ile elde
edilebileceği düşüncesi üzerine kurulan Newton
fiziği, Einstein’ın görecelilik kuramı tarafından
yıkıldığında Popper, fizikten de emin
olamayacağımızı dile getirmiştir. Haklıdır da!
Özellikle günümüzdeki hızlı gelişmelere birçoğumuz
ayak uydurmakta bile zorlanıyoruz, dolayısıyla
hiçbir bilginin doğruluğu bir daha değiştirilmemek
üzere kesinleştirilemez.
Empirik bilginin doğruluğunu savunan
filozoflar, deney-gözlemde dikkat ve tutarlılık ile
doğru bilgiye ulaşılabileceğini savunsalar da
doğadaki birçok örnek bunu yalanlamaktadır. Okyanus
aşırı bir uçak ile yaptığımız yolculuğun başlangıç
noktasındaki zaman diliminde olduğumuzu sandığımız
halde vardığımız noktadaki zaman kavramı
tahminimizden çok farklıdır. Elealı Zenon’un
“Akhilleus ve Kaplumbağa” paradoksunda olduğu gibi
hızlı koşucu Akhilleus, yarışmaya önden başlayan
kaplumbağaya yetişememelidir. Nitekim, Akhilleus’un
koşacağı her bir zaman diliminde kaplumbağa bir
önceki adamın yarısı kadar daha yol alacaktır. Bu
iddianın yanlışlığı açık olduğu halde hâlâ
yanlışlanamamış olması, doğru gözlem sonucu elde
edilen bilginin doğru mantıksal akıl yürütme ile
değerlendirilmesine karşın, yanlışlığı bariz bir
sonuca varılabileceğinin en açık kanıtıdır. Sonuç
olarak, ne deney-gözleme dayalı “bilgi”nin ne de
akıl yürütme sonucu varılan “bilgi”nin doğruluğu
kesindir.
Aristoteles’e göre “İnsan doğası
gereği bilmek ister.” Oysa mutlak bilgi mümkün
değilse insanın bilme açlığını doyurmak için ortaya
koyduğu bilgiler, zaman ve mekâna bağlı olarak
değişmeye mahkûmdur. Dolayısıyla mükemmel bir dünya
düzenini, mükemmel toplumu arayan Platon ve Marx
gibi “idealistlerin” uğraşları, büsbütün beyhude
çabalardır. Bu filozoflara karşı çıkan Popper,
doğruluğundan emin olabileceğimiz bir yönetim
anlayışının olamayacağını söylemekle yüzde yüz
haklıdır. Özellikle günümüz dünyasında birçok ülke
birbirine taban tabana zıt “demokratik” yöntemlerle,
bazıları komünizmle yönetilirken, bazıları ise
dünyanın geri kalanından izole yaşamayı tercih
etmektedir. Nitekim hangi filozofa sorarsanız farklı
yanıt alacağınız bir sorudur, toplumsal düzenin
amacı sorusu. Platon “adalet” derken bir başkası
“yalnızca zayıfların adalet ve eşitlik isteyeceğini”
söyler. Hobbes tiranlığın ayakta tuttuğu düzenin
bile kaostan iyi olduğunu söylerken Spinoza ve Locke
özgürlüklere vurgu yapar. Her biri de düşüncelerini
tam bir mantıksal bütünsellik içinde sistematik
olarak desteklemiştir.
Kısacası, her “doğru bilgi” kısa bir
süre ve sınırlı bir mekân için geçerli olduğuna göre
İngiliz muhafazakârlarının öncüsü Burke’ ün iddia
ettiğinin aksine, “geçmiş kuşakların bilgeliğinin
somutlaşmış hali olan geleneklere boyun eğmek”
aptalcadır. Nitekim felsefe, kurallara imanla boyun
eğmek değil, onları sorgulayarak yeniden
şekillendirmektir. Nietzsche’nin deyimi ile, “üst
insan” (übermensch) olmanın yolu “toplumsal
değerlere karşı eldiven giyerek onları yeniden
değerlendiren”, tarih sahnesine nadiren çıkan
birtakım insanların takip ettiği yoldur. Tarih
boyunca Sokrates, Galileo, Thomas More, Newton,
Nietzsche gibi filozof ve bilim adamlarının çoğunluk
tarafından suçlanması da işte bu sebeptendir. Bu
isimlerin yenilikçi düşünceleri asla geçmişin
doğruluğunu yadsımaz. Nitekim geçmişin doğrusu,
günümüzün yanlışı olmuştur artık. “Doğru”, sürekli
değiştiğine göre; bu, çağa ayak uyduran nadir
insanlar ile statükoyu sürdüren çoğunluk arasındaki
bir çatışmadan başka bir şey değildir.
Demokritos’a göre her şey atomlardan
oluştuğuna göre, “doğru” dediğimiz tüm kavramlar bu
atomların belli zaman ve mekândaki farklı
birleşimlerinden ibarettir. Ancak bu atom
birleşimleri, bazen parçalanıp başla birleşimler
oluşturduğuna göre “doğru kavramı” da sürekli
değişmeye mahkûmdur. Muhammed’in VII. yy
Arabistan’ına getirdiği hukuk, o zaman ve mekân için
mükemmel olsa da XXI. yy’ın çağdaş yurttaşlık
anlayışı ile uyuşmamaktadır. Beş yıl kadar önce moda
olan bir şeyin beş yıl sonra hoş karşılanmaması da
işte bu yüzdendir. Hegel tarih anlayışının ortaya
koyduğu gibi, hiçbir olay içinde bulunduğu zaman ve
mekândan ayrı düşünülemez, tersine o mekân ve
zamanın birer ürünüdür. Rönesans’ın olmadığı yerde
Machiavelli, Romantizm’in olmadığı yerde Mozart,
ulusalcılığın olmadığı yerde Atatürk var olamaz.
Özetle, doğru bilgi ne ezelsiz ne de
sonsuzdur. Her bilginin öne sürüldüğü bir an olduğu
gibi, çürütüleceği bir an da vardır. Dolayısıyla
kendisinden önceki bilgiyi çürüterek ortaya çıkan
bilgi, aslında kendi çürütülme sürecini başlatmış,
kendi mezarını kazmaya başlamıştır. Bu nedenledir ki
“çoğunluğun doğru kabul ettikleri bilginin doğruluğu
sonsuza kadar devam edecektir.” yargısı külliyen
manasızdır. Tarih boyunca olduğu gibi her bilgi ilk
kez ortaya çıktığında çoğunluk tarafından
lanetlenecek, ancak zamanla çoğunluğun ortak aklına
karşı bu yenilikçilerin zaferi ilan edilecektir.
İşte mutlaka sabit kalacak olan bu döngünün
kendisidir.
14.
Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Cansu HEPÇAĞLAYAN
Özel
İzmir Amerikan Koleji İZMİR
DERECESİ : 5
“Şiir,
insan olmanın/ varolmanın en yüksek açılımıdır,
insanın insana açılmasıdır.”
Sevgi İyi, “Dünya Sorunları
Karşısında Şiir”,
Hürriyet Gösteri, sayı 263, Ekim
2004, s. 42-43
KONSANTRE BİR İLETİŞİM YOLU OLARAK ŞİİR
Tarihsel süreçte uygarlığın dönemsel
yönelimleri ve şiir beraber incelendiğinde, bu
ikilinin paralel ilerlediği göze çarpar. Bir başka
deyişle, dil çatısında varlık bulan bir sanat dalı
olarak şiir, çağsal sıkıntıların ve egemen
düşüncelerin bize yansıması olarak veya da saydığım
gerçeklikler, şiirin bir yansıması olarak meydana
gelmiştir. Sözgelimi, romantik dönemin ağır aksak,
duygusal temalarından sonra ortaya çıkan bir şiir
akımı olarak parnasizmin deneysel gerçekçiliğini,
modern dönemdeki akılcı ve deneyici felsefi
akımlarla ve Avrupa’da süregelen Aydınlanma Çağı’yla
bağdaştırmamak olanaksızdır. Aynı şekilde,
postmodern dönemdeki dadaizm, sürrealizm gibi sanat
hareketlerinin 1900’lerdeki savaşlara, insani
değerlerin çiğnenmesine, açık ekonomi politikasının
beraberinde getirdiği doyumsuzluğa ve aşkın hırsa
bir tepki olarak gösterilen gerçekliği reddettiği ve
hatta bu mevcut gerçekliğin yıkımına uğraştığı
söylenebilir. Allen Ginsberg “Uluma” adlı uzun
soluklu şiirinde “Beat Kuşağı” adını alan ve demin
bahsi geçen postmodern sanat hareketlerinden bir
hayli etkilenen küçük bir şaire/yazara topluluğun
gerçeklikten kaçış için alkole, uyuşturucuya, sekse,
yolculuğa ve edebiyata yönelimini anlatır. Kimi
eleştirmenlere göre bu şiir döneminin
psiko-sosyolojik yapısını anlatmakta birçok bilimsel
veriden daha yetkindir.
