• 14. ULUSAL FELSEFE OLİMPİYATI (2010) İLK ON YAZI

     

     

    14. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Fırat AKOVA

    Özel Eyüboğlu Lisesi İSTANBUL

    DERECESİ : 1

     

    “Eğer birisi çoğunluğun anlaştığı şeye katılmamız gerektiğini söylerse, bunun yararsız olduğunu söylemeliyiz. Çünkü öncelikle ‘doğru olan’, şüphesiz ki nadir olandır ve bu nedenle bir kişinin çoğunluktan akıllı olması mümkündür.”

    Sextus Empiricus, Pironizmin Ana Hatları, Kitap II,  

    çev. Örsan K. Öymen, Yeditepe’de Felsefe, sayı 2, İstanbul 2003, s. 10

     

    ÖZERK BENLİĞİN DÜŞÜŞÜ VE MASKELİ BALO

     

    Birçoğumuzun tiksindiği örümcek, nasıl kendi yuvasında sımsıkı bir ağ örüp esenliksiz şöleni için görkemli bir tuzak hazırlıyorsa, toplumun ya da sürüleşmiş öznelerin oluşturduğu deliryum hastalığına yakalanmış bir dünya da, pek sahiplendiği vahşetini tüm çıplaklığı ile yaşamak için doğruyu seçer. Yanlışı kutsama ve doğruya yabancılaşma ekseninde taklalar attırılan özne, çoğunluğun egemenliğindeki bir anlamlar evrenine girdiği andan itibaren yanlışın doğruya çevrilmesi için misyonerliğe soyunur; bu nedenle yanlışın doğru olarak etiketlenmesi kümülatif olarak artar. Söz konusu fenomen ise, bu durumda, genelleştiği ölçüde otoriter, tehlikeli, özneyi nesneleştirici ve bağımsız iradeyi parçalayan bir silüete bürünür.

     

    Sosyal psikolojinin kült deneylerinden Asch Deneyi, Solomon Asch’in 1950’lerde yaptığı bir dizi uyum deneyidir. Bu deneylerde bir kağıt üzerinde A, B ve C olarak işaretlenen çizgilerin hangisinin, onlardan ayrı olan X çizgisiyle aynı olduğunun belirlenmesi istenir. Deney için farklı sayıda gruplar oluşturulur ve bu grupların içine çoğunluğu oluşturacak sayıda sahte denekler yerleştirilir. Gerçek denekler her zaman için azınlıkta olmakla beraber, bir göz testinde olduklarına inandırılırlar; sahte denekler ise önceden kararlaştırılan yanlış bir cevabı söylerler. Örneğin; B çizgisi X çizgisinin aynısıysa, sahte denekler A cevabını; o an, o grup içinde ve yüksek sesle söyleyeceklerdir. Profesör Asch, gerçek denekleri hep sona saklar ve söz birliği eden sahte deneklere önceliği verir. Merakla beklenen asıl soru, gerçek deneklerin doğru cevabı söyleyip söylemeyecekleridir. Farklı gruplarla onca kez tekrarlanan deneyin sonuçları can yakıcıdır: Gerçek denekler, doğruyu yanlış olarak dillendiren bir grubun içinde, yüzde yetmişleri aşan bir oranda, onlara uyum sağlayarak kendi iradelerini rule of majority ya da çoğunluğun egemenliği ilkesine dayanarak pazara çıkarmışlardır; yanlışın doğruyu götürmesi mantığıyla, gerçekten de kişisel tutum, konformizmin duvarları arasında nefessiz kalmıştır. Bu deney, uyumculuğun hücrelerini anlamaktan öte, inkar edilemez küçük bir yanlışın bile, hangi oranda doğru kabul edilebileceğinin de ipuçlarını verir.

     

    Komünist teorinin öncülerinden Alman filozof Karl Marx, devlet aygıtlarının egemen sınıfın yetkinleşmiş baskısı için çalıştığını ve o sınıfın kendi doğrularını, aşağısındaki sınıflara da doğru olarak kabul ettirmeye çalıştığını anlatır. Resmi tarihin, ahlakın, kültürün, sanatın ve hatta bilimin bir bütün olarak doğruluğun yanlışlığına yolculuk etmesi, doğrunun eriyişine tanıklık eder. 20. yüzyıl düşünürlerinden Michel Foucault; bu saptamayı daha da derinleştirerek herhangi bir iktidar gücünün, hakimiyetindekilere öğrettiği bir negatif değeri, görünürde pozitifleştirilmeye çalışılacağı öngörüsünde bulunur. Söyleşilerinin toplandığı Özne ve İktidar isimli yapıtta Foucault; denetim çağında yaşayan bizlerin, içi doldurulan heykeller olduğumuzda ısrarcıdır. O’na göre toplumsal yapının temeli, yanlışların sarmalındadır; ama öyle ki illüzyonun en büyüğü yaşanıyordur: Doğruların mezarı kazılmış ve çoğunluk, doğrunun mezarı başında yanlışın ilahilerini söylüyordur.

     

    Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı izleyen bunalım yılları, sosyal kimlik krizleriyle ve postmodern olarak adlandırılan genişletilmiş kapitalizmin makyajlanmış yüzünde ifadesini bulur. Savaş sonrası toplumdan geriye kalan yıkıntıların ardından, doğrunun ne olduğu ve buna nasıl ulaşılabileceği daha dikkatli bir şekilde ele alınmaya başlanmıştır. Frankfurt Okulu’nun temsilcilerinden Theodor Adorno, İkinci Dünya Savaşı’nın bir tanığı ve Avrupa’daki kitlelerin histerikleşmesinin bir gözlemcisi olarak şunu ilan etmiştir: Yanlış yaşam, doğru yaşanmaz. Yaşamın yanlışlar üzerine kurulduğu, çoğunluk sayesinde bunun düzlemleştirildiği ve doğrunun imkansızlaştırılmasına paralel olarak Adorno'ya göre, yaşam büsbütün doğrudan yoksundur ve yanlış, bir yaşamı kaplayacak ölçüde serpilip gelişmiştir. Adorno, çoğunluk ile yanlışın ilişkisinin damarlarından birini kültür endüstrisi olarak ortaya koyar. Kültür endüstrisi; yanlışın paradigması tarafından araçsallaştırılan toplumsal bir kurum olarak, çoğunluğu antenleriyle etkilemekte ve onları yönlendirmektedir. Kirli bir ahlakın, paspal bir düzeneğin çürümüşlüğünü örter; genelleştirilmiş yanlış bir algının payandası olur. Çünkü yıldızlı reklamlar ve göz alıcı yapaylıklar, bir kitle kültürünü de beraberinde getirir; yanlış, yeniden toplumun üzerine çöreklenmiştir. Buna baş kaldırmaya çalışan sözde özerk özne ise siner ve yerine oturur. Araştırmacı Serdar Kaya; sineni şimdi de "sindirmenin”, çoğunluğun birleştiği tabanlardan biri olan eğitimle mümkün olduğunu ileri sürer. İngilizce’de indoctrination olarak geçen endoktrinasyon kavramına göre düşünce kalıpları, aktarılan kişinin özgürlüğü kaldırılacak şekilde onlara verilir. Kaya ise bu tanıma bağlı kalarak, eğitimin eninde sonunda bir endoktrinasyon olduğuna ve kendi amacına uygun olarak doğruyu ve yanlışını ayırdığına dikkat çeker. Ne var ki bu noktada, doğru ve yanlışın içerikleri yer değiştirmiş ama isimleri aynı kalmıştır.

     

    Bürokratik diktatörlüklerin eleştirisini yapan George Orwell, 1984 isimli yapıtında özgürlük köleliktir sloganının şemsiyesi altında barınan bir toplum yapısının öyküsünü kaleme alır. Devlet aygıtının, insanların bilinçlerine dahil her yere kazıdığı bu cümle, kavramların iç içe geçirilmesi sayesinde, dilsel bağlamın yeniden yapılandırılması sonucunu doğurur: Özgürlük, kölelik olarak yaşanacaktır, dolayısıyla analitik bir metodolojiyle bir değer (özgürlük), doğası gereği kendi içinde olamayacak zıt bir değerle (kölelik) eşleştirilmiştir. İşte tam bu nedenledir ki doğru, yanlışın sosuna bulanmıştır, üstelik de Orwell’in kurgusunda bir gün önceki doğruları ikinci gün yanlış olarak benimseyen özneler yığını ile karşılaşılır; daha dün savaşılan Avrasya ya da Doğu Avrupa, bugün ebedi dost sıfatıyla sunuluyordur. 1984 aslında tüm doğruların ve dolayısıyla bireylerin kendilerinin yanlışlandığı hastalıklı bir yapıyı sergiler.

     

    Yanlışların içselleştirilmesi, Amerikalı yazar Arthur Miller’in Cadı Kazanı adlı yapıtında, cadıların varlığına duyulan sapılmaz inanç ve cadı avlarının rasyonelleştirilmeye çalışıldığı bir paradigma bütünlüğü üzerinden verilir. Lucifer olarak adlandırılan bir yaratığa, yani Şeytan'a hizmet ettiği iddiasıyla mahkeme önüne çıkartılan bir sanık, cadı olmadığını söylediği zaman, çoğunluğun algısını temsil eden bir yanıtla karşılaşacaktır. Mahkeme başkanı ona şunu sorar: "Cadı değilsen, cadı olmadığını nereden biliyorsun?" Cadılarla ilgili masallar fısıldayan her kimsenin hikayesi, doğru olarak kodlanmış ve suçlamalar altında kalan ya da bu mistik zırvalıkların yanlış olduğunu söyleyen kişiler, yapıtta doğruyu simgeleyen John Proctor gibi asılırlar. Aslında Proctor'ın asılması, tüm kalıplarıyla, yanlışa susamış bir yapının doğruyu intihara zorlamasıdır. Bunun tarihsel bir görünümü de Sokrates’e verilen ölüm cezasında bulunabilir. Gerçeğin bilgece bir arayışını yapan Sokrates, içinde yaşadığı uzamın körlüğünü onlara anlatmaya çabalamış, ancak sonu baldıran zehiriyle bitmiştir. Toplumun doğruyu ne büyük bir özenle koflaştırdığını ve yanlışları göklere çıkardığını, mahkemede olan savunmasında da aktaran filozofun sonu da çoğunluğun gözünde doğru bir son olur.

     

    Bireylere dayatılan ve çoğunluğa daha önceden ayıklanmış olarak verilen doğru ve yanlışın başka bir çatışması da, yine yüksek bir imge ve sistemin keskin bir kılıcı olarak, Albert Camus’nün Yabancı adlı eserinde bir izlek olarak kabul edilebilecek olan mahkemede anlaşılabilir. Jean-Paul Sartre’ın köktenci özgürlük anlayışından ve bireyin kendi benliğinin üzerine hakimiyet kurarak doğru ve yanlışı ayıracak niteliğine vurgu yapmasından etkilenen Camus, yarattığı Bay Mersault karekteriyle, yanlış ve doğrunun belirlenişinin bir iskeletini çıkarır. İki fellahı öldürdükten sonra yargıcın önünde, kimleri nasıl öldürdüğünden çok; annesinin tabutu önünde sütlü kahve içmesinden, cenaze sonrası sevgilisiyle gezmesinden ve dış dünyaya karşı olan vurdumduymazlığından dolayı eleştirilen Mersault, doğruyu belirleyen çoğunluğun gözünde bu hareketleriyle yanlışa olanak tanıdığı için idama mahkûm edilir. Ancak ironiktir ki mahkeme kayıtlarına suçu, “adam öldürmek” olarak geçecektir.

     

    Uyuşturulmuş bireylerin kurtuluşunun ve üstün insanı yaratacak yolun haritasını çizen Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı eserinde, doğru sanılan yanlışların maymundan üstün insana olan evrimin yolunu tıkayıcı bir unsur olarak görür. Eserde odak figürlüğü sahiplenen Zerdüşt, doğrunun bilgeliğini temsil eden Güneş’e; okuyucuya, kendi varlığını duyumsatacak şekilde şöyle seslenir: “Aydınlattıkların olmasaydı, bahtın nice olurdu!” Ve Zerdüşt’ün yazgısı; öğretilerinin, yanlışlarla bulantılar geçiren sıradan kimselerin ayaklarıyla çiğnenmesi eğrisiyle çizilmiştir. Radikalliğiyle ve gülünçleştirilen sözleriyle toplumda genel kabul gören Nietzsche, çoğunluğun algı spektrumunu çoktan décadence olarak damgalamıştır.

     

    Yanlışın binbir şarlatanlıkla doğru biçimine geçişi ve doğrunun içinin deşilmesiyle değersizleştirilmesi, çoğunluğun jüri olduğu sonsuzlaşmış bir sistemde çok doğal olarak görülebilir. Hatta ve hatta bunların öznelerin bilinçlerine çakıldığı bir ortamda, yanılgının daha da arttığı söylenmelidir. Yanlışlara doğru olarak tapınıldığı bir zamanda yaşamamıza rağmen, edilgen kılınan öznenin yetkesi, nerede olursa olsun, kendini aşma ihtiyacını duyuyor. Şüphesiz ki iplerini koparıp doğruyu kabul edecek cesarete sahip olan ve yanlışı kabul etmeyi ya da gerçekleştirmeyi reddedecek özne, çoğunluğun kokuşmuşluğu ve zavallılılığı içinde aranamaz. Şeyleşmiş bilincin ya da protez akılın düzenlediği bir maskeli baloda, maskelerin arkasındakileri bilmek oldukça güçtür; güç olduğu kadar da altın değerinde.

     

    Birçoklarının yaptığı gibi; doğru yönü yanlış, yanlış yönü doğru olarak gösteren bir pusulaya sahip olan bir gemiye binmemelidir insan. Suya atlamalı ve ışığa doğru gitmek için, tüm alacakaranlığı geride bırakarak ad astra (Latince, yıldızlara doğru) diye haykırmalıdır, varlığının yüksek gücüyle.

