FRANSA ÖRNEĞİNDEN FELSEFE DERSLERİ
Hazırlayan
Nuran Direk
FELSEFİ METİNLERİ OKUMA –
ANLAMA- TARTIŞMA ve YORUMLAMA
Felsefi metinleri okuyup
anlayabilmek için izleyeceğimiz yolları şöyle
belirleyebiliriz:
1.
Metnin konusunu ve ortaya koyduğu felsefi savları
belirlemek
Metnin üzerinde durduğu kavram ya da
sorununun ne olduğunu belirleyiniz. Bu konunun
derslerde incelenen hangi konularla ilişkili
olabileceğini düşününüz. Tartışmak ya da yazmak için
metne bu bağlam içinde yönelmek gerekir. Yapılacak
işlerden biri verilen metnin öğelerini saptamaktır.
Hangi kavramlarla hesaplaşmak gerektiğini, bu
kavramların olası tanımlarını düşünmek gerekir.
“Metindeki konu, nasıl ve hangi açıdan ele
alınmıştır?”, “Bu metnin arkasındaki soru ne
olabilir?” soruları üzerinde düşünülmelidir. Çünkü
bir soru olmadan bilgi olmaz.
Başarılacak ilk iş, bu sorunun ne
olduğunu parçanın analizinden çıkarmaktır ve sonra
da bu soruya filozofumuzun metninde nasıl bir yanıt
verdiğini bir iki cümleyle ifade etmektir. Bu,
öğrencinin konuyu anladığını gösterir. Bu sorunun,
bizi felsefenin hangi alanlarına götüreceği
saptanmalıdır. Çok kez karşımıza çıkan soru bir çok
filozof tarafından yanıtlanmış olan bir sorudur. Bu
takdirde bu soruyu farklı biçimde yanıtlamış olan
filozofların düşüncelerini hatırlamak gerekecektir.
Ancak bizim asıl işimizin metin
olduğu bilmeli ve ondan pek fazla uzaklaşmamalıyız.
Elbette büsbütün metnin içine sıkışıp kalmak da
bize problem üzerinde özgün düşünme olanağı
bırakmaz. Merkezden ayrıldığımız her defa ona başarı
ile dönmeyi becerebilmeliyiz. Bir felsefe metninde
konunun ortaya koyduğu sorun felsefi bir sorudur ve
bu sorunun kuşkusuz tek bir yanıtı yoktur. Siz
metindeki yanıtın ne olduğunu metne dayanarak bir
iki cümleyle özetleyiniz.
Buraya kadar olan kısım metnin
anlaşılması ve çözümlenmesi ile ilgilidir. Bundan
sonra problemi belirleme ve çözümleme gerekecektir.
2.Konunun ortaya koyduğu
felsefi problemi belirleme ve çözümleme
Ortaya konan sorun nedir? Bunu
belirledikten sonra yazarın yanıtının ne olduğunu
belirlemeliyiz. Sorunun yanıtı tek değildir. Bu
soruya verilmiş başka yanıtlar olabileceğini de
düşünmeliyiz.Bunlar üzerinde tartışmalıyız.
Tartışmanın ya da yazmanın yaratıcılığı, bu
yanıtların ne tür yeni soruların kapı araladığını
göstermekten geçer.. Bu tür sorular problem üzerinde
daha derin düşünmeye olanak sağlar. Bazen
birbirleriyle çelişen temellendirmeleri ortaya
koymak ve bunları tartışmak ve değerlendirmek
gerekir (Bu konuda başka filozoflar size yardım
edebilir). Karşıt düşüncelerin çatışması felsefenin
özünde vardır. Bu nedenle problemin yapısındaki
çelişkileri, açık bir dille ortaya koymak gerekir.
3. Düşüncelerini
gerekçelendirebilmek için bilgilerini seferber etme
Konu, sizi pek çok soruya
yöneltebilir. Ana problemi belirledikten sonra
problem karşısındaki tutumumuzu belirlememiz
gerekir. Konu bizi, yıl boyunca karşılaştığımız bir
çok düşünüre götürebilir. Bunları düşüncemizi
desteklemek için kullanabiliriz. Hangilerini
kullanmamız gerektiğinin ayrımını dikkatlice
yapmamız gerekir.
