Claude Levi-Strauss /Hüzünlü Dönenceler/ Çev: Ömer Bozkurt/YKY/s.52-61

NASIL ETNOGRAF OLUNUR?

      Felsefe agregasyonuna hazırlanıyordum. Gerçek anlamda içimden gelen bir eğilimden çok, o zamana kadar aklımdan geçen diğer öğrenim alanlarının bende uyandırdığı tepki nedeniyle bu alana yönelmiştim.

   Felsefe öğrenimine başlarken, temellendirmeye   ve güçlendirmeye hazırlandığım bir akılcı bircilik (monisme rationaliste) akımına belli belirsiz biçimde saplanmıştım. Dolayısıyl, hocası daha ‘ileride’ tanınan bölüme girebilmek için elimden gelen herşeyi yaptım. Her ne kadar Gustave Rodrigues S.F.I.O. Partisinin bir militanı idiyse de, felsefi düzlem      Benim kuşağımdan başkalarıyla birlikte yaşadığım bu entelektüel evrim, çocukluğumdan beri beni jeolojiye çeken yoğun bir merak nedeniyle özel bir renge bürünüyordu.Bugün en sevgili anılarım arasında hala yer alan, Orta Brezilya’nın bilinmeyen bir bölgesinde yaşadığım serüvenden çok, languedoc’un kireçli platosunun yamacında iki jeolojik tabakanın birleşme çizgisini izleyişimdir.  Bunda bir gezinti yada çevrenin basit bir keşfinden çok başka şeyler vardır: durumu bilmeyen bir gözlemci için tutarsız sayılabilecek bu izleyiş, benim gözümde bilginin, insana yaşattığı zorlukların, umut ettirdiği sevinçlerin imgesinin ta kendisidir. Her doğa görüntüsü, ilkin ona vermek istediğiniz anlamı seçmekte sizi özgür bırakan, engin bir karmaşa gibi gelir. Ama tarımsal oluşumların, coğrafi engebelerin tarihte ve tarih öncesinde yer alan dönüşümlerin ötesinde; bütün anlamların en derini, diğerlerini önceleyen, belirleyen ve büyük ölçüde açıklayan değil midir? Bu soluk ve yer yer belirsiz çizgi, bu kaya kalıntılarının biçim ve sertlikleri arasında ki çoğu zaman algılanamayan farklılık, bugün benim kurak bir toprak gibi gördüğüm bu alanda eskiden iki okyanusun birbiri ardına varolduklarının işaretidir. Onların binlerce yıllık durağanlıklarının kanıtlarını izleyerek ve bütün engelleri –sarp yüzeyler, göçüntüler, yol vermeyen makiler, tarım alanları- aşarak, çitlere ve yollara kayıtsız kalarak ters yöne gittiğimiz sanılabilir. Oysa bu karşı çıkışın tek amacı, ana-anlamı bulmaktır.Bu anlam şüphesiz karanlıktadır, ama diğer bütün anlamlar onun sadece kısmi yada şekil değiştirmiş halleridir.

   Kimi zaman olduğu gibi mucize gerçekleşir, gizli çatlağın iki yakasında, her biri en uygun toprağı seçmiş değişik türden iki yeşil bitki yan yana bitiverirse; ve aynı anda kayanın içinde, on binlerce  yıllık bir fasılayı kanıtlayan, bir birine benzemez karmaşık kıvrımlar sunan, iki amonit kendini gösterirse, işte o anda zaman ve mekan birbirine karışır. Anın yaşayan çeşitliliği çağları birbirine bitiştirir ve sürdürür. Düşünce ve duyarlılık yeni bir boyut kazanır, o boyuta her ter damlası, her kas kasılması, her soluk alma bir tarihin simgeleri haline gelir. Bedenim bu tarihin devinimini tekrarlarken, aklım anlamını kavrar. Yüzyılların ve uçsuz bucaksız toprakların birbiriyle nihayet barışık bir dille söyleştikleri, daha yoğun bir anlaşılabilirlikle çevrelendiğimi duyar gibi olurum.

   Freud’un teorileriyle karşılaştığımda, bunlar bana, kurallarını jeolojinin koymuş olduğu bir yöntemin tek başına insana uygulanması gibi görünmüşlerdi. Her ikisinde de araştırmacı, görünüşte nüfuz edilmesi mümkün olmayan olaylarla karşı karşıyadır; her ikisinde de karmaşık bir durumun unsurlarının dökümünü yapmak ve onları tartmak için, bütün zihni becerilerini ortaya koymalıdır: duyarlılık, sezgi ve seçme yeteneği. Oysa ilk bakışta tutarsız gibi görünen bütünün içindeki düzen ne tesadüfi nede keyfidir. Jeolokların ve psikanalistlerin tarihi, tarihçelerin tarihinden farklı olarak, fiziki yada psişik evrenin bazı temel özelliklerini,  sanki biraz, canlı bir resim gibi zaman içinde yansıtmaya yönelir. Canlı resimden sözettim, gerçekten ‘atasözlerini canlandırma’ oyunu her jestin zamana bağlı olmayan bazı gerçeklerin süre içinde meydana gelmesi gibi yorumlandığı bir oluşumun saf görüntüsünü sunar. Burada atasözleri, ahlaki düzlemde bu zaman dışı gerçeklerin somut görünümünü gözler önüne sermeyi denemektedir; bu zaman dışı olaylara başka alanlarda yasa denir. Bunların hepsinde, estetik ilginin çağrısı doğrudan bilgiye ulaşma imkanını verir.

    On yedi yaşıma gelirken, tatilde rastladığım genç bir Belçikalı sosyalist Marksizimle tanıştırdı. Bu kişi şimdi bir başka ülkede Belçika elçisidir. Marx’ın yazılarını okuyunca, bu büyük düşünce adamı vasıtasıyla Kant’tan Hegel’e giden felsefi akımlada ilk defa karşılaştığım için çok etkilendim: önümde yepyeni bir dünya açılmıştı. O zamandan beri bu heyecanım hiç kaybolmadı; Lois Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, ya da ekonomi politiğin eleştirisinden birkaç sayfa okuyarak zihnimi açmadan bir sosyoloji yada bir etnoloji problemi ile uğraşmaya pek ender girişirim.