Şiirin; felsefe, psikoloji,
sosyoloji, ekonomi ve bilimsel ilerlemeyle
bağlantısını okuduktan sonra, etkilenim içinde
bulunduğu bu disiplinlerden ne yönde farklı olduğunu
dile getirmek gerekecek. Hegel; estetik anlayışında
sanat dallarını üçe bölüp birinciye mimari türevi,
ikinciye resim türevi sanatları yerleştirirken
üçüncü bölüme ona göre en yetkin sanatı koyar: Şiir.
Bunun büyük ölçüde sebebi şiirin duyusal gerçekliği
değil, insan aklının bir yaratımı olan dili malzeme
olarak kullanmasıdır. Peki, dil ve insan
kıyaslandığında ve hatta dil ve düşünce
kıyaslandığında hangisinin diğerini kapsadığı iddia
edilebilir? Wittgenstein’a göre düşünce tümcenin
mantıksal tasarımıdır, tümce ise gerçekliğin
tasarımıdır. Bu görüşe göre tümce mantık dışı
olabileceği gibi düşünce de tümce olmadan,
dolayısıyla dil olamadan var olamaz. Yani gerçeklik
dili, dil de düşünceyi kapsar hale gelir. Mantıksa
dilin içinden düşünceyi süzmekteki bir araç kabul
edilir. Aslında, sözcüklerin, tümcelerin ve bunların
bütününün adı olarak dilin insan düşüncesinin bir
ürünü olduğu göz önünde bulundurulursa, bahsi geçen
ürünün insan düşüncesini oluşturması bir paradoks
olarak karşımıza çıkıyor ve insan zihnindeki
araç-amaç karmaşasını açıkça ortaya koyuyor.
Sözcüklerin insan üzerindeki egemenliği temasını
Salinger, Franny ve Zooey adlı öykü kitabında sıra
dışı bir kurguyla işlemekte. Öykünün ana karakteri
Franny’nin okuduğu bir kitaptaki kahramanın tek
amacı durmadan dua etmeyi başarabilmek; çünkü
yalnızca bu yöntemle tanrıya ulaşabileceğini
düşünüyor. Arada geçen birçok olaydan sonra,
durmaksızın (sonsuz defa) tanrının adını anmayı
başarıyor. Bu görüş yayıldığında ise farkına
varılıyor ki inançsız bir insan bile tanrının adını
bir limit olarak sonsuz defa anarsa, onda da iradesi
dışında bir tanrı inancı oluşuyor. Tüm bu
örneklerden yararlanarak, dilin insan bilinci ve
iletişimi üzerindeki en güçlü egemenlik olduğunu ve
şiirin de dilin bütün olan olanaklarından serbestçe
yararlanan bir sanat dalı olarak tıpkı Sevgi İyi’nin
de belirttiği gibi insan varoluşunun en yüksek
açılımı olduğu iddia edilebilir.
Şiirin insan yaşamıyla ve insanlar
arası iletişimle bağlantısını kurarken çağdaş Türk
şiirinin üç dönemini de gören (Birinci Yeni; İkinci
Yeni ve İkinci Yeni Sonrası) bir şair olarak İlhan
Berk’in söylemlerinden yararlanmak yerinde
olacaktır. Öyle ki, İlhan Berk şiir yazmaktan değil
şiirin hayatını yaşamaktan bahseder. Hayatını bir
şiir olarak gören şair, çevresinde duyusal gerçeklik
olarak algıladığı her şeyi imgeye dönüştürür. Yani
sokaklarda dolaşmak bile onun için sıkıntı
vericidir; çünkü gördüklerini zihninde önce imgeler
ve beraberinde şiire dönüştürerek yazma telâşına
girer. Bu eylemden insandan gelip insana giden bir
iletişim ağı olarak bahsedilebilir. Bir başka
deyişle, şiir insan eliyle yapılmış, konu olarak
insanı kapsayan ve insana yöneltilen bir açılım
olarak kabul edilebilir. Bu koşullar altında şiirde
“söylenecek bir şeyin olması” şarttır. En bireyci
şairlerde bile, gizliden gizliye “bir kişiye bir şey
söyleme” kaygısının boy gösterdiğini görmemek
olanaksızdır; zaten öbür türlüsü insanlar arası bir
iletişim metodu olarak dilin kavramsal karşılığıyla
çelişir. Ama bahsi geçen kaygı, daha doğru bir
deyişle sıkıntı, kesinlikle toplumcu bir üslupla
kitlelere ulaşma çabasından kaynaklanmaz, aksine iki
kişi arasındaki (şair-okur) iletişimin insan
zihninde iki kere süzülmüş (şaire gerçekliğinden
tümceye ve tümceden okur düşüncesine) belki de en
yoğun örneğini oluşturur. Wittgenstein’in Tractatus
Logico-Philosophicus adlı kitabının önsözünde eseri
kendisiyle aynı şeyleri düşünmüş ve kendisini
anlayabilecek tek kişiye ithaf etmesinin sebebi de
büyük ihtimalle budur. Tüm bu örneklere dayanarak,
şiir, gerçeklikten dile, dilden imgeye, imgeden
çağrışıma, çağrışımdan düşünceye ve düşünceden
paylaşıma uzanan sentetik bir zincir olarak insan
iletişiminin doruk noktası kabul edilebilir.
14.
Türkiye Felsefe Olimpiyatı
İpek
KAYMAZ
Özel
Üsküdar Amerikan Lisesi İSTANBUL
DERECESİ : 6
“Yazar bütün antenlerini açmış olarak bu çağda
dünyanın yüzünü, insanoğlu’nun yüzünü saptamaya
çalışır. İnsanoğlu nasıl duyumsamakta, neyi
düşünmekte, nasıl davranmaktadır? Tutkuları,
kısırlıkları, umutları nelerdir?”
İngeborg Bachmann, Bu Tufandan Sonra,
Hazırlayan ve çeviren Ahmet cemal,
Metis Yayınları, 1990, s. 46
ANTENSİZ YAZIN
“Yazma” eylemi sözlükteki ilk
anlamıyla, belirli bir dilin harflerine, yazım
kurallarına ve kullanımlarına göre istenilen
herhangi bir şeyi; düşünceyi, varlığı, şifreleyerek
kağıda geçirme işidir. Yazıyı yazarken insan
kelimeleri kullanış şekliyle, dile olan
hakimiyetiyle kendini ifade eder, bu nedenle “yazı”
insanın kendini ifade etmesi olarak da
düşünülebilir. İnsanı ifade eden, bütün yönleriyle
dışa vuran bir araçtır yazı. Peki, bu bağlamda
düşünüldüğünde “yazar” kimdir? Kimlere yazar denir?
Herkes yazar atfedilebilir mi? Yazar; yaşadığı
çağın, düşüncelerine hükmetmesini engelleyemeden,
her insan gibi algılarını tamamıyla kullandığını
düşünerek fikirlerini kaleme alan kişiye denir.
Ortaya konulan ürün/eser herkes tarafından
ulaşılabilir olduğundan, yazar hem kendine hem de
topluma karşı sorumludur. Yazın ise, yazarın bu
sorumluluklarından ötürü ait olduğu sistemdir.
Gerektiğinde yazarın dönüp başvurabileceği, yazarı
çoğu kez besleyen yazınsal ürün birikimidir. Yazar,
algılarının tümünü kullanarak, antenlerinin tümü
açıkken, insanların yaşadıkları sistemde verdikleri
yaşam mücadelesini, beklentilerini, kaygılarını,
umutlarını gözlemleyip kaleme alan üretim
çarklarının arasında özlük haklarını unutmuş olan
bireylere insanca yaşamanın insan gibi hissetmenin
nasıl olduğunu insana hatırlatma görevi üstlenen
kişidir. “Antensiz Yazın” ise, yazarın topluma karşı
gerçekleştirdiği bu görevi, toplumun egemen
güçlerinin çıkarlarına hizmet etmesi gerektiğini
savunan çoğu zaman edebi ürünleri bile rant ve
kişisel çıkarları için kullanılmasını dikte eden
yazın türüdür. Antensiz Yazın’da algılar kapalıdır.
Bu nedendir ki zaten herhangi bir çıkış noktası
olmadan toplumun geri kalanına hükmeden bir şekilde
bir sloganla yazarlara çağrıda bulunurlar: “Antensiz
Yazın!”
Peki, bu sistem neden ve nasıl
yaratılır? Yazının, (öykü, roman, deneme,
tiyatro...) insanı ifade ettiğini, insana insanı
insana, insanı kullanarak anlatma yolu olduğunu
söylemiştik. İşte tam bu noktada, 21. yy kapitalist
toplumlarında “Antensiz Yazın”a büyük iş düşer; o da
yazın dünyasının, edebiyatın olabildiğince
yavanlaştırılmasını sağlayarak, özellikle toplumun
alt kesimini oluşturan geniş halk kitlelerinin
yazından, yani ifadeden, yani düşünceden
uzaklaştırılmasını sağlamaktır. Bu amacı “Antensiz
Yazın” sistemi nasıl gerçekleştirir? Birincisi
düşünceye, yani bireyin kendisine hükmederek;
ikincisi topluma hükmederek, üçünçü ve en üst nokta,
üretim ilişkilerine hükmederek. Böyle bir sistemin
varlığına karşı yazar nasıl bir tavır sergiler? Asıl
soru yazar bütün sorumluluklarının bilincinde olarak
“Antensiz Yazın”ın bir parçası olmayı kabul eder mi?
