Mert Bahadır Reisoğlu     

Derecesi: 1       

İstanbul Özel Amerikan Robert Lisesi   

“Sanat, ancak onun yardımıyla, dünyada olup bitenleri görüp kavramamıza yardımcı olacak bir tür “dünyaya açılan pencere”, sihirli bir küredir insanlar için. Bu bakımdan her gerçek sanat yapıtını anlama bir keşiftir, insanda ve yaşamda bilinmeyenin keşfedilişidir.”

          Moissej Kagan, Güzellik bilimi olarak Estetik ve Sanat       Altın kitaplar,İstanbul,1982.s.437

SANATIN EREKSELLİĞİ

         İnsan başarılarının varlık alanlarından biri olarak tanımlanan sanatın, nasıl bir başarı olduğu ya da edimlerinde bir ereksellik bulunan insanın, sanatsal çaba ile neyi amaçladığı sorusu, Antik Çağ felsefesinden beri sorulmuştur. Öyle ki ontolojik  bakış açısının sunduğu “güzel”in sorgulanışının yanında bir sanat felsefesi de böylelikle doğmuştur.

Kuşkusuz sanat felsefesinde epistemolojik yönü ile süjenin  (burada sanatçı ya da sanat eserini inceleyen , alımlayıcı) kişinin,  objeyi bilgi aktı ile kavrıyor oluşunun , sanatın “hakikat” ile ilişkisine işaret ettiği açıktır. Bu noktada sanatsal yaratma işlemini ele aldığında bilgi kuramının, estetik anlamda yetersiz kaldığı görülür.  Çünkü sanat eserleri , - ele aldıkları konular yani algılanan objeler aynı olsa bile – daima bir bireyselliğe sahip olduklarından, eserde öne sürülen düşünce ne olursa olsun görecelik taşırlar.

Öyleyse sanat bir bilgi midir?

Sokrates’in, Ion’a yönelttiği soru, bu noktada sanatın işlevini sorgulamaktadır: Her meslek, yani Aristoteles’in de sözünü ettiği üretici eylem, insanlığa sağladığı yararı gözeten (pragmatist) bir açıdan ele alındığında amaç taşır; ortaya koyduğu sonuç doğrultusunda da tanımı elde edilebilir. Fakat sanatın (daha doğru bir belirleme ile Antik Yunan’da şirin ve tragedyanın) işlevselliği ele aldığı konuların çokluğu bakımından tanımlanamaz. Yani sanat bir “enigma” olarak insan faaliyetleri arasında yer almaktadır. Ion, sanatın amacının, insan cesaretinin anlatılışı olduğunu iddia eder. Bu bakış açısı, yalnızca tragedyaya dayalıdır; bu açıdan  sanatsal etkinlik bilgi olmaktan çok bir “esrime”, “açımlama” ve “vahiy özelliği” taşır. (Nitekim Kant sanatta kavram yokluğundan söz ederek böylesi bir tanıma indirgenmesini eleştirmiştir)

Nietzsche’nin “theoriche mensch” (teorik adam) olarak adlandırdığı Platon, sanatsal eylemi ‘mimesis’ (taklit) kavramıyla bağdaştırır; idealizmindeki hakikat isteminin etkisiyle “mağara allegorisi”ndeki yansımaların yansımasını yaratan sanatçıyı ütopyasından dışlar. Çünkü sanat imgelere dayanmaktadır ve ‘imge yalanların başıdır’ (Pascal)

Burada, felsefenin ele aldığı konularda yaptığı sınıflandırmalar, disiplinler arası bağlantı kendini belli ediyor. Bilgi kuramının şeyleri algılayışta öne sürdüğü “hakikatin bilinebilir” olduğu  iddiası, Sofizm’in tam tersi bir savla ortaya çıkışı ile birlikte kendini etik anlayışta da göstermiştir. Bu yönelim, Platon’un   düalizme sığınarak hümanizmayı karşısına almasında etkili olmuştur. İnsan varoluşunun amaçlılık taşıdığı görüşünden hareketle, Platon’un estetik anlayışında sanat,  ahlaka uygunluğu ile değerlendirmiştir. Bu  anlayış kaynağını Platon’un  “insan ruhunun üç bölümü olduğu” görüşünden almaktadır. İnsan ruhunun  dünyaya bağlı olan, akla ters düşen itkilere ve duygusal özelliklere bağlı olan kısmı, sanat yoluyla kışkırtılmakta, “bir mezar olan” insan bedenini idealar evrenine yönelmekten onu alıkoymaktadır.

Görüleceği gibi bu düşünce dogmatik tümel dinlerin –özellikle de Hıristiyanlığın- dünya yaşamı konusundaki tavırlarıyla uygun düşmektedir. Ne de olsa Ortaçağ sanatındaki ikonografik mimari ve sembolizmin doruğa ulaştığı resim sanatı, onun tabiattan ve gerçek olandan kaçışını sergilemektedir. Oysa açıktır ki insan, tüm bu anlayışlara karşın yaratıcı yetilerini ve estetik beğenisini açığa çıkarma isteminden kurtulamamıştır. 

 Platon’un, us-dışı deyip dışladığı bu alanın, toplumsal bir etki edebilirlik özelliğine sahip olduğu, daha o çağlardaki görüşlerin içeriğinde yer almaktadır.  Bu etki edebilirlik, Aristoteles’in iyimser bir anlayışla ‘affedilebilir bir sanat’ ya da  ‘bir arındırıcı (katharsis) olarak sanat görüşü ile tragedyayı ahlaka bağlayan etik bir görüş olarak ortaya çıkmıştır. Konuşan ve eyleyen kişiler aracılığıyla, sanatın bu taklit edici sanatın ereği ahlakidir. Tragedyada, insanın duyguları en üst düzeyde uyarılarak  “katharsis”e ulaşılır. Böylelikle “mimesis”, gerçek sanatta etkinlik kazanarak insana bir örnek oluşturmakta, onu kötü davranışlardan koruyabilmekte, “tarihin” sunduğu örneklerden daha ‘insanca’ bir öğretici olma özelliği kazanabilmektedir.

Görülebildiği gibi bu görüşler yalnızca tek bir bakış açısı ile sanatı değerlendirdiklerinden  yetersizdirler: Hatta tek bir amaca bağlanarak “üst anlatıların”, yapısalcı bir perspektifle “iktidar”ın en büyük güçlerinden biri olmakta, insan kılığına girmiş bir Apollo olarak insanın coşkusunu, bireyselliğini dizginlemektedirler. Peki bu anlamda bir yaratıcı etkinlik tüm varlık-alanını, olup-biteni tamamıyla nasıl yansıtabilir? Burada Antik çağın iyi-güzel eşitliği anlayışının amacına darbe vurduğu, Platon’un us-dışı diye nitelendirip dışladığı sanatın bir bilgi olarak ele alınışıyla karşı karşıyayız. Bu bilgi anlaşılamayan bir bilgidir. Öyle ki Aristoteles’ce  sanat, gerçeğin yansıtıcısı olduğundan bir nevi bilgi olarak kabul edilebilir. Ancak, sanatın aklileştirilmesi, onun yaratıcı etkinliğini bozar ve onun bir tür araç olmasını öngörür. Bu ise Hegel’in alımlayıcı- eser ilişkisini eleştirerek esere kendinde-şey olarak bakılıp değerlendirilmesi bakımından estetiğe aykırı olduğunu söylemesinin doğru olduğunu gösterir.

Bu diyalektik öğretinin karşısına Valery’nin “sanatın ahlakla bağıntısını yadsıyan” görüşü çıkmaktadır. Çünkü sanat ahlakla ilintilendiğinde yozlaşma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Constant’ın da dediği gibi, “sanat sanat içindir” ve ona hiçbir görev yüklenemez.

Kuşkusuz böyle bir söylemin içerdiği tehlikeler pek çoktur. Maggee’nin sözünü ettiği, iyiye kullanılan sanatın “güzel” oluşu, bireyselleşmeyle birlikte güzelliği kavrayışını yitiren bir insanlıkta kötüye kullanılmaktadır. Daha doğrusu sanat, “kavrama bağlı olmayan fakat saltık bir yargıyla” işleyen yapı kazanır (Kant). Bu evrensel akıl , kategorik imperatifler  ve insanı doğru olana yönelten bir tür logos, nihilizm ile birlikte insanı  terkeder.  Bu durumda sanat, zaten kavram ve ifadeleri üstbenin özelliği olarak gören psikanalist kuramla amaçsızlaşır, fakat insana etki etmeyi sürdürür. Karşı-kültür ve kollektif imgelemden tümüyle kopmuş sanatın, kendinde-evreninde gerçeklikten uzak, çözüm getirme yanlısı olmayan tutumuna dadacılık ve sürrealizm örnek olarak verilebilir En uç noktalarını günümüzde de göstermekte olduğumuz bu tür sanat anlayışları, değer yargılarından kopuk, dünyayı ve gerçeği değil “yanlış olanakları” resmetmeyi amaç edinmektedir Bu anlayışlarda, insanın seçimlerinde özgür olması, yanlış olarak görülmektedir. Freud’un da önceden uyardığı bu tür anlayışlar, insanı bir tür nesne olarak görüp, kendi istedikleri yönde eyleme sürükleyebilecektir (cinsel sömürü, şiddet buna örnektir).  İşte Platon’un us-dışı diye kovduğu sanat budur.

Burada sanatın iki kimliği arasındaki uyuşmazlık gözler önüne seriliyor:  Apollon ve Dionysos. Apolloncu taraf, insanı arındıracak, ahlaki mesajlarla düzeni sağlayarak,  aşırılığı engelleyip düzeni sağlayacak - Antik çağ düşünürlerinin o çok sevdiği- “sanatta ölçülülük” anlayışını yansıtır. Dionysosçu taraf ise,  gerçeği ve sadece gerçeği sunarak olasılıkların (yani, her türlü yaşama  olanağının) hepsini gözler önüne sererek, insanı aydınlatacak ve belki de insanı bu yaşamın her anını “evetlemede” (Nietzsche) kötü yanlarla da barıştıracak böylelikle onu sanatsal coşkuya, “mania”ya teslim edecek yanıdır.

Hegel’de Geist ile varlık arasında bulunan ve düzene tabi tutulan bu sanat, yani duyumsallaşmış akıl ya da aklileşmiş duyum düzeni, Tragedyanın Doğuşu’nda kendisini gösteriyor: Öyle ki Dionysos ile Apollon arasındaki bu düzen tragedyada kendini göstermiş, sanata yeni bir anlam ve görev yüklemiştir: Erdemin yaşamla uyumsuzluğunu, irrasyonalitesini göstermek ve böylelikle Yunan halkını, yaşamı kabullenmeye çağırmak. Başka bir deyişle Aristoteles’in görüşünün tam tersi olarak yine aynı düzlemde baş gösteren bu düşünceye göre insan,  tüm anlamsızlığına karşın  yaşamı  ancak sanatla kabullenebilir. Bir örnek olarak Kafka, Camus’nün sözünü ettiği o uyumsuzluğu yani negatif anlamda bir Dionysosumsuluğu, olan-biteni kendi varlığı olarak kabullenerek (varoluşçu yaklaşım) sanatında serimlemiş ve kendini, bir delilik ya da uyumsuzluğu kaybediş anında, her olayı olağan görme anlamında bir “Desein”  tehlikesinden kurtarmıştır.

Fakat burada bir koşulu da yerine getirmek gerekir: Hasta uluslarda, tümüyle batışa sürükleyen oysa sağlıklı ruhları, bir başka deyişle yüksek yerlerde yaşayan “hiperborlular”ı (Nietzsche –Deccal) daha da yükseğe taşıyan felsefe gibi, -felsefeyle, bilimden daha çok ortak noktası bulunan- sanat  da, karamsar ve filozofun o gerçekliğe sıçrayışındaki atikliği gösteremeyecek denli miskinleşmiş kişilerce son derece tehlikeli, hale getirilebilir (Nietzsche). (Tıpkı yüzyılımızda rastladığımız ‘improper arts’ ya da ‘kinetic arts’ diye isimlendirilen (Joyce) ve insanı tiksinti ya da arzuya iten en uç örnekleri gibi. Çünkü bu tür sanatlar Freud’un sözünü ettiği ilkel benliğin su yüzüne çıkışını sağlarlar; “sürü ahlakı”nın başka bir biçimi ile insanlığın karşısına çıkarak “bireysellik” ve “özgürlük” başlıkları  altında kendilerini “yüce değerler” gibi gösterebilir, böylelikle insani değerleri yozlaştırabilirler.