Ayrıca önemli olan, Mark’ın, tarihin şu yada bu gelişimi doğru öngörmüş olup olmaması değildir.Rousseau’un ardından Marks, nasıl fizik, duyumsal veriler üzerine kurulamıyorsa toplumsal bilimin de olaylar düzlemin de kurulamayacağını bence kesin biçimde göstermiştir. Amaç bir model kurmak, özelliklerini ve laboratuarda ne türden tepkiler gösterdiğine incelemek ve sonra bu gözlemleri, ön kestirimlerden çok farklı olabilen görgül olaylara uygulamaktadır.

    Marksizm, bir başka gerçeklik düzleminde jeoloji ve, kurucusunun kendisine verdiği anlamda, psikanaliz ile aynı yoldan gitmektedir:üçü de anlamına, bir ilişki türünü bir başka ilişki türüne indirgemek olduğunu kanıtlamaktadır.doğru gerçekliğin hiçbir zaman en kolay görünen gerçeklik olmadığını: hatta doğruluğunu kendini gizleme eğiliminde varolduğunu ortaya koymaktadır. Hepsinde aynı sorun ortaya çıkmaktadır:duyurulur olanla ussal olan arasındaki ilişki.Ve hepsinde amaç aynıdır:özelliklerinin hiçbirinden vazgeçmeksizin duyurulur olanı ussal bir bütünleştirmeye yönelik bir tür üst –usçuluk(süper –rationalizme-).

    Demek ki, metafizik düşüncesinin böylece belirginlik kazanmaya başlayan yeni eğilimlerine karşı çıkıyordum.gerçek ile yaşanmış (le re’el et le ve’cu) arasında bir süreklilik varsaydığı ölçüde fenomenoloji beni rahatsız ediyordu.gerçeğin yaşanmışı kuşattığını ve onu açıkladığını kabül etmekle birlikte, bağlandığım bu üç bilgi bana bu ikisi arasında bir süreklilik olmadığını,gerçeğe ulaşmak için ilkin yaşanmışşı-sonradan onu her türlü duygusallıktan arınmış bir sentez içine yerleştirmek gerekse de –reddetmek gerektiğini öğretmişti. Daha sonraları varoluşçuluk içinde gelişecek olan düşünce akımına gelince, öznelliğin yanılsamaları karşısında gösterdiği zayıflık nedeniyle bana geçerli bir düşünce gibi gelmiyordu.Böyle kişisel endişelerin felsefe problemleri katına yükseltilmesi, tezgahtar kızlara göre bir metafiziğe dönüşme tehlikesini beraberinde getirir.Belki bir öğretim yöntemi olarak hoş görülebilse de, bilim felsefenin yerine geçecek ölçüde kuvvetleninceye kadar, felsefeye düşen görevi savsaklanmaya imkan verdiği taktirde çok tehlikelidir.O görev, varlığı benimle ilişkisine göre değil kendisiyle ilişkisine göre anlaşılmasıdır.Fenomenoloji ve varoluşçuluk metafiziği yıkmak yerine onu savunan iki yöntem geliştirmektedir.

    Bir yanda iki insan bilimi, toplumsal bakışlı marksizm ve bireysel bakışlı psikanaliz ile öte yanda bir fizik bilimi –ama aynı zamanda,hem yöntemi hem de konusuyla tarihin anası ve besin kaynağı- jeoloji arasında, etnografya kendiliğinden bir krallık kurar. Çünkü mekan dışında hiçbir şeyle kısıtlanmış saymadığımız bu insanlık,jeolojik geçmişin yeryüzü yuvarlağında yarattığı dönüşümlere yeni bir anlam kazandırmıştır: adı unutulmuş toplumların eserlerinde, toprağın gücü gibi binlerce yıl boyunca yok olmayacak emek ve psikologlara ayrı ayrı vakalar sunan bireylerin düşünceleri.Etnografya bana entellektüel bir doyum sağlıyor:nasıl tarih bir uçta yeryüzünün,bir uçta da benim kişisel tarihime ulaşıyorsa,etnografyada bu ikisine ortak mantığı koymaktadır.İnsanı incelemeyi amaçlayan etnografya beni şüpheden kurtarıyor.Çünkü insanoğlunda, bütün bireyler için bir anlam taşıyan değişmeleri ve farklılıkları incelemeyi hedef almakta, eğer dışında kalmak istenirse eriyip gidecek tek bir uygarlık alanına özgü değişmeleri ve farklılıkları ise bir yana bırakmaktadır.Nihayet, çeşitli kurumlar, adetler ve alışkanlıklardan oluşan,tükenmeyecek bir malzemeyi düşüncemin önüne koyarak,daha önce sözünü etmiş olduğum bu tedirgin ve yıkıcı iştahı bastırmaktadır.Benim hayatım ile karakterimi uyumlu hale getirmektedir.

    Bu anlattıklarımdan sonra bu kadar uzun bir süreyle, daha felsefe öğreniminin başında Fransız Sosyoloji okulu ustalarının eserlerinden aldığım mesajı duymazlıktan gelmem garipsenebilir.Aslında esinlenmem ancak 1933 ya da 1934 yılında tesadüfen rastladığı,daha o zaman bile eski sayıla, Robert H. Lowie’nin  Primitive Sciology adlı eseri okuduktan sonradır.Ama, kitaplardan alınan ve hemen felsefi kavramlar haline dönüştürülen fikirler yerine, yerli toplumlarında gerçek tecrübelerle karşı karşı ya kalmıştım ve ve bunları yaşamış olmam onların anlamlarının kaybolmasını engellemişti.düşüncem, felsefi akım yürütmenin, hamamda zoraki terlemeye dönüşen uygulamalarından kurtulmuştum.Açık havada düşününce sanki zihnim yeni bir esintiyle tazeleniyordu.Dağlara bırakılmış bir kentli gibi geniş alanlar beni esrikleştitiriyor,kamaşan gözlerim nesnelerin çokluğunu ve çeşitliliğini kavrıyordu.