Yapılacak işleri şöyle
sıralayabiliriz:
1.
Metnin odaklandığı ana
kavramları ve soruyu bulmak
2.
Verilen metinden
çıkabilecek soruları formüle etmek.
3.
Metinde geçen kavramları
tanımak ve hangi alanla ilgili olduğunu belirlemek
4.
Konunun ortaya
koyduklarını belirlemek ( Bu konuyla neden
ilgilenilmiş olabilir? Hangi kaygıyla böyle bir soru
ortaya konmuş olabilir? Böyle bir sorunun ortaya
atılmasını gerektiren bir durum düşünülebilir mi?)
5.
Konuyu tartışmaya
elverecek gerekçeler bulmak. Bu konuda düşünen
filozofların düşüncelerine eğilmek, verilen metnin
dayanaklarını tartışmak
6.
Örnekler bulmak.
(Gerekçelendirmede yalnızca örneklerle
yetinmemelidir.)
7.
Bir problem yapılandırmak,
metnin içindeki bir ipucundan hareket ederek kendi
tutumunu belirlemek ve kendi yönünde geliştirmek.
(Bu planın mekanik bir biçimde uygulanması gerektiği
düşünülmemelidir. Önemli olan yazılan ya da
tartışılan hiçbir şeyin konu dışına çıkmamasıdır.
Yazıda düşünceler bir akıl yürütme modeli içinde
sırasıyla birbirini izlemelidir.
8.
Giriş hazırlama: Girişin
amacı tartışacağınız ana problemin ne olduğunu
göstermek ve yazınızdaki planı yazınızdaki
bütünleştirici fikri açıklamaktır.
Örnek: 1
Yasaların /kuralların varlığı
özgürlüğümüzü engeller mi?
Konunun öğelerini anlamak:
-
Yasa nedir? İnsan davranışlarını
sınırlandıran ne tür yasalar vardır?
-
Özgürlüğümüzü sınırlayan farklı
tipte yasalar varsa özgürlük problemi hep aynı
biçimde mi karşımıza çıkar?
-
Yasalar özgürlüğümüzü niçin
sınırlandırmış olabilir? Bu yasa/kural türlerine
örnekler verebilir misiniz?
-
Neden toplum yasaları var? Bu
yasaların hepsi aynı yapıda ve özellikte mi?
-
İnsanlar doğa yasalarının ortaya
koyduğu engeller karşısında nasıl davranırlar?
Nasıl tutumlar geliştirirler?
Konunun savlarını belirlemek:
-
Yasaların varlığı ile özgürlük
arasındaki çelişkileri çözümleyecek örnekler
bulmaya çalışın.
-
Yasalara kesin olarak saygı
göstermek gerekir mi? Adil olmayan , insan
haklarına aykırı yasalara zorla boyun eğdirilmiş
olsak onlara saygı duyduğumuz anlamına gelir mi?
olabilir mi?
-
“Yasalar özgürlüğümüzü engeller”
savının doğruluğu ya da yanlışlığı “özgürlük”
kavramının belirlediğimiz içeriğine göre değişir
mi? Nasıl?
Örneğin: Eğer özgürlük aklına
eseni yapmak olarak tanımlanırsa bu ifade nasıl bir
doğruluk değeri taşır?
Bir problem yapılandırmak:
-
Bir /birden fazla özgürlük
tanımı geliştirin (bir tutum alın) ve konu olan
sorunun neden sorulmuş olabileceğini göstermeye
çalışın.
-
Doğa yasalarının hangi anlamda
insan özgürlüğünü sınırlandırdığını gösterin
-
Toplum yasalarına saygı
göstermenin insan özgürlüğünü engelleyip
engellemediğini tartışın
-
Doğa yasaları, bu yasaları
bilen bir insan için özgürlüğünün engeli midir?