İmdi, insanın merakını cezbeden bu “gerçeğin gösterilişi”ni idealist anlamda bir denetlemeye başvurarak, insan için iyi olana çevirebilmek “özgür olmaya mahkum olan” (Sartre) günümüz insanının bağımsızlık istemi ve “bilinçliliği” göz önünde alındığında imkansızdır. Çünkü o, nesnelerin eylem konusu olan istemine kulak vererek yaşamını ve gerçeğini kavramlara göre değil, yaptığı seçimlerle (Sartre) ve içinde bulunduğu konumla (Heidegger) belirleyecektir. Bu nedenle onun estetik beğenisi ve bu beğeninin yalnızca oyun olarak algılanmayan (Schiller) sanat görüşü etkisiyle onun yaşamına müdahale edişi, -varoluşçu anlamda- seçimlerini belirleyen “yüceliği”ne yani  “değerleri yeniden değerlendirme”deki (Nietzsche) yeteneğine bağlıdır.

Böylelikle, amaçsız olan ya da insanı “yaşama karşı bir günah” olarak nitelenen davranışlara iten sanatın karşısına, Nietzsche’nin alımlayıcıdaki ve sanatçıdaki seçiciliği konulabilir: Onun da dediği gibi “sanat sadece sanat eserinin kendinde-değeri açısından değil, sanatçı-eser bağlamında bakılmalıdır.” Bu ise  algıladığını, kendi yaşantısına uygulayan, bir anlamda yaşamını kendi yaratan alımlayıcının değerlendirilmesi de olabilir. Sanatı değerli kılacak olan insanın yüce değerleri ve yanlışı doğrudan ayırt edebilme yetisi, güç istenci , yüksek beğeni ve daima ilerleyebilme yetisine sahip olan üstüninsandır. Öyle ki  Orta çağ sanatındaki gibi, kendine  uğraşı alanı olarak gerçekleri değil, biçimi, sembolizmi ve kaçışı seçen, ve tarihin  iyiye ya da kötüye doğru ilerlediği fikrine karşı çıkıp  tarihselci bir yaklaşımla  insanı, sadece bulunduğu konumda gören, tüm uygarlık tarihine sinmiş temel insan beğenisinin ve varoluş probleminin belirlenmesine engel olacak bir sanat anlayışından çok, “hakikate” ya da hakikatin olmadığı yerde “boşluğa “ saldıracak bir sanat gereksiniyoruz.

Böyle bir sanat anlayışı insanın pratik zekasına, kavrama gücüne etki edip onu sözünü ettiğimiz ahlak ya da özgürlük seçimine bırakan bir anlayış değil, aksine dünyaya yapılan keşifte aslolanın insan olduğu gerçeğinden yola çıkan bir “bireye yolculuk”tur. Zerdüşt’ün kendisini takip edenlere kendi yollarını bulmalarını söylemesi gibi sanat da “ciddiye alınmalı” fakat bireyin kendi içine doğru çıktığı yolculukta ona yol göstericiliği yapmasına izin verilmelidir. Çünkü küreselleşmenin tümüyle insanın gözleri önüne sunduğu dünyanın keşfedilecek bir yanı kaldığını söyleyemeyiz. Fakat bu noktada, arka planda kalan tek varlık yani benlik, bu kurulu düzenin üzerinde bir etkiye sahip sanatsal görü ile tekrar gözler önüne serilebilir, bu ise şeylerin yüzeyindeki araştırmaya ve insanın yapıp- ettiklerinin gösterimi ya da dünyadaki somut anlamda bilinmeyen yerlerin sunumu ile değil, onun iç-varlığının gösterimi ile yapılabilir (Joyce’un eserleri). “Kadere karşı” (Baudlaire) değil, insanın özgürlüğünün değerlendirişi ile ilgili olan sanat, Dionysos-Apollon düzenini sağlayacak yeni araçtır. Böyle bir anlayış üstün insan olacakların kendilerini bulmalarını sağlayan bir keşiftir, çünkü insanlık artık “olgunlaşmıştır” ve kendi denetimini sağlaması için gerekli olan  yetki özgürlük ona verilmelidir.

                    Beyza Kaya   

                    Antalya  Metin Nuran Çakallıklı Anadolu Lisesi  Derecesi:2

“Küreselleşme teorisyenleri, eskisinden daha geniş bir dünyayla buluşmakta olanlar insanlar ile eskisinden daha dar bir dünyayla karşı karşıya kalanlar arasında ortaya çıkmakta olan uçurum üzerinde biraz düşünseler iyi olur.”

 Martin Stokes. “Kültür Endüstrileri ve İstanbul’un küreselleşesi”

      İstanbul Küresel ile Yerel arasında    Metis yayınları, İstanbul, 1999. S.166.       

BELİRSİZLİĞİN BELİRTTİKLERİ

  Hayat bir değişimdir. Hiçbir zaman kendisini tekrarlamaz. Düşünceler, akımlar hep kendileri öncesinde oluşana tepki olarak doğarlar ve böylece akıp giden zaman. Globalleşmeyi anlamak için de öncelikle onun oluşumuna zemin hazırlayan olaylara, akımlara, kısacası nereden gelip nereye gittiğine bakmak gerektiği kanısındayım.

Çok gerilere gitmeyelim, gelin ortaçağdan başlayalım:

“Ortaçağ” dendiğinde şüphesiz ki ilk olarak “kilise”, “Tanrı”,  “baskı” gibi kavramlar beliriyor zihinlerde. Her şeyin  başı ve sonu “Tanrı”, arada kalanlarsa yine O’nun için ve kilisenin getirdiği sınırlamalar çerçevesinde gerçekleşiyor. İnsana değer veriliyorsa, bu onun “Tanrının bir sureti” oluşundan kaynaklanıyor. Tanrı merkezli anlayış ve kilise hayatın her alanında hissettiriyor kendini.

Biraz daha günümüze doğru yaklaştıkça Copernicus devrimiyle bütün bu din egemenliğinin “hâk ile yeksan” oluşunu görüyoruz. Dine karşın aklın ve bilimin Ortaçağın “karanlığı” içinde bir meşale yakması gözleri kamaştırıyor adeta.

Rönesansla birlikte, humanizm “insanı” merkeze koyuyor bu kez. Descartes, önce kendi varlığını , sonra Tanrınınkini kanıtlayışıyla , skolastik felsefeyle humanizma arasındaki ayrımı daha da belirginleştiriyor. (Oysa önceden insanın varlığı Tanrıya bağlanıyordu.)

Böylesine “insan” merkezli bir dünyadan, aslında birçok şeyin insanın bilinci dışında geliştiği savını ileri süren Freud’a ve merkezin “insan ya da akıl-dışı”laştığı  bir dünyaya geliyoruz.

Günümüzde Foucault ve post-modern anlayışla birlikte bir “merkezsizleşme” başlıyor. İşte böyle bir sürecin -şimdilik- son noktasını oluşturuyor “globalleşme”.

Globalleşme, sınırları ortadan kaldıran, dünyayı “iç içe geçmiş ağlarla” birbirine bağlayan ekonomik, siyasal, kültürel  bir modeli temsil ediyor. Kimileri bunun “kültürel emperyalizm” ya da “tek tip bir Batı kültürünün” dünya çapında yaygınlaşması olduğu fikrinde. Fukuyama, globalleşmenin “tarihin sonu” olduğunu söylüyor. Mc Luhan’a göre ise “uzağı yakın, yakını uzak yapan bir sistem bu.”  Öyle ki, dünyanın herhangi bir  köşesinde gerçekleşen bir olayı bilirken; çoğu zaman karşı komşumuzun hastalığından haberimiz olmuyor.

En geniş tanımıyla bir “belirsizleşme”, “merkezsizleşme” deniyor globalleşme için. Çünkü Fuat Keyman’ın “Türkiye ve Radikal Demokrasi” adlı kitabında belirttiği gibi düzenler, sistemler yıkılıyor, fakat yerine yenisi gelmiyor. İşte bu belirsizlik, toplumda “ontolojik bir güvensizlik duygusu yaratıyor” Anthony Giddens’a göre.

Peki nedir bu globalleşmenin getirecekleri ve götürecekleri? Bu yeni merkezsizleşme sürecinden kimler kazançlı, kimler zararlı çıkacak? Siyasal dengeler ne olacak, ekonomi ne yönde değişecek? Ulus kavramı gerçekten etkinliğini yitirecek mi?

Tüm bu “belirsizliği” bir parça “belirgin” kılabilmek adına, globalleşmeyi ekonomik, hukuksal, siyasi, kültürel ve bilişimsel olarak sınırlandırmak istiyorum:

Ekonomik alana baktığımızda, sınırları belli kol gücü ve sermayeye dayalı bir dünyadan, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla yayılmaya başlayan batı liberalizmine geçiş yapıldığını görüyoruz. Bundan endüstri devrimini gerçekleştirmiş “post endüstriyel” toplumlar olumlu sonuçlar alırken, geri kalmış toplumların ve 3. Dünya ülkelerinin daha da fakirleştiğini görüyoruz.

Globalleşme belki de en büyük tehlikeyi ulus devletler için oluşturuyor. Çünkü ulus devletler, “büyük sorunlar için fazla küçük,  küçük sorunlar için de fazla büyük kalıyor. Uluslar arası Örgütlerin yaygınlaşması onlar için hiç de küçümsenmeyecek bir tehdit unsuru. Çünkü bu örgütler (IMF) gibi ulus devletlerin ekonomilerini istedikleri gibi yönlendirebilme özgürlüğüne sahipler. (Geçtiğimiz günlerde “free-floating”e geçişimiz buna örnek verilebilir.)

Hukuki alanda globalleşmenin en belirgin sonucu, uluslar arası davaların yaygınlaşması, vatandaşların kendi devletlerini dava etme özgürlüğünün bulunmasının; insan hakları açısından göz ardı edilecek bir gelişme olmadığını düşünüyorum.

Globalleşmenim belki de en çok tartışılan yönü kültürel boyutu. 6000 etnik gruba karşılık 193 ulus-devletin bulunduğu yer küremizde, “ulus”, “ana dil”, “ana vatan” gibi kavramların sorgulanmaya başlandığını görüyoruz. Örneğin Salman Rushdi davasında onun Hintli mi , İngiliz mi olduğu, Kanada’nın Quebec bölgesinde özerklik isteyen halkın Kanadalı mı, Fransız mı kabul edileceği sorunu, bu çelişkilerin hayatımıza, bu çelişkilerin hayatımıza yansıyanlarından yalnızca iki tanesi. Babası Rum, annesi Türk olan Kıbrıs’lı bir şair, bir satır Rumca, bir satır Türkçe yazdığını söyleyerek “ana dil” kavramını sorguluyor ve vardığı sonuç bütün dillerin aslında birer “üvey anadil” olduğu. Çünkü tıpkı Türkçe’de  olduğu gibi her dilde yerleşmiş, tam karşılığı bulunmayan yabancı sözcükler bulunuyor. İngilizce evrensel dil olma yolunda hızla ilerliyor. Bu da dilin  ulusallıktan git gide uzaklaştığını gösteriyor bize.

İşin siyasi boyutu da kültürel ve ekonomik boyutundan çok farklı değil. Bir kontrol masasının, bir merkezin olmayışı sınırların ortadan kalkması tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi bir “belirsizlik” yaratıyor. Beck  bu belirsizlik ortamını risk toplumu olarak adlandırıyor. Bu riski alıp almamak bizim elimizde değil. Çünkü globalleşen dünyada yerel kalma, Baumann’ın terminolojisiyle (globalization) küreselleşme yerine (glocalization) küyerelleşmeyi tercih etmek bizim kontrolümüzün dışında kalıyor.

İletişim, globalleşmeyi hızlandıran belki de en önemli unsur. McLuhan’ın “Artık Dünya küçük bir köy oldu” derken de kastettiği muhtemelen iletişimin  değişim sağlama gücü ve hızı. Köyün girişindeki ufak bir tartışmanın, köyün diğer ucuna kanlı bir çarpışma olarak ulaşması günümüzdeki haber “aktarımı”ndan haber “yaratımı”na geçiş için uygun bir benzetme olacak sanıyorum.