Düşünce, insanın kendisine öğretilen
ya da kafasında şifrelediği kavramları kullanarak,
yaşadığı an’a dair, yaşantısına dair gözlemlerinden
yola çıkarak oluşturduğu kanıdır, kendisini
ifadesidir. Bu nedenledir ki insana bir şey
yaptırılmak istendiğinde, önce düşünceleriyle söz
konusu durumu kabul etmesi/onaylaması gerekir. Bunun
için de “ikna” kullanılır. Düşünceyi ele geçirmek,
bireyi ele geçirmekle birebirdir. 21. yy kapitalist
toplumlarında Descartes’in “Düşünüyorum öyleyse
varım” sözü önemini yitirmiş, yitirmek zorunda
bırakılmıştır. Çünkü 21. yy kapitalist toplumlarının
bireyleri hiçbir zaman bir iyileşme göstermeyen
düzenin içinde düşünmeye değil, “önce itaat sonra
umut etmeye” mecbur bırakılmışlardır. Düşüncenin
hakimiyeti eleştirmeyi de beraberinde
getireceğinden, her zaman çalışan sınıfın düşüncenin
önemini kavraması egemen sınıf için bir tehlike
olmuştur. Zira çalışan sınıfın, neyi nasıl
ürettiğini nasıl kar sağlandığını fark etmesi egemen
sınıfın aleyhinedir. Bu nedenle çalışan halk
kitlelerini önce mağaranın içinde sırtları ışığa
dönük oturtmak, gölgeleri seyrettirtmek, sonra da
ışığın bir başka dünyadan gelerek gölgeleri
oluşturduğunu iddia edip o “başka” dünyaya yatırım
dünyalarını öğütlemek gerekir. İşte tam bu noktada
“Antensiz Yazın”, Henry Bergson’un zihin akışı
temalı yazınsal eserlerini popüler hale getirmelidir
ki, insanları gerçek dünyadan soyutlayıp hiç olmayan
bir dünyaya sevk etsin, böylece geniş halk
kitlelerini daha kolay yönlendirebilsin. Bu yöntem
kesinlikle düşünceye hükmetmektir. İkinci yöntem ise
topluma hükmetmektir. Toplum, içinde yaşadığı
koşulların, insanın özlük haklarıyla yakından
uzaktan ilgisi olmayan koşulların, hiçbir zaman
değişmeyeceğine inandırılmalıdır. Bu “Antensiz
Yazın” paradigmasının geniş halk kitleleri üzerinde
uyguladığı yöntemdir. Kant’ın da sözünü ettiği
Numen-Fenomen ilişkisi tam da bu noktada hayat
bulmaktadır. Toplum etrafında gördüklerini, yaşanan
gerçeklikleri (Fenomen) yorumlamak yerine, yönetici
sınıfın yorumlarına başvurma gerekliliğini hisseder.
Bu da bir önceki aşamanın başarısının kanıtıdır,
zira toplumu oluşturan bireyler kendi gözlemlerinden
yola çıkarak vardıkları kanıya değil, yönetici
sınıfın kendilerine dikte ettiği yargıyı doğru
bulmaktadırlar. Bu noktada “Antensiz Yazın”
sisteminin üzerine düşen en büyük görev, toplum
tarafından daha önce popüler olan ve
rant/hakimiyet/egemenlik uğruna düşüncelerini feda
etmeye hazır bekleyen yazarları kendi tarafına
çekmektir. Bu yolla algısız yazı yazıyor olmak;
insanın kişisel gereksinimleri için değil ertesi gün
işe gitmeye yetecek kadar gelirle nasıl hayat
mücadelesi verdiği gerçeğini örtbas edip
sürrealizmin insanlara sağladığı geçici ve suni
rahatlığı meşrulaştırmak “Antensiz Yazın” ın
gerçekleştirmeye çalıştığı nihai edimdir. Kendini
“yazar” atfedilen insanların ise, başlangıçta
yapılan yazarlığın tanımına bağlı kalarak Antensiz
Yazın’ ın bir parçası olmamaları gerekir.
Peki yalnızca düşünceye ve topluma
hükmederek işlevini tamamlayabilir mi Antensiz Yazın
ailesi? Bireyin üzerine gidildikten, toplumun
üzerine gidildikten ve aşamalar başarıyla
tamamlandıktan sonra bir sonraki aşama üretim
ilişkilerine hükmetmektir. Peki Antensiz Yazın
anlayışı üretime nasıl hükmedebilir? Üretimin
sürekliliğini sağlayan halk kitlesi, düşüncenin
yazıya geçirilmiş haliyle, yani yazınla bağını
koparmalıdır bu paradigmaya göre. Çünkü ancak kısır
bir döngünün içinde olduğunu, imkânsızın yalnızca
hayal edilip hiçbir zaman ulaşılamayacak bir şey
olduğunu üretici sınıf kabul ettiğinde, egemen
sınıfın hükmü garanti altına alınmış olur. Tam bu
noktada Karl Marx’ ın diyalektik materyalizmi ile,
üretici sınıfın ihtiyaçları kesişmektedir. Üretici
sınıfı kendisine dayatılan sürrealist çizgi, insan
doğası gibi hiçbir şekilde değişmeyeceğinin
garantisi verilmiş kavramları ancak tez-antitez ve
sentez yoluyla sorgulamaya yönlendirilebilir.
Sorgulama işi ise sadece ve sadece yazınla,
edebiyatla uğraşan; düşünceyle yazının toplumla
etkin hale gelmesi için gerekli ekonomik refah
seviyesinin sağlanmış olduğu toplumlarda
gerçekleşebilir. Bu nedenledir ki ekonomik açıdan
egemen sınıf azınlıkta olduklarını bildikleri için,
çoğunlukta olan üretici sınıfın haklarını gasp
etmekte ve bu işi gerçekleştirirken “Antensiz Yazın”
ailesini kurmuşlardır.
Peki, yazar bütün bu olayların
neresindedir? Yazar, Erdal Atabek’ in “Nitelikli
Yaşam Nedir?” yazısında bahsettiği “insan doğası”
dayatmasını reddedebilen kişidir. Toplumun insanca
yaşamını sürdürebilmesi yolunda bir yönetici sınıfın
varlığını zorunlu kılan bir kısır döngüden insanları
çekip çıkartmaya çalışandır. Yazar, John Dewey gibi
sanayi Amerika’sının “fayda sağlıyorsa yapmalı”
düşüncesini topluma kabul ettirmeye çalışan anlayışı
eleştirebilen, “faydanın/faydacılığın kime göre ve
niçin” olduğunu sorgulayabilendir. Yazar, insanın
içinde bulunduğu koşulları, insanın hayatta kalmak
adına verdiği mücadeleyi, bu mücadelesini
sürdürürkenki beklentilerini, neyi neden umut
ettiğini; ihtiyaçlarını, kaygılarını, üretim
çarkları arasında kaybolup giden benliğini/özünü,
varoluş mücadelesini gözlemleyebilen bu gözlemlerini
de yazıya geçirebilen bir kişidir. Bu nedenledir ki
Antensiz Yazın, insanların özlük haklarını toplumun
egemen sınıfından alma yolunda verdikleri mücadeleye
sırt çevirmek, onları Platon’ un mağarasına,
materyalist dünyaya çıkarmak varken, idealar
dünyasına hapsetmektir. Bu sebepten dolayı hiçbir
yazar topluma ve kendi kişiliğine duyduğu
sorumluluktan dolayı Antensiz Yazın’ın bir parçası
olamaz. Zira Antensiz Yazın, içinde yaşanılan ve
maddelerden oluşan dünyaya ait değil, insanların
umutlarını başka bir kaynağa yönlendiren yazınsal
kandırmacadır. Bu kısır döngü, üretimden dışlanarak
kendi umutlarıyla baş başa bırakılan insanların
içine girip de çıkamadıkları bir kandırmacadır.
Yazın insanla beslenmediği sürece onun
hissettiklerini, duygularını anlatmadığı sürece
haksızlıkları mücadeleyi anlatmadığı sürece yazın
olamayacağından Antensiz Yazın paradigması geniş
halk kitlelerini egemen sınıfa bağımlı kılmanın
yazınsal yoludur. Düşünceyle, yazınla bağ koptuğu
oranda Antensiz Yazın başarılı olur. Antensiz Yazın
kitap/eser kapaklarının rengini değiştirerek içi
boş, hiç var olmayan bir dünyaya geçişin ilk
adımıdır. Gerçek yazar için Antensiz Yazın ailesi
hiç var olmamıştır.
14.
Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Berkay BAYKARA
Bornova Anadolu Lisesi İZMİR
DERECESİ : 7
“Eğer birisi çoğunluğun anlaştığı şeye katılmamız
gerektiğini söylerse, bunun yararsız olduğunu
söylemeliyiz. Çünkü öncelikle ‘doğru olan’, şüphesiz
ki nadir olandır ve bu nedenle bir kişinin
çoğunluktan akıllı olması mümkündür.”
