15. ULUSAL FELSEFE
OLİMPİYADI (2011) İLK ON YAZI
Kapkaranlık bir odada, gözlerimiz
bağlanmış halde oturduğumuzu, etraftan hiç ses
gelmediği gibi, ortamda bir değişiklik de
yaşanmadığını düşünelim. Üstelik ne gibi şartlar
altında bulunduğumuzu, önümüzün boş ve karanlık
olduğunu biliyor olalım. Yine de gözlerimizdeki bağı
açmak istemez miyiz? Göreceğimiz şeyin hiçlik olduğu
söylense bile, içimizdeki dürtü bizi bir kez de
kendi onayımıza başvurmaya itmez mi? Şüphesiz
gözlerimizi açtığımızda karşılaştığımız simsiyah
sonsuzluk bizi şaşırtmaz. Bağı çözerken duyduğumuz
kumaşın hışırtısı veya kendi elimizin dokunuşunu
hissetmek, bize sonsuzluğun içinde bir yerlerde
varolduğumuzu ve bilinçli bir farkındalıkla hareket
ettiğimizi bildirir.
İlk insandan günümüze ulaşan kendi
benliğimiz, spritüel oluşumumuz ve paylaştığımız
evren hakkındaki algılarımızı birleştirme, bilgi
mirasını oluşturma sürecimiz de bu metafordan farklı
değildir aslında. Gözlerimizdeki bağı çözmek içinse
meraktan fazlasına ihtiyaç duyarız. Bizi yönlendiren
bilme dürtüsü, duyarlılık ve cesaretle
birleşmelidir. XXI. Yüzyıla dek bu ilerleme büyük
düşünürlerin yapıtlarının yol göstericiliğinde
olmuştur.
Peki, bilme süreci nasıl başlar? İnsan
kendini ve diğer her şeyi nasıl tanır? Ex nihilo
nihil fit (Hiçbir şey hiçlikten gelmez) deyişi bize
zihinlerimizin yokluktan değil, varlıktaki
malzemelerden faydalandığını ve bunları hem tikelden
tümele hem de tümelden tikele doğru işlediğini
gösterir. Ancak bu işleyiş bütün bir varlığı ve
epistemolojik birikimi değil, varolanları tek tek
ele alır ve birleştirerek tümellere varır. Sonra bu
tümelleri başka tekilleri açıklamakta kullanır.
Böylece ilerlemeye devam eder. Bilgiye ulaşmanın
temeli böyle bir süreçtir.
Wegener’in kabul gören araştırmalarına
göre bütün kıtalar Pangea adlı büyük bir karanın
parçalanmasıyla oluşmuştur. Öğrenme süreci de bu
şekildedir. Önce irili ufaklı kara parçaları görür,
sonra bunları teker teker keşfederek Pangea’nın
varlığına dair ipuçları elde eder, en sonunda
zihnimizde onun varlığını kesinleştiririz.
Yunan Mitolojisinde gövdesinde yüz gözü
olan Argus adlı bir varlıktan söz edilir.
Zihinlerimizi, her şeyi gören bu varlığa
benzetebiliriz. Görülecek yüzlerce şey vardır, ancak
bize Dede Korkut’un “Tepegöz” öyküsündeki gibi bir
göz değil, yüzlerce göz verilmiştir. Görülecek her
şeyi ayrı ayrı görmemiz, ayrı ayrı yorumlamamız
gerekir. Tek bir gözle aynı anda her şeyi görmeye
çalışmak, denizi besleyen ırmak ve dereleri
tarayarak susuzluğumuzu gidermek yerine, kocaman bir
denize atılıp bir damla tuzlu su uğruna can vermeye
benzer. Üstelik ardından koştuğumuz kendimizi ve
evreni tanıma işi, savsaklanamayacak kadar özel ve
özneldir.
Whitehead, “Bütün felsefe tarihi
Platon’a düşülmüş bir dipnot” tur der. Filozofların
ortaya koyduğu felsefi bilgiler hiçbir zaman
bütünüyle kabul edilmiş ya da reddedilmiş değildir.
Arayışını sürdüren birey bir açıklamayı benimseyip
bir yana bırakmaz. Ne Platon’un ideaları ne de
Demokritos’un maddesel evreni kesindir. Bireyin
bütünü anlamlandıran bir dünya görüşü oluşturması
mümkündür. Ancak dünyanın bütününü
görmesi, epistemolojik bir “nesne” olarak ele
alması olanaksızdır. Eğer elinde bir altın dal yoksa
tabii…
Epikuros, Menoikeus’a Mektup’ ta
kendimize benzemeyeni yabancı saydığımızı, bu yüzden
insanın kendisi gibi olan tanrılar yarattığını
söyler. Mitolojik tanrılar arasında, insanlar
arasındaki gibi bir işbölümü vardır. Olimpos’ta on
iki tanrı vardır. Güzel sanatların perileri olan
“musa” lar bile dokuz tanedir ve dokuz sanat dalını
temsil ederler. İnsan yapısı olan başka her şeyde de
örneğin devlette, askerlikte benzeri sınıflamalar ve
bölümler vardır. Bütünlük bu bölümlerin toplamıdır.
Bilgi, bu bölümlerin eksiksiz ve uyumlu
açıklamalarıyla sağlanır.
Sartre’ın “Bulantı”sındaki Roquentin
karakteri, varoluşunu sorgular. Gününün büyük bir
kısmını kahveleri, parkları, buradaki canlıları ve
cansızları inceleyerek geçiren bir yazar olan
Roquentin, ilkin her şeyi birlikte algılama ve
çözümleme, bu şekilde dünyayı anlamlandırma çabası
içindedir. Öykü ilerledikçe, nesnelere tek tek
yaklaşmayı öğrenir. Bütün bir ağaç yerine tek bir
dal parçasını, koca bir kalabalık yerine bir tek
insan bakışını yakalar. Her şey, teker teker önem
kazanır iç dünyasında. Sonunda, yalnızca var
olduğunu hisseden bir varolana dönüşür ve diğer
varolanlarla birlikte olur. Bu dönüşümü sağlayan, en
ince detayları vurgulayan fikirlerini bir araya
getirip bütüne uzanmasıdır. Benzer şekilde Salinger
de “16 Hapworth, 1942” isimli uzun öyküsünde Seymour
karakterine izlenecek çok fazla şey olduğu için neyi
aradığını şaşırdığını söyler.
Einstein, bir topun üzerinde yürüyen bir karınca
için ne yana yürüse topun hiç bitmeyeceğini anlatır.
Çünkü karınca üçüncü boyutu kavrayamamaktadır. Bize
üçüncü boyutları gösteren filozofların öğretileri bu
yüzden bizi şaşırtır. Bizler, bilme merakımızla top
üzerinde ilerlerken onun yalnızca bir görüntüden
ibaret olduğunu kavramak olanaksızlaşır.
Öte yandan insanın en büyük yanıltıcısı dildir.
Giderek modernleşen ve çağlar boyu gelişen
insanoğlunun geçirdiği tüm evreleri bize en iyi dil
gösterir. Toplumların tarihleri, kültürleri
dilleriyle taşınır. Ancak dilin en önemli işlevi
bizlere bakış açılarını, “dünya görüşlerini”
yansıtmasıdır. “Dil, varlığın evidir” der Heidegger.
Doğayla giriştiğimiz mücadelede en önemli silahımız
dildir. Çünkü dil, bizi birbirimize bağlayarak yok
olup gitmememizi sağlar. Dil, insanın bölerek
anlayan yapısından doğar. Dilin tek tek nesneleri
gösteren adları, soyutlamalarla ve genellemeler
yoluyla yaratılmış kavramları, ayrışmalı ve
birleştirici işlevi, sözcüklerden tümceler meydana
getirişi insan zihninin nasıl işlediğini gösterir.
“Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” diyen
Wittgenstein, dilin dünya algısını nasıl
yansıttığına dikkatimizi çeker.
Sonuç olarak Pangea’mızın varlığını kavramamız onun
bütününe “bilgi nesnesi” olarak yönelmemizle değil,
onun parçalarını sırayla keşfetmemizle olanaklıdır.
Bu yüzden, ortak bir dünya görüşü tek tek bireylerin
değil, belki bütün insanlığın birlikte ulaştığı bir
ütopya olacaktır. Yüz binlerce gözümüz bir öngörü
oluşturacak, sezgi ve duyuşlarımızın ortaklığı
görülecektir. Bu ütopik güne dek, insanlık
gözlerindeki bağı aralamaya ve hakikati kapkaranlık
bir sonsuzluğa bile gömülmüş olsa aramaya devam
etmelidir.
Mustafa AYÇİÇEĞİ
Sainte Pulchérie
Fransız Özel Lisesi İSTANBUL
Derecesi: 2
ADALET: HUKUKUN VE BİREYİN ÖLÇÜTÜ
Aquinas’lı Thomas , insanın içinde sonsuz yasaya
katılan bir “doğal yasa”nın varlığından söz eder ve
bu “doğal yasanın” bireyin eylem ve amaçlarını
belirlediğini belirtir. Bu “doğal yasa”yı, bireyin
egosunu dizginleyen, egosundaki istenç ve amaçları
toplumsal düzene göre yeniden biçimlendiren (super
ego) mekanizmasının ikinci bir yasa gibi bireyin
eylem ve amaçlarını belirlediği görülür. Henry
Bergson “Bilincin Doğrudan Doğruya Verileri” adlı
yapıtında “BEN”i iki yönüyle inceler: İçsel ben ve
dışsal ben olarak. İçsel ben, bireyin asla tam
anlamıyla ifade edemediği duygu ve imgelerden
oluşur; dışsal ben ise günlük yaşamda insanlarla
ilişki içinde oluşur. Bu bağlamda Aquinas’lı
Thomas’ın öne sürdüğü “doğal yasa” ‘içsel ben’de
şekillenen bir yapıdır. “Doğal yasa”, “İlahi
yasaya” katılımı açısından vicdani iç sese
benzetilebilir. Bireyin, içgüdü gibi istemsizce ve
doğal olarak hissettiği “vicdan” bu bağlamda, amacın
adalete uygunluğunu sağlayan yapıdır. Az önce söz
ettiğimiz gibi super ego da bu kaynaktan
etkilenebilir. Çünkü üst-ben (super ego), bireyin
egosunun öncel olarak biçimlendirdiği istek ve
tasavvurları, toplumsal yasaya uyarlayıcı bir
yapıdır. Bu durumda “doğal yasa”, “super ego”,
“vicdan” gibi kavramlarının bireyin içsel
dünyasındaki adalet kavramını biçimlendirdiğini
söyleyebiliriz. Adalet kavramı, ahlâksal yapının
temelidir. Çünkü toplum düzeni yasalara göre kurulup
bireyi koşullandırsa da insanın diğer insanlarla
birlikte ilişki içinde olduğu günlük yaşamda bireyin
adalet değeri hakkındaki bilinci yasalardan ve
yaptırımlardan önce gelir.
