21. YÜZYIL DELPHİ TAPINAĞI KARŞISINDA
Mert Bahadır Reisoğlu
Özel Robert Lisesi
(2004 - Türkiye Felsefe Olimpiyatı Birincisi)
‘‘Tüm uluslar gibi bireyler de kendilerinin uygarlık dedikleri şeyi gerçek uygarlık saymaya ne denli yatkınlar: öğrenimini bitirmek, tırnaklarını temiz tutmak, terziye, berbere gitmek, yurtdışına çıkıp gezmek; böylece tamamlanmış oluyor en uygar insan. Uluslara gelince; olabildiğince çok demir yolu, akademi, sanayi kuruluşları, savaş gemileri, kaleler, gazeteler, kitaplar, partiler, parlamentolar, böylece tamamlanmış oluyor en uygar ulus da. Bu nedenle, uluslar gibi yeter sayıda birey de uygarlıkla ilgileniyor, ama gerçek aydınlanmayla ilgilenmiyor. Bunlardan birincisi kolaydır, onaylanan bir şeydir. İkincisiyse büyük çabalar gerektirir, bu nedenle de büyük çoğunluk tarafından her zaman nefret ve düşmanlıkla karşılanır; çünkü uygarlığın aldatmacasını açığa çıkarır.’’ Tolstoy- İlkesiz Yaşam
Bundan yüzyıllar önce, Yunanlıların şu trajik çağında Sokrates ‘Kendini bil!’ diyordu. Kendini tanıyan, yaşamını sorgulayan birey aydınlanacak, onun bireysel aydınlanışı toplumun da aydınlanışını beraberinde getirecekti. 19. yüzyılda Hegel, 20. yüzyılda ise Fukuyama, tarihin sonunun geldiğini, uygarlığın en kusursuz haline ulaştığını iddia edecekler, Batı uygarlığının vardığı son noktayı kutsayacaklardı. Kusursuz formuna ulaşmış olan kültür onlara göre çoktan aydınlanmıştı. Peki ya şu ‘kusursuzluğa erişmiş’ uygarlığımızda herkes kendini tanıyor mu acaba?
Uygarlığın gelişimiyle aydınlanma arasında bir çatışma gören Tolstoy’un sözüne baktığımızda, günümüz uygarlığının özelliklerini üç ana başlık altında topladığını görebiliriz
1) Teknolojinin gelişimi ve bilginin yaygınlaşması (öğrenim bitirmek, demiryolu, akademi, sanayi kuruluşları, gazete, kitaplar)
2) Demokrasinin gelişimi (partiler, parlamentolar)
3) Kültürel normlar, davranış kuralları (tırnakları temiz tutmak, berbere girmek)
Teknoloji her gün gelişiyor; bilim, Bacon’ın “Bilgi güçtür.” İfadesini haklı çıkarırcasına insanoğluna doğaya istediği gibi hükmetme yetisini bahşederken, gelişen iletişim teknolojisiyle küçük bir kasabadan farkı kalmayan (Mc luhan) dünyamız, her gün daha da bilinebilir kılınıyor. 19. yüzyılda Hegel tüm dünyayı gazete aracılığıyla bilmenin büyüsüne kapılırken, 20. yüzyıl insanı, internet aracılığıyla istediği bilgiye, istediği an ulaşabiliyor. Bir yandan bilginin bu denli hızlı yayılımıyla cehalet son bulur, insanoğlu insanlığına içkin şu olanakları gerçekleştirirken, öte yandan hem uzaya açılıyor hem de genetik bilimi yardımıyla kendi tabiatına, olanaklarını kısıtlayan, bir ‘mezar olan’ (Pascal) bedene hükmetme gücünü elde ediyor.
Tüm bu teknolojik gelişmeler siyasal düzende de yankısını buluyor. Bilginin sınırsızca yayıldığı Batı toplumunda, tüm eşitsizlikler ortadan kalkıyor. Liberalizm, sosyalizmin bir zamanlar amaçlamış olduğu ideali gerçekleştirerek insanlara eşit haklar tanıyor ve hepsinin kendi olanaklarını sınırsızca gerçekleştirmeleri için şans veriyor. Artık yönetenini kendi seçen halk özgürlüğünü garanti altına alıyor ve ‘kendini gerçekleştirmek’ için ihtiyaç duyduğu düzen kendisine sağlanıyor.
‘Kendini gerçekleştirme’ ideali ile yola çıkan birey, geleneklerin dar gelen elbisesini üzerinden çıkarıp atıyor ve yerine son moda elbiselerini giyip, kusursuz görünümünün kendine verdiği güvenle yeteneklerini keşfediyor, iyi bir eğitim alıp her bilgi alanına hakim olmayı, bilinebilir her şeyi bilmeyi, mesleğinde en iyi olmayı hedefliyor. Kültürlü, bilgiden her anlamda yararlanmış, mesleğini en iyi şekilde icra eden modern çağ insanı, kusursuzluğun en yalın ifadesine dönüşüyor.
Denilen odur ki, bu demokratik düzende, kendini gerçekleştirme şansına sahip olan, bu imkânı elinde bulunduran insan ‘aydınlanmış’, bu aydınlanmanın sonucu olarak da uygarlık en kusursuz biçimine ulaşmıştır. Oysa gerçek değilmişçesine toz pembe görünen bu maskenin altında, uygarlık, insanın kendi iç benliğini tanıması, karanlık yanıyla yüzleşmesi için çaba veren, ‘Kendini Tanı’ prensibiyle hareket eden Freud’un ‘Uygarlığın Hoşnutsuzlukları’nda da söz ettiği gibi, adete nevrozlu bir hastaymışçasına, görünüşteki aydınlığı ardında büyük bir karanlık saklıyor.
Teknolojinin gelişimi, bir yandan insanoğlunun doğaya hükmetmesini kolaylaştırırken, öte yandan doğa ile insan arasında bir iktidar ilişkisi koyarak doğayı nesneleştiriyor, onu tahrip ediyor (Horkheimer ve Adorno) ve insanı doğal çevresinde, tüm varolanların varlık alanından koparıp kendi başına bırakıyor (Heidegger). Doğal çevresinden soyutlanmış, şehir yaşamının gri duvarları arasına sıkışıp kalmış insan, önce varlığını çevreleyen uzamdan, sonra öteki insanlardan ve en nihayetinde kendisinden uzaklaştırılıyor, tüm bunlara yabancılaşıyor (Gasset).
Teknolojinin gelişi bir yandan 20. yüzyılın en büyük insanlık suçuna, yani dünya savaşları ve atom bombasının kullanılmasına olanak tanırken, öte yanda insanlar, gelişen iletişim teknolojisi ile meydana gelen enformasyon bombardımanı karşısında nesnelerin anlamlarını kaybettiklerine tanık oluyor, artarda gelen tonlarca enformasyon altında ‘data smog’lar yaşayarak ne kendi yaşantılarına ne de görüp duyduklarına anlam veremez hale geliyorlar. Sonuç: Televizyon karşısında bir komedi programı izlermiş gibi Körfez Savaşı’nı izleyen insanlar topluluğu (Mestrovic). Teknoloji ve iletişim/iletim araçları, bilginin bu denli kolaca ulaşılabilirliği bir yandan kişiyi yaşamından ve ötekilerden izole ederken, kendi içinde de bölük pörçük ediyor. Kendini tanıyamayan, tanımlayamayan insan; enformasyon bombardımanı zaman ve uzamı parçalayıp yaşamın bütünlüğünü anlamını tahrip ettikçe, Bergson’un kullandığı anlamda ‘süre’yi sezgi yoluyla deneyimleyemen, ‘elen vital’ ile kendini aşamayan ve geçmişini sonsuza yayamayan insanoğlu, şizoid bir yaşam sürükleniyor, Kafka’nın Metamorfoz’undaki gibi bir böceğe dönüşüyor.
Kafka’nın böceği, ‘demokratik’ sayılan düzenlerde de bir oraya bir buraya sürükleniyor, Şato’daki gibi, bürokratik çarkların, hiçbir şey ifade etmeyen, denilene uyan ve felç halinde yaşayan bir toplumun içinde yaşam savaşı veriyor., daima bir bekleme halinde, kendini aşacağı, sınırlarını geride bırakacağı, aydınlanacağı günün, aklanacağı günün vaadiyle Godot’yu bekliyor (Beckett). “Hepimiz eşitiz” diyor Nietzsche’nin Son İnsan’ı, ve zayıflığının, çaresizliğinin, sürü ahlâkının tüm topluma yayılmış olmasının sevinciyle göz kırpıyor. Çünkü o, büyük atılımları, sınırı aşan, yeniye açılan davranışları, kişinin kendini aşmasını sevmiyor; kendinden güçlü olanın, ‘kanıyla yazanın’, yaratıcı olanın üzerinde güç elde etmek, ona kendi biatleştirilmiş, yavanlaştırılmış, tektipleştirilmiş ve tüm anlamlardan arındırılmış yaşamını dayatmak için gereksiniyor demokrasiyi.
Tüm bunlar kültürel normların şekillenmesinde de rol oynuyor. Nietzsche’nin de dediği gibi, Tanrı’nın öldüğü, üstanlatıların yıkıldığı bir çağda insanlık kendisine bir anlam arıyor, fakat tüm değerlerin hakikatlerini kaybettiğini gördüğü noktada iki seçenek beliriyor kendisi için: Ya tüm tüm değerleri yıkmayı kendine bir görev bilerek varolan her değere, her norma saldırıyor, çekicini her tarafa sallıyor, ve sonunda da anlamsızlık içinde Mersault ve Bay K. Gibi ölüme doğru hızla ilerliyor, ya da hiçbir büyük, tinsel anlamın kalmadığı, nihilizmin hüküm sürdüğü bu dünyada sürünün, kendi basit yaşamını düzenlemek için kullandığı ritüelvâri eylemler, geleneksizlik maskesi altında gelenekleşmiş boş uğraşlar ve işaretler arasında, onları kabullenerek, hiçbir anlam aramadan yaşıyor, kendisine toplumca verilmiş değerlendirmeleri kabul ederek, kendini hazır kalıplarla tanımlıyor. Meslek iş, başarı, giyim, bilgi birikimi ve daha nicesi, kendini bir türlü tanımlayamadığı, bir türlü bulamadığı şu parçalanmış yaşamda onu onun yerine anlamlandırıyor, isimlendiriyor, etiketliyor ve tanımlıyorlar.
Öyleyse uygarlımız içinde insan kendini tanıyor mu? Aydınlanmış mı? Hayır. Aksine o, kendinden, aydınlıktan ve bilgelikten en uzak konumdadır günümüzde. Kuşkusuz insanın tinini, kültürünü onun maddi durumu ile karıştıran; insan başarılarını, değerlerini yalnızca maddiyatla sınırlı tutan, düşünceleri Levinas’ın da dediği gibi her an bırakılacak, kişinin kendisiyle bağıntısı bulunmayan oyunlarmış gibi gören, uygarlıktan doğanın kontrol edilmesini, bilgiyi herhangi bir anlam bütünlüğü kurmadan sanki stoktaki bir malmış gibi biriktirmeyi ve hiçbir ‘değerlendirme’ye tâbi tutmamayı anlayan bir anlayış, uygarlığımızın vardığı noktayı bir tür aydınlanmışlık olarak görecektir. Böyle bir anlayışın hakim olduğu yerde, bu uygarlığa karşı çıkmak da yine bu maddi temeller üzerinden olacak, Romantizmde de dile getirildiği gibi, kurtuluş, ancak arkaik temellere geri dönmek, doğal insana kucak açmak, Bataille’ın ‘Gözün Hikayesi’nde sözünü ettiği gibi ‘giyinik olanların’, giyimine dikkat edenlerin yaşamından, kültürden kaçmak, vahşiliğe dönmek yönünde olacaktır.
