ARDA DENKEL/DÜŞÜNCELER VE GEREKÇELER I/ GÖÇEBE YAY.

SOFİSTLER

Yirmi dört yüzyıl önce ortaya çıkıp bir süre büyük ilgi gördükten sonra   SOKRATES   ve öğrencilerinin  tepkisiyle gözden düşünülen , ancak, düşünce tarihimizin günümüze değin  her aşamasında, uygun bir ortam bulur bulmaz  yeşeriveren sofistler denir nasıl bir kökenden kaynaklanmıştır?

          Sofistlik   İ.Ö.5.yy’ın ikinci yarısında ,eski yunan toplumunun  geçirdiği bir siyasal dönüşümün  yarattığı gereksinimlerden doğmuş ,o sıralar ortaya yeni atılmış olan bir bilimsel uslamlamadan yararlanarak özgün bir felsefi boyutta kazanmıştır.  Dolayısıyla, bu akımın bir birinden ayırt edilmesi gereken toplumsal ve felsefi kökenleri vardır.

        Bu gün “sofist” dendiğinde ,gösterişli sözler dil oyunları, safsata ve mantık hileleriyle başkalarının düşüncelerini etkilemeyi, yönlendirmeyi amaçlayan, insanlara yüzeyde çekici, ancak derinliği olmayan;doğru görüntüleri verip , onları bu düşüncelere inandırmaya çalışan bir kişi akla gelir .Sofist ,demagogdur; amacı doğru olanı bulmak veya onu yaymak değil , kendi yararları doğrultusunda laf cambazlığı ile dikkati başka yönlere kaydırarak, dinleyicileri ve rakipleri şaşırtmaya, onları böylece susturmaya çalışmak, belagat  gösterisiyle onları kandırmaktır .Sofistliğin bu yönünü açığa çıkaran  ve bu durumu eleştirerek onu felsefeden dışlayan , felsefeyi ondan arındıranlar,SOKRATES in çabaları  doğrultusunda özellikle platon  ve Aristoteles olmuştur. Bu filozoflar, bir çok ,örnekle Sofistleri betimlemiş onların “uslamlama” diye”kullandıkları formüllerin ne biçim çarpıklara dayandıkları göz önüne sermişlerdir .Örneğin, EUTHYPHRON adlı diyalogunda platon, DİONYSODOROS adlı  bir sofistli  saf dil  bir kişi olan  KLESİPPOS’UN  aklını karıştırma çabası içinde betimliyor: “Demek senin bir köpeğin var?” “Evet var “ dedi KLESİPPOS, “hem de en kötüsünden”.-“Peki onun enikleri de  var mı.?- “Evet var ve hepside onun gibi “ Yani köpek onun babası değil mi.?” “Evet, dedi “Onu  eniklerinin anasıyla gördüm.” “Peki köpek senin değil mi?.”   “Elbette ki benim.”  “Öyle ise, o hem baba , hem de seninse,  senin baban olur ve dolayısıyla  enikleri de senin kardeşlerindir.”

        “Gerçek filozoflarca aşağılanan ve düşünce tarihinde mantık çarpıklığına  ibret diye geçirilen sofistlik,  ilk filizleniş aşamaları durumuyla  bu denli bir gergiye hiçte laik değildi . Bu  akım, ilk aşamalarında, yüzyıllar boyunca felsefenin gelişimini  sürekli kamçılamış çok önemli bir eleştirel tutumun oluşturulmasında , değeri hiç de küçümsenmeyecek bir katkı yapmıştır.