-
Eğer yasalar ve kurallar
olmasaydı gerçekten özgür olabilir miydik, bu
özgürlük neyin özgürlüğü olurdu?
-
Doğanın insanı sınırlayan
yanlarını (ekolojik denge)gösteriniz.
Doğa yasalarının ortaya koyduğu engeller insan
için kendini geliştirme fırsatı yaratmış
olabilir mi? (Bilim ve teknoloji)
Açıklayıcı notlar:
Konunun öğelerini anlamak:
Yasa sözcüğünün anlamları
tanımlanmalıdır. Doğa yasalarının ,özünde bir kural
olan toplum yasalarından farkı belirlenmelidir.
Problem doğa açısından ve toplum açısından aynı
biçimde ele alınamaz. Doğa yasaları açısından
özgürlük, bizim akıl ve irademizle doğal engellerin
üstesinden gelmeye yönelik bilgi ve teknolojiyi
üretme kapasitemizdir. Bu anlamda doğanın
belirlemeleri olan yasalarla insan özgürlüğü
arasında bir karşıtlıktan söz edilebilir. Eğer
yaşamak istiyorsam yer çekimi yasasını hesaba katmam
önlem almam gerekir. Bu anlamda doğa yasaları
özgürlüğümü sınırlar (Eğer özgürlük, her
istediğini yapmaksa). Aynı biçimde toplumsal
yasalar da benim her istediğimi yapmamı engeller. Bu
açıdan özgürlüğün bir yanılsama olduğu da
söylenebilir. Toplumsal özgürlüğün teminatı olan
adil yasalarla; hakları ihlâl eden, baskıcı, ortak
çıkarları gözetmeyen dayatılmış yasaları birbirinden
ayırt etmek gerekir.
Konunun savlarını belirlemek:
-
Bu sorunun niçin sorulmuş
olabileceğini ve hangi tür engellerden söz
edildiğini düşünmek gerekir.
-
Bir kişinin çıkarları açısından,
bencil bir özgürlük anlayışına yasaların engel
olduğunu belirleyin. Böyle bir özgürlüğün
yanılsama olduğu sonucuna varın.
-
Bazı yasaların özgürlüğü nasıl
sınırlandırdığını örnekler üzerinden gösterin.
Doğal ve toplumsal açıdan yasaların
baskılarının insanı nasıl engellediğini gösterin
Bir problem yapılandırmak:
-
Ortaklaşa olan her şey özgürlüğü
sınırlandırır.
-
Doğal zorunluluklar, insanda
onları aşma girişimlerini körükler.
-
Özgürlükle toplumsal yasaların
birbirine karşıtmış gibi görünmesi çoğunlukla
“bireysel özgürlüğün” yanlış tanımlanmasından
kaynaklanır.
-
İnsanın özgürlüğü, doğa
yasalarını bilmek ve tanımaktan geçer. İnsan
amaçlarına bu bilgileri kullanarak ulaşır.
-
Yasaların olmaması, toplum
içinde yaşayan insan için en büyük engeldir.
Sonuç: Öyleyse asıl sorulması
gereken soru yasaların adil olup olmadığı sorusudur.
Örnek-2
KANT
“Ben” diyebilme
Kendiliğini (représantation)
tanımada bir “ben”e sahip olmak: insanda
gelişmiş olan bu güç, onu yeryüzünde yaşayan
bütün öteki hayvanlara üstün kılar. O, bu sayede
bir kişidir; bilincinin birliği sayesinde bütün
değişimlere rağmen kendisini ortaya
çıkarabilir. O, tek ve aynı insandır. Bu
demektir ki o, diğer varolanlardan bütünüyle
farklı bir varlıktır. Düşünceden yoksun
hayvanlar ve şeyler arasında saygınlık
açısından en üstün sayılmasının nedeni, bu
meziyetidir. Bir kimsenin henüz “ben” diyememiş
olmasının nedeni, henüz ben düşüncesine sahip
olmamasıdır. Öyle ki bütün diller, birinci
şahısla konuştuklarında –bunun için özel bir
sözcükleri olmayanlar diller bile- bu
“ben”sözcüğü üzerinde düşünmelidirler. Çünkü bu
yeti (düşünme ) anlama yetisidir.
