FELSEFE EĞİTİMİNDE
EDEBİYATIN YERİ
Mustafa Günay
Giriş:
Bizde felsefe ve edebiyat ilişkileri yeterince
incelenmediği gibi, felsefe eğitimi ve öğretiminde
edebiyat eserlerinden nasıl yararlanılabileceği de
pek incelenmiş bir konu değildir. Bu çalışmada
amacım, edebiyat ve felsefe arasındaki sıkı
ilişkilere değinerek, edebiyat eserlerinin felsefe
öğretimindeki yeri ve işlevi üzerinde durmak
istiyorum. Felsefe ve edebiyat arasındaki ilişkilere
de değinerek, felsefe öğretiminde edebi eserlerden
yararlanma yolları konusunda bazı öneriler ortaya
koymaya çalışacağım.
Felsefe-Edebiyat İlişkisi:
Felsefe ve edebiyat arasındaki ilişkileri
değerlendirebilmek için, öncelikle, felsefi olan ile
edebi olanın niteliklerini belirlemek gerekir. Bu
ise çok kolay değildir. Ancak yine de felsefe ile
edebiyat arasında hiçbir ayrım yapılamayacağını
söylemek doğru değildir. Bir eserin felsefe mi yoksa
edebiyat alanına mı ait olduğu, bu eserlerin
söylemine, tarzına, dili kullanma biçimine, felsefe
ve edebiyat eserlerinin olmazsa olmaz özelliklerine
dayanarak belirlenebilir. Ancak yine de bu konuda
elimizde mutlak/kesin ölçütler bulunmamaktadır. Bu
durumun en önemli nedeni ise, felsefe tarihinde yer
alan pek çok filozofun felsefe yaparken aynı zamanda
edebi bir tarza sahip olmalarıdır. Bu ise aynı
zamanda felsefe-edebiyat ilişkilerinin çok eski
tarihlerden bu yana sürüp gittiğinin de
göstergesidir. Pek çok filozofun aynı zamanda önemli
birer edebiyatçı olduğunu görebiliriz. Bunlar
arasında Platon, Agustinus, Schopenhauer, Nietzche
gibi isimler ilk akla gelenlerdir. Ancak felsefe
tarihinin pek çok önemli filozofu ise eserlerinde
edebi bir tarzı kullanmamıştır. Bu, onların
filozofluklarından herhangi bir şey eksiltmiş
değildir. “Bu örnekler bize şunu göstermektedir: iyi
bir filozof olmak için iyi bir edebiyatçı olmak şart
değildir. Yine aynı şekilde, iyi bir edebiyatçı
olmak için de filozof olmak şart değildir.”(Gündoğan
2006:24) Burada belirleyici olan şey, filozofun
felsefesini kurarken, dili kullanma biçimi ve bu
konudaki seçimi ve kullandığı yaklaşımdır.
Felsefenin konu bakımından sınırlanmasının mümkün
olmadığını, insanı ilgilendiren hemen her şeyin
felsefenin konuları arasına girebileceğini
söyleyebiliriz. Burada yapılabilecek ayrım, daha çok
yöntem bakımından olabilir. Felsefi tutumları, ele
aldıkları konuyu ve problemi inceleme yöntemi ve
konuya yaklaşımı bakımından ayırmak söz konusudur.
Bu konuda Betül Çotuksöken şunları söyler: “Kimi
filozoflar, söylemlerini bilimle beslerken kimileri
de sanat ürünleriyle, özellikle doğal dile dayalı
sanatlarla, kısaca yazınla, edebiyatla beslerler.
Hatta zaman zaman felsefi sunuşla, sanatsal sunuş iç
içe girebilir ya da bir arakesit sunabilir. Bununla
birlikte, durum ne olursa olsun, yine de felsefe
kendisi olmaktan çıkmaz; salt sanat haline gelmez.