Durkheim, “ Ahlâksal Olgunun Belirlenimi” konulu
yazısında, ahlâksal amacın kişiye ‘dokunması ‘
gerektiğini aksi takdirde kişi için istenilir
olmasının olanaksız olduğunu belirtirken, ahlaki
amacın zorunluluğunun yanında ahlâksal istence
dayanması gerektiğine işaret eder. Aynı bağlamda
Kant, ise “Pratik Aklın Eleştirisi” adlı yapıtında
saygının şeylere değil, insanlara doğru yöneldiğini
belirtir. Bu iki söylem ışığında, “ahlâksal istenç”
ve “saygının insanlara yönelmesi” tezleri üzerinde
düşünmekte yarar var. İnsanın içinde bulunduğu
söylenen adalet bilinci, ahlâksal istenci sağlayan
yapıdır. Çünkü birey, karşısındakinin hakkını
gözetirken eylemlerini yasalar zorunlu kıldığı için
değil, karşısındakine bir insan olarak değer verdiği
için şöyle ya da böyle gerçekleştirir. Bireyde,
insana saygı yasalar ya da yaptırımlarla değil,
kendi özü tarafından belirlenir.
Bergson, “Ahlâk ve Dinin İki Kaynağı”
adlı yapıtında “Ahlâkın tüm kavramları birbirinin
içine girerler ancak hiçbiri adalet kavramı kadar
eğitici değildir” der. Öyleyse birey, istek ve
tasarılarını eyleme dönüştürmeden önce, tasarılarını
toplumsal yaşamın yasaları açısından gözden geçirir.
Bu sorgulama edimi “adalet” değeri üzerinden
yapılır. Bireyin bu sorgulama doğrultusunda ulaştığı
yanıtlar üç seçenek halinde belirir. Bunlardan
birincisi tasarısının toplumsal yaşamın yasalarınca
onanmasıdır. Bu durumda tasarısını gerçekleştirmeye
koyulur. İkincisi, tasarısının toplum yaşamının
yasalarına uygunluğundan şüpheli olmasıdır. B<u
takdirde tasarısını uygulamak için amaç ve
araçlarını yeniden gözden geçirerek değerlendirir.
Üçüncüsü ise tasarının toplum yaşamının yasalarına
uygun olmadığına karar vererek vazgeçmektir. Bu
zihinsel sorgulama ve zihinsel çözümleme bireyi
eğitir. Bu eğitim, bireyin kendisini ve toplumunu
tanımasına yardım eder.
“Adil olmak”, dürüst bireyin başlıca
erdemlerinden biri olarak kabul edilir. Ancak, “adil
olmak” bireyin seçimidir. Bu seçim, yukarıda söz
ettiğimiz eğitim ışığında gerçekleşir. Frédéric
Rauh, “Ahlâksal Deney” adlı yapıtında: “bilmeden
dürüst davranan insan bir masumdur” diyerek dürüst
bireyin davranışlarına bilinçli olarak hiyerarşik
bir düzen verdiğini belirtir. Adalet, bireyin
toplumsal yaşam bilincini geliştirir. Bu gelişim,
bireyi dürüstlüğe yöneltir. Adil birey. toplumsal
bilinci gelişmiş bir insan olarak yaşamı boyunca
dürüstlük ilkesiyle yolculuk eder. Eylemlerini bu
ilkeye göre düzenler.
Özetle adalet, inancını eyleme dökmeye
yönelen kişiye bir ölçüt olmanın yanıda bir araçtır
aynı zamanda.
Amacın, tasarının, fikrin, ölçütünün
adalet olduğundan söz ettik. Bu amacı
gerçekleştirmek için işe koyulan birey, önceden
zihninde sorular sormasına neden olan “toplumsal
yapı”yla karşı karşıya kalır. Toplumsal yapıyı
güvenceye almakla yükümlü “idari sistem”, ceza
yaptırımları, yasalar, onun eylemini uygunluğunu
belirleyen ölçütlerdir. Bireyin adalet bilincinin
süzgecinden geçirdiği tasarısı, eyleme dökülme
aşamasında çoğunlukla bir engelle karşılaşmaz. Çünkü
insanın içindeki adalet duygusu toplumsal sisteme
yön veren mekanizmalar tarafından etkilenmiştir.
Büyük ölçüde yasalar ve ceza mekanizmaları
merkezinde temellenmiştir. Çünkü yasalar da, bireyin
içindeki “doğal yasa” da aynı amaca yönelmiştir:
Toplumsal yaşamı, toplumun çıkarlarına uygun olarak
sürdürme. Hukukla, adalet ikilemini Gabriel
Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” adlı romanında
görebiliriz. Bu roman, herkesin önceden işleneceğini
bildiği bir cinayeti anlatır. Romanda Vicorio
kardeşler, kardeşleri Angela Vicorio’nun kendisine
tecavüz ettiğini öne sürdüğünü sandıkları Santiago
Nasr’ı öldürmeyi amaçlarlar. Ada halkına bu kişiyi
öldürmek için aradıklarını söylerler. Böylece bütün
ada halkı bu tasarıdan haberdar olur. Ne var ki
kimse bu cinayet işlenene kadar Vicario kardeşleri
engellemek için bir şey yapamaz. Ne polis, ne vali,
ne de rahip bir şey yapabilir. Çünkü bu daha bir
tasarıdır ve Vicario kardeşler, Santiago Nasr’ı ağır
bıçak darbeleriyle öldürene dek eylem
gerçekleşmemiştir. Adalet bilinci gelişmiş kişi
için nedeni ne olursa olsun cinayet işlemek kabul
edilemez. Öyleyse Vicario kardeşlere niçin engel
olunamamıştır?
Hukuk sistemi bireyin iç sesiyle
çatışabilir mi? Hem de haklı olduğu halde?
Sokrates’in ölüm cezasına çarptırılması, Galileo
Galile’nin düşüncesinden dönmesi için zorlanması
buna örnek verilebilir. Ancak bu iki düşünür de
seçimlerinde toplum düzenini hesaba katmış ve hukuka
boyun eğmişlerdir.
J.S.Mill, bireyin amaçlarının temelinde
mutlu olma isteğinin yattığını belirtir. Adalet,
bireye toplumca “uygun”, “haklı” bir işi yerine
getirmiş olmanın huzurunu verir. Bu iç huzur bireyin
mutlu olmasını sağlar. Nermi Uygur’un “Kültür
Kuramı” adlı yapıtında belirttiği gibi “Kültür,
insanın ortaya koyduğu ve içinde var olduğu bir
ortamdır. Adalet de bu ortam içindeki en önemli
kültürel değerlerden biridir. Adalet bilinci toplum
düzenini sağlamak için yaşamsal bir öneme sahiptir.
Adaletin bu önemli rolünü gerçekleştiren toplumsal
kurum ise hukuktur.
Simge Şirin
Sarayköy Anadolu
Lisesi DENİZLİ
Derecesi :3
ADALETSİZ ORTAMDA BİREY KURTARICIDIR
Adalet, toplumun düzenini, bireylerin yaşayışlarını
olumlu yönde etkilemeye çalışan devletin özünde
olması gereken bir değerdir. Platon’a göre devlet
adalet ideasına göre düzenlenmelidir. Adalet;
toplumu geliştiren, değiştiren bir amaç olarak
görülmeli, adalet sahiplenilmeli ve sahiplenilen bu
adalet; sanatsal, kültürel, siyasal ve felsefi
olarak eğitim yoluyla yaşamda hak ettiği yeri
almalıdır.
George Orwell,
“Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” adlı yapıtında totaliter
rejimlerde adaletin yeri olmadığını ve bu
adaletsizliğin bireyin yaşamını olumsuz etkilediğini
anlatır. Orwell yaşadığı dönemdeki rejimleri;
diktatörlüğün boyunduruğu altında olduklarını
söyleyerek eleştirmiştir. Ona göre, özgür ve adil
bir yaşam ütopya olmaktan öteye gidemeyecektir.
Totaliter rejimlerde, bireyler kişiliklerini
bulamaz. Devletin egemenliği altında kimliksiz
yaşarlar. Çünkü devlet, adaletsizliğiyle,
kurumlarıyla, otoritesiyle bireyi ezen bir politika
izler ve bu politikayla pragmatist bir yaşamı
topluma dayatır.
Devlet, Stirner’e göre yığını hareket
ettirendir. Stirner, yığını bir bütün olarak ele
alıp yığının düşünemediğini söyler. “Yığın, devletin
onlara verdiğini sorgulamadan bünyesinde bulundurur”
şeklinde yorumlar.
Devletler adaletsizlikleri ile insanı
değersizleştirir ve insanların hayatına kolayca son
verebilir. Örneğin Hrant Dink, sorgulamalarıyla,
düşünceleriyle “devlete karşı gelmek” adı altında
sokak ortasında öldürülerek “cezalandırılmıştır”.
Ölümünün ardından Dink’in ailesi dört senedir
adaletin peşinden koşar, adaleti arayarak
demokrasiye dokunmaya çalışır. Adaletin olmadığı
yerde hukuk işlevini yerine getiremez. Demokrasi var
olamaz.
Adalet ve adaletsizlik devletleri
belirlediği gibi bireylerin yaşamlarını da belirler.
Nietzsche “ devlet iyi ve kötünün ötesinde yalan
söyler” der ve okurlarına zihinlerini, algılarını
yaşadıkları dünyaya açmalarını öğütler. Çünkü
algılarını dünyaya açan birey, hayatı, devleti,
toplumu sorgular hale gelir ve bütün bu sorgular
bireye kişilik kazandırır.
Varoluş (existence) felsefesi, bireyin
kendisini sorgulayarak anlamlandırmasını talep eder.
Ursula Le Guin’in “Mülksüzler” adlı eserinde
“ikircikli bir ütopya” anlatılır. Romanda ana
karakter, anarşist bir dünya ile kapitalist olan bir
dünya arasında yolculuk yapar. Yasak olanı reddeder
ve sürekli iki dünya arası geçiş yapıp iki dünyayı
sorgulamaya başlar ve iki dünyada da tutunamaz.
Adaleti bulamaz. Le Guin, romanını “asıl olan içe
yolculuktur” şeklinde bitirir ve bu bitiş okuyucuyu
bir şeylerin boyunduruğu altında kalmamaya, bireyi
varoluşsal anlamda kendisini tanımaya davet eder. Le
Guin, varoluşsal anlamda bir kimlik oluşturmanın
bir “Devrim” olduğunu söyler. Çünkü devletlerin
bireyin yaşamına adalet sunacağına inanmaz. Bireyin
huzuru devlete rağmen dönüşümlerde (Kafka’nın
dönüşümü gibi) bulacağını söyler.