      SOFİSTLİĞİN TOPLUMSAL TEMELLERİ

     İ .Ö..5.  yy  in   ikinci  yarısında askeri ağırlığını arttırarak  zenginleşen Atina , bu dönemlerde   aristokrasiden  demokrasiye geçiş sürecini yaşıyordu  .Bu değişim toplumun değerlerini de  önemli kimi önemli değişimler getirmekteydi . Eski  Yunanca’da  insandaki yetkinlik, seçkinlik üstünlük gibi  nitelikleri dile getiren “ARETE ”,   daha önceleri iyi ve saygın bir aileden gelmekle  kendiliğinden kazanılırken , artık bu dönemde eğitim ve yetişmeyle elde edilen  bir şey olarak görülmeye başlamıştı. Bu nitelikleri kazanmak, başarı kazanmaktan geçiyordu .Başarı kazanmaksa , demokratik ortamda etkili olmaktı. Siyasal kurullar,  agoralar, mahkemeler başkalarının düşüncelerini etkileyerek , üstünlük ve seçkinlik kanıtlama ortamları olmuştu.  Başkalarını etkilemenin yoluysa,  söz söyleme ve mantıksal beceriler elde etmekle  olanak buluyordu . Bu becerileri öğretecek ,insanları bu yönde eğitecek hocalara gereksinim doğmuştu  toplumsal ortam. İşte bu istemi karşılayan kimi felsefeciler.”bilgelik öğrenmeleri”,”bilgelik satıcıları” olarak ortaya çıkmışlardır. Sofistlerin öğrettikleri bu beceriler karşılığında  para olarak büyük birikimler  yaptıkları söylenir. Bu akımın başlatıcısı sayılan PROTAGORAS, Atina’nın en zengin adamı olmuştur.  Bu herhalde tarihte felsefeyle yada onunla ilgili bir etkinlikle, servet kazanabilecek tek dönem olmuş olmalı.

        PROTAGORAS   ve   GGORGİAS   gibi ilk nesil sofistler , öncelikle filozoftular ve kendi felsefelerini geliştirmenin yanı sıra  yaşamlarını da  “bilgelik satmakla” kazanıyorlardı .Ancak daha sonraları,  parasal yarar, kolay ve çabuk servet edinme  olanakları ağır basmış, ikinci nesil sofistler,  felsefe ve mantık öğrenmekten çok , ne pahasına olursa olsun,  eğri yada doğru hangi yoldan olursa olsun ,  tartışmaları kazanma,  karşısındakileri şaşırtma yöntemi öğrenmeyi amaçlamışlardır. Sonuçta , SOKRATES, PLATON ve  Aristoteles ’in   yerip aşağıladıkları safsata  tüccarlarına dönüşmüştür sofistler.

      SOFİSTLERİN FELSEFİ TEMELLERİ

        Sofistler felsefeye yaptıkları olumlu  katkı genellikle şu üç başlığa indirgenir.

a)      İ.Ö.6.ve yüzyılların  doğa felsefesini vardığı sonuçların çeşitliliği ve bir biriyle tutarsızlığı  açısından eleştirmek.

b)      İnsanı ve öznelliği felsefe  sahnesine sokarak, bilgi ve ahlak değerlerinin  bu yönünü vurgulamak,

c)      Doğruluk ve erdemin göreceli olduğunu savunarak,  SOKRATES  in  saltık ve değişmez olduğu yönündeki tepkisini hazırlamak.

             Bu üç olgu platon   un ve dolayısıyla  da  ARİSTOTELES    in  tutarlı  ,kapsamlı, eski görüşleri uzlaştırıcı, insanın doğadaki yeri  ve bilgisini belirleyici,   bireşimsel dizgeler  geliştirmesi için  gereken temel ve ortamı hazırlamıştır.   Biz burada  bu üç noktayı ayrı    ayrıntılarıyla irdelemek yerine her üçünü de birleştiren  ve bunları  sonuç olarak doğurmuş olan  bir gelişim çizgisini izlemeye çalışacağız .

            Felsefe tarihide epistemoloji,yani bilgi felsefesini ayrı ve başlı başına bir konu niteliğinde ele alan ilk filozof olarak Platon gösterilir.Bu bir anlamda doğrudur,ancak yine buna dayanarak Platon’u bilgi felsefesinin babası ya  da kurucusu diye göstermek,bir yanılgı olur..Çünkü epistemolojiyi  kuran, böyle bir konuyu felsefe için sorun yapan olguyu ilk belirginleştiren düşünür Demokritos’tur .Demokritos da,5.yy’ın öbür filozofları gibi, Parmenides’in görünüş ve gerçek arasında çizdiği ayırımdan etkilenmiş, bunu benimsemiştir.Bu ayırım epistemolojiye doğru atılan ilk önemli adım sayılabilir:Bu varlığın kendisini,insanın onu kavrayışından ayırt ederek,kavrayışa temel olduğu  duyguların güvenilirliğini yadsır.Oysa duyuların güvenilirliğini,neden ne ölçüde ve ne anlamda sınırlı olduğunu belirlemeye çalışarak bu ayırıma geçerli bir içerik sağlayan,Demoritos olmuştur.