Burada da belirleyici olanın büyük ölçüde bakış
açısı olduğu anlaşılmaktadır.”(Çotuksöken 2006: 29)
Felsefe ve edebiyat ilişkilerinden söz edildiğinde,
burada konunun iki önemli boyutu vardır: felsefenin
edebi bir tarzda yapılması ve edebiyatta felsefi
unsurların yer alması. Başka bir deyişle filozoflar
düşüncelerinin anlatımında edebiyattan
yararlandıkları gibi, aynı şekilde edebiyatçılar da
eserlerinde felsefe yapabilmektedirler. Farklı
yaklaşımları ve bakış açıları olsa da, felsefe ve
edebiyat insana yönelmekte ve onun yaşama
dünyasındaki problemlerini ve yaşantılarını anlamaya
ve ifade etmeye çalışmaktadır. Edebiyatın felsefe
tadı verebileceği gibi, çoğu yerde de felsefenin
edebiyata yaklaştığını belirten Afşar Timuçin’e
göre, “Edebiyatta felsefeyi felsefede edebiyatı
bulduğumuzda uygar insanın gerekli bütünlüğüne
kavuştuğunu, bütünsel insana yaklaştığımızı duyarız.
Bu ikisi zaman zaman birbirlerine uzak dursalar da,
hatta zaman zaman birbirlerinin can düşmanı gibi
görünseler de, birbirlerine sen karışma der gibi
baksalar da birbirlerinin az çok bağımlısı
gibidirler. Felsefesiz edebiyat kim ne derse desin
kabasaba bir yönelimin ürünüdür, edebiyatsız felsefe
de bir çokbilmişlik bildirisinden başka bir şey
değildir.”(Timuçin 2002: 9)
İyi bir edebiyatın da iyi bir felsefenin de
“gelişmiş bir dil bilinci” üzerinde kurulabileceğini
vurgulayan Timuçin’e göre, “Anlatım olanaklarını
sonsuza doğru zorlayan gelişmiş bir dil edebiyata ne
kadar gerekliyse felsefeye de o kadar gereklidir.
Felsefenin dili de edebiyatın dili kadar incelikli
olmak zorundadır. Yaşamın o gündelik akışında bile
bu ikisi yani edebiyatla felsefe sık sık buluşurlar,
bir buluşur bir ayrılırlar: felsefe yapanı edebiyat
yapıyor diye, edebiyat yapanı da felsefe yapıyor
diye algıladığımız hatta eleştirdiğimiz çok olur.
Edebiyattaki felsefe ya da genel olarak sanattaki
felsefe çok özel bir felsefedir, sanatlaşmış
felsefedir. Edebiyata olduğu gibi konulmuş felsefe
çok zaman sırıtır, iğreti kalır. Felsefedeki
edebiyat da çok zaman yapmacık tadı verir. Neden?
Felsefe yapan kişi özel olarak edebiyat yapmaya
heveslenmiştir de ondan.”(Timuçin 2002: 10)
Felsefe edebi bir tarza dayanabileceği gibi,
edebiyat eserlerinde felsefi nitelikler bulunabilir.
Edebiyatın felsefeye bir somutluk kazandırması da
söz konusudur. “Edebiyat, kavram analizlerinden
uzaklaşarak, olayları somut bir hale sokmak
suretiyle, felsefenin soyutluğunu ve kuruluğunu
giderir.” (Gündoğan 2006: 25) Felsefede içeriğin
edebiyatta ise biçimin önemli olduğunu belirten
Gündoğan’a göre, “Felsefi bir eser, bilgi veren, ele
aldığı konuyu derinliğine inceleyen ve mantıksal bir
akıl yürütme zinciri içerisinde irdeleyen bir eser
olduğu için onda önemli olan içeriktir. Edebi eser
ise içerikten ziyade biçime önem verir. Felsefi eser
soyut, edebi eser ise somuttur. İnsan hayatı, onun
varoluşu ve özgürlüğü gibi konular, felsefenin soyut
diliyle anlaşılır kılınamaz. İşte bu durumda sanat
devreye girer ve felsefeye somutluk kazandırır. Bu
türlü eserlerde hem biçim, hem de içerik birlikte
önem kazanır.” (Gündoğan 2006: 25)
Felsefenin edebiyata yaklaşmasını ve ondan
yararlanmasını gerektiren en önemli nedenlerin
başında ise, soyut kavramlarla dile getirilmesi güç
olan insan yaşantılarının edebi bir anlatımla
somutluk kazanabilmesidir. Bu konuda aklımıza ilk
gelen ve felsefe-edebiyat ilişkisinde de önem
taşıyan bir akım olarak varoluşçuluktur. Gündoğan’a