Aslında David Harvey “zaman ve mekan sıkışması” derken oldukça kapsamlı bir tanım yapmış oluyor. Ben istediğim anda New-York borsasından hisse alıp-satabiliyorum. İnternete girip istediğim ülkenin insanlarıyla sohbet edebiliyorum. Bu da mekansal bir sıkışma olduğunu gösteriyor. Bütün bunların sonunda homojenleşirken, heterojenleşen bir tablo çıkıyor karşımıza. Evet, Keyman buna “küçülürken parçalanmak” diyor. İngilizce’nin evrenselleşmesi homojenleşmeye; New-York, Londra, Ottawa gibi merkezlerde kurulan Çin mahalleleri, İtalyan restaurantları heterojenleşmeye birer örnek olabilir. Globalleşme  bir yerde zıtlıkların, uç noktaların birbiri içinde eriyip kaybolması.

Bugün, bu globalleşme sürecini geri çeviremeyeceğimizi görüyoruz. Ortaçağın Tanrı merkezli yapısını “insana” çeviren Rönesans gibi, bu merkezsizleşen düzene “merkez” bulacak bir dönem beklemenin ne kadar anlamlı olacağı bilinmez! Belki de tek çare globalleşmeye karşı durmak yerine, ondan nasıl daha çok faydalanabileceğimizi düşünmektir. Tıpkı bir yelkenlinin şiddetli bir rüzgarı, varacağı limana daha çabuk ulaşmak için kullanacağı gibi...

                    Beyza Kaya   

                    Antalya  Metin Nuran Çakallıklı Anadolu Lisesi  Derecesi:2

“Küreselleşme teorisyenleri, eskisinden daha geniş bir dünyayla buluşmakta olanlar insanlar ile eskisinden daha dar bir dünyayla karşı karşıya kalanlar arasında ortaya çıkmakta olan uçurum üzerinde biraz düşünseler iyi olur.”

 Martin Stokes. “Kültür Endüstrileri ve İstanbul’un küreselleşesi”

      İstanbul Küresel ile Yerel arasında    Metis yayınları, İstanbul, 1999. S.166.       

BELİRSİZLİĞİN BELİRTTİKLERİ

  Hayat bir değişimdir. Hiçbir zaman kendisini tekrarlamaz. Düşünceler, akımlar hep kendileri öncesinde oluşana tepki olarak doğarlar ve böylece akıp giden zaman. Globalleşmeyi anlamak için de öncelikle onun oluşumuna zemin hazırlayan olaylara, akımlara, kısacası nereden gelip nereye gittiğine bakmak gerektiği kanısındayım.

Çok gerilere gitmeyelim, gelin ortaçağdan başlayalım:

“Ortaçağ” dendiğinde şüphesiz ki ilk olarak “kilise”, “Tanrı”,  “baskı” gibi kavramlar beliriyor zihinlerde. Her şeyin  başı ve sonu “Tanrı”, arada kalanlarsa yine O’nun için ve kilisenin getirdiği sınırlamalar çerçevesinde gerçekleşiyor. İnsana değer veriliyorsa, bu onun “Tanrının bir sureti” oluşundan kaynaklanıyor. Tanrı merkezli anlayış ve kilise hayatın her alanında hissettiriyor kendini.

Biraz daha günümüze doğru yaklaştıkça Copernicus devrimiyle bütün bu din egemenliğinin “hâk ile yeksan” oluşunu görüyoruz. Dine karşın aklın ve bilimin Ortaçağın “karanlığı” içinde bir meşale yakması gözleri kamaştırıyor adeta.

Rönesansla birlikte, humanizm “insanı” merkeze koyuyor bu kez. Descartes, önce kendi varlığını , sonra Tanrınınkini kanıtlayışıyla , skolastik felsefeyle humanizma arasındaki ayrımı daha da belirginleştiriyor. (Oysa önceden insanın varlığı Tanrıya bağlanıyordu.)

Böylesine “insan” merkezli bir dünyadan, aslında birçok şeyin insanın bilinci dışında geliştiği savını ileri süren Freud’a ve merkezin “insan ya da akıl-dışı”laştığı  bir dünyaya geliyoruz.

Günümüzde Foucault ve post-modern anlayışla birlikte bir “merkezsizleşme” başlıyor. İşte böyle bir sürecin -şimdilik- son noktasını oluşturuyor “globalleşme”.

Globalleşme, sınırları ortadan kaldıran, dünyayı “iç içe geçmiş ağlarla” birbirine bağlayan ekonomik, siyasal, kültürel  bir modeli temsil ediyor. Kimileri bunun “kültürel emperyalizm” ya da “tek tip bir Batı kültürünün” dünya çapında yaygınlaşması olduğu fikrinde. Fukuyama, globalleşmenin “tarihin sonu” olduğunu söylüyor. Mc Luhan’a göre ise “uzağı yakın, yakını uzak yapan bir sistem bu.”  Öyle ki, dünyanın herhangi bir  köşesinde gerçekleşen bir olayı bilirken; çoğu zaman karşı komşumuzun hastalığından haberimiz olmuyor.

En geniş tanımıyla bir “belirsizleşme”, “merkezsizleşme” deniyor globalleşme için. Çünkü Fuat Keyman’ın “Türkiye ve Radikal Demokrasi” adlı kitabında belirttiği gibi düzenler, sistemler yıkılıyor, fakat yerine yenisi gelmiyor. İşte bu belirsizlik, toplumda “ontolojik bir güvensizlik duygusu yaratıyor” Anthony Giddens’a göre.

Peki nedir bu globalleşmenin getirecekleri ve götürecekleri? Bu yeni merkezsizleşme sürecinden kimler kazançlı, kimler zararlı çıkacak? Siyasal dengeler ne olacak, ekonomi ne yönde değişecek? Ulus kavramı gerçekten etkinliğini yitirecek mi?

Tüm bu “belirsizliği” bir parça “belirgin” kılabilmek adına, globalleşmeyi ekonomik, hukuksal, siyasi, kültürel ve bilişimsel olarak sınırlandırmak istiyorum:

Ekonomik alana baktığımızda, sınırları belli kol gücü ve sermayeye dayalı bir dünyadan, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla yayılmaya başlayan batı liberalizmine geçiş yapıldığını görüyoruz. Bundan endüstri devrimini gerçekleştirmiş “post endüstriyel” toplumlar olumlu sonuçlar alırken, geri kalmış toplumların ve 3. Dünya ülkelerinin daha da fakirleştiğini görüyoruz.

Globalleşme belki de en büyük tehlikeyi ulus devletler için oluşturuyor. Çünkü ulus devletler, “büyük sorunlar için fazla küçük,  küçük sorunlar için de fazla büyük kalıyor. Uluslar arası Örgütlerin yaygınlaşması onlar için hiç de küçümsenmeyecek bir tehdit unsuru. Çünkü bu örgütler (IMF) gibi ulus devletlerin ekonomilerini istedikleri gibi yönlendirebilme özgürlüğüne sahipler. (Geçtiğimiz günlerde “free-floating”e geçişimiz buna örnek verilebilir.)

Hukuki alanda globalleşmenin en belirgin sonucu, uluslar arası davaların yaygınlaşması, vatandaşların kendi devletlerini dava etme özgürlüğünün bulunmasının; insan hakları açısından göz ardı edilecek bir gelişme olmadığını düşünüyorum.

Globalleşmenim belki de en çok tartışılan yönü kültürel boyutu. 6000 etnik gruba karşılık 193 ulus-devletin bulunduğu yer küremizde, “ulus”, “ana dil”, “ana vatan” gibi kavramların sorgulanmaya başlandığını görüyoruz. Örneğin Salman Rushdi davasında onun Hintli mi , İngiliz mi olduğu, Kanada’nın Quebec bölgesinde özerklik isteyen halkın Kanadalı mı, Fransız mı kabul edileceği sorunu, bu çelişkilerin hayatımıza, bu çelişkilerin hayatımıza yansıyanlarından yalnızca iki tanesi. Babası Rum, annesi Türk olan Kıbrıs’lı bir şair, bir satır Rumca, bir satır Türkçe yazdığını söyleyerek “ana dil” kavramını sorguluyor ve vardığı sonuç bütün dillerin aslında birer “üvey anadil” olduğu. Çünkü tıpkı Türkçe’de  olduğu gibi her dilde yerleşmiş, tam karşılığı bulunmayan yabancı sözcükler bulunuyor. İngilizce evrensel dil olma yolunda hızla ilerliyor. Bu da dilin  ulusallıktan git gide uzaklaştığını gösteriyor bize.

İşin siyasi boyutu da kültürel ve ekonomik boyutundan çok farklı değil. Bir kontrol masasının, bir merkezin olmayışı sınırların ortadan kalkması tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi bir “belirsizlik” yaratıyor. Beck  bu belirsizlik ortamını risk toplumu olarak adlandırıyor. Bu riski alıp almamak bizim elimizde değil. Çünkü globalleşen dünyada yerel kalma, Baumann’ın terminolojisiyle (globalization) küreselleşme yerine (glocalization) küyerelleşmeyi tercih etmek bizim kontrolümüzün dışında kalıyor.

İletişim, globalleşmeyi hızlandıran belki de en önemli unsur. McLuhan’ın “Artık Dünya küçük bir köy oldu” derken de kastettiği muhtemelen iletişimin  değişim sağlama gücü ve hızı. Köyün girişindeki ufak bir tartışmanın, köyün diğer ucuna kanlı bir çarpışma olarak ulaşması günümüzdeki haber “aktarımı”ndan haber “yaratımı”na geçiş için uygun bir benzetme olacak sanıyorum.

Aslında David Harvey “zaman ve mekan sıkışması” derken oldukça kapsamlı bir tanım yapmış oluyor. Ben istediğim anda New-York borsasından hisse alıp-satabiliyorum. İnternete girip istediğim ülkenin insanlarıyla sohbet edebiliyorum. Bu da mekansal bir sıkışma olduğunu gösteriyor. Bütün bunların sonunda homojenleşirken, heterojenleşen bir tablo çıkıyor karşımıza. Evet, Keyman buna “küçülürken parçalanmak” diyor. İngilizce’nin evrenselleşmesi homojenleşmeye; New-York, Londra, Ottawa gibi merkezlerde kurulan Çin mahalleleri, İtalyan restaurantları heterojenleşmeye birer örnek olabilir. Globalleşme  bir yerde zıtlıkların, uç noktaların birbiri içinde eriyip kaybolması.

Bugün, bu globalleşme sürecini geri çeviremeyeceğimizi görüyoruz. Ortaçağın Tanrı merkezli yapısını “insana” çeviren Rönesans gibi, bu merkezsizleşen düzene “merkez” bulacak bir dönem beklemenin ne kadar anlamlı olacağı bilinmez! Belki de tek çare globalleşmeye karşı durmak yerine, ondan nasıl daha çok faydalanabileceğimizi düşünmektir. Tıpkı bir yelkenlinin şiddetli bir rüzgarı, varacağı limana daha çabuk ulaşmak için kullanacağı gibi...

      Çağla Cömert   İstanbul Amerikan Robert Lisesi   Derecesi:4

SANATIN ve SANATÇI OLMANIN AYRICALIĞI

Margaret Yourcenar’ın bir hikayesi vardır. Çinli bir ressamı anlatır bu hikaye. Ressam idam edilecektir. Ona son kez ne yapmak istediğini sorarlar. O da “Son bir tablo daha boyamama izin verin” der. Fırça ve boyasını yani silahlarını alır eline ve kendine yeni  bir dünya yaratır. Ölüm vakti geldiğinde onu bulamazlar. Çinli ressam tablosunun içinde yitip gitmiştir. İşte bu kadar güçlüdür sanat.

I.

Ernest Fischer  “Sanatın Gerekliliği”nde , ilk insanların  sanatı bir arınma aracı olarak kullandıklarını anlatır. İlkel kabilelerde savaşa gidilirken yüzler boyanır; av hayvanlarını tanımak için duvarlara resimleri çizilir ve bu çizgilerle tanrılarını kendileri yaratırlar. Bu bağlamda din, insanların korunma içgüdüsünün bir ürünüdür.  Mitler de , -anlam kazanan, bilinen şey daha az korku verdiği için- henüz bilimin olmadığı dönemlerde insanın dünyayı anlamlandırma çabalarının ürünleridir. İlkel kabilelerde   büyücüler topluluğu ve insanları tehlikelerden koruyan etkili kişilerdir. Çünkü onlar en bilge olanlardır.

Darwin’in evrim kuramına göre, insanın uyum sağlamak ve, varolabilmek için gereksindiği, doğanın bir ürünü, aynı zamanda doğaüstünü yaratabilecek güçte olan aklın gelişmesiyle (insanın söz dinlemeye başlamasıyla) bilinmeyenin, korku verenin keşfedilişine doğru olan sonu gelmez macera başladı. Sanatçılar heyecanı en çok hissedenler oldular.