   İlkin uzaktan, kitaplar aracılığıyla kurduğum, sonraları çok üzücü yanlış anlamalara da yol açan kişisel temaslarla sürdürdüğüm, Anglo-Amerikan etnolojisiile uzun süreli yakınlığım işte böyle başladı.Bu yanlış anlamalar önce Brezilya’da başıma geldi.Üniversitenin yöneticileri benden Durkheim sosyolojisinin öğretimine katkıda bulunmamı istiyorlardı.Bir yandan Amerika’da çok canlı olan pozitivist gelenek, bir yandan da tek kişinin iktidarına karşı çıkan oligarşilerin alışılmış ideolojik silahı niteliğindeki ılımlı liberalizm onları Durkheim sosyolojosine yöneltiyordu.Durkheim’ ve sosyolojiyi metafizik amaçlarla kullanmaya yönelik her türlü girişime karşı baş kaldırıyordum.Her halde, tam da bütün gücümle ufuklarımı genişletmeye çalıştığım bir dönemde eski duvarları yeniden örmeye yardım edecek değildim.o zamandan beri Anglo-Sakson düşüncesiyle bilmem hangi türden bağlarım nedeniyle eleştirildim.Ne saçmalık! Şu anda herkesten daha fazla Durkheim düşüncesine bağlı oluşum bir yana, -yabancılar bu konuda yanılmıyorlar-, Lowie,Kroeber,Boas gibi borcumu açıkça ilan ettiğim yazarlar da, çoktandır eskimiş, James ya da Dawey tarzı Amerikan felsefesinin, şimdi de sözde lojiko-pozitivizmin, olabildiğince uzağındadırlar.Doğuştan Avrupalı ve Avrupa’da eğitim görmüş ya da Avrupalı hocaların eğittiği bu yazarlar, çok başka bir şeyi gerçekleştirmişlerdir:nesnel koşullarını dört yüzyıl önce Kolomb’un yarattığı bir sentezin düşünce düzlemine yansıması.Bu kez, hem en iyi kitaplıklara sahip olup hem de üniversiteden çıkınca, bizim Cote d Azur’e ya da pays Basque’a gittiğimiz kadar kolayca ,yerli toplumların ortamına olaşabilme imkanı olan bir dönemde, Yeni Dünyanın ortaya koyduğu benzersiz deney alanı ile sağlam bir bilimsel yöntem arasındaki sentezi gerçekleştirmişlerdir. Benim burada övdüğüm bir entelektüel gelenek değildir;sadece bir tarihi koşulun altını çiziyorum.Hiçbir ciddi araştırmaya konu olmamış, ve yok edilmelerine girişildikten sonra henüz çok kısa bir süre geçmiş olduğu için, yeterince iyi korunmuş bakir topluluklara ulaşabilme ayrıcalığını düşünebilmek bile, bunu anlamak için yeterlidir.Gerçek bir olay bunu daha iyi anlatacaktır: Kaliforniya’daki henüz yabanıl yerli boylarının yok edilişinden mucizevi bir şekilde tek başına kurtulabilmiş bir yerli, yıllarca büyük kentlerin yakınlarında kimseye görünmeden, avlanmasını sağlayan oklarının uçlarını taşlardan yontarak yaşayabilmiştir.Zamanla av hayvanları azalmış ve günün birinde kentin bir kenar mahallesinde bu yerli,çıplak ve açlıktan ölmek üzereyken bulunmuştur.Ondan sonrada kalan günlerini Kaliforniya Üniversitesinin kapıcısı olarak sakin bir biçimde geçirmiştir.                

         

de savunduğu doktrin Bergsonculukla yeni-Kantçılığın bir karışımı idi. Ve benim umutlarımı fena halde kırıyordu. Dogmatik kuruluğunu, bütün dersi boyuca tutkulu hareketlerle dışa vuran bir heyecanla telafi ederdi. Bu kadar zayıf bir düşünce ile birleşen bu kadar safça bir inanca başka hiçbir yerde rastlamadım. 1940 yılında Almanlar Paris’i işgal ederken intihar etti.

   İşte orada, ister ciddi olsun ister sıradan, her türlü felsefi sorunun hiç değişmeyen bir yöntemle nasıl çözüleceğini öğrenmeye başladım. Bu yöntem, sorunla ilgili geleneksel iki bakış açısının birbiriyle zıtlaştırılmasına dayanıyordu; bunlardan birincisini sağ duyuya dayanarak ortaya koyduktan sonra, ikincisinin yardımı ile onu çürütüyordunuz; ondan sonra da sözcükler üzerinde biraz oynayarak her ikisini de biçim ve öz, içeren ve içerilen, gerçekten var olma ve görüntüde varolma ( etre et paraitre), sürekli ve kesikli (öz) varlık ve varoluş (essence et existence) vs. gibi, tek bir gerçeğin birbirini tamamlayan iki görünümü haline sokan ve yetersizliklerini açığa vuran, bir üçüncü yaklaşımla yanlışlıyordunuz. Düşünmenin yerini alan cambazlıklara dayalı bu alıştırmalar çok çabuk boş lafa dönüşür; terimler arasında ses benzeşmeleri (assonances), eşseslilikler ve anlam belirsizlikleri giderek bu kurgusal gösterilere malzeme oluşturur ve felsefe çalışmalarının düzeyi bunlarla ölçülür.