Çocukların henüz doğru dürüst
konuşmaya başlamadıkları zamanları hatırlamak
gerekir. Çocuklar biraz düzgün konuşmaya
başladıktan en az bir sene sonra ancak “ben”
diyebilirler. İlk önce üçüncü kişi ile
konuşurlar, daha sonra ben demeye başlarlar. Ben
demeden önce kendilerinden üçüncü şahısla
bahsederler (Charles yemek, yürümek
istiyor..gibi). Bir çocuğun “ben” demeye
başladığı zaman aydınlanmaya ve büyümeye yüz
tuttuğu düşünülebilir. O günden sonra bir daha
asla öteki biçimde konuşmaz. Bundan önce
yalnızca duyuyordu artık düşünmeye başlar.
Antroplogie du pointe de vue
pragmatique (1798) Kaynak Hatier , Philosophie
Terminale ES.S p.32
Metnin gelişimini anlamak:
-
Metindeki temel tezi bir /iki
cümleyle özetleyiniz.
-
İnsanın kendiliğini
tanımlamada “ben”e sahip olması neyi gösterir?
-
Kant, düşüncelerine yol
gösterici ipucu olarak niçin konuşma yetisine
sahip olmayı ve özellikle “ben” diyebilmeyi
almış ve düşüncelerini bu temel üzerine
yapılandırmıştır?
-
“Akıl sahibi almayan hayvanlar”a
ve yalnızca “ kendini duymayı” başarabilen
çocukluk yaşlarına atıfta bulunması, Kant’ın
düşüncelerine ne katmıştır?
Felsefi savları belirlemek:
-
Kendilik bilinci, düşünce ve
konuşma yetisine sahip olan varlıklara özgüdür.
Dil, düşünme ve kendilik bilinci arasındaki
bağları gösteren örnekler yardımıyla bu
düşünceyi ortaya koyun.
-
Neden bir kişinin, insan
olarak saygınlığının temeli ve onun diğer
hayvanlara karşı üstünlüğü “ben” diyebilme
gücüne dayanır?
-
Kant’ın yaptığı gibi duyarlılık
düzenine (geniş anlamda bütünüyle duyumlara ve
duygulara) duyguların bilincine bu kadar kökten
biçimde karşı çıkmaya hakkımız var mı?
Ek okumalar:
Bilinç
Bilinçdışı: Alain, Sartre, Freud
Dil: Hegel, Merlau-Ponty
Açıklamalar:
Metnin gelişimini anlamak:
Bu bölüm metni doğru anlayıp
anlamadığınızı denetler. Bu işte başarılı olmak için
çok sayıda metin incelemesi ve çalışması yapmak
gerekir. Böylelikle size verilmiş olan metnin
öğelerini bulmada kendinizi geliştirebilirsiniz.
-
Kant, burada deneyimlerimizi
birleştirme gücü olarak anlaşılabilecek çok
klasik bir bilinç kavrayışı geliştirmiştir. Bu
güç, insana özgüdür, “ben diyebilme gücü” bir
kimsenin yalnızca birliğini değil; kişi
olarak sürekliliğini ve kendiliğini tanımasını
sağlar.
-
Kendiliğini tanıma , bilinç,
akıl, düşünme arasındaki bağlar (Metinde birinci
paragrafta geçenler) kesinlikle açıklanmalıdır.
Bu dört terim eş anlamlı değildir ama
birbirine çok yakın yetileri betimlerler ve
klasik felsefenin dediği gibi insanın özüdürler.
Bilinç, akıl ve düşünme ; insanın kendi
ruhunun dışında olanları tanımasını ve onlar
arasında bağlar kurarak tanımasını sağlayan üç
zihinsel formdur.