Oysa daha 18. yüzyılda Rousseau’nun da söylediği gibi, tekrardan vahşi insana dönmek imkansızdır. İnsan, kültürden asla kaçamaz, çünkü Scheler’in de felsefi antropolojisinde belirttiği gibi, insan, başkalarıyla yaşayan ve kendi değerlerini oluşturan tinsel bir varlıktır. O, tininden, tinsel katmanından bağımsız yaşayamaz. Onun asıl özgürlüğüne eriştiği alan, Hartman’ın da sözünü ettiği gibi tinsel alandır. Öyleyse şurası kesindir ki, aydınlanmak, kendini tanımak için başkalarının değerlerini kabul etmeden özgürce bir değerlendirme yapmak, etik ve estetik açıdan olan biteni tekrar değerlendirmek gerekmektedir. Oysa bu uygarlığımızın en son yaptığı şeydir. Nejat Bozkurt’un da belirttiği gibi, uygarlık ilerledikçe insanlık, etik açıdan gerilemektedir.
‘Meta-etik’ gibi akımlarda da kendini belli eden, varolanın anlamsızlığı karşısında, ona bir anlam verecek, ondan bir bütün oluşturacak ve kendini buna göre tanımlatacak güze sahip olmayanlar, elbette bir bölük pörçüklük içinde yaşayacak, kendilerin asla tanıyamayacak ve aydınlanamayacaklardır. Çünkü Kant’ın da ‘Aydınlanma Nedir?’ makalesinde belirttiği gibi, aydınlanma, “kişini kendi aklını kullanma cesaretini göstermesi”dir ve bu ancak etik ve estetik bir değerlendirme ile, başkalarının değerlendirmelerini, sürünün değerlendirmelerini kabul etmeyip kendi yolunu bulma, kendini bütünüyle tanıma “Ne bilebilirim? Ne yapabilirim? Ne umabilirim? İnsan nedir?” sorularını kendisine sorma ve yanıt bulma ile mümkündür.
Bu ‘yeniden değerlendirme’ aynı zamanda bir ‘aşma hareketi’dir. Nietzsche’nin de belirttiği gibi, çünkü uygarlığın bir ‘decadence’, çöküş, çürüme içine girdiği nihilizmin boş çağındaki, çekici kullanmadan, değerleri yeniden inşa etmek ve değerlendirmek üzere yıkmadan aydınlanmak, özgürlüğe erişmek mümkün değildir. “Yanlış yaşam doğru yaşanmaz.” (Adorno) Bu atılımı yapmak, değerleri yeniden değerlendirebilmek, kendini tanımlayabilmek içinse cesur olması gerekir kişinin. Hem sürü insanından kopacak cesareti ve yıkıcılığı, Nietzsche’nin deyimiyle ‘aslanlığı’ hem de değerleri yeniden oluşturacak, yıkıcılığını aşarak her şeyi evetleyecek, kendini tanıyıp aydınlandıktan sonra, kendini ve tüm dünyayı sahiplenecek gücü ve ‘çocuksuluğu’ kendinde taşıması gerekir. Ve kuşkusuz, onun tüm varolan değerleri reddettiği noktada herkes ona ‘nefret ve düşmanlık’ gösterecek, kendi güç istençleri’ nedeniyle onu aşağı çekmek, kendileri gibi yapmak, gücünü, kendini tanıyor olamanın gücünü elinden almak ve onu kendisine yeniden tektipleştirilmiş bir tanımla tanıtmak için uğraşacaktır.
Görüleceği gibi, ‘kendini tanımak’, ‘aydınlanmak’ bugün uygarlığımızın en yabancı olduğu durumdur. Kendine yabancılaşmış, ‘en iyi’ olduğu sanısıyla varlığını sürdüren ve hastalıklı konumundan kurtulamayan bu uygarlığı bu hastalıktan arındırmak, onu ‘uyandırmak’ ve tekrar bir anlamın filizlenmesini sağlamak için onu ‘aşmak’, değerlerini yeniden değerlendirmek zorunludur. Ancak böyle uyabilir 21. yüzyıl Delphi tapınağı kahinini emrine...
ZAMANSIZ İLERLEYEN ZAMAN
Funda Üstek
Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi
(2004 - Türkiye Felsefe Olimpiyatı İkincisi)
Bilginin her çağda artması olgusundan kalkarak, insanlığın da her çağda ileri gittiği sonucunu çıkarmak doğru mudur? Uluğ Nutku
Sensualist ya da entüisyonist, agnostik ya da nihilist; bir şekilde açıyoruz dünyaya gözlerimizi. Ötekilerin ve şeylerin varlığından haberdar oluyor ya da kendimizi habersiz bırakmayı seçiyoruz (seçim özgürlüğü Sartre-Jaspers). Gözlerimiz açıp da işte o şeylerin ne olduklarını, nasıl oluştuklarını ve içseli kendimizi sorgulamaya başladığımızda “Bilgi nedir?” sorusuyla da karşılaşıyoruz kuşkusuz.
Antik Yunan felsefesi (bilginin varolduğunu kabul eden filozoflar tarafından) bilginin kaynağı, nasıl elde edildiği, nasıl ulaşıldığı sorgulandı. Yıllar geçmekte geç kalmadı ve tarih günümüze kadar geldi. Şimdi bunca bilginin içinde boğulurken ulaşmak istenilenin bu nokta olup olmadığını soruyoruz kendimize ve bir de Antik Yunan’dan ne kadar ileride, ne kadar geride olduğumuzu.
Teknolojiyle büyütüyoruz çocuklarımızı, onlara cep telefonu, bilgisayar ve uydu alıcılı telefonlar sağlıyoruz ki “özgür” olsunlar. İstedikleri bilgiye her an ulaşabilsin, görsel-işitsel tüm öğrenme tekniklerinden faydalanabilsinler. Bu Hegel’in “özgür olmayan” tanımına giriyor oysa. Kişi kendisini özgürleştirdiğini sandığı şeylerin esiri oluyor. Örneğin kısa zamanda yol almak için üretilen araba, ne zaman ne arıza yapacağı belli olmayan tekniğiyle gidilecek yere götürse bile, zaman(ımız)dan çalmıyor mu? Cep telefonu ne kadar mucizevi bir icat olarak gözükse de, Habermas’ın da dediği gibi insanı sosyalleştirmekten çok yalnızlığa sürüklemiyor mu?
Bilim ve teknolojinin başını alıp gitmesi insanlığı da bir yere taşıyor mu? Örneğin Amerika ‘da henüz icat edilen bir mikroçip sayesinde market barkotları çok daha güvenli bir hale, hırsızlara karşı çok daha donanımlı bir hale getiriliyor. Satılan bir malın alıcısıyla birlikte nereye gittiği, sokağına ve apartmanına kadar takip edilebiliyor. Bu hırsızlıkları ve çalıntı mal satımını engelleyen sistem, kişinin özel (individual) ahlak ve yaşayışına derin yaralar açmıyor mu? Sistemde meydana gelebilecek bir arıza (ki her zaman olası) masum bir benliğe zarar vermiyor mu? Amerikalıların karşı çıktığı bu sistemin uygulanıp uygulanmadığı da bir tartışma konusu. Bu adeta sahip olanların sahip olunanları daha da fazla ele geçirme tutkusu (Sartre).
Bilgiye ulaşma konusunda “Gerçek Bilgi”den söz etmek gerekir. İnternetten sağlanan bilgi gerçek anlamda ‘bilgi’ midir? Çağımızın adı Bilgi Çağı olarak söyleniyor, bu tanım ne kadar yerindedir? Enformasyon diye tanımlandırabiliriz oysaki en fazla bu kökeni, nereden elde edildiği belli olmayan edimleri. İnternette bir arama sitesine girip aradığınız şeyi yazıyorsunuz, hemen karşınızda on binlerce site. Peki bu sitelerin kaçı sizin aradığınız bilgilerle ve doğru bir şekilde yüklenmiş? Bunu bilebilir misiniz? Altında imza taşıyan bir site bile gerçek imzayı mı taşımaktadır? İnsanın kendine yarattığı bir başka özneyi nesnelleştiren bir dünya, internet. Kişinin kendini başka biri gibi tanıtıp kendini başkası gibi tanıtan diğerlerini aldatılmışlıkla aldatabildiği bir siber alem.
Bilgi diye tanımlamalarımız bununla da sınırlı değil. 1945 öncesi kitaplarda yazan “Atom parçalanamaz” artık değişti, yeryüzünde de büyük bir değişmeyle... Yine II. Dünya Savaşı öncesi insan anatomisi konusundaki açmazlar da öldürülen Yahudilerle birlikte açıklığa kavuştu. Dünya bilgiye sahip oldu... Jean Paul Sartre, II. Dünya Savaşı sonrası yayımladığı Varlık Ve Hiçlik adlı kitabında aşkın egonun kölesi durumunda olan insanın gerçek köle olmadığını, asıl kölenin kölesi olduğunu çünkü ona muhtaç olduğunu söylerken bunu tanımlamak istemiştir. Dünya’nın determinist düzen içinde olduğunu ve bu determinist düzenin bozuluşunun onun sonunu hazırlamak olduğunu söyleyen Jean Jacques Rousseau da bunu kastetmiştir. Bu bağlamda farkında olmadan “Bilgi çağı” adı altında sonumuzu mu hazırlıyoruz?
İnsanın incelenmesi, insanın ahlaki ve toplumsal açıdan durumu, sosyal konumu, değeri gibi kavramlar felsefe tarihinde hep bir soru olmuştur. Örneğin Nietzsche insan değeri konusunda insanları sürü-aracı-nihilist olarak üçe ayırırken onun dünyada sahip olduğu, elde ettiklerini değil, sahip olduklarına dair tutumunu incelemiştir. Bu bağlamda günümüzde bilgiye her geçen gün daha da fazla sahip olan insanoğlu kendi değer yargılarını yükseltmekte midir, yoksa bilme uğruna kendinden ve geleceğinden ödün mü vermektedir?
Günümüzde tartışılan bir başka bilgiye ait soru(n) da gen-genom teknolojisidir. İnsan geni üzerinde yapılan değişiklikler, düzeltilen veya değiştirilen genler kişinin isteğiyle teknolojisidir. İnsan geni üzerinde yapılan değişiklikler, düzeltilen veya değiştirilen genler kişinin isteğiyle (bilindiği kadarıyla) de yapılıyor olsa etiğe ne kadar uygundur? Bir anne-baba çocuğun genleriyle bu şekilde oynayıp onu değiştiriyorsa, o çocuktan ileride ne kadar o çocuk ne kadar bir başkası olacaktır? (Habermas, İnsan Doğasının Geleceği) Ya da kopyalanan bir varlık (henüz sadece bir koyun olduğunu biliyoruz) gerçek yaşama dair gerçeklerini ve edimlerini diğerinin aynısı gibi mi sürdürecektir? İnsanın kopyalanması olası olursa, bir insanın gerçek mi kopya mı olduğu, sokaklarda yürüyen kalabalığın gerçek mi olduğu nasıl anlaşılacaktır? Bu bağlamda yine Habermas’ın İnsan Doğasının Geleceği adlı kitabını hatırlamak gerekir. “İnsan ne yapıyorsa kendine yapıyor. Gelişim ve ilerleme adı altında birisinin yaşamını güzelleştirirken diğerini görmezden geliyor. Peki ya bir gün başka birinin görmezden geldiği konuma kendisi düşerse? Geri dönüş her zaman olanaklı mıdır?”