   Sorbonne’da beş yıl sadece sakıncalı ve açıkça belli bir cimnastiğin öğrenilmesiyle geçiyordu.  Bir defa bu yaklaşımın dayanağı o kadar basitti ki, bu yoldan ele alınmayacak hiçbir sorun yoktu. Bu yarışma sınavına ve onun en son aşaması olan ve kurada çıkan bir konuyu birkaç saatlik bir hazırlıktan sonra çıkıp sunmaktan ibaret deneme dersine hazırlanmak için, ben ve arkadaşlarım en akıl almaz konuları önerirdik. Bu hazırlıktan sonra on dakikada, örneğin tramvaylarla otobüslerin karşılıklı üstünlükleri konusunda sağlam bir diyalektik çatısı olan bir saatlik bir konferans hazılamakta ustalaşmıştım. Bu yöntem yalnızca her kapıyı açan bir anahtar sağlamla kalmıyor, aynı zamanda bir iki basit değişiklikle, düşününce temalarının çeşitliliğinde sadece, hep aynı kalan tek bir biçimi algılamaya sevk ediyordu: Biraz, kimi zaman sol anahtarı kimi zaman da fa anahtarıyla çalındığı algılandığında tek bir ezgiden kurulu olduğu anlaşılabilecek bir müzik gibi. B u açıdan felsefe eğitimi zekayı geliştirirken aynı anda aklı kurutuyordu.

   Bilginin geliştirilmesiyle, zihinsel kurguların giderek artan karmaşıklığının birbirine karıştırılmasının daha da vahim bir başka tehlikesini seziyordum. Çıkış noktası olarak, en az tutarlı kuramları alıp, onlardan başlayarak en incelikli olanlarına kadar çıkan dinamik bir sentez gerçekleştirmemiz isteniyordu. Ama aynı anda, hocalarımızı tutkuyla saran tarihi hesaba katma endişesiyle, sonrakilerin öncekilerden nasıl kademe kademe doğduklarını açıklamak gerekiyordu. Temel de doğru ile yanlışı keşfetmekten çok, insanların çelişkileri nasıl bir bir aştıklarını anlamak gerekliydi. Felsefe bir ancilla scientarum, bilimsel araştırmanın bir yardımcısı yada destekçisi; sadece bilinç tarafından bir tür güzellik olarak hayranlıkla seyredilmesiydi. Onun yüzyıllar boyunca gittikçe daha hafif, daha cüretli yapılar kurduğunu, denge yada açılım sorunlarını çözdüğünü, mantıksal mükemmelliklere ulaştığını görüyordunuz; ve bütün bunlar, eğer teknik mükemmellik ve iç tutarlılık ne kadar ileriyse, o kadar değerli sayılıyordu.  Felsefe öğretimi, gotik tarzını roman tarzından zxorunlu olarak üstün tutan ve gotik tarz içinde de süslü gotiği ilkel gotikten mükemmel sayan, ama hiç kimsenin neyin güzel neyin çirkin olduğunu sormadığı bir sanat tarihi öğretimine benziyordu. Gösteren (signifiant), hiçbir gösterilene tekabül etmiyordu, bağ kurulamıyordu. Beceriklilik, gerçeğin araştırılması çabasının önüne geçiyordu. Yıllarca bu türden alıştırmalar  yaptıktan sonra, kendimi, 15 yaşımdayken sahip olduklarımdan pek de farklı olmayan bazı kaba inançlarla baş başa kalmış buldum. Olsa olsa bu araçların yetersizliğini daha iyi kavrıyordum ve hiç olmazsa onlardan beklediğim hizmete uygun olmalarını sağlayan bir işlemsel değerleri vardı;onların iç karmaşıklarına kapılarak ya da pratik amaçlarını  unutarak bu harikulade eklemlenişler karşısında hayranlığa kapılma tehlikesinden uzaklaşıyordum.

   Bununla birlikte,beni felsefeden uzaklaştıran ve bir kurtarıcı olarak etnografyaya sarılmama yol açan bu erken tepkinin daha kişisel başka nedenlerinin de varlığını düşünebiliyordum.Mont-de-Marsan lisesinde bir yandan öğretmenlik yaparken bir yandan da ders planımı geliştirdiğim mutlu bir yıl geçirip sonra Laon’a tayin olunca,daha ders yılının başında,hayatımın geri kalan kısmında hep aynı şeyleri tekrarlayacağımın farkına vardım.Oysa benim düşünce yapımın herhalde bir sakatlık sayılabilecek bir özelliği vardır: aynı konu üzerinde iki defa dikkatimi yoğunlaştıramam.Agregasyon genellikle, insanı bunaltan ama bir defa başarılı oldun mu,eğer isterseniz,hayatınızın geri kalan kısmını tam bir istirahatla geçirebilmenizi sağlayan insanlık dışı bir sınav olarak görülür.Benim için durum tam tersiydi.İlk denememde başarılı oldum ve o dönemin en genci bendim;doktrinler,teoriler,hipotezler arsında süren bu yarışı kazanmıştım.Ama benim çilem bundan sonra başlayacaktı: eğer her yıl yepyeni bir program hazırlayamazsam,derslerimi birbiri ardına eklemleyebilmek benim için fiziksel olarak imkansızdı.Aynı konuda tekrar yoğunlaşamamam,sınav yaparken daha da sıkıcı hale geliyordu.Programa dahil olan soruları kura ile çeken adların,bu sorulara ne cevap vermeleri gerektiğini bile bilemiyordum.En boş öğrenciler sanki her şeyi biliyorlar,her şeyi söylemişler gibi geliyordu.Bir kez düşünmüş olduğum için sanki bütün konular eriyip gidiyordu.

    Bugün bazen kendi kendime sorarım:Acaba etnografya,incelediği uygarlıklar ile benim düşünce tarzım arasında mevcut bir yapısal benzerlikten ötürü beni, ben farkına varmamadan kendine çekmiş olamaz mı? Bir alanı bilgece ekip biçmek ve böylece ard arda her yıl ürünü kaldırmak için gerekli alışkanlıklara sahip değilim:benimki neolitik dönemin zekası.Bozkır yangını gibi; o zamana kadar el değmemiş toprakları kuşatan,çabucak bir ürün alacak şekilde onları tohumlayan ve ardında perişan alanlar bırakan bir zeka. Ama o dönemde bu derin güdülenmelerin bilincinde olamazdım.Etnoloji konusunda hiçbir şey bilmiyordum.Hiçbir dersi izlememiştim ve Sir James Frazen, -galiba 1928 yılındaydı-Sorbonne’a gelip orada unutulmaz bir konferans verdiğinde,haberim olmasına rağmen gidip izlemek hiç aklıma gelmemişti.