Sextus Empiricus, Pironizmin Ana Hatları, Kitap II,
çev. Örsan K. Öymen, Yeditepe’de
Felsefe, sayı 2, İstanbul 2003, s. 10
DOĞRUNUN PARADİGMASI
Doğru nedir? Bu soruya verilebilecek
en kaçamak yanıt kuşkusuz “yanlış olmayan” dır. Bu
kez de yeni bir soru çıkar ortaya: Öyleyse yanlış
nedir? Bu soruyu bir realiste sorduğumuzda
alacağımız yanıt bellidir: “Yanlış, gerçeklikle
uyuşmayandır.” Ama bir septik için bu geçerli bir
yanıt değildir; çünkü “gerçek” ulaşılabilen bir şey
değildir, yani doğruluğu sınanamaz. Klasik bilimci
yaklaşım içinse bu soru daha da anlamsızdır; çünkü
ortada ‘bilim’ gibi doğru veya yanlışı kesin bir
şekilde ortaya koyan bir olgu vardır. Bilimin
kurallarına uymayanlar yanlıştır, ama bu çelişmeyen
her şeyin doğru olduğu anlamına da gelmez ona göre.
Tüm bu karşıt yaklaşımlardan
anlıyoruz ki; doğruluk için mutlak bir tanım yapmak
olanaksızdır. Zaten böyle bir tanımlama çok da
gerekli değildir aslında. Bir kimyager metal, ametal
ve soy gazın tanımlamalarını açıkça belirlemelidir;
çünkü bir elementin bu üç grubun dışında bir kimliğe
sahip olması mümkün değildir. Oysa doğruluk için
böyle bir şey gereksizdir; yeryüzündeki her kavram,
her olgu, her düşünce için kesin olarak doğrudur ya
da yanlıştır diyemeyiz zira. Bir şeyin diğerinden
‘daha doğru’ veya ‘daha yanlış’ olabilmesi bunun bir
göstergesi değil midir zaten?
Öyleyse başta sorduğumuz soruyu
değiştirmeliyiz biraz: Bir şeyin doğruluğunu ne
belirler? Önündeki testi çözen öğrenci, yanıtlarının
doğruluğunu sınamak için bir ‘yanıt anahtarı’ na
sahiptir örneğin. Ya yanıt anahtarı yoksa? Bu kez de
öğretmenine soracaktır yanıtların doğruluğunu. Peki,
öğretmen de yanıtlayamazsa? Bu kez çeşitli kaynaklar
girecektir devreye. Görüyoruz ki doğru arayışında
yetkin otorite onay verene kadar bir üst merceğe
başvurulmaktadır. Peki, her soru için her kavram,
her düşünce için böyle hükümler verebilecek bir
otorite bulmak mümkün müdür? Söz gelimi, “evrende
bizden başka uygarlıklar da var” düşüncesine sahip
bir kişi bu düşüncesini doğrulatacak bir otorite
bulamaz. Öğretmenin test sorusu için yetkin oluşu
onun bu konuyla ilgili tüm bilgilere sahip olmasıyla
bağlantılıdır. Bir röntgeni inceleyen doktorun
hastalığın nerede olduğunu görmesi gibi kağıda
baktığı zaman öğrencinin yanıtının o konunun
bütünlüğü içinde hangi noktada yanlış olduğunu
gözlemleyebilir. Oysa uzaylıların varlığı konusunda
yetkin olabilmek için tüm evrenin bilgisine sahip
olmak gerekir. Böyle bir kimse bulamayacağı için,
insan bu tür bir düşünceyi doğrulatamaz.
Öyleyse nasıl oluyor da insanlar her
gün dişlerini fırçalarken dişlerinin sağlığı için
yapılması gerekenin bu olduğunun doğruluğundan şüphe
etmiyorlar? Otobüste yaşlılara yer veren bir kişi
“acaba yanlış mı yaptım?” kaygısına neden
kapılmıyor? Neden yaptığı ibadetin aslında yanlış
olabileceği aklına gelmiyor hiç? Çünkü insanlık,
üzerinde kafa yorduğu konularda doğrulama sıkıntısı
çekince bu boşluğu doldurmak için çeşitli otoriteler
“atamışlardır”. Söz gelimi günümüzde pek çok konuda
kavramların, düşüncelerin, görüşlerin doğruluğunu
belirleme görevi bilime aittir. Ahlâk kuralları da
böyledir örneğin. İnsanlar yapılması gerekeni
belirleyebilmek, anlaşmazlıklarda başvurabilmek
adına bazı temel ilke ve kuralları belirlemişler,
onlara böyle bir görev yüklemişlerdir. Günümüzün en
yetkin otoritelerinden biri de dindir. “Din,
Tanrı’nın emirlerinin sistemleşmiş şeklidir.”
İfadesi toplumda kitleler tarafından benimsenmiş,
pek çok zihnin ortaklığıyla kabul görmüş ve
böylelikle de “doğru”yu belirlemede sarsılmaz bir
yetki verilmiştir.
Yani bugün toplumda “doğru nedir? “
sorusu için “Bilimin söylediğidir” , “ Ahlâka uygun
olandır” veya “ Tanrı’nın buyruklarıdır” gibi
yanıtlar ortaya çıkmış, çıkarılmıştır. Bu ise
toplumun ( ya da çoğunluğun) zaman içerisinde
tartışması, görüşmesi ve uzlaşması ile olmuştur.
Orta çağ Avrupa’sında “doğru” için bilimin hiçbir
belirleyeciliği yoktu örneğin. Temel otorite
“din”di. Dine bu yetkiyi her hafta kiliseye giden,
din adamını yücelten, Tanrı için yaşayan toplum
veriyordu. Oysa Rönesans’ la birlikte toplum
desteğini dinden çekerek bilime yöneldi. Artık
geçerli olan kilisenin değil bilimin söylediğiydi.
Elbette bu durum toplumun tamamı için değil,
çoğunluk için geçerliydi. Milyonlarca insan canlı
vücudunu keşfederken bu konuda kilisenin sözlerini
her şeyden daha geçerli bulan bir azınlık da yok
değildi. Peki, bugün biz neden Rönesans’ı bilimin
önem kazandığı bir aydınlanma dönemi olarak
görüyoruz? Bu durum azınlığın görüşlerinin,
çoğunluğun gür sesi arasında kaybolan cılız sesler
olarak kalması yüzünden olabilir mi? Kuşkusuz evet.
Bu anlamda toplum içinde yaşadığı sürece azınlıkta
kalan her görüşün, çoğunluğun belirlediği kurallarca
değerlendiriliyor oluşu; “doğru” yu belirleme de
çoğunluğa büyük bir güç vermektedir.
Durum böyleyken azınlıkta kalan
insanların, doğruluğuna inandığı görüşleri, tarihin
karanlıklarında kaybolup gitmeye mahkûm mudur?
Çoğunluğun otoritesiyle çelişen görüşler, bugüne
değin hep yok olmuş veya yok mu edilmişlerdir?
İlginç bir şekilde, tarihe baktığımızda bunun böyle
olmadığını görüyoruz. Rönesansla dinden bilime geçen
yetki, yüzlerce yıl önce de bilim ve felsefeden dine
geçmişti. Önümüzdeki yüzyıl içinde bir kez daha
dinin temel otorite olamayacağını kimse edebilir mi?
Kuşkusuz edemez. Peki, nasıl olmuştur bu değişim?
Azınlık, çoğunluğun o gür sesli korosunu nasıl
bastırabilmiştir?
Kuhn, Carnap ve Reichenbach’ ın
görüşlerini eleştirirken bilimde ilerlemenin
devrimlerle gerçekleşmediğini söylemiştir. Bilim
adamları yüzlerce yıl Newton’ un ilkeleri
çerçevesinde bilim yaparken, Einstein ve Planck’ ın
teorileriyle birlikte bir paradigma değişikliğinin
ortaya çıktığını, o zamana değin azınlıkta kalıp
“yanlış” olarak kabul gören pek çok görüşün, bu
değişimde bir anlamda “doğrulaştığını” geçerli hale
geldiğini örnek vermiştir. Bu durum yalnızca bilimle
sınırlı değildir. Toplum yaşamının her alanında
azınlıkta kalan bireylerin “yanlış” sayılan
görüşleri bir “paradigma değişikliği” ile
“doğru”laşabilir, toplum tarafından kabul görür hale
gelebilir.
Böylelikle düşündükleri “yanlış”
sayılan, sesi duyulmayan azınlıklar için en önemli
soruya geliyoruz: Bir toplumun güçlü uzlaşılarını
değiştirmenin, seçtikleri otoriteyi sorgulamalarını
sağlamanın yolu nedir? Bir kez daha Kuhn’ un
örneğinden gidelim: Kuhn, paradigmaların değişimini
bazı evrelere ayırmıştır: Öncelikle ortada bazı
sorular olduğunu bilim adamlarının bu sorular için
çeşitli yanıtlar verdiklerini ve bir “yanıt havuzu”
oluştuğunu söylüyor Kuhn. Daha sonra bu yanıtlardan
birinin (en çok soruya yanıt verebilecek nitelikte
olanın) bilim çevrelerince kabul gördüğünü,
böylelikle de, yaşlı ve eskiye bağlı bilim
adamlarının tüm karşı çıkmalarına rağmen yeni
paradigmaların ortaya çıktığını söylüyor. Bu durum
toplum için de geçerlidir. Herhangi bir konuda
çoğunluktan farklı görüşlere sahip bireyler, bu
görüşlerini açıkça ifade etmelidirler. Kuşkusuz
‘yaşlı bilim adamları’ gibi bu görüşlere karşı
çıkanlar olacaktır. Hatta azınlıkta bireylere
katılanların sayısı artana kadar bu görüşleri
nedeniyle şiddet ve baskı bile görebilecektirler.