II.

Bilge Karasu “Dünyada varoluşumuza ve bu varoluşun sürüp gitmesine hiç şaşırmıyor gibiyiz” der.  Oysa insanoğlunun imgeleminin ürünü olan masallar, bu olması gereken şaşkınlığın bir ürünü değil midir?  Sanatçıyı bilge yapanın işte bu şaşkınlık olduğunu düşünüyorum. Sanatçı dünyaya çocuk gözleriyle bakar, nesneleri suçüstü yakalar, hiçbir şey kaçmaz onun elinden. Sonra da onları tekrar yaratır. Bu bir ihtiyaçtır onun için. En derinde duyduğu, onu rahat bırakmayan bir his vardır. Sanatçı bu rahatsızlığın üstesinden ancak yaratarak gelir. Cezanne ‘ın bitmez tükenmez kaygısı, Van Gogh’un acıları hep bu yüzdendir. Yaratma sanatçı için bir ihtiyaçtır. Gerçek sanatçının bu ihtiyacı içinde duyması gerekir. Bu ihtiyaç ona coşku verir, yaratma tutkusunun nedenidir. Fakat Nietzsche’nin dediği gibi, Dionysoscu öğelerin yanında Apolloncu öğelere de gerek vardır. Ancak aklını kullanabilen sanatçı, içindeki coşkudan yararlanabilir.

Kandinsky  “Sanatta Zihinsellik Üstüne” adlı eserinde, sanatçının içsel zorunluluk yasalarından bahseder. Sanatçı kendine karşı dürüst olmalıdır. Bu birinci ilkedir. Bunu gerçekleştirebilirsek diğer ilkeler için de , yaşadığımız zaman dilimine ve tüm sanat tarihine ait olabilme, kendiliğinden gelir. Fakat aynaya bakabilmek, gerçekten cesur olmayı gerektirir.

III.

Picasso’nun sergisini gezen yaşlı bir bayan, altında “bir balık” yazan bir tablo karşısında: “Bunun neresi balık?” demiş.  Picasso’nun  yanıtı şu olmuş: “Bayan bu balık değil, resim.” Picasso’nun yanıtı Klee’nin  “Sanat görünür kılar”  sözüyle örtüşmektedir.  Yani Picasso’nun resmi, balığa benzemiyordu ama bizim balığı keşfetmemizi, anlamamızı sağladı.

IV.

Varoluşun özünde gizem yatar. Bununla kastettiğim idealizm, gizemcilik değil, Dünyayı kavrayabilmek için en yerinde yöntem diyalektik materyalizmdir. Birçok şeye bilimsel cevaplar verebiliriz, yine de yolun sonuna (eğer bir sonu varsa) gelmiş değiliz henüz. Bilinmeyen hala gizemini korumaktadır. Sanatçı her şeyi kapsayan bu gizemin kokusunu duyabilendir. Sanat eserleri işte bu yüzden büyülüdür. Büyü yiterse sanat gücünü kaybeder, sanat olmaktan çıkar. Bu aynı zamanda Kandinsky’nin “içsel zorunluluk yasalarını” (ya da özgürlük yasaları diyebilir miyiz acaba?) çiğnemek olur. Novalis “Dünyadaki gizemi kavrayamıyorsak bu fiziksel ve sezgisel organlarımızın yetersizliğindendir” demiştir. İşte bu yüzden bu dünya romantikleştirilmelidir ve postmodernizmin tek ilacı romantizmdir.

V.

M. Yourcenar’dan  bir hikaye anlatmak istiyorum: Bir zamanlar “Hiç Gülümsemeyen Robotlar Diyarı” diye bir ülke varmış. Burası, uzaktan kumanda edilen  korkunç robotlarla doluymuş. Burada küçük bir kız yaşarmış Bu kız, sürekli masallar dinlemiş , rengarenk hayaller boyamış ve böylece robotlaşmaktan kurtulmuş. Sonra bir gün masalların onca zamandır anlattığı o büyülü yolculuğa çıkmaya karar vermiş. Sonra deniz kokulu bir meltem kulağına söyle fısıldamış: “Nefret etmekle zaman geçirme küçük kız, çünkü zaman benden hızlı esiyor.”

Günümüzde insanlığın en büyük sorununun yabancılaşma olduğu düşünüyorum Gün geçtikçe insanlar masalımdaki robotlara daha çok benziyorlar. Paranın kölesi oluyorlar. E.Fromm’un “Din ve Psikanaliz Üstüne” adlı eserinde belirttiği gibi, yabancılaşan insanlar aslında çok acı çekiyorlar ama kapitalizmin sonsuz olanakları onlara bu acıyı unutturuyor. İşte bu yüzden Walt Disney çalışanları 3. Dünya ülkelerini dolaşarak insanlardan para karşılığı rüya satın alıyorlar. İnsanlar, kendilerini insan yapan en büyük özelliklerini, hayalgüçlerini yitirmeye başlıyorlar. Ve bu gerçekten korku verici.

Freud, sanatçıyı gündüz düşlemleri kuranlara ve çocuklara benzetir. Ve sanatın bencilce bir yaratım olduğunu söyler. Masalımdaki kız da hayaller kuruyor ve kendine yolculuğa çıkıyor. Gerçekten de tehlikeli bir yolculuk bu. Sisyphos gibi koca bir kayayı dağın doruğuna çıkarıp, onun düştüğünü görmek, sonra tekrar çıkarmak, saatlerce uğraşıp yapılan kumdan kalenin bir dalgayla yok olmasına katlanabilmek gibi bilgelik ve sabır isteyen bir yolculuk. Belki de çıkılması gereken tek yolculuk. Ve ancak böyle kız robotlaşmaktan kurtulabilir.

Kafka’nın Grregor’u yabancılaşmayı fark ettiğinden bir sabah uyandığında bir böceğe dönüşmüştür. Nabokov’un dediği gibi o böcek kılığında bir insan, etrafındakiler ise insan kılığındaki böceklerdir. Gregor’un kabuğunun altında kanatları gizlidir. Bilinçlenmesinden sonra sıra kanatları kullanmaya gelecektir. Aslında hepimiz kanatlarımızı kullanabiliriz. Her insan bir sanatçı olduğu zaman dünya gerçekten yaşanacak bir yer olacaktır.

     Onur Küçükarslan   Özel Saint George Avusturya Lisesi  Derecesi:6

UMUT İNSANDA !

İnsanoğlu, tarihi yaratmak için çıktığı uzun yolculuğun başında yalnız ve çaresizdi. Süreç içerisinde üretmeyi, üreterek düşünmeyi öğrenen insanoğlu özgürlüğün peşinde koştu tarih boyunca.

Oysa kendisini özgürleştireceğini düşündüğü araçları üretirken, farkında olmadan kendi aklının ve kendi değerlerinin kölesi oldu.

Önce özel mülkiyeti yarattı, toplumsal eşitsizliğin, haksız işbölümünün zeminini hazırladı. Sonra savaşmayı öğrendi “adalet mülkün temelidir” diyerek yargılamayı, köleleştirmeyi ve doğmalara bağlanmayı...

Ve bugün bilimin, odalarımıza taşıdığı savaşları olağanlaştırmayı, Coca Cola ile Pepsi arasında karasız kalmayı, popüler kültür ile düşünüp, dünyayı kendisine dayatılan kitle kültürü üzerinden kavramayı başarıyor insanoğlu.

Özgürlüğü ararken, kendisini tutsak etmenin yollarını keşfetti. Peki nasıl?

 

Tarihsel Bir Yolculuk

            Tarih, sınıflar arasındaki mücadele üzerinden şekilleniyor. Üretim ilişkilerinin dayattığı eşitsizliğin var ettiği bu mücadele egemen sınıfların toplum üzerindeki her türlü baskı ve müdahalesini içeriyor. Ve egemen sınıflar, toplumu arkalarına alarak iktidarlarını süreklileştirmenin farklı yollarını arıyorlar.

            Tarih içersinde çok farklı söylemler ve araçlar geliştiren egemen sınıflar, fiziki baskının yetersiz olduğunu keşfederek ideolojik söylemler üzerinden toplumu manipüle etmeye çalışıyorlar. Eğitim, kültür, din gibi üstyapısal kurumlar egemen sınıfların kendi düşüncelerini ve eğilimlerini topluma dayatmalarının birer aracı oluyorlar ve değişen bu araçların işlevi değil, içeriği oluyor.

           

            Yeniden doğuş ile başlayan tepkiselliğin, Aydınlanma süreci ile siyasallaşması ve düşünsel altyapısını kurması, insanın dünyanın merkezine yerleştirildiği “Her şey insan için” anlayışına eşlik ediyor. Oysa insan hakları bildirisinde yer alan tüm talepler, toplumsal sorunların, bireyin toplum ile ilişkisindeki yapısal sorunlardan kaynaklandığını çoğu zaman unutarak bireyi merkeze koyuyor ve insan haklarını, yabancılaşan insanın hakları olarak ele alıyor. Tarihsel zorunluluğun ve nesnelliğin  işaret ettiği yeni bir toplumsal işbölümünün düşünsel zeminini kurmak zorunda olan Aydınlanmacılar, bireyi özgür kılma taleplerini yaşama geçirmede, burjuvaziye güvenerek tarihsel bir hata yapıyorlar.

            Aklın merkeze konduğu modernizm, insanın aklı yönlendirdiği Ortaçağ karanlığının aksine, insanoğluna özgürlüğün kapısını aralayacak özgücü, özne olma bilincini sunuyor, ancak toplumsal ilişkilerin insan yararına örgütlenmediği ve çıkar ilişkilerinin egemenliğini sürdürdüğü bir nesnellikte, akıl insana yabancılaşarak onu denetleyen ve yönlendiren, yabancılaşmanın asıl nedeni olan bir güç haline geliyor.

            Bu gerçeklik, modernizmin ve aydınlanmanın samimiyetiyle çelişiyor.

 

Günümüzde Kitle Kültürü

           

            Gerçekten de modern toplum, kendisini önceleyen üretim ilişkilerinin aksine, ideolojik manipülasyonu öne çıkarıyor. Topluma dayattıklarını “özgürlük” paketiyle sunan tüketim ideolojisi, bu çelişkiyi kendi çıkarına işletmeyi başarıyor. Teknolojinin insanı özgürleştirdiği iddiası, tüketmenin, özgürleşmenin tek yolu olduğu düşüncesi, her şeyin metalaştırıldığı bir ortamda, yabancılaşmanın adı oluyor.

            İnsanın kendisini özgür kılmak adına geliştirdiği teknoloji, medya ve tüm modern kültür araçları namlusunu insana çevirmiş güçlü silahlar olarak, tüm toplumu tehdit ediyor.

            İlk olarak Rousseau’nun işaret ettiği bu yabancılaşma sürecinin XX. yüzyılda aldığı yolu irdelemek ve bu süreçte taraf olmak, özgürlüğe giden yolculuğun bir parçası olmalı.

            İdeolojik hegemonyanın aracı olarak tarif edilen kitle kültürü, medyanın olanaklarını kullanarak merkezine koyduğu tüketim ideolojisini topluma dayatmada çok başarılı bir örnek sunuyor. Gündelik yaşamlarımıza nüfuz etmeyi başaran popüler kültür, toplumsal süreçlere yabancı, kendi içine dönük, yaşamı bireyin kişisel dünyası ile sınırlayan bir kitle yaratıyor ve bu kitleye yaslanıyor.

             Kâr etme hevesine eşlik eden, duyarsız bir toplum yaratma düşüncesi, pragmatizmi ve insan yaşamını kolaylaştırma iddiasını (Mc.Donalds ve fast food kültüründe gözlemlenebileceği gibi) merkeze koyarak, kendisini çekici kılıyor. Kolay tüketilen ve bireyi toplumsal yük ve sorumluluklardan uzaklaştırarak, kaçışçı bir ahlakı besleyen kitle kültürü, bilimi, sanatı ve tüm insani değerleri, pazarada alıcı bekleyen ve kâr getiren metalara dönüştürüyor.

            Küreselleşme de işte bu yabancılaşmanın, topluma dayatılan duyarsızlaşmanın ve bireyin toplumsal süreçlerden soyutlanmasının, evrenselleşmesinin, dünyanın topyekün çürümesinin adı oluyor.

 

Kör, Sağır, Dilsiz...