   Tabii,ben de daha çok küçükken uzaklardan gelen bazı nesneleri biriktirmeye girişmiştim.Ama bu daha çok, keseme uygun şeylere doğru yönelmiş bir antikacılık uğraşıydı.İlk gençliğimi yaşarken de geleceğimle ilgili kesin bir karar almış değildim.Öyle ki,12.sınıfta felsefe öğretmenin Anre Cresson geleceğimle ilgili bu konuda ilk teşhisi koyan kişi olmuştur:benim tabiatıma en uygun yüksek öğrenim kurumu alanı olarak hukuk öğrenimini gösteriyordu.Bu yanlışın içerdiği yarım doğru nedeniyle hatırasını minnetle anıyorum.

   Böylece Ecole normale’den vazgeçip hukuka yazıldım,bunun  yanı sıra,sadece çok basit olduğu için, felsefe lisansı yapıyordum. Hukuk öğretiminin garip bir kaderi vardı.O dönemde ona hakim olan görüşten ötürü benzeştiği teoloji ile yeni gerçekleştirilmiş olan reform sonucunda benzediği gazetecilik arsında kalmıştı.Hukuk öğretiminin hem sağlam hem de nesnel bir temel üzerine oturması sanki mümkün değildi; bunlardan birine yöneldiğinde ötekini yitiriyordu.Bilgin için bir inceleme konusu olarak hukukçu, bana, camlara boyanmış resimleri duvarlara yansıtan sihirli lambayı zoologlara göstermek iddiasındaki bir hayvanı çağrıştırıyordu.Neyse ki o dönemde hukuk sınavlarına, ezberlenen özet kitaplarla on beş günde hazırlanmak mümkündü.Beni bu daldan daha da uzaklaştıran, hukukun kısırlığından çok hukuk öğrencileriydi.Bilmiyorum bu ayrım hala geçerli midir?Şüphe ederim.Ama 1928 yılı dolaylarında değişik dallardaki öğrenciler iki türe ayrılıyorlardı.Hatta bunlara iki ayrı ırk bile denebilirdi:bir yanda hukuk ve tıp öğrencileri öte yanda edebiyat ve fen öğrencileri.

   İçedönük ve dışadönük terimleri her ne kadar sevimsiz olsalar da, bu zıtlığı en iyi ifade edecek terimlerdir. Bir yanda gürültücü, saldırgan, en kötü bayağılıklara düşmek pahasına da olsa kendini kabul ettirmek isteyen, siyasi açıdan (o dönemin) aşırı sağına yönelik bir gençlik (geleneksel olarak halk dilinde bu sözün bir yaş grubu belirlemesi anlamında gençlik);öte yanda sessiz,çekingen,genellikle solda ‘solda’ ve yetişkin olmaya çabalarken bir yandan da şimdiden yetişkinler arasına kabul edilmeye hevesli erken yaşlanmış bir gençlik.

   Bu farklılığın açıklaması oldukça basittir.Bir meslek icra etmeye hazırlanan birinciler,davranışlarıyla, orta öğrenimden azad olmanın ve toplumun işlevler dizgisi içinde şimdiden kazanılmış bir konumun güvencesini kutlamaktadırlar.Lise öğrencilerinin farklılaşmamış durumu ile hedef aldıkları uzmanlaşmış faaliyetin ara noktasında bulunan bu gençler kendilerini bir sınırda hissetmekte ve sınırı iki yanına ait çelişkili ayrıcalıkları kullanmak istemektedirler.

   Edebiyatta ve fende ise alışılagelmiş mahreçler bambaşka bir türdendir: öğretmenlik,araştırmacılık ve sınırı pek belirgin olmayan bazı meslekler. Onları seçen öğrenci çocukluk dünyasından ayrılmaz, tersine, orda kalmaya karar vermiştir.Öğretmenlik, yetişkinler için okulda kalmanın tek yolu değil midir?Edebiyat yada fen öğrencisinin özelliği,topluluk zorunluluklarını reddetmesidir.Nerdeyse tarikatçı bir tepkiyle geçici olarak yada uzun bir süre için, gelip geçen zamandan bağımsız bir ortak bir mirasın incelemesi,korunması ve aktarılmasına kendini verir.Geleceğin bilgini içinse,incelediği nesne ancak evrenin süresiyle tartılabilir.Hiçbir şey, onları bir davaya bağlanmaya ikna etmek kadar yanlış olamaz.Bağlandıklarını sandıklarında bile bu bağlanma bir veriyi kabul etmek, işlevlerinden biriyle özdeşleşmek, bunun  fayda ve rizikosunu paylaşmak anlamına gelmez; sadece, sanki kendileri bunun bir parçası değillermiş gibi dışardan yargılamayla sınırlıdır; onların bir davaya bağlanmaları, bağımsız kalmanın özel bir şeklidir.Bu açıdan bakıldığında öğretim ve araştırma bir mesleğin öğrenilmesiyle aynı şey değildir.Öğretim ve araştırma bir sığınaktır ya da bir misyondur, büyüklüğü ve sefaleti bundan kaynaklanır.

   İşte bir yandan bir mesleği, bir yandan da kimi zaman bir sığınak, kimi zaman da bir dava olan, niteliği belisiz bir girişimi karşı karşıya getiren bu çelişki içinde, ikisini de girebilecek ama ya daha çok biri ya daha çok diğeri olabilecek etnografya, şüphesiz seçkin bir yer işgal eder.Bunlardan ikincisinin akla gelebilecek en uçsal örneğini oluşturur.Kendisi de bir insan olarak etnograf, insanı, şu ya da bu toplum veya uygarlık çerçevesine özgü niteliklerinden soyutlamasına imkan verecek bir uzaklıktan ve yükseklikten bakarak tanımaya yargılamaya çalışır.Çalışma ve yaşama koşulları, uzun sürelerle onu fiziki olarak kendi çevresinden ayırır.Karşılaştığı değişikliklerin şiddetiyle bir tür sürekli köksüzlük içindedir; artık hiçbir yerde kendini evinde hissetmeyecektir, psikolojik olarak sakatlanmıştır.Matematik yada müzik gibi etnografyada ender görülen gerçek içten gelen eğilimlerden (vocations) biridir.Bu içten eğilimi, size öğretilmesine gerek kalmadan kendinizde keşfedersiniz.