     

     

    14. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Hakan KIZILKUM

    Özel Amerikan Robert Lisesi

    DERECESİ : 2

     

    “Eğer birisi çoğunluğun anlaştığı şeye katılmamız gerektiğini söylerse, bunun yararsız olduğunu söylemeliyiz. Çünkü öncelikle ‘doğru olan’, şüphesiz ki nadir olandır ve bu nedenle bir kişinin çoğunluktan akıllı olması mümkündür.”

    Sextus Empiricus, Pironizmin Ana Hatları, Kitap II,

     çev. Örsan K. Öymen, Yeditepe’de Felsefe, sayı 2, İstanbul 2003, s. 10

     

     

    “YABANCILAŞTIRMAYA YABANCILAŞMAYAN BİREYİN  DURUMU”

     

    Doğru nedir? Doğruya, doğru bilgiye ulaşmak mümkün müdür? Başka bir deyişle herkesin üzerinde uzlaştığı bir doğrudan söz edebilmenin gerçek hayata olan yansıması ne kadar gerçekçidir? Eğer, farklı düzlemlerde olsa bile doğruya ulaşmak mümkün ise bunun ölçütünü hangi koşullar belirler? Çoğunluğun tek tipleştirdiği, kendi bireysel alanı daralan, özgürlüklerinin sınırı keskin çizgilerle çizilmiş birey mi yoksa var olana karşı gelen ve çoğu kez toplum dinamikleri içerisinde “yabancılaştırılmaya” mahkûm bırakılan kişinin durumu mu bize doğru yolu göstermede yardımcı olur? Ya da “Herkesin doğrusu kendinedir” deyip “doğru” kalıbını doğrudan kırmak mıdır ihtiyaç duyulan?

     

    Doğrunun, doğru bilginin varlığını açığa çıkarabilmeyi karşıtından hareketle tanımlayabiliriz. Herakleitos’un ifadesiyle “karşıtıyla birlikte var olur her şey” ve karşıtı sınırlarını çizer esas incelenenin. Bu bağlamda, doğruya “şüphe” yaklaşımını kendine düstur edinen Septikleri ele almamız gerek. Üzerinde mutlak bir uzlaşı sağlanabilecek doğrunun varlığına tam karşı cephede duran Septiklerin isimleriyle özdeşleşen “amaçsal şüpheci” yaklaşımları, yüzyıllar sonrasındaki Aydınlanma Dönemi düşünürlerine ışığını yansıtabilmiştir. Bu açıdan değerlendirildiğinde “eldekine, var olana” şüpheci yaklaşım - doğrunun var olduğu ön kabulüyle beraber- doğrunun, karşıtından yani doğru olmayandan ayrılabilmesi noktasında “sorgulama” tekniğinin baş tacı edilişiyle önem kazanacaktır.

     

    Tarih boyunca süregelen bilgi türlerini genel bir bakışla incelediğimizde “felsefi bilgi” türünün bahsedilen bu sorgulamacı mantığa göre hareket ettiğini görürüz. “Mantıksal akıl yürütmenin” basamaklarını bir bir inerken doğruya ulaşma pahasına, sorularla küçülen; ancak paradoksal bir biçimde bir o kadar da genişleyen bir durumla karşılaşırız. “Nadir olan” doğruya ulaşmanın temel öncülü, “öteki”leri elemekten geçer. Bu kapsamda bahsedilen ötekiler çoğunlukla somut olmadığından mantıksal bir uzlaşı çerçevesi oluşturmak da güçleşir. Bu durum da “düşünsel doğru” seçeneklerini çoklaştırır diğer bir yandan. Bununla beraber köklerini gözlem ve deneye dayandırmış bilimsel bilgi ise daha somut veriler üzerinden hareket ederek yaklaşır doğru olgusuna. Çoğunluğun uzlaşısına daha açık olan bu bilgi türünün yolundaki en önemli engel, benzer metotlarla elde edilmiş yeni bilgilerdir; başlangıçta “nadir” olan ve haklılık payı bulunması dâhilinde gün geçtikçe daha çok kabul gören, standartlaşan bilgiler. Son bilgi türü olarak ise “inanç doğrusundan” yani doğrunun varlığını, netliğini bile tartışmamıza izin vermeyen “kalıplaşmış doğrulardan” (dogma) oluşan dini bilgiden söz edilebilir. Tüm bunlar değerlendirildiğinde bahsedilen “doğru olanın” hangi temel alana ait olduğunu saptamak ve ona uygun bir inceleme tekniği geliştirmek gerekir.

     

    Antik Yunan döneminin tabir-i caizse “babası” olarak kabul edilen Sokrates’in o meşhur “savunmasını”, daha doğrusu Sokrates’i o duruma götüren koşulları ele alalım. “Çoğunluğun üzerinde anlaştığının” dışında bir doğrunun var olabilme ihtimalini, çoğunluk uzlaşısının yanıltıcı olabileceği gerçeğini yüksek sesle dile getirmek, “nadir olana” arayışın şüphesiz en önemli örneklerindendir. Kendi deyimiyle “herkesin bahsedilen konuda uzlaşı sağlaması” doğruya ulaşmanın zorlu yolunda asla bir ölçüt olarak değerlendirilemez. Temel ölçüt; doğru olana inanılandan sapmaya yol açacak dayanaksız temelleri yıkmak olmalıdır ve bu dayanaksız temellerden en belirgini de “çoğunluğun tek tipleştirilen sesidir.”  Özellikle günümüz modernitesinde çokça rastladığımız bu durumun sadece şu an değil; Sokrates örneği başta olmak üzere tarihte pek çok örneği vardır. Toplumun dejenere hale gelmiş değerlerinin arasında doğurtma (maiotic) yöntemiyle bireylere kendi öz doğrularını kendilerinin akıl yürütmeleriyle buldurmaya çalışan Sokrates, çoğunluğa karşı gelmenin bedelini en ağır şekilde ödemekten kurtulamamıştır. Dile getirdikleri “düşünsel tabanda” olduğundan mutlak doğruyu tespit etmek pek mümkün, elle tutulur olmasa da bu durumun tersi de “doğru” olana ulaşma yolunun güvenilir ve algılanıp anlaşılabilen bir yol olduğunu kanıtlamaz bize. Sokrates’ten yıllar sonra bu kez “bilimsel” bilgisiyle yola çıkan Galileo, öne sürdüğü Güneş Sistemi teorisi ve Dünya’nın -o ana kadar sanıldığı gibi- durağan olmadığı gerçeğiyle çoğunluğun doğrusuna “bilimsel” bir saldırı gerçekleştirmiş ve Sokrates’le aynı hazin sonu yaşamaktan kurtulamamıştır; çağlar sonra, bilimsel bir alanda olsa bile. Temel bilgi türleri üzerinden gittiğimizde ortaya çıkan “inanç bilgisi” konusunda da mümkün olan mantıksal doğruya ulaşmak için gösterilen çabaların kendi döneminde anlaşılabildiğinden söz edilemez. Tarihin akışını değiştiren “Reform” hareketleri, dinsel özgürlüğü getirebilme anlamında ancak yüzyıllar sonra -kısmen- başarıya ulaşmış ve kendi döneminde en yoğun suçlamaların mağduru olmuştur “nadir olan adil doğru olarak.”  Bu örneklerin tümünü incelediğimizde ortaya çıkan “ortak” engel, çoğunluğun sesi ile birlikte -ve belki de daha da önemlisi- “iktidar” olarak adlandırılan ve gücü elinde tutan oluşumun varlığıdır.

     

    Bilgi güçtür (Francis Bacon). Bu saptamadan yola çıkarak gücü elinde bulunduranların tarih dizgesi boyunca neler yaptıklarını anlamlandırmak çok daha mantıklı olacaktır. Hâlihazırda üzerinde uzlaşı sağlanmış doğruları sarsmak, aynı zamanda bu otoritelerin -ister halkın genel kanısı ve doğrudan demokrasideki güç, ister Kilise’nin inanç temelli gücü- de yerlerinden alaşağı edilmesine sebep olacaktır. Bu noktadan hareketle iki seçenek karşımıza çıkar: Birincisi, herkesin inanabileceği bir doğru oluşturmak ve bu doğruyu çeşitli yöntemler vasıtasıyla beslemek. İkincisi ise yepyeni bir doğruyu “sıfırdan” bu yeni gerçekliğe herkesi -otorite sıfatıyla kendileri de dâhil- inandırarak bireyleri “özden uzaklaştırmak”. Bu noktada, bireyin kendisine “sunulan” doğruya yönelmesi yeterli olacaktır; çünkü birey kişiliğini yitirerek “pasif” konuma geçecek ve baskının önce kölesi, kısa bir süre sonra da en büyük destekçisi olacaktır. İlk seçenekten hareket edersek gelenek ve inançların aktif rolüyle karşı karşıya buluruz kendimizi. Geçmişten gelen değerlere duyulan saygı ve “kendi özel kafesindeki” inanç konusu, muhtemel bir karşı gelişin önünü tıkar. Sorgulamadan yola devam etmek ve bir çığ gibi bu duruma herkesi inandırmak bireyin aslî görevi haline dönüşüverir. Eugène Ionesco’nun kitabına konu olan sembolüyle “gergedanlaşmak” tek çare olur artık tüm toplum için. Alışkanlıklar haline dönüşen doğrular, toplumların ilerleyişinden çok onların sabit konumunu destekler. Belli bir “kaide” vardır ve “istisnalar” göz ardı edilir; çünkü uzlaşılan doğruya inanç tamdır. Ya da “onuncu köyler” kurulur istemli ya da istemsiz yabancılaştırılan bireyler için. İşte bu noktada kendi doğrularını tamamı ile kendi oluşturan ikinci seçenek devreye girer. “Bilinmeyenin” üzerine muhtemel bir hikâye yazılır ve herkesin  -bilinmeyenin kendisinin bile- desteği alınır. Edward Said’in deyimiyle “Batı’nın işi olarak Doğu” bunun en güzel örneğidir. Oryantalist bakış açısı, bize bir masalın sırlarını verir ve o kadar sürükleyicidir ki; gerçeğe bizzat şahit olanlar bile bu “hem coğrafi hem bilgisel karmaşada”, masala inanmayı tercih eder; kendisini o şekilde sunmaktan gurur bile duyar. “Nadir olan doğruya” ulaşmanın tıkanmış yolu, tek tipleştirilmiş hâli hiçbir sorun teşkil etmez büyük çoğunluk için. Yabancılaştırılan bireyin hem toplumdan hem de “doğru”dan yabancılaşmasıdır bu aslında.

     

    “Doğru olanın ölçütünü doğru olmayan(lar)ı elemek” olarak nitelendirebiliriz Popper’in deyimiyle. Bu anlamda, uç noktada olanın doğruya ulaşmadaki “mümkünlüğüne” kulak vermemiz gerekiyor. Mümkünlük… Bu durum tabii ki doğruluğun “koşulsuz olarak” nadir olanda olacağı gerçeğini çıkarabilme lüksünü sağlamıyor. Mümkünlük ifadesi, “dağın zirvesine” çıkmak ve olan biteni bir de oradan görebilmek için davetiyesini iletiyor yalnızca. İktidar sahiplerinin belirlediği “koşullu ve belirlenmiş” doğrulardan kaçıp düşünülmeyeni düşünmeye, yapılmayanı yapmaya yönlendirir bizi “dağın zirvesi”, gerek Antik Çağ’da (Sokrates) gerekse günümüz dünyasına daha yakın zamanlarda -Galileo’dan itibaren- da pek çok kez olduğu gibi. Doğru bilginin en önemli ölçütünün farklılıklardan yola çıkmak ve “-mış gibi yapmış olmanın önüne set çekmek” olduğu vurgulanıyor esasen; çünkü istenilen, baskıdan doğan doğrular değil “akıl ve tutarlılık” doğrusudur geniş bir perspektifte. Birey, özdeki imkânlılığına ulaşmak ister toplum içi yabancılaşmaya yabancılaşarak ama fikirlerindeki “farklılık” olan yabancılaşmayı serbest bırakarak.

     

     

    14. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Oğuzhan Mehmet ŞAHİN

    Antalya Anadolu Lisesi  ANTALYA

    DERECESİ : 3

     

    “Şiir, insan olmanın/ varolmanın en yüksek açılımıdır, insanın insana açılmasıdır.”

    Sevgi İyi, “Dünya Sorunları Karşısında Şiir”,

    Hürriyet Gösteri, sayı 263, Ekim 2004, s. 42-43

     

    “NE GELİR ELİMİZDEN İNSAN OLMAKTAN BAŞKA”

     

    “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka” diye başlar Edip Cansever bir şiirine. Şair olmayı böyle anlamlandırır belki de, şaire en büyük ve en zor görevi yükler. Şair olan kişi insan olmalıdır aynı zamanda; büsbütün bir insan; yani duygularıyla, düşünceleriyle, yaşantılarıyla, neşesi ve hüznüyle. Çünkü şiir yazabilmek, insan olabilmektir.

     

    Şair, varoluşunun en uç noktasında yaşıyordur, kendini ve hayatı anlatarak. Yazacak bir şeyler her zaman vardır. Asıl güç, bunları ortaya çıkarabilmektir. Kişi bunları yazabildiği, anlatabildiği zaman gerçekten insan olacaktır. Hayatın bütün zorluklarına rağmen ve üzerindeki bütün baskılara karşı kalemini bir kılıç gibi kınından çektiği zaman büyük bir savaş veriyordur şair. Bu savaş, bir insan olma savaşıdır. Herşeyin ötesinde kendini, bütün dramları ve komedisiyle hayatı hiçbir kısıtlamaya tabi kalmadan anlatma savaşı. “Yazmak özgürleşmektir.” Der Jean Poul Sartre “Edebiyat nedir ?” adlı eserinde. Haklıdır; yazmak özgürleşmektir ve insan olmak, özgür olmaktır.