Gen teknolojisinde değerlendirmeye alınması gereken bir husus daha var bu bağlamda. Labaratuarda çalışan bir mühendis tam yeni bir bilgi elde etme aşamasındayken ve ona çok yaklaşmışken gerçek anlamda devletin ya da ahlakın ona koymuş olduğu sınırlamaları düşünür mü yoksa işine devam edip kimseye söylememeyi (öznesel ihaneti-individual betray-Sartre) mi düşünür yoksa yeni bir çığır açmayı mı? Bilgide sınır, bilinmezde sınır ayrımı yapmaktan daha mı zordur? Kant’ın ayırdığı gibi numen ve fenomen alem birbirinden o derece keskin ayrılı mı yoksa Fichte ya da Schelling’ teki gibi birbirine yaklaşır mı?
Teknolojiden ayrılmanın mümkünatsızlığı da bir başka acımasız kuşkusuz. Schopenhauer gibi “Her şey boş, hayat anlamsız” diyen kişiler dahi teknolojinin esiri çoğu zaman, mekan, ses, iletişim ve ilişkiler bir ağ içinde birbirine bağlanıveren ilişkilendirilmesini doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılır bilgiden alıyorlar, ve dönüşümünü yine bilgi olarak adlandırılıyorlar. Anne-babalar çocuklarına oyuncak olarak cep telefonları ve play-stationlar alıyorlar... Çocuklara bazen zorla izlettirilen belgesel kanalları çoğu zaman yerini anlamsızlığın dahi anlamsızlaştığı show programlarına bırakıyor. Bu bağlamda ilerleyen bilgiden insan gerçek anlamda ne kadar faydalanıyor? Sıradan insanın hayatına bilgi sadece bir gölge olarak mı giriyor? Eğer böyleyse, o zaman birer evrensel insan olamaz.
Problematiklerden bir başkası da bilimin bir şeyi bilip bilemeyeceği. Bilim bu kadar hızlı bir şekilde ilerken bunun da, yani bu hızlı ilerleyişin de bir sonu olup olmayacağı ya da bilimde sınırı neyin belirleyeceği, özsel kişi vicdanı mı (Hobbes), yoksa evrensel ahlak yasaları mı (Kant). Peki ya bilim, tüm analitiksel düzlemleri aşıp da her şeyi bilse ne olur? O zaman kişi ahlakı daha yüksek, erdemi daha yüksek mi olur? Bilginin sınırına ulaşmış olmak insanı en yüksek mutluluğa mı ulaştırır, bu bağlamda mutluluğun anlamı da değişir mi? Peki bilgide amaç en yüksek erdeme ulaşmaksa ilkçağ filozofu Sokrates’ten ne kadar ilerlemiş oluruz? Bir adım? Beş adım? Adımsız..?
Her şey bilindikten sonra kuşkusuz bilinecek bir şey kalmıyor, o zaman değer yargıları, tabular, mutluluk-hüzün anlayışları ve insan doğasına dair edimler de değişir mi? Bu bağlamda yenilenmiş hayatın anlamını bulmak daha mı zor olur?
Bilginin sınırlarını genişletmek gerçekten insanın görüş açısını (point of view-Sartre) genişletiyor olsaydı bizim Yeniçağ’dan kat be kat ileride olduğumuzu tartışmasız savunuyor olmamız gerekirdi. Ama bizi durduracak ve düşündürecek olgular var bu konuda. Örneğin Yeniçağ’da savaş vardı, şimdi de var, üstelik bilgi ve teknoloji sayesinde daha yıkıcı. Sömürge anlayışı yalnız toplumlar arasında değil, güçlünün güçsüzü daha da fazla ezmesinde söz konusu. Ya da söz konusu örnek Antik Yunan ile Ortaçağ Avrupası’na da uygulanabilir. ‘Varolan bilgiye gelecek kuşak sahiptir, değerlendirmek onların elindedir’ diyen Seneca bunu kastetmiştir. Ortaçağ boyunca Tümeller Sorunu’nun dışında bir sorunun incelenmesine izin verilmeyen aydınlar insan geleceğini ne kadar ileriye taşımışlardır?
Bilginin sınırlarını genişletmek, en ötesine kadar götürmek mümkün olsa bu bütün insanlığın bir devrim içinde sonunu hazırlayan, onu soyutlayan, gittikçe yalnızlaşan, kendine dahi yabancılaştıran bir son mu olacaktır? Yoksa evren gitgide daralacak, öznesel bir şey kalmayacak mıdır? İnsanoğlunun biraz daha, biraz daha diyerek kendini mahvettiği bilgi günün birinde onu öznesi olarak değil, nesnesi olarak mı konumlandıracaktır? Bu bağlamda sorulan sorulara yanıt vermek geleceğin değil, günümüzün sorunu olmalıdır. Geleceğin gelmekte veya gitmekte olması da günümüze ait bir sorundur. Amaç, insan erdemini, insan varoluşunu yükseltmekse hayatımıza getirdiğimiz etiksel sınırlandırmaları da (bireysel ya da genel) bilgiye de ulaşabilmektir. Seçim yapma özgürlüğümüz ve zorunluluğumuzu (“İnsan seçim yapmaya mahkumdur” Sartre) unutmadan geçmiş ve geleceği düşünerek karar alabilmektir.
Bilgi insanoğlunu her anlamda geriye götürmüyor kuşkusuz fakat hangi alanda ileri götürdüğü, hangi alanda getirdiğinden çok götürdüğü hesaplanmalıdır. Bir adım öteye gitmek, bir adım öteye geçmek ise amaç, bu bizlerden öncekileri yok sayıp, sonrakileri yok ederek olmamalıdır. Dönüştürülen bilgisel ahlakın bireyi etkilediği kadar toplumu da etkilediği unutulmamalıdır (Habermas-İnsan Doğasının Geleceği) Bilmek yok etmeye değil, devinimsel bir oluş sürecine dönüştürülmelidir. Ancak böyle en yüksek ahlaka, en yüksek erdeme ulaşabilir. Yeri geldiğinde bilgiyi paranteze alması gereken insanoğludur, aksi takdirde bilgi insanı paranteze alabilir. (Edmund Husserl’in paranteze alma fenomenine gönderme.) Kendi elimizle yok etmemeliyiz geleceği, henüz çok geç olmadan!
SAPTIRILMIŞ UYGARLIK İRONİSİ
Melek ÇETİN
Antalya Metin-Nuran Çakallıklı Anadolu Lisesi
(2004 - Türkiye Felsefe Olimpiyatı Üçüncüsü)
‘‘Tüm uluslar gibi bireyler de kendilerinin uygarlık dedikleri şeyi gerçek uygarlık saymaya ne denli yatkınlar: öğrenimini bitirmek, tırnaklarını temiz tutmak, terziye, berbere gitmek, yurtdışına çıkıp gezmek; böylece tamamlanmış oluyor en uygar insan. Uluslara gelince; olabildiğince çok demir yolu, akademi, sanayi kuruluşları, savaş gemileri, kaleler, gazeteler, kitaplar, partiler, parlamentolar, böylece tamamlanmış oluyor en uygar ulus da. Bu nedenle, uluslar gibi yeter sayıda birey de uygarlıkla ilgileniyor, ama gerçek aydınlanmayla ilgilenmiyor. Bunlardan birincisi kolaydır, onaylanan bir şeydir. İkincisiyse büyük çabalar gerektirir, bu nedenle de büyük çoğunluk tarafından her zaman nefret ve düşmanlıkla karşılanır; çünkü uygarlığın aldatmacasını açığa çıkarır.’’ Tolstoy- İlkesiz Yaşam
Günlük yaşamda da sıkça işittiğimiz bir sözle başlamak istiyorum: ‘İstisnalar kaideyi bozmaz.’ Burada çok ciddi bir mesaj var kanımca : ‘‘Derdin kabul edilmekse, bunu bir istisna olarak değil, kaidenin bir parçası olarak başarabilirsin, eğer istisna olmayı seçtiysen ‘yok’sundur. Bu ezici çoğunluğun karşısında bir şey yapabileceğini mi sandın?’’ Bu kadar ciddi bir dayatıyı simgeleyen ‘’istisnalar kaideler bozmaz.’’ sözünün, günlük hayatımızda sıkça karşımıza dikilmesi ‘masum’ bir tesadüf mü? Yoksa gerçekten korkulması gereken bir ‘kaideleştirme’ye mi sürükleniyoruz? Çoğunluğun doğrularını, kendi doğrularımız yapma... Bu çoğunluk, bizi sürekli bir kaidenin asimile edilmiş istisnaları yapma çabasındayken, bu dayatıyı aşma yolu bireyin özeleştiri damağının sınırlarına dahil değil midir?
Sokrates’in ‘devletin tanrılarına itaat etmeme’ ve ‘gençlerin düşüncelerini kötü etkileme’ suçlarından ölüme mahkum edilmesi, beş yüz kişilik bir parlamentonun kararıydı. Sokrates baldıran kupasını kafasına diktiğinde bir şeyin, çoğunluğun karar verdiği, yapıp ettiği olduğu için kayıtsız şartsız doğru sayılamayacağını anlamadık mı? Çoğulcu demokrasi, yani günümüz ‘uygar’ –modern- toplumlarının rejimi, sanıldığı kadar bireyci mi? Yoksa bireyci anlayış örtüsü altında, bizi sürekli çoğunluk katılımcısı olmaya mı yönlendiriyor? Çoğunluğun doğrusuyla, ideal doğru çeliştiğinde çıkış yolu baldıran zehiri midir?
Uygarlığı aydınlanmayla ilişkilendirip idrak edebilmek, yaşayabilmek için önce ‘dahil edildiğimiz’ ideolojiyi, rejimi, topluluğu sorgulamalıyız kanımca. Kültürün, sanatın, kitle iletişim araçlarının, çoğunluğun bize ‘uygar olmada uyulacak kriterler’ olarak getirdiği; öğrenim bitirmek, yurtdışına çıkıp gezmek, liste başı kitapları okumak, liste başı müzikleri dinlemek gibi tercihleri tekrar gözden geçirmeliyiz. ‘’Bütün sinekler yanılıyor olamaz, bu pislikte bir keramet var’’ mı demeli yoksa?