   Bireysel özelliklere ve toplumsal tutumlara bir de tam anlamıyla entelektüel nitelikli nedenleri eklemek gerekir.1920-1930 yılları Fransa’da psikanalitik teorilerin yayılma dönemi olmuştur.Bu teorileri incelerken, felsefi çözümlemelerimizin çatısını kurmada ve daha sonra da derslerimizi hazırlamada kullanmamız tavsiye edilen ussal ve usdışı,akılcı ve duygusal,mantıksal ve mantık öncesine ait gibi durağan karşıtlıkların, boş bir oyundan ibaret olduklarını öğreniyordum.İlkin,ussalın ötesinde daha önemli ve daha geçerli bir başka kategori mevcuttu:ussalın en üstün varoluş biçimi olan gösteren (signifiant) kategorisi; ama F. De Saussure’ün Cours de linguistique generale’inden çok Essai sur les donnees immidiates de la conscience hakkında kafa yoran hocalarımız bunun adını bile anmıyorlardı.Ardından,Freud’un eseri aslında, görünüş itibarı ile en duygusal davranışların, en az ussal işlemlerin, mantık öncesi nitelikli beyan edilen görünümlerin, aynı zamanda en anlamlılar olduğunu gösterdiği için, bana bu karşıtlıkların gerçek karşıtlıklar olmadıklarını öğretiyordu.Bergsonculuğun inanca dayalı önermeleri yada mantıksal yanlışları, varlıkların ve eşyaları betimlenmesi olanaksız doğalarını daha iyi ortaya koyabilmeye çabalarken onları lapaya çevirmekteydi.Oysa ben varlıkların ve eşyaların, onları birbirinden ayıran ve her birine kavranabilir bir yapı sağlayan biçimlerinin niteliği kaybolmaksızın kendi öz değerlerini muhafaza edebileceklerine inanıyordum.Bilgi bir vazgeçmeye ya da değiş tokuşa dayalı değildir; bilgi gerçek görünümlerin, yani benim düşüncemin özellikleriyle uyuşan görünümlerin seçimidir.Ama, yeni-Kantçıların iddia ettikleri gibi düşüncemin nesneler üzerinde bertaraf edilemez bir sınırlama uygulamasından ötürü değil de, daha çok düşüncemin kendisinin de bir nesne olmasından ötürü bu böyledir. ‘bu dünyanın’ bir unsuru olarak düşüncem, aynı doğayı paylaşır.  

          Benim kuşağımdan başkalarıyla birlikte yaşadığım bu entelektüel evrim, çocukluğumdan beri beni jeolojiye çeken yoğun bir merak nedeniyle özel bir renge bürünüyordu.Bugün en sevgili anılarım arasında hala yer alan, Orta Brezilya’nın bilinmeyen bir bölgesinde yaşadığım serüvenden çok, languedoc’un kireçli platosunun yamacında iki jeolojik tabakanın birleşme çizgisini izleyişimdir.  Bunda bir gezinti yada çevrenin basit bir keşfinden çok başka şeyler vardır: durumu bilmeyen bir gözlemci için tutarsız sayılabilecek bu izleyiş, benim gözümde bilginin, insana yaşattığı zorlukların, umut ettirdiği sevinçlerin imgesinin ta kendisidir. Her doğa görüntüsü, ilkin ona vermek istediğiniz anlamı seçmekte sizi özgür bırakan, engin bir karmaşa gibi gelir. Ama tarımsal oluşumların, coğrafi engebelerin tarihte ve tarih öncesinde yer alan dönüşümlerin ötesinde; bütün anlamların en derini, diğerlerini önceleyen, belirleyen ve büyük ölçüde açıklayan değil midir? Bu soluk ve yer yer belirsiz çizgi, bu kaya kalıntılarının biçim ve sertlikleri arasında ki çoğu zaman algılanamayan farklılık, bugün benim kurak bir toprak gibi gördüğüm bu alanda eskiden iki okyanusun birbiri ardına varolduklarının işaretidir. Onların binlerce yıllık durağanlıklarının kanıtlarını izleyerek ve bütün engelleri –sarp yüzeyler, göçüntüler, yol vermeyen makiler, tarım alanları- aşarak, çitlere ve yollara kayıtsız kalarak ters yöne gittiğimiz sanılabilir. Oysa bu karşı çıkışın tek amacı, ana-anlamı bulmaktır.Bu anlam şüphesiz karanlıktadır, ama diğer bütün anlamlar onun sadece kısmi yada şekil değiştirmiş halleridir.

   Kimi zaman olduğu gibi mucize gerçekleşir, gizli çatlağın iki yakasında, her biri en uygun toprağı seçmiş değişik türden iki yeşil bitki yan yana bitiverirse; ve aynı anda kayanın içinde, on binlerce  yıllık bir fasılayı kanıtlayan, bir birine benzemez karmaşık kıvrımlar sunan, iki amonit kendini gösterirse, işte o anda zaman ve mekan birbirine karışır. Anın yaşayan çeşitliliği çağları birbirine bitiştirir ve sürdürür. Düşünce ve duyarlılık yeni bir boyut kazanır, o boyuta her ter damlası, her kas kasılması, her soluk alma bir tarihin simgeleri haline gelir. Bedenim bu tarihin devinimini tekrarlarken, aklım anlamını kavrar. Yüzyılların ve uçsuz bucaksız toprakların birbiriyle nihayet barışık bir dille söyleştikleri, daha yoğun bir anlaşılabilirlikle çevrelendiğimi duyar gibi olurum.