-
Bilince, başka bir klasik
yaklaşım biçimi : Kant, ne düşüncesiz bilinç
ne de dilsiz düşünce olmayacağını tezini
geliştirdi.. “Ben” demenin, bilincin varlığının
bir kanıtı olduğunu söyledi ve kendilik
bilincine, kendini düşünen bir özne olarak kabul
etmenin eşlik ettiğini söyledi.
-
Birinci soruya yanıt verirken:
Kant yalnızca bilinci tanımlamakla yetinmedi,
aynı zamanda insana özgü bir karakteri de açıkça
ortaya koydu. Akıl sahibi olmayan hayvanları ve
çok küçük çocukları varolma bilincine değil
varolma duyumuna sahip olduklarını söyledi.
Felsefi savları belirlemek:
Bu bölümün amacı, metinde sorulan
soru etrafında düzenlenmiş olan yanıtların ve
açıklamaların ortaya koyduğu problemi tanımlamak ve
bu tanımlamanın anlatım planımıza nasıl hizmet
ettiği gösterilmelidir.
-
Bu metnin yanıtlamaya çalıştığı
ve odaklandığı soru bulunmalıdır.
İnsanın kendi benini mesafeli olarak
inceleme , kendi bilincini bir nesne gibi ele alma
gücü kendilik bilincidir. Düşünme tarzı bakımından,
bu kendisini sanki kendi dışında bir varlıkmış, bir
nesneymiş gibi ele alan bir tanıma yetisidir. Kant,
burada konuyu dil ile konuşma gücüyle
ilişkilendirmektedir. Düşünme ve diyebilmeyi zorunlu
bir bağlantı içinde sunmaktadır. Düşünme ve bir dile
sahip olma insanın bir varolan olarak türsel yani
temel özelliklerindendir.
-
Metin açıklanmaları bilinç ile
sorumluluk arasındaki ilişkiler yönünde
geliştirilebilir. Çünkü biz ne olduğumuzu, ne
düşündüğümüzü, ne yaptığımızı bilen ;
düşüncelerimizin ve eylemlerimizin
sorumluluklarını alan varlıklarız.
-
Psikanalizin ışığında edebi
referanslara dayanarak ya da basitçe beylik
insan davranışları üzerinde düşünerek Kant’ın
düşünceleri, bilinç ile bilinçsizlik, akıl ve
duygular, mantıklılık ve duygusallık arasındaki
sınırın kırılganlığı açısından geliştirilebilir.
Örneğin duygunun,en azından “ben” diyebilme
kadar insana özgü bir durum olduğu
gösterilebilir.
Örnek-3
Bir kimse, kendisi olmayabilir mi?
Konunun öğelerini anlamak
-
Olabilmek sözcüğünün
anlamlarını (olasılık, muktedir olmak, hakka
sahip olup olmamak.. gibi) çözümleyin .
-
Bir kimsenin kendisi
olmasını sahicilik, kopyacılık açısından ele
alın.
-
Bir kimsenin kendisi
olamadığı durumlara örnekler bulmaya
çalışın.
Konunun felsefi savlarını belirlemek
:
doğa
tarafından tam belirlenmiş olsaydı böyle bir
sorunun ortaya konamayacağını
gösterin.
-
Bu sorunun insanın özgür
olduğu varsayımından hareket ettiğini ama
insanın bu özgürlüğünün bir sınırı olduğunu
gösterin.
-
Verilen sorunun insanı
bilinçsiz vahşi bir hayvan olarak ele
almadığını ve kendisini inşa etmede bilincin
rolünü gösteriniz.
Bir problem yapılandırmak:
-
Bir insanın hiçbir çaba sarf
etmeden olduğu kişi haline gelmesi bir
yanılsama değil midir? Bu açıdan insanın
kendi benini yaratmada iradesinin rolünü
gösterin.
-
Kendi kendimiz olmamamızı
engelleyen ortamları ortaya koyun.