 

            Uçakla yarım saatlik mesafedeki komşu topraklarda yaşanan savaşı bilgisayar oyunu izler gibi takip eden, tepki vermekten aciz, sokaktaki “öteki dünya”ya gözlerini kapayan birey, küreselleşme adı verilen kültürel yayılmacılığın ürünü olarak algılanmalı.

            “Özgür” bireyin savaş tehdidi altında ya da açlık sorunuyla yaşayan hemcinsleriyle teması, duyarsızlık ve bu duyarsızlığa eşlik eden çaresizlik düşüncesi ile var oluyor.

            Medyanın gücü, yaşanan süreçlerde “bireyin hiçbir belirleyiciliğinin kalmadığı yanılsamasını yaratıyor. Bireyin kendisini, toplumsal bir varlık olarak değil, sadece “birey” olarak önemsemesi gerektiği, toplumsal olana müdahale etmenin imkansızlaştığı söylemleri, küreselleşmenin merkezinde yer alıyor. Bu söylem  ütopyalarımızı çalıyor.

            Toplumu insan yararına örgütlemek, herkesin eşit, özgür ve mutlu olduğu bir toplum yaratma kaygısının yerini, kariyer hırsı, rekabet, sınıf atlama hevesi ve popüler kültürün tarif ettiği “özgür ve bireysel yaşam” modeline uyum çabası oluyor.

            Küreselleşme, kitle kültürü üzerinden topluma yukarıda tarif edilen edilgenliği, çaresizliği dayatarak, geçmişte dinin üstlendiği görevi yeniden üretiyor.

            Küreselleşme modern çağın dini olarak algılanmalı, tanrısı “tüketim” olan bir modern afyon! Bu din, topluma müdahale ederek, kendisini özgür kılacak tüm araçları insanın elinden alıyor. Küreselleşen tüketim ideolojisi ve duyarsızlaşma, kayıtsızlık ise insanın özgürleşme çabası oluyor.

            Küreselleşme ideologları, “Tarihin sonu geldi! Ve “Her şey değişiyor” söylemleri ile, yüzsüzce insanoğlunun özgürlüğe bakan yolculuğuna son noktayı koymaya çalışıyorlar.

            Fazlasıyla karamsar bir çerçeveden bakarak her şeyin değiştiğine inana çevreler ise, küreselleşmenin tüm olumsuzluklara rağmen, evrensel bir kültür yaratmak başlığında olumlanabileceğini söylüyorlar. Değişen tek şeyin topluma dayatılan yabancılaşmanın, yoksulluğun ve tüketimin yoğunlaşması olduğu görmezden gelinemez. Evrenselleşen, tüm acımasızlığı ile tüketim kültürüdür ve bu kültür insanoğlunun tarih boyunca yarattığı tüm kültürel, insani değerleri tüketerek, mutlak egemenliğini dayatmak istemektedir. Bu haksız rekabette halklara kendi kültürlerini yaşatma şansı dahi tanınmamaktadır.

            Küreselleşmenin özgürlük söylemi eşitsizliği, insan hakları talebi ise haksızlığı ve yabancılaşmayı veri almaktadır. Bu çerçevede samimiyet aramak lüks olsa gerek.

           

Yeni Bir Alternatif

            Küreselleşmenin karşısına insanın doğasına dönmesi” talebi, ya da bilim ve ilerleme karşıtlığı üreterek çıkmak düpedüz gericilik. Rousseau’nun eleştiri ve tespitlerinin doğruluğu bir tarafa, çıkışsızlığı bu talepte aranmalı. Sabit ve sürekli bir insan doğası tanımlamak mümkün mü? İnsan doğası üretimle birlikte sürekli yeniden şekilleniyor. Sorun, insanın özgürleşme talebiyle ürettiği araçların kendi denetiminden çıkarak onun karşıtı bir güç haline gelmesi olarak tarif edebileceğimiz yabancılaşmadır ve sorunun çözümü sabit bir doğal hukuk tarif etmek değil, insanın kendi yaşamı ve tarihin iplerini kendi ellerine alarak, uygarlığın ürünlerini özgürlüğün güvencesi olarak kutsamaktır.

            Thomas Moore’un “Ütopya”sında tarif ettiği toplum, insanın özne olmaktan çıktığı bir doğal hukuka değil, insanların uzlaşarak ve bilinçli olarak tercih ettikleri “ahlaki hoşgörüye” dayanmaktadır. Hoşgörü kavramını ünlendiren Moore, ütopyasını hoşgörü ve özgürlüğü merkeze koyarak kurgularken, uygarlığın olanaklarını toplum yararına kullanan ve toplumsal işbölümünü yabancılaşmaya yer vermeyerek eşit ve adaletli bir zeminde var eden bir toplum hayal etmiştir.

            Diğer taraftan, kitle kültürünü karşısına alarak yola koyulan Frankfurt Okulu, kültürü ve ideolojiyi toplumsal düzenin kendisini yeniden ürettiği yegane alan  olarak tarif ettiği halde, siyaseti dışlamış;  kitle kültürünün egemenliğini kabul edecek bir karamsarlıkla, insanın tarihteki öznel rolünü küçümsemiştir. İnsana güvenmeyen Frankfurt Okulu alternatif olamamıştır.

 Yine anti-ütopyacılık, kitle kültürünü ve adını yeni koyduğumuz küreselleşmenin sonuçlarını, yıllar önce dillendirmiş ancak insanın çaresizliğini veri alarak, insanı özne olmaktan çıkarmıştır.

            Post-modern düşüncenin dillendirdiği,  küreselleşmeyi ve kitle kültürünü estetize ederek, özgürlüğü arayan insanoğlunun uzun yolculuğuna son verme düşüncesi ise asla kabul edilemez.

            Yine de Frankfurt okulunun, anti-ütopyaları ve post-modern düşüncenin katkıları ve tespitleri, küreselleşmenin ve kitle kültürünün kutsandığı günümüzde, ele alınması gereken kaynaklar.

            Ancak insanın, özgürlüğü arayan yolculuğuna katkıda bulunmak için, ütopyalarımıza sıkı sıkı sarılmak ve “insana” güvenmekten başka çaremiz yoktur.

 

Sonuç Yerine

            Felsefenin bu yolculuğa katkısı, insanlık tarihi ile aynı yaşta, köle ile efendi arasındaki eşitsizliğe işaret eden Sokrates, İdealar dünyası üzerinden yabancılaşmayı tarif eden Eflatun, Ütopyası ile Moore, özgürlüğü zorunluluğun bilincine varmak olarak tarif eden Spinoza, Hegel ve insanı özgür kılma talebi ile felsefe üretmiş tüm okullar yolumuzu aydınlatıyor.

            Küreselleşme, toplumun hayal gücünü ve düşünce üretimini çalarken, felsefeyi de tehdit ediyor. Bu saldırıyı karşılamak için felsefe yüzünü topluma dönmeli, toplumdan aldığı dinamizmi, düşünce ile yoğurarak, topluma bir silah olarak sunmalı.

            İnsanın yalnızlaşmasının, duyarsızlaşmasının, ayrımcılığın eşitsizliğin ve adaletsizliğin karşısında hoşgörünün, özgürlüğe olan inancın ve insana duyulan umudun gücü ile direnmeli ve daha gür haykırmalı: “Umut İnsanda!”

Kutay Bezgi    Antalya Akdeniz Koleji    Derecesi:7

 

Felsefe, herhangi bir konunun “istenildiği gibi” açıklaması değil, belirli sorunların, belirli konuların “temellendirilmiş” çözüm ve açıklamasıdır.”

           Arda Denkel. Bilginin Temelleri.           Metis Yayınları,İstanbul 1984, s.124

                                                  Felsefe Nedir?

              Bana verilmiş olan tanımda felsefeye ait belli özellikler var. Yazımda bunları inceleyip eleştireceğim ve bu özelliklere yenilerini katmaya çalışacağım.

  “Herhangi bir konunun istenildiği gibi açıklaması  değil...

 “Öncelikle her konu, felsefe konusu olabilir mi?” sorusunu ele alalım. Evet, felsefe insana aittir, insan içindir. İnsan, Marx’a göre bir sıçrama gerçekleştirmiş, yaratarak, üreterek, iletişim kurarak bilince ulaşmış, düşünme yeteneğine kavuşmuştur.  (yaratmak, üretmek, iletişim kurmak ve bilince ulaşmak arasında diyalektik bir etkileşim vardır. AÛB) . Böylece insan biyolojik varlığına bilinci katmıştır. Prof.Dr. Ali Demirsoy verdiği bir örnekte şöyle der: “Primatlar içinde yalnız, insan, konulduğu, besin bulduğu ve sınırlandığı  geniş odayı , bunun ötesinde ne olduğunu merak ederek araştırmaya çıkar. Bu uğurda büyük çaba gösterir. “ Bilinci olan, merak eden bir yaratık var olmuştur uzun süren evrim sonucunda. Bunları kullanarak düşünme eylemine girişir. “Felsefe hayat üzerine düşünmektir” denir. İnsanın aklına gelen her soruya felsefe ile bir yanıt aranabilir; ancak her yanıt felsefi bir yanıt değildir. Doğa bilimleri sorulara bilimsel yöntemi kullanarak, gözlem ve deney yaparak yanıt verir; dinler insanlara kolayca inanacakları, doyurucu güzel masallar anlatırlar; Kimileri şeyhim en doğrusunu bilir der, kimileri Führer sizin için düşünür der. Bu yanıtların dayandığı felsefeler olabilir ama yanıtların kendileri felsefe değildir.

 

“Belirli Soruları, Belirli Konuların”

 

            “Felsefe ne değildir” sorusundan, “felsefe ne olabilir” sorusuna geçelim. İnsan zorunlu olarak merak eder.  Merak, kafamızda yığınla soru doğmasına yol açar: “Varlık nedir? Doğru bilgiye ulaşılabilir mi? Güzellik nesnel midir?” gibi pek çok soru doğar. Ama burada bir aksama yok mu?  Örneğin Sofistlerin, ahlaka , topluma bakışlarını, varlık anlayışlarını birbirinden ayırabilir miyiz? Sokrates’in bilgi anlayışını, ahlak anlayışından; Marx’ın tarihsel materyalizmini, diyalektiğinden; Sartre’ın varlık anlayışını, ahlakından ayırabilir miyiz? Bence  bu yüzden felsefeyi sorulara ya da konu başlıklarına göre değil, tarihsel olarak ve filozofa göre incelememiz gerekiyor. Tarihsel koşulların ortaya çıkardığı insanı, dolayısıyla onun felsefeyi biçimlendirmesini bir tarafa bırakamayız, çünkü onu yaratan insandır. Bütün felsefeler kendi içinde tutarlıdır ve onları yaratan insan ( birey olarak filozof) pek çok konuda görüş bildirir. Bir  “soru” ya verdiği yanıtın dayandığı görüş ,diğer konulardaki görüşleri ile çelişmez. Örneğin: Platon’un idealar Kuramı onun güzellik anlayışının da, adalet anlayışının da temelini oluşturur. Sofistler’in yalnızca “insan her şeyin ölçüsüdür” ilkesini bildiğimizi düşünelim. Bu temelden hareketle onların ideal bir devlet, herkes için geçerli bir ahlak olamayacağı görüşünü çıkarmanın mümkün olduğunu söyleyebileceğimizi ileri sürmek pek yanıltıcı olmaz.

            Yine de felsefe ve soru ilişkisini yadsıyamayız. Elbette felsefeyi doğuran sorulardır. Soru sormadan, kuşku duymadan, var olan her şeyin gerçek, bize verilmiş bütün yanıtların doğru olduğunu kabul edersek, felsefe yapamayız. W.James “Felsefe karın doyurmaz ama ruhu doyurur” demişti. Bu ruhumuzdaki açlık, devamlı sorular soran o küçük çocuk, o önüne konan her şeyi sorgulayan, hoşuna gitmeyen bir şey olduğunda huysuzlanan yaramaz, içimizde yaşamıyorsa felsefeden haz, doyum, kazanım beklemek yararsızdır.  Sorulan sorular tarihsel süreç içinde ilerledikçe artar. Oysa verilen yanıtlardan tatmin olmak hiçbir zaman gerçekleşmez. Eski sorulara yeni yanıtlar ve devamlı üretilen yeni sorular... Felsefe devamlı soru üreten bir makine  gibidir. Maddesel neden, beynin yarattığı merak; ereksel neden, yanıt bulma ihtiyacı; hareket ettirici neden, filozof (yani insan); formel neden, felsefenin niteliğidir.