Dünya adaletsizdir ve bu adaletsizliğin
sonuçları insanların hayatını etkilemektedir. Jim
Morison, Jimi Hendrix, JonisJoplin gibi bireyler bu
adaletsizliğin boyunduruğundan nasıl
kurtulabileceklerini sorgulamışlar ve dünyaya karşı
olan öfkelerini müzikleriyle, şiirleriyle göstererek
rahatlamaya çalışmışlardır. En önemlisi sosyal bir
kimlik arayışı içinde “Devrim” olmuşlardır.
Emma Goldman, düzenin, devletlerin
adalet anlayışları ile sağlanacağına inanmayan bir
anarşisttir. Kadının, “kadın” olmaya mahkum olmaması
gerektiğini savunur. Kadının, huzuru; varoluşunu
anlamlandırmasında ve sosyal bir kimlik kazanmasında
bulacağını düşünür. Virgina Woolf kadınların
kendilerine zaman ayırması gerektiğini, adaleti
kitaplarda bulabileceklerini düşünür.
Bütün bunları anlatıyor olmamdaki amaç,
bireylerin adaleti, adaletin getireceği huzuru,
güveni, devletlerde değil; kendi yaşamlarına
tutunarak araması gerektiğidir.
İoanna Kuçuradi, “Çağın Olayları
Arasında” adlı yapıtında insanın devletler
tarafından değersiz görüldüğünü, toplumda bireyin
önemsenmediğini, bireylerin yaşamında adaletin,
huzurun, güvenin olmadığını aktarır. Kuçuradi de
bireylerin adaleti aramaya hayatlarını sorgulayarak
başlamaları gerektiğini savunur.
Anarşist bir düzende adalet, Walter
Benjamin’in deyimiyle amaçların ölçütü ve hukuk da
adaletin aracı olabilir. Ancak kapitalist bir
düzende adaletin amacı, hukukun araç olarak
görülmesine yol açmamış ve hayatlarımızı
adaletsizlik zincirleriyle bağlamıştır. Bu yüzden
adaleti devletin politikalarında, mahkemelerin
anlayışsızlıklarında değil, kendi hayatlarımızda, iç
huzurumuzda, düşüncelerimizde aramalıyız. Jim
Morison, Emma Goldman gibi kendi hayatlarımızın
“Devrim”i olmalıyız. Hayatımızda adaleti
amaçlarımızın ölçütü olarak görüp, “Devrim”i de
kendi hukuk anlayışımız şeklinde yorumlamalıyız.
Adaleti devlet temsil etmez. Birey, adaleti, hayatı
tüm insanlar ve hayvanlar için yaşanılır kılarak
temsil eder. Yani gerçek anlamda var olarak, sosyal
anlamda bir insani bir kimliğe sahip olarak…
Bu yazı anarşist dayantılardan kaynağını
aldı, varoluş felsefesiyle birleşti. Devletlerin
sağlayamadığı önemli bir değer olan adaleti
anlatmaya çalıştı. Eleştirdim ve olması gerekeni
yazdım. Devletlerin, bireylerin hayatlarını politik
faydacı bir anlayışla sömürdüğünü ve adaletsizliği
ise bir araç olarak kullandığını anlattım. Benim
yazım adaletsizliğe ve hukuksuzluğa karşı nacizane
bir başkaldırı oldu.
Unutmayalım ki adaletsizlikler dört bir
yanımızı sarmış durumda da olsa yapabileceğimiz bir
şey vardır. Adaleti kendimizde aramalı ve
bulduğumuzda çevremize yansıtmalıyız. Sartre’ın
sözünü de hayatımıza anlam kazandırma yolunda ele
alarak “İnsan neyi seçerse o olur” ilkesine göre
davranmalıyız. Hiçbir şekilde hayatın bedeli esaret
olmamalıdır.
ARAÇSALLAŞTIRILMIŞ ADALET VE OTORİTENİN HUKUKU
İnsanoğlunun yüzyıllardır içine düşmüş
halde kurtulmayı beklediği ya da amaçsızca içinde
çırpındığı nihai uğraş, kuşkusuz ki “Doğaya egemen
olma” isteğidir. Varlığını doğayla uyum içinde
yaşayarak sürdürdüğünün farkında olmayan insanlık,
anarşizmin kuramcılarından Bakunin’in “doğaya itaat
et” öğretisini alaşağı ederek, doğaya egemen olma
gafletine düşmüş ve bir nevi kendi geleceğine “şah”
çekmiştir. Bu ilkel ve bir o kadar da manevralara
açık satranç oyununun, kuşkusuz ilk açılımı
Adorno’nun “Aydınlanmanın Diyalektiği”nde belirttiği
gibi “doğaya egemen olma uğraşının git gide daha
sert bir şekilde insanın insana olan egemenliğine”
dönüşmesidir. Bu uğraşın -doğaya ve insana egemen
olma uğraşının-en nihai ve kesin sonucu: özel
mülkiyet kavramı, sınıf oluşumu ,sınıf hiyerarşisini
belli bir dengede tutan şiddet kavramı ve tüm bu
kavramları organik bir şekilde kendinde barındıran
ve tüm şiddet eylemlerini kendi içinde meşrulaştıran
devlet kavramının durumudur.
Hobbes, devlet kavramının gerekliliğini
“Leviathan” isimli yapıtında şöyle dile getiriyor.
Doğanın içinde bilinçsizce dolaşan ve şiddeti
kontrolsüzce kullanan bireyin kontrolü ancak
tiranlığın hüküm sürdüğü ve bilinçli bir şiddetle
bireyi kendine itaate zorlayan devletin görevidir.
Hobbes’a göre uygarlığın devamı için devlet
otoritesinin birey üzerindeki baskısının gerekliliği
yadsınamaz. Öyleyse şiddet kavramıyla iç içe geçmiş
bir devlet kavramı için şu soruyu sorabiliriz:
Şiddetiyle bireyi baskı altına alan ve itaate mecbur
kılan devlet “adalet”i uygarlığın devamı için mi
yoksa “ uygarlığın” devamlılığını sağlayacak
“devlet” otoritesinin mutlaklığı için mi vardır?
Skolastik düşüncenin egemen olduğu
Ortaçağ döneminde , devlet ve mutlak güç, bu gücün
“ilahi” bir şekilde kendinde olduğunu öne süren
kilisenin denetimindeydi. Ve belki de “egemenlik
satrancının” ilk büyük hamlesi de bu döneme aittir.
Devlet kavramı ve onun yarattığı şiddet, kilisenin
tekelinde “ilahi” bir boyutta değerlendirildiğinden
ne sorgulanabilir ne de karşı çıkılabilir
nitelikteydi. Tanrı devlet anlayışının bir numaralı
öğretisi “Tanrının doğruluğundan emin ol” ve onun
ajandası olan “kurallara itaat et” öğretisiydi.
Gücünü Tanrı’nın mutlaklığından alan ve Tanrı’nın
yeryüzündeki gölgesi “zillulah” olduğunu öne süren
kilisenin “amaçların ölçütü”nde kullandığı adalet
kavramı da nerede olduğu bilinmeyen bir gücün
gölgesine yüklediği sorumluluktan başka bir şey
değildir. Öyleyse Ortaçağın devlet otoritesi ve
bunun uzamında yer alan salt “devlet araçları”
haline gelmiş adalet ve hukuk insanın, bireyin ya da
toplumun çıkarlarına değil, Güneşin doğmadığı bir
çağda varlığını sürdürme gayreti gösteren “Tanrı’nın
gölgesine” ışık tutma çabası içindedir. Aydınlanma
döneminin düşünce kuramcılarından Kant’ın “Aklını
kullanma cesaretini göster” ve “Düşünüyorum, öyleyse
varım” öğretileri Ortaçağ skolastik felsefesinin
çöküşünü müjdeliyor ve bireylerin ereklerinin “aklı
kullanmayla” gerçekleşeceğini öne sürerek Aydınlanma
Çağı’nın temellerini atıyordu. Aklı kullanmanın ve
bu yolla doğanın anlamına ulaşma ereği pozitivizmi
öne çıkarıyor ve skolastik düşünmenin “mit”
doğmasını alaşağı ediyordu. Ancak ne var ki Adorno
ve Horkheimer aydınlanmanın “mit”i farklı bir formda
yeniden değerlendirdiğini ve kendi mitlerini
yarattıklarını “Aydınlanmanın Diyalektiği”nde açıkça
dile getiriyordu. Aklın ortadan kaldırdığı “mit”
düşünce kisvesiyle aydınlanmanın üzerinde
gezinmektedir. Bu tespitle aslında taban tabana zıt
durumların nasıl bir “suç ortaklığı” kavramıyla iç
içe geçtiğini görebiliriz. Aydınlanmanın getirdiği
teknik donanım ve aklı kullanma gücü satranç
oyununun görkemli bir hamlesi olarak akıllara
kazınmıştır. Aklı kullanmanın neticesinde yerle bir
olan “Tanrı devlet” anlayışı yerini Fransız Burjuva
Devrimi ile “araçsallaştırılmış aklın” karanlığına
bırakıyordu. Gittikçe hız kazanan “doğaya hakimiyet”
anlayışı gücünü ve varlığını “araçsallaştırılmış
aklın ve nesneleştirilmiş doğanın” senteziyle bir
kez daha ispatlıyordu. Burjuva devletinin daha
hızlandırdığı bu erek kendi öğretilerine ve adalet
kavramına sıkı sıkıya bağlanmak zorundaydı. Bireye
verilen özgürlüğün yine bireyden alınması,
mutlaklığın ve “doğa hakimiyetinin “ devlete ve onun
bir aracı haline gelmiş bilime bırakılması, ancak
devletin özüne bağlı adalet ve hukuk kavramlarının
oluşturulmasıyla mümkündü. Engels’in “Antiduhring”de
belirttiği gibi devlet araçlarıyla tutarlı olmayan
bir şiddet, baskı ve otoriteyle devletin doğrudan
kendisine yönelir. Öyleyse modern anlamda adalet,
hukuk, eşitlik gibi kavramlara dayanan Fransız
Burjuva Devleti, önce kendi çıkarlarını korumalı ve
insanın belli bir otoriteyle başka bir insana
üstünlüğünü perçinleyerek alışılmışın dışında bir
baskı formu yaratmalıdır. Konusunu Fransız
Devrimi’nin adalet ilkesinden alan Kieslowski filmi
Trois Couleur- Blanc , bu durumu çarpıcı bir şekilde
gözler önüne sermektedir. Özünde amaçların bir
ölçütü olan adalet kavramı tabiri caizse “mutasyona
uğrayarak “ otoritenin ve totaliter eylemlerin bir
numaralı sığınağı haline gelmiştir. “XX.yüz yıl
Lenin’in öngördüğü gibi devrimlerin ve dolayısıyla
savaşın ekseninde değerlendirildiğinde şiddetin
yüzyılı olmuştur” diyor Hannah Arendt. Haklı da.