Heidegger: ‘’Bugün her yerde bir dolup taşma var. Dün en az karşılaştığımız sorun, en büyük sorunumuz oldu: Bir yer bulmak. Yığınlaşma, kitleleşme her yerde’’ ve ‘’artık kahramanlar yok, ‘kara’ var’’ derken ne için alarm verdiği sanırım çok açık. ‘Kara’ya dahil olma, onunla ahenk içinde hareket etme bir yaşam biçimi olmuş. Bireyin kendi hayatının yaşayamadığı bir yaşam biçimi... ‘Modernite’nin bireyselliği silen, ‘seri üretim bireyler’den, sürü, yığın, kitle toplumuna geçişi kolaylaştıran, bol kamuflajlı, süslü ambalajlı... Biricik amacı da bu değil mi zaten? Öğrenimini bitir çünkü yığın bunu yapıyor, yurtdışına çık çünkü yığının ‘modern insan’ anlayışı bundan ibaret olabiliyor. Heidegger bu çoğunluğa dahil olma akımını, insanın ‘sorumluluktan kaçma ve yalnızlığını giderme’ isteğine bağlı açıklıyor. ‘’Yığının istediği kimdir? Oyların çoğunu alan. Seçilenler mankafalarsa bile.’’ Bu durumda sorumluluktan kaçma en kolayı. Zaten yığın seçmiştir, birey sorumlu değildir. Olan bu, peki kabul edilir bir şey mi? ‘’Yığın bir cinayet işlemek üzere ilerler ve aniden alçakça geri çekilir. Herkes cinayet yerindedir, fakat hiç kimse bir şey yapmamıştır.’’ der Heidegger. Bu nasıl sorumluluktan kurtaran bir hareket olabilir? İkinci olarak da bireyin, özellikle ekonomik olarak duyduğu yalnızlığı giderme isteği olarak alır yığınlaşmayı. ‘’İnsanlar paranın inip çıkışından, ekonomik bunalımlardan büyük bir yalnızlık duyar. Ekonomik imkanlar elde edebilmek için, kişisel özgürlüklerinden, bireyselliğinden sıyrılarak da olsa yığına dahil olurlar.’’ Burada güvende hisseder kendini insan. Belki de en tehlikeli güven bence. Aynı olmanın verdiği güven hissi... ‘’Sürüden ayrılanı kurt kapar.’’ tehlikeliliği alt edilmiştir. Sürüde, güvende, kendi hayatını, değerlerini değil, sürünün hayatını, değerlerini yaşar. ‘’Yapıldığı gibi yapar.’’ Canlıların düşünsel ve tinsel yönden en gelişmişi, en derinlik sahibi, kendini otomatiğe bağlamıştır. Sığlaşma onu siler, yığını yüceltir. Zaten sığ olmayan yığın söz konusu değildir. Bilinçli bir topluluk, bir grup umudu, özgünlükle birlikte o sığ sularda boğulur. Sorgulama körelir. Burada Marcuse söylemeden edemez: ‘’Sanayi toplumu kültürünün işlevi, insanı tek boyutlu yapmaktır. Bu da eleştiriyi olanaksız kılar.’’ (H. Marcuse-Tek Boyutlu İnsan-) Marcuse ‘tek boyutlu insan’, sorgulamayan, kitle iletişim araçlarının dayatılarına boyun eğmiş, yoğun empoze altında, sanayi toplumunun ‘mekanikliği’ni, ‘dijitalliği’ni bütün yoğunluğuyla benimseyen, bireyselliğini yitirmiş, toplum minyatürü olarak ele alır. Bence hiç de haksız sayılmaz Marcuse. Kitle iletişim araçlarının reklamlarla, programlarla, hatta ‘tarafsız’ haberleriyle dayattığı ‘aynılık,tek boyutluluk’ gözlenebilir ölçüde, HERYERDE. Savaşların, depremlerin, terörist saldırıların, birtakım menfaatlere propaganda malzemesi edilmesi, ‘’Tüketin, durmadan tüketin, her şeyi sizin için metalaştırdık’’ çığırtkanlığıyla, savaşın, barışın mağaza vitrinlerinde satışa çıkarılıp kanlı ellere para kazandırması, sorgulamaya fırsat vermeyecek yoğun simülasyon, ne kadar da boğucu! ‘’Düşünmene, sorgulamana gerek yok, ne kadar barış rozetin, t-shirt’ün varsa, sen o kadar barışçısın, bak yığına, herkes böyle. ‘Modernlik’ de bu zaten! ‘Gerçek aydınlanma’ymış! Yığın bunu umursayabilecek duyarlılığını tamamen yitirmemiş olabilir mi? Bu anestezik modernitenin, bu at gözlüklü, aynıcı uygarlık anlayışının etkileri en aza indirilebilir mi?
Tabii ki bu tek boyutlu insanlar topluluğu, yani yığın; demiryolu, akademi, sanayi kuruluşu, savaş gemisi, kale, gazete, kitap, parti, parlamento sevicisi, üst düzey şekilci ‘uygar ulus’un ekmeğine yağ sürmekte. Tabi ki çoğunluk uygarlığın şömineli konforundan, aydınlanmanın çetin ve olabildiğine bireysel uğraşına geçmeyi tercih edebilecek durumda olmayabilir. Bu uğraşa nasıl nefret ve düşmanlıkla bakılabilir ki zaten! Aldatıcı bir konfor, bir topluluk olma güveni! ... Bugün pek çok ülkede (gelişmiş, gelişmekte olan, az gelişmiş), askeri –silahlanma- teknolojisi, sivil teknolojinin önünde. 8 milyon nüfuslu İsviçre’nin GSMH’sı, 500 milyon nüfuslu Afrika’nın GSMH’sına eşit. Yanlış yönde bir teknlojikleşme yarışı, ekonomik çurumlar (toplumlar arası ve bireyler arası), nükleer silahlanma çılgınlığı... Bütün bunlar anlamından sapmış bir ‘uygar insan’ dolayısıyla ‘uygar ulus’ anlayışının sonuçları değil de nedir? Savaş karşıtı gösterilere katılan binlerce insana ‘bir avuç potansiyel muhalefet’ sıfatını layık gören ABD Devlet Başkanı, gerçek aydınlanma çabasına nefret ve düşmanlıkla bakan bir çoğunluğun sözcüsü değil midir? Küresel ısınmayı reddederek, tam kapasite sanayileşme, fabrikalaşma, ‘uygar’laşma eylemlerine devam edebilen bir çoğunluğun önü nasıl alınabilir? ‘Uygarlık’ aydınlanmayla nasıl bağdaştırılabilir?
Şimdi buraya kadar yönelttiğim sorulara cevap vermeye çalışırsam: Öncelikle bu saptırılmış uygarlığın etkisinin yok edilebilmesi için, günümüz anlayışının yanında göz alıcı pembeliğe sahip bir çözümün olabileceğini düşünmediğimi itiraf etmeliyim. Tabi ok yaydan çıktı diye stoacı bir dinginlikle, farkındalığımızı feda etmemiz taraftarı da değilim. Bu ‘’uygarlaşın, bizden biri olun, problem yaşamayın’’ dayatısını aşmanın yolunun bireyden geçtiğine sonuna kadar inanıyorum. Yoksa, bizi tutup farkındalığa taşıyacak, sorgulamamızı sağlayacak, bize tekrar ‘birey’ olabilme, ‘bilinçli topluluk’ olabilme imkanı verebilecek bir kahraman yok. Bu aşamada her birey, kendinin kahramanı. Belki Nietzsche ‘üstün insan’ derken bunu kastediyordu. ‘’Yığın kendini feda ederek üstün insanı bekleyecektir.’’ diyordu. Oysa ben burada her bireyin ‘üstün insan’ olma olanağının olduğunu düşünüyorum. Heidegger’in ‘onlar alanı’, Nietzsche’nin ‘sıradan insanlar’ı, günümüzün ‘uygar’lık delisi, yığın insanından başka nedir? Nietzsche, Freud’un ‘doğal seleksiyon’unu topluma, insanlığa uyarlamıştı: ‘’Güçlüler yaşasın diye ölür zayıflar.’’ anlayışı vardı. Bence elit bir farkında tabaka yaratmak oldukça antihümanist bir çaba olurdu. Çoğunluk sürüyü oluşturabiliyorsa, uyanışı da yaşayamaz mı? Tabi burada tek tek bireylerden, domino taşlarının birbirlerini etkilemesi gibi bir uyanış hareketi ummaktayım. Buda ancak özeleştiri ve genel sorgulamayla mümkündür. ‘’Duyanlar duymayanlara söylesin.’’, ‘’Farkında olanlar, sürü mensuplarını uyarsınlar’’a çevrilebilir. Karl Marx, neredeyse 150 yıl önce “Herşeyin pazara çıktığı bir toplum anlayışına doğru gidiyoruz. Burada maddi-manevi herşeyi pazarlama imkanı var.’’ derken ‘uygarlık’ kulbu taktığımız bir küresel ahlaksızlığa mı işaret ediyor? Öyleyse bugün bulunduğuğmuz yer bu öngörgüyü doğrular nitelikte utanç verici bir yer değil mi? ‘’Kapitalizmin etiği yoktur. Olması da mümkün değildir. Bu küresel ahlaksızlığın yıkımı, kapitalizmin yıkımıyla mümkündür.’’ diyor Doğu Batı Dergisi’nde Fikret Başkaya. Bu ironik uygarlık anlayışını besleyen tek rejim kapitalism mi dersiniz? Sosyalism de Kapitalism de, birey değerini yok saydığında aynı uygarlık yabancılaşmasına sürüklüyor bizi. Bütün yolların Roma’ya çıkışı gibi birşey bu. Üstün ırk için, bilimi, dehalarını Nasyonel- Sosyalist iktidarın tekeline bırakan, laboratuvarları amacına yabancılaştıran, ve bilimine, dehasına yabancılaşan bilim adamları, egemen siyasal gücün empoze şubeleri haline gelen aydınları, sanatçıları, ruhunu yitirmiş, yayılmacı ve aynılaştırıcı medyayı hangi rejime yerleştirirseniz, hangi ideolojiyle adlandırırsanız yollar yine sapmış bir uygarlık anlayışına çıkacaktır. Bireysel uyanış, özgünlük arayışı acil çıkış kapısı gibi görünüyor.
Bireyleri ve dolayısıyla ulusları, ‘çoğunluğun uygarlığı’nı uygarlık saymaya götüren dayatıları imha etmek için, fazlaca meta bağımlısı bir küreselleşme-yığınlaşma ortamında mı dünyaya geldik? Öyleyse daha çok bireysel çaba gerekli. Sonuç ikinci planda kaldığında bile en azından direndim denilebilmeli. Can Dündar’ın dediği gibi ‘’Evet, buradan kalkıp, Irak’lıların yanında fiilen varolamıyorum, bir şeyleri değiştirme girişimlerim ‘sonuçsuz’ diye nitelendirilebilir. Ama oğlum ileride bana ‘’Savaşta ne yaptın baba?’’ dediğinde, ‘’En azından savaşın karşısında durdum ve bu kirli oyun üzerinden bir (ekonomik-siyasal) çıkar sağlayanlara sırt çevirdim.’’ diyebilmeliyim.’’ der. Çoğunluk savaşta bile, belirgin yığın özellikleri gösterse de, bireysellik, biz izin vermedikçe, yığının pek de el süremeyeceği bir şeydir. Bize dikilen nefret ve düşmanlık dolu ‘uygar’ bakış, üzerimizden eksik olmayacak olsa bile... ‘Uygarlık’ tekelleşse bile, aydınlanma, büyük karanlıkta bir mum alevi kadar farkedilme olanağına sahip değil midir? Her bireyin kendi aydınlanışı ile bir mum ordusu karanlığı boğabilir... Boğmalıdır.
İLAHİ KOMEDYA
Ezgi Taboğlu
Sainte- Pulchérie Fransız lisesi
(2004 - Türkiye Felsefe Olimpiyatı Dördüncüsü)
‘‘Tüm uluslar gibi bireyler de kendilerinin uygarlık dedikleri şeyi gerçek uygarlık saymaya ne denli yatkınlar: öğrenimini bitirmek, tırnaklarını temiz tutmak, terziye, berbere gitmek, yurtdışına çıkıp gezmek; böylece tamamlanmış oluyor en uygar insan. Uluslara gelince; olabildiğince çok demir yolu, akademi, sanayi kuruluşları, savaş gemileri, kaleler, gazeteler, kitaplar, partiler, parlâmentolar, böylece tamamlanmış oluyor en uygar ulus da. Bu nedenle, uluslar gibi yeter sayıda birey de uygarlıkla ilgileniyor, ama gerçek aydınlanmayla ilgilenmiyor. Bunlardan birincisi kolaydır, onaylanan bir şeydir. İkincisiyse büyük çabalar gerektirir, bu nedenle de büyük çoğunluk tarafından her zaman nefret ve düşmanlıkla karşılanır; çünkü uygarlığın aldatmacasını açığa çıkarır.’’ Tolstoy - İlkesiz Yaşam
Uygarlık ve aydınlanma. İncecik bir çizgiyle mi ayrılıyorlar yoksa aralarında bir uçurum mu var? Bunu anlamak için her iki kavramı da ayrı ayrı inceleyelim.