 

“Temellendirilmiş” Çözüm ve Açıklama”

 

             “Hayat akan bir sudur /Alem umman kızım/Hayatın aslı budur/Gayrısı yalan Kızım” diyen bir şair ya da “Ölümdür tek başına yaşanan, aşk iki kişiliktir” diyen başka bir şair hayat üzerinde düşünmekte, bir üretim yapmaktadır. Nazım Hikmet’in “Behey Berkeley” adlı şiirini ele alalım. Burada Berkeley’in kişiliği ve felsefesi eleştirilmektedir. Ancak eleştiri “fikri, maddeden üstün tutan bütün felsefelerin kaderidir bu” gibi bir zemine oturtulmaktadır.

            Bu üç örnekte de düşünceler kanıtlanmaya çalışılmamıştır. Eleştiriler rasyonel bir temelden çıkartılmamıştır. Bir çıkarım yapılmış olsa bile bu eserde yansımamaktadır. Böyle olması doğaldır. Sanatçının görevi güzellikler yaratmaktır kanıtlar değil. Bu yüzden Ataol Behramoğlu için, Nazım Hikmet için iyi şairler demek doğrudur. Oysa bu kişilere filozof demek yanlış olur.

            Temellendirme felsefede tartışılır bir kavramdır. “Bilgi temellendirilebilir mi” sorusu bilgi felsefesinin sorularından biridir. Daha doğrusu “Bilgi temellendirilebilir mi” sorusundan çok “Temel ne kadar sağlam olacaktır” dır önemli soru. Bilinemezcilere göre  yanıt “hiç”tir. Sofist Gorgias, ”Bir şey bilinemez, bilinse bile başkalarına aktarılamaz” der. Solipsizmin yani evrendeki tek varlığın biz olduğu ve geri kalan her şeyin bizdeki yanılsamalar olduğu iddiasını çürütmek kolay mıdır? Örneğin Descartes, “Şüphe duyduğumdan şüphe edemem” diyor. Bu önermeyi doğrulamak mümkün mü?  Mutlak bir şüpheciliğe düşmemizi ne engelleyebilir? Rasyonalistler, bilgiye ulaşırken mantıksal çıkarımları kullanırlar. Ve belitlerin doğuştan var olduğuna inanırlar. Mantık yasalarından nasıl emin oluruz? Ya öncüllerimiz yanlışsa? Empiristler deneyimi koyuyorlar bilginin temeline, duyularımıza güvenebilir miyiz? Ya Berkeley haklıysa, yani yalnızca algılarımız varsa?  David Hume’un eleştirilerine karşı  Kant’ın insan zihninde var olduğunu söylediği apriori kategoriler bize deva olabilir mi? Her şeyin ölçüsü  insan ise, elimi kolumu bağlayan şüphecilikten, filozofların çelişkili rehberliğinden kim kurtaracak beni?

            Sorduğum pek çok soruyu pragmatistler de sormuştu. W.James’in verdiği anıt şuydu. “Evrende hiçbir genel geçer doğru, zamandan öte bir gerçek yoktur. Bir kuramın doğruluğu problem çözme yeteneği ile sınanır.”

            Yani temellendirmelerimizin sağlam bir temele oturtulamayacağını (Platon nesneler hakkında bilgi edinemeyeceğimizi onların özleri olan değişmez idealar hakkında bilgi edinebileceğimizi söylemişti) şüpheciliğin hep var olacağını bilmeliyiz. Bu yüzden felsefe de sorunlara geçici çözümler sunmaktadır. Felsefenin açıklamaları vardır ancak mutlak doğruları yoktur.

            Bilim tüm bu soruları sormadan başlar işe, ona göre görünen gerçek doğrudur. Bilimsel maddeciliğin de çıkışında bu ilke vardır. İsterseniz her şeyden şüphelenin, bu sizi bir yere ulaştırmaz. Marksist pratik ilkesini Engels şöyle açıklıyor: Gözlemlenen olay insan tarafından yinelenebiliyorsa (deney) çıkardığımız sonuçlar insanın doğayı egemenliği altına almasına yardım ediyorsa, insanın yararına sonuçlar veriyorsa doğrudur.

            Bütün bunları sıralamaktaki amacım “temellendirilmiş çözüm” ifadesini  eleştirilebileceğini göstermek içindir. Çünkü “temellendirilmiş çözüm” ifadesini mutlak doğruların dayanağı gibi algılanırsa farklı filozofların farklı temelendirmeleri karşısında  birinin (ya da hiçbirinin) doğru, diğerlerinin yanlış olduğunu söylemek gibi bir yanılsamaya düşebiliriz. Bu da felsefenin tanımı ile çelişir.

 

Son Söz

 

            Felsefe de ne kadar uğraşırsak uğraşalım, her şeyi kesin çizgilerle tanımlayamayız. Herhangi bir soruya felsefi bir yanıt ararken de “felsefe nedir” sorusuna yanıt ararken de böyledir bu. “ Felsefenin özü nedir” sorusuna pek çok yanıt verebiliriz. Ama özlerin bizim düşüncemizin dışında bir varlıkları yoktur. Felsefenin kendisini tanımlamak da yolda olmayı gerektirir (Jaspers).  Bu, Felsefenin özü hakkında da sürekli değişmeyi, yeni soruları gündeme getirmeyi gündemde tutar.

            Ben kendi hesabıma buna “ yoldan çıkmaktır” derim. Bununla felsefenin sorgulayıcılığını, her şeyi olduğu gibi kabul etmeyişini vurgulamak isterim. Sartre’dan yararlanıp felsefe insanın kendi değerlerini (yolunu) yaratma çabasıdır da diyebilirim. Çünkü o, yalnız ve tek başınadır. Tanrısı olmadığı için onun özünü tasarlayan da olmamıştır. O, felsefeyle kendi özünü yaratır. Felsefe bizim güdenin arkasından gitmek değildir. Bu yüzden felsefeyi koyunlar değil “insanlar” yapar. Filozof yolda olduğunu bilir, ama yolu üzerinde düşünür, neden bu yolu izlediğini düşünür ya da bu yolda ilerleyişinin neden bir zorunluluk olduğunu düşünür. Belki de o yolda yürümek istemez, yolun ilerisini gören bir tepenin üstüne çıkar ve yoldaki insanlara yolun ilerisini anlatmaya çalışır.

         Ferhat Taylan   Özel Saint Benoît Fransız Lisesi       Derecesi: 8

MERKEZ, BİZ, DİĞER NOKTALAR

            Küre, merkeze eşit uzaklıktaki noktalardan oluşur. Bizim küremizin ise, bildiğimiz gibi, iki yanı hafifçe basık. Bütün noktalar “Merkez”e eşit uzaklıkta değiller.

            Şimdi ilginç bir biçimde, bütün noktalar “Merkez” tarafından sürekli daha güçlü bir biçimde çekildiklerinden, küremizin hacmi küçülüyor. Küre küçüldükçe bazı noktalar yok oluyor. Kalan noktalar ise, merkeze yaklaştıkça ona daha çok benziyorlar. Merkez nokta, mesela kırmızı ise, eskiden mavi olan noktalar ona yaklaştıkça mora çalıyorlar. Bir küre için, yine alışılmadık bir durum. Şimdi soru şu: bu küçülmenin sonunda yalnız “Merkez” mi kalacak? Kimileri, kürenin küçülmesinin daha doğru olduğunu düşünüyor: noktaların sayısı fazla olunca israf oluyormuş. Biz, merkeze sürekli yaklaşan noktalar olarak, aslında karar veremiyoruz. “Merkez”e yaklaşmalı mı, yoksa ondan uzaklaşıp bağımsız ve küçük noktalar olarak uzayda var olmaya mı çalışmalı? “Merkez”i, küreyi, kendimizi tanımlamaya ve konumlamaya çalışıyoruz.

 

I. Merkez: Yaratan, Bilen, Bağışlayan

“Merkez”in bir tarihini çıkarmak, dilini anlamak, kültürel kodlarını çözmek gerekirdi. Oysa bu çabamızda bile “Merkez” tarafından belirlenmiş durumdayız. Geçerli Bilgi, Doğru, Hakikat “Merkez”de oluşageldiler, hala orada oluşuyorlar. “Merkez”in elbette parmakla gösterilebilecek kadar birleşik  bir yapısı yok. Soruları yaratan, cevapları veren ve bu süreç üzerine (kendisi üzerine) düşünen yine o oldu. Güven ve güç asına önemli soruları bastırdı ise, yüzlerce yıl bekleyip, sarsılmak pahasına yine benzer soruları sordu. “Bir”, “idea” olarak, “Tanrı” olarak onun, bağrında tasarlandı ise, hakikat tasarımlarına perspektivist eleştiriyi getiren de onun geçmişinden doğdu. Platon, Descartes ve Zola “hakikat üreticileri” olarak Merkez’in kendinden emin bilgeliğini, kaşifliğini , yol göstericiliğini kurdularsa, Herakleitos, Baudelaire ve Nietzsche de, örneğin hakikat yollarının çokluğunu göstererek “Merkez”e şüphe ve eleştiri geleneğini kazandırdılar. Hepsi de tam merkezdeydi. Kürenin gözü, kürenin beyni, kürenin kalbi...

Hakikat’in, Güçlü Olan’ın Akıl’ın İyi’nin bu çok uzun ve kendi üretim süreci üzerine düşünebilen yaratım süreci merkez’i oluştururken, o aynı zamanda, ötekini de içine alan, onu “anlayan” , “adlandıran”, “keşfeden” ve “bağışlayan” söylemler kurdu. Merkez, zamanında, “vahşi” olan”ın “vahşi olduğunu” anladı. Sonra onu “tolere etti”

Burada uzun bir parantez açarak, yine oldukça merkezde, Collége de France’ta öğretim üyeliği görevinde bulunan dilbilimci Claude Hagége’in “tolerans “ kavramının etimolojisine ve kavramının etimolojisine ve kültürel tarihine ilişkin yaptığı çalışmayı anımsarsak*  bugün “küresel anlamda” çok önem kazanmış bu kavramın “Merkez”de üretilmiş olmasının bizi ilgilendiren kısımlarını da görebiliriz. Hagége, “tolérance”ın “bir ağırlığı kaldırmak” anlamına gelen latince “tollar” kökünden geldiğini ve XIV. Yüzyıldaki Din Savaşları sırasında, “bir dini özgürlüğü tanımak” anlamı ile Fransızca ve İngilizce’ye  geçtiğini belirtir. “Tolérance”, daha sonra dünya dillerine 4 temel anlam ile kuşatılmıştır.: kendini geri çekmek, bağışlamak ve katlanmak. Tolerans, Arapça’da “tasamuh” yani “ötekinin günahını onun yüzüne vurmayı bırakarak kendinde taşımak” anlamında kullanılmıştır ve dilimizdeki “tahammül”  kavramı da buradan türemiştir. (Hagége)

O halde, Türkçe’de “hoşgörü” kelimesiyle karşılamaya alıştığımız tolerans; 1) tolere edilemeyecek olanın (intolérable) belirlenmesini, 2) onun karşısında kendini geri çekmeyi, 3) tanımı gereği katlanılamayacak olana katlanılmasını, ve 4) yine tanımı gereği izin verilemeyecek olana  izin verilmesini içerir.

İşte, “Merkez”in nasıl Merkez olduğunun bu çok iyi örneğinde görüyoruz ki, XIV. Yüzyılda Avrupa’nın dinsel çatışmalarında ortaya çıkan ve kendini kurban etme, -acı çekme-, öteki yanağını çevirme bağlamlarında Hıristiyanlık etkilerini çok yoğun olarak taşıyan “tolerans” kavramı, Çince’den Arapça’ya, Macarca’dan Hintçe’ye kadar hemen bütün dünya dillerine “Merkez”in bu örtük anlamlandırmasıyla taşınmıştır. Bugün Çin’de de Türkiye’de de “farklılığa tolerans göstermelidir” derken, “Merkez”de oluşturulmuş bir düşünme şemasının içinde hareket etmekteyiz.

 

II.Küre: Merkezin aynası, aynaları

 

            Dilbilim çerçevesinde verdiğimiz bu örneğin ortaya koyduğu gibi, Merkez, onun dışında kalanların düşünme biçimlerini de kimi zaman şaşırtıcı biçimlerde belirlemiştir. Küreselleşme ya da merkezleşme tartışmasının temel düşünme aksları olan yerel/evrensel; ben/öteki; aynı/farklı dikotomilerinin de bu belirlenim içinde kaldığını düşünebiliriz. Kürenin, merkezin kendine bakacağı sonsuz sayıda aynadan oluşan bir yapı olarak düşünülmesi, kendine bakmayı çok seven modern tutumun hem teorik hem de pratik bir sonucu olarak düşünülebilir.