Marx’ın öngördüğü “tarihin evrimselliği ve Sosyal
Darwinizm kuramları, 20.yüz yıl ideolojileri, bu
ideolojilerin baskıları ve özünde yine her seferinde
baştan başlanan “egemenlik satrancı” öyle bir
noktaya gelmiş bulunuyor ki Hobbes’un söylediği gibi
sözleşmelerin anlamı, kılıçlar olmadan
anlamsızlaşıyordu. Bununla paralel olarak giden ve
şekilden şekle sokulan hukuk ve adalet kavramları,
liberal kapitalist toplumların ereklerine hizmet
etmekten kendini alamıyordu. Öte yandan bireyin
adalet karşısında “boynunun kıldan ince” olması,
sistemin bireyin özüne olan baskısını
kolaylaştırıyor ve adaleti çok farklı formlarda
Foucoult’nun dediği gibi bireyin adalet ekseninde
cezayla normalleştirilmesi adına kullanılıyordu.
Foucault, ceza sisteminde bireyin çoğunluğa
katılımına, tek tipleştirilmesine adalet ve hukuk
sisteminin yadsınamayacak rolü olduğunu düşünüyordu.
Ona göre modern devlet, ilkel devletten aldığı
köleleştirme misyonunu üstü kapalı bir şekilde
adalet ve hukuk sayesinde gerçekleştiriyordu.
Anthony Burgess’in “Otomatik Portakal”
kitabında bahsi geçen, bireyin şiddetini önleme ve
itaatini sağlama amacı tam da bu eksende “sistemi
amaçlarının” ölçütü olan ve yine “sistem araçlarının
uygunluğunda” karar kılan adalet ve hukuk
kavramlarının bireye yönelik örtülü şiddet
eylemleriyle sağlanıyordu. Toplum içinde sesini ve
varlığını hissettirme amacıyla her türlü şiddet
eylemini meşru gören Alex, sistem trafından
ehlileştirilmiş hale getiriliyor ve otoritenin
şiddetine boyun eğmeye zorlanıyordu. Tüm bunlar
sisteme itaati haklı gören adalet ve yöntemlerin
uygunluğunu tasdik eden hukuk eliyle yapılıyordu.
Özünde hiçbir haklı gerekçesi olmayan işkence,
devlet otoritesi sarsılmaya başlayınca ortaya
çıkıyor ve amacında ve araçlarında sakınca
görülmeksizin uygulanıyordu.
Uluslararası hukuk ve adalet kavramları
da doğaya karşı egemen olan süper güçlerin
boyunduruğundan kurtulamamıştır. Özünden uzağa
itilmiş bu kavramlar, sadece bu güçlerin hamle yapma
sıraları geldiğinde kendisini göstermekte ve bu
güçlerin çıkarlarına hizmetten kurtulamamaktadır.
Yakın tarih, Slavaj Zizek’in dediği gibi “işlenmiş
cinayetlerin tarihidir.” Bu sözü örneklendirmesi hiç
zor olmayacaktır: Birleşik Devletler’in ve onun
hukuksal ve askeri aracı haline gelmiş uluslar arası
örgütlerin Ortadoğu’da amaçladığı “hukukun üstünlüğü
ve adaletin sağlanması” amacı, bunun en güzel
örneğidir.
Postmodern kapitalist sistem anlayışının
başını çektiği kavram karmaşası günümüz insanının
karşı karşıya kaldığı üstesinden gelinmesi en zor
durumlardan biridir. Öyle ki burjuva kapitalist
sistem yapısı kelimelere indirgenen soyut
kavramların yanlışlığını ya da doğruluğunu,
haksızlığını ya da doğruluğunu dildeki
genellemelerle belirsizleştirmektedir. Böylesi bir
durumda devletin dayattığı yasaların ve uyguladığı
adaletin yanlışlanmas, değer yargılarıyla
apolitikleştirilmiş toplumun namlularını üzerimize
doğrultacak ve bizi yanlışlanan hukuk ve adalete
boyun eğmeğe zorlayacaktır.
Devlet kavramının meşruiyeti için
çabalayan ve devletin ereğine hizmet eden bütün amaç
ve araçlarda herhangi bir sorun görmeyen adalet ve
hukuk öz anlamından uzaklaşmış ve devlet tarafından
icat edilmiş salt sentetik kavramlardır. Yazının
başında belirttiğim gibi “uygarlığın devamlılığı”
bir yana dursun, devletin mutlaklığına hizmet
etmektedir. Savaşın ve şiddetin altında imzasını
bulduğumuz bu tür “adalet ve hukukun” uygarlığın
sonunu getireceğini Arendt’in şu sözüyle anlayabilir
ve “egemenlik satrancının” sonunu kestirebiliriz:
“Süper güçler ya da uygarlığın en üst düzleminde
oynanan kıyametsi (apokaliptik) satrancın nihai
sonucu şudur: İçlerinden hangi güç galip gelirse bu
durum hepsinin sonu olacaktır.”
İşte tüm sorunun kaynağı olan doğaya
egemen olma anlayışının yarattığı sentetik yargı ve
kavramlardan vazgeçmek, insanın insana egemenliğinin
zorunlu kıldığı zincirleri kırmak gerekir. Ancak o
zaman uygarlığın devamı, asıl gücüne bürünmüş adalet
ve hukukun doğanın kontrolüne geçmiş amaç ve araç
değerlendirmeleriyle mümkündür.
Cem TÜRKÖZ
Hisar Okulları
İSTANBUL
Derece : 6
“Kültürün ataerkil oluşumu, cinsiyetler arasındaki
ilişkilerin evriminde ortaya çıkar. Ayrıca dilin
derin kullanımında kendini gösterir.”
Luce Irigaray,
Ben, Sen, Biz-Farklılık Kültürüne Doğru, Çev.
Sabri Büyükdüvenci-Nilgün Tufal, İmge Yayınları,
Ankara 2006, s. 17.
CİNSİYETLERİN EVRİMİ ÜZERİNE
İnsanoğlunun evrimi irdelenirken
mekanikleştirdikleri rasyonalitenin kurbanı olan
birçok akılcının düştüğü hatalardan birisi de evrime
salt biyolojik düzlemde bir yaklaşım
göstermeleridir. Birey, yüz binlerce yıllık evrim
sürecinde salt biyolojik değil, aynı zamanda
kültürel bir evrim sürecinin de içinde bulmuştur
kendisini. Nitekim varoluşun amaçları yerine
getirildikçe, doğan her yeni birey bu süreçlerin
içinde yer almaktan da kurtulamayacaktır.
Söz konusu biyolojik evrim iken insanoğlunun
evrimine Darwin’den bu yana yapılan çalışmalar
bağlamında göz atmakta fayda vardır. Tarihsel arka
planıyla (arkeolojik ve paleontolojik çalışmaların
son iki yüzyılda incelenmeleriyle) insanoğlunun
evrimi ilk insanları takiben homo erectus, homo
habilis, homo sapiens ve son olarak günümüz
insanından biyolojik hiçbir farkı bulunmayan homo
sapiens sapiens ile devam etmektedir. (Bu noktada
homo sapienslerce kıyıma uğratılan homo
neandarthalisi unutmamak gerekir.) Sırtını
kaçınılmaz bir şekilde tarihe dayayan evrimcilerin
araştırmalarına göz atacak olursak, çerçeve bizi
biraz şaşırtacaktır: M.Ö. yaklaşık sekiz bine kadar
insanlar yalnızca mağara duvarlarına çizdikleri
birkaç resim ve bilenmiş, kesici, taş av
aletlerinden ve kendi fosillerinden başka bir şey
karalamamıştır uygarlık adına. M.Ö. beş yüz
binlerden M.Ö. sekiz bine kadar geçen sürecin şunun
şurasında on bin senesi yeni dolmuş uygarlığımıza
kıyasla, ne büyük bir süreç olduğunun farkında
mısınız? Tam da bu soruya verebileceğimiz cevap
“evet” iken ABD’li tarihçi Prof. William Hardy Mc
Neill söz alıyor : “İnsanoğlunun evrimi iiç içe
geçen iki süreçte irdelenmelidir. Bunlar, biyolojik
ve kültürel süreçlerdir.”
Mc Neill’in üstünü açmaya pek yanaşmadığı bu iddia
pekala irdelenmeye değer. Sorulacak soru şudur :
“Yüz binlerce yıl boyunca kaplumbağa hızıyla
ilerleyen kültürel evrim, biyolojik evrimin hızını
önce nasıl yakalamış, sonra nasıl ona fark
atmıştır?” İlk insanlardan homo sapiens sapiens’e
dek insan dört büyük biyolojik evrimi yaşamış
(ikinci paragrafta bunları saymıştık), nitekim
yarattığı kültürel birikimiyle biyolojik evrimin bu
yavaş hızına dahi erememiştir. Altı haneli sayılarla
ifade edebildiğimiz devasa zaman dilimleri içine
kayda değer neredeyse hiçbir ilerlemeyi
sığdıramamıştır. Her jenerasyonda kendini tekrar
eden kesici av aletleri ve biraz daha geç dönemde
mağara duvarlarına çizilmiş birkaç resim (tascaux
buna bir örnektir) dışında elimize geçen herhangi
bir kültür ürünü yoktur, ta ki insanoğlu bugünü
hazırlayan iki büyük devrimi gerçekleştirene dek. Bu
milat taşlarıyla insanın kültürel evrimi, biyolojik
evrimini önce yakalayacak yakalamasıyla da onu ezip
geçecektir.
Şimdi cevap aradığımız soru ise şudur: “Pekala,
günümüz kültürünü inşa eden bu büyük dönüm noktaları
nelerdir ve toplulukların uygarlık tarihine nasıl
zemin hazırlamışlardır” Birincisi ve bence en
önemlisi Afrikalı ilkel kabilelerin yemek adına
etraftan topladıkları tohumları toprağa ekmeleri ve
ürün aldıklarını görmeleriyle başlayan tarım
toplulukları sürecidir. Bu sayede daha fazla insanı
doyurabilen tarım toplulukları, yerleşik yaşama adım
atmışlar, önce sulama kanalları ardından kara saban
vs. derken şehir devletleri örgütlenmeleri baş
göstermiştir. Elbette bu süreç karmaşık toplumsal
bir örgütlenmeyi de beraberinde getirdiğinden
denetleyici organlarını doğurmuştur. Tahmin
edebileceğiniz gibi bu denetleyici organ, en ilkel
haliyle devletin ta kendisidir. İşte tam da bu
noktada tarım öncesi toplulukların ilişkilerinin
binlerce yıllık geleneğinin cinsiyet bağlamında bir
çözülmeye uğradığı görülecektir. Tarım vesilesiyle
artı ürün elde edilebilmesi kadının toplumdaki
toplayıcılım rolünü yok ettiği, üretimin ve yerleşik
hayatın getirdiği ev hayatının vazgeçilmez
koruyuculuğu görevini kadının sırtına yükleyecektir.