göre, edebiyatla felsefe arasındaki ilişkinin
varoluşçulukta yoğunluk kazanmasını şöyle
açıklayabiliriz: “Varoluşçulukta, bireysel insan
hayatı ve varoluşunun tasviri önem kazanır. Bu
tasvir, felsefenin soyut ve kuru kavramsal diliyle
yapılamaz. Burada devreye edebiyat girer. Somut,
subjektif, şahsi tecrübeleri olan bir varlığın
tasvirini somut ve bireysel olayları, bireysel insan
hayatını ve tecrübelerini en iyi şekilde edebiyat ve
özellikle de roman yapabilir.”(Gündoğan 2006: 27)
Burada edebiyatın bir anlatım aracı olarak felsefeye
sağladığı katkı da söz konusudur. Başka bir deyişle,
“edebiyat bir anlatım aracı olarak felsefeye hizmet
etmekte, felsefenin soyut ve kuru kavramsal diliyle
anlatılamayanlar, edebiyat ile anlatılabilmektedir.
Artık edebiyat, sadece estetik bir heyecan
uyandırmakla kalmayıp, belli bir düşünceyi de
iletebilmektedir.”(Gündoğan 2006: 28)
Felsefe edebiyata yeni boyutlar kazandırdığı gibi
edebiyat da felsefeyi somutlaştırmada önemli bir
işlevi yerine getirmektedir. Ancak burada
vurgulanması gereken bir nokta da şudur: edebiyat
eserlerindeki felsefeyi anlamak ve görmek de
önemlidir. Çünkü edebiyattaki felsefeyi görebilecek
özel bir dikkat ve okuma biçimine sahip değilsek,
örneğin bir romanı yalnızca olaylar örgüsü ya da bir
şiiri imgelerden oluşan dizeler olarak algılama ve
anlama durumunda kalabiliriz. Bu durum, edebiyat
eserlerinden felsefe eğitiminden yararlanma
konusunda da önemli bir sorun olarak karşımıza
çıkmaktadır. Timuçin’in deyimiyle “edebiyata içkin
olan felsefeyi” görebilmek için, kişinin düşünme
alışkanlığını edinmiş olması, eleştirel ve
sorgulayıcı bir yaklaşıma dayanması gereklidir.
“Özellikle sanat tarihinin temeline yerleşmiş olan
büyük yapıtlarda birdenbire kendini açmayan ya da
ilk bakışta görünmeyen, ancak iyi bir görü sahibine
kendini sezdiren bir düşünsellik vardır, bu
düşünsellik görünen düşünsellikten çok büyüktür ve
bu yüzden kavranılabilmek için izleyicinin kavramada
özel bir yatkınlığını gerektirir.”(Timuçin 2006: 12)
Felsefe Eğitiminde/Öğretiminde Edebiyatın Yeri ve
İşlevi:
Felsefe problemlerinin ele alınmasında,
işlenmesinde, edebiyat eserlerinden yararlanıldığı
gibi, felsefe eğitimi ve öğretiminde de edebiyat
eserlerinden yararlanılabilir. Felsefe problemlerini
incelerken edebiyat eserlerinden sıkça yararlanan,
felsefi söylemine edebiyattan da destekler sağlayan
İoanna Kuçuradi, Etik adlı kitabında “etik
ilişki”nin boyutlarının araştırılıp ifade
edilmesinde edilmesinde, felsefe ve edebiyat
arasında ilişki kurar. Önce Kuçuradi’nin “etik
ilişki” hakkındaki tanımına bir göz atalım: “Etik
ilişki, insanlararası ilişki türlerinden bir tanesi
ve en temelde olanı: belirli bütünlükte bir kişinin
belirli bütünlükte başka bir kişiyle ya da en geniş
anlamda insanlarla -yüzyüze geldiği veya gelmediği
insanlarla-, değer sorunlarının söz konusu olduğu
ilişkisidir: eylemde bulunarak yaşadığı bir
ilişki.”(Kuçuadi 1988: 3)
Kuçuradi, etik ilişkinin araştırılmasında edebiyat
eserlerinin sağlam bir yer oluşturduğunu belirtir ve
bunun gerekçelerini şöyle açıklar: “Gerçi, etik
ilişki gibi, hem kendisi hem de onu meydana
getirenler gerçek olan, dolayısıyla her biri
tek –eşsiz- olan bu ilişkiler türünü nesne edinmenin
güçlüğünü, felsefe araştırmalarının diğer nesne
edindiklerine göre büyük güçlüğünü yadsıyacak
değilim. Çünkü etik ilişkinin araştırılmasında tek
ipucumuz –tek verimiz- kişilerin başka kişilerle
ilişkilerinde veya durumlarda eylemleridir.