İnsan masa ya da sandalyeden farklıdır. Çünkü Sartre’in dediği gibi önce varlığıdır önemli olan, sonra özü. Dünyayı oluşturan ilk rastlantının sebebiyle, neden buraya atıldığıyla, neden ilk günahın cezasını kendisinin de çektiğiyle ya da İsa’nın neden kendinden sonra gelenleri bu günahtan kurtamadığıyla1 ilgili hiçbir fikri yoktur. Ve hayatına bir anlam yüklemeye çalışır durur Tanrı’yı öldüremeyenler2. İşte bu noktada başlar uygarlık. Sıfır noktasında. İnsanların bir boşluk içinde eksilere inebilecekken artıya çıkmayı tercih ettiklerinde. “Yoktan var ettiklerinde” belki de. Ve biz, bu kurallar zincirinin, normları değişse de özleri aynı kalan değerlerin gölgesinde sürükleniriz oradan oraya, yüzyıllardan beri. “Mutluluk” denilen, oysa birkaç yüzyıl öncesine kadar kimse için amaç olmamış, hatta belki varolmamış bir hayalin peşinden gideriz.
Birey üç şey ister: Beslenmek, şaşırtılmak ve korunmak. Bunları gerçekleştirmek için mücadele etmiş, kendini yönetecek devletler oluşturmuştur. Ve Voltaire’ci düşünceye uyarak, kendindeki hayvani temeli kültürle, uygarlıkla kontrol altına almaya çalışmış. “Çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmak” için elinden geleni yapmıştır. Uygarlıkta çıkılabilecek basamaklar sınırsız olduğu için hırslanmış, en üst basamağa çıkmak, hedefine kavuşmak için uğraşmıştır. Bu yüzden bir insana yapılabilecek en büyük kötülük onun en büyük isteğini gerçekleştirmektir.
Devlet ise tek şey ister: “Yönetmek”. Böylece iki tarafın da onayladığı anlaşma başlamış olur: Uygarlık antlaşması. Daha çok giysi, daha çok gezi, daha çok para, daha çok arkadaş, daha çok...”Bir tane olacaksa hiç olmasın daha iyi..”. Perec’e “Les Chares” adlı kitabı yazdıran ”Ya hep, ya hiç toplumu” ortaya çıkmıştır işte. Bu toplumun içinde genel geçer yasa haline getirilmiş ilkeleri3 bozmamak uyacağınız tek kuraldır. Bu kural da hiçbir şekilde değiştirilemediğine göre uygarlığın apriori4 olduğunu söylesek haksız sayılmayız. Uygarlığa uymak için akla gerek yoktur, “öteki”ni takip etmek yeterlidir. Çocuklarımızı daha “farkındalık” çağına gelmeden reklamlarla doldurmamız da bu düzene isyan etmemelerini sağlamak için erkenden aldığımız bir önlemdir.
Aydınlanma, bu düzene isyan edebilen çocuğun yaşadığıdır işte. “Aklını kullanmaması nedeniyle düştüğü yanlışlıklardan aklını kullanarak kurtulmasıdır.”5 Aydınlanmada önemli olan kavram akıldır. Ve bu, uygarlığı alt üst edebilecek bir durumdur: Sürü psikolojisinden sıyrılmak.
Aydınlanmak, körü körüne bağlanmadan denemek ve sonuçlarını kendi kendine görmektir. Aydınlanma yalnız başına bırakır insanı. Öyleyse aydınlanmak “a posteriori”dir. Bu da demektir ki aydınlanmada gerçekler yoktur, doğrular vardır.
Platon’un yaşadığımız dünyanın gerçek dünya olmadığını savunması, Kierkeegard’ın varolmanın sadece uyanık insan için olduğunu, dünyanın irrasyonel ve paradoksal olduğunu söylemesi bizi aydınlanmaya çağırır. Eğer yaşadığımız dünya değil de kavramlar dünyasıysa gerçek olan, gerçek sanılanı taklit etmek (mimeris) bizi sadece gerçeklikten uzaklaştırır.
Uygarlığın ürünü maddesel dünya, bugün herkesçe kabul görmüş, hatta bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu zorunluluk da Freud’un ileri sürdüğü nevrozu ortaya çıkarır: “derinliklerdeki ben ve sosyal maskem ikilemini.” Sosyal maskesi olmayanlar sadece çocuklar ve yaşlılardır; çocuklar, çünkü henüz bu maskeyi takmamışlardır, yaşlılar, çünkü ondan bıkmışlardır. Bir de çocuk olduğunu unutmamış yetişkinler6 var ki, onlar en nadir bulunan gruptur. Bu üç grubun birbiriyle iyi anlaşmalarının sebebi, uygarlığın sosyal maskesine sığınmamalarıdır zaten. ‘Sosyal maskeyi kendisi sanmak’ , aldatmacaya kanarak kolay yolu seçmektir. Derinlerdeki ben ise, beni aydınlanmaya, sosyal maskemi atıp özüme dönmeye çağırır; oysa bunu başarmak nasıl da zordur, herşeyin “göstermelik” olduğunu bile bile özümü aramak.
Bu durum beni iyice paradoksal bir duruma sürükler. Pascal’ın bahsine inanmak ve bu yolda insan için “En Yüksek İyi7”yi aramak, ya da Tanrı’yı öldürmek ve özgürleşmek (göreceli olarak). İnanacaksam, inancı aklın hizmetçisi yapmayı reddederek8 ışığa yaklaşabilirim biraz da olsa.
Aydınlanmada bir başka problem de umut konusunda ortaya çıkar çünkü insan sınırlı bir varlıktır, sadece umududur sınırsız olan. Aydınlanma, kabul görmüş pek çok şeyin boş olduğunu gösterir ve tek sınırsızlığımız olan umudu da alıp götürür. Aklı kullanmak gerçekten de can yakıcıdır.
Platon’un savunduğu “bu dünyanın gerçek olmadığı” tezini kabul edersek hayatı her zamanki gibi bir tiyatro oyununa benzetebiliriz, hatta bir komediye. Bu durumda seçilebilecek iki yol vardır: uygarlığın peşinden gidip hiçbir şeyi sorgulamayarak “Varolabilecek dünyaların en iyisinde yaşadığımızı” kabul etmek- seyirci olmak ve gülmek- ya da yalnızlığı, üzüntüyü, aldatmacayı görmeyi, “uyanılığı” göze alarak aklınızı kullanmak- kenarından köşesinden oyuna katılmak- aydınlanmak.
Böylece anlıyoruz ki uygarlık ve aydınlanma gerçekten de bir uçurumla ayrılıyor birbirinden. Descartes’tan da yola çıkarsak varolmanın sadece düşünceyle, sonuç olarak aydınlanmayla gerçekleşebileceğini görürüz: Düşünüyorum, öyleyse varım!
1 St. Augustin-St. Amelmus’un söylediklerinin tam tersine
2 Nietzsche
3,4,5 Kant
6 Küçük Prens
7,8 St. Augustin’in savunduğunun tersine
HETERARŞİK MAFSAL SİSTEMLER
Çiçek İLENGİZ
Ankara Özel Tevfik Fikret Lisesi
(2004 – Türkiye Felsefe Olimpiyatı Beşincisi)
‘‘Tüm uluslar gibi bireyler de kendilerinin uygarlık dedikleri şeyi gerçek uygarlık saymaya ne denli yatkınlar: öğrenimini bitirmek, tırnaklarını temiz tutmak, terziye, berbere gitmek, yurtdışına çıkıp gezmek; böylece tamamlanmış oluyor en uygar insan. Uluslara gelince; olabildiğince çok demir yolu, akademi, sanayi kuruluşları, savaş gemileri, kaleler, gazeteler, kitaplar, partiler, parlamentolar, böylece tamamlanmış oluyor en uygar ulus da. Bu nedenle, uluslar gibi yeter sayıda birey de uygarlıkla ilgileniyor, ama gerçek aydınlanmayla ilgilenmiyor. Bunlardan birincisi kolaydır, onaylanan bir şeydir. İkincisiyse büyük çabalar gerektirir, bu nedenle de büyük çoğunluk tarafından her zaman nefret ve düşmanlıkla karşılanır; çünkü uygarlığın aldatmacasını açığa çıkarır.’’ Tolstoy- İlkesiz Yaşam
İçinde bulunduğumuz yüzyılın aydınlanmayla ortaya atılan kavramları kullanmayı, onları çağımıza uygun hale getirmeye çalışmayı ve yeni kavramlar yaratma konusunda çok da atak olmadığını görmekteyiz. Tolstoy alıntısının üzerine kurulu olduğu uygarlık ve uygar insan kavramaları Aydınlanma ertesinde günümüzde tartışılan anlamını kazanmıştır. (Toplulukların din üstünden birlikteliği yerine tarih üstünden birlikteliğinin yarattığı kavram değişimi ve bunun ölçütlendirilmesi) Yazımda öncellikle Tolstoy’un üzerinde durduğu iki kavramın – uygar insan ve uygarlık- okumasını yapıp günümüzle bağlantılandıracağım. Ertesinde “olumlama” diye – Tolstoy’un- bahsettiğini açıp gerçek aydınlanmanın günümüzdeki konumlanışını sorgulayacağım.
Tolstoy’un tanımını yaptığı uygar insan ve uygarlık kavramları Delevze’nin disiplin toplumları adı verdiği toplum tipinde şekillenmiştir. 19. yüzyıldan başlayan bu süreç kapitalist anlayışın üretimde yoğunlaşmayı yaratmak adına kapatıp kuşatma ve -kendi yapıları, sınırları önceden belirlenmiş olan- durmaksızın bir disiplinden diğerine akma- aile; okul; fabrika; hastahane; terzi; hapishane- durumu yaratmıştır. Europa 51 adlı filmde bir kızın fabrikadaki işçileri iş başında gördüğünde “birden mahkumlarla karşı karşıyayım sandım” deyişi Tolstoy’un çizmiş olduğu olumsuz portrenin iyi bir destekçisidir. Tolstoy’un belirttiği gibi bunlar uygarlık ölçütleridir. Buna ek olarak “tırnak temizliği”yle sembolize ettiği ahlak anlayışının çarpıklığı –insan-ların çalışma koşullarıyla, savaşlarıyla değil de tırnak temizliğini önemseme durumu- her dönem iktidara iyi bir yandaş olmuştur.