            Atomcu kuramın getirdiği sonuçlardan bağımsız olarak,derin ve önemli bir felsefi gözleme dayanan bir ayrım çiziyor Demokritos: Bu bağlamda atomcu öğretiyi ancak daha sonra çizdiği ayrımı açıklarken kullanıyor.Bu 21. yüzyıl sonra Locke’un felsefesinde birincil ve ikincil nitelikler ayrımı adını alan ayrımdır.Demokritos ,nesnenin niteliklerini ele aldığında,örneğin biçim, katılık,büyüklük,devinim gibi niteliklerin   bir insandan öbürüne değişmediğini gözlemliyor.eğer bir masanın üst yüzeyi bir dikdörtgen biçiminde ise,bu hiç kimseye yuvarlak görünmeyecektir.oysa yine nesnelere y nitelik olarak yüklediğimiz koku ,tat,ses,dokunun ve renk gibileri,nesnenin kendisinden belirgin bir değişiklik meydana gelmese de ,bir insandan öbürüne ,ya da aynı insan için bile ,değişik koşullarda ,büyük farklar gösterebilir.Aynı bal hasta birine acı gelirken sağlıklı birine tatlı gelecektir.Kimi niteliklerin insandan insana ya da değişik koşul ve zamanlardaki aynı kişi için bile farklılıklar gösterebilmesi,Demokritos’un ,epistemolojının ilk basamağı olan, nesnenin kendisi ve onun arasındaki ayırımı kavramasına yol açıyor.O, bu ayrımı daha da pekiştiriyor.Nesnelerin algılanışı yalnız insanlar arasında değil,değişik algı organları taşıyan değişik yaratıklar arasında da farklılık gösterir,diyor

            Demokritos’un nesnedeki kimi niteliklerin algıda değişik yaratıklar,değişik insanlar ve giderek aynı insan için bile koşullara göre değiştiği gözlemini saptadık.

Bu,onun uslamlamasındaki ilk önemli,ilk öncül.ikinci bir öncül olarak,aynı niteliğin bu değişik algılarından hangisinin doğru algı saptamanın bir yolu bulunmadığını öne sürüyor.Hangi yaratığın,hangi insanın ‘daha doğru’algılandığının seçimi,bu bağlamda keyfi,gelişigüzel olmak zorunda.çünkü bu seçimi yapacak bir ölçüt yok ortada.Demokratios’un bu iki öncülden çıkarsadığı sonuç,bu ‘değişken’ niteliklerin öznel oldukları.Ona göre,gerçekte nesne böyle nitelikler taşımıyor.Nesnenin yapısal özellikleri,çevrelerine yaydıkları görüntülerle insanın duyularını etkileyince,böyle niteliklerin algılanmasına neden oluyor.Nesne gerçekte ne tatlı,ne acı; ancak insanın tat duyusunu böyle etkiliyor.Nesnenin kendiliğinde nasıl olduğunun algıyla bilinmesi,böylece,bir sorun olarak belirlenmiş oluyor.Önceki flozofların, ‘evren onu gördüğümüz gibidir’ yönündeki yalın gerçekçi inançlarının ötesine aşıyor Demokritos.Onun bu durumu atomcu öğreti yoluyla nasıl açıklandığına değinmeyeceğiz.Bunun yerine temelini saptadığı uslamlamanın kendinden sonraki aşamalarda nasıl geliştirildiğine kısaca göz atacağız.Ancak bunu da başlamadan önce,Demokritos’un bu ayrım bağlamında Platon’dan da ileride olduğunu vurgulamak istiyoruz.Demokritos,niteliklerin algısının insana ve koşullara göre değişebildiğini ve bu değişik algılar arasında hangisinin doğru olduğunun saptanamayacağı önermelerinden nesnellik-öznellik ayrımını çıkarsıyor.Bilgi  bilimi dizgeselleştirdiği Theaetetos diyaloğunda,Platon da (protagoras üzerinden)aynı olguyu ele alıyor.Fakat Platon’un bundan öznelliği  ayırdetmek gibi bir sonuca gidebildiğini söyleyemeyiz.Platon eski geleneğe uyarak ‘naif’ ya da yalın bir gerçekçiliği sürdürüyor.Ona göre de algı değişken ve tutarsız,ona göre de hangi algının doğru olduğunu saptamak olanaksız.Ancak Platon ‘evren onu gördüğümüz gibidir’ inancını kırmıyor.Algının bize verdiği,bize yansıttığı dünyanın kendisi değişkendir,bu dünyanın kendisi tutarsızlıklarla doludur,diyerek,Herakleitos’un modeline göre kavradığı ve bize duyularımızca yansıtılan bu dünyayı, yine nesnel , başka bir dünyadan, ona göre gerçek bilginin konusunu oluşturan ‘aşkın’ bir dünyadan, ayırt ediyor.                                 