   Freud’un teorileriyle karşılaştığımda, bunlar bana, kurallarını jeolojinin koymuş olduğu bir yöntemin tek başına insana uygulanması gibi görünmüşlerdi. Her ikisinde de araştırmacı, görünüşte nüfuz edilmesi mümkün olmayan olaylarla karşı karşıyadır; her ikisinde de karmaşık bir durumun unsurlarının dökümünü yapmak ve onları tartmak için, bütün zihni becerilerini ortaya koymalıdır: duyarlılık, sezgi ve seçme yeteneği. Oysa ilk bakışta tutarsız gibi görünen bütünün içindeki düzen ne tesadüfi nede keyfidir. Jeolokların ve psikanalistlerin tarihi, tarihçelerin tarihinden farklı olarak, fiziki yada psişik evrenin bazı temel özelliklerini,  sanki biraz, canlı bir resim gibi zaman içinde yansıtmaya yönelir. Canlı resimden sözettim, gerçekten ‘atasözlerini canlandırma’ oyunu her jestin zamana bağlı olmayan bazı gerçeklerin süre içinde meydana gelmesi gibi yorumlandığı bir oluşumun saf görüntüsünü sunar. Burada atasözleri, ahlaki düzlemde bu zaman dışı gerçeklerin somut görünümünü gözler önüne sermeyi denemektedir; bu zaman dışı olaylara başka alanlarda yasa denir. Bunların hepsinde, estetik ilginin çağrısı doğrudan bilgiye ulaşma imkanını verir.

    On yedi yaşıma gelirken, tatilde rastladığım genç bir Belçikalı sosyalist Marksizimle tanıştırdı. Bu kişi şimdi bir başka ülkede Belçika elçisidir. Marx’ın yazılarını okuyunca, bu büyük düşünce adamı vasıtasıyla Kant’tan Hegel’e giden felsefi akımlada ilk defa karşılaştığım için çok etkilendim: önümde yepyeni bir dünya açılmıştı. O zamandan beri bu heyecanım hiç kaybolmadı; Lois Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, ya da ekonomi politiğin eleştirisinden birkaç sayfa okuyarak zihnimi açmadan bir sosyoloji yada bir etnoloji problemi ile uğraşmaya pek ender girişirim.

Ayrıca önemli olan, Mark’ın, tarihin şu yada bu gelişimi doğru öngörmüş olup olmaması değildir.Rousseau’un ardından Marks, nasıl fizik, duyumsal veriler üzerine kurulamıyorsa toplumsal bilimin de olaylar düzlemin de kurulamayacağını bence kesin biçimde göstermiştir. Amaç bir model kurmak, özelliklerini ve laboratuarda ne türden tepkiler gösterdiğine incelemek ve sonra bu gözlemleri, ön kestirimlerden çok farklı olabilen görgül olaylara uygulamaktadır.

    Marksizm, bir başka gerçeklik düzleminde jeoloji ve, kurucusunun kendisine verdiği anlamda, psikanaliz ile aynı yoldan gitmektedir:üçü de anlamına, bir ilişki türünü bir başka ilişki türüne indirgemek olduğunu kanıtlamaktadır.doğru gerçekliğin hiçbir zaman en kolay görünen gerçeklik olmadığını: hatta doğruluğunu kendini gizleme eğiliminde varolduğunu ortaya koymaktadır. Hepsinde aynı sorun ortaya çıkmaktadır:duyurulur olanla ussal olan arasındaki ilişki.Ve hepsinde amaç aynıdır:özelliklerinin hiçbirinden vazgeçmeksizin duyurulur olanı ussal bir bütünleştirmeye yönelik bir tür üst –usçuluk(süper –rationalizme-).

    Demek ki, metafizik düşüncesinin böylece belirginlik kazanmaya başlayan yeni eğilimlerine karşı çıkıyordum.gerçek ile yaşanmış (le re’el et le ve’cu) arasında bir süreklilik varsaydığı ölçüde fenomenoloji beni rahatsız ediyordu.gerçeğin yaşanmışı kuşattığını ve onu açıkladığını kabül etmekle birlikte, bağlandığım bu üç bilgi bana bu ikisi arasında bir süreklilik olmadığını,gerçeğe ulaşmak için ilkin yaşanmışşı-sonradan onu her türlü duygusallıktan arınmış bir sentez içine yerleştirmek gerekse de –reddetmek gerektiğini öğretmişti. Daha sonraları varoluşçuluk içinde gelişecek olan düşünce akımına gelince, öznelliğin yanılsamaları karşısında gösterdiği zayıflık nedeniyle bana geçerli bir düşünce gibi gelmiyordu.Böyle kişisel endişelerin felsefe problemleri katına yükseltilmesi, tezgahtar kızlara göre bir metafiziğe dönüşme tehlikesini beraberinde getirir.Belki bir öğretim yöntemi olarak hoş görülebilse de, bilim felsefenin yerine geçecek ölçüde kuvvetleninceye kadar, felsefeye düşen görevi savsaklanmaya imkan verdiği taktirde çok tehlikelidir.O görev, varlığı benimle ilişkisine göre değil kendisiyle ilişkisine göre anlaşılmasıdır.Fenomenoloji ve varoluşçuluk metafiziği yıkmak yerine onu savunan iki yöntem geliştirmektedir.