Faucault; Delevze’nin disiplin toplumu adı verdiği yapının geçiciliğini vurgulamıştır. Ve bu toplumların günümüzde denetim toplumu olarak yer aldığını belirtmiştir. Denetim toplumlarının disiplin toplumlarından farkının temelinde kapitalizmin yön değiştirişi yatmaktadır saptamasında bulunur Delevze. Artık amaç üretim değil, kapitalist çarkın dönüşüdür. Böylece “Okulların yerini sürekli eğitim, sınavların yerini sürekli değerlendirmeler alır” (Deleuze). Bu nokta iktidarın yayılım noktasıdır. İktidar artık parlamento, parti, devlet vs. tekelinde değildir. Her alana dağılmıştır. Faucault; devletin ya da şirketlerin yıkılması ve ya dönüştürülmesiyle iktidarın yok edilemeyeceğini belirtir. Ve “biyoiktidar” kavramı üzerinde durur. Ona göre iktidar bireylerin arzu ve isteklerini oluşturarak özneleri üretir. Fakat bu çıkmazlar doğuran bir tablo değildir. “Nerede iktidar varsa orada direniş imkanı vardır(...) Nasıl yapıldığını bildiğimiz sürece onları yıkabiliriz.” (Faucault)
Tolstoy’un sözünü ettiği kavramların günümüze yansıyışını dillendirmenin ardından “onaylama” ile kastedilenden bahsetmek istiyorum. Tolstoy uygar insanların uygarlıkla ilgilenmeyi gerçek aydınlanmayla ilgilenmeye tercih etmesini onaylayıcılığın etkisine bağlıyor. Ben bunun Aydınlanmanın kendisini Ortaçağ’da karşı çıktığı tek söylemciliğe bağlamasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum.
Günümüzde de baskısını üzerimizden atamadığımız, bir şekilde dayatmasını hissettiğimiz bir olgudur; iktidarın söylemini benimsemediğimiz sürece sesimizi duyuramayışımız. (şekilsel olarak bile. İngilizce ya da Fransızca konuşamadığımız sürece dünya kamuoyuna kendimizi dinletemeyişimiz) Bu Tolstoy’un uygar insanının uygarlıkla bağlantısının söylemsel aşamasıdır. Bir de bunun tahakküm kısmı mevcuttur. İktidar iktidarsızlığını ya da zayıflığını duymak istemez ve normalize etme çalışmaları yürütür. – Oysa Derida direnişin başrol oyuncusu olarak şizo özneleri gösterir-
Tolstoy’un kavramları üzerindeki okumlar ve onaylama üstündeki duruşun ardından gerçek aydınlanmanın günümüzdeki konumunu analiz etmeye çalışacağım.
Günümüzün ışığa ihtiyaç duyan yönlerini açıklamak için günümüz rahatsızlıklarına dönmek istiyorum. Fakat, bunu bir zıtlar teorisi olarak değil alternatiflendirme çerçevesinde yapmak istiyorum. Yukarıda da bahsettiğim tek söylem yaratısı, tek dünyaya doğru gidişin ne başı ne de sonudur. Tam orta noktası yani ivme kazandığı noktadır. Küreselleşme dehşetiyle karşı karşıya olduğumuz şu günlerde yabancılaşma dur dememiz gereken ilk durumdur. Yabancılaşmanın nereye varacağı belli olmayışında saklı bir korkutuculuğu var diye düşünüyorum. İnsanın ürettiğinin nesnesi durumuna gelişi, bedenin teknolojik ilerlemeyle makineleşmesi, doğasını kendi elleriyle nükleer santrale çevirişinden ve çölleşmeyi cips yiyerek izleyişinden daha dehşet verici bir tablo bugüne kadar görülmemişti. Ortega Y Gasset’in dediği gibi insanların uğruna hayatlarını verdikleri şeylerin ne kadar da anlamsız olduklarını görmeleriyle yabancılaşmadan sıyrılınabilir. Küreselleşme gibi acil müdahale isteyen durumlarda (Günter Gurras’ın da belirttiği) sosyologların felsefecilerle aralarındaki buzun eritilmesi şart diye düşünüyorum.
Gerçek aydınlanmanın, günlük hayat düzenlememizde iktidar sahibi olan mimaride başlayan, sabitliğin ölümü- eklemli ve halatlı sistemlerin kullanımına başlanması- ve hareket alanını kendin oluşturabilme ilkesinin elinden siyasette bulunan boşluğun felsefe tarafından doldurularak, temsili sistemlere karşı duruşu besleyip perspektivist bilgi yanında durmasıyla gerçekleşeceğine inanıyorum.
İLERİ GİTMEK VE BİLGİNİN KULLANIMI ÜZERİNE
Altay Sönmez
Özel Robert Lisesi
(2004 - Türkiye Felsefe Olimpiyatı Altıncısı)
Bilginin her çağda artması olgusundan kalkarak, insanlığın da her çağda ileri gittiği sonucunu çıkarmak doğru mudur? Uluğ Nutku
‘İleri gitmek’ kavramı sabit bir noktadan ayrılma sürecini ifade ediyor. ‘Daha’ edatında açığa çıkan anlam ise, onun, zaman olgusuyla birebir örtüşen, içinde ‘geri kalmak’, şimdi ve gelecek kavramlarını da barındıran bir bütün olduğunu gösteriyor. Herakleitos’un deyimiyle “Güneş her gün yeni.”, öyleyse ileri gitmek, uzamsal bağlamda sayısız ‘an’ noktasından müteşekkil zaman içinde, bir noktadan başka bir noktaya, bir güneşten başka bir güneşe yol almak olarak simgeleştirilebilir. Kafka, “artık bir noktaya gelindiğine geri dönüş yoktur, ama o noktaya ulaşmak gerekir” der. Bugün, insanın geriye dönüş korkusunu azaltacak bir noktaya ulaşmış değiliz; dar kapılardan geçtik, karanlığı omzumuzda taşıdık ve nemli bir köşeye çekilip güneşe bakmak zor geliyor bize.
Bilgi edinmek, ileri gitmenin, metaya indirgenmeyecek kadar değerli koşullardan biri. Bilgi metaya indirgenemez, çünkü meta değildir sadece; bir oluşu ifade eder, emek ve anlama isteğinin aydınlığında geçerlilik kazanır. Bilgi edinme sürecinde, insanın amacı, öznel varlık alanındaki boşlukları doldurmak olmalıdır. Sartre’ın deyimiyle varoluşunu kendi seçimleriyle onaylayan birey, uygarlığın mekanik yankısı değildir, kurucusudur. Evrene paralel ve onunla tutarlı bir düşün, eylem alanı büyütür içinde. İleri gitmek kavramını bu bireysel alan içinde değerlendirirsek, ‘ileri gitmek’, varlığın kötücül değer yargılarından kopması, olgun ve yücelmiş kılınması sürecidir.
‘Her çağ’, günümüz insanı için çelişkili ve belirsiz bir kavram. Tüm coğrafyalara ait, anlamlı bir bütünlük kazanmış bir çağdan bahsedemiyoruz. Dikey ve yatay çizgilere modern çağın, Afrika’nın uzak savanlarında, en baştan ve derin bir sıçrama halinde —bisiklete binen yerli— henüz kuruluyor olduğunu gözlemleyebiliriz. Ya da Anadolu’nun eski bir kasabasına, ‘Saat kulesinin etrafında uçuşup zamanın durgunluğunu kesen kuşlar’ çağı hakim diyebiliriz. Wittgenstein’ın filozofunun, “o ilk kaosa inebilmesi ve kendini orada da rahat hissedilebilmesi gereken” filozofun, zamanın ağırlığından kurtuluş çağı mıdır yoksa kastedilen? Uluğ Nutku’nun sözlerinde, daha çok kronolojik bir çağ ve felsefi sistematiğinin en büyük gelişimini sağlayan Batı uygarlığında ait bir çağın varlığı seziliyor.
Adorno, “Auschwitz’den sonra şiir yazılamaz” der. Bir dönüm noktasıdır Auschwitz; yıkan bir kaos, Batı’ya ait çağın ahlaki çöküşünü simgeleyen yalın gerçektir. Bilgiyi metaya indirgeyen, onu kılgısal getirimlerine göre yücelten ya da yok sayan insan, arzuyla seçer ve ayırır, ihtiyacını doyurur. Bu da yeter ona, çünkü ele geçirmek üzerine odaklanmıştır avcı dimağı. Bilgisini somutlaştırır elinde ve tortusunu giyotinin keskin bıçağı altında bırakır. Oysa ileri gitmek içindir tortu, ahlaki tutumun göz ardı edilmiş canlı ve yoğun özüdür.
“Düşünde düş görmeye başlamışsan, uyanma vakti gelmiştir.” (Novalis): çeliği kanatlandırıp, gaz maskesini insan yüzüne benzetmek bir uygarlık düşüyse eğer —narkoz verilmişti onlara— düşünde düş görmek de insanın oradan çıkarılışını, bilgi ediminin asıl nedenine ilişkin bir bellek yitimini gösterir. Yine de uyanma vakti yakındır öyleyse. İnsan yol boyunca tuttuğu düşünsel günlük sayesinde bu bellek yitimini aşacak, ileri gitmenin doğru bilginin kazanımı ardından gelen doğru eylem sayesinde gerçekleştiğini görecektir.
KORKACAK BİR ŞEYİNİZ YOK
Ekin Altepe
Özel Alman Lisesi
(2004 - Türkiye Felsefe Olimpiyatı Yedincisi)
‘‘Tüm uluslar gibi bireyler de kendilerinin uygarlık dedikleri şeyi gerçek uygarlık saymaya ne denli yatkınlar: öğrenimini bitirmek, tırnaklarını temiz tutmak, terziye, berbere gitmek, yurtdışına çıkıp gezmek; böylece tamamlanmış oluyor en uygar insan. Uluslara gelince; olabildiğince çok demir yolu, akademi, sanayi kuruluşları, savaş gemileri, kaleler, gazeteler, kitaplar, partiler, parlamentolar, böylece tamamlanmış oluyor en uygar ulus da. Bu nedenle, uluslar gibi yeter sayıda birey de uygarlıkla ilgileniyor, ama gerçek aydınlanmayla ilgilenmiyor. Bunlardan birincisi kolaydır, onaylanan bir şeydir. İkincisiyse büyük çabalar gerektirir, bu nedenle de büyük çoğunluk tarafından her zaman nefret ve düşmanlıkla karşılanır; çünkü uygarlığın aldatmacasını açığa çıkarır.’’ Tolstoy- İlkesiz Yaşam
I.
“Korkacak Bir Şeyiniz Yok.” (İncil)
Tolstoy’un yaşama biçimi olarak seçtiği katı ahlakçı tutumu, onu sahip olduğu bütün toprakları köylülere dağıtmaya sürüklemişti. Tolstoy bir aristokrattı, ama sınıfının ona sağladığı bütün çıkarlardan vazgeçecek, üstelik bu tutumuyla yüksek Rus aristokrasisinde bir ilk olmaktan çekinmeyecek radikallikte bir ahlaka sahipti. Tolstoy’un yaşamına ilişkin bu bilgi, aslında onun sözünün ağırlık merkezine doğru bizi yönlendirir. Çünkü o, gerçek aydınlanma ve “sürünün” iki yüzlü taklidi arasındaki farkı tespit ederken, bu farkın çoğunluğun ahlaki zafiyetinden kaynaklandığını ve tam da bu zafiyet nedeniyle, gerçeği gösterenlere kin ve nefret beslediklerini söyler.
II.
“Kendi aklınızla düşünmeye cesaret edin.” (Kant)
“Aydınlanma halen devam etmekte olan uzun bir süreçtir.” Sözünü hatırlayalım. Tolstoy’un kolaycı iki yüzlülük ve zor ama gerçek aydınlanmacılık arasında çizdiği sınır, herhalde bu uzun süreçteki ufak sapmalardan birine işaret ediyor. Sokrates’ten günümüze uzanan bu uzun çizgide, böyle bir sapmanın lafı bile edilmez olsa gerek.