     

    İnsan olmak, özgür olmaktır. Toplum, aile, devlet, din ve dahi her şeyin omuzlarına yüklediği görevi ve sorumluluklara rağmen kendin gibi yaşayabilmektir; kendin olmak ve insan olmak için. İnsan olmanın yolu, sistemin ve gerçekliğin bütün baskısına direnerek kendini korumaktan geçer. Şair de bunu yapar işte. Düşüncelerini, duygularını, hayatını ve tüm mücadelesini sözcüklere, cümlelere ve dizelere çevirerek onları ölümsüz hale getirir. Bedeni toprağın altında çürüyüp gittiğinde bile şiirleri hâlâ salonlarda yüksek sesle okunabilecektir. Örneğin; bugün Nazım Hikmet’in, Federico Gorcia Lorco’ nın, Luis Aragon’un, Charles Baudlaire’in ya da öldükleri halde hâlâ yaşıyor olan tüm şairlerin bu yaşıyor olma durumuna sahip olabilmeleri bundandır. Onlar hayatı anlamışlar ve kendilerini ölümsüzleştirmişlerdir. Varolmanın en uç noktasında insan olmayı başarabilmişlerdir. Şiir kişinin kendisine tuttuğu bir aynadır. Aslında yazmak eyleminin her türlü hali genel olarak böyledir. O yüzdendir ki Schopenhauer okumanın “kişinin kendi kafası yerine başkasının kafasıyla düşünmesi” olduğunu söyler. Çünkü yazılanlarda öncelikli olarak bulunan yazan kişinin kendisi; onun zihni, onun kalbi ve onun hayatıdır. Şair şiirine kendi yaşantısını da koymadan rahat edemez. Cemal Süreyya: “Beni öp sonra doğur beni” dediğine göre işte budur. Çocuk yaşta kaybettiği annesine duyduğu özlem, karşısındaki kadına olan sevgisiyle karışmıştır. O artık bilinçaltı, bilinci ve bilinçüstü bir bütün olarak hareket eden, kendini ortaya koymuş gerçek bir insandır. Kelimelerin ardındaki trajedi onun trajedisidir ve bu trajedi tek başına kaldıramayacağı kadar ağırdır artık. O yüzden bir başkasına anlatma ihtiyacı duymuştur. Bu andan sonra da tüm yapabileceği anlatmaktır. Anlatmak, kendisini başkalarının zihinlerinde de var etmek ve insan olma yolunda ilerlemek. Son noktasını koyana kadar da devam edecektir bu yolculuk. Her şey yazıldıktan sonra okuduğumuz, duyduğumuz ve gördüğümüz sadece insandır. Şair artık bunu başarmıştır; artık kendini bize açabilmiştir.

     

    Platon şairleri devletinden kovar. Onların gerçekler yerine gölgeler yarattığını öne sürer. Şairler insanların hayallere kapılmalarına neden oluyorlardır. Yaşamayı anlatırlar, insan olmayı anlatırlar. İşte bu yüzden Platon’un baskıcı devletinde adeta birer Persona Non Grata (istenmeyen adamdır) onlar. Çünkü Devlet’in varlığını sürdürebilmesi için bireylerin hayattan zevk alan, ağlayan ya da gülen yönleriyle insan olmaları değil, Devlet’in sürekliliğin ve toplumun refahını sağlamak için tıkır tıkır çalışan dişliler olmaları gerekir. Platon’un Devlet’inde insanların birer kalpleri yoktur, sadece zihinleri vardır. Bir kalbe sahip olup da insan olmaları istenmez. Çünkü o zaman bir de özgür olmak isteyecektir. En büyük tehlikelerden biridir bu yüzden şairler.

     

    Şiir, düşünürler tarafından çokça küçümsenmiştir tarih boyunca. Çoğu zaman mantığın değil de duyguların, tutkuların ve heveslerin anlatıcısı olduğu için. Oysa zaten Hume’un da dediği gibi: “Akıl duyguların kölesidir.” İnsanın varoluşunun büyük parçalarındandır hep sevgi, öfke, nefret, keder ve tüm diğer duygular. Bunlara yeterince şans tanımadıktan sonra varoluşunu tamamlayıp gerçek bir insan olabilmek mümkün değildir. Şair, bu şansı diğer herkesten daha çok tanıyandır işte. İçindekileri adlandırıp sonra da bu adları kullanarak onları ortaya döker şair. “Gülün bir adı varsa gizemi yoktur” der Umberto Eco. Öyle olmuştur. Bu adlandırmanın sonunda içinde uyanmak için bekleyen “insan” ı uyandırmış ve onun üzerine örtülen perdeyi kaldırmıştır şair. Bütün gizemleri ortadan kaldırarak, yani kendini anlatarak sonunda “insan”ı ortaya koymayı, insan olmayı başarmıştır.

     

     

    Şair, Prometheus’ un insanlar için çaldığı Tanrıların alevini kendisi için çalandır. Kendi insanlığını sürdürebilmek, kendi insanlığına ışık tutabilmek için. Ve böylece tamamen karanlık olduğunda dahi o alevin aydınlığında bir insan olarak kalabilecektir şair. Ateşten dizelerle yazacaktır kendi hikâyesini.

     

    Hep kendini anlatmaya ifade etmeye çalışır. Anlaşılmak çok da önemli değildir şair için. Onun tüm mücadelesi, tüm savaşı kendisinedir. Bir şeyler yazmak, bir şeyler söyleyebilmek için. Belki de “ben özgürüm” diye haykırarak özgürlüğünü ilan edebilmek için. Özgür bir insan olmanın, gerçek bir insan olmanın en büyük lükslerinden biridir istediğini, istediği zaman ve istediği gibi söyleyebilmek. Çünkü sözcükleri bükerek, çekerek, kıvırarak onlara istediği ve ihtiyacı olan şekli verebilir şair. Ve bütün o baskıcı, şiddet uygulayan, insana boyun eğmesini ve bileklerini kelepçeler için uzatmasını söyleyen düzen kurma girişimlerinin, toplumsal sistemlerin, hiç birinin egemenliği yoktur sözcükler üzerinde. Şiire şair dışında kimse söz geçiremez. Bu yüzden şiir, özgürlüğün ülkesidir. Ve ancak özgürlüğün ülkesinde insan olmayı becerebiliriz; çünkü insan olmak, özgür olmaktır. Ve zaten şiirin içine girdikten sonra yapabileceğimiz başka şey yoktur. Tüm görevimiz, tüm amacımız anlatmak, varoluşumuzu gözler önüne sererek, kendimizi başkalarının zihinlerinde yeniden ve tamamen var ederek insanlığımızı, insan olduğumuzu ilan etmektir. Çünkü şair gerçekten çok haklıdır: “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka?”

     

     

     

     

    14. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Özgün SAK

    Özel Amerikan Robert Lisesi İSTANBUL

    DERECESİ : 4

     

    “Eğer birisi çoğunluğun anlaştığı şeye katılmamız gerektiğini söylerse, bunun yararsız olduğunu söylemeliyiz. Çünkü öncelikle ‘doğru olan’, şüphesiz ki nadir olandır ve bu nedenle bir kişinin çoğunluktan akıllı olması mümkündür.”

    Sextus Empiricus, Pironizmin Ana Hatları, Kitap II,

     çev. Örsan K. Öymen, Yeditepe’de Felsefe, sayı 2, İstanbul 2003, s. 10

     

     

    GLOBAL DÜNYADA EPİSTEMOLOJİK SORUNSAL ÜZERİNE

     

    “Şüphe eden insan ilkin hüküm vermekten kurtulur, sonra da sıkıntıdan” der Pyrrhon. O çağlarda bilinen dünyanın neredeyse tamamını fetheden Büyük İskender’in askerlerinden biri olan, septisizmin kurucusu Pyrrhon katıldığı seferler boyunca yüzlerce farklı kentte, binlerce insanla tanışmış ve birçok farklı düşünce ile karşılaşmıştır. Hepsi mantıksal gözükse de birbirlerinden çok farklı düşünce olduğuna göre “doğru olan”ın ne olduğunu sormadan önce doğru bilginin olabilirliğini sorgulamak gerekir.

     

    Doğru nedir? Bu soru, felsefe tarihi boyunca özellikle dünya globalleşme yolunda önemli adımlar attığı sırada karşımıza çıkmaktadır. Büyük İskender’in orduları tarafından bir “kozmopolis” (evrensel kent) oluşturulduğu yıllarda sorulan bu soru, MÖ VI. yy’da evrenin ana maddesinin ne olduğu sorusuna çok farklı yanıtlar veren doğa filozoflarını örnek gösteren sofistler tarafından da sorulmuştur. İnsanoğlu, XXI. yy’ın teknolojik avantajlarından yararlanarak farklı görüşlere saniyenin milyonda biri kadar bir sürede ulaştığına göre, bu sorunun son yıllarda daha sık duyulur olması pek doğaldır.

     

    Karşıtların bir bütün olduğunu savunan Herakleitos’a göre, gidiş yolu ile dönüş yolu aslında aynıdır. “Bardağın yarısı boş” diyen ile “Bardağın yarısı dolu” diyen aynı gerçeği dile getirdiğine göre, “bir şey ya vardır ya da yoktur.” Diyebiliriz. Dolayısıyla bu konuda doğruya ulaşmak için o tespiti doğrulamaya değil, yanlışlamaya çabalamalıyız. Nitekim bir bilginin desteklenmesi onun doğruluğunu ortaya koymaz, bunun için yanlışlama denemelerinin boşa çıkması gerekir. Bir başka deyişle “Tüm insanlar ölümlüdür.” hükmünü doğrulamak için ne kadar ölümlü insan bulursak bulalım, bu iddiamızı kesinleştirmeye yetmez. Ancak tek bir ölümsüz insanın varlığı bu hükmü tümden çöpe atmaya yetecektir. Farklı olaylardan yola çıkarak tek bir sonuca varmaya çalıştığımıza göre buna “olgusal kanıtlama” diyebiliriz.

     

    Doğruluğun çelişkisi de burada yatıyor, nitekim bir bilginin bilimsel doğruluğuna ancak onu yanlışlayarak ulaşabiliriz. Ancak bunu yaptığımızda da artık o bilgi doğruluğunu yitirmiştir. Aksi takdirde bir bilginin doğruluğunu bilimsel yöntemlerle yanlışlayamıyorsak; o bilgi zaten bilim alanının konusu değildir. Örneğin, Tanrı’nın varlığı kanıtlanamadığı gibi yanlışlanamaz da, dolayısıyla bilimdışıdır. Bir bilginin doğruluğundan onu yanlışlayana kadar emin olamayacağımıza göre doğru bilgi yoktur. Uzun yıllar, insanın kesin olarak kanıtlayabileceği tek bilginin matematiksel ve mantıksal bilgi olduğu düşünülmüştür. Descartes, matematiğin kesinliğini diğer bilimlere analitik geometri yolu ile uyarlamaya çabaladı. Oysa, matematiksel bilginin doğruluğu da önceden doğru saydıklarımızın tahminî doğruluğuna dayalı bir varsayımdan ibarettir. Kısacası kesin değildir. Nitekim “2x2=4” bilgisinin dayanağı, güvenilirliği en fazla bu bilginin güvenilirliği kadar olan bir başka bilginin, “2+2=4” bilgisinin sonucudur.

     

    Her bilginin deney ile elde edilebileceği düşüncesi üzerine kurulan Newton fiziği, Einstein’ın görecelilik kuramı tarafından yıkıldığında Popper, fizikten de emin olamayacağımızı dile getirmiştir. Haklıdır da! Özellikle günümüzdeki hızlı gelişmelere birçoğumuz ayak uydurmakta bile zorlanıyoruz, dolayısıyla hiçbir bilginin doğruluğu bir daha değiştirilmemek üzere kesinleştirilemez.

     

    Empirik bilginin doğruluğunu savunan filozoflar, deney-gözlemde dikkat ve tutarlılık ile doğru bilgiye ulaşılabileceğini savunsalar da doğadaki birçok örnek bunu yalanlamaktadır. Okyanus aşırı bir uçak ile yaptığımız yolculuğun başlangıç noktasındaki zaman diliminde olduğumuzu sandığımız halde vardığımız noktadaki zaman kavramı tahminimizden çok farklıdır. Elealı Zenon’un “Akhilleus ve Kaplumbağa” paradoksunda olduğu gibi hızlı koşucu Akhilleus, yarışmaya önden başlayan kaplumbağaya yetişememelidir. Nitekim, Akhilleus’un koşacağı her bir zaman diliminde kaplumbağa bir önceki adamın yarısı kadar daha yol alacaktır. Bu iddianın yanlışlığı açık olduğu halde hâlâ yanlışlanamamış olması, doğru gözlem sonucu elde edilen bilginin doğru mantıksal akıl yürütme ile değerlendirilmesine karşın, yanlışlığı bariz bir sonuca varılabileceğinin en açık kanıtıdır. Sonuç olarak, ne deney-gözleme dayalı “bilgi”nin ne de akıl yürütme sonucu varılan “bilgi”nin doğruluğu kesindir.