            O halde, merkezin giderek ağırlık kazanmasının, onun küre üzerinde uzun zamandır var olan hakimiyetinin artmasına bağlamak da mümkündür. “Merkeze yaklaşmalı mı, ondan uzaklaşmalı mı?” sorusunu sorarken de Merkez’den çok uzakata bulunmadığımızı, Merkez’in biraz da bizim “ruhumuza” işlemiş olduğunu hatırlamakta yarar olabilir. Tam da bu yüzden “Merkez’den yana “ ya da “Merkez’e karşı” değil, onun içinde, onun içindekilerle birlikte, onlarla ne yapacağımızı düşünmek zorundayız.

 

III. Merkezdeki felsefe

 

            Merkeze yaklaştıkça, zaten içimizde olan, uzun zamandır içimizde olagelenin, hızla görüntülere de hakim olduğu, kelimeleri azalttığı,  bizi her düzlemde hesaplanabilir, toplanabilir, üretilebilir sözde-özneler haline getirdiği bir kürede yaşama riskimiz de artıyor. Merkezin, kendine dönen ve kendini eleştiren düşünsel arayışlar dışında, geniş bir yeniden üretim ağı içinde değerlerini koruduğunu, ürettiğini ve yaydığını biliyoruz. Medyada, siyasette, kültür endüstrisinde trajik olanı yok ettiğini, ötekini içine alarak, onu bağışlayarak ortadan kaldırdığını biliyoruz.

            “Karmaşık”, “teorik” ve umutsuz bulunarak politik olanın, kamusal olanın dışına atılmış düşünsel ve eleştirel mekanizmaların politikleşme denemeleri başlayalı çok uzun zaman olmadı. Ortak politik eylemin ön koşulu olarak evrensel aklın ya da vicdanın teorik affirmasyonlarını (olumlamalarını) elde etmeye uğraşmanın, bizi bu ayrıştırma mekanizmalarından ne ölçüde uzaklaştıracağını bilmiyoruz. Ama kültürel olarak tamamen aynı perspektivlerle üretilmeye başlamadan önce, politik bir mücadele alanı olarak hakikat ve bilme biçimlerinin yaratıldıkları alanlarda çoğulculuk lehine mücadele etmek, hakikatın, iktidarın ve kürenin tekelleşmesinin önünde tercih edilebilir bir pozisyon olarak görülebilir.

            Merkezin olduğu gibi, bizim de kendi yansımamızı görebilmemiz için “ötekilere” ihtiyacımız var. Kendimizi ötekine bırakmadan, ötekini anlamaya ve kendimizi dönüştürmeye de ihtiyacımız var.

            Merkezsiz bir küre, aslında modern bir proje.

* Hagege. C. “La leçon des Langues” 7. Forum du Mars, Ed.du Monde,1996.

         Ferhat Taylan   Özel Saint Benoît Fransız Lisesi       Derecesi: 8

MERKEZ, BİZ, DİĞER NOKTALAR

            Küre, merkeze eşit uzaklıktaki noktalardan oluşur. Bizim küremizin ise, bildiğimiz gibi, iki yanı hafifçe basık. Bütün noktalar “Merkez”e eşit uzaklıkta değiller.

            Şimdi ilginç bir biçimde, bütün noktalar “Merkez” tarafından sürekli daha güçlü bir biçimde çekildiklerinden, küremizin hacmi küçülüyor. Küre küçüldükçe bazı noktalar yok oluyor. Kalan noktalar ise, merkeze yaklaştıkça ona daha çok benziyorlar. Merkez nokta, mesela kırmızı ise, eskiden mavi olan noktalar ona yaklaştıkça mora çalıyorlar. Bir küre için, yine alışılmadık bir durum. Şimdi soru şu: bu küçülmenin sonunda yalnız “Merkez” mi kalacak? Kimileri, kürenin küçülmesinin daha doğru olduğunu düşünüyor: noktaların sayısı fazla olunca israf oluyormuş. Biz, merkeze sürekli yaklaşan noktalar olarak, aslında karar veremiyoruz. “Merkez”e yaklaşmalı mı, yoksa ondan uzaklaşıp bağımsız ve küçük noktalar olarak uzayda var olmaya mı çalışmalı? “Merkez”i, küreyi, kendimizi tanımlamaya ve konumlamaya çalışıyoruz.

 

I. Merkez: Yaratan, Bilen, Bağışlayan

“Merkez”in bir tarihini çıkarmak, dilini anlamak, kültürel kodlarını çözmek gerekirdi. Oysa bu çabamızda bile “Merkez” tarafından belirlenmiş durumdayız. Geçerli Bilgi, Doğru, Hakikat “Merkez”de oluşageldiler, hala orada oluşuyorlar. “Merkez”in elbette parmakla gösterilebilecek kadar birleşik  bir yapısı yok. Soruları yaratan, cevapları veren ve bu süreç üzerine (kendisi üzerine) düşünen yine o oldu. Güven ve güç asına önemli soruları bastırdı ise, yüzlerce yıl bekleyip, sarsılmak pahasına yine benzer soruları sordu. “Bir”, “idea” olarak, “Tanrı” olarak onun, bağrında tasarlandı ise, hakikat tasarımlarına perspektivist eleştiriyi getiren de onun geçmişinden doğdu. Platon, Descartes ve Zola “hakikat üreticileri” olarak Merkez’in kendinden emin bilgeliğini, kaşifliğini , yol göstericiliğini kurdularsa, Herakleitos, Baudelaire ve Nietzsche de, örneğin hakikat yollarının çokluğunu göstererek “Merkez”e şüphe ve eleştiri geleneğini kazandırdılar. Hepsi de tam merkezdeydi. Kürenin gözü, kürenin beyni, kürenin kalbi...

Hakikat’in, Güçlü Olan’ın Akıl’ın İyi’nin bu çok uzun ve kendi üretim süreci üzerine düşünebilen yaratım süreci merkez’i oluştururken, o aynı zamanda, ötekini de içine alan, onu “anlayan” , “adlandıran”, “keşfeden” ve “bağışlayan” söylemler kurdu. Merkez, zamanında, “vahşi” olan”ın “vahşi olduğunu” anladı. Sonra onu “tolere etti”

Burada uzun bir parantez açarak, yine oldukça merkezde, Collége de France’ta öğretim üyeliği görevinde bulunan dilbilimci Claude Hagége’in “tolerans “ kavramının etimolojisine ve kavramının etimolojisine ve kültürel tarihine ilişkin yaptığı çalışmayı anımsarsak*  bugün “küresel anlamda” çok önem kazanmış bu kavramın “Merkez”de üretilmiş olmasının bizi ilgilendiren kısımlarını da görebiliriz. Hagége, “tolérance”ın “bir ağırlığı kaldırmak” anlamına gelen latince “tollar” kökünden geldiğini ve XIV. Yüzyıldaki Din Savaşları sırasında, “bir dini özgürlüğü tanımak” anlamı ile Fransızca ve İngilizce’ye  geçtiğini belirtir. “Tolérance”, daha sonra dünya dillerine 4 temel anlam ile kuşatılmıştır.: kendini geri çekmek, bağışlamak ve katlanmak. Tolerans, Arapça’da “tasamuh” yani “ötekinin günahını onun yüzüne vurmayı bırakarak kendinde taşımak” anlamında kullanılmıştır ve dilimizdeki “tahammül”  kavramı da buradan türemiştir. (Hagége)

O halde, Türkçe’de “hoşgörü” kelimesiyle karşılamaya alıştığımız tolerans; 1) tolere edilemeyecek olanın (intolérable) belirlenmesini, 2) onun karşısında kendini geri çekmeyi, 3) tanımı gereği katlanılamayacak olana katlanılmasını, ve 4) yine tanımı gereği izin verilemeyecek olana  izin verilmesini içerir.

İşte, “Merkez”in nasıl Merkez olduğunun bu çok iyi örneğinde görüyoruz ki, XIV. Yüzyılda Avrupa’nın dinsel çatışmalarında ortaya çıkan ve kendini kurban etme, -acı çekme-, öteki yanağını çevirme bağlamlarında Hıristiyanlık etkilerini çok yoğun olarak taşıyan “tolerans” kavramı, Çince’den Arapça’ya, Macarca’dan Hintçe’ye kadar hemen bütün dünya dillerine “Merkez”in bu örtük anlamlandırmasıyla taşınmıştır. Bugün Çin’de de Türkiye’de de “farklılığa tolerans göstermelidir” derken, “Merkez”de oluşturulmuş bir düşünme şemasının içinde hareket etmekteyiz.

 

II.Küre: Merkezin aynası, aynaları

 

            Dilbilim çerçevesinde verdiğimiz bu örneğin ortaya koyduğu gibi, Merkez, onun dışında kalanların düşünme biçimlerini de kimi zaman şaşırtıcı biçimlerde belirlemiştir. Küreselleşme ya da merkezleşme tartışmasının temel düşünme aksları olan yerel/evrensel; ben/öteki; aynı/farklı dikotomilerinin de bu belirlenim içinde kaldığını düşünebiliriz. Kürenin, merkezin kendine bakacağı sonsuz sayıda aynadan oluşan bir yapı olarak düşünülmesi, kendine bakmayı çok seven modern tutumun hem teorik hem de pratik bir sonucu olarak düşünülebilir.

            O halde, merkezin giderek ağırlık kazanmasının, onun küre üzerinde uzun zamandır var olan hakimiyetinin artmasına bağlamak da mümkündür. “Merkeze yaklaşmalı mı, ondan uzaklaşmalı mı?” sorusunu sorarken de Merkez’den çok uzakata bulunmadığımızı, Merkez’in biraz da bizim “ruhumuza” işlemiş olduğunu hatırlamakta yarar olabilir. Tam da bu yüzden “Merkez’den yana “ ya da “Merkez’e karşı” değil, onun içinde, onun içindekilerle birlikte, onlarla ne yapacağımızı düşünmek zorundayız.

 

III. Merkezdeki felsefe

 

            Merkeze yaklaştıkça, zaten içimizde olan, uzun zamandır içimizde olagelenin, hızla görüntülere de hakim olduğu, kelimeleri azalttığı,  bizi her düzlemde hesaplanabilir, toplanabilir, üretilebilir sözde-özneler haline getirdiği bir kürede yaşama riskimiz de artıyor. Merkezin, kendine dönen ve kendini eleştiren düşünsel arayışlar dışında, geniş bir yeniden üretim ağı içinde değerlerini koruduğunu, ürettiğini ve yaydığını biliyoruz. Medyada, siyasette, kültür endüstrisinde trajik olanı yok ettiğini, ötekini içine alarak, onu bağışlayarak ortadan kaldırdığını biliyoruz.

            “Karmaşık”, “teorik” ve umutsuz bulunarak politik olanın, kamusal olanın dışına atılmış düşünsel ve eleştirel mekanizmaların politikleşme denemeleri başlayalı çok uzun zaman olmadı. Ortak politik eylemin ön koşulu olarak evrensel aklın ya da vicdanın teorik affirmasyonlarını (olumlamalarını) elde etmeye uğraşmanın, bizi bu ayrıştırma mekanizmalarından ne ölçüde uzaklaştıracağını bilmiyoruz. Ama kültürel olarak tamamen aynı perspektivlerle üretilmeye başlamadan önce, politik bir mücadele alanı olarak hakikat ve bilme biçimlerinin yaratıldıkları alanlarda çoğulculuk lehine mücadele etmek, hakikatın, iktidarın ve kürenin tekelleşmesinin önünde tercih edilebilir bir pozisyon olarak görülebilir.

            Merkezin olduğu gibi, bizim de kendi yansımamızı görebilmemiz için “ötekilere” ihtiyacımız var. Kendimizi ötekine bırakmadan, ötekini anlamaya ve kendimizi dönüştürmeye de ihtiyacımız var.

            Merkezsiz bir küre, aslında modern bir proje.

* Hagege. C. “La leçon des Langues” 7. Forum du Mars, Ed.du Monde,1996.

         Güçsal Pusar    İzmir Bornova Anadolu Lisesi      Derecesi:10                                                                         

FELSEFEYİ ARAMAK

I

Sonum başlangıcımdır...

            Her son bir başlangıçtır benim için. Yanıt ise sondur. Ama her yeni yanıt, aslında yeni bir son demektir. Gerçeğe ulaşıncaya kadar bu böyle olacaktır. Sonum başlangıcım olacaktır.