Stoalıların “özgür olmak elimizdedir”
düşüncesiyle hesaplaşın. Olmayı kabul
etmediğiniz şeyleri gösterin.
-
Başkalarının bizim
üzerimizdeki etkilerini- çoğunlukla
özgürlüğümüze engel olan- gösterin. Acaba
başkaları her zaman olumsuz bir etken olarak
mı kabul edilmeli? Acaba biz bütün
kolektif varlıkların dışında biz olabilir
miyiz?
-
Bilinçaltı güdülerimiz
kendimizin efendisi olmamıza engel olabilir
mi? Freud’çu bakış açısından (id-ego-süper
ego) yorumlayabilir misiniz? Acaba bunlar
kendini oluşturmada yapıcı mı yoksa
engelleyici mi bir rol oynar?
Örnek-4:
Descartes
Hayatımızdan memnun olmamızı
engelleyen arzu, esef ya da pişmanlıktan
(nedamet) başka şeyler değildir. Eğer daima
aklımızın bize emrettiğini yapmış olsaydık,
olaylar daha sonra aldandığımızı gösterse bile,
asla pişman (nadim) olmamız gerekmezdi: çünkü o
zaman kendimizde hiçbir kabahat bulamazdık.
Örneğin insan, hiçbir zaman daha fazla kolu ve
dili olmasını istemez ama daha fazla sağlıklı
ve zengin olmayı ister. Çünkü, bazı şeyleri
yalnızca çabasıyla elde edeceğini bazı şeylerin
de doğadan bahşedilmiş olduğunu düşünür.
Aklımızın öğüdünü dinleyerek elimizden gelen
hiçbir şeyi ihmal etmediğimiz halde, hastalık ve
talihsizliğin, pekala insan için, sağlık ve
zenginlik kadar doğal olduğunu düşünerek,
kendimizi bu yanlış kanılardan kurtarabiliriz.
Sabırsızlık
ve hüzün doğuranlar hariç, isteklerin tümüyle
mutluluğumuza engel oldukları söylenemez. Aynı
zamanda aklımızın da hiç aldanmayacağı garanti
edilemez.. Öyleyse hayatımızdan memnun olmamız
için yalnızca erdem yeterlidir. Yeter ki
vicdanımız en iyi olduğuna hükmettiği şeyleri
yapmak için hiçbir zaman kararlarında erdemden
uzaklaşmadığını bilsin. Ancak erdem, akılla
aydınlanmadığı zaman yanlış da yapabilir; yani
iyiyi gerçekleştirmek irade ve kararımız,
yanıldığımız için bizi iyi sandığımız kötü
şeylere de götürebilir. Bu nedenle erdemden
gelen mutluluk sağlam bir mutluluk değildir.
Bundan başka erdem; genellikle zevk, iştaha ve
ihtiraslara karşı koyduğu için, onu işlemek
(geliştirmek) pek güçtür, halbuki aklı doğru
kullanma, iyinin doğru bir bilgisini dayanarak,
erdemin yanlış kullanımına engel olduğu için,
erdemle meşru zevklerin arasını bularak, onları
tatmamızı kolaylaştırır ve bize doğamızın hal ve
koşullarını öğreterek, arzularımıza bir sınır
koyar. Böylece, itiraf etmek gerekir ki, insanın
en büyük mutluluğu aklını doğru kullanmasına
bağlıdır ve dolayısıyla bunu edinmeye yarayan
öğrenim, uğraşıların en faydalısı olduğu gibi,
şüphesiz en güzeli ve en tatlısıdır da.
Ahlâk Üzerine
Mektuplar, Prenses Elizabeth’e Mektup 4 Ağustos
1645Sadeleştirilmiş
metin N:D.
Metnin gelişimini anlamak :
-
Metnin odaklandığı tezi formüle
ettikten sonra, metnin üç aşamasını işaretleyin.
-
“Eğer her zaman aklımıza boyun
eğseydik hiçbir zaman pişman olmayacaktık”
savını Descartes nasıl temellendiriyor? Yazara
göre ancak akılla üstesinden gelebileceğimiz
mutsuzlukların belirgin iki kaynağı nedir?