Ama eğer gerçekten düşündüklerinin doğruluğuna
inanıyorsa ve bu görüşlerin herkesçe kabul görmesini
istiyorsa birey, bu baskıları göze alabilmeli ve
paradigmayı değiştirme yolunda adım atmalıdır.
Çoğunluğun sesine kulak verip çevresinde gördüğü
yaşamı taklit eden bireyle rgibi kendi sesini
susturmayan, varlıksal anlamda olmasa da ‘varolmak
için düşünen’ bu azınlığın bireyleri, bu
başarılarını otoriteye karşı çıkma cesaretini
göstererek taçlandırmalı, seslerini duyurmaktan
çekinmemelidirler.
Doğrunun paradigmasını değiştirmenin
tek yolu budur.
14.
Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Doğukan ÖZTÜRKOĞLU
Halit Armay Lisesi İSTANBUL
DERECESİ : 8
“Eğer birisi çoğunluğun anlaştığı şeye katılmamız
gerektiğini söylerse, bunun yararsız olduğunu
söylemeliyiz. Çünkü öncelikle ‘doğru olan’, şüphesiz
ki nadir olandır ve bu nedenle bir kişinin
çoğunluktan akıllı olması mümkündür.”
Sextus Empiricus, Pironizmin Ana Hatları, Kitap II,
çev. Örsan K. Öymen, Yeditepe’de
Felsefe, sayı 2, İstanbul 2003, s. 10
MEKANA HAPSOLMAK
İçine doğduğumuz kimliğin bizi
çerçevelendirecek çoğunluğa katması üzerine üretilen
tezler bireyin özgürlük alanını irdeleyerek
determinasyonun edimden ayrı gerçekleşen bütünlüğünü
aydınlatmaya çalışmıştır. Aynılaştırarak varolan erk
döngüsüne hapsettiği bireyi varoluşunu anlamlandırma
çabasından alıkoyarak kişinin farklılaşmasını, yani
kendisini kılmasını engellemiş, onun yerine
şablonlar üreterek erki kayralaştıran topluluklar
üretmiştir; böylece kendisini aynılaşan kitlelerin
üzerinden devam ettirmiştir. Toplumla bütünleşmiş
birey olmak ürettiği sistemi devam ettiği devam
ettirme çabasında olan devlet bakımından olumlu
sonuçlar doğurabilir ancak farklılığını bularak
farkındalığı yakalamak isteyen, eylemlerini aklına
dayandırarak yaşamak isteyen birey için çoğunlukla
aynılaşmak özgürlükten vazgeçmektir; bir bakıma
intihardır. Norm üreterek boşluğu anlamlandırmaya
çalışan insanlar, norm üreterek anlaşılamayan
kendilerini de anlaşılabilir kılmaya çalışmışlardır.
Bu açıdan bakıldığında, insanın en büyük savaşı
boşlukladır ve insan o boşluğu anlaşılabilir kılmak
için birçok inanç, birçok teori, birçok yasa
üretmiştir. Bunca uğraşıya rağmen anlaşılamamazlık
karşımızda her geçen gün büyüyorken, bize düşen
galiba tüm düşlerimizin Elea’lı Zenon’ un okuna
takıldığını kabul etmektir.
İnsan eylemlerini beyninden
soyutlayarak erke odaklaması ve kendisini erkin
ürettiği normlar üzerinden tanımlaması genel
işleyişin sürmesine yararken bu sistem içinde
kendisini yine kendi seçimleriyle tanımlayanlar
kasnağın dışına itilir: Çünkü onlar çoğunluğa göre
tekere çomak sokmaktan başka bir işe yaramıyordur.
Tekerin dönmediğini veya dönüyorsa bile bizi yanlış
yere götürdüğünü söyleyen filozoflar ülkemizde
mükafatlarını şöyle almıştır: Üniversite
bahçelerinde olması gereken düşünen adam heykeli
bizde akıl hastanesinin içinde duruyor. Belki de
sorgulayan aklı deli ilan ettiğimiz için dünya
yakasını savaşlardan sıyıramıyor. Erasmus Deliliğe
Övgü kitabında delinin kim olduğunu sorgularken
verdiği örneklerde bu konuya farklı bir boyut
kazandırıp normları da işin içine katıyor. Sorduğu
soru net: Tüm kuralları uygulayarak mı akıllı
oluyoruz? Devletlerin norm üretip işleyişini
sürdürmek için oluşturduğu yasalar
anlaşılamamazlıkla verdiğimiz savaşın bir parçası
olurken “de facto” nun yaygınlık kazanarak “de juro”
yu uygulanmaz hale sokması büyük bir çelişki
oluşturup tek yasayla milyonlarca insanın
yönlendirilemeyeceğini gösteriyor. Pozitivist hukuk
anlayışının de facto’ nun sıfırlanıp de juro’ nun
yaygınlaştırılması üzerine kurduğu metodolojisi
sorunlardan kurtuluşun genel geçer yolu kabul edilse
de bazen insanların yasalara uyması büyük sorunlar
yaratabiliyor. Hannah Arendt, Yahudilerin kamplara
naklinden sorumlu Nazi savaş makinesi Otto Adolf
Eichmann’ ın büyük soykırımından sonra yakalanıp
sorgulanması üzerinden bu durumu sorgular. Eichmann
yaptığı kötülüğü savunurken pozitivist hukuk
terminolojisini kullanmıştır: “Sadece yasalara uygun
olarak görevimi yerine getirdim”. Arendt bu durumu “
kötülüğün sıradanlığı” olarak nitelendirmiştir.
Devletin bir görevi de kendi çıkarları için kötüyü
sıradanlaştırmaktır. Devletin yasalarına memurluk
edenlerin ve yaptıklarını yasalara dayandıranların
büyük bir yanılgısıdır herkesin yasalara uyduğu
takdirde huzurun oturacağı. Çünkü temelinde çoğu
zaman insan hakları dikkate alınmadan yapılmış
yasalar yer alıyor. Çoğunlukla aynılaşıp erki
kayralaştıran, kendisini normlar üzerinden
tanımlayan insanlar kötünün sıradanlaştırıldığı
sistem içinde Eichmann’ laşmaya mahkumdur.
Erasmus’un sorduğu soru bu örnekten sonra daha da
anlam kazanıyor: Tüm kuralları uygulayarak mı akıllı
oluyoruz?
Normatif yapının kötülüğü
sıradanlaştırarak yani Eichmann’lar yarattığı
günümüzde insan hakları çalışmalarına her şeyden
daha çok ihtiyaç var. İnsan felsefesi üzerine
şekillenen insan hakları felsefesinin pratiğe en çok
indiği yer olarak göze çarpıyor. Cumhuriyet Dönemi
İnsan Felsefesi Çalışmaları adlı kitabında insan
felsefesini özetlediği insan gibi insan haklarına da
temel hazırlayan Sevgi İyi, felsefenin pratiğe en
çok yakınlaştığı bu alanı daha iyi
değerlendirebilmenin yollarını arıyor. İaonna
Kuçuradi ise dünya çapında yaptığı araştırmalarla
insan hakları konusunda geniş bir senteze ulaşıyor.
Kuçuradi’ ye göre pozitivist hukuk anlayışı insan
haklarına göre şekillendirilirse sorunların çoğunu
aşmış oluyoruz. Kuçuradi’ ye göre insan hakları,
insanın yalnız insan olduğu için, fil ya da tavuk
olmadığı için sahip olması gereken haklardır.
Pozitivist hukuku insan haklarıyla temellendirmek
için izlenmesi gereken mantık yolu ise absürde
indirgeme ve/veya olmayana ergi metodudur. Bu
anlayış yaşanabilirliliği yükseltse de istenen şey
aynılaştırarak varolan devletten olduğu için uzun
vadede pek çok soruna çözüm bulamıyor. Çünkü sorunun
kendisi aynılaştırma otomasyonuyla kendisini var
etmek için kötülüğü bile sıradanlaştıran devlet ve
onun yarattığı anlaşılmazlık korkusuyla hareket edip
nadir gerçekleri örtmeye çalışan çoğunluk.
Eğitimi aynılaştırma otomasyonu gibi
kullanan erk kendi içinde paradokslara düşerken
farklılığından alıkoyulan bireyin sonu her gün
sokakta gördüğümüz asık suratlı insanlar olarak
isyana dökülüyor. Kimliğin ingilizce karşılığı
“identity” demektir, identity kelimesinin bir diğer
karşılığı da özdeşlik demektir. Bu küçük kelime
oyunu bile kimliğin bireyi özdeşlikte üretilen bir
“gereç” olduğunu gösteriyor. Determinasyonun edimden
ayrı gerçekleşen bu aşaması yüzündendir ki Norveç’te
doğanla İran’da doğan, Küba’da doğanla Türkiye’de
doğan eşit değildir. Ancak determinasyonun edimden
ayrı gerçekleşen bütün aşamaları reddedilince özgür
olunabilir (Doğan Özlem’ in tanımı) ve ancak
böylelikle barış ve eşitlik oturabilir. Çünkü o
zaman insanı diğeriyle-kendiyle ayıran hiç bir
kurala, hiç bir yaya ihtiyaç kalmaz.