Dikkatimizi yoğunlaştırdığımız alan, yaşayan
kişilerin bitmez tükenmez bir defalık yaptıkları, bu
arada da kendi yaptıklarımız olunca, adımlarımızı
kaygan bir zemin üzerinde atıyoruz demektir. Ama
yaşamdan çekip çıkardıklarımızda eksik kalanı
giderebileceğimiz, tehlikeyi dengeliyebilmemizi
sağlayan başka bir kaynak vardır: yazın yapıtları:
roman, öykü ve oyunlar. Bu yapıtlar, çeşitli eylem
olanaklarını çoğu kez temelleriyle birlikte vererek,
araştırıcıya adımlarını güvenle atabileceği bir
zemin sağlarlar. Ve söylediklerini başkaları için
temellendirme gereğini duyarsa, araştırıcının yine
başvurabileceği sağlam bir yer, bu yazın yapıtları
olur.” (Kuçuradi 1988. 4)
Edebiyat eserlerinin, her şeyden önce, insanları
felsefeye, eleştirel-sorgulayıcı düşünme tarzına
hazırlama ve yöneltme anlamında bir işlevinden de
söz edilebilir. Örneğin roman okumanın, özellikle
klasik romanların kişiyi felsefeye, felsefe yapmaya
hazırlayan bir yönü bulunduğunu belirten bir
felsefecimiz de Bedia Akarsu’dur. Akarsu’ya göre,
küçük yaşta okuma alışkanlığı edinen, nitelikli
yapıtlarla tanışan kişiler, okudukları edebiyat
eserleri ve toplumsal içerikli yazılar sonunda
felsefe metinlerini okumaya yönelirler. Burada
okumanın, sorunları görmeyi sağlaması, kişinin
kendisine de bu sorunlar üzerinde düşünme ihtiyacını
duyurması, kısacası “eleştirel düşünme”nin doğuşu
söz konusudur. Akarsu’nun sözleriyle, “Eleştirel
düşünme başlamıştır artık. İlginize ve yeteneğinize
göre bilime de yönelebilirsiniz, edebiyata, sanata
da. Eleştirel düşünüş olmadan ne sanatta, ne de
bilimde yaratıcı olunamaz kanısındayım. Kısaca
okuyarak eleştirel düşünüşe varılabilir; eleştirel
düşünme olmadan da ne bilimde ilerlenebilir ne de
sanatta. İşte özellikle edebiyat yapıtlarında her
konu işlenmektedir ve bu konular çoğu kez felsefe
sorunlarıdır. Örneğin Göethe’nin Faust’unda
ele alınan bir felsefe sorunu değil de nedir?
Tolstoy, Savaş ve Barış romanında sayfalar
dolusu işlediği sorunlar birer felsefe sorunu değil
midir? Felsefe bilimle ne denli bağıntılıysa
edebiyatla da o denli bağlantılı.” (Akarsu 2005)
Türk felsefesinde kendine özgü bir yeri olan ve aynı
zamanda denemeci kimliğiyle de tanınan Nermi Uygur
da, edebiyatın “vazgeçilmez bir eğitici” olduğunu
ifade eder: “Vazgeçilmez bir eğiticidir edebiyat.