    Bir yanda iki insan bilimi, toplumsal bakışlı marksizm ve bireysel bakışlı psikanaliz ile öte yanda bir fizik bilimi –ama aynı zamanda,hem yöntemi hem de konusuyla tarihin anası ve besin kaynağı- jeoloji arasında, etnografya kendiliğinden bir krallık kurar. Çünkü mekan dışında hiçbir şeyle kısıtlanmış saymadığımız bu insanlık,jeolojik geçmişin yeryüzü yuvarlağında yarattığı dönüşümlere yeni bir anlam kazandırmıştır: adı unutulmuş toplumların eserlerinde, toprağın gücü gibi binlerce yıl boyunca yok olmayacak emek ve psikologlara ayrı ayrı vakalar sunan bireylerin düşünceleri.Etnografya bana entellektüel bir doyum sağlıyor:nasıl tarih bir uçta yeryüzünün,bir uçta da benim kişisel tarihime ulaşıyorsa,etnografyada bu ikisine ortak mantığı koymaktadır.İnsanı incelemeyi amaçlayan etnografya beni şüpheden kurtarıyor.Çünkü insanoğlunda, bütün bireyler için bir anlam taşıyan değişmeleri ve farklılıkları incelemeyi hedef almakta, eğer dışında kalmak istenirse eriyip gidecek tek bir uygarlık alanına özgü değişmeleri ve farklılıkları ise bir yana bırakmaktadır.Nihayet, çeşitli kurumlar, adetler ve alışkanlıklardan oluşan,tükenmeyecek bir malzemeyi düşüncemin önüne koyarak,daha önce sözünü etmiş olduğum bu tedirgin ve yıkıcı iştahı bastırmaktadır.Benim hayatım ile karakterimi uyumlu hale getirmektedir.

    Bu anlattıklarımdan sonra bu kadar uzun bir süreyle, daha felsefe öğreniminin başında Fransız Sosyoloji okulu ustalarının eserlerinden aldığım mesajı duymazlıktan gelmem garipsenebilir.Aslında esinlenmem ancak 1933 ya da 1934 yılında tesadüfen rastladığı,daha o zaman bile eski sayıla, Robert H. Lowie’nin  Primitive Sciology adlı eseri okuduktan sonradır.Ama, kitaplardan alınan ve hemen felsefi kavramlar haline dönüştürülen fikirler yerine, yerli toplumlarında gerçek tecrübelerle karşı karşı ya kalmıştım ve ve bunları yaşamış olmam onların anlamlarının kaybolmasını engellemişti.düşüncem, felsefi akım yürütmenin, hamamda zoraki terlemeye dönüşen uygulamalarından kurtulmuştum.Açık havada düşününce sanki zihnim yeni bir esintiyle tazeleniyordu.Dağlara bırakılmış bir kentli gibi geniş alanlar beni esrikleştitiriyor,kamaşan gözlerim nesnelerin çokluğunu ve çeşitliliğini kavrıyordu.

   İlkin uzaktan, kitaplar aracılığıyla kurduğum, sonraları çok üzücü yanlış anlamalara da yol açan kişisel temaslarla sürdürdüğüm, Anglo-Amerikan etnolojisiile uzun süreli yakınlığım işte böyle başladı.Bu yanlış anlamalar önce Brezilya’da başıma geldi.Üniversitenin yöneticileri benden Durkheim sosyolojisinin öğretimine katkıda bulunmamı istiyorlardı.Bir yandan Amerika’da çok canlı olan pozitivist gelenek, bir yandan da tek kişinin iktidarına karşı çıkan oligarşilerin alışılmış ideolojik silahı niteliğindeki ılımlı liberalizm onları Durkheim sosyolojosine yöneltiyordu.Durkheim’ ve sosyolojiyi metafizik amaçlarla kullanmaya yönelik her türlü girişime karşı baş kaldırıyordum.Her halde, tam da bütün gücümle ufuklarımı genişletmeye çalıştığım bir dönemde eski duvarları yeniden örmeye yardım edecek değildim.o zamandan beri Anglo-Sakson düşüncesiyle bilmem hangi türden bağlarım nedeniyle eleştirildim.Ne saçmalık! Şu anda herkesten daha fazla Durkheim düşüncesine bağlı oluşum bir yana, -yabancılar bu konuda yanılmıyorlar-, Lowie,Kroeber,Boas gibi borcumu açıkça ilan ettiğim yazarlar da, çoktandır eskimiş, James ya da Dawey tarzı Amerikan felsefesinin, şimdi de sözde lojiko-pozitivizmin, olabildiğince uzağındadırlar.Doğuştan Avrupalı ve Avrupa’da eğitim görmüş ya da Avrupalı hocaların eğittiği bu yazarlar, çok başka bir şeyi gerçekleştirmişlerdir:nesnel koşullarını dört yüzyıl önce Kolomb’un yarattığı bir sentezin düşünce düzlemine yansıması.Bu kez, hem en iyi kitaplıklara sahip olup hem de üniversiteden çıkınca, bizim Cote d Azur’e ya da pays Basque’a gittiğimiz kadar kolayca ,yerli toplumların ortamına olaşabilme imkanı olan bir dönemde, Yeni Dünyanın ortaya koyduğu benzersiz deney alanı ile sağlam bir bilimsel yöntem arasındaki sentezi gerçekleştirmişlerdir. Benim burada övdüğüm bir entelektüel gelenek değildir;sadece bir tarihi koşulun altını çiziyorum.Hiçbir ciddi araştırmaya konu olmamış, ve yok edilmelerine girişildikten sonra henüz çok kısa bir süre geçmiş olduğu için, yeterince iyi korunmuş bakir topluluklara ulaşabilme ayrıcalığını düşünebilmek bile, bunu anlamak için yeterlidir.Gerçek bir olay bunu daha iyi anlatacaktır: Kaliforniya’daki henüz yabanıl yerli boylarının yok edilişinden mucizevi bir şekilde tek başına kurtulabilmiş bir yerli, yıllarca büyük kentlerin yakınlarında kimseye görünmeden, avlanmasını sağlayan oklarının uçlarını taşlardan yontarak yaşayabilmiştir.Zamanla av hayvanları azalmış ve günün birinde kentin bir kenar mahallesinde bu yerli,çıplak ve açlıktan ölmek üzereyken bulunmuştur.Ondan sonrada kalan günlerini Kaliforniya Üniversitesinin kapıcısı olarak sakin bir biçimde geçirmiştir.   

(Yazı için sevgili öğrencim Çağdaş Taylan Karakış'a teşekkürler.)