     

    Aristoteles’e göre “İnsan doğası gereği bilmek ister.” Oysa mutlak bilgi mümkün değilse insanın bilme açlığını doyurmak için ortaya koyduğu bilgiler, zaman ve mekâna bağlı olarak değişmeye mahkûmdur. Dolayısıyla mükemmel bir dünya düzenini, mükemmel toplumu arayan Platon ve Marx gibi “idealistlerin” uğraşları, büsbütün beyhude çabalardır. Bu filozoflara karşı çıkan Popper, doğruluğundan emin olabileceğimiz bir yönetim anlayışının olamayacağını söylemekle yüzde yüz haklıdır. Özellikle günümüz dünyasında birçok ülke birbirine taban tabana zıt “demokratik” yöntemlerle, bazıları komünizmle yönetilirken, bazıları ise dünyanın geri kalanından izole yaşamayı tercih etmektedir. Nitekim hangi filozofa sorarsanız farklı yanıt alacağınız bir sorudur, toplumsal düzenin amacı sorusu. Platon “adalet” derken bir başkası “yalnızca zayıfların adalet ve eşitlik isteyeceğini” söyler. Hobbes tiranlığın ayakta tuttuğu düzenin bile kaostan iyi olduğunu söylerken Spinoza ve Locke özgürlüklere vurgu yapar. Her biri de düşüncelerini tam bir mantıksal bütünsellik içinde sistematik olarak desteklemiştir.

     

    Kısacası, her “doğru bilgi” kısa bir süre ve sınırlı bir mekân için geçerli olduğuna göre İngiliz muhafazakârlarının öncüsü Burke’ ün iddia ettiğinin aksine, “geçmiş kuşakların bilgeliğinin somutlaşmış hali olan geleneklere boyun eğmek” aptalcadır. Nitekim felsefe, kurallara imanla boyun eğmek değil, onları sorgulayarak yeniden şekillendirmektir. Nietzsche’nin deyimi ile, “üst insan” (übermensch) olmanın yolu “toplumsal değerlere karşı eldiven giyerek onları yeniden değerlendiren”, tarih sahnesine nadiren çıkan birtakım insanların takip ettiği yoldur. Tarih boyunca Sokrates, Galileo, Thomas More, Newton, Nietzsche gibi filozof ve bilim adamlarının çoğunluk tarafından suçlanması da işte bu sebeptendir. Bu isimlerin yenilikçi düşünceleri asla geçmişin doğruluğunu yadsımaz. Nitekim geçmişin doğrusu, günümüzün yanlışı olmuştur artık. “Doğru”, sürekli değiştiğine göre; bu, çağa ayak uyduran nadir insanlar ile statükoyu sürdüren çoğunluk arasındaki bir çatışmadan başka bir şey değildir.

     

    Demokritos’a göre her şey atomlardan oluştuğuna göre, “doğru” dediğimiz tüm kavramlar bu atomların belli zaman ve mekândaki farklı birleşimlerinden ibarettir. Ancak bu atom birleşimleri, bazen parçalanıp başla birleşimler oluşturduğuna göre “doğru kavramı” da sürekli değişmeye mahkûmdur. Muhammed’in VII. yy Arabistan’ına getirdiği hukuk, o zaman ve mekân için mükemmel olsa da XXI. yy’ın çağdaş yurttaşlık anlayışı ile uyuşmamaktadır. Beş yıl kadar önce moda olan bir şeyin beş yıl sonra hoş karşılanmaması da işte bu yüzdendir. Hegel tarih anlayışının ortaya koyduğu gibi, hiçbir olay içinde bulunduğu zaman ve mekândan ayrı düşünülemez, tersine o mekân ve zamanın birer ürünüdür. Rönesans’ın olmadığı yerde Machiavelli, Romantizm’in olmadığı yerde Mozart, ulusalcılığın olmadığı yerde Atatürk var olamaz.

     

    Özetle, doğru bilgi ne ezelsiz ne de sonsuzdur. Her bilginin öne sürüldüğü bir an olduğu gibi, çürütüleceği bir an da vardır. Dolayısıyla kendisinden önceki bilgiyi çürüterek ortaya çıkan bilgi, aslında kendi çürütülme sürecini başlatmış, kendi mezarını kazmaya başlamıştır. Bu nedenledir ki “çoğunluğun doğru kabul ettikleri bilginin doğruluğu sonsuza kadar devam edecektir.” yargısı külliyen manasızdır. Tarih boyunca olduğu gibi her bilgi ilk kez ortaya çıktığında çoğunluk tarafından lanetlenecek, ancak zamanla çoğunluğun ortak aklına karşı bu yenilikçilerin zaferi ilan edilecektir. İşte mutlaka sabit kalacak olan bu döngünün kendisidir.

     

     

    14. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Cansu HEPÇAĞLAYAN

    Özel İzmir Amerikan Koleji İZMİR

    DERECESİ : 5

     

    “Şiir, insan olmanın/ varolmanın en yüksek açılımıdır, insanın insana açılmasıdır.”

    Sevgi İyi, “Dünya Sorunları Karşısında Şiir”,

    Hürriyet Gösteri, sayı 263, Ekim 2004, s. 42-43

     

     

    KONSANTRE BİR İLETİŞİM YOLU OLARAK ŞİİR

     

    Tarihsel süreçte uygarlığın dönemsel yönelimleri ve şiir beraber incelendiğinde, bu ikilinin paralel ilerlediği göze çarpar. Bir başka deyişle, dil çatısında varlık bulan bir sanat dalı olarak şiir, çağsal sıkıntıların ve egemen düşüncelerin bize yansıması olarak veya da saydığım gerçeklikler, şiirin bir yansıması olarak meydana gelmiştir. Sözgelimi, romantik dönemin ağır aksak, duygusal temalarından sonra ortaya çıkan bir şiir akımı olarak parnasizmin deneysel gerçekçiliğini, modern dönemdeki akılcı ve deneyici felsefi akımlarla ve Avrupa’da süregelen Aydınlanma Çağı’yla bağdaştırmamak olanaksızdır. Aynı şekilde, postmodern dönemdeki dadaizm, sürrealizm gibi sanat hareketlerinin 1900’lerdeki savaşlara, insani değerlerin çiğnenmesine, açık ekonomi politikasının beraberinde getirdiği doyumsuzluğa ve aşkın hırsa bir tepki olarak gösterilen gerçekliği reddettiği ve hatta bu mevcut gerçekliğin yıkımına uğraştığı söylenebilir. Allen Ginsberg “Uluma” adlı uzun soluklu şiirinde “Beat Kuşağı” adını alan ve demin bahsi geçen postmodern sanat hareketlerinden bir hayli etkilenen küçük bir şaire/yazara topluluğun gerçeklikten kaçış için alkole, uyuşturucuya, sekse, yolculuğa ve edebiyata yönelimini anlatır. Kimi eleştirmenlere göre bu şiir döneminin psiko-sosyolojik yapısını anlatmakta birçok bilimsel veriden daha yetkindir.

     

    Şiirin; felsefe, psikoloji, sosyoloji, ekonomi ve bilimsel ilerlemeyle bağlantısını okuduktan sonra, etkilenim içinde bulunduğu bu disiplinlerden ne yönde farklı olduğunu dile getirmek gerekecek. Hegel; estetik anlayışında sanat dallarını üçe bölüp birinciye mimari türevi, ikinciye resim türevi sanatları yerleştirirken üçüncü bölüme ona göre en yetkin sanatı koyar: Şiir. Bunun büyük ölçüde sebebi şiirin duyusal gerçekliği değil, insan aklının bir yaratımı olan dili malzeme olarak kullanmasıdır. Peki, dil ve insan kıyaslandığında ve hatta dil ve düşünce kıyaslandığında hangisinin diğerini kapsadığı iddia edilebilir? Wittgenstein’a göre düşünce tümcenin mantıksal tasarımıdır, tümce ise gerçekliğin tasarımıdır. Bu görüşe göre tümce mantık dışı olabileceği gibi düşünce de tümce olmadan, dolayısıyla dil olamadan var olamaz. Yani gerçeklik dili, dil de düşünceyi kapsar hale gelir. Mantıksa dilin içinden düşünceyi süzmekteki bir araç kabul edilir. Aslında, sözcüklerin, tümcelerin ve bunların bütününün adı olarak dilin insan düşüncesinin bir ürünü olduğu göz önünde bulundurulursa, bahsi geçen ürünün insan düşüncesini oluşturması bir paradoks olarak karşımıza çıkıyor ve insan zihnindeki araç-amaç karmaşasını açıkça ortaya koyuyor. Sözcüklerin insan üzerindeki egemenliği temasını Salinger, Franny ve Zooey adlı öykü kitabında sıra dışı bir kurguyla işlemekte. Öykünün ana karakteri Franny’nin okuduğu bir kitaptaki kahramanın tek amacı durmadan dua etmeyi başarabilmek; çünkü yalnızca bu yöntemle tanrıya ulaşabileceğini düşünüyor. Arada geçen birçok olaydan sonra, durmaksızın (sonsuz defa) tanrının adını anmayı başarıyor. Bu görüş yayıldığında ise farkına varılıyor ki inançsız bir insan bile tanrının adını bir limit olarak sonsuz defa anarsa, onda da iradesi dışında bir tanrı inancı oluşuyor. Tüm bu örneklerden yararlanarak, dilin insan bilinci ve iletişimi üzerindeki en güçlü egemenlik olduğunu ve şiirin de dilin bütün olan olanaklarından serbestçe yararlanan bir sanat dalı olarak tıpkı Sevgi İyi’nin de belirttiği gibi insan varoluşunun en yüksek açılımı olduğu iddia edilebilir.

     

    Şiirin insan yaşamıyla ve insanlar arası iletişimle bağlantısını kurarken çağdaş Türk şiirinin üç dönemini de gören (Birinci Yeni; İkinci Yeni ve İkinci Yeni Sonrası) bir şair olarak İlhan Berk’in söylemlerinden yararlanmak yerinde olacaktır. Öyle ki, İlhan Berk şiir yazmaktan değil şiirin hayatını yaşamaktan bahseder. Hayatını bir şiir olarak gören şair, çevresinde duyusal gerçeklik olarak algıladığı her şeyi imgeye dönüştürür. Yani sokaklarda dolaşmak bile onun için sıkıntı vericidir; çünkü gördüklerini zihninde önce imgeler ve beraberinde şiire dönüştürerek yazma telâşına girer. Bu eylemden insandan gelip insana giden bir iletişim ağı olarak bahsedilebilir. Bir başka deyişle, şiir insan eliyle yapılmış, konu olarak insanı kapsayan ve insana yöneltilen bir açılım olarak kabul edilebilir. Bu koşullar altında şiirde “söylenecek bir şeyin olması” şarttır. En bireyci şairlerde bile, gizliden gizliye “bir kişiye bir şey söyleme” kaygısının boy gösterdiğini görmemek olanaksızdır; zaten öbür türlüsü insanlar arası bir iletişim metodu olarak dilin kavramsal karşılığıyla çelişir. Ama bahsi geçen kaygı, daha doğru bir deyişle sıkıntı, kesinlikle toplumcu bir üslupla kitlelere ulaşma çabasından kaynaklanmaz, aksine iki kişi arasındaki (şair-okur) iletişimin insan zihninde iki kere süzülmüş (şaire gerçekliğinden tümceye ve tümceden okur düşüncesine) belki de en yoğun örneğini oluşturur. Wittgenstein’in Tractatus Logico-Philosophicus adlı kitabının önsözünde eseri kendisiyle aynı şeyleri düşünmüş ve kendisini anlayabilecek tek kişiye ithaf etmesinin sebebi de büyük ihtimalle budur. Tüm bu örneklere dayanarak, şiir, gerçeklikten dile, dilden imgeye, imgeden çağrışıma, çağrışımdan düşünceye ve düşünceden paylaşıma uzanan sentetik bir zincir olarak insan iletişiminin doruk noktası kabul edilebilir.

     

     

    14. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    İpek KAYMAZ

    Özel Üsküdar Amerikan Lisesi İSTANBUL

    DERECESİ : 6

     

    “Yazar bütün antenlerini açmış olarak bu çağda dünyanın yüzünü, insanoğlu’nun yüzünü saptamaya çalışır. İnsanoğlu nasıl duyumsamakta, neyi düşünmekte, nasıl davranmaktadır? Tutkuları, kısırlıkları, umutları nelerdir?”

    İngeborg Bachmann, Bu Tufandan Sonra,

    Hazırlayan ve çeviren Ahmet cemal, Metis Yayınları, 1990, s. 46

     

     

    ANTENSİZ YAZIN

     

    “Yazma” eylemi sözlükteki ilk anlamıyla, belirli bir dilin harflerine, yazım kurallarına ve kullanımlarına göre istenilen herhangi bir şeyi; düşünceyi, varlığı, şifreleyerek kağıda geçirme işidir. Yazıyı yazarken insan kelimeleri kullanış şekliyle, dile olan hakimiyetiyle kendini ifade eder, bu nedenle “yazı” insanın kendini ifade etmesi olarak da düşünülebilir. İnsanı ifade eden, bütün yönleriyle dışa vuran bir araçtır yazı. Peki, bu bağlamda düşünüldüğünde “yazar” kimdir? Kimlere yazar denir? Herkes yazar atfedilebilir mi? Yazar; yaşadığı çağın, düşüncelerine hükmetmesini engelleyemeden, her insan gibi algılarını tamamıyla kullandığını düşünerek fikirlerini kaleme alan kişiye denir. Ortaya konulan ürün/eser herkes tarafından ulaşılabilir olduğundan, yazar hem kendine hem de topluma karşı sorumludur. Yazın ise, yazarın bu sorumluluklarından ötürü ait olduğu sistemdir. Gerektiğinde yazarın dönüp başvurabileceği, yazarı çoğu kez besleyen yazınsal ürün birikimidir. Yazar, algılarının tümünü kullanarak, antenlerinin tümü açıkken, insanların yaşadıkları sistemde verdikleri yaşam mücadelesini, beklentilerini, kaygılarını, umutlarını gözlemleyip kaleme alan üretim çarklarının arasında özlük haklarını unutmuş olan bireylere insanca yaşamanın insan gibi hissetmenin nasıl olduğunu insana hatırlatma görevi üstlenen kişidir. “Antensiz Yazın” ise, yazarın topluma karşı gerçekleştirdiği bu görevi, toplumun egemen güçlerinin çıkarlarına hizmet etmesi gerektiğini savunan çoğu zaman edebi ürünleri bile rant ve kişisel çıkarları için kullanılmasını dikte eden yazın türüdür. Antensiz Yazın’da algılar kapalıdır. Bu nedendir ki zaten herhangi bir çıkış noktası olmadan toplumun geri kalanına hükmeden bir şekilde bir sloganla yazarlara çağrıda bulunurlar: “Antensiz Yazın!”