İnsan da eğitimle insan olduğuna göre pekçok eksik
kalır edebiyatsız. (…) Nedense unutulan ya da önemli
değilmiş gibi geçiştirilen bir katkı sağlar edebiyat
insan-varoluşuna: insana özgü bir duygu
dünyasının kurulup gelişmesinde büyük payı
vardır edebiyat ürünlerinin. Bakış açılarına göre
değişik adlar takılabilen çeşitli yaşama-dünyalarına
açık bir bütündür insan: şu bu yöne indirgenip
bölünemez aslında. Gene de akıl, mantık, matematik,
genellikle de bilimsel bilgiler dışında, tutku,
özlem, düş yetisi, sevgi, umut gibi birçok yaşama
uzanışları var ki, bunların tümüne birden insanın
duygu boyutları gözüyle bakabiliriz. İşte edebiyat
bu boyutları genişletmekte zorunlu bir yardımcısıdır
insanın.” (Uygur 1985: 158-159)
Edebiyat eserlerinde insanın kendini bulabileceği ve
kendini öğrenebileceği konusunda ise Uygur şunları
söyler: “Ben neyim? Kimim ben? Nasıl bir şeyim ben?
Çeşidinden sormadan edemeyeceğimiz soruları en iyi
aydınlatan, hiç olmazsa aydınlatabilecek ipuçları
veren etkinlik alanıdır edebiyat. “Sen seni bil”
diye buyuran eski bilgeler, sahne yazarlarının,
ozanların, sözle anlatma sanatçılarının ürünlerine
itelemekteydi aslında herkesi. Aracısız, kendini
tanıyamaz hiç kimse. Her insanteki öylesine
yapışıktır ki kendisine, ancak edebiyat ustalarının,
bildik bilmedik duygu yaşantılarını girdi çıktısıyla
dile getirmesi üzerine özkimliğini kavramaya başlar
insan. Edebiyatla kendisini bulabilir insan, çünkü
en çok kendisinin olan yönüyle, duygu biricikliğiyle
edebiyatta rastlar kendisine.”(Uygur 1985: 160)
Uygur’un yukarıdaki sözlerine somut bir örnek
olarak, Exupery’in Küçük Prens, Samed
Behrengi’nin Küçük Kara Balık adlı
kitaplarını anabilirim. Behrengi’nin kitabında,
küçük kara balık bakın neler söylüyor: “Ben yaşamın
nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istiyorum; durmadan
aynı şeyleri yapmak, yaşlanana kadar başka bir şey
yapmadan yaşamak olamaz; dünyada yaşamanın anlamı
bundan daha fazla olmalı.” (Behrengi 2001: 14)
Varoluşun anlamı üstüne düşünen ve sorular soran
küçük balığın sözleri: “(…) Ben yalnızca sağa sola
dolaşıp durmaktan bıktım, can sıkıntısının içinde
yüzmek istemiyorum artık, bir nedeni olmadan da
mutlu olmak da istemiyorum; günün birinde gözlerimi
açıp hepiniz gibi yaşlandığımı, ama hala aynı balık
olduğumu, ilk başta bildiğimden fazla bir şey
bilmediğimi görmek istemiyorum.” (Behrengi 2001: 16)
Behrengi’nin kitabı, kendini, yaşamı ve dünyayı
tanıma ve öğrenme süreci içindeki insanın
anlatımıdır. Bu ve benzer kitaplar lise düzeyinde ve
özellikle de ilköğretim düzeyindeki öğrencilere,
düşünmesini, soru sormasını öğretebilir, en azından
bu konuda önemli katkılar sağlayabilir. Yine
Behrengi’nin Bir Şeftali Bin Şeftali kitabı
da bu anlamda önemlidir. Exupery’nin Küçük Prens
adlı kitabı ise artık bir klasik durumundadır.