Öte yandan üstüne her geçen gün yeni bir şey konan
ve bir müddet sonra kontrol edilemez hale gelen,
Durkheim’ın da dediği gibi kendi yasalarıyla,
bireysel bilinçten bağımsız işlemeye başlayan
toplum, kültürünü merkezi erkek olan kurallar
vasıtasıyla inşa etmeye başlamıştır. Durkheim, geç
tarım öncesi ve erken tarım topluluklarını mekanik
dayanışmalı topluluklar olarak tanımlamıştır.
Sanıyorum bu tanımıyla Durkheim görece az karmaşık,
olaylara aynı tepkileri veren, tek tipleşmiş
toplulukları işaret etmekteydi. Bu noktada toplumda
cinsiyet ilişkilerini biraz daha açmak için
Durkheim’ın “mekanik dayanışmalı” bu
topluluklarından bugünün karmaşık toplumlarına
geçişte bahsettiğimiz tarımla gelen bir nevi
cinsiyetler arası ilişkilerin evrimi nosyonuna
değinmekte fayda var: Tarımla beraber gelen
toplumsal örgütlenme bu mekanik dayanışmalı
toplumların kültürel evrim süreçleri içerisinde
toplumsal bilinç inşa etmeye başlamıştır. Bu bilinç,
bireyden bağımsız olmadığı gibi, bireye bağımlı da
olmayan ve kendi kendini devam ettiren bir hal
almış, bu sırada kendi altında toplumsallığa işaret
eden sayısız nosyonu üretmeye başlamıştır. Nitekim
bu alt nosyonlardan birisi de toplumsal cinsiyettir.
Toplumsal anlamda cinsiyet kendisini besleyecek
kanalların inşasına tarım devriminin bahsettiğimiz
sonuçlarıyla başlamıştır. Nüfus artışı, devlet
örgütlenmesinin erkek kontrolünde gelişim
göstermesi, geçimi sağlayanın aile yaşamında salt
erkeğin mesuliyeti haline gelmesi ve tüm bunlar
olurken kadının konumunun binlerce yıl boyunca
yuvaya sahip çıkma, nüfusa çocuk verme ve ev
hayatını çevirme görevleriyle sabitlenmiş. Kadının
toplumsal cinsiyetinin (sex- gender) ilişkisi
olmakla kalmayıp uygarlığın ve onu inşa eden
kültürün bir parçası haline gelememesi sonucunu
doğurmuştur.
Bu noktada geriye dönüp bakıldığında kültürün
ataerkil oluşumunu besleyecek, toplumsal ilişkilerin
zaten erkek egemenliğinde sürdürülmeye başladığı
dönemde, ikinci büyük dönüm noktasının altını çizme
vaktinin geldiğini görüyoruz. Bu ikinci büyük
devrim, yazının icadıdır. Ürünlerinin bir listesini
tutma ihtiyacı hisseden bu ilk tarım toplulukları
her ürün için ayrı bir şekil ve miktarlarını
gösteren sayı belirten ideograflar kullandılar. Bu,
zaman içinde önce aristokrasinin ardından (ki, bunun
gerçekleşmesi yüzyıllar almıştır) toplumun (yine
erkek olmak üzere) neredeyse her kastına inmiştir.
Elbette tarımla beraber toplumun yöneticilerinin ve
toplumun daha ufak parçalarının (aile gibi)
reislerinin erkek oluşu, icat olan yazının yalnızca
erkekte var olan bir niteliğe bürünmesine yol
açmıştır. Nitekim M.S. beş yüzlerin Tang Çin’inde
dahi (ki dönemin en ileri uygarlığı olarak
gösterilir) arşivlerde kadınlarca yazılmış bugüne
kalabilen metinlerin sayısı toplam metinlerin yüzde
birini bile oluşturmaz. Tarihsel arka planda kolay
hazmedilebilir gözüken bu devrim, uygarlık tarihinin
ana maddesi yazının, erkek idaresinden uzun süre
çıkamaması sebebiyle, kadını kültür inşasının dışına
atmış ve ataerkil bir kültürün inşasını kaçınılmaz
kılmıştır.
İşte bu iki büyük dönüm noktası, kültürel evrim
süreci içinde cinsiyetler arası ilişkinin yeniden
yapılanmasına ortam hazırlamıştır. Bu, öncelikle
yerleşik toplumda kurulan yeni ilişkilerin,
sonrasında ise toplumsal örgütlenmede erkeğin başı
çekişinin tarihi ve dolayısı ile kültürü inşa
olanağını elinde tutmasının bir sonucudur. Ve
unutmamak gerekir ki, yazıp çizdiklerim kültürel
evrim üzerinde, asla yetişemeyeceğim bir hızda
şekillenmeye devam etmektedir. Öyle ki, biyolojik
evrimimiz ağır adımları ile kadını ve erkeği
denkleştirmeyi hâlâ başaramasa da, kültürel
evrimimizin hızıyla, insanlık bu yolda çok şey kat
etti. Cinsiyetler arası ilişkinin evrimi, nasıl bir
zamanların ataerkil kültürünün bugün bilinmesine ve
yaşamasına sebep olduysa, cinsiyetler arası ilişkide
son birkaç yüzyılda meydana gelen devrimler, evrime
yön verecek ve ataerkillikten uzak bir kültürün
bundan binlerce yıl sonra irdelenmesine ortam
hazırlayacaktır.
Aslı Deniz Eke
Özel Işıkkent Anadolu
Lisesi İZMİR
Derece :7
“Adalet amaçların ölçütü
ise, araçların ölçütü de hukuka uygunluktur.”
Walter Benjamin, Şiddetin Eleştirisi Üzerine,
Hazırlayan Aykut Çelebi, Metis Yayınları, İstanbul
2010, s. 20.
İNSAN BULUTLARI İZLERKEN…
İnsanoğlu, başına gelen talihsizliklerin ardından
tepesinde duran kara bulutlara haykırır: “İlahi,
mutlak bir güç, yaratan gerçekten varsa, bunlar
nasıl benim başıma gelebilir? İlahi adalet var mı?”
İnsan, bu sorgulamalarıyla adaletin bir dizi mutlak
yasalara dayandığı inancının ardına gizlenir. Oysa
ki, adaletin ölçütünü tepesindeki kara bulutlara
“Yaratan’ın doğruluğu ve hakkaniyetini” sorarken bir
kavramlar çelişkisinde bulur kendini. Bu durum,
insan toplum içindeyken uğradığı bir haksızlığın
ardından da yineler kendini. Ağızdan dökülecek
sözcükler “Nerede bu devlet? Nerede adalet?”
olacaktır. Ancak, adaletin sadece hukuka uygunlukla
sağlanacağı düşüncesi bir yanılgıdır. İnsanoğlu
düştüğü haksızlıklarda da gerek “Yaratan’a” gerekse
“yöneten”e haykırırken, belirli yasalarla korunurken
dahi “adaletsizliğin” kaçınılmaz olduğunu
kanıtlayacaktır.
Bir zamanlar bu bakir topraklar üzerinde sadece
insan ve onun “doğal hakları” vardı, diye dile
getirir John Locke “Two Treaties on Government”ta.
İnsanın, bu doğal haklarının güvence altına alınması
için bir toplum sözleşmesiyle, belirli
özgürlüklerini onu “yönetecek” olan güce aktarmaya
karar verdiğini belirtir. Bu durumla beraber insan,
bireysel adalet anlayışını – veya intikam anlayışı
olan vendetta –yöneticiye ve “hukuk” biliminin
yüceliği ve mutlak doğruluğuna emanet etmiş olur. Bu
durumda yöneticinin amacı, adaletli bir şekilde
halkının “doğal haklarını” korumak ve onlara
yapılacak bir haksızlıkta hukuksal yöntemlerle
adaleti tekrar sağlamaktır. Bu örnekle beraber
görebiliriz ki, toplum ve yöneticinin korumasına
sığınmak için bu sözleşmenin altına imza atan
bizler, aynı zamanda adaletin ölçütü olarak
“yöneteni” uygun buluruz. Ancak yönetenin
“tiranlığını” idealize eden Machiavelli, “The Prince
“adlı çok ses getiren eserinde, hukukun da adaletin
de “Prens’in” inisiyatifiyle, gerekirse fiziksel
şiddetiyle sağlanacağından bahseder. Bu durumda
adalet ve hukukun salt ölçütü Prens olacaktır.
Locke’ın deyişiyle, sözleşmeden önceki “kaos”
halinden düzene geçişte birey hukuk ve adaletin
tanımını Prens’inin, koruyucusunun, hakanın ellerine
bırakacaktır. Amacını adalet olarak belirleyecek
olan bu “güç” de, hukuku istediği gibi uyarlamakta
özgür olacaktır. Buna bir örnek de Joseph Heller’in
Catch 22 adlı eserinden verilebilir. Hikayenin ana
karakteri olan Yossarian, kendini içinde bulduğu
“savaş” adlı paradoksun içinde gizli daha
onlarcasını bulur. Bunlar yaşarken ölmek, gülerken
ağlamak ve deliyken mantığa başvurmaktır.
Yöneticilerin Yossarian gibi “ikilemlerin
mahkumlarını”, hem cepheden uzak tutmak hem de
cephede kalmalarını sağlamak için bir “savaş yasası”
bulunur: Catch 22. Burada belirtilir ki Yossarian
gibi “akli dengesi” yerinde olmayan askerler cephede
olmaya uygun değillerdir; ancak cepheden alınmaya,
savaştan uzak olmayı tercih ettikleri anda “akli
dengeleri” yerinde demektir ve savaşabilecek bir
kondisyondadırlar. Birey, aynı Catch 22 adlı yasada
olduğu gibi bir ikilemde bulacaktır kendini;
deliyken mantıklı olmak gibi, adalette hukuk
arayacaktır. Ancak hukukun adaletsizliliği ,
“Yönetici” tarafından belirlenmiş bu denli küçük
detaylarda saklıdır. Bu noktada da, aslında Prens’in
koruyucunun, hakanın ve insanın adalet hakkında tek
bildiğinin onun hakkında hiçbir şey bilmediği
olacaktır. Çünkü hepsi adaleti hukukun, hukuku da
adaletin içinde ararken Catch 22’ye hapsolmuşlardır.