Oysa günümüzde, Tolstoy’un yüz sene önce gösterdiği sınır aşılmış ve bu dogmatik formel yaşama stratejisi, kendi dışındaki tüm alternatifleri yok sayarak, kör karanlığı içine kapalı, dümdüz yoluna devam etmekte.
İnsanlık ağır darbelerden sonra ayağa kalkmasını bilir. Oysa ne yazık ki, içinde bulunduğumuz çağ, belki de insanlık tarihinin göreceği en ağır darbenin yaklaşmakta olduğu bir çağdır. Bu iki yüzlülük, sırf makro iktidarın damarlarında değil, Tolstoy’un başlangıcını işaret etmiş olduğu süreçte toplumun her kesiminin her katmanına sinmiştir. Mikro iktidarların yapısı bütünüyle iki yüzlülük tarafından kuşatılmış ve diğer sesler sindirilmiştir. Alternatiflere tanınan negatif özgürlük ise bu iki yüzlü tavrın vicdanını rahatlatmaktan öte bir anlam taşımamaktadır. İçinde yaşadığımız, sözde bilgi çağında, herkes magazin bilgisine, insanların yatak odalarına kadar sahipken, gerçek bilgi, istatistikler, savaş gerçekleri bir sır gibi saklanıyor. Eğer bu bilgiler, şans eseri meydana çıkarsa da, kimse bu bilgilerle ilgilenmiyor. Kimse, kendisini mutsuz eden, simulatif dünyasından kopartan bu bilgileri görmek bile istemiyor. Ve bu süreçte, bireylere, başını dik tutmaya çalışanlara yapılan halksızlığın kökleri o kadar derinlere iniyor ki, haklı taraf bile haklılığından emin olamıyor.
III.
Castello, Calvin’e karşı canı pahasına hümanizmi savunurken, Sokrates baldıran zehrini içerken, Ockhamlı’nın usturası kilise öğretisinin köklerini kazırken, ortaya konan ahlaki bir duruş vardır. Sürecin, içinde yaşadığımız çağın en acı tarafı, kendisine karşı en önemli eleştirileri yönelten ve temellerine saldıran filozofları irrasyonel ilan edişi ve onları irrasyonalizmi ve indeterminizmi savunmak zorunda bırakarak postmodernleştirmesidir. Derrida, “Nedenlendirmem için bir neden verin.” Demesine rağmen, felsefe hakkını ilk ortaya atan kişidir. Baudrillard, değerli ile değersizi ayırmayalım derken, toplumun içindeki kanseri tüm ayrıntılarıyla ortaya döken kişidir.
Şüphesiz ki, postmodern konumlanmaların, yaşamı estetize eden bir yönü vardır. Ancak kaçınılmaz olan toplumsallığımızdır. İnsan zoon politikon’dur. İnsanla ilgili ele alınabilecek hiçbir kavramı bu bağlamdan soyutlayamayız, dini bile. Nietzsche “akılsız kimselerin kendi gerçeklerinden öte hiçbir şeyi görmemekte çirkin bir ustalıkları vardır” derken, sanırım bugünün insanının ilk örneklerine yöneltmişti bu sözünü.
Evet, perspektivizm kabul edilebilir, dekonstrüktivizm gerekli bile olabilir, ama dünyada her şeye rağmen “haklı” eylemler de gerçekleştiriliyor; Gandhi’nin tuz yürüyüşü ya da Güney Afrika’da Mandela’nın iktidara gelişi gibi. Üstelik Gandhi’nin eylemini haklı ve ahlaki kılan da, sadece yapılmış olmasıdır ki, Gandhi de “Eğer bu yürüyüşü gerçekleştirmemiş olsaydık, işte o zaman haksız olurduk” diyerek tam da bu noktaya işaret etmektedir.
Sistemin içine aldıklarını postmodernleştirmesi, almadıklarını da yasadışı ilan etmesi, her şeye rağmen dile getirilen haklı doğruları ortadan kaldırmıyor. Ne Zapatistalar ne de felsefe hakkını savunanlar vazgeçiyorlar. Bu iki yüzlü, boğucu, suratsız insanlar topluluğuna rağmen. Belki de Dogville filminde olduğu gibi, tüm zayıf ve ahlaksızların yok edilmesi (biz de dahil) tek doğru çözümdür. Kim bilebilir?
OLMAYANA İNAN(DIRIL)ARAK GELECEK ADALET
Nevzat Eser
Ankara Atılım Lisesi
(2004 - Türkiye Felsefe Olimpiyatı Sekizincisi)
“Adalet, her kişiye borçlu olunanı vermektir.” Platon, Devlet, 335e
Adalet, her kişiye borçlu olunanı vermek değildir. Bu yalnızca hedefe kilitlenildikten sonra, parmaklarımızın arasındaki oku özgür bırakma eylemidir. Adalet hedefi hangi noktadan vuracağını belirlemektir, ödenecek borcu nesnel bir şekilde tespit edebilme durumudur. Bu her zaman verilenle eş olmalıdır. Çünkü insanlık hiçbir eş olguyu kabullenemeyecek kadar çeşnilidir. Öznelliğin ve özel durumların, hayatların, mekanların ve zamanların en önemlisi de öncesi ve sonrasının dikkate alınmadığı bir bilim ortağı adalet anlayışının, insanlığın kendi arasındaki ilişkiler için ne denli sağlıklı olacağı en büyük soru işareti değil mi? İnsan her şeyin ölçüsü ise; adalet, bireyin ölçüsünü, “alacağını” belirlemek için kullanabilmektedir.
Bizim lisanımızdaki bu mat “adalet” söyleyişinin, cıvıl cıvıl, çeşit çeşit ışık saçan insanlığın o saçtığı ışığa yön vermesi ne komik! Belki de bu ışık geçirmeyen mat özelliği ile bize “ben buradayım, canınızı yakar, istediğimi yaparım” diyor. Hayata küsmüş bu şımarık çocuğun kimden ne alıp kime ne vermesi adalet, öyle mi?
Eşit olmamanın adaletin ilk koşulu sayıldığı bir dünyadayken bu denli çıkar ilişkisine dönüştürülmemeli adalet. Roma Hukuku’nun matematiksel önermeleriyle paralellik gösteren bir adalet anlayışı, insanàkamuda belki, lakin insanàinsan arasında dogmatik yapısıyla geçerli olunca mı adalet sağlanır?
Adam öldürenin alacaklı olmasına yelteniliyor bu fikirle. Ve borçlu olanın öldürülenin yakınları olduğu halde, bu borcu devletin ödemesine adalet diyoruz biz. Sebebi anarşimizin o kör eden başı boş aydınlığa karşı güneş gözlüklerimizi çıkarmama isteği. Peki adam öldüren kişinin canının alınmasıyla mı borç ödenecek? Yoksa insanın özünün iyi olduğuna inanıp, o adamı ıslah attikten sonra, o adama yeni bir yaşam sunulmasıyla mı borç ödenmiş oluyor? Adam öldürenin borcu canı alınarak ödenmeli. Bu yüzden en doğru adalet Hammurabi’ninki. Öyleyse bu şekilde bir borç ödemesi doğru kabul edilirse, adalet hümanizmanın en büyük düşmanı olmalı. Ve insana güvenmemeli adalet. Öldürülenin borcunu ödemek mümkün değil ki… O zaman ölen için adalet başarısız olmakta. Işte bu noktada tutunulan dal: “ahirete inanma”. Asıl adaletin Yaratıcı’dan geleceği fikriyle rahatlama… Bu yargının insanlığın kurmaya çalıştığı adalet anlayışında içinden çıkamadığı, kendini doğrulayamadığı bir nokta ölüm. Tanrı kalanların borcu ödenebilsin diye o ateşten aldı duyguyu, intikamı insanlığa verdi.
Milyonların, nice büyük filozofların inandığı Tanrı adaletsiz midir? Tanrı insanlığa neden can vermiştir? Bu bir borç ödeme ise, insanlar nereden Tanrı’dan alacaklıdır? İnsan, benliğini anlamlandıramadığı dönemlerden beri ne tür bir alacaklıdır ki; kimilerine ödeme yapılırken, kimileri hep beklemektedir? Belki de en büyük ödeme verilen candır.
Yaşamın kendsi adalettir. Yaşamın kendisi adaletse soluk alıp vermemiz dahi bir borç almak ve vermektir. En büyük adalet; ağaçların bize oksijen sunarak borcunu ödemesi, bizim de soluğumuzu verip karbondioksit çıkararak borç olarak aldığımızı sandığımız, aslında alacağımız olan oksijenin borcunu ödememizdir. Öyleyse ebediyen sürebilecek tek adalet tarafların birbirlerine sürekli borçlu olduklarına inanmaları ile mümkündür. Bu varolmayan imgesel olguya dogma bir şekilde inanarak adalet sağlanır belki de! Belki de Kral Arthur bu gerçeği biliyordu. Olmayan borçlara şövalyelerini inandırmak adına yuvarlak masanın etrafına “Birbirimize hizmet ederek özgür oluruz.” yazısını yazdırdı. Ama kimsenin canının yanmadığı bir düzenekte vazgeçilenlerle borçların kapatıldığı, alacaklıların uysallaştığı bir ütopya sistemde, adalet anlayışı yaşamın kendisiyse, bu varlığa yeni şekiller sokmanın anlamı ne bilmiyorum!
Yalnızca tek tip insan için mükemmel adalet sağlanır. Bu yüzden tek tip insan yaratmaya çalıştı Doğu Bloğu. Demir bedenli halk çardan beri oldukça sertleşmişti. Bunun için ellerine bir düzeltici alet alıp sivri kafaları yonttular. Boynu uzun olup, kafası dik olanların akıbeti korkunçtu. Demiri işlerken çıkan ıstırap dolu kıvılcımlar yalnızca mükemmele adanan küçük kurbanlardı onlara göre. Çok uğraştılar ama olmadı. Komünal yaşam önce sosyalizm olarak görüldü sonra kominizm olarak boy gösterdi. “Adil olmak eş değerlerle varolmaktır” dediler, “her bireye aynı değer yargılarıyla yaklaşmaktır” dediler. Bu fikir bana İlahi Güç’ün kılıcı Azrail’i anımsattı. İster mahpus yatağında, ister saray odasında eş gelen yalnız ölüm. Öyleyse yalnız Azrail sosyalist, yalnız Azrail kominist. Tek adil Tanrı ve onun çalışanları. Sonu aynı biten filmin ortası çok da mühim olmamalı. Tanrı da bu adalet anlayışını ona can borcumuz olduğuna bizi inandırarak sağlamıyor mu? O yüzden adalet, olmayana inan(dırıl)arak gelecek!
ADALETİN İŞLEVİ ÜZERİNE
Altuğ Akbaş
Gelibolu Anadolu Lisesi
(2004 - Türkiye Felsefe Olimpiyatı Dokuzuncusu)
“Adalet her kişiye borçlu olunanı vermektir.” Platon, Devlet, 335e
Adalet... insanoğlunun, ortaya çıktığı zamandan bugüne değin, mutlak suretle sağlamaya çalıştığı yegane sistem...
İnsanlık tarihinde yapılacak ufak bir yolculuk bize toplumların sürekli mücadele içinde olduğunu, barış ve adaletin sağlanması yolunda sürekli karşıt güçlerin savaşım halinde bulunduğunu gösterecektir. Yazık ki insanlık, karanlık çağdan bu yana adaleti barışı ve özgürlüğü sağlayacak bir yaşam sitesi geliştirememiştir. Bunu tarihin toplu sayfalarında kaybolup giden barış antlaşmalarından, sürekli artmasına rağmen hiçbir soruna çare olamayan savaşlardan, insanların kendi ahlak anlayışlarındaki özensizliklerden ve bugün küreselleşen dünyamızdaki sevgili arsız postmodern yaşam anlayışımızdan çıkarsamak mümkündür.