Çoğunlukla bir çocuk kitabı olarak tanınmakla
birlikte, aslında büyüklerin de zevkle okudukları
bir kitaptır. Bu kitapla ilgili olarak Nurak
Direk’in Küçük Prens Üzerine Düşünmek adlı
kitabı, bir edebiyat eserinden felsefe
eğitiminde-öğretiminde nasıl yararlanılabileceğini
değişik boyutlarıyla ortaya koyan ve özellikle
felsefe öğretmenlerinin ilgisini bekleyen bir
kitaptır. Direk’e göre, “Gençlerde felsefe sevgisi,
salt geçmişteki felsefeleri öğretmekle yaratılamaz;
ancak gencin günlük deneyimlerinden, yaşadığı
problemlerden yola çıkarak uyandırılabilir. Felsefe
“şimdi” ve “burada” olan üstünde düşünmekle başlar.
Çocuklarla ve yetişme çağındaki gençlerle felsefeye
başlamanın en iyi yolu onların yaşadığı dünyadan
fazla uzak olmayan sanat yapıtlarından yararlanmak
ve ilgi duydukları konularda farklı bakış açıların
örnekleyen, özenle seçilmiş metinler üzerinde
tartışmaktır.”
Felsefenin konularına-problemlerine göre uygun
edebiyat eserleri ya da bu tür eserlerin belli
bölümleri seçilebilir. Ancak bu seçimde hangi
düzeydeki öğrenciye sesleneceğimiz de önemlidir.
İlköğretim, lise ve üniversite düzeyindeki
öğrenciler için, seçilecek ve değerlendirilecek
eserler farklı olacaktır elbette. Ancak her
düzeydeki öğrenciye yönelik olarak uygun eserleri
bulmak mümkündür. Örneğin Dostoyevski’nin yüzlerce
sayfalık romanı Karamazof Kardeşler’in tümü
değilse bile, “Büyük Engizisyoncu” adlı bölüm,
inanma sorunuyla ilgili olarak okunup
değerlendirilebilir. Yine Dostoyevski’nin
Yeraltından Notlar romanı da uygarlık ve insan
doğası kavramı çerçevesinde ele alınabilir.
Felsefe-edebiyat ilişkileri bağlamında
incelenebilecek ve felsefe eğitiminde de
yararlanılabilecek yazar-düşünür ve kitapların
birkaçı arasında şunlar sayılabilir: Albert Camus:
Yabancı, Veba, Satre: Bulantı, Özgürlüğün
Yolları, Ömer Hayyam’ın rübaileri, Edip
Cansever’in, Melih Cevdet Anday’ın şiirleri,
Orwell’in 1984 adlı romanı…Elbette daha pek
çok eser sayılabilir. Ayrıca MEB’in seçtiği 100
temel eser arasında felsefe öğretiminde
yararlanılabilecek kitaplar mevcuttur.
Bilindiği gibi, gelecek yıldan itibaren orta öğretim
düzeyinde seçmeli olarak bir “Düşünme Eğitimi”
dersinin konulması tasarlanmakta ve bu konuda
çalışmalar sürdürülmektedir. Direk, dokuz yaşından
başlayarak düşünme eğitimi yapılabileceğini
belirtir: “Felsefe formasyonu olan öğretmenlerin,
felsefi içerikli öykülerle yapacağı çalışmalar,
çocukları, hem okudukları hem de deneyimleri
üzerinde kafa yorarak içinde yaşadıkları bu karmaşık
dünyayı anlama olanağına kavuşturabilir. Çocuklar ve
gençlerle felsefe çalışmalarına başlarken seçtiğimiz
konuya uygun yazınsal bir metinle işe başlamanın çok
yararlı bir başlangıç olacağı kanısındayım.”(Direk
2002:6) Bu nedenle burada hangi edebiyat eserinden
ne şekilde ve hangi amaçla yararlanılabileceği büyük
önem taşımaktadır. Bu konuda bize yardımcı
olabilecek kişilerin başında da, edebiyatla ilişki
kurarak felsefeyle uğraşanlar gelmektedir. Örneğin
Kuçuradi, özellikle etikle ilgili konularda
edebiyattan örnekler vermekte, ahlak felsefesinin
somutlaşmasını sağlamaktadır. Uludağ Konuşmaları
kitabında “özgürlük” ve “ahlak” kavramlarının
ele alınışında bazı edebiyat eserlerinden de
yararlanılmaktadır. Bu eserler arasında Camus’nın
“Veba”sı, Victor Hugo’nun “Sefiller” romanı, Jean
Anouilh’un “Becket ya da Tanrının Onuru” adlı oyunu
yer almaktadır.