                               SOFİSTLERİN   FELSEFEYE  GERÇEK  KATKISI                

          Epikuros,bir mektubunda  Protagoras’ın felsefeye nasıl başladığını şöyle anlatıyor: Protagoras Atomculuğun beşiği olan Trakya’nın Abdera kentinde doğmuş.Yaşamını hamallıkla kazanıyormuş.Bir gün yüklediği odunları diziş ve bağlayışındaki ustalığı izleyen Demokritos,bu hamalla ilgilenmiş,onu yanına alarak eğitmiş.Sonuçta Protagoras belki atomcu olmamıştır ama,felsefi düşüncesinin çıkış noktası,hocası Demokritos’un yukarıda sözünü ettiğimiz uslamlamasıdır.Bu uslamlamayı kullanarak ,onu tam bir genelliğe yaymış ve böylece sofist tutumuna bir felsefi temel kurmuştur.

            Aynı esinti bir kişiye soğuk gelirken bir başkasına ılık gelebilir.Bunların hangisinin doğru olduğunu saptayacak bir ölçüt bulunmadığına göre,esintinin kendiliğinde  ılık ya da soğuk olduğu söylenemez,diyor Protagoras.Dolayısıyla aynı esintiye ‘ılık’ diyen de ‘soğuk’ diyen de,kendine göre doğru bir şey söylüyor.Doğruluk yargıları buyargıda bulunan kişilere görecelidir.Birbiriyle çelişen iki yargının bu anlamda, aynı zamanda doğru oldukları öne sürülebilir; çünkü ‘insan her şeyin ölçüsüdür.’Nesnel anlamda bir doğruluktan söz edilmeyen yerde doğruluğun ölçüsü, algılayan insanın kendisinden başka bir şey olamaz.Yargıların          birbirinden ‘ daha doğru’ olmaları söz konusu edilebilir.Dolayısıyla bir kanının doğruluğunun tanıtlanması diye bir şey yoktur.Geçerli olan, kanının başkalarına onaylattırılması, insanların bu konuya inandırılması,gerekirse kandırılması, ‘ikna edilmesidir.’İşte sofistliği gerekçelendiren felsefi sonuç!