     

    Peki, bu sistem neden ve nasıl yaratılır? Yazının, (öykü, roman, deneme, tiyatro...) insanı ifade ettiğini, insana insanı insana,  insanı kullanarak anlatma yolu olduğunu söylemiştik. İşte tam bu noktada, 21. yy kapitalist toplumlarında “Antensiz Yazın”a büyük iş düşer; o da yazın dünyasının, edebiyatın olabildiğince yavanlaştırılmasını sağlayarak, özellikle toplumun alt kesimini oluşturan geniş halk kitlelerinin yazından, yani ifadeden, yani düşünceden uzaklaştırılmasını sağlamaktır. Bu amacı “Antensiz Yazın” sistemi nasıl gerçekleştirir? Birincisi düşünceye, yani bireyin kendisine hükmederek; ikincisi topluma hükmederek, üçünçü ve en üst nokta, üretim ilişkilerine hükmederek. Böyle bir sistemin varlığına karşı yazar nasıl bir tavır sergiler? Asıl soru yazar bütün sorumluluklarının bilincinde olarak “Antensiz Yazın”ın bir parçası olmayı kabul eder mi?

     

    Düşünce, insanın kendisine öğretilen ya da kafasında şifrelediği kavramları kullanarak, yaşadığı an’a dair, yaşantısına dair gözlemlerinden yola çıkarak oluşturduğu kanıdır, kendisini ifadesidir. Bu nedenledir ki insana bir şey yaptırılmak istendiğinde, önce düşünceleriyle söz konusu durumu kabul etmesi/onaylaması gerekir. Bunun için de “ikna” kullanılır. Düşünceyi ele geçirmek, bireyi ele geçirmekle birebirdir. 21. yy kapitalist toplumlarında Descartes’in “Düşünüyorum öyleyse varım” sözü önemini yitirmiş, yitirmek zorunda bırakılmıştır. Çünkü 21. yy kapitalist toplumlarının bireyleri hiçbir zaman bir iyileşme göstermeyen düzenin içinde düşünmeye değil, “önce itaat sonra umut etmeye” mecbur bırakılmışlardır. Düşüncenin hakimiyeti eleştirmeyi de beraberinde getireceğinden, her zaman çalışan sınıfın düşüncenin önemini kavraması egemen sınıf için bir tehlike olmuştur. Zira çalışan sınıfın, neyi nasıl ürettiğini nasıl kar sağlandığını fark etmesi egemen sınıfın aleyhinedir. Bu nedenle çalışan halk kitlelerini önce mağaranın içinde sırtları ışığa dönük oturtmak, gölgeleri seyrettirtmek, sonra da ışığın bir başka dünyadan gelerek gölgeleri oluşturduğunu iddia edip o “başka” dünyaya yatırım dünyalarını öğütlemek gerekir. İşte tam bu noktada “Antensiz Yazın”, Henry Bergson’un zihin akışı temalı yazınsal eserlerini popüler hale getirmelidir ki, insanları gerçek dünyadan soyutlayıp hiç olmayan bir dünyaya sevk etsin, böylece geniş halk kitlelerini daha kolay yönlendirebilsin. Bu yöntem kesinlikle düşünceye hükmetmektir. İkinci yöntem ise topluma hükmetmektir. Toplum, içinde yaşadığı koşulların, insanın özlük haklarıyla yakından uzaktan ilgisi olmayan koşulların, hiçbir zaman değişmeyeceğine inandırılmalıdır. Bu “Antensiz Yazın” paradigmasının geniş halk kitleleri üzerinde uyguladığı yöntemdir. Kant’ın da sözünü ettiği Numen-Fenomen ilişkisi tam da bu noktada hayat bulmaktadır. Toplum etrafında gördüklerini, yaşanan gerçeklikleri (Fenomen) yorumlamak yerine, yönetici sınıfın yorumlarına başvurma gerekliliğini hisseder. Bu da bir önceki aşamanın başarısının kanıtıdır, zira toplumu oluşturan bireyler kendi gözlemlerinden yola çıkarak vardıkları kanıya değil, yönetici sınıfın kendilerine dikte ettiği yargıyı doğru bulmaktadırlar. Bu noktada “Antensiz Yazın” sisteminin üzerine düşen en büyük görev, toplum tarafından daha önce popüler olan ve rant/hakimiyet/egemenlik uğruna düşüncelerini feda etmeye hazır bekleyen yazarları kendi tarafına çekmektir. Bu yolla algısız yazı yazıyor olmak; insanın kişisel gereksinimleri için değil ertesi gün işe gitmeye yetecek kadar gelirle nasıl hayat mücadelesi verdiği gerçeğini örtbas edip sürrealizmin insanlara sağladığı geçici ve suni rahatlığı meşrulaştırmak “Antensiz Yazın” ın gerçekleştirmeye çalıştığı nihai edimdir. Kendini “yazar” atfedilen insanların ise, başlangıçta yapılan yazarlığın tanımına bağlı kalarak Antensiz Yazın’ ın bir parçası olmamaları gerekir.

     

    Peki yalnızca düşünceye ve topluma hükmederek işlevini tamamlayabilir mi Antensiz Yazın ailesi? Bireyin üzerine gidildikten, toplumun üzerine gidildikten ve aşamalar başarıyla tamamlandıktan sonra bir sonraki aşama üretim ilişkilerine hükmetmektir. Peki Antensiz Yazın anlayışı üretime nasıl hükmedebilir? Üretimin sürekliliğini  sağlayan halk kitlesi, düşüncenin yazıya geçirilmiş haliyle, yani yazınla bağını koparmalıdır bu paradigmaya göre. Çünkü ancak kısır bir döngünün içinde olduğunu, imkânsızın yalnızca hayal edilip hiçbir zaman ulaşılamayacak bir şey olduğunu üretici sınıf kabul ettiğinde, egemen sınıfın hükmü garanti altına alınmış olur. Tam bu noktada Karl Marx’ ın diyalektik materyalizmi ile, üretici sınıfın ihtiyaçları kesişmektedir. Üretici sınıfı kendisine dayatılan sürrealist çizgi, insan doğası gibi hiçbir şekilde değişmeyeceğinin garantisi verilmiş kavramları ancak tez-antitez ve sentez yoluyla sorgulamaya yönlendirilebilir. Sorgulama işi ise sadece ve sadece yazınla, edebiyatla uğraşan; düşünceyle yazının toplumla etkin hale gelmesi için gerekli ekonomik refah seviyesinin sağlanmış olduğu toplumlarda gerçekleşebilir. Bu nedenledir ki ekonomik açıdan egemen sınıf azınlıkta olduklarını bildikleri için, çoğunlukta olan üretici sınıfın haklarını gasp etmekte ve bu işi gerçekleştirirken “Antensiz Yazın” ailesini kurmuşlardır.

     

    Peki, yazar bütün bu olayların neresindedir? Yazar, Erdal Atabek’ in “Nitelikli Yaşam Nedir?” yazısında   bahsettiği “insan doğası” dayatmasını reddedebilen kişidir. Toplumun insanca yaşamını sürdürebilmesi yolunda bir yönetici sınıfın varlığını zorunlu kılan bir kısır döngüden insanları çekip çıkartmaya çalışandır. Yazar, John Dewey gibi sanayi Amerika’sının “fayda sağlıyorsa yapmalı” düşüncesini topluma kabul ettirmeye çalışan anlayışı eleştirebilen, “faydanın/faydacılığın kime göre ve niçin” olduğunu sorgulayabilendir. Yazar, insanın içinde bulunduğu koşulları, insanın hayatta kalmak adına verdiği mücadeleyi, bu mücadelesini sürdürürkenki beklentilerini, neyi neden umut ettiğini; ihtiyaçlarını, kaygılarını, üretim çarkları arasında kaybolup giden benliğini/özünü, varoluş mücadelesini gözlemleyebilen bu gözlemlerini de yazıya geçirebilen bir kişidir. Bu nedenledir ki Antensiz Yazın, insanların özlük haklarını toplumun egemen sınıfından alma yolunda verdikleri mücadeleye sırt çevirmek, onları Platon’ un mağarasına, materyalist dünyaya çıkarmak varken, idealar dünyasına hapsetmektir. Bu sebepten dolayı hiçbir yazar topluma ve kendi kişiliğine duyduğu sorumluluktan dolayı Antensiz Yazın’ın bir parçası olamaz. Zira Antensiz Yazın, içinde yaşanılan ve maddelerden oluşan dünyaya ait değil, insanların umutlarını başka bir kaynağa yönlendiren yazınsal kandırmacadır. Bu kısır döngü, üretimden dışlanarak kendi umutlarıyla baş başa bırakılan insanların içine girip de çıkamadıkları bir kandırmacadır. Yazın insanla beslenmediği sürece onun hissettiklerini, duygularını anlatmadığı sürece haksızlıkları mücadeleyi anlatmadığı sürece yazın olamayacağından Antensiz Yazın paradigması geniş halk kitlelerini egemen sınıfa bağımlı kılmanın yazınsal yoludur. Düşünceyle, yazınla bağ koptuğu oranda Antensiz Yazın başarılı olur. Antensiz Yazın kitap/eser kapaklarının rengini değiştirerek içi boş, hiç var olmayan bir dünyaya geçişin ilk adımıdır. Gerçek yazar için Antensiz Yazın ailesi hiç var olmamıştır.

     

     

    14. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Berkay BAYKARA

    Bornova Anadolu Lisesi İZMİR

    DERECESİ : 7

     

    “Eğer birisi çoğunluğun anlaştığı şeye katılmamız gerektiğini söylerse, bunun yararsız olduğunu söylemeliyiz. Çünkü öncelikle ‘doğru olan’, şüphesiz ki nadir olandır ve bu nedenle bir kişinin çoğunluktan akıllı olması mümkündür.”

    Sextus Empiricus, Pironizmin Ana Hatları, Kitap II,  

    çev. Örsan K. Öymen, Yeditepe’de Felsefe, sayı 2, İstanbul 2003, s. 10

     

     

    DOĞRUNUN PARADİGMASI

     

    Doğru nedir? Bu soruya verilebilecek en kaçamak yanıt kuşkusuz “yanlış olmayan” dır. Bu kez de yeni bir soru çıkar ortaya: Öyleyse yanlış nedir? Bu soruyu bir realiste sorduğumuzda alacağımız yanıt bellidir: “Yanlış, gerçeklikle uyuşmayandır.” Ama bir septik için bu geçerli bir yanıt değildir; çünkü “gerçek” ulaşılabilen bir şey değildir, yani doğruluğu sınanamaz. Klasik bilimci yaklaşım içinse bu soru daha da anlamsızdır; çünkü ortada ‘bilim’ gibi doğru veya yanlışı kesin bir şekilde ortaya koyan bir olgu vardır. Bilimin kurallarına uymayanlar yanlıştır, ama bu çelişmeyen her şeyin doğru olduğu anlamına da gelmez ona göre.

     

    Tüm bu karşıt yaklaşımlardan anlıyoruz ki; doğruluk için mutlak bir tanım yapmak olanaksızdır. Zaten böyle bir tanımlama çok da gerekli değildir aslında. Bir kimyager metal, ametal ve soy gazın tanımlamalarını açıkça belirlemelidir; çünkü bir elementin bu üç grubun dışında bir kimliğe sahip olması mümkün değildir. Oysa doğruluk için böyle bir şey gereksizdir; yeryüzündeki her kavram, her olgu, her düşünce için kesin olarak doğrudur ya da yanlıştır diyemeyiz zira. Bir şeyin diğerinden ‘daha doğru’ veya ‘daha yanlış’ olabilmesi bunun bir göstergesi değil midir zaten?

     

    Öyleyse başta sorduğumuz soruyu değiştirmeliyiz biraz: Bir şeyin doğruluğunu ne belirler? Önündeki testi çözen öğrenci, yanıtlarının doğruluğunu sınamak için bir ‘yanıt anahtarı’ na sahiptir örneğin. Ya yanıt anahtarı yoksa? Bu kez de öğretmenine soracaktır yanıtların doğruluğunu. Peki, öğretmen de yanıtlayamazsa? Bu kez çeşitli kaynaklar girecektir devreye. Görüyoruz ki doğru arayışında yetkin otorite onay verene kadar bir üst merceğe başvurulmaktadır. Peki, her soru için her kavram, her düşünce için böyle hükümler verebilecek bir otorite bulmak mümkün müdür? Söz gelimi, “evrende bizden başka uygarlıklar da var” düşüncesine sahip bir kişi bu düşüncesini doğrulatacak bir otorite bulamaz. Öğretmenin test sorusu için yetkin oluşu onun bu konuyla ilgili tüm bilgilere sahip olmasıyla bağlantılıdır. Bir röntgeni inceleyen doktorun hastalığın nerede olduğunu görmesi gibi kağıda baktığı zaman öğrencinin yanıtının o konunun bütünlüğü içinde hangi noktada yanlış olduğunu gözlemleyebilir. Oysa uzaylıların varlığı konusunda yetkin olabilmek için tüm evrenin bilgisine sahip olmak gerekir. Böyle bir kimse bulamayacağı için, insan bu tür bir düşünceyi doğrulatamaz.