Üzerini çoğunlukla, devletle,
teorilerle, inançlarla, kapamaya çalıştığımız asıl
şey boşluk. Ve boşluğu görüp buna göre felsefe
geliştirecek rölativizm temelli bir gerçekliği
belirleyen septikler, yaratılan gerçekleri tersyüz
ederek kişinin boşlukla karşılaşmasını sağlıyor.
Söyledikleri çok net: Boşluğu doldurmak için
koyduklarımız boşluktan daha tehlikeli. Septisizmi
inceleyen birçok çalışmaya imza atan Örsan Kunter
Öymen, katı gerçeklik düşüncelerinin felsefeye
uymadığını ve bilginin Popper’ ın yanlışlanabilirlik
ilkesi izinde sınanabilirliğini söylerken şüpheye
varılmak istenen yere gitmek için kullanılan araç
değil, amaç olarak görüyor, şüphe bitebilen bir şey
değildir. İşte bu nedenle Örsan K. Öymen’ e göre
metodolojik şüphe kullanan Descartes sahte
septiktir. Piron’ la ilk çağda başlayan septisizm,
Empiricus’ un insan-topluluk, özne-alımlama
çelişkileri üzerine kurduğu septisizmiyle gelişmiş,
David Hume ‘un nedensellik eleştirisiyle en sistemli
halini almıştır. İnsanlığın kaçmaya çalıştığı boşluk
septikler sayesinde hiç unutulmuyor ve bir gün o
boşluğu doldurmak için seçtiğimiz boşluktan daha
zararlı şeyler, boşluğun amaçsızlığında kaybolacak.
Jean Paul Sartre’ a göre “kişi
kendini eylemleri ve seçimleriyle tanımlar”. Boşluğu
doldurmak için kullanılan ve bizi aynılaştıran
şeylerden ancak böyle kurtulabiliriz, büyük
biraderin faşizmini ancak böyle alt edebiliriz:
Seçimlerimizi ve eylemlerimizi aklımıza dayandırıp
Nermi Uygur’ un “dipten gelen” ini hep dinleyerek,
bu çarka diş olmamak için kendimizin farkına
vararak.
Unutmamak gerekir, boşluğu doldurmak
için kullandıklarımız boşluktan daha tehlikeli. Ve
biz kendimiz olmayıp çoğunluk ardında kayboldukça
büyük birader bizi gözetleyecek.
14. Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Berkant ÇAĞLAR
Bornova Suphi Koyuncuoğlu Lisesi İZMİR
DERECESİ : 9
“Eğer birisi çoğunluğun anlaştığı şeye katılmamız
gerektiğini söylerse, bunun yararsız olduğunu
söylemeliyiz. Çünkü öncelikle ‘doğru olan’, şüphesiz
ki nadir olandır ve bu nedenle bir kişinin
çoğunluktan akıllı olması mümkündür.”
Sextus Empiricus, Pironizmin Ana Hatları, Kitap II,
çev. Örsan K. Öymen, Yeditepe’de Felsefe, sayı 2,
İstanbul 2003, s. 10
KİMLİKLERİN REDDİYLE ÖTEKİSİZ “YENİ” DÜNYA
Yerleşik düzende genel olarak “tek” olana yönelme
biçiminde bir ereksellik vardır. Tek olma haliyle
büyük bir umut ile bağlandığımız “toplum sözleşmesi”
ne yaklaşabiliriz. Elimdeki alıntının bazı yanlarını
sorgulamak istiyorum. Alıntı yorumunda, “çoğunluk”
kavramı yerine çoğulluğu kullanacağım. Çoğulu
oluşturan kimdir? Çoğulluk üzerine, örgütlü toplumda
erk kavramının sorgulamasının ardından, kapitalist
çoğullukta; Frankfurt Okulu ve Birmingham
Okullarının popüler müziğe yaklaşımlarını
inceleyeceğim. Çünkü “erk”, “erk-eklik” toplumdaki
en güçlü birliklerdendir ve temel çoğulluktur.
Popüler müzik ise çoğulluğu etkileyen bir güç
olduğundan bunların sorgusu gereklidir. Karşıt
argümanlar oluşturacak cümlelerde bunları söyleyen
öznenin kimler olduğu sorulacaktır. Doğru olan ne?
“Bu doğruyu belirlerken hangi nedenselliği esas
alıyoruz? Ulaşmak istediğimiz bir amaç var mı? Varsa
bu amaç; insanlık dediğimiz çürümeye yüz tutmuşluk
için mi? Yoksa bireyin ait olduğu kültürden,
ideolojiden, nedensellikten kurtulmak için mi
yapacağız bunu? Bununla birlikte: “Nadir olan
düşünceler “niçin” nadir olarak kalmıştır? “
Gramsci’ nin kullandığı hegomonik düzeyde bir alt
kültüre mi dönüşmüştür? Asıl olan için nasıl bir
ötekiliktir o?
I. Çoğulluğu oluşturmayı başarmış grup kimdir?
Çoğulluğu oluşturmayı başarmış grup, sosyo-ekonomik
bakımdan üstte yer alan, kendini temel özne, iktidar
ilan edebilmiş ve kendine benzemeyenleri kendi
kurduğu tekil iktidarda kendine benzetmeyi temel
amaç edinmiş olandır. Günümüzün “çağdaş”, “modern”,
“liberal” toplumlarında bunları oluşturan temel
neden her şeyden önce “erk” kavramıdır. Bu erk
biyolojik cinsiyet düzeyinde bir erk değil daha çok
ideolojik bir erk-ekliktir. (Erk olgusunu daha sonra
feminist perspektifte ayrıntı olarak açacağım.)
Erkekliği üstlenmiş birey daha sonra “heteroseksüel”
* sınıfın içinde olacaktır. (*Heteroseksüellik;
kadın-erkeğe dayalı ilişki biçimi) Çünkü toplumsal
iktidar hiyerarşisinin devam edebilmesi için
çoğulluğun aile kurumunu ve genel ahlakı devam
ettirmesi gerekir. Daha sonra çoğulluğun yoğun
olarak benimsediği dini inancı benimseyecek ve
Tanrıya dua ederek mekanikleşmiş, yabancılaşmış
çoğul, kendine mistik bir ilkellik katacaktır. Daha
sonra çoğulluk, bu ideolojileri benimsemiş daha alt
sınıfta bulunanlara çalışmanın ötesinde ekmek
dağıtacaktır. O, iyi patron rolünü oynarken kendine
güvenli bir koltuk bularak hegomonik hiyerarşisine
devam edecektir. Kendi iktidarını tehdit eden
düşünceleri de etkisiz hale getirecektir. Örneğin;
Amerika’da anarşist mücadelede yer alan Emma Goldman
ve Bergman’ı, Amerika’dan sürgün ederek “anarşizm”
gibi “Marjinal” düşünce, Amerika hükümeti tarafından
uzaklaştırılacaktır. İktidar darbeler de olmayacak
değil tabi. İngiltere’ de Manga Carta ile, Fransa’
da Fransız İhtilali ile daha demokratik bir
gülümseme üstlenen iktidar yoluna devam edecek;
egemeni olduğu doğayı teknolojik gelişmeler ile yok
ederken savaşacak, hayvanları mezbahalarda kendi
proteini, mineralleri, vitaminleri için katlederken
doğanın kanunu bu diyecektir. (Sorarım size insan
doğada av konumunda mıdır ki avcı olsun? )
Toplumdaki en büyük çoğulluk erkekliktir. O, kendi
içinde hiçbir şey yapmadan kendini örgütler ve
kurmuş olduğu “normlar” aracılığı ile kültürel
işlevini sağlar. Erk kavramının ve kültürünün
verdiği ataerkil zihniyet temel problemdir. Çünkü bu
erk iktidar ile “ilk hakkın” vericisidir. Nietzsche,
“devletin görevi ilk hakkı vermektir” der. “Tarihte
hiçbir ilk hak kavgasız, savaşsız, kansız
verilmemiştir.” Çoğulluğun erkekliği toplumun
işleyişinde kadını öteki konumuna sokarken, kadını
ve kadınlık unsurlarını oluşturur. Aynı zamanda erke
ait olan negatif normları kadına yükler. Simone De
Beavouir, “İkinci Cins” adlı yapıtında “kadın
doğulmaz olunur” derken Sarter’cı bir ontolojiden
etkilenmiş ve “kadınların erkeklerin olumsuzu
olduğunu, eril kimliğin kendisini farklılaştıran
karşısında aldığı eksiktir” demiştir. Irigaray’ a
göre ise dişi cinsiyet özneyi erilliği içinde
tanımlayan bunu da içkin ve olumsuz olarak yapan bir
eksik ya da öteki değildir. Aksine dişi cinsiyet tam
da temsilin gereklerini bertaraf eder. Çünkü ne
öteki ne de eksiktir. Judith Butler “Gender Trouble”
adlı eserinde erkekliğin ve beraberinde getirisi
olan toplumsal cinsiyetin; heteroseksüelliğin,
ailenin, ahlakın, cinsiyet kategorilerinin yıkılması
ile aşılabileceğini düşünür. Bu teori günümüzde
özünü ağırlıklı olarak Micheal Foucoult ve Judith
Butler’dan alan “queer” teoridir; yani
“cinsiyetsizlik” teorisi. Bu teoride cinsiyetlenmiş
öznelerin cinsiyet kimlikleri ortadan kaldırılırsa
kimliklerin özgürlüğe kavuşacağını, heteroseksüel
hegomanyanın da kesintiye uğratılacağı söylenir.