            Protagoras burada ,aynı konu üzerinde birbirinden farklı algı,kanı ya da yargılar varken bunlar arasında doğru olarak birini yeğlemeye olanak verebilecek bir ölçüt bulunmamasından       nesnel anlamda böyle bir doğruluğun söz konusu olmadığı,dolayısıyla doğruluğun kişilere göreli  olduğu sonucunu çıkarıyor.Ölçüt bulunmamasının,doğruluğun nesnel anlamda söz konusu olmadığı yargısını gerektirmeyeceği açık olsa gerek.Protagoras  burada böyle bir içerme bulunduğunu varsaymış oluyor:Bu varsayım olmadan çıkarsadığı “görecelik” sonucu çıkarsanamaz.İlginç olan ,bu varsayımı yapmayan Gorgiar’ın,aynı öncüllerden bambaşka –ve daha geçerli görünen-bir sonuç çıkarsamış olmasıdır.Protagoras’ın her inancı doğru kılan aşırı iyimser sonucuna karşılık Gorgias’ınki de bütünüyle kötümser: Aynı konu üzerinde birbirinden farklı olan inançlar,aynı olgunun bir kişiden öbürüne değişen algıları,aralarından doğru olanın seçimine olanak verecek bir ölçüt yoksa,doğru sayılamazlar,diyor.Bu inançların bu algıların hiç biri doğru değildir.Gorgias’ın uslamlamayı bu olumsuz sonuçla tamamlayışı,Kuşkuculuk dediğimiz akımın ve bu akımın temelinde yer alan uslamlamanın kuruluşudur.Kuşkuculuğun kurulmasındaki bu payları,Sofistler’in düşünce tarihine yaptıkları çok önemli ve olumlu,bir gerçek katkıdır.Çünkü ne denli olumsuz sonuçlara varırsa varsın,Kuşkuculuk,bilgi kuramının gelişimini, zenginleşmesini ve yetkinleşmesini sağlayan başlıca itici güç olmuştur.Kuşkucu uslamlamanın olmadığı yerde ilgiye değer bir epistemolojiden de söz edilemez.Epistemoloji,kuşkucu uslamlamayı karşılamak,onu sınırlamak için kurulur.

           Gorgias,hiçbir şeyin varolmadığını;eğer varsa bile,bilinemeyeceğini,böyle bir bilginin olanaksız olduğunu öne sürüyor.Bu düşünceler,onun yukarıdaki uslamlamadan çıkarsadığı sonucun mantıksal ön kabulleri:Değişik algı (ya da inançların) hiç birinin doğru olmaması.ya bu algılananın (ya da inanılanın) var olmamasına,ya da varsa bile bilinemez oluşuna bağlıdır.Bu son nokta Gorgias’taki Kuşkuculuğun,Protagoras’taki göreceliğe göre,nesnel bilgiyi savunan görüşe daha yakın olduğunu gösteriyor.Protagoras nesnel bir doğruluk.bir bilgi olmadığı için her insan kendi doğruluğunun ölçüsüdür derken,Gorgias ile belirginleşen kuşkucu tutum,bir nesnellik ve ona özgü nesnel doğruluklar söz konusudur,ancak insanın bilgisi ve kavrayışı buna erişemez,bunu yakalayamaz,demeye getiriyor.İnsan kavrayışının bu nesnel doğruluğa nasıl erişebileceğinin açıklama çabaları ise,epistemolojinin ta kendisidir.Sokrates,Platon ve Aristoteles’in eleştirileriyle tasfiye edilen sofistlikten arta kalan kuşkuculuk,etkili bir akım olarak varlığını sürdürmüştür.

           Kuşkuculuk,Gorgias’ın ölümünden yaklaşık on yıl sonra doğan (i.s.365) Pyrrhon’ca,bir felsefe okulu durumuna getirilmiştir.Daha sonraları,Platon’un Akademia’sı,ile birleşen kuşkucu okul,yetiştirdiği Timon,Arkesilaos,Karneades gibi düşünürlerle uslamlamalarını zenginleştirmiştir.Bu uslamlamalar,İ.S. 1.yy da Aenesidemos, 2 .yy da ise Sextus Empeirikos’ca yazıya dökülmüştür.Kuşkucu uslamlamaların Ortaçağ Avrupa’sında giderek hemen bütünüyle ortadan kalktıkları,unutuldukları görülür.Sextus’un kitabının bir kopyasının bu yüzyıllar boyunca İstanbul’da saklandığı ve 5.yy da Avrupa’ya buradan götürüldüğü biliniyor 1562’de Latince’ye çevrilerek basılan bu yapıt,Montaigne’in Kuşkuculuğu Yeniçağ’da etkili yapan ünlü denemesini (Apologie de Raimond Sebond,1580) yazmasına neden olmuştur.Descartes’in bilgi kuramını ve onu izleyen Modern Felsefe’yi bu kuşkucu uslamlamalarının yokluğunda düşünmek olanaksızdır.