     

    Öyleyse nasıl oluyor da insanlar her gün dişlerini fırçalarken dişlerinin sağlığı için yapılması gerekenin bu olduğunun doğruluğundan şüphe etmiyorlar? Otobüste yaşlılara yer veren bir kişi “acaba yanlış mı yaptım?” kaygısına neden kapılmıyor? Neden yaptığı ibadetin aslında yanlış olabileceği aklına gelmiyor hiç? Çünkü insanlık, üzerinde kafa yorduğu konularda doğrulama sıkıntısı çekince bu boşluğu doldurmak için çeşitli otoriteler “atamışlardır”. Söz gelimi günümüzde pek çok konuda kavramların, düşüncelerin, görüşlerin doğruluğunu belirleme görevi bilime aittir. Ahlâk kuralları da böyledir örneğin. İnsanlar yapılması gerekeni belirleyebilmek, anlaşmazlıklarda başvurabilmek adına bazı temel ilke ve kuralları belirlemişler, onlara böyle bir görev yüklemişlerdir. Günümüzün en yetkin otoritelerinden biri de dindir. “Din, Tanrı’nın emirlerinin sistemleşmiş şeklidir.” İfadesi toplumda kitleler tarafından benimsenmiş, pek çok zihnin ortaklığıyla kabul görmüş ve böylelikle de “doğru”yu belirlemede sarsılmaz bir yetki verilmiştir.

     

    Yani bugün toplumda “doğru nedir? “ sorusu için “Bilimin söylediğidir” , “ Ahlâka uygun olandır” veya “ Tanrı’nın buyruklarıdır” gibi yanıtlar ortaya çıkmış, çıkarılmıştır. Bu ise toplumun ( ya da çoğunluğun) zaman içerisinde tartışması, görüşmesi ve uzlaşması ile olmuştur. Orta çağ Avrupa’sında “doğru” için bilimin hiçbir belirleyeciliği yoktu örneğin. Temel otorite “din”di. Dine bu yetkiyi her hafta kiliseye giden, din adamını yücelten, Tanrı için yaşayan toplum veriyordu. Oysa Rönesans’ la birlikte toplum desteğini dinden çekerek bilime yöneldi. Artık geçerli olan kilisenin değil bilimin söylediğiydi. Elbette bu durum toplumun tamamı için değil, çoğunluk için geçerliydi. Milyonlarca insan canlı vücudunu keşfederken bu konuda kilisenin sözlerini her şeyden daha geçerli bulan bir azınlık da yok değildi. Peki, bugün biz neden Rönesans’ı bilimin önem kazandığı bir aydınlanma dönemi olarak görüyoruz? Bu durum azınlığın görüşlerinin, çoğunluğun gür sesi arasında kaybolan cılız sesler olarak kalması yüzünden olabilir mi? Kuşkusuz evet. Bu anlamda toplum içinde yaşadığı sürece azınlıkta kalan her görüşün, çoğunluğun belirlediği kurallarca değerlendiriliyor oluşu; “doğru” yu belirleme de çoğunluğa büyük bir güç vermektedir.

     

    Durum böyleyken azınlıkta kalan insanların, doğruluğuna inandığı görüşleri, tarihin karanlıklarında kaybolup gitmeye mahkûm mudur? Çoğunluğun otoritesiyle çelişen görüşler, bugüne değin hep yok olmuş veya yok mu edilmişlerdir? İlginç bir şekilde, tarihe baktığımızda bunun böyle olmadığını görüyoruz. Rönesansla dinden bilime geçen yetki, yüzlerce yıl önce de bilim ve felsefeden dine geçmişti. Önümüzdeki yüzyıl içinde bir kez daha dinin temel otorite olamayacağını kimse edebilir mi? Kuşkusuz edemez. Peki, nasıl olmuştur bu değişim? Azınlık, çoğunluğun o gür sesli korosunu nasıl bastırabilmiştir?

     

    Kuhn, Carnap ve Reichenbach’ ın görüşlerini eleştirirken bilimde ilerlemenin devrimlerle gerçekleşmediğini söylemiştir. Bilim adamları yüzlerce yıl Newton’ un ilkeleri çerçevesinde bilim yaparken, Einstein ve Planck’ ın teorileriyle birlikte bir paradigma değişikliğinin ortaya çıktığını, o zamana değin azınlıkta kalıp “yanlış” olarak kabul gören pek çok görüşün, bu değişimde bir anlamda “doğrulaştığını” geçerli hale geldiğini örnek vermiştir. Bu durum yalnızca bilimle sınırlı değildir. Toplum yaşamının her alanında azınlıkta kalan bireylerin “yanlış” sayılan görüşleri bir “paradigma değişikliği” ile “doğru”laşabilir, toplum tarafından kabul görür hale gelebilir.

     

    Böylelikle düşündükleri “yanlış” sayılan, sesi duyulmayan azınlıklar için en önemli soruya geliyoruz: Bir toplumun güçlü uzlaşılarını değiştirmenin, seçtikleri otoriteyi sorgulamalarını sağlamanın yolu nedir? Bir kez daha Kuhn’ un örneğinden gidelim: Kuhn, paradigmaların değişimini bazı evrelere ayırmıştır: Öncelikle ortada bazı sorular olduğunu bilim adamlarının bu sorular için çeşitli yanıtlar verdiklerini ve bir “yanıt havuzu” oluştuğunu söylüyor Kuhn. Daha sonra bu yanıtlardan birinin (en çok soruya yanıt verebilecek nitelikte olanın) bilim çevrelerince kabul gördüğünü, böylelikle de, yaşlı ve eskiye bağlı bilim adamlarının tüm karşı çıkmalarına rağmen yeni paradigmaların ortaya çıktığını söylüyor. Bu durum toplum için de geçerlidir. Herhangi bir konuda çoğunluktan farklı görüşlere sahip bireyler, bu görüşlerini açıkça ifade etmelidirler. Kuşkusuz ‘yaşlı bilim adamları’ gibi bu görüşlere karşı çıkanlar olacaktır. Hatta azınlıkta bireylere katılanların sayısı artana kadar bu görüşleri nedeniyle şiddet ve baskı bile görebilecektirler. Ama eğer gerçekten düşündüklerinin doğruluğuna inanıyorsa ve bu görüşlerin herkesçe kabul görmesini istiyorsa birey, bu baskıları göze alabilmeli ve paradigmayı değiştirme yolunda adım atmalıdır. Çoğunluğun sesine kulak verip çevresinde gördüğü yaşamı taklit eden bireyle rgibi kendi sesini susturmayan, varlıksal anlamda olmasa da ‘varolmak için düşünen’ bu azınlığın bireyleri, bu başarılarını otoriteye karşı çıkma cesaretini göstererek taçlandırmalı, seslerini duyurmaktan çekinmemelidirler.

    Doğrunun paradigmasını değiştirmenin tek yolu budur.

     

     

    14. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Doğukan ÖZTÜRKOĞLU

    Halit Armay Lisesi İSTANBUL

    DERECESİ : 8

     

    “Eğer birisi çoğunluğun anlaştığı şeye katılmamız gerektiğini söylerse, bunun yararsız olduğunu söylemeliyiz. Çünkü öncelikle ‘doğru olan’, şüphesiz ki nadir olandır ve bu nedenle bir kişinin çoğunluktan akıllı olması mümkündür.”

    Sextus Empiricus, Pironizmin Ana Hatları, Kitap II,  

    çev. Örsan K. Öymen, Yeditepe’de Felsefe, sayı 2, İstanbul 2003, s. 10

     

     

    MEKANA HAPSOLMAK

     

    İçine doğduğumuz kimliğin bizi çerçevelendirecek çoğunluğa katması üzerine üretilen tezler bireyin özgürlük alanını irdeleyerek determinasyonun edimden ayrı gerçekleşen bütünlüğünü aydınlatmaya çalışmıştır. Aynılaştırarak varolan erk döngüsüne hapsettiği bireyi varoluşunu anlamlandırma çabasından alıkoyarak kişinin farklılaşmasını, yani kendisini kılmasını engellemiş, onun yerine şablonlar üreterek erki kayralaştıran topluluklar üretmiştir; böylece kendisini aynılaşan kitlelerin üzerinden devam ettirmiştir. Toplumla bütünleşmiş birey olmak ürettiği sistemi devam ettiği devam ettirme çabasında olan devlet bakımından olumlu sonuçlar doğurabilir ancak farklılığını bularak farkındalığı yakalamak isteyen, eylemlerini aklına dayandırarak yaşamak isteyen birey için çoğunlukla aynılaşmak özgürlükten vazgeçmektir; bir bakıma intihardır. Norm üreterek boşluğu anlamlandırmaya çalışan insanlar, norm üreterek anlaşılamayan kendilerini de anlaşılabilir kılmaya çalışmışlardır. Bu açıdan bakıldığında, insanın en büyük savaşı boşlukladır ve insan o boşluğu anlaşılabilir kılmak için birçok inanç, birçok teori, birçok yasa üretmiştir. Bunca uğraşıya rağmen anlaşılamamazlık karşımızda her geçen gün büyüyorken, bize düşen galiba tüm düşlerimizin Elea’lı Zenon’ un okuna takıldığını kabul etmektir.

     

    İnsan eylemlerini beyninden soyutlayarak erke odaklaması ve kendisini erkin ürettiği normlar üzerinden tanımlaması genel işleyişin sürmesine yararken bu sistem içinde kendisini yine kendi seçimleriyle tanımlayanlar kasnağın dışına itilir: Çünkü onlar çoğunluğa göre tekere çomak sokmaktan başka bir işe yaramıyordur. Tekerin dönmediğini veya dönüyorsa bile bizi yanlış yere götürdüğünü söyleyen filozoflar ülkemizde mükafatlarını şöyle almıştır: Üniversite bahçelerinde olması gereken düşünen adam heykeli bizde akıl hastanesinin içinde duruyor. Belki de sorgulayan aklı deli ilan ettiğimiz için dünya yakasını savaşlardan sıyıramıyor. Erasmus Deliliğe Övgü kitabında delinin kim olduğunu sorgularken verdiği örneklerde bu konuya farklı bir boyut kazandırıp normları da işin içine katıyor. Sorduğu soru net: Tüm kuralları uygulayarak mı akıllı oluyoruz? Devletlerin norm üretip işleyişini sürdürmek için oluşturduğu yasalar anlaşılamamazlıkla verdiğimiz savaşın bir parçası olurken “de facto” nun yaygınlık kazanarak “de juro” yu uygulanmaz hale sokması büyük bir çelişki oluşturup tek yasayla milyonlarca insanın yönlendirilemeyeceğini gösteriyor. Pozitivist hukuk anlayışının de facto’ nun sıfırlanıp de juro’ nun yaygınlaştırılması üzerine kurduğu metodolojisi sorunlardan kurtuluşun genel geçer yolu kabul edilse de bazen insanların yasalara uyması büyük sorunlar yaratabiliyor. Hannah Arendt, Yahudilerin kamplara naklinden sorumlu Nazi savaş makinesi Otto Adolf Eichmann’ ın büyük soykırımından sonra yakalanıp sorgulanması üzerinden bu durumu sorgular. Eichmann yaptığı kötülüğü savunurken pozitivist hukuk terminolojisini kullanmıştır: “Sadece yasalara uygun olarak görevimi yerine getirdim”. Arendt bu durumu “ kötülüğün sıradanlığı” olarak nitelendirmiştir. Devletin bir görevi de kendi çıkarları için kötüyü sıradanlaştırmaktır. Devletin yasalarına memurluk edenlerin ve yaptıklarını yasalara dayandıranların büyük bir yanılgısıdır herkesin yasalara uyduğu takdirde huzurun oturacağı. Çünkü temelinde çoğu zaman insan hakları dikkate alınmadan yapılmış yasalar yer alıyor. Çoğunlukla aynılaşıp erki kayralaştıran, kendisini normlar üzerinden tanımlayan insanlar kötünün sıradanlaştırıldığı sistem içinde Eichmann’ laşmaya mahkumdur. Erasmus’un sorduğu soru bu örnekten sonra daha da anlam kazanıyor: Tüm kuralları uygulayarak mı akıllı oluyoruz?

     

    Normatif yapının kötülüğü sıradanlaştırarak yani Eichmann’lar yarattığı günümüzde insan hakları çalışmalarına her şeyden daha çok ihtiyaç var. İnsan felsefesi üzerine şekillenen insan hakları felsefesinin pratiğe en çok indiği yer olarak göze çarpıyor. Cumhuriyet Dönemi İnsan Felsefesi Çalışmaları adlı kitabında insan felsefesini özetlediği insan gibi insan haklarına da temel hazırlayan Sevgi İyi, felsefenin pratiğe en çok yakınlaştığı bu alanı daha iyi değerlendirebilmenin yollarını arıyor. İaonna Kuçuradi ise dünya çapında yaptığı araştırmalarla insan hakları konusunda geniş bir senteze ulaşıyor. Kuçuradi’ ye göre pozitivist hukuk anlayışı insan haklarına göre şekillendirilirse sorunların çoğunu aşmış oluyoruz. Kuçuradi’ ye göre insan hakları, insanın yalnız insan olduğu için, fil ya da tavuk olmadığı için sahip olması gereken haklardır. Pozitivist hukuku insan haklarıyla temellendirmek için izlenmesi gereken mantık yolu ise absürde indirgeme ve/veya olmayana ergi metodudur. Bu anlayış yaşanabilirliliği yükseltse de istenen şey aynılaştırarak varolan devletten olduğu için uzun vadede pek çok soruna çözüm bulamıyor. Çünkü sorunun kendisi aynılaştırma otomasyonuyla kendisini var etmek için kötülüğü bile sıradanlaştıran devlet ve onun yarattığı anlaşılmazlık korkusuyla hareket edip nadir gerçekleri örtmeye çalışan çoğunluk.