Micheal Foucoult, Herculine Barbin’ in (18. yy’da
Fransa’da yaşamış bir hermafrodittir) günlüklerine
yazdığı önsözde “kimliksizliğin mutlu muğlaklğı”
şeklinde konuşmuştur. Çünkü o her iki cinsin de
üyesi olduğundan algıları kendisini bir kimliğe, bir
çoğulluğa dahil etmemiştir. Bu düşüncenin sonucu
çoğulluğu oluşturan kimliklerin reddi ile çoğulluk
kırılabilir ve nadir olan eğer doğru olansa ses
duyulabilir.
Çoğulluğun ortak olduğu bir duruma cinsiyet
teorisinden başka, popüler kültür ekseninde popüler
müzik örneğini de verip çoğulluktan özneler ve hangi
nedenselliği yıkmak istiyoruz sorusuna yöneleceğim.
Frankurt Okulu popüler müziğe yaklaşımıyla çığır
açıcı devinimler yaratmıştır. Frankfurt Okulu’nun en
büyük düşünürlerinden müzikolog, felsefeci Adorno,
popüler müziğin kapitalizmin bir dayatması olduğunu,
kapitalizmin işleyişinin devamında, kapitalizmin
ilkeselliğinin gelişiminde çok etkili olduğunu
söyler. Örneğin; popüler müzik daha hafif
melodilerin hakim olduğu bir türdür. Çünkü
kapitalist düzende meta için çalışmış yorgun insan,
hafif müziği dinleyerek dinlenmeye çalışır. Adorno
böyle bir çoğulculuğun red edilmesi gerektiğini
vurgular. Çünkü bu etkinlik zihinsel olarak hiçbir
şeyi etkilemeyen, düşünmeye, değişmeye, yer
edinmeyen mekanik bir karmaşadan ibarettir.
Birmingham Okulu düşünürlerinden Carl Boggs’un
Gramci’s Marx adlı eserinde Gramsci’nin hegomanya
kavramını kullanarak popüler kültürün insanlara;
kurumlar, ideolojiler, medya, kilise aracılığı ile
egemen olanın “sivil toplum“ hayatına nüfus ettiğini
söyler. Popüler kültür, çoğulluğun benimsediği bir
kültür olarak bunu reddeden kültürün üstünde güç
olur ve bu diğer kültür yer altına iner. Alt kültürü
oluşturur, nadirleri oluşturur.
II. Bizim burada sormamız gereken bir başka şey ise
çoğulluğa uymayan öznelerin ne yapması gerektiği,
hangi nedenselliği yıkarak kendimizi ait
olmadığımız, ait hissetmediğimiz bu hiyerarşiden
kurtulalım?
Bunun için her türlü güç ve ilk hakkı veren kültürü
ve iktidarı reddedip, evrenselliğe ulaşma amacını
bir yana bırakmalıyız. Heiddegger, Varlık ve Zaman
adlı yapıtında insanı insan yapan şeylerden
bahsederken: “o varlıkta ayak diremek değil, ona
elveda diyebilmesindendir”(conatus) der. Giderek
büyüyen, büyüdükçe küçülen ve teknolojik çözülmenin
yaşandığı dünyada artık sınırların olmadığı söylense
de bu sınırlar çoğulluk ve çoğulluk olmayan ayrımını
yapmalıdır. Burada aralarında bir ötekilik değil,
birliğin reddi olduğu için çoğulluk ya da nadirlik
eksilecektir. Nihilizmin büyük sloganı: Hiçbir şey
doğru değil, öyleyse her şey mübah. Böylece sistemin
içinde nötr olarak, Marx ve Hegel diyalektiğini
reddedebiliriz. Çünkü o da kendi birliğinde
çoğulluktur. Kavramamız gereken nedensellik
argümanında ise Vico’dan yardım almak istiyorum.
Vico çağdaşları arasında anlaşılmamış; Goethe ve
Alman Okulu’nu etkilemiş tarihsel felsefe alanında
theoria-historia karşıtlığını kırmaya çalışarak bir
ekolün kurucularından ve ilham kaynağı olmuştur.
“Vico’nun nedenselliğine göre sadece nedeni
olduğumuz durumların sebebini anlayabiliriz.”
Örneğin doğadaki olayların nedenselliğini
kavrayamayız. Çünkü bu olaylara doğa sebep
olmaktadır. (Doğan Özlem – Metinlerle Hermeneutik
Bilgisi). Bizler öznesi olmadığımız ya da daha
doğrusu öznesi olmayı reddettiğimiz çoğulluğun
nedenselliğinden dolayı öteki “nadir” oluruz. Burada
çoğulluğun nedenselliğini reddetmek; onların
kültürünü, ideolojisini, argümanlarının da reddi
için çok önemlidir.
III. Sorgulanması gereken, “nadir” olan
düşüncelerin, “niçin” nadir olarak kaldığını uzunca
anlatmış da olsam, bu nadir öznelerin imlenmesini
biraz daha açmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.
Çoğulluğa uymayan azınlık grup; çoğunluğun ötekisi
ve ona benzemeyeni olur. Tanımlarının çoğu egemen
kimlik üzerindendir. Heidegger her ne kadar, “ben
ötekiden beslenir” dese de ben daha çok
gelenekçilikten beslenir. Ötekilerin oluşması
aydınlanmanın en temel sonucu olarak doğmuş;
modernite tekil benleri yaratmıştır. Bu tekil benler
çoğulluğa hizmet etmiş ve ulusların bağımsızlığı
için kendini, “ben”ini ulusuna akıtmıştır. Bu
düşünce kendini özden alır ve öz aynı kültürü
paylaştığı atalarına kendini bağlar. Eğer bir
çoğullukta aynı soydan gelen, aynı dili konuşan,
aynı renk insanlar ağırlıktaysa kendine benzemeyen
ötekiler yaratılır. Moderniteyle gelen benlerin
kuruluşu, post-modernite ile sorgulanmaya başlanmış,
ben kavramından daha tümele bir göç yaşanmıştır.
Modernite ile gelen ileri savaşlar, teknolojik
gelişmelerin ışığında insanın bir meta olduğunu fark
etmesi ve modern kimliğini sorgulayan bir evreye
yönlenmesi çok normaldir. Artık bu insan
diğerleriyle kucaklaşmak istiyor ve nadir olanı
kendinde besliyor. Eğer “ben” ötekiden beslenirse
tüm benler yıkılabilir. Çünkü çoğulluğu oluşturan en
büyük unsur; bu “ben” lerin “ben” etrafında
birleşmesidir.
IV. Bu alt kültür, diğer benler ne yapmalıdır?
Alt olan kendi dilini oluşturmalıdır, söylemlerini
iktidar dilinden sıyırmalıdır. Paulo Ferreire
Ezilenlerin Pedogojisinde buna özellikle dikkat
çeker. Bu alt kendi içinde ilerlemeye devam
etmelidir. Ta ki ben kavramı ve çoğulluk gerçekten
yıkılıp yerini birbirini anlayabilen, söz söyleme
hakkının, özgür düşüncenin olduğu bir diyaloga
kadar. Bunun dışında alt olan egemen dilin
söylemlerini onların diliyle aşamaz. Arada hep bir
ezen-ezilen ilişkisi olur. Bu diyalog sonraki
süreçte tanrılardan ve krallardan kaçmalıdır.
V. Her soru bir talep, duadır. (Emanuel Levinas)
Ve tabi ki değişmesini, dönüşmesini arzuladığımız
egemen sınıfın içinde bulunduğu birliğin
olumsuzlamasını yapmalı, eleştirmeli ve kendini o
grubun içine imlememelidir.
VI. “Asıl olan için nasıl bir ötekidir o? “
Asıl olan için “marjinal”, “korkutucu” bir ötekidir
o. İçinde bulunduğu huzuru güvenliği ve metayı
reddetmiştir çünkü.
Örneğin Jean Genet; bir katil, hırsız, eşcinsel,
soyguncu, yerli göçmen... bir hırsız olarak ömrü
boyunca çoğulluğun egemenliğine saldırmış, öteki
değilmişçesine haklı mücadelesine devam etmiştir.
Fransa hükümeti onu ömür boyu hapse attığında yer
altı edebiyatının önemli eserlerini yazmış ve alt
kültür dilinin çoğulluluktan etkilenmesini
engellemiştir. Çoğul sınıf “marjinalleştirme”
uğraşından vazgeçip marjinali anlama yolunu
seçmelidir. Kendini sorgulama hangi çoğulluk ya da
anti-çoğulluk içinde olursa olsun insanı önemli
kılandır. Düşüncemin yanlış anlaşılmasını istemem.