İnsanlık kendi içindeki bütün bu savaşıma rağmen adalete hiç bugünkü kadar uzak olmamıştır, toplumların varlık anlayışı hiç bir zaman bugünkü kadar ben merkez (sadece ben için) olmamıştır. İnsanların birbirlerinin varlık alanındaki yerlerini gasp etmeleri, dünyanın adaletsiz bir biçimde paylaşıldığının kanıtıdır. Bu da dünyada var olmanın tekelleştiği anlamına gelir ki bu tekelleşme yalnızca güçlü olanın kontrolündedir.
Bu noktada sorulması gereken iki soru ortaya çıkıyor:
1) Varlık alanındaki sınırlar nasıl oluşmaktadır?
2) Bu sınırların değişim süreçleri ne ile ilgilidir?
Birey, öteki bireylerle varolmakta ve yaşamaktadır. “İnsan insanlar arasında insandır.” der Fichte. Ancak uygar yaşam, bireysel özgürlüklerin karşılıklı olarak sınırlandırılmasını gerektirir. Bu sınır bireyin ötekilerden farkını oluşturur. Birey kendisini bu sınırlarla ortaya koyar ve benlik kendini bu sınırlar dahilinde meydana getirir. Bireylerin bu sınırlara sadık kalması ile her birey kendine bir “varolma alanı” yaratmış olur ve böylece doğal sınırlar oluşur.
Ancak uygar insan rahatsızdır. Kendini belli sınırlar içine hapsetmesi insanın doyuma ulaşmasına bağlıdır. (Buradaki doyum ifadesinden kasıt; bireyin kendine ait hissettiği sınırlara ulaşmış olmasından kaynaklanan huzur duygusudur.) Doygunluğa erişmemiş insan, sınırlarını genişletmek ister. Ve bu istek alt benliğinin bir sonucu olarak kendini saldırgınlığa çevirir. Birey artık varlık sınırını gücüyle genişletmek niyetindedir. İşte tam bu sebepten dolayı insan, isteklerinin kölesi olmaktan kurtulamaz. Birey daha fazla özgürlük isteği uğruna köle durumuna düşmüştür ve artık elinde olanlardan çok olmayanlar açısından yoksuldur (Faurier). Böylelikle bireyin kendisi ile ötekiler arasında bir savaş başlar. Ve bir birey köle olarak girdiği bu savaştan öteki üzerinde efendi olarak çıkmalıdır. Zira “ben”in sosyal yaşantı içinde ötekine karşı kendini ortaya koyarken kendi sınırlarını da belirlemesinin amacı, zamanla bu sınırı açmak ve ortadan kaldırmaktır. Çünkü “ben”in “öteki”ne karşı varolmak adına giriştiği savaşta mücadele etmesi yetmez; zafer de kazanması gereklidir. Bunun için “ben” kendi varlığını korumak ve varlık alanını genişletmek amacıyla “öteki”ni varlıkta dışlamakta ve gerektiğinde onu yok etmeyi göze almaktadır. İşte “ben” ile “öteki” arasındaki bu savaş bütün şiddetiyle sürerken ben için adaletin de bir anlamı kalmamıştır. Başka bir ifadeyle kendi adaletini (kendisi için tasarlamış olduğu adaleti), kendi yaptırımlarıyla ötekine kabul ettirmeye çalışmaktadır. Bu adalet anlayışının egemen olabilmesi için de ben’in bunu sağlayacak gücünün olması gereklidir. Yani güçlü olanın adaleti yerine getirilmelidir.
Görülüyor ki güçlü olan birey adaletin kime ait olduğunu da belirlemektedir. Öyle ki güç özgürlüğü, zaferi ve huzuru da beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla mutluluğun anahtarı da güçte gizlidir. Fakat burada dikkati çeken nokta mutlu olan öznenin tekilliğidir. Platon’un burada bahsettiği bireyin olacaklı konumu güçlü olan için de geçerlidir. Ancak aynı ölçüde güçlü olan “ben”in varlıktan dışladığı “öteki” için de geçerlidir. (Buradaki alacaklı ifadesinden kasıt bireyin adalet özgürlük, huzur ve mutluluk hakkıdır.
Birey insan olma onuruna (İ. Kuçuradi) sahip çıktığı ölçüde başka bir ifadeyle kendini insan olarak ilan edeceği yürekliliği gösterdiği” sürece alacaklı konumunu sürdürecektir. Fakat yaşadığımız dünya, “ben”in insan olma onurunu hiçe saydığı, adaleti ve özgürlüğü kendi konumundan başlayarak düşündüğü, güç esasına dayalı acımasız bir dünyadır. Bu noktada “ben”in alacaklı konumunu sürdürmesi başka bir deyişle alacakları üzerinde hak iddia etmesi düşünülemez. Fakat buna rağmen adaletin, güçlü olanın (yani gücüyle insan olma onurunu ayaklar altına alan “ben”in) lehinde çalışması, adalet sisteminin ters işlediğinin bir göstergesidir.
İnsan davranışı salt etiğe indirgenemez ancak etikle buluştuğu ortak noktadan bağımsız olarak düşünüldüğünde “ben” ile “öteki” arasındaki ilişki sadece bir savaşımdan ibaret hale gelir. Ve bu savaşımın ancak bir tane galibi olacaktır. Çağımızda varolması gereken adalet sistemin önemi de buradan kaynaklanmaktadır. Adaletin benin güç kullanımını en alt seviyeye indirerek hem “ben” olana hem de ben olmayan “öteki”ne hakkını teslim edecek ve evrensel bir barışı sağlayacaktır. Aksi halde oluşacak olan sistem adaletin içini boşaltacak ve adalet sisteminin tekelleşmesine neden olacaktır.
BOŞLUĞUN KÖKENİ
Emek Yüce Zeyrek
İzmir Milli Piyango Anadolu Lisesi
(2004 – Türkiye Felsefe Olimpiyatı Onuncusu)
Bilginin her çağda artması olgusundan kalkarak, insanlığın da her çağda ileri gittiği sonucunu çıkarmak doğru mudur?
Uluğ Nutku
“Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.” Delphi Tapınağı’ndaki kahinlerin kendisini ülkenin en bilgin kişisi seçtiğini öğrenen Sokrates’in verdiği cevap... Bugün bir ilkokul çocuğunun bilgisine erişememiş olan Sokrates, bilgi sahibi olmayı en yüce erdem sayarken; günümüz dünyasında “bilme”nin insanoğlunun elinde nasıl korkunç bir silaha dönüştüğünü öğrense, bilginin besisuyuyla varolan ulu bilim çınarlarının nasıl da insan ırkının bugünün ve geleceğinin darağacı durumuna sokulduğunu görse kuşkusuz onulmaz bir dehşete kapılırdı.
“İnsan bilmek ister.” Bu bilme isteği ve ihtiyacı varoluşumuzdan bu yana gelişme için güçlü bir itici güç olmuştur. Yazının icadı bu gelişme için bir sıçrama tahtası olmuş, Sanayi Devrimi ise bilgiyi ve gelişmeyi aynı potada eritip pragmatist bir forma sokmuştur. Başlangıcından bu yana inişli-çıkışlı bir grafik çizen bilgi, artık kulvar değiştirip “grafik üstü” bir çıkış yakalamış ve amacından sapmıştır. Bilimdeki ve onun paralelinde gelişen teknolojideki ani ivme insanoğluna sağladığı alışılmadık rahatlıkla, onu zihinsel ve fiziksel tembelliğe itmiştir. Bu durumsa; toplumsal ilişkilerde, sanatta, eğitimde, felsefede, ahlakta hazırcılık anlayışına, daha ileriki dönemlerde ise boşluğa, çürümüşlüğe kadar götürmüştür.
S. Zweig’ın dediği gibi “Artık, 19. yüzyıl ahlakını Kant değil, cant (ikiyüzlülük) belirlemiştir” (Freud ve Öğretisi). Bilginin artmasıyla insanoğlu özünden kopmuş, “mekanik sanrıların” peşine düşerek; giderek topluma ve onun çarklarına daha da bağımlı hale gelmiştir. Bunun en güzel örneği Franz Kafka’nın “Dönüşüm”ündeki Gregor Samsa karakterinin geçirdiği başkalaşımdır. Bu dönüşüm gerçekleşemediği zamansa Albert Camus’un “Yabancı”sındaki Mersault gibi “ruh soğuması”na tutulup dünyaya, kendimize yabancılaşmaktan “ikisi de bir” diyerek ucuz bir postmodern stoacılık geliştirmekten başka çaremiz kalmaz.
Bu boşluğun ve rahatlığın sanattaki etkilerine baktığımızda A. Böcklin’in Ölüler Adası, E. Munch’un Çığlık’ı, C. Baudelaire’nin “Spleen”i (iç sıkıntısı), Verlain’in Rimbaud’a seslenişi –(...uyan/ruh ölümsüz müdür, söyle!)- bu boşluğun daha tohumken sebep olduğu karamsarlığın estetik değeri yüksek eserleri olarak karşımıza çıkar. Teknolojiyle birlikte postmodernizmin de köklerini sanatın can damarlarına sardığı dönemlerdeyse varolan gerçekliğin dışındaymış gibi sunulan; gelecekle ya da zamansız ve mekansız dünyalarla ilintilendirilen “kurgu”lar ırkımızın içine düştüğü karamsarlığı ve boşvermişliği ortaya koyar. Tarkovski’nin Solaris’i (Stanislav Lem’in bir romanı), Kubrik’in A. Clockwork Orange’ı, son dönemlerin popüler filmleri olan Fight Club ve Matrix’i bunlara örnek gösterebiliriz. Kugudan çok imgesele önem veren Beat Generation’ı (A. Ginsberg, W. S. Burroughs) da bu boşluk ve “değer al-aşağısının” sanattaki görüngüleri olarak sayabilirz.
Bu değerler çöküşü ve çürümenin felsefedeki en önemli temsilcisi Nietzsche’dir. Toplumun nihilizme sürükleneceğini öngören filozof; Böyle Buyurdu Zerdüşt’te Tanrıyı öldürme, Deccal’de de gelişmeye en büyük engel olarak gördüğü Hıristiyan doktrini yıkma, kavramları ve değerleri yeniden yaratma yolunu seçmiştir. Russell’ın Mutluluk Yolu’nda anlattıkları da bilgili insanı düştüğü karamsarlıktan koruma yollarından başka bir şey değildir. Orwell’in felaket senaryoları da insanoğlunun bulunduğu durumu kavramak açısından önemlidir. K. Marx ve Engel’in yayınladığı manifesto da özünde insanlığı boşluktan kurtarmaya ve “eşitlik” hissiyle mutlu kılmaya yöneliktir.
Bütün bu boşluk, karamsarlık, yozlaşma bizi dönülmez bir yola soktu. Tıpkı Dr. Jekyll’ın Mr. Hyde’ı yaratması gibi biz de bütün boşluğu kendimiz yarattık. Önümüzde iki seçenek var: Ya bu engin kara deliğin bizi sonsuza dek dünya üzerinden silmesine göz yumacağız; ya da özümüzde insaniyet adına kalan ne varsa ona tutunup yeni baştan bir dünya yaratacağız.