Amaçla aracın, adaletle hukukun, yöneticiyle bireyin
savaşı devam edecektir.
Düşünürler asırlar boyunca aynı soruyu yineleyip
durmuşlar ve birbirlerinin yer yer değiştirilmiş
yansımaları olan benzer cevapları vermişlerdir:
“Doğru yönetim biçimi nedir?” Düşünürlerin hemen
hemen hepsinin cevabının ölçütü olan bir kavram
vardır ki, bu kavram yönetimin varlığı için
kaçınılmazdır: yönetilecek olanlar Platon
Atina’daki demokrasiyi eleştirirken çoğunluğun
tiranlığından bahsedecektir. Ona göre bir Devlet’te,
hiyerarşik yapılanma gerçek adalet, bilgi ve
güzelliğe ulaşmanın tek yoludur. Tabanından tepesine
doğru dar olan bu “adaletsiz” üçgenin en tepesine
oturtulacak Filozof Kral’ın en önemli özelliğiyse
suretleri idealardan ayırma yetisine sahip “yüksek”
insan mertebesine yakın bir yönetici niteliğine
sahip olmasıdır. Nietzsche’in Zerdüşt’ü de
çoğunluğun tepesine pür ve hür bir güneşmişcesine
doğacaktır. Hobben, ideal “yönetimi” anlattığı
eserinin adını Leviathan koyduğunda da
kaçınılmaz olan adaletsizliklerin farkındaydı:
Leviathan, Tevrat’ta bahsedilen büyük, hatta devasa
bir su canavarı. Böylesine “canavarı” bir dünyaya
tekil bireyin kendi hakkını, adaletini araması da
çoğu faydacı düşünüre, bir “deve-cüce” durumuyla
veya “Leviathan-birey” karşılaşmışcasına gülünç
gelir. Faydacıların da bu düşüncesini bir örnekle
açıklayacak ve “bireyin” gülünçlüğünü, onu bir
“kurban” halinde gösterirken dile getirdiğini
örneğin, tüm toplumun iyiliği ve güvenliğini
tehlikeye atan bir bireyin varlığından söz ediyoruz.
Yöneticiler toplumun içinde dolaşan bu bireyi
yakalamak için ellerinden gelen her şeyi yapıyor,
ancak başarılı olamıyorlar. Gün geçtikçe ”kaos”
ortamı büyüyor ve tüm toplumu sarıp, çoğunluğun
güvenliği ve haklarını tehdit edecek bir düzeye
ulaşıyor. Bu durumda bir kurban seçip onu “suçlu”
olarak göstermek ve onu işlemediği suçlardan
yargılamak doğru olacaktır. Toplumun iyiliği ve
“isteği, tekil bir bireyin haklarından ve
adaletinden daha önemli olacaktır. Jonathan Wolff,
“Introduction to Political Philosophy” adlı eserinde
bireyin kurbanlığı, toplumun “adaleti” için
uygulanan bir “araç” olarak gösteren faydacı
yaklaşıma seslenir. Eğer Rousseau’nun da belirttiği
gibi çoğunluğun “istenci” ve “iyiliği”, bireyin
adaletinden ve iyiliğinden önce geliyorsa, amaç olan
adaletin bireye hukuk aracılığıyla getirildiği
gerçekten bahsedilebilir mi? Yoksa bireyin adaleti
de Leviathan’ın muazzamlığın ardında göze
batamayacak kadar ufak bir “detay” mıdır? Faydacı
bir yaklaşımla üçgenin tepesindeki Kral’ın, sudan
yeni çıkmış Leviathan’ın veya “üstinsan” olarak
tanımlanması istenen Zerdüşt’ün amacı değil, aracı
adalettir. Çoğunluğun adaleti aracılığıyla, amaç
olan bireyler arası mutlak adaletsizlik sağlanmış
olacaktır. Kurbanlaşan birey, devletin
“adaletsizlik” kavramı ve amacı üzerine kurulduğunu
anlayamadığı takdirde, tepesindeki kara bulutlara
bakmaya devam edecektir.
Düşünürler arasında devletin “adaletinin”
adaletsizliğine baş kaldıranlar da bulunur. Ancak bu
baş kaldıranlar tepesindeki kara bulutları
yumruklamaya çalışan bir bireyi anımsatır bizlere.
Harvard Üniversitesi’nde profesörlük yapmış olan
Robert Nozick, çoğunluğun iyiliğine bir darbe
indirmek istermişcesine : “Vergi yanlıştır!”
demiştir. Burada Nozick’in aslında çoğunluğun
adaletine karşı herkesin adaletsizliğini savunarak
anarşist bir yaklaşım sergilediğini görebiliriz.
Benden alınan vergilerle hayatında bekli de bir gün
dahi çalışmamış bireylerin ihtiyaçlarının
karşılanması yanlıştır, haksızlıktır, köleliktir.
Diğer ikilemler gibi Nozick’in ikilemi de eşitliğin
adaletsizliği veya eşitsizliğin adaletidir. Eşitlik
bazı bireylerin haksızlığa uğramasına yol açacaktır;
bu nedenle topluluğun adaleti yerine, herkesin
adaletsizliği tercih edilebilir. Bu noktada birey
kara bulutların üzerine oturarak kendi
talihsizliklerini dağıtmaya başlayacaktır. Ne araç
amaca, ne de hukuk adalete hizmet edecektir. Nozick,
Locke’un “kaos” ortamından korkan insanlara bir
tezat niteliğinde “kaos”un, “doğal hakların” ve
“adalet”in efendisi olan insanı takdim eder. Artık
üçgenin tepesine, gökyüzüne, devlete ve kara
bulutlara haykırmak gerekmeyecektir. İnsan,
adaletin de hukukun da ölçütü olacaktır.
İkilemlerin arasında kalmış olan insanın
sığınabileceği bir “ölçüt”tür adalet; ama amaç olup
olmadığını bulutlara sormak gülünçtür, yanıltıcıdır.
Bulutlar bir gün insanın üzerine şimşekler
yağdırırken, ertesi gün yerini pür ve hür bir güneşe
bırakabilir. Gılgamış Destanı’nda olduğu gibi bir
gün göklerden tüm insanlığa seller içinde
sürüklenerek yağmurlar da yağdırabilir bulutlar.
Belki de hepsi çoğunluğun adaleti içindir; belki de
adaletin dayandığı “mutlak yasalar” gerçekten
bulunuyordur. Ancak bunu “bulutlara”, hem adaletin
hem de hukukun, hem amacı hem de aracı olan “ölçüte”
haykırmak Catch 22’deki önergeye benzeyecektir:
İnsan bulutlara haykırdığında adalet isteyecektir;
ancak haykırdığı zamanda da adaletin ölçüsünün
kendisinde olmadığını, “bulutlarda” olduğunu
anlayacaktır. Böylece “adaleti” tanıyamayacağı bir
durumda olduğunu kabul edecektir. Bu durumda insanı
boğan sel de, üzerinde parlayan güneş de “adalet”
olabilir. Adaleti arıyor olmamız onu bilmediğimizi,
bilsek bile anlatamayacağımızı, anlatsak bile
uygulayamayacağımızı kanıtlar. Yapabileceğimiz tek
şey, üzerimizden geren kara bulutlara bakarak
“adalet istemiyorum!” diye haykırmak olacaktır,
adaletin adaletsizliğinin, amacın amaçsızlığının,
iyiliğin kötülüğünün ve hakkın haksızlığının tam
ortasında “kaos”un içinde durduğumuzda.
Cem Mert DALLI
İstanbul Lisesi
İSTANBUL
Derece : 8
“Dünya görüşleri bir bütün olarak dünyayı açıklama
iddiasındadırlar. Ama insanın bir bütün olarak
dünyayı epistemolojik anlamda nesne edinmesi
olanaklı değildir.”
Abdullah Kaygı, “Felsefe Eğitimi
ve Felsefenin Geleceği”,
Dünya Felsefe Günü 2007, s. 126.
AKLIN ELEŞTİRİSİ ve RADİKAL İKİRCİKLİLİK
Çağdaş Türk Edebiyatı’nın önemli isimlerinden Hasan
Ali Topbaş, “Bilginin kendisi değil, buharı
muteberdir” der kendisi ile yapılan bir söyleşide.
Bilginin ve bilmenin değerini böcek seviyesine
indirmeden, hermeneutiğin ön planda yer aldığı bir
“yeniden düşünme” süreciyle ortaya çıkan
yansımaların (ve yanılsamaların) keşfine
yolculuktur. Topbaş’ın kastettiği düşünmek ve var
olanı sorgulamak bu yolda üstüne bindiğimiz uçan
halımızsa, gölgemiz kimi zaman Gregor Samsa’nın bir
böcek olarak uyanışı ile yakaladığı farkındalıkta,
kimi zamansa Oğuz Atay’ın kaleminden “Babama
–Mektup” olarak dökülürken karşılaştığımız eski-yeni
çatışmasında görürüz.
Var olanı sorgularken sorgularken yüzleştiğimiz iç
çelişkilerimiz ve bilmenin imkanlılığı sorusu zaman
zaman karamsarlığa kapılmamıza neden olsa da bu
çarpışma yolculuğun devamı için engel değildir;
Gorgias’ın haykırışına şahit olurken, Platon’un
ideler alemini keşfe çağrısına yöneliriz. Düşünmenin
derin dehlizlerinde sınır olarak
belirlediklerimizin, sonluluk olmadığını ve duvarın
öbür tarafına geçtiğimizde sınırların da ortadan
kalktığını görürüz. Görünen gerçek olmadığını ve
yanılsamaların ardındaki hakikati aramanın
gerekliliğine bir kez daha ikna oluruz. Platon’un
öğretisi hakikatin keşfine ulaşılsa dahi bunun
aktarılamayacağını vurgulamayı ihmal etmez; nitekim
uçan halıdan indiğimizde seyahatnamemizin
inandırıcılığı sorgulanırken, “irrasyonel” olduğu
iddia edilecektir.