Burada doğadaki hiyerarşi biçimini kastetmiyorum.
Çünkü insan her ne kadar doğanın hakimi olduğunu
sansa da doğada yavaşça debelenen mücadeleci bir
askerden farkı yoktur. Nietzsche sürü insanına
duyduğu nefreti: “Dişleri dökülmüş bir ağzın artık
her gerçeği söylemeye hakkı yoktur” demişti. Bizde
dişleri dökülenlerin de suçlu olmadığını suçlu
olanın suçu yaratan olgular olduğunu düşünüyoruz.
Av ya da avcı olmadan benliklerin, endüstri
kültürünün, cinsiyetin, iktidarın, deliliğin reddini
çağırıyoruz.
Alıntıdaki “nadir” olan doğrudur düşüncesine
kuşkuyla yaklaşıyorum. Çünkü bu söylemin kabulü,
çoğulluğu ötekileştirmiş olur. Ve ayrıma uğradığı
sistemin parçalarından biri olur. Doğru olan olsa
olsa çoğulluğun ya da nadirliğin bertaraf
edilmesinin gerekliliğidir.
14.
Türkiye Felsefe Olimpiyatı
Mustafa KUTSAL
Özel
Fatih Koleji İSTANBUL
DERECESİ : 10
“Eğer birisi çoğunluğun anlaştığı şeye katılmamız
gerektiğini söylerse, bunun yararsız olduğunu
söylemeliyiz. Çünkü öncelikle ‘doğru olan’, şüphesiz
ki nadir olandır ve bu nedenle bir kişinin
çoğunluktan akıllı olması mümkündür.”
Sextus Empiricus, Pironizmin Ana Hatları, Kitap II,
çev. Örsan K. Öymen, Yeditepe’de
Felsefe, sayı 2, İstanbul 2003, s. 10
EN KUTLU ASİLER: DÜŞÜNÜRLER
I. Çoğunluğun anlaştığı bir şeyin
doğru olacağını iddia etmek, hiçbir temele
dayanmayan bir görüştür. Çünkü, çoğunluğun,
kitlelerin görüşlerinin temeli akıl veya mantık
ilkeleri değil, alışkanlıklar, gelenek-görenekler ve
önyargılardır. Ünlü sosyolog Gustave Le Bon’ un
“Kitleler Psikolojisi” kitabında belirttiği gibi,
insanı yönlendiren akli melekeler, topluluklarla
yerini hissiyata bırakır. (Buna linç örneği
verilebilir. Linç edilecek kişiye, herhangi bir
yargılama yapılmadan cezası verilir.) Aynı zamanda
birey, toplumun yönlendirmesine ve toplum da bireyin
yönlendirmesine oldukça açıktır. Bir bireyin
yanılsaması, bir anda toplumun yanılsaması olabilir.
Bu yanılsama, o toplumun doğrusu haline gelir.
Kısaca, “topluluk aklı” diye bir şey yoktur ve
toplumun doğruları, kabullenişten ibarettir.
Aynı şekilde, toplumu yönlendiren
bireyler, “aklıselim” bireyler değil, insanları
etkileme becerisine sahip olanlardır. Bu yeteneğe
sahip “liderler”in, toplumları yönlendirme ve bu
şekilde toplumun doğrularını belirleme yetenekleri
vardır. Örneğin, Sokrates gibi büyük bir düşünürün
manifesto niteliğinde bir savunmaya rağmen
öldürülmesi, onu yargılayan mahkemenin doğrulara ve
adalete göre değil, yönlendirmelere göre
yargılandığının apaçık delilidir.
II. Düşünmeye ve anlamaya başlamanın
hemen ardından anlaşılmamak gelir. Kendi devrinde
anlaşılan ve hak ettiği değer ve ilgiye kavuşabilen
düşünürlerin sayısı oldukça azdır. Gerçek düşünür,
yanlış bulduğunu söylemekten çekinmez ve bu nedenle
toplumla en az bir noktada ters düşer. Bir nevi,
çağın anlayışına, paradigmasına isyan eder. İçinde
yanlışı anlayan, güzeli ve doğruyu isteyen yüce bir
nitelik taşıyan bu isyanlar, yanlışın kökleşmiş olma
oranına göre büyüktür. Her büyük düşünür, aynı
zamanda büyük isyankârdır bu yüzden, kabullenilmiş
yanlışlara isyan eder.
Felsefenin görevi de budur zaten,
insana farklı düşünmeyi öğretmek. Büyük fikir
devrimleri, bir insanın farklı düşünmesiyle
başlamıştır. Bu yolda, Sokrates gibi hayatını,
Descartes gibi rahatını feda etmek de vardır. Bu
yüzden, insanlar düşünmekten, anlamaktan çekinirler.
Oysa, Seneca’ nın “De Providentia” da belirttiği
gibi, (omnis adverso exercitatones putat) her
talihsizliği deneme sayarak, Karl Jaspers’ın dediği
gibi, zor durumların varoluşuyla yüz yüze gelerek
olgunlaşan insanlar, düşünce tarihine adlarını
yazdırabilir. Anlamak için çileye katlanmak ise,
ancak bireylerin özelliği olabilir.
III. Toplumları oluşturan bireylerin,
yalana ve hurafeler inanma eğilimleri vardır. Bunu
Dünya tarihindeki şu iki örneğe bakarak
anlayabiliriz: İlki, aklın yerini mitlerin aldığı
mitoloji çağıdır. İnsanlar, varoluşu ve sebepleri,
doğaüstü ve metafizik öğelere bağlayarak açıklamaya
çalışırlar bu çağda. Kimsenin varlığını
ispatlayamadığı ve açıklayamadığı tanrılar
yaratmıştır dünyayı. İkinci örnek ise, skolastik
düşünce çağıdır. İnsanların bu eğilimlerini ve
düşünmekten kaçmalarını kullanan kilise yalanları
karşı konulmaz bir güç halini almıştır. Bu gücü
korumak için, kendi gibi düşünmeyenleri ortadan
kaldırmayı da meşru görmüştür. Ortak bir zihniyet
vardır (Kilise zihniyeti), ama doğruluktan uzaktır.
Bu güce karşı koyan Galileo’ nun çoğunluktan daha
akıllı olduğu apaçık ortadadır.
IV. Her insan, önyargılarından
sıyrılarak, doğruyu anlama kabiliyetinde değildir.
Çoğu insan, gördüğü yanlışı, toplum tarafından
dışlanma pahasına söyleme cesaretini gösteremez. Ve
ne yazık ki, toplumların zihniyetlerini genellikle
bu insanlar oluşturur. Toplum, bu insanların
söylediklerini kabullenme eğilimindedir. Toplumsal
kabullerin yerine, akıl yürütmeler ve çalışmalar
sonucu elde edilmiş o “nadir doğru bilgi” leri koyan
insanlar, elbette ki çoğunluktan akıllıdır.
V. Kamusal bilginin mutlak doğru
bilgiden uzak olduğunu, Jeffrey Burton Russell’ ın
“Lucifer-Ortaçağda Şeytan (Kabalcı Yay.) “ kitabında
yorumladığı Nietzsche’ nin es denkt’ i en güzel
şekilde açıklar. Nietzsche’ ye göre, bilgi üçe
ayrılır. İlki, doğru bilgidir ki, insanın doğru
bilgiye ulaşabilmesi olanaksızdır. İkinci bilgi, bu
doğru bilgiye ulaşmaya çalışan insanın ulaştığı,
doğru bilginin izleniminden ulaşılan “izlenimsel
bilgi” dir. Bu bilgi özneldir ve özeldir, ifade
edilemez. Bu bilginin ifadeye çalışılması ve diğer
bireylerin izlenimsel bilgileriyle karşılaştırılması
sonucu, toplumun ulaştığı kamusal bilgi ortaya
çıkar. Yani, doğru bilginin iki kere ifadeye
çalışılması sonucu oluşur kamusal bilgi. (Terimler
J. B. Russell’ a aittir, o yüzden yorumladığı
ifadesini kullandım).
VI. “Doğru bir noktaydı, onu cahiller
çoğalttı” sözü oldukça manidardır. Tek olan
doğrunun, yanlış yorumlamalar ve hatalarla, sahte
doğrulara çoğalmasını anlatır bu söz. Bu “sahte
doğrular” arasından, o nadir doğru bilgiye ulaşma
becerisini ise, ancak birey gösterebilir. Bu
nedenle, çoğunluğun kabullenişlerine karşı çıkan bir
insanın akıllı olması gayet olağandır.
VII. Anlaşılmamanın sebep olduğu
yalnızlık, büyük düşünürlerin ortak özelliklerinden
biridir. Ortega Y Gasset, düşünürlerin çölde tek
başına bağıran insanlara benzediğini söyler.
Birilerinin onu tasdik etmesine ihtiyaç duymaz.
Doğruyu görür ve onu anlatmaya başlar. Ona güç
veren, söylediğinin doğru olduğuna olan inancıdır.
Belki çok sonraları insanlar ona hak verecektir, ama
o yılmaz. Ve elbette, düşünmeden kabul ettiği
doğrulara inanan insanlar daha akıllıdır. Aramış,
çalışmış ve öyle bulmuştur doğruyu.