            Varoluş soruyla başlar ve varolan soru sorduğu sürece varolandır. Bilincin olduğu yerde soru vardır; çünkü bilinç bir “farkındalık”tır ve “farkına varmak soru sormakla mümkündür. Ancak kendi varlığının farkında olan bir varlık bir varolan olabilir. Bu açıdan bakıldığında bilinç ve varoluş özünde aynı şeylerdir.

            İnsan “varlık” sorusunu sorabildiği için “ekzistans”dır (Heidegger) . Soru soran bilinçten öte varolan yoktur şu evrende. Soru sormayan bir bilinç kendi özüne aykırı hareket etmiş olur ve soru sormadan yeni düşüncelere ulaşmak olanaksızdır. Düşünce üretiminde cevaplardan çok soruların etkisi olduğu açıktır. (sorulardan hareket eden bilim ve felsefe ile sorulara kapalı yanıtlardan oluşan dini kazandırdıkları yeni bilgiler açısından karşılaştırabiliriz) “Aynı şeydir düşünmekle varolmak “(Parmenides) ve bu yüzdendir ki düşündükçe varolmaya, varoldukça düşünmeye devam edeceğiz.

            Sonum başlangıcımdır...

            Yaşam soru sormaktır, cevap bulmak değil. Sorulan her soru, bilincin yaşama karşı zaferidir. Çünkü o, sorulardır ki sorana yaşama ve kendi varoluşuna dair yeni bir bakış açısı ve açılım kazandırır. Oysa beraberinde yeni bir soru getirmeyen her yanıt, elde edilen her bilgiye karşın, yaşamın biraz daha durağanlaşması ve yabancılaşması, varoluşun biraz da özünden sapması demektir Çünkü yanıt sondur ve son   koca bir hiç, tam bir boşluk, bir bilinmez... Hiçe yürümek cesaret işidir. (cesaret, hiçe dayanma gücüne sahiptir-Heidegger), ama soru sormak, yani varlığa tutunmak, cesaretten fazlasını gerektirir. Tarih boyunca soru sorabilmek, yanıt bulabilmekten hep daha zor olmuştur.

            “Gerçeklik bir son mudur, yoksa bir başlangıç mıdır?” bilinmez ama, gerçeklik sorusuna verilen yanıtın, gerçekliğin sonu olduğu kesindir ve bu da bilincin ölümüdür. Çünkü gerçekliğin yanıtı verildiği zaman sorulacak soru da kalmayacaktır. İşte bu yüzden yanıt sondur. Her yanıt bu mutlak sona atılan bir adımdır.

            Tanrı son mudur, yoksa bir başlangıç mı? Eğer Tanrı varsa ve bir yanıtsa (bir sonsa, gerçekliğe ulaşmışsa veya gerçekliğin ta kendisi ise) acaba onun varlığının bir anlamı kalır mıydı, kendi yaratısı olan evrenin pasif bir izleyicisi olmaktan başka?

            Filozof, sonu arayandır, olası cevaplardan ürkmeden ve yeri geldiğinde Tanrı’ya soru sorandır. Yaşamı (ve kendi varlığını) anlamlandırmanın yolunun soru sormaktan geçtiğinin farkındadır. O, sondan korkmaz ve inatla onun üstüne yürür,verili tüm cevaplardan haberdardır., ama hiçbiri ile yetinmez, yine sorar.

İşte bu yüzdendir ki felsefenin hareket noktası sorulardır ve sorular her zaman cevaplardan önemli olmuştur. (Jaspers)

 

II

Felsefenin sorulara yaklaşımı kendine özgüdür. Bunu kendine özgülüğü daha iyi anlamak için sanatlara, bilimin ve dinin de yaklaşımlarına değinmeyi yararlı buluyorum.

Bilim, varlık alanını parçalayarak inceler. Öncelikle tekili inceler ve bundan hareketle incelediği tüm tekilleri kapsayan tümel bir açıklama yapmak ister. Bir başka deyişle, sürekli değişim içinde olan evren içindeki olgular arasında değişmeyen yasaları (ilkeleri)ortaya koymaya çalışır ki bunu da kendini matematiksel olarak (matematiğin formel bir bilim olması burada önemli bir noktadır) ifade ederek yapar.  Bütünüyle reel varlık dünyasına sıkışmıştır ki (olgusaldır) (formel bilimleri bir yana bırakıyoruz. Onların yöntemleri ve alanları farklıdır) bu yüzden sınanabilirliği ve nesnelliği   (bugün bilimin geldiği noktada öznel birtakım paradigmalar içindeki sıkışmışlığına baktığımızda, bilimin nesnelliğinin tartışılmasının gerektiği açıkça görülür) şart koşar. Doğaldır ki bilimin dayanağı olgulardır (yoksa  günümüz biliminin özelliği gerçekten “objenin yitirilmesi midir?), bu yüzden bilimin sorulara verdiği yanıtlar da olgulara dayanır ve bunlar kanıtlanabilirler. Bilim, sorulara “istenildiği gibi” (yazının çıkış noktası olan sözdeki iki önemli kavramdan biri budur ve biraz sonra dine değinirken de sözü geçecektir.) Diğer kavram ise “temellendirmedir”. Bu ise daha sonra bir örnek ile açıklanmaya çalışılacaktır) gibi değil, “olduğu gibi ” yanıtlar bulur. Çünkiü ancak bu yolla kendisini olgusal olarak kanıtlayabilir.

Din ise verili cevaplar üzerine kurulduğundan sorulara kapalıdır. Dolayısıyla ne bir kanıtlama ne de bir temellendirme çabası yoktur. Sınanamaz ve mutlaktır. Onun sorunlara çözümleri ise “istenildiği gibi” ya da bir başka deyişle “verildiği gibi”dir. Bundan ötesini yadsır, dolayısıyla durağan ve gelişmeye kapalıdır. Ancak bir yerde bu dinin kurulu düzenidir ,  burada  esas olan “kalp ile tasdik”tir. Bu yüzden dinde, (inançta) mantık aramak yanlıştır. (Tıpkı, kendi inançlarımızdan hareketle kimi inançlarını batıl olarak adlandırmak gibi)

Felsefe ise öznel bir etkinliktir. Dolayısıyla felsefi bir açıklamanın öncelikle özneye uygun düşmesi gerekir. Bu açıdan bakıldığında felsefede sorular tarafsız bir bakışla değil, ÖZNENİN bakış açısıyla görülür ve buna göre çözülür. Ancak bu ifadelerden felsefenin “istenildiği” gibi açıklamalardan oluştuğu sonucu çıkmamalıdır. Çünkü filozof düşüncesine göre, savına bir dayanak bulamazsa (temellendiremezse), düşüncesi kolaylıkla çürütülür. (Yalnız bu çürütmenin bilimdeki gibi olmadığına dikkat ediniz). Bir öğretinin düşünce sisteminin yarına kalabilmesi için, iyi temellendirilmiş olması şarttır. Temellendirme kavramını daha iyi açıklamak için David Hume’un Din Felsefesindeki “kötülük sorunu” kanıtına ilişkin görüşlerine değineceğim:

David Hume bir ateisttir, dolayısıyla Tanrının varlığına ilişkin probleme, olumsuz yönde yaklaşmıştır. (öznel yaklaşım) ve bunu bir önerme ile temellendirmeye çalışmıştır. Dünyada kötülüğün var olduğundan hareketle Hume, eğer Tanrının bunları önleyecek gücü yoksa güçsüz olduğunu, yok eğer gücü yetiyor ve önlemiyorsa o zaman kötü olduğu sonucuna varır. Her iki sonuç da ( güçsüz ya da kötü olması) Tanrı kavramı ile çelişen sonuçlar doğurduğundan, Hume, Tanrının var olmadığı sonucuna ulaşır.

Şimdi Hume’a karşı çıkalım ve “Tanrı yoktur” fikrini “kötülük sorunu” kanıtından hareketle çürütelim:

Evrende (ki iradesiz ve bilinçsiz bir oluşumdur) bilincin olmadığı yerde ne “iyi” vardır ne de “kötü”. Yıldızların oluşması ya da ölmesi, doğadaki madde döngüsü v.b. “iyi “ ve “kötü” olgular değildir. Sadece bilincin olduğu yerde “iyi” ve “kötü” vardır. Dolayısıyla “iyi” ve “kötü”yü yaratan bilinç sahibi varlık da insandır. “Kendi başına iyi” ve “kendi başına kötü” diye bir şey yoktur. Sadece “iyi” ve “kötü” diye adlandırılan şeyler vardır (Nietzsche). Ayrıca bilinç ve iradesinin getirilerinden olan özgürlüğü dolayısıyla “iyi”yi ve “kötü”yü seçme gücüne sahiptir. Bunlardan hareketle “iyi”nin ve “kötü”nün yaratıcısı insandır ve dünyadaki iyilik ve kötülüklerden Tanrı değil, insan sorumludur.

            Yukarıdaki örnekte Hume’un karşıtı olan düşüncelerimizi temellendirdik ve “kötülük sorunu” kanıtının Tanrı’nın var olmadığını göstermeyeceğini ifade ettik. Dikkat edilirse Hume’un önermesi ve ona karşı geliştirdiğimiz önerme iyi temellendirilmiş önermelerdir, ama birinin varlığı ötekini tümüyle çürütmeye yetmez. Felsefenin öznelliği ve metafizik konuları içermesi de işte tam bu noktada açıkça görülebilmektedir.

 

“İnsan Özgür olmaya mahkumdur.” (Sartre)

            Sınırsız bir evrende, sınırsız bir hayal  gücü ile varolan insan, hür iradesi ve en büyük hazinesi olan bilinci ile gerçekten özgür olmaya mahkumdur. Ancak Sartre’ın ifade ettiğinin aksine, Tanrının varlığı bir insanın özgürlüğünü kısıtlayamaz. İnsan ancak kendi kendisinin özgürlüğünü kısıtlayabilir. Varoluşunun başından beri yaptığı da tam olarak budur.

            İnsan önce kendisini dinle sınırladı. Dinin dogmalarına hapsoldu. Özgür düşünemedi. Yakın zamanda ise kısıtlama bilim ile oldu. Olgulara hapsolduk; soyut düşünemez olduk.

            Bilim soru sorar, akılcıdır, eleştiriye açıktır. Düşünsel olarak engel tanımaz, ama olgusal olarak bu sınırsız evrende sınırlıdır. Reel varlık alanının dışına çıkamaz.

            Dinde soru yoktur, dogmatiktir. İnançlarımızdır bu defa pranga olan, ama dinde olgulara saplanmak yoktur. Çünkü din evrenin dışına çıkar  hatta (inanışa göre) evren dışından gelen açıklamalar içerir.

            Felsefe ise, ne düşünsel, ne tinsel ne de olgusal olarak sınır tanır. Sorulardan hareket eder, tümel açıklamalar getirir. Düşüncede ve hayal gücünde de sınır tanımaz. Varlığı bütün olarak ele alır ve açıklamalarında evrenin içinde kalma zorunluluğu duymaz. Maddi bir sınır yoktur çünkü önünde.

            İnsan kendi koyduğu sınırları kaldırarak ve onun gerçek anlamda özgürleşmesini sağlayacak tek insan etkinliği felsefedir. Özgürlükten, verilmiş iki şeyden birini seçme gücü anlaşılmamalıdır. Özgürlük verilmeyeni isteme gücüdür. Felsefe bu özgürlüğe sahiptir. Olmayanı aramak, cesaretle sona yürümektir. Felsefe Tanrıya soru sormaktır yeri geldiğinde.

            Geçen yüzyılın ilk yarısında pozitivizmin yaptığı gibi, felsefeyi bilimin hizmetine sokmanın (mantıkça), Ortaçağda felsefeyi dinin hizmetine sokmaktan farkı yoktur. İnsanın kendi özgürlüğünü, kendi varoluşunu kısıtlamasından başka bir şey değildir. Çünkü felsefenin elzem birçok yönü körelmiş (metafizik yadsındığı için) ve dolayısıyla sorulabilecek sorular azaltılmıştır.

            Bu açıdan bakıldığında, felsefe konularının “temelendirilmesi”nden, felsefenin olgulara dayandırılması değil, tutarlı bir düşünce, akla ve mantığa dayandırılması anlaşılmalıdır. Aksi takdirde insanoğlunun kendi yarattığı sınırlar içinde, sanal bir özgürlüğe mahkum olacağını söylemek falcılı