Tam da bu noktada ele almamız gereken düşünürlerden
biri kuşkusuz Foucault’dur. Foucault bilginin
iktidarından söz ederken bilgi kavramı üzerinden
yeniden inşa edilen iktidarın düşünceleri belirli
bir enterval içerisinde sınırlandırdığının üzerinde
durur. Okullar, tımarhaneler ve hapishaneler bu
büyük kapatılmaya şahit olur: Tekdüze ve dar bakışa
sahip eğitim kurumları, norm dışı kalanın deli ilan
edilerek toplumdan tecrit edildiği yer olarak
tımarhaneler ve ezberi kırmanın “ceza”sının
verildiği hapishaneler. İktidarın olumlayıcı yanları
ise pragmatizm ile kol kola yürür, adeta hayvanların
satılıp kesilmesini bekleyen çoban gibi…
Abdullah Kaygı’nın sorguladığı dünya görüşlerinin
bütün dünyayı açıklamasının imkanlılığı da bu
temeller üzerinden şekillenmektedir. Dünya
görüşlerinin dünya dinamiklerini bütün nedenselliği
ile beraber açıklama ve hakikate ulaşma çabası gerek
iktidarın ve Nietzsche’nin üzerinde durduğu güç
istencini kısıtlayan saikler gerekse Platon’un
üzerinde durduğu aslolan-görünen ikilemiyle
olanaksızlaşmaktadır.
Beri yandan, Ortega y Gasset’in “Avcılık Üstüne”
adlı metninde kullandığı avcı metaforu da bu
epistemolojik temellendirmenin zorluğuna dikkat
çekmektedir. Bir turist gözlemlediği bölgenin tüm
özelliklerine hakim olamaz, sadece ayrıntılarda
gizli olanın farkına varamaz. Avlanmak için ormana
giren ve baktığı yerdeki ayrıntıyı görmeyi bilmeyen
avcı da turistten farksızdır. Bu nokta üzerinde
yoğunlaşan avcı ise bütün ormana hakim olamaz ve
sırtını döndüğü tarafı ihmal eder. Gasset’in bu
metaforu üzerinden yola çıktığımızda, Abdullah
Kaygı’nın ortaya koyduğu iddiada olduğu gibi, tek
başına bir dünya görüşünün bütün olarak dünyayı
anlaması ve yargıları temellendirmesi oldukça
güçtür. Düşüncenin sistemleşmesi boyutunda, uçan
halının bir noktaya sahiplenmesi ve
temellendirmelerinin kendi çarkları içerisinde
sıkışması beraberinde fikirlerin esnekliğinin
azalarak adeta kemikleşmesine zemin hazırlamaktadır.
Mesafeli bir bakışın ve özeleştirinin yoksunluğuna
modern çağın bilimciliğinde sıklıkla rastlarız.
Kemikleşen bilimcilik ve akıl fetişizmi Horkheimer
tarafından “akıl tutulması” olarak nitelendirilir.
İnanç değerlerini somut veriler ve nicel
nesnellikler üzerinden inşa eden modern aklın
diyalektik süreçten kopmasına ve akılcılığın kara
baharına vurgu yapan Horkheimer, modern aklın
normlarına uymayan “şeylerin” irrasyonel ilanına
isyanın sesidir. Postmodern söylem, Foucault ve
Horkheimer’da can bulurken, dünyayı bütünsel olarak
anlama iddiasında olmasa da katkıları ve eleştirisel
bakışıyla bu çabanın en temel taşlarından biri
olmuştur.
İtalyan sosyalist hareketinin önderlerinden Antonio
Gramsci, 1917 yılında yazdığı “Bizim Marx” adlı
yazıda, bir dünya görüşü olarak Marksizmi ele alır.
Marx’ın baştan aşağıya yepyeni şeyler söylediğine
ancak var olan fikirlerin onda olgunlaştığına,
geçmişin mirasını tarihsel bağlamda ele alarak
yeniden yorumladığını vurgular. Bu nedenlerden ötürü
Marx’ın Marksist olmayanlar tarafından da sıklıkla
okunmasını ve herkes için önem taşıdığına dikkat
çeker. Gerçekten de Marx; Hegel, Fenerbach, Ricardo
ve Locke gibi düşünürlerin öğretilerinden beslenmiş
ve kapsayarak dönüştürme (aufhalang) yoluyla kendi
tezlerini ortaya koymuştur. Batı Marksistleri başta
olmak üzere 20. yüzyıl boyunca Marksizm defalarca
yorumlanmış ve bir dünya görüşü olarak önemli bir
yer edinmiştir. Tüm bunlara rağmen Marksist teori
tekil olarak dünyayı açıklama iddiasını mevcut
koşullar içerisinde başarmış değildir. Liberalizm,
pozitivizm ve feminist teori gibi dünya algılarıyla
olan diyalektik ilişkileriyle gelişimini sürdürmekte
ve dünyayı açıklama uğraşındadır.
İnterdisipliner ve farklı kaynaklardan beslenen,
kemikleşen kesin yargılardan kaçınan ve çarkının
içinde kendini öğütmeyen bir dünya algısı, dünyayı
bütün olarak epistemolojik anlamda önemli adımlar
atma olanağına sahip olabilir. Bülent Somay’ın
“radikal ikirciklilik” olarak adlandırdığı esnek ve
eleştirel bakmanın sürekliliği, filozofun uçan
halısında avını ararken yanında bulundurduğu silah
olabilir.
Ekin İNCE
TED İstanbul Koleji
İSTANBUL
Derece : 9
“Adalet amaçların ölçütü ise, araçların ölçütü de
hukuka uygunluktur.”
Walter
Benjamin, “Şiddetin Eleştirisi Üzerine”,
Şiddetin Eleştirisi Üzerine,
Hazırlayan Aykut Çelebi, Metis Yayınları, İstanbul
2010, s. 20.
ARAÇ, AMAÇTAN : HUKUK, ADALETTEN DOĞDU
Adalet, bireyin ahlâk algısı ile ilgili soyut bir
kavramdır. Bu kavram hukukta vücut bulur,
somutlaşır. Adalet kimi zaman bir duygu olarak dahi
adlandırılabilirken; hukuk, adaletin varlığını
devamlı kılmak ve adaletin toplum içindeki
işleyişini denetleyebilmek amacı ile oluşmuş,
nesnel, kurallar bütünüdür. Dolayısıyla adalet
bireyin denetim mekanizmasının bir parçasıyken,
hukuk toplumun denetim mekanizmasının parçasıdır.
İşte bu nedendir ki, adalet, tarihin ilk çağlarında
dahi var olmuş, hukuk ise bireylerin bir araya gelip
toplumları oluşturması ile yavaş yavaş oluşmuş ve
gelişmiştir.
Adalet, hukuk arasındaki ayrımın bir benzeri de amaç
ve araç kavramları arasında vardır. Amaç, bireye
özgü ve yalnızca bireyi etkileyen soyut bir
kavramken; araç, bu bağlamda bireyden doğan ancak
başkalarını da etkileyen eylemler anlamını
kazanmıştır. Dolayısıyla Walter Benjamin’in sözünü
ettiği amaç, bireyin düşündüğü ancak eyleme
geçirmediği niyetleri; araç ise bireyin amaçları
doğrultusunda oluşan eylemleri, davranışlarıdır. Bir
insanın hırsızlık yapma niyeti bir amaçken,
hırsızlık eylemini gerçekleştirmesi araçtır. Bireyin
amaçlarının ve bunlar doğrultusunda oluşan
eylemlerin yani; araçlarının varlığı kesindir. O
halde insanın sosyal bir varlık olmasından yola
çıkarak, bu amaç ve eylemlerin denetiminin mutlak
olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Peki;
amaçlar, araçlar ve bunların etkileri böylesine
farklıyken bunları aynı denetim mekanizması ile
denetlemek doğru mudur? Walter Benjamin bunun doğru
olmayacağını düşünmüş olacak ki amaçların denetimini
adalete, araçların denetimini ise hukuka vermiştir.
O halde, sorulması gereken asıl soru, neden
amaçların adaletin denetiminde, araçların ise
hukukun denetiminde olduğunu söylüyor. Dolayısıyla
önce neden amaçların ölçütünün adalet olduğunu
açıklamalıyız.
Tanımlamalar sırasında adaletin bireylerin iç
denetim mekanizmasının bir parçası olduğunu, amaç
kavramının ise bireyden doğan, ona özgü ve yalnızca
onu etkileyen niyetleri anlamına geldiğini
söylemiştim. Bu tanımlardan da anlaşıldığı gibi
kişinin amaçları yalnızca kendisini etkilediğinden,
yalnızca kendisi tarafından denetlenebilir. Kişinin
iç denetim mekanizmasının adalet olduğu bilinciyle,
kişinin amaçlarının adalet ile denetlenebileceğini
yani; adaletin, amaçların ölçütü olduğunu
söyleyebiliriz. Walter Benjamin; adalet amaç
ilişkisinin kabul edilmesi halinde, aynı ilişkinin
hukuk, araç arasında da kurulabileceğini
belirtmiştir. Bunu da yine tanımlar üzerinden
açıklamak mümkündür. Hukuk kavramını adaletin
varlığını devamlı kılmak ve işleyişini
denetleyebilmek amacı ile bireylerin topluluklar
halinde yaşamaya başlamalarından sonra oluşturulmuş
kurallar bütünü şeklinde tanımlamış, ardından araç
kavramını bireyin amaçları doğrultusunda oluşan
eylemler anlamında geldiğini belirtmiştim. Bu
tanımların yol göstericiliğinde hukuk, araç
ilişkisini çözmeye yöneldiğimizde ortaya aslında
adalet, amaç ilişkisinden çok da farklı olmayan bir
tablo çıkıyor. Amacın kişiye özgü oluşunun ve etki
alanının birey ile sınırlı olmasının, denetiminin
adalet olmasını sağlaması gibi; aracın kişiden
doğması ancak etki alanına başka insanları da alıyor
oluşu devreye denetleyici olarak bireyi değil
toplumu kapsayan hukuku sokuyor. Kısacası; araç
başkalarını da etkilediği için hukuk yani; toplumu
denetleyici bir mekanizmayı ortaya çıkarıyor.
Kavramlar arası ilişkinin bir diğer boyutu ise
“amaç-araç”, “adalet-hukuk” olarak görülebilir. Amaç
aracı; adalet hukuku doğuruyor ve bu değişimin
temelinde insanın sosyal bir varlık olması yatıyor.
Bireyin kişiselliği amacın araca dönüşmesiyle yok
oluyor ve devreye başka insanların girmesiyle bu
dönüşüm yeni bir denetim mekanizması yaratıyor.
İlkçağlarda insanlar tek başlarına yaşarlarken de
var olan adalet, bireyin sosyalleşmesi ile hukuka
can verip, onda vücut buluyor. Amaç, bireyin
sosyalleşmesi sürecinde aracı doğururken; adalet,
hukuku doğuruyor.