     

    Eğitimi aynılaştırma otomasyonu gibi kullanan erk kendi içinde paradokslara düşerken farklılığından alıkoyulan bireyin sonu her gün sokakta gördüğümüz asık suratlı insanlar olarak isyana dökülüyor. Kimliğin ingilizce karşılığı “identity” demektir, identity kelimesinin bir diğer karşılığı da özdeşlik demektir. Bu küçük kelime oyunu bile kimliğin bireyi özdeşlikte üretilen bir “gereç” olduğunu gösteriyor. Determinasyonun edimden ayrı gerçekleşen bu aşaması yüzündendir ki Norveç’te doğanla İran’da doğan, Küba’da doğanla Türkiye’de doğan eşit değildir. Ancak determinasyonun edimden ayrı gerçekleşen bütün aşamaları reddedilince özgür olunabilir (Doğan Özlem’ in tanımı) ve ancak böylelikle barış ve eşitlik oturabilir. Çünkü o zaman insanı diğeriyle-kendiyle ayıran hiç bir kurala, hiç bir yaya ihtiyaç kalmaz.

     

    Üzerini çoğunlukla, devletle, teorilerle, inançlarla, kapamaya çalıştığımız asıl şey boşluk. Ve boşluğu görüp buna göre felsefe geliştirecek rölativizm temelli bir gerçekliği belirleyen septikler, yaratılan gerçekleri tersyüz ederek kişinin boşlukla karşılaşmasını sağlıyor. Söyledikleri çok net: Boşluğu doldurmak için koyduklarımız boşluktan daha tehlikeli. Septisizmi inceleyen birçok çalışmaya imza atan Örsan Kunter Öymen, katı gerçeklik düşüncelerinin felsefeye uymadığını ve bilginin Popper’ ın yanlışlanabilirlik ilkesi izinde sınanabilirliğini söylerken şüpheye varılmak istenen yere gitmek için kullanılan araç değil, amaç olarak görüyor, şüphe bitebilen bir şey değildir. İşte bu nedenle Örsan K. Öymen’ e göre metodolojik şüphe kullanan Descartes sahte septiktir. Piron’ la ilk çağda başlayan septisizm, Empiricus’ un insan-topluluk, özne-alımlama çelişkileri üzerine kurduğu septisizmiyle gelişmiş, David Hume ‘un nedensellik eleştirisiyle en sistemli halini almıştır. İnsanlığın kaçmaya çalıştığı boşluk septikler sayesinde hiç unutulmuyor ve bir gün o boşluğu doldurmak için seçtiğimiz boşluktan daha zararlı şeyler, boşluğun amaçsızlığında kaybolacak.

     

    Jean Paul Sartre’ a göre “kişi kendini eylemleri ve seçimleriyle tanımlar”. Boşluğu doldurmak için kullanılan ve bizi aynılaştıran şeylerden ancak böyle kurtulabiliriz, büyük biraderin faşizmini ancak böyle alt edebiliriz: Seçimlerimizi ve eylemlerimizi aklımıza dayandırıp Nermi Uygur’ un “dipten gelen” ini hep dinleyerek, bu çarka diş olmamak için kendimizin farkına vararak.

     

    Unutmamak gerekir, boşluğu doldurmak için kullandıklarımız boşluktan daha tehlikeli. Ve biz kendimiz olmayıp çoğunluk ardında kayboldukça büyük birader bizi gözetleyecek.

     

     

    14. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Berkant ÇAĞLAR

    Bornova Suphi Koyuncuoğlu Lisesi İZMİR

    DERECESİ : 9

     

    “Eğer birisi çoğunluğun anlaştığı şeye katılmamız gerektiğini söylerse, bunun yararsız olduğunu söylemeliyiz. Çünkü öncelikle ‘doğru olan’, şüphesiz ki nadir olandır ve bu nedenle bir kişinin çoğunluktan akıllı olması mümkündür.”

    Sextus Empiricus, Pironizmin Ana Hatları, Kitap II,  

    çev. Örsan K. Öymen, Yeditepe’de Felsefe, sayı 2, İstanbul 2003, s. 10

     

     

    KİMLİKLERİN REDDİYLE ÖTEKİSİZ “YENİ” DÜNYA

     

    Yerleşik düzende genel olarak “tek” olana yönelme biçiminde bir ereksellik vardır. Tek olma haliyle büyük bir umut ile bağlandığımız “toplum sözleşmesi” ne yaklaşabiliriz. Elimdeki alıntının bazı yanlarını sorgulamak istiyorum. Alıntı yorumunda, “çoğunluk” kavramı yerine çoğulluğu kullanacağım. Çoğulu oluşturan kimdir? Çoğulluk üzerine, örgütlü toplumda erk kavramının sorgulamasının ardından, kapitalist çoğullukta; Frankfurt Okulu ve Birmingham Okullarının popüler müziğe yaklaşımlarını inceleyeceğim. Çünkü “erk”, “erk-eklik” toplumdaki en güçlü birliklerdendir ve temel çoğulluktur. Popüler müzik ise çoğulluğu etkileyen bir güç olduğundan bunların sorgusu gereklidir. Karşıt argümanlar oluşturacak cümlelerde bunları söyleyen öznenin kimler olduğu sorulacaktır. Doğru olan ne? “Bu doğruyu belirlerken hangi nedenselliği esas alıyoruz? Ulaşmak istediğimiz bir amaç var mı? Varsa bu amaç; insanlık dediğimiz çürümeye yüz tutmuşluk için mi? Yoksa bireyin ait olduğu kültürden, ideolojiden, nedensellikten kurtulmak için mi yapacağız bunu? Bununla birlikte: “Nadir olan düşünceler “niçin” nadir olarak kalmıştır? “ Gramsci’ nin kullandığı hegomonik düzeyde bir alt kültüre mi dönüşmüştür? Asıl olan için nasıl bir ötekiliktir o?

     

    I. Çoğulluğu oluşturmayı başarmış grup kimdir?

     

    Çoğulluğu oluşturmayı başarmış grup, sosyo-ekonomik bakımdan üstte yer alan, kendini temel özne, iktidar ilan edebilmiş ve kendine benzemeyenleri kendi kurduğu tekil iktidarda kendine benzetmeyi temel amaç edinmiş olandır. Günümüzün “çağdaş”, “modern”, “liberal” toplumlarında bunları oluşturan temel neden her şeyden önce “erk” kavramıdır. Bu erk biyolojik cinsiyet düzeyinde bir erk değil daha çok ideolojik bir erk-ekliktir. (Erk olgusunu daha sonra feminist perspektifte ayrıntı olarak açacağım.) Erkekliği üstlenmiş birey daha sonra “heteroseksüel” * sınıfın içinde olacaktır. (*Heteroseksüellik; kadın-erkeğe dayalı ilişki biçimi) Çünkü toplumsal iktidar hiyerarşisinin devam edebilmesi için çoğulluğun aile kurumunu ve genel ahlakı devam ettirmesi gerekir. Daha sonra çoğulluğun yoğun olarak benimsediği dini inancı benimseyecek ve Tanrıya dua ederek mekanikleşmiş, yabancılaşmış çoğul, kendine mistik bir ilkellik katacaktır. Daha sonra çoğulluk, bu ideolojileri benimsemiş daha alt sınıfta bulunanlara çalışmanın ötesinde ekmek dağıtacaktır. O, iyi patron rolünü oynarken kendine güvenli bir koltuk bularak hegomonik hiyerarşisine devam edecektir. Kendi iktidarını tehdit eden düşünceleri de etkisiz hale getirecektir. Örneğin; Amerika’da anarşist mücadelede yer alan Emma Goldman ve Bergman’ı, Amerika’dan sürgün ederek “anarşizm” gibi “Marjinal” düşünce, Amerika hükümeti tarafından uzaklaştırılacaktır. İktidar darbeler de olmayacak değil tabi. İngiltere’ de Manga Carta ile, Fransa’ da Fransız İhtilali ile daha demokratik bir gülümseme üstlenen iktidar yoluna devam edecek; egemeni olduğu doğayı teknolojik gelişmeler ile yok ederken savaşacak, hayvanları mezbahalarda kendi proteini, mineralleri, vitaminleri için katlederken doğanın kanunu bu diyecektir. (Sorarım size insan doğada av konumunda mıdır ki avcı olsun? )

     

    Toplumdaki en büyük çoğulluk erkekliktir. O, kendi içinde hiçbir şey yapmadan kendini örgütler ve kurmuş olduğu “normlar” aracılığı ile kültürel işlevini sağlar. Erk kavramının ve kültürünün verdiği ataerkil zihniyet temel problemdir. Çünkü bu erk iktidar ile “ilk hakkın” vericisidir. Nietzsche, “devletin görevi ilk hakkı vermektir” der. “Tarihte hiçbir ilk hak kavgasız, savaşsız, kansız verilmemiştir.” Çoğulluğun erkekliği toplumun işleyişinde kadını öteki konumuna sokarken, kadını ve kadınlık unsurlarını oluşturur. Aynı zamanda erke ait olan negatif normları kadına yükler. Simone De Beavouir, “İkinci Cins” adlı yapıtında “kadın doğulmaz olunur” derken Sarter’cı bir ontolojiden etkilenmiş ve “kadınların erkeklerin olumsuzu olduğunu, eril kimliğin kendisini farklılaştıran karşısında aldığı eksiktir” demiştir. Irigaray’ a göre ise dişi cinsiyet özneyi erilliği içinde tanımlayan bunu da içkin ve olumsuz olarak yapan bir eksik ya da öteki değildir. Aksine dişi cinsiyet tam da temsilin gereklerini bertaraf eder. Çünkü ne öteki ne de eksiktir. Judith Butler “Gender Trouble” adlı eserinde erkekliğin ve beraberinde getirisi olan toplumsal cinsiyetin; heteroseksüelliğin, ailenin, ahlakın, cinsiyet kategorilerinin yıkılması ile aşılabileceğini düşünür. Bu teori günümüzde özünü ağırlıklı olarak Micheal Foucoult ve Judith Butler’dan alan “queer” teoridir; yani “cinsiyetsizlik” teorisi. Bu teoride cinsiyetlenmiş öznelerin cinsiyet kimlikleri ortadan kaldırılırsa kimliklerin özgürlüğe kavuşacağını, heteroseksüel hegomanyanın da kesintiye uğratılacağı söylenir. Micheal Foucoult, Herculine Barbin’ in (18. yy’da Fransa’da yaşamış bir hermafrodittir) günlüklerine yazdığı önsözde “kimliksizliğin mutlu muğlaklğı” şeklinde konuşmuştur. Çünkü o her iki cinsin de üyesi olduğundan algıları kendisini bir kimliğe, bir çoğulluğa dahil etmemiştir. Bu düşüncenin sonucu çoğulluğu oluşturan kimliklerin reddi ile çoğulluk kırılabilir ve nadir olan eğer doğru olansa ses duyulabilir.

     

    Çoğulluğun ortak olduğu bir duruma cinsiyet teorisinden başka, popüler kültür ekseninde popüler müzik örneğini de verip çoğulluktan özneler ve hangi nedenselliği yıkmak istiyoruz sorusuna yöneleceğim.

     

    Frankurt Okulu popüler müziğe yaklaşımıyla çığır açıcı devinimler yaratmıştır. Frankfurt Okulu’nun en büyük düşünürlerinden müzikolog, felsefeci Adorno, popüler müziğin kapitalizmin bir dayatması olduğunu, kapitalizmin işleyişinin devamında, kapitalizmin ilkeselliğinin gelişiminde çok etkili olduğunu söyler. Örneğin; popüler müzik daha hafif melodilerin hakim olduğu bir türdür. Çünkü kapitalist düzende meta için çalışmış  yorgun insan, hafif müziği dinleyerek dinlenmeye çalışır. Adorno böyle bir çoğulculuğun red edilmesi gerektiğini vurgular. Çünkü bu etkinlik zihinsel olarak hiçbir şeyi etkilemeyen, düşünmeye, değişmeye, yer edinmeyen mekanik bir karmaşadan ibarettir. Birmingham Okulu düşünürlerinden Carl Boggs’un Gramci’s Marx adlı eserinde Gramsci’nin hegomanya kavramını kullanarak popüler kültürün insanlara; kurumlar, ideolojiler, medya, kilise aracılığı ile egemen olanın “sivil toplum“ hayatına nüfus ettiğini söyler. Popüler kültür, çoğulluğun benimsediği bir kültür olarak bunu reddeden kültürün üstünde güç olur ve bu diğer kültür yer altına iner. Alt kültürü oluşturur, nadirleri oluşturur.

     

    II. Bizim burada sormamız gereken bir başka şey ise çoğulluğa uymayan öznelerin ne yapması gerektiği, hangi nedenselliği yıkarak kendimizi ait olmadığımız, ait hissetmediğimiz bu hiyerarşiden kurtulalım?