Sonuç ve Değerlendirme:
Çağdaş dünyada felsefe eğitimi, temel insan
haklarının yaşama geçirilmesi konusunda vazgeçilmez
bir temel koşul olarak kabul edilmektedir. Bu
anlayışa bağlı olarak da pek çok ülkede felsefe
eğitiminin, ilköğretimden başlayıp ortaöğretimin
sonuna kadar devam ettiğini saptamak mümkündür.
Çocuklar İçin Felsefe Eğitimine, Bulgaristan’da
ilköğretimin 4. sınıfından itibaren seçmeli olarak,
İspanya’da 6 yaşından itibaren seçmeli, 12 yaşından
itibaren ise zorunlu olarak, İtalya’da ilköğretimde
seçmeli ders olarak, eğitim programlarında yer
verilmiş bulunmaktadır. Adı anılan ülkelerden başka,
Romanya, Kore, Avustralya, Brezilya ve Kanada gibi
pek çok ülkede çocuklara yönelik felsefe dersleri
eğitim sürecinde yer almaktadır. Bu açıdan bizde
konunun üzerinde düşünülmesi ve bir karara varılması
gerekli görülmektedir. Çünkü geleceğimiz demek olan
çocuklarımızı böyle bir etkinlikten yoksun
bırakmanın acı ve düşündürücü sonuçları ve
görünümleriyle hayatımızın her anında karşılaşmamız
söz konusudur. Yukarıda belirttiğim gibi,
İlköğretime konulacak ve felsefi düşünmeyi
sevdirmeye ve bu düşünüş tarzına yöneltmeyi
amaçlayan bir ders ve bu konudaki eğitici yayınlar,,
hiç şüphesiz lise ve üniversite düzeyindeki felsefe
eğitimini de olumlu olarak etkileyebilir.
İnsanları insan kılmak açısından, edebiyata büyük
bir görev düştüğünü belirten Uygur’un sözleriyle
yazımı bitiriyorum: “İnsanı insana yaklaştırır
edebiyat. Edebiyatın, insanı türdaşlarına
yabancılaştırdığını söylemek yersiz bir genellemenin
tuzağına düşmektir. ‘Kötü’ insandan da söz etse,
insanı insana tanıtır; insanı ülküleştirerek de
açıklasa, insan varoluşunun nasıllığına aydınlık
getirir edebiyat. Okuyucunun anlayış ve
duygudaşlıkla kendi tekbenine özgü çevreyi aşmasına,
insan olanaklarının çeşitliliğine ilişkin bir bilinç
elde etmesine yolaçar edebiyat.”(Uygur 1985: 162)
KAYNAKLAR:
Bedia Akarsu, “Prof. Dr. Bedia Akarsu ile Çağın
Olaylarına Bakış” adlı söyleşi, H.Haluk Erdem-A.
Ekber Ataş-M. Günay, Yeni Adana, 9 Kasım 2005.
Samed Behrengi, Küçük Kara Balık, Çev. İlknur
Özdemir, Can Yayınları, 2001.
Betül Çotuksöken, “Edebiyatla Beslenen Felsefe:
İoanna Kuçuradi’nin Söyleminden Bir İzlek”, Özne
Felsefe Sanat Seçkisi, 6. Kitap, Bahar 2006.
Nuran Direk, Küçük Prens Üzerine Düşünmek,
Pan Yayınları, 2002.
Ali Osman Gündoğan, “Edebiyat ile Felsefe İlişkisi
Üzerine”, Özne Felsefe Sanat Seçkisi, 6. Kitap,
Bahar 2006.
İoanna Kuçuradi, Etik, 1988.
Afşar Timuçin, “Felsefesiz Edebiyat Edebiyatsız
Felsefe Olur mu ya da Olmalı mı?”, Felsefelogos,
sayı: 17, 2002/1-2.
Nermi Uygur, İnsan Açısından Edebiyat, Remzi
Kitabevi, 1985.