Tanımlamalar ve prensipler üzerinde durduktan sonra,
sözü edilen durumun pratiğe yansımalarına
yoğunlaşmak Walter Benjamin’i ve sözünü anlamamızı
kolaylaştıracaktır. Yazının buraya kadarki bölümünde
kavramlar arasındaki ilişkiyi açıklayacak neden
adaletin amaçları; hukukun ise araçları denetlediği
belirttim. Artık pratiğe yoğunlaşmak doğru
olacaktır. Bir bireyin, birtakım sosyo-ekonomik
nedenlerle ya da kışkırtmalar ile hırsızlık yapma
niyetinde olması amaçtır, bunun sadece bir niyet
olması hukukun buraya ulaşmasını ve denetlemesini
engeller. Hukuk, niyetleri değil eylemleri denetler.
İşte hukukun ulaşamadığı bu noktaya adalet, yani
kişinin iç denetim mekanizması el atar. Kişi, kendi
içinde bu niyetinin adi mi yoksa adil mi olduğuna
karar verir. Adaletin işi ve yetkisi kişinin,
niyetin muhakemesini yapması ile sona erer. Yani;
kişi hırsızlık yapmanın adi ya da adil olduğuna
karar verdiği anda adaletin denetiminden çıkar.
Bireyin; niyetini eyleme dökmesi ile hukukun görevi
başlar. Yani birey hırsızlık yaptığında artık
hukukun denetimine girmiştir. Çünkü artık başkaları
devreye girmiş, amaç etki alanının genişlemesi ile
araca dönüşmüştür.
Amaçlar bireye özgüdür, adalet iç denetim
mekanizmasıdır. Araçlar bireyden doğar, başkalarını
da etkiler; hukuk toplumun denetim mekanizmasıdır.
Adalet amaçların ölçüsü ise, araçların ölçütü de
hukuka uygunluktur.
Büşra ÇALIŞKAN
Lütfi Ege Anadolu Öğretmen Lisesi
DENİZLİ
Derece : 10
“Kültürün ataerkil oluşumu, cinsiyetler arasındaki
ilişkilerin evriminde ortaya çıkar. Ayrıca dilin
derin kullanımında kendini gösterir.”
Luce Irigaray, Ben, Sen,
Biz-Farklılık Kültürüne Doğru, Çev. Sabri
Büyükdüvenci-Nilgün Tufal, İmge Yayınları, Ankara
2006, s. 17.
KADININ TARİHSEL KONUMLANIŞI
İnsan ekonomik temelli süreçlerin sonuçlarını
tarihin her noktasında farklı şiddetle hissetmiştir.
Kısacası insan oluşan ve kendi oluşturduğu
süreçlerin sonuçlarını yaşamaktadır. Şüphesiz ki
bugünün toplumsal yapısını incelerken, tarihin sınıf
savaşımlarını da incelemek durumundayız. “Tarih,
sınıf savaşları tarihidir” der Marks. Tarih sınıf
savaşımları tarihidir. Savaşımlarda sınıfların
birbirine sağladıkları üstünlük, kadının, erkeğin
toplumsal konumlanışına en büyük etkiyi yapmıştır.
Üretim ilişkilerinde yaşanan farklılıklar, günümüze
kadar uzanan tarihsel çizginin erkeğin egemenliğini
kümülatif bir şekilde arttırmasıyla sonuçlanır. Ama
bizler biliyoruz ki tarihin ezen ve ezilen sınıf
arasındaki mücadelesinde kadının ve erkeğin
toplumsal statülerinin emeğe ve üretime bağlı olarak
değişimi söz konusudur.
Tarih tekerrürden ibaret değildir. Dünden bugüne pek
çok şey değişmiştir. Ataerkil toplum yapısının,
erkeğin bu denli baskın oluşunun altında yatan
temellerin felsefi, sosyolojik faktörlerle
temellenişi bizim günümüz toplum yapısının daimi
olmadığı ve olmayacağı konusundaki tezlerimizi bir
kez daha haklı kılmaktadır.
O günkü dünyanın üç kıtasına yayılmış olan ilk insan
Homo-erectus, yaşadığı ortamın onu, toplumsal
konumlanışını ve üretim ilişkilerini etkilemesine
mani olmamıştır. Nitekim, felsefi tartışmaların
değişmez konularından olan bilinç ve çevrenin oluşum
yönünden etkileşimlerinde, bilincin çevreyi
yarattığı savını çürüterek, çevrenin bilinci ve
insan ilişkilerini şekillendirişinin en büyük
örneğini tarihsel süreç içerisinde insan
konumlanışıyla vermiştir.
Dünya buzullarla kaplıyken ve insanlar devasa
büyüklükte olan mamutlarla mücadele ederken,
kolektif bilince sahip olmuşlardır. Öyle ki, mamutla
mücadele ederken toplu şekilde hareket edilmiş ve
ortak tüketim gerçekleştirilmiştir. İnsan koşulların
şekillendirişi ve insanın bu koşullar etrafında
hayatını sürdürmesi kaçınılmazdır. Darwin’in doğal
seleksiyonda bahsettiği gerçekliğin bu
kaçınılmazlığı temellendirişi ortadadır. Ortama uyum
sağlayamayan elenir ve insan o günün şartlarıyla
ortama uyum sağlamak için birlikte avlanmak ve
birlikte tüketmek zorundadır. Bu da ilk üretimsel
sürecin oluşumunun, yani ilkel komünal toplumun
başlangıcı sayılır. Bu toplum yapısında kadın ve
erkek eşittir. Daha sonra kadının emek gücünden
doğan farklılıklar ve üstlendiği görevlerle kadın,
klanlara öncülük etmiştir. Bu mezolitik dönemin
sonuna kadar devam eder. Anaerkil toplum yapısında
kadının liderliği, günümüz ataerkil toplum yapısında
erkeğin liderliğiyle kıyaslanamayacak şekilde
farklılık gösterir. Anaerkil toplumda kadın, hiçbir
zaman baskı unsuru olmamıştır. O ilkel demokrasinin
benimsendiği bir tarihi döneme öncülük etmemiştir.
Nitekim yine üretim ilişkilerinin evrimi, kadın ve
erkeğin toplumsal evrimine neden olmuştur. Kadın ve
erkek emek gücü farklılığından kaynaklı bu değişim
ataerkil toplumun mimarlığını yapmıştır. Süreçler
birbirini izlemiş, ilkel komünal toplum yerini
köleci topluma, köleci toplum yerini feodal topluma
ve feodal toplum da yerini kapitalist topluma
bırakmıştır. Ve kadın egemenliğinin sönümlenişi,
günümüz kapitalist toplumuna kadar devam etmektedir.
Pervin Erbil, Kibele’den Pandora’ya “Kadının
Tarihsel Yenilgisi” adlı kitabında ana hukukunda
baba hukukuna, kadın egemenliğinden erkek
egemenliğine ve bereket saçan Ana Tanrıça’dan,
kötülük saçan Pandora’ya toplumdaki kadın algısının
değişimine ve tarihsel yenilgisine yine bir kadın
olarak ses getirmiştir.
Luce Irigaray “Kültürün ataerkil oluşumu cinsiyetler
arasındaki ilişkilerin evriminde ortaya çıkar.
Ayrıca dilin derin kullanımında kendini gösterir”
derken ataerkil toplumda kültürel anlamda yıllara
varan bir değişimle erkeğin üstünlüğü, kadının ve
erkeğin cinsiyetler arasındaki evriminde ortaya
çıkar der. Ve bu üstünlükle hiç şüphesiz dil gibi
tarihe kültür taşıyıcılığı misyonu üstlenmiş bir
olgunun derin kullanımında kendini gösterir.
Türkçe’de de rastlayacağımız üzere, kadın bedeninin
aşağılanışı ve küfürlerin kadın bedeni üzerinden
şekillenişi, atasözleri ve deyimler, günlük
kullanışlar dilin derin kullanımında ve sözcüklerin
taşıdığı gerçeklikte, yaşadığımız ataerkil toplumun
izlerini taşır. “Kızını dövmeyen dizini döver”
atasözüyle bile toplumdaki erkek egemen yapıyı
hissedebiliriz.
Toplumun dünya görüşü izlerini taşıyan dil
faktörünün yanı sıra, toplumu şekillendirmek ve
mevcut sistemin devamlılığını sağlamak misyonunu
üstlenmiş olan din, toplumun tarihsel
ilerleyişindeki farklılığı ve cinsiyetler arasındaki
evrimi içinde barındırır. Nitekim, Ana Tanrıça
Kibele bir kadındır ve o günün şartlarında bu
Tanrıça temsil ettiği bereket sembolüyle kadının
toplumda egemen olduğunun ve bereketi temsil
ettiğinin kanıtıdır. Yine aynı kadın, yıllara varan
bir evrim sürecinin sonucu olarak kötülük saçan
Pandora’ya dönüşmüştür.Bu değişim kadının mevcut
sistemdeki konumlanışıyla ilintilidir. Tek tanrılı
dinlerin yaratılış efsanelerinde kadını
ikincileştiren bir olay örgüsünün bulunması da
mevcut sistemin egemenlerinin kadını
ikincilleştirerek nemalandığının kanıtıdır. Havva
bugün de dinsel olarak kabul gören bir algıyla
Adem’in kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Yani
kadının varlığı erkeğe bağlıdır. Ayrıca kadın yasak
ağaçtan elma yedirten, Adem’in aklını çelen ve
cennetten kovulmaya sebep olan bir kötülük
sembolüdür. Günümüzde kadına, hemcinsleri tarafından
bile böyle bakılmaktadır. Şüphesiz bunda dinin,
toplumu şekillendirmesi de etkilidir.
Nazım Hikmet dizelerinde “Sanki hiç yaşamamış gibi
ölen ve sofrada yeri öküzümüzden sonra gelen” der
kadın için… Kadın bu konumlanışı yıkacak dinamikleri
de içinde barındırır. O yine Nazım’ın dizelerindeki
gelecek güzel günlere inancını mücadelesiyle
çelikleştirir.
Tarih kadının egemenliğinden erkeğin egemenliğine
geçişte erkeğin yarattığı sistemin kölesi olduğu
gerçeğini, başta kral olmak üzere düzenin
egemenlerine köle olanın yine erkek olduğunu gözler
önüne sererken, sınıf farkının cinsiyet farkına
baskınlığını da gözler önüne sermiştir. Bizler
biliyoruz ki tarih başta kadın ve erkek olmak üzere,
bütün sınıfları eşitleyecek, sınıfsız bir dünya
düzenine gebedir. Bu dünyanın mimarı kadın ve erkek
olacaktır. Bu günlere olan inancımı çelikleştiren
hak mücadeleleridir. Kadın sanayi devrimiyle
toplumsal konumlanışın köklü değişimi ve üretim
sürecine olan etkinliği yine evrimlerin sonucunda
büyük devrimlere yeni ve köklü değişikliklere ev
sahipliği yapacak, kadının maruz kaldığı toplumsal
baskı ve şiddeti, kültürün ataerkil oluşumunu
tarihin sayfalarına gömecektir.