     

    Bunun için her türlü güç ve ilk hakkı veren kültürü ve iktidarı reddedip, evrenselliğe ulaşma amacını bir yana bırakmalıyız. Heiddegger, Varlık ve Zaman adlı yapıtında insanı insan yapan şeylerden bahsederken: “o varlıkta ayak diremek değil, ona elveda diyebilmesindendir”(conatus) der. Giderek büyüyen, büyüdükçe küçülen ve teknolojik çözülmenin yaşandığı dünyada artık sınırların olmadığı söylense de bu sınırlar çoğulluk ve çoğulluk olmayan ayrımını yapmalıdır. Burada aralarında bir ötekilik değil, birliğin reddi olduğu için çoğulluk ya da nadirlik eksilecektir. Nihilizmin büyük sloganı: Hiçbir şey doğru değil, öyleyse her şey mübah. Böylece sistemin içinde nötr olarak, Marx ve Hegel diyalektiğini reddedebiliriz. Çünkü o da kendi birliğinde çoğulluktur. Kavramamız gereken nedensellik argümanında ise Vico’dan yardım almak istiyorum. Vico çağdaşları arasında anlaşılmamış; Goethe ve Alman Okulu’nu etkilemiş tarihsel felsefe alanında theoria-historia karşıtlığını kırmaya çalışarak bir ekolün kurucularından ve ilham kaynağı olmuştur. “Vico’nun nedenselliğine göre sadece nedeni olduğumuz durumların sebebini anlayabiliriz.” Örneğin doğadaki olayların nedenselliğini kavrayamayız. Çünkü bu olaylara doğa sebep olmaktadır. (Doğan Özlem – Metinlerle Hermeneutik Bilgisi). Bizler öznesi olmadığımız ya da daha doğrusu öznesi olmayı reddettiğimiz çoğulluğun nedenselliğinden dolayı öteki “nadir” oluruz. Burada çoğulluğun nedenselliğini reddetmek; onların kültürünü, ideolojisini, argümanlarının da reddi için çok önemlidir.

     

    III. Sorgulanması gereken, “nadir” olan düşüncelerin,  “niçin” nadir olarak kaldığını uzunca anlatmış da olsam, bu nadir öznelerin imlenmesini biraz daha açmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Çoğulluğa uymayan azınlık grup; çoğunluğun ötekisi ve ona benzemeyeni olur. Tanımlarının çoğu egemen kimlik üzerindendir. Heidegger her ne kadar, “ben ötekiden beslenir” dese de ben daha çok gelenekçilikten beslenir. Ötekilerin oluşması aydınlanmanın en temel sonucu olarak doğmuş; modernite tekil benleri yaratmıştır. Bu tekil benler çoğulluğa hizmet etmiş ve ulusların bağımsızlığı için kendini, “ben”ini ulusuna akıtmıştır. Bu düşünce kendini özden alır ve öz aynı kültürü paylaştığı atalarına kendini bağlar. Eğer bir çoğullukta aynı soydan gelen, aynı dili konuşan, aynı renk insanlar ağırlıktaysa kendine benzemeyen ötekiler yaratılır. Moderniteyle gelen benlerin kuruluşu, post-modernite ile sorgulanmaya başlanmış, ben kavramından daha tümele bir göç yaşanmıştır. Modernite ile gelen ileri savaşlar, teknolojik gelişmelerin ışığında insanın bir meta olduğunu fark etmesi ve modern kimliğini sorgulayan bir evreye yönlenmesi çok normaldir. Artık bu insan diğerleriyle kucaklaşmak istiyor ve nadir olanı kendinde besliyor. Eğer “ben” ötekiden beslenirse tüm benler yıkılabilir. Çünkü çoğulluğu oluşturan en büyük unsur; bu “ben” lerin “ben” etrafında birleşmesidir.

     

    IV. Bu alt kültür, diğer benler ne yapmalıdır?

     

    Alt olan kendi dilini oluşturmalıdır, söylemlerini iktidar dilinden sıyırmalıdır. Paulo Ferreire Ezilenlerin Pedogojisinde buna özellikle dikkat çeker. Bu alt kendi içinde ilerlemeye devam etmelidir. Ta ki ben kavramı ve çoğulluk gerçekten yıkılıp yerini birbirini anlayabilen, söz söyleme hakkının, özgür düşüncenin olduğu bir diyaloga kadar. Bunun dışında alt olan egemen dilin söylemlerini onların diliyle aşamaz. Arada hep bir ezen-ezilen ilişkisi olur. Bu diyalog sonraki süreçte tanrılardan ve krallardan kaçmalıdır.

     

    V. Her soru bir talep, duadır. (Emanuel Levinas)

     

    Ve tabi ki değişmesini, dönüşmesini arzuladığımız egemen sınıfın içinde bulunduğu birliğin olumsuzlamasını yapmalı, eleştirmeli ve kendini o grubun içine imlememelidir.

    VI. “Asıl olan için nasıl bir ötekidir o? “

     

    Asıl olan için “marjinal”, “korkutucu” bir ötekidir o. İçinde bulunduğu huzuru güvenliği ve metayı reddetmiştir çünkü.

     

    Örneğin Jean Genet; bir katil, hırsız, eşcinsel, soyguncu, yerli göçmen... bir hırsız olarak ömrü boyunca çoğulluğun egemenliğine saldırmış, öteki değilmişçesine haklı mücadelesine devam etmiştir. Fransa hükümeti onu ömür boyu hapse attığında yer altı edebiyatının önemli eserlerini yazmış ve alt kültür dilinin çoğulluluktan etkilenmesini engellemiştir. Çoğul sınıf “marjinalleştirme” uğraşından vazgeçip marjinali anlama yolunu seçmelidir. Kendini sorgulama hangi çoğulluk ya da anti-çoğulluk içinde olursa olsun insanı önemli kılandır. Düşüncemin yanlış anlaşılmasını istemem. Burada doğadaki hiyerarşi biçimini kastetmiyorum. Çünkü insan her ne kadar doğanın hakimi olduğunu sansa da doğada yavaşça debelenen mücadeleci bir askerden farkı yoktur. Nietzsche sürü insanına duyduğu nefreti: “Dişleri dökülmüş bir ağzın artık her gerçeği söylemeye hakkı yoktur” demişti. Bizde dişleri dökülenlerin de suçlu olmadığını suçlu olanın suçu yaratan olgular olduğunu düşünüyoruz.

     

    Av ya da avcı olmadan benliklerin, endüstri kültürünün, cinsiyetin, iktidarın, deliliğin reddini çağırıyoruz.

     

    Alıntıdaki “nadir” olan doğrudur düşüncesine kuşkuyla yaklaşıyorum. Çünkü bu söylemin kabulü, çoğulluğu ötekileştirmiş olur. Ve ayrıma uğradığı sistemin parçalarından biri olur. Doğru olan olsa olsa çoğulluğun ya da nadirliğin bertaraf edilmesinin gerekliliğidir.

     

     

     

    14. Türkiye Felsefe Olimpiyatı

    Mustafa KUTSAL

    Özel Fatih Koleji İSTANBUL

    DERECESİ : 10

     

    “Eğer birisi çoğunluğun anlaştığı şeye katılmamız gerektiğini söylerse, bunun yararsız olduğunu söylemeliyiz. Çünkü öncelikle ‘doğru olan’, şüphesiz ki nadir olandır ve bu nedenle bir kişinin çoğunluktan akıllı olması mümkündür.”

    Sextus Empiricus, Pironizmin Ana Hatları, Kitap II,  

    çev. Örsan K. Öymen, Yeditepe’de Felsefe, sayı 2, İstanbul 2003, s. 10

     

     

    EN KUTLU ASİLER: DÜŞÜNÜRLER

     

    I. Çoğunluğun anlaştığı bir şeyin doğru olacağını iddia etmek, hiçbir temele dayanmayan bir görüştür. Çünkü, çoğunluğun, kitlelerin görüşlerinin temeli akıl veya mantık ilkeleri değil, alışkanlıklar, gelenek-görenekler ve önyargılardır. Ünlü sosyolog Gustave Le Bon’ un “Kitleler Psikolojisi” kitabında belirttiği gibi, insanı yönlendiren akli melekeler, topluluklarla yerini hissiyata bırakır. (Buna linç örneği verilebilir. Linç edilecek kişiye, herhangi bir yargılama yapılmadan cezası verilir.) Aynı zamanda birey, toplumun yönlendirmesine ve toplum da bireyin yönlendirmesine oldukça açıktır. Bir bireyin yanılsaması, bir anda toplumun yanılsaması olabilir. Bu yanılsama, o toplumun doğrusu haline gelir. Kısaca, “topluluk aklı” diye bir şey yoktur ve toplumun doğruları, kabullenişten ibarettir.

     

    Aynı şekilde, toplumu yönlendiren bireyler, “aklıselim” bireyler değil, insanları etkileme becerisine sahip olanlardır. Bu yeteneğe sahip “liderler”in, toplumları yönlendirme ve bu şekilde toplumun doğrularını belirleme yetenekleri vardır. Örneğin, Sokrates gibi büyük bir düşünürün manifesto niteliğinde bir savunmaya rağmen öldürülmesi, onu yargılayan mahkemenin doğrulara ve adalete göre değil, yönlendirmelere göre yargılandığının apaçık delilidir.

     

    II. Düşünmeye ve anlamaya başlamanın hemen ardından anlaşılmamak gelir. Kendi devrinde anlaşılan ve hak ettiği değer ve ilgiye kavuşabilen düşünürlerin sayısı oldukça azdır. Gerçek düşünür, yanlış bulduğunu söylemekten çekinmez ve bu nedenle toplumla en az bir noktada ters düşer. Bir nevi, çağın anlayışına, paradigmasına isyan eder. İçinde yanlışı anlayan, güzeli ve doğruyu isteyen yüce bir nitelik taşıyan bu isyanlar, yanlışın kökleşmiş olma oranına göre büyüktür. Her büyük düşünür, aynı zamanda büyük isyankârdır bu yüzden, kabullenilmiş yanlışlara isyan eder.

     

    Felsefenin görevi de budur zaten, insana farklı düşünmeyi öğretmek. Büyük fikir devrimleri, bir insanın farklı düşünmesiyle başlamıştır. Bu yolda, Sokrates gibi hayatını, Descartes gibi rahatını feda etmek de vardır. Bu yüzden, insanlar düşünmekten, anlamaktan çekinirler. Oysa, Seneca’ nın “De Providentia” da belirttiği gibi, (omnis adverso exercitatones putat) her talihsizliği deneme sayarak, Karl Jaspers’ın dediği gibi, zor durumların varoluşuyla yüz yüze gelerek olgunlaşan insanlar, düşünce tarihine adlarını yazdırabilir. Anlamak için çileye katlanmak ise, ancak bireylerin özelliği olabilir.

     

    III. Toplumları oluşturan bireylerin, yalana ve hurafeler inanma eğilimleri vardır. Bunu Dünya tarihindeki şu iki örneğe bakarak anlayabiliriz: İlki, aklın yerini mitlerin aldığı mitoloji çağıdır. İnsanlar, varoluşu ve sebepleri, doğaüstü ve metafizik öğelere bağlayarak açıklamaya çalışırlar bu çağda. Kimsenin varlığını ispatlayamadığı ve açıklayamadığı tanrılar yaratmıştır dünyayı. İkinci örnek ise, skolastik düşünce çağıdır. İnsanların bu eğilimlerini ve düşünmekten kaçmalarını kullanan kilise yalanları karşı konulmaz bir güç halini almıştır. Bu gücü korumak için, kendi gibi düşünmeyenleri ortadan kaldırmayı da meşru görmüştür. Ortak bir zihniyet vardır (Kilise zihniyeti), ama doğruluktan uzaktır. Bu güce karşı koyan Galileo’ nun çoğunluktan daha akıllı olduğu apaçık ortadadır.

     

    IV. Her insan, önyargılarından sıyrılarak, doğruyu anlama kabiliyetinde değildir. Çoğu insan, gördüğü yanlışı, toplum tarafından dışlanma pahasına söyleme cesaretini gösteremez. Ve ne yazık ki, toplumların zihniyetlerini genellikle bu insanlar oluşturur. Toplum, bu insanların söylediklerini kabullenme eğilimindedir. Toplumsal kabullerin yerine, akıl yürütmeler ve çalışmalar sonucu elde edilmiş o “nadir doğru bilgi” leri koyan insanlar, elbette ki çoğunluktan akıllıdır.

     

    V. Kamusal bilginin mutlak doğru bilgiden uzak olduğunu, Jeffrey Burton Russell’ ın “Lucifer-Ortaçağda Şeytan (Kabalcı Yay.) “ kitabında yorumladığı Nietzsche’ nin es denkt’ i en güzel şekilde açıklar. Nietzsche’ ye göre, bilgi üçe ayrılır. İlki, doğru bilgidir ki, insanın doğru bilgiye ulaşabilmesi olanaksızdır. İkinci bilgi, bu doğru bilgiye ulaşmaya çalışan insanın ulaştığı, doğru bilginin izleniminden ulaşılan “izlenimsel bilgi” dir. Bu bilgi özneldir ve özeldir, ifade edilemez. Bu bilginin ifadeye çalışılması ve diğer bireylerin izlenimsel bilgileriyle karşılaştırılması sonucu, toplumun ulaştığı kamusal bilgi ortaya çıkar. Yani, doğru bilginin iki kere ifadeye çalışılması sonucu oluşur kamusal bilgi. (Terimler J. B. Russell’ a aittir, o yüzden yorumladığı ifadesini kullandım).

     

    VI. “Doğru bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı” sözü oldukça manidardır. Tek olan doğrunun, yanlış yorumlamalar ve hatalarla, sahte doğrulara çoğalmasını anlatır bu söz. Bu “sahte doğrular” arasından, o nadir doğru bilgiye ulaşma becerisini ise, ancak birey gösterebilir. Bu nedenle, çoğunluğun kabullenişlerine karşı çıkan bir insanın akıllı olması gayet olağandır.

     

    VII. Anlaşılmamanın sebep olduğu yalnızlık, büyük düşünürlerin ortak özelliklerinden biridir. Ortega Y Gasset, düşünürlerin çölde tek başına bağıran insanlara benzediğini söyler. Birilerinin onu tasdik etmesine ihtiyaç duymaz. Doğruyu görür ve onu anlatmaya başlar. Ona güç veren, söylediğinin doğru olduğuna olan inancıdır. Belki çok sonraları insanlar ona hak verecektir, ama o yılmaz. Ve elbette, düşünmeden kabul ettiği doğrulara inanan insanlar daha akıllıdır. Aramış, çalışmış ve öyle bulmuştur doğruyu.