-
Metinde akla uygun olan ve akla
uygun olmayan istekler arasındaki ayrım neye
dayanmaktadır? Doğamıza bağlı olan ya da olmayan
şeyler nelerdir? Bu ayrımları açıklayan örnekler
vermeye çalışın.
-
Metin üzüntü ve
pişmanlıklarımızdan kurtulmak için psikolojik
bir reçete öneriyor mu? Bu reçetede neler var?
Konunun felsefi savlarını
belirlemek:
-
İstek, üzüntü ve pişmanlık
arasındaki ilişkileri çözümleyin. Bir istek
makul olabilir mi? Genel olarak pişmanlığa ,
iradeyi kötü kullanmanın üzüntüsü eklenir mi?
-
Üzüntü ve pişmanlığın mutluluğa
engel olduğunu söylemek mümkün mü? /hakkımız var
mı?
-
Mutlu olmak için, olduğumuz şey
olmaktan vazgeçmiş olmak mı gerekir? Bu soruna
bilgelik kavramıyla ilişkili olarak cevaplamaya
çalışınız.
Halimizden memnun olmamıza
engel olan biricik şey, arzu, esef veya
nedamettir. Ama her zaman aklımızın
emrettiğini yapacak olursak, sonradan
olaylar aldandığımızı gösterse bile, nadim
olmak için asla hiçbir sebep
bulunmayacaktır: çünkü bunda bizim hiçbir
kabahatimiz yoktur: mesela, olduğundan çok
kolumuz veya dilimiz olmasını istemeyiz de,
daha fazla sağlık ve zenginlik arzu ederiz;
buna da sebep, bu şeylerin sadece kendi
emeğimizle elde edilebileceğini veyahut
tabiatımızın hakkı olduğunu tahayyül
etmemizdir; halbuki ötekiler için böyle
düşünmeyiz. Fakat, mademki aklımızın öğüdünü
dinledik, o halde, elimizden gelen hiçbir
şeyi ihmal etmediğimizi, hastalık ve
talihsizliğin, insan için, sağlık ve
zenginlikten daha az tabii olmadığını
düşünerek, bu kanaatten kendimizi
kurtarabiliriz.
Esasen, her çeşit arzular saadetle uzlaşmaz
da değildir, yalnız sabırsızlık ve hüzün
doğuranlar müstesna. Sonra, aklımızın hiç
aldanmaması da zaruri değildir; yeter ki
vicdanımız en iyi olduğuna hükmettiğimiz
şeyleri yapmak için hiçbir zaman karar ve
fazileti eksik etmediğimize şahitlik etsin;
böylece, bu hayatta memnun olmamız için
yalnız fazilet kafidir. Fakat fazilet,
akılla aydınlanmadığı zaman yanlış olabilir,
yani iyi yapmak irade ve kararı, bizi iyi
sandığımız kötü şeylere de götürebilir,
bunun için, faziletten gelen memnunluk
sağlam bir memnunluk değildir; sonra
umumiyetle bu fazilet zevk, iştah ve
ihtiraslara karşı konduğu için, onu işlemek
pek güçtür, halbuki aklı doğru kullanma,
iyinin doğru bir bilgisini vererek,
faziletin yanlış olmasına engel olduğu gibi,
hatta faziletle meşru zevklerin arasını
bularak, onları tatmamızı kolaylaştırdıktan
başka, bize tabiatımızın hal ve şartını da
öğreterek, arzularımıza bir sınır da koyar.
Böylece,itiraf etmek lazımdır ki, insanın en
büyük saadeti aklını doğru kullanmasına
bağlıdır ve dolayısıyla bunu edinmeye
yarayan öğrenim, meşguliyetlerin en
faydalısı olduğu gibi, şüphesiz en güzeli ve
en tatlısıdır da. (çev. İ.Zeki
Eyüboğlu, MEB